Unnamed: 0
int64 0
916
| category
stringclasses 3
values | topic
stringlengths 3
74
| text
stringlengths 2.18k
77.7k
| num_tokens
int64 792
28.2k
|
---|---|---|---|---|
400 | Hastalıklar | Kalp Anevrizması | Toplumda genellikle ana atardamar olan aort anevrizması (aort balonlaşması) ile karıştırılan kalp anevrizması, çoğunlukla kalp krizi geçirilmesinin ardından 6-8 hafta sonra ortaya çıkan bir rahatsızlıktır. Kalp duvarındaki balonlaşma olarak ifade edilen kalp anevrizması sık görülen rahatsızlıklar arasında almıyor. Kalp krizi sonrasında, kalp kasında oluşan hasar sonucu kalp duvarının incelmesi ve kasılma fonksiyonunu kaybetmesi sonucu oluşan kalp anevrizması çoğunlukla belirti vermiyor. Ancak özellikle kalp krizi sonrasında ortaya çıkabilecek nefes darlığı, sürekli yorgunluk, çarpıntı ve göğüs ağrısı gibi bulgular bu hastalıkla ilgili ipucu oluşturabiliyor. Ekokardiyografi ile tanısı konulan kalp anevrizmasının yarattığı en önemli risklerden birini de balonlaşma bölgesinde ortaya çıkabilen kan pıhtıları oluşturuyor. Bu pıhtılar hastalarda inme veya diğer organlara emboli (pıhtı atması) gibi ciddi problemlere yol açabiliyor. Ciddi kalp yetmezliği veya kapak sorunlarına neden olmadığı sürece takip edilmesi gereken kalp anevrizması, pıhtı oluşumu veya yırtılma durumlarında cerrahi ile tedavi edilebiliyor. Memorial Ankara Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölümü’nden Doç. Dr. Mehmet Çakıcı, kalp anevrizması ve tedavi yöntemleri ile ilgili bilgi verdi.Toplumda genellikle ana atardamar olan aort anevrizması (aort balonlaşması) ile karıştırılan kalp anevrizması, çoğunlukla kalp krizi geçirilmesinin ardından 6-8 hafta sonra ortaya çıkan bir rahatsızlıktır. Kalp duvarındaki balonlaşma olarak ifade edilen kalp anevrizması sık görülen rahatsızlıklar arasında almıyor. Kalp krizi sonrasında, kalp kasında oluşan hasar sonucu kalp duvarının incelmesi ve kasılma fonksiyonunu kaybetmesi sonucu oluşan kalp anevrizması çoğunlukla belirti vermiyor. Ancak özellikle kalp krizi sonrasında ortaya çıkabilecek nefes darlığı, sürekli yorgunluk, çarpıntı ve göğüs ağrısı gibi bulgular bu hastalıkla ilgili ipucu oluşturabiliyor. Ekokardiyografi ile tanısı konulan kalp anevrizmasının yarattığı en önemli risklerden birini de balonlaşma bölgesinde ortaya çıkabilen kan pıhtıları oluşturuyor. Bu pıhtılar hastalarda inme veya diğer organlara emboli (pıhtı atması) gibi ciddi problemlere yol açabiliyor. Ciddi kalp yetmezliği veya kapak sorunlarına neden olmadığı sürece takip edilmesi gereken kalp anevrizması, pıhtı oluşumu veya yırtılma durumlarında cerrahi ile tedavi edilebiliyor. Memorial Ankara Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölümü’nden Doç. Dr. Mehmet Çakıcı, kalp anevrizması ve tedavi yöntemleri ile ilgili bilgi verdi.
Kalp anevrizması nedir?Kalp anevrizması, genellikle kalp krizinden 6-8 hafta sonra gelişen kalp duvarındaki balonlaşmalardır. Nadiren kalp krizinden bağımsız olarak da gelişebilir. Toplumda kalp anevrizması, ana atardamar olan aort anevrizması ile karıştırılabiliyor. Aort anevrizması, aort damarında meydana gelen balonlaşma ve yırtılmayı ifade ederken, kalp anevrizması ise kalp krizi sonrasında kapalı olan damarın besleme yaptığı bölgedeki kalp kaslarında doku zayıflaması sonucu oluşan balonlaşma anlamına geliyor. Aort anevrizması toplumda sık olarak görülen bir hastalık olurken, kalp anevrizmasının izlenme sıklığı ise çok düşük olmaktadır.Kalp anevrizması neden olur?Kalp anevrizmaları, kalp krizi sonrası kalp kasında oluşan hasar sonucu kalp duvarının incelmesi, kasılma fonksiyonunu kaybetmesi ve buna bağlı olarak kalp içerisindeki kan basıncına karşı koyamayarak balonlaşması şeklinde oluşur.Kalp anevrizması belirtileri nelerdir?Kalp anevrizmaları çoğu vakada herhangi bir semptom vermez. Ancak anevrizma olan bölgenin etkin çalışmaması nedeniyle kalp yetmezliği ve buna bağlı olarak da kronik dönemde kalp kapaklarında yetmezliğe sebep olabilir. Bu yetmezlik durumları da hastalarda sürekli yorgunluk, nefes darlığı, çarpıntı ve göğüs ağrısı oluşturabilir. Ayrıca özellikle kan sulandırıcı tedavi almayan hastalarda, balonlaşma bölgesinde oluşabilecek kan pıhtıları inme veya diğer organlara emboli (pıhtı atması) gibi ciddi problemlere yol açabilmektedir. Çok nadir vakada, anevrizmanın yırtılması sonucu çok ciddi hayati tehlike oluşturan ve acil müdahale gerektiren durumlar görülebilir.Kalp anevrizma tanısı nasıl konulur?Kalp anevrizma tanısı, ekokardiyografi ile konulur. Operasyon planı yapılan hastalarda, ilaçlı tomografi ve MR gibi görüntüleme yöntemleri de kullanılabilir.Kalp anevrizma tedavisi nasıl uygulanır?Kalp anevrizmaları, ciddi kalp yetmezliğine veya kapak problemlerine sebep olmadığı sürece takip edilir. Ciddi kalp yetmezliği, kalp kapaklarında etkilenme, anevrizma içerisinde pıhtı oluşumu veya anevrizma duvarında yırtılma olduğu düşünülen olgularda cerrahi tedavi planlanabilir. Ayrıca başka bir sebeple kalp operasyonu uygulanacak hastalarda, eş zamanlı olarak kalp anevrizmasına da müdahale edilmelidir.Kalp anevrizması ile ilgili sık sorulan sorularKalp anevrizma ameliyatlarının avantajları nelerdir?Kalp anevrizma ameliyatları sonrasında, hastaların büyük kısmında kalp fonksiyonlarının daha iyi olduğu çalışmalarda gösterilmiştir. Ayrıca, pıhtı atması ve inme gibi komplikasyonların da önüne geçilmiş olur.Kalp anevrizmasının risk faktörleri nelerdir?Kalp anevrizmasının risk faktörleri arasında aile öyküsü, bazı genetik hastalıklar, sigara kullanımı, hipertansiyon ve yaş bulunmaktadır.Kalp anevrizması tehlikeli midir?Kalp anevrizmalarının bazı tiplerinde, kalp duvarı bütünlüğü tamamen yok olur. İşte bu durumlarda beklenmeden cerrahi girişim yapılması gerekebilir. Aksi takdirde, kanama nedeniyle hastanın kaybedilmesi kaçınılmazdır. Bunun dışında görülen en tehlikeli komplikasyon tromboembolidir (pıhtı atması). Balonlaşmış bölge içerisindeki hareketsiz kan pıhtılaşarak beyin, böbrek gibi hayati organlara atabilir ve ciddi sorunlara yol açabilir.Kalp anevrizma ameliyatı riskleri nelerdir?Kalp anevrizmalarında, standart kalp ameliyatlarındaki riskler ile benzer riskler söz konusudur. Erken dönemde kanama, ritim bozuklukları, kalp yetmezliği, inme gibi riskler genellikle yüzde 2-5 oranında görülebilmektedir.Kalp anevrizması düzelir mi?Kalp anevrizmaları kendiliğinden düzelmez. Ancak küçük ve komplike olmayan anevrizmalar, ömür boyu hastada herhangi bir şikayete sebep olmadan sessiz ve zararsız olarak kalabilir. Bu yüzden kalp anevrizmalarının sadece bir bölümüne cerrahi tedavi planlanır. Diğer olgular, periodik ekokardiyografi yapılarak takip edilir.Kalp anevrizması hangi yaşlarda görülür?Kalp anevrizmaları her yaşta görülebilmekle birlikte, en sık sebebi kalp krizi olması nedeniyle, 60 yaş üstü erkek hastalarda görülme sıklığı daha fazladır.Kalp anevrizması geçiren hastalar nelere dikkate etmelidir?Kalp anevrizması tespit edilen hastalarda en dikkat edilmesi gereken husus takiptir. Anevrizma boyutları, kalp yetmezliği, anevrizma içerisinde pıhtı oluşumu ve kalp kapak fonksiyonları açısından periyodik ekokardiyografi takipleri mutlaka gereklidir.Kalp anevrizması ağrı yapar mı?Kalp anevrizması olan bölgede genellikle kalp kası hücreleri tamamen ölmüş olduğu için ağrı tipik bir semptom değildir. Ancak, çoğu hastada sebep koroner arter hastalığı olduğu için, bu hastalar hikayelerinde mutlaka geçmişte yaşadıkları şiddetli göğüs ağrılarından bahsedebilir.Kalp anevrizması MR’da çıkar mı?Kalp anevrizmalarının kesin tanısı Ekokardiyografi ile konulur. Ancak daha ayrıntılı görüntüleme gereken hastalarda MR kullanılarak anevrizmanın tipi, komplike olup olmadığı gibi bazı özellikler daha ayrıntılı incelenebilir.
Kalp anevrizması nedir?Kalp anevrizması, genellikle kalp krizinden 6-8 hafta sonra gelişen kalp duvarındaki balonlaşmalardır. Nadiren kalp krizinden bağımsız olarak da gelişebilir. Toplumda kalp anevrizması, ana atardamar olan aort anevrizması ile karıştırılabiliyor. Aort anevrizması, aort damarında meydana gelen balonlaşma ve yırtılmayı ifade ederken, kalp anevrizması ise kalp krizi sonrasında kapalı olan damarın besleme yaptığı bölgedeki kalp kaslarında doku zayıflaması sonucu oluşan balonlaşma anlamına geliyor. Aort anevrizması toplumda sık olarak görülen bir hastalık olurken, kalp anevrizmasının izlenme sıklığı ise çok düşük olmaktadır.Kalp anevrizması neden olur?Kalp anevrizmaları, kalp krizi sonrası kalp kasında oluşan hasar sonucu kalp duvarının incelmesi, kasılma fonksiyonunu kaybetmesi ve buna bağlı olarak kalp içerisindeki kan basıncına karşı koyamayarak balonlaşması şeklinde oluşur.Kalp anevrizması belirtileri nelerdir?Kalp anevrizmaları çoğu vakada herhangi bir semptom vermez. Ancak anevrizma olan bölgenin etkin çalışmaması nedeniyle kalp yetmezliği ve buna bağlı olarak da kronik dönemde kalp kapaklarında yetmezliğe sebep olabilir. Bu yetmezlik durumları da hastalarda sürekli yorgunluk, nefes darlığı, çarpıntı ve göğüs ağrısı oluşturabilir. Ayrıca özellikle kan sulandırıcı tedavi almayan hastalarda, balonlaşma bölgesinde oluşabilecek kan pıhtıları inme veya diğer organlara emboli (pıhtı atması) gibi ciddi problemlere yol açabilmektedir. Çok nadir vakada, anevrizmanın yırtılması sonucu çok ciddi hayati tehlike oluşturan ve acil müdahale gerektiren durumlar görülebilir.Kalp anevrizma tanısı nasıl konulur?Kalp anevrizma tanısı, ekokardiyografi ile konulur. Operasyon planı yapılan hastalarda, ilaçlı tomografi ve MR gibi görüntüleme yöntemleri de kullanılabilir.Kalp anevrizma tedavisi nasıl uygulanır?Kalp anevrizmaları, ciddi kalp yetmezliğine veya kapak problemlerine sebep olmadığı sürece takip edilir. Ciddi kalp yetmezliği, kalp kapaklarında etkilenme, anevrizma içerisinde pıhtı oluşumu veya anevrizma duvarında yırtılma olduğu düşünülen olgularda cerrahi tedavi planlanabilir. Ayrıca başka bir sebeple kalp operasyonu uygulanacak hastalarda, eş zamanlı olarak kalp anevrizmasına da müdahale edilmelidir.Kalp anevrizması ile ilgili sık sorulan sorularKalp anevrizma ameliyatlarının avantajları nelerdir?Kalp anevrizma ameliyatları sonrasında, hastaların büyük kısmında kalp fonksiyonlarının daha iyi olduğu çalışmalarda gösterilmiştir. Ayrıca, pıhtı atması ve inme gibi komplikasyonların da önüne geçilmiş olur.Kalp anevrizmasının risk faktörleri nelerdir?Kalp anevrizmasının risk faktörleri arasında aile öyküsü, bazı genetik hastalıklar, sigara kullanımı, hipertansiyon ve yaş bulunmaktadır.Kalp anevrizması tehlikeli midir?Kalp anevrizmalarının bazı tiplerinde, kalp duvarı bütünlüğü tamamen yok olur. İşte bu durumlarda beklenmeden cerrahi girişim yapılması gerekebilir. Aksi takdirde, kanama nedeniyle hastanın kaybedilmesi kaçınılmazdır. Bunun dışında görülen en tehlikeli komplikasyon tromboembolidir (pıhtı atması). Balonlaşmış bölge içerisindeki hareketsiz kan pıhtılaşarak beyin, böbrek gibi hayati organlara atabilir ve ciddi sorunlara yol açabilir.Kalp anevrizma ameliyatı riskleri nelerdir?Kalp anevrizmalarında, standart kalp ameliyatlarındaki riskler ile benzer riskler söz konusudur. Erken dönemde kanama, ritim bozuklukları, kalp yetmezliği, inme gibi riskler genellikle yüzde 2-5 oranında görülebilmektedir.Kalp anevrizması düzelir mi?Kalp anevrizmaları kendiliğinden düzelmez. Ancak küçük ve komplike olmayan anevrizmalar, ömür boyu hastada herhangi bir şikayete sebep olmadan sessiz ve zararsız olarak kalabilir. Bu yüzden kalp anevrizmalarının sadece bir bölümüne cerrahi tedavi planlanır. Diğer olgular, periodik ekokardiyografi yapılarak takip edilir.Kalp anevrizması hangi yaşlarda görülür?Kalp anevrizmaları her yaşta görülebilmekle birlikte, en sık sebebi kalp krizi olması nedeniyle, 60 yaş üstü erkek hastalarda görülme sıklığı daha fazladır.Kalp anevrizması geçiren hastalar nelere dikkate etmelidir?Kalp anevrizması tespit edilen hastalarda en dikkat edilmesi gereken husus takiptir. Anevrizma boyutları, kalp yetmezliği, anevrizma içerisinde pıhtı oluşumu ve kalp kapak fonksiyonları açısından periyodik ekokardiyografi takipleri mutlaka gereklidir.Kalp anevrizması ağrı yapar mı?Kalp anevrizması olan bölgede genellikle kalp kası hücreleri tamamen ölmüş olduğu için ağrı tipik bir semptom değildir. Ancak, çoğu hastada sebep koroner arter hastalığı olduğu için, bu hastalar hikayelerinde mutlaka geçmişte yaşadıkları şiddetli göğüs ağrılarından bahsedebilir.Kalp anevrizması MR’da çıkar mı? | 4,585 |
401 | Hastalıklar | Kalp Romatizması | Romatizmal kalp hastalığı, kalp kapakçıklarının romatizmal ateş nedeniyle kalıcı olarak hasar gördüğü bir durum olarak biliniyor. Kalp kapakçığı hasarı, boğaz veya kızıl gibi tedavi edilmemiş veya yeterince tedavi edilmemiş streptokok enfeksiyonundan kısa bir süre sonra başlayabiliyor. Bağışıklık tepkisi, vücutta devam eden ve kapak hasarına neden olabilecek bir enflamatuar (iltihabi) duruma neden oluyor. Kalpte bir hasar bırakmaması için enfeksiyonun ve enflamasyonun bir an önce kontrol altına alınması ve gerekli tedavinin uygulanması gerekiyor. Memorial Antalya Hastanesi Kardiyoloji Bölümü’nden Uz. Dr. Nuri Cömert, kalp romatizması hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı.Romatizmal kalp hastalığı, kalp kapakçıklarının romatizmal ateş nedeniyle kalıcı olarak hasar gördüğü bir durum olarak biliniyor. Kalp kapakçığı hasarı, boğaz veya kızıl gibi tedavi edilmemiş veya yeterince tedavi edilmemiş streptokok enfeksiyonundan kısa bir süre sonra başlayabiliyor. Bağışıklık tepkisi, vücutta devam eden ve kapak hasarına neden olabilecek bir enflamatuar (iltihabi) duruma neden oluyor. Kalpte bir hasar bırakmaması için enfeksiyonun ve enflamasyonun bir an önce kontrol altına alınması ve gerekli tedavinin uygulanması gerekiyor. Memorial Antalya Hastanesi Kardiyoloji Bölümü’nden Uz. Dr. Nuri Cömert, kalp romatizması hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı.
Kalp romatizması nedir?Akut romatizmal ateş; kalbi, eklemleri, beyni ve cildi etkileyebilmektedir. Streptokoksik boğaz, kızıl veya cilt enfeksiyonları uygun şekilde tedavi edilmezse romatizmal ateş gelişebilir. Kalp romatizması, kalp kapakçıklarının romatizmal ateş nedeniyle kalıcı olarak hasar gördüğü bir durumdur.Kalp romatizması hangi yaşlarda görülür?Romatizmal ateş, okul çağındaki çocuklarda (5 ila 15 yaş arası) daha yaygındır. Romatizmal ateş, 3 yaşından küçük çocuklarda ve yetişkinlerde çok nadir görülmektedir.Kalp romatizması nasıl gelişir?A grubu streptokok enfeksiyonları da dahil olmak üzere bulaşıcı hastalıklar, büyük insan gruplarının toplandığı her yere yayılma eğilimindedir. Kalabalık ortamlar, enfeksiyonun uygun şekilde tedavi edilmemesi durumunda; boğaz ağrısı, kızıl, impetigo adı verilen bir cilt enfeksiyonu ve dolayısıyla romatizmal ateş riskini artırabilmektedir.Romatizmal ateşin, daha önceki bir enfeksiyona karşı bağışıklık tepkisi olduğu düşünülmektedir. Romatizmal ateşin semptomları değişir ve tipik olarak streptokoksik boğaz enfeksiyonundan 1- 6 hafta sonra başlamaktadır.Romatizmal kalp hastalığı ise kalp kapakçıklarının romatizmal ateş nedeniyle kalıcı olarak hasar gördüğü bir durumdur. Kalp kapakçığı hasarı, tedavi edilmemiş streptokoksik boğaz veya kızıl enfeksiyonundan kısa bir süre sonra başlayabilmektedir.Vücudun savunma sisteminin enfeksiyona karşı verdiği doğal bağışıklık tepkisi, vücutta devam eden kapak hasarına neden olabilmektedir. Bazı durumlarda, enfeksiyon fark edilemeyecek kadar hafif olabilir veya kişi doktora görünene kadar belirli bir süre geçebilmektedir. Romatizmal ateş bulaşıcı değildir. İnsanlar başka birinden romatizmal ateşi yakalayamazlar. Bu bir enfeksiyon değil, enfeksiyon sonrası oluşan bir bağışıklık tepkisidir. Bununla birlikte, A grubu streptokok enfeksiyonu olan kişiler, bakterileri başkalarına bulaştırabilir.Romatizmal ateşin belirtileri nelerdir? Ateş Artrit (ağrılı, hassas eklemler). En yaygın olarak dizlerde, ayak bileklerinde, dirseklerde ve bileklerde görülür. Kalp tutulumu varsa; göğüs ağrısı, nefes darlığı, hızlı kalp atışı gibi kalp yetmezliği belirtileri Yorgunluk Kore hastalığı belirtileri (sarsıntılı, kontrol edilemeyen vücut hareketleri) Nadiren eklemlerin yakınında nodüller (ağrısız yumrular) veya şeffaf bir merkezi olan pembe halkalar halinde döküntüler.Romatizmal ateş sonrası romatizmal kalp hastalığı gelişmişse; Yeni bir kalp üfürümü Kalpte büyüme Kalbin etrafındaki sıvı izlenebilir.Romatizmal kalp hastalığı nasıl teşhis edilir?Romatizmal kalp hastalığı olan kişiler, yakın zamanda streptokok enfeksiyonu geçirmiştir. Streptokok enfeksiyonu olup olmadığının kontrol edilmesi için boğaz kültürü veya kan testi kullanılabilir. Fiziki muayene sırasında duyulabilecek bir üfürüm veya sürtünme (frotman) olabilir. Üfürüm, hasar gören kalp kapakçıklarından geçen akım hızı değişmiş kan akımına bağlı duyulur. Sürtünme, iltihaplı kalp dokuları hareket ettiğinde veya birbirine sürtündüğünde ortaya çıkmaktadır.Detaylı fizik muayene sonrası romatizmal kalp hastalığını teşhis etmek için kullanılan testler şunlardır; Hastanın yakın zamanda A grubu streptekok enfeksiyonu geçirip geçirmediğinin görülmesi için antikor aramak için bir kan testi Ekokardiyogram (EKO): Bu test ile kalbin odaları ve kapakçıkları değerlendirilir. Hasarlı bir kapaktan kanın geri akışı, kalp çevresindeki sıvı veya kalp büyümesi görülebilir. Kalp kapağı problemlerini teşhis etmek için en uygun testtir. Elektrokardiyogram (EKG): Anormal ritimleri (aritmiler) gösterir. Bazen kalp kası hasarını tespit edebilir. Kardiyak MR: Gerekli durumlarda kalp kapakçıkları ve kalp kası ile alakalı daha detaylı değerlendirme için kullanılabilir.Kalp romatizması nasıl tedavi edilir?En iyi tedavi romatizmal ateşi önlemektir. Romatizmal ateş, romatizmal kalp hastalığının nedenidir. Streptokok enfeksiyonlarını tedavi etmek için uygun antibiyotik kullanarak romatizmal ateşin önüne geçmek birinci kuraldır.Antibiyotikler genellikle streptokok enfeksiyonlarını tedavi edebilir ve romatizmal ateşin gelişmesini engelleyebilir. İltihabı azaltmak ve kalp hasarı riskini azaltmak için iltihap önleyici ilaçlar kullanılabilir. Kalp yetmezliği gelişirse tedavi için ek ilaçlara ihtiyaç duyulabilir.Romatizmal ateşi olan kişilere, tekrarlayan enfeksiyonları önlemek ve daha fazla kalp hasarı riskini azaltmak için kalp kapak hasar seviyesine bağlı olarak; ömür boyu veya belirli bir süre (40 yaşına kadar) antibiyotik tedavisi verilebilir. İltihabı azaltmak için aspirin, steroidler veya steroid olmayan ilaçlar verilebilir.Kalp hasarı gelişen kişilerde tedavi büyük ölçüde romatizmal ateşin kalp kapakçıklarına ne kadar hasar verdiğine bağlıdır. Şiddetli vakalarda tedavi, ciddi şekilde hasar görmüş bir kapağın değiştirilmesi veya onarılması operasyonlarını içerebilir.Kalp romatizması hakkında sık sorulan sorularRomatizmal kalp hastalığının komplikasyonları nelerdir?Kalp yetmezliği: Bu, ciddi şekilde daralmış veya sızdıran bir kalp kapağından kaynaklanabilir.Bakteriyel endokardit: Kalbin iç zarının bir enfeksiyonudur ve romatizmal ateş kalp kapakçıklarına zarar verdiğinde ortaya çıkabilir.Romatizmal kalp kapak hastalığı olan kadınlar hamile kalmadan önce, kapak hasarının derecesine göre, kendilerini takip eden doktorlarıyla planlama yapmalıdır.Kalp romatizması önlenebilir mi?Romatizmal kalp hastalığı, streptokok enfeksiyonlarını önleyerek veya ortaya çıktıklarında antibiyotik tedavisiyle önlenebilmektedir. Birkaç gün sonra kendinizi daha iyi hissetseniz bile, reçete edildiği şekilde antibiyotik almak ve önerildiği gibi tedaviyi tamamlamak önemlidir. Tedavi edilmemiş veya yetersiz tedavi edilmiş streptokok enfeksiyonları, bir kişiyi yüksek risk altına sokar. Tekrarlayan streptokoksik boğaz enfeksiyonlarına yakalanan çocuklar romatizmal ateş ve romatizmal kalp hastalığı açısından en fazla risk altındadır. Geçmişte romatizmal ateşi olan birinin tekrar boğaz ağrısı, kızıl veya cilt hastalığı olması durumunda tekrar romatizmal ateşe yakalanma olasılığı daha yüksektir.Romatizmal kalp kapak hastalığı tanısı alan hastalar belirli aralıklarla kalbin ve kapakçıkların durumunu kontrol ettirmek için takip edilmedirler. Kalp hasarının miktarına bağlı olarak bazı aktivite kısıtlamaları olabilir.
Kalp romatizması nedir?Akut romatizmal ateş; kalbi, eklemleri, beyni ve cildi etkileyebilmektedir. Streptokoksik boğaz, kızıl veya cilt enfeksiyonları uygun şekilde tedavi edilmezse romatizmal ateş gelişebilir. Kalp romatizması, kalp kapakçıklarının romatizmal ateş nedeniyle kalıcı olarak hasar gördüğü bir durumdur.Kalp romatizması hangi yaşlarda görülür?Romatizmal ateş, okul çağındaki çocuklarda (5 ila 15 yaş arası) daha yaygındır. Romatizmal ateş, 3 yaşından küçük çocuklarda ve yetişkinlerde çok nadir görülmektedir.Kalp romatizması nasıl gelişir?A grubu streptokok enfeksiyonları da dahil olmak üzere bulaşıcı hastalıklar, büyük insan gruplarının toplandığı her yere yayılma eğilimindedir. Kalabalık ortamlar, enfeksiyonun uygun şekilde tedavi edilmemesi durumunda; boğaz ağrısı, kızıl, impetigo adı verilen bir cilt enfeksiyonu ve dolayısıyla romatizmal ateş riskini artırabilmektedir.Romatizmal ateşin, daha önceki bir enfeksiyona karşı bağışıklık tepkisi olduğu düşünülmektedir. Romatizmal ateşin semptomları değişir ve tipik olarak streptokoksik boğaz enfeksiyonundan 1- 6 hafta sonra başlamaktadır.Romatizmal kalp hastalığı ise kalp kapakçıklarının romatizmal ateş nedeniyle kalıcı olarak hasar gördüğü bir durumdur. Kalp kapakçığı hasarı, tedavi edilmemiş streptokoksik boğaz veya kızıl enfeksiyonundan kısa bir süre sonra başlayabilmektedir.Vücudun savunma sisteminin enfeksiyona karşı verdiği doğal bağışıklık tepkisi, vücutta devam eden kapak hasarına neden olabilmektedir. Bazı durumlarda, enfeksiyon fark edilemeyecek kadar hafif olabilir veya kişi doktora görünene kadar belirli bir süre geçebilmektedir. Romatizmal ateş bulaşıcı değildir. İnsanlar başka birinden romatizmal ateşi yakalayamazlar. Bu bir enfeksiyon değil, enfeksiyon sonrası oluşan bir bağışıklık tepkisidir. Bununla birlikte, A grubu streptokok enfeksiyonu olan kişiler, bakterileri başkalarına bulaştırabilir.Romatizmal ateşin belirtileri nelerdir?Romatizmal ateş sonrası romatizmal kalp hastalığı gelişmişse;Romatizmal kalp hastalığı nasıl teşhis edilir?Romatizmal kalp hastalığı olan kişiler, yakın zamanda streptokok enfeksiyonu geçirmiştir. Streptokok enfeksiyonu olup olmadığının kontrol edilmesi için boğaz kültürü veya kan testi kullanılabilir. Fiziki muayene sırasında duyulabilecek bir üfürüm veya sürtünme (frotman) olabilir. Üfürüm, hasar gören kalp kapakçıklarından geçen akım hızı değişmiş kan akımına bağlı duyulur. Sürtünme, iltihaplı kalp dokuları hareket ettiğinde veya birbirine sürtündüğünde ortaya çıkmaktadır.Detaylı fizik muayene sonrası romatizmal kalp hastalığını teşhis etmek için kullanılan testler şunlardır;Kalp romatizması nasıl tedavi edilir?En iyi tedavi romatizmal ateşi önlemektir. Romatizmal ateş, romatizmal kalp hastalığının nedenidir. Streptokok enfeksiyonlarını tedavi etmek için uygun antibiyotik kullanarak romatizmal ateşin önüne geçmek birinci kuraldır.Antibiyotikler genellikle streptokok enfeksiyonlarını tedavi edebilir ve romatizmal ateşin gelişmesini engelleyebilir. İltihabı azaltmak ve kalp hasarı riskini azaltmak için iltihap önleyici ilaçlar kullanılabilir. Kalp yetmezliği gelişirse tedavi için ek ilaçlara ihtiyaç duyulabilir.Romatizmal ateşi olan kişilere, tekrarlayan enfeksiyonları önlemek ve daha fazla kalp hasarı riskini azaltmak için kalp kapak hasar seviyesine bağlı olarak; ömür boyu veya belirli bir süre (40 yaşına kadar) antibiyotik tedavisi verilebilir. İltihabı azaltmak için aspirin, steroidler veya steroid olmayan ilaçlar verilebilir.Kalp hasarı gelişen kişilerde tedavi büyük ölçüde romatizmal ateşin kalp kapakçıklarına ne kadar hasar verdiğine bağlıdır. Şiddetli vakalarda tedavi, ciddi şekilde hasar görmüş bir kapağın değiştirilmesi veya onarılması operasyonlarını içerebilir.Kalp romatizması hakkında sık sorulan sorularRomatizmal kalp hastalığının komplikasyonları nelerdir?Kalp yetmezliği: Bu, ciddi şekilde daralmış veya sızdıran bir kalp kapağından kaynaklanabilir.Bakteriyel endokardit: Kalbin iç zarının bir enfeksiyonudur ve romatizmal ateş kalp kapakçıklarına zarar verdiğinde ortaya çıkabilir.Romatizmal kalp kapak hastalığı olan kadınlar hamile kalmadan önce, kapak hasarının derecesine göre, kendilerini takip eden doktorlarıyla planlama yapmalıdır.Kalp romatizması önlenebilir mi?Romatizmal kalp hastalığı, streptokok enfeksiyonlarını önleyerek veya ortaya çıktıklarında antibiyotik tedavisiyle önlenebilmektedir. Birkaç gün sonra kendinizi daha iyi hissetseniz bile, reçete edildiği şekilde antibiyotik almak ve önerildiği gibi tedaviyi tamamlamak önemlidir. Tedavi edilmemiş veya yetersiz tedavi edilmiş streptokok enfeksiyonları, bir kişiyi yüksek risk altına sokar. Tekrarlayan streptokoksik boğaz enfeksiyonlarına yakalanan çocuklar romatizmal ateş ve romatizmal kalp hastalığı açısından en fazla risk altındadır. Geçmişte romatizmal ateşi olan birinin tekrar boğaz ağrısı, kızıl veya cilt hastalığı olması durumunda tekrar romatizmal ateşe yakalanma olasılığı daha yüksektir. | 4,691 |
402 | Hastalıklar | Kalça Labrum Yırtığı | Kalça labrum yırtığı, kalça ekleminin önemli bir bölümüdür. Ağrıya ve hareket kısıtlılığına neden olabilir. Kalça labrum yırtığı, sık rastlanan bir durum değildir. Ancak tanı konduğunda tedavi edilmesi gerekir. Kalça labrum yırtığı, cerrahi müdahaleyle onarılabilir.Kalça labrum yırtığı, kalça ekleminin önemli bir bölümüdür. Ağrıya ve hareket kısıtlılığına neden olabilir. Kalça labrum yırtığı, sık rastlanan bir durum değildir. Ancak tanı konduğunda tedavi edilmesi gerekir. Kalça labrum yırtığı, cerrahi müdahaleyle onarılabilir.
Kalça Labrumu Nedir?Kalça labrum, çıkıntılı bir yapı olarak kalça eklemi çevresinde bulunan üçgen kesitli şeklinde kıkırdak dokusu olarak bilinir. Kalça labrumu, eklem boşluğunu daha derinleştirerek femur başının asetabulum ile uyumunu artırır. Bu yapı fibrokartilajdan oluşur ve hem esneklik hem de dayanıklılık gösterir.Kalça labrum yırtığı, labrumun yapısal bütünlüğünün bozulmasıdır. Travma, aşırı kullanım veya dejeneratif gibi süreçlerin sonucunda ortaya çıkar. Yırtık, ağrı ve hareket kabiliyetinde azalmaya yol açabilir. Labrum yırtığı özellikle sporcular ve aktivite seviyesi yüksek bireyler arasında, kalça fonksiyon bozukluğunun ve ileride gelişebilecek kalça yırtığı problemlerinin bir nedeni olabilir.Kalça Labrum Yırtığı En Sık Kimlerde Olur?Kalça labrum yırtığı spesifik aktiviteleri ve yaşam tarzını sürdüren kişilerde daha sık rastlanan bir durumdur. Örneğin futbolcular, basketbolcular veya bisikletçiler gibi sürekli ve yoğun kalça kullanımı gerektiren sporlarla ilgilenenler, labrum yırtığı riski altındadır. Bale gibi esneklik ve güç gerektiren sanatsal faaliyetleri gösterenler de yüksek risk taşır. Bu aktiviteler, kalça eklemini zorlar ve labruma stres uygular. Diğer yandan romatoid artrit veya osteoartrit eklem hastalıklarına sahip kişiler de labrum yırtığı yaşayabilir. Bunun yanı sıra obezite olan kişiler, kalça eklemlerine ekstra yük bindirdiği için bu tür yaralanmalara daha yatkın olabilirler.Kalça Labrum Yırtığının Nedenleri Nelerdir?Kalça labrum yırtığının nedenleri arasında farklı faktörler yer alır. Aşırı ve tekrarlayan stres, labrum üzerindeki baskıyı artırarak yırtılma olasılığını yükseltir. Özellikle maraton koşucuları, tenis oyuncuları ve diğer yoğun fiziksel aktiviteleri gerçekleştiren kişilerde bu risk daha belirgindir. Kalça sorunları, labrum üzerine anormal baskı yapabilir ve yırtık oluşumuna zemin hazırlayabilir. Yaşlılık ve genetik faktörler, kişilerin labrum yırtığına karşı duyarlılığını etkileyebilir. Doğrudan bir travma ya da kazalar da ani ve sert bir biçimde labruma zarar vererek yırtılmasına neden olabilir.Kalça Labrum Yırtığının Belirtileri Nelerdir?Kalça labrum yırtığı belirtileri kalçada ağrı, sınırlı hareket kabiliyeti ve bazen kalçada tıkırtı sesi şeklinde kendini gösterir. Öte yandan yaşlı kişilerde eklem dejenerasyonu nedeniyle kalçada labrum yırtığı belirtileri görülebilir. Bununla birlikte doğuştan gelen kalça anormallikleri olan kişiler ve kronik kalça ağrısı olanlar da bu tip yırtıklara daha yatkın olabilirler. Kalça labrum yırtığı belirtileri arasında şunlar yer alır: Kalça ağrısı Hareket kısıtlılığı Çıtlama sesleri Yürüme zorluğu Kasık ağrısıKalça AğrısıKalça labrum yırtığında ortaya çıkan kalça ağrısı, hareketle yoğunlaşır ve oturma veya uzun süre ayakta durma gibi aktiviteler sırasında rahatsız edici olabilir. Ağrı kasık bölgesine doğru yayılabilir ve bazen bel bölgesini de etkileyebilir.Hareket KısıtlılığıLabrum yırtığı olanlar, etkilenen kalça ekleminde hareket kısıtlılığı deneyimleyebilir. Hareket kısıtlılığı, özellikle kalçanın dışa rotasyonu, fleksiyonu ve ekstansiyonu sırasında belirginleşebilir.Çıtlama SesleriÇıtlama sesleri, kalça labrum yırtığının bir belirtisi olup kalça ekleminin hareket ettiği durumlar, döndüğünde veya yük altındayken duyulabilir. Bu sesler, ağrı veya rahatsızlığa sebep olur ve eklemin rahatsız olduğu hissini uyandırabilir.Yürüme ZorluğuKalça labrum yırtıkları, yürüme sırasında ağrı ve rahatsızlığa yol açarak kişilerin yürüme biçimini ve postürünü olumsuz etkileyebilir.Kasık AğrısıKasık ağrısı, kalça labrum yırtığının sık rastlanan bir belirtisi olup kalça ekleminin belirli pozisyonlara getirildiği ve baskı uygulandığı durumlarda hissedilir. Kasık ağrısı yürüyüşten sonra daha da şiddetlenir.Kalça Labrum Yırtığının Teşhis Yöntemleri Nelerdir?Kalça labrum yırtığının teşhis yöntemleri, detaylı bir klinik değerlendirme ve ileri görüntüleme teknikleri ile sağlanır. Klinik muayene sırasında sağlık uzmanı, hastanın detaylı şikayetini dinler ve fiziksel bir inceleme gerçekleştirir. Bunun yanı sıra hastanın hareket kabiliyeti, ağrı bölgeleri ve kalça pozisyonu de değerlendirilir. İleri görüntüleme yöntemleri arasında Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRI) tercih edilir. Bu teknik yumuşak doku yapılarını detaylı bir şekilde gösterir. Tüm bunların yanı sıra radyolog veya ortopedist tarafından düzenlenen bilgisayarlı tomografi (BT) taramaları da yararlı olabilir. Eklemin işlevselliğinin tam olarak anlaşılması için bazen fonksiyonel değerlendirme testleri de yapılır.Kalça Labrum Yırtığının Tedavisi Nasıldır?Kalça labrum yırtığı tedavisi lezyonun büyüklüğü, yeri ve kişinin semptomlarının şiddetine bağlı olarak değişir. Tedavi için öncelik ağrıyı ve inflamasyonu yönetmeye yönelik olan konservatif tedavi yöntemlerinin uygulanmasıdır. Kalça labrum yırtığı fizik tedavisi, kişinin ağrı semptomlarını hafifletebilir ve kalça fonksiyonunu iyileştirebilir. Uygulanacak kalça labrum yırtığı fizik tedavi hareketleri, hastanın spesifik ihtiyaçlarına ve hedeflerine uygun olarak tasarlanmalıdır. Fizik tedavisi uzmanı, güçlendirme, esneklik ve mobilizasyon hareketleri önererek, kalça stabilitesini ve işlevselliğini artırmaya çalışır. Konservatif yöntemler yeterli sonuç vermezse, kalça labrum yırtığı ameliyatı gündeme gelebilir. Cerrahi müdahalede artroskopik teknikler kullanılarak, minimal invaziv bir yaklaşımla gerçekleştirilir. Ameliyat sonrası yüksek iyileşme ve fonksiyonelliğin yeniden kazanılması için bir rehabilitasyon programı, kişiye özel fizik tedavi teknikleri ve egzersizler verilir.Kalça Labrum Yırtığının Ameliyatı Nasıl Yapılır?Kalça labrum yırtığı ameliyatı, artroskopik bir prosedür olan hip artroskopisi ile gerçekleştirilir ve minimal invaziv bir yaklaşımla yürütülür. Operasyon sırasında küçük kamera ve cerrahi aletler küçük insizyonlar aracılığıyla kalça eklemine yerleştirilir. Böylelikle cerrah yırtığı detaylı bir şekilde görebilir ve gereken onarımları gerçekleştirebilir. Kalça labrum yırtığı ameliyatı olanlar, post-operatif dönemde belirli bir rehabilitasyon sürecine tabi tutulur. Labrum yırtığı nasıl iyileşir sorusu, hastanın yaşı, genel sağlığı ve yaralanmanın derecesine bağlı olarak farklılık gösterir. Fizik tedavi, ağrı yönetimi ve düzenli doktor kontrolü, ameliyat sonrası yüksek iyileşme sağlamada önemli bir rol oynar.Kalça Labrum Yırtığı Tedavisi Sonrası SüreçKalça labrum yırtığı ameliyatı sonrası süreç stratejik bir yaklaşım gerektirir. Ameliyat sonrasında kişiler rehabilitasyon protokolüne tabi olacaktır. Bu da onları eski aktivite düzeylerine geri döndürmeyi amaçlar. İlk haftalar ağrının azaltılmasına, ardından kademeli olarak eklem hareketliliğinin artırılmasına odaklanılır. Sonraki aşamada kalça ve çevreleyen kaslarını güçlendirmeye yönelik egzersizler devreye girer. İlerleyen dönemlerde hastalar daha kompleks ve işlevsel hareketleri içerecek bir egzersiz rejimine dahil edilecektir. Profesyonel bir fizik terapistin rehberliği ve sürekli medikal takip güvenli bir iyileşme sürecini destekleyecektir.Kalça Labrum Yırtığı Tedavi Edilmezse Ne Olur?Labrum yırtığı tedavi edilmezse kalça ekleminde süregelen ağrı ve fonksiyonel kısıtlılıklar ile kişi mücadele edebilir. Zamanla bu yırtık çeşitli komplikasyonlara yol açabilir ve kişinin günlük aktivitelerini, işini ve spor performansını olumsuz olarak etkileyebilir. Labrum yırtığı nasıl iyileşir sorusuna gelince, iyileşme süreci önemli bir zaman dilimini gerektirir. Bu esnada istirahat, fizik tedavi ve bazı durumlarda cerrahi müdahale ile iyileşme sağlanır. Eğer labrum yırtığı göz ardı edilir ve uygun tedavi uygulanmazsa eklemdeki stabilite azalır ve bu da artan ağrıya ve hareketlilikte sınırlılığa yol açabilir.Kalça Labrum Yırtığı Hakkında Sıkça Sorulan SorularKalça labrum yırtığı tamamen iyileşir mi?Kalça labrum yırtığı, uygun tedavi ve rehabilitasyon ile işlevsellik açısından büyük ölçüde iyileşebilir.Tedavi olmazsam ne olur?Tedavi olunmaması halinde sürekli ağrı, hareket kabiliyetinde azalma ve ilerleyen eklem sorunları riskiyle karşı karşıya kalınabilir.Cerrahi dışında alternatif tedavi yöntemleri nelerdir?Cerrahi dışında kalça labrum yırtığı için alternatif tedavi yöntemleri arasında fizik tedavi, ilaçla ağrı yönetimi ve enflamasyonu azaltan ilaçlar bulunur.Labrum yırtığı ağrısı nereye vurur?Labrum yırtığı ağrısı kalça bölgesinde hissedilir ve bazı durumlarda kasığa, bacağın arka tarafına da yayılabilir.Labrum yırtığına ne iyi gelir?Labrum yırtığına ilaçlar, buz uygulamaları, uygun istirahat ve uzman kontrolünde yapılan fizik tedavi egzersizleri iyi gelebilir.
Kalça Labrumu Nedir?Kalça labrum, çıkıntılı bir yapı olarak kalça eklemi çevresinde bulunan üçgen kesitli şeklinde kıkırdak dokusu olarak bilinir. Kalça labrumu, eklem boşluğunu daha derinleştirerek femur başının asetabulum ile uyumunu artırır. Bu yapı fibrokartilajdan oluşur ve hem esneklik hem de dayanıklılık gösterir.Kalça labrum yırtığı, labrumun yapısal bütünlüğünün bozulmasıdır. Travma, aşırı kullanım veya dejeneratif gibi süreçlerin sonucunda ortaya çıkar. Yırtık, ağrı ve hareket kabiliyetinde azalmaya yol açabilir. Labrum yırtığı özellikle sporcular ve aktivite seviyesi yüksek bireyler arasında, kalça fonksiyon bozukluğunun ve ileride gelişebilecek kalça yırtığı problemlerinin bir nedeni olabilir.Kalça Labrum Yırtığı En Sık Kimlerde Olur?Kalça labrum yırtığı spesifik aktiviteleri ve yaşam tarzını sürdüren kişilerde daha sık rastlanan bir durumdur. Örneğin futbolcular, basketbolcular veya bisikletçiler gibi sürekli ve yoğun kalça kullanımı gerektiren sporlarla ilgilenenler, labrum yırtığı riski altındadır. Bale gibi esneklik ve güç gerektiren sanatsal faaliyetleri gösterenler de yüksek risk taşır. Bu aktiviteler, kalça eklemini zorlar ve labruma stres uygular. Diğer yandan romatoid artrit veya osteoartrit eklem hastalıklarına sahip kişiler de labrum yırtığı yaşayabilir. Bunun yanı sıra obezite olan kişiler, kalça eklemlerine ekstra yük bindirdiği için bu tür yaralanmalara daha yatkın olabilirler.Kalça Labrum Yırtığının Nedenleri Nelerdir?Kalça labrum yırtığının nedenleri arasında farklı faktörler yer alır. Aşırı ve tekrarlayan stres, labrum üzerindeki baskıyı artırarak yırtılma olasılığını yükseltir. Özellikle maraton koşucuları, tenis oyuncuları ve diğer yoğun fiziksel aktiviteleri gerçekleştiren kişilerde bu risk daha belirgindir. Kalça sorunları, labrum üzerine anormal baskı yapabilir ve yırtık oluşumuna zemin hazırlayabilir. Yaşlılık ve genetik faktörler, kişilerin labrum yırtığına karşı duyarlılığını etkileyebilir. Doğrudan bir travma ya da kazalar da ani ve sert bir biçimde labruma zarar vererek yırtılmasına neden olabilir.Kalça Labrum Yırtığının Belirtileri Nelerdir?Kalça labrum yırtığı belirtileri kalçada ağrı, sınırlı hareket kabiliyeti ve bazen kalçada tıkırtı sesi şeklinde kendini gösterir. Öte yandan yaşlı kişilerde eklem dejenerasyonu nedeniyle kalçada labrum yırtığı belirtileri görülebilir. Bununla birlikte doğuştan gelen kalça anormallikleri olan kişiler ve kronik kalça ağrısı olanlar da bu tip yırtıklara daha yatkın olabilirler. Kalça labrum yırtığı belirtileri arasında şunlar yer alır:Kalça AğrısıKalça labrum yırtığında ortaya çıkan kalça ağrısı, hareketle yoğunlaşır ve oturma veya uzun süre ayakta durma gibi aktiviteler sırasında rahatsız edici olabilir. Ağrı kasık bölgesine doğru yayılabilir ve bazen bel bölgesini de etkileyebilir.Hareket KısıtlılığıLabrum yırtığı olanlar, etkilenen kalça ekleminde hareket kısıtlılığı deneyimleyebilir. Hareket kısıtlılığı, özellikle kalçanın dışa rotasyonu, fleksiyonu ve ekstansiyonu sırasında belirginleşebilir.Çıtlama SesleriÇıtlama sesleri, kalça labrum yırtığının bir belirtisi olup kalça ekleminin hareket ettiği durumlar, döndüğünde veya yük altındayken duyulabilir. Bu sesler, ağrı veya rahatsızlığa sebep olur ve eklemin rahatsız olduğu hissini uyandırabilir.Yürüme ZorluğuKalça labrum yırtıkları, yürüme sırasında ağrı ve rahatsızlığa yol açarak kişilerin yürüme biçimini ve postürünü olumsuz etkileyebilir.Kasık AğrısıKasık ağrısı, kalça labrum yırtığının sık rastlanan bir belirtisi olup kalça ekleminin belirli pozisyonlara getirildiği ve baskı uygulandığı durumlarda hissedilir. Kasık ağrısı yürüyüşten sonra daha da şiddetlenir.Kalça Labrum Yırtığının Teşhis Yöntemleri Nelerdir?Kalça labrum yırtığının teşhis yöntemleri, detaylı bir klinik değerlendirme ve ileri görüntüleme teknikleri ile sağlanır. Klinik muayene sırasında sağlık uzmanı, hastanın detaylı şikayetini dinler ve fiziksel bir inceleme gerçekleştirir. Bunun yanı sıra hastanın hareket kabiliyeti, ağrı bölgeleri ve kalça pozisyonu de değerlendirilir. İleri görüntüleme yöntemleri arasında Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRI) tercih edilir. Bu teknik yumuşak doku yapılarını detaylı bir şekilde gösterir. Tüm bunların yanı sıra radyolog veya ortopedist tarafından düzenlenen bilgisayarlı tomografi (BT) taramaları da yararlı olabilir. Eklemin işlevselliğinin tam olarak anlaşılması için bazen fonksiyonel değerlendirme testleri de yapılır.Kalça Labrum Yırtığının Tedavisi Nasıldır?Kalça labrum yırtığı tedavisi lezyonun büyüklüğü, yeri ve kişinin semptomlarının şiddetine bağlı olarak değişir. Tedavi için öncelik ağrıyı ve inflamasyonu yönetmeye yönelik olan konservatif tedavi yöntemlerinin uygulanmasıdır. Kalça labrum yırtığı fizik tedavisi, kişinin ağrı semptomlarını hafifletebilir ve kalça fonksiyonunu iyileştirebilir. Uygulanacak kalça labrum yırtığı fizik tedavi hareketleri, hastanın spesifik ihtiyaçlarına ve hedeflerine uygun olarak tasarlanmalıdır. Fizik tedavisi uzmanı, güçlendirme, esneklik ve mobilizasyon hareketleri önererek, kalça stabilitesini ve işlevselliğini artırmaya çalışır. Konservatif yöntemler yeterli sonuç vermezse, kalça labrum yırtığı ameliyatı gündeme gelebilir. Cerrahi müdahalede artroskopik teknikler kullanılarak, minimal invaziv bir yaklaşımla gerçekleştirilir. Ameliyat sonrası yüksek iyileşme ve fonksiyonelliğin yeniden kazanılması için bir rehabilitasyon programı, kişiye özel fizik tedavi teknikleri ve egzersizler verilir.Kalça Labrum Yırtığının Ameliyatı Nasıl Yapılır?Kalça labrum yırtığı ameliyatı, artroskopik bir prosedür olan hip artroskopisi ile gerçekleştirilir ve minimal invaziv bir yaklaşımla yürütülür. Operasyon sırasında küçük kamera ve cerrahi aletler küçük insizyonlar aracılığıyla kalça eklemine yerleştirilir. Böylelikle cerrah yırtığı detaylı bir şekilde görebilir ve gereken onarımları gerçekleştirebilir. Kalça labrum yırtığı ameliyatı olanlar, post-operatif dönemde belirli bir rehabilitasyon sürecine tabi tutulur. Labrum yırtığı nasıl iyileşir sorusu, hastanın yaşı, genel sağlığı ve yaralanmanın derecesine bağlı olarak farklılık gösterir. Fizik tedavi, ağrı yönetimi ve düzenli doktor kontrolü, ameliyat sonrası yüksek iyileşme sağlamada önemli bir rol oynar.Kalça Labrum Yırtığı Tedavisi Sonrası SüreçKalça labrum yırtığı ameliyatı sonrası süreç stratejik bir yaklaşım gerektirir. Ameliyat sonrasında kişiler rehabilitasyon protokolüne tabi olacaktır. Bu da onları eski aktivite düzeylerine geri döndürmeyi amaçlar. İlk haftalar ağrının azaltılmasına, ardından kademeli olarak eklem hareketliliğinin artırılmasına odaklanılır. Sonraki aşamada kalça ve çevreleyen kaslarını güçlendirmeye yönelik egzersizler devreye girer. İlerleyen dönemlerde hastalar daha kompleks ve işlevsel hareketleri içerecek bir egzersiz rejimine dahil edilecektir. Profesyonel bir fizik terapistin rehberliği ve sürekli medikal takip güvenli bir iyileşme sürecini destekleyecektir.Kalça Labrum Yırtığı Tedavi Edilmezse Ne Olur?Labrum yırtığı tedavi edilmezse kalça ekleminde süregelen ağrı ve fonksiyonel kısıtlılıklar ile kişi mücadele edebilir. Zamanla bu yırtık çeşitli komplikasyonlara yol açabilir ve kişinin günlük aktivitelerini, işini ve spor performansını olumsuz olarak etkileyebilir. Labrum yırtığı nasıl iyileşir sorusuna gelince, iyileşme süreci önemli bir zaman dilimini gerektirir. Bu esnada istirahat, fizik tedavi ve bazı durumlarda cerrahi müdahale ile iyileşme sağlanır. Eğer labrum yırtığı göz ardı edilir ve uygun tedavi uygulanmazsa eklemdeki stabilite azalır ve bu da artan ağrıya ve hareketlilikte sınırlılığa yol açabilir.Kalça Labrum Yırtığı Hakkında Sıkça Sorulan SorularKalça labrum yırtığı tamamen iyileşir mi?Kalça labrum yırtığı, uygun tedavi ve rehabilitasyon ile işlevsellik açısından büyük ölçüde iyileşebilir.Tedavi olmazsam ne olur?Tedavi olunmaması halinde sürekli ağrı, hareket kabiliyetinde azalma ve ilerleyen eklem sorunları riskiyle karşı karşıya kalınabilir.Cerrahi dışında alternatif tedavi yöntemleri nelerdir?Cerrahi dışında kalça labrum yırtığı için alternatif tedavi yöntemleri arasında fizik tedavi, ilaçla ağrı yönetimi ve enflamasyonu azaltan ilaçlar bulunur.Labrum yırtığı ağrısı nereye vurur?Labrum yırtığı ağrısı kalça bölgesinde hissedilir ve bazı durumlarda kasığa, bacağın arka tarafına da yayılabilir.Labrum yırtığına ne iyi gelir?Labrum yırtığına ilaçlar, buz uygulamaları, uygun istirahat ve uzman kontrolünde yapılan fizik tedavi egzersizleri iyi gelebilir. | 6,609 |
403 | Hastalıklar | Kalça Kireçlenmesi | Kalça eklemi vücudun merkez ağırlığını taşındığı için aşınma ve yıpranmaya müsait bir eklem olarak tanımlanıyor ve buradaki kıkırdak yapı hasarlandığında kalça kireçlenmesi ile ağrı ve hareket kısıtlılığı ortaya çıkabiliyor. Kalça kireçlenmesinde kalça eklemi açıldığında çaydanlığın dibinde görülen gibi bir kireçlenme tablosu görülmüyor. Kireçlenmelerde her iki yüzeyin arasında bulunan kıkırdak aşınarak, iki kemiğin birbirine sürtmesine neden oluyor. Kalça ekleminde de iki kemiğin birbirine uzun süreli sürtüşü sonucunda koksartroz yani halk dilinde kalça kireçlenmesi meydana geliyor. Kalça kireçlenmesine erken müdahale edildiğinde cerrahiye gerek kalmadan tedavi planlanabiliyor. İleri evrede cerrahi kaçınılmaz oluyor ama günümüzde kullanılan seramik protezler ile başarılI sonuçlar elde diliyor. Memorial Antalya Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nden Op. Dr. Murat Baloğlu, kalça kireçlenmesi hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı.Kalça eklemi vücudun merkez ağırlığını taşındığı için aşınma ve yıpranmaya müsait bir eklem olarak tanımlanıyor ve buradaki kıkırdak yapı hasarlandığında kalça kireçlenmesi ile ağrı ve hareket kısıtlılığı ortaya çıkabiliyor. Kalça kireçlenmesinde kalça eklemi açıldığında çaydanlığın dibinde görülen gibi bir kireçlenme tablosu görülmüyor. Kireçlenmelerde her iki yüzeyin arasında bulunan kıkırdak aşınarak, iki kemiğin birbirine sürtmesine neden oluyor. Kalça ekleminde de iki kemiğin birbirine uzun süreli sürtüşü sonucunda koksartroz yani halk dilinde kalça kireçlenmesi meydana geliyor. Kalça kireçlenmesine erken müdahale edildiğinde cerrahiye gerek kalmadan tedavi planlanabiliyor. İleri evrede cerrahi kaçınılmaz oluyor ama günümüzde kullanılan seramik protezler ile başarılI sonuçlar elde diliyor. Memorial Antalya Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nden Op. Dr. Murat Baloğlu, kalça kireçlenmesi hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı.
Kalça kireçlenmesi nedir?Kalça kireçlenmesi kalçada özellikle femur başı diye adlandırılan topuz kısımda, kıkırdakta aşınma veya yıpranmanın neden olduğu bir durumdur. Genellikle ileri yaşlarda görülse de, genç yaşlarda travmaya maruz kalmış kişilerde de görülebilir.Kalça kireçlenmesi kimlerde görülür?Kalça kireçlenmesi genelde dizde görülen hastalıklar gibi yaşlılığın getirdiği rahatsızlıklardır. Kalça kireçlenmesi genellikle dizde kireçlenme görülen veya belinde bir rahatsızlık olan hastalarda görülür. Kalça kireçlenmesiyle eğer genç yaşlarda bir travma söz konusu değilse, 55-60 yaşından sonra karşılaşılır.Özellikle Covid sürecinden sonra kalça kireçlenmesi daha çok görülmektedir. Çünkü bu dönemde steroid kullanımı artmıştır. Astım, KOAH gibi hastalıkları olanlar ve düzenli steroid kullanması gereken kişilerde kalçaya giden kan akışı steroid kullanımına bağlı olarak kesintiye uğramıştır. Bunun sonucunda avasküler nekrozu yani femur başının belli bölgelerinin aşınması söz konusu olmuştur. Eğer avasküler nekroz erken dönemde fark edilirse ilaç tedavisi veya basit tıbbi müdahalelerle iyileşme sağlanırken, ileri dönem kireçlenmelerde tedavide cerrahiye başvurmak gerekebilmektedir.Kalça kireçlenmesi özellikle şu görülür; Belde ve dizde sorunu olan kişilerde İleri yaşta Doğuştan kalça çıkığı olanlarda Kalça ekleminde problem olan hastalarda Uzun süre steroid kullananlardaKalça kireçlenmesinin belirtileri nelerdir?Kalça kireçlenmesinde dinlenirken ağrının olması ve yürürken ağrının artması önemli belirtilerdir. Kalça kireçlenmesinde genelde hastalar ilaç tedavisi ve fizik tedaviye başvururlar. Erken dönemde fark edilen kalça kireçlenmesinde kök hücre tedavisi, PRP, kolajen ve diğer destek tedavilerden fayda sağlanır. Ancak ileriki dönem hastalarda başvurulan tek yöntem cerrahidir. Cerrahide kalça protezi yapılır.Belirtiler aşağıdaki gibidir; Kalça eklem hareketleri ile birlikte ağrının olması Kasığa vuran ağrı Sağdan sola dönerken, oturup kalkarken özellikle kalçada hissedilen ve bacağa yayılan ağrıKalça kireçlenmesinde tanı nasıl konmaktadır?Kalça kireçlenmesinde tanı genellikle basit bir röntgen grafisi ile konulmaktadır. Ancak bazen altta yatan bir hastalığı ortadan kaldırmak için kan tahlili ve MR’dan faydalanılabilmektedir.Kalça protezi nasıl yapılır? Ameliyat sonrası nelere dikkat edilir?Kalça protezi ameliyatından sonra hasta hastanede 3 gün yatış yapmaktadır. 3 günün sonunda hasta yürüyerek gidebilmektedir. Kalça protezi ameliyatından sonra özellikle hastanın yürümesi sağlanır. 1 buçuk 2 ay sonrasında ise hasta tamamen günlük yaşantısına bir kısıtlama olmadan dönebilmektedir.Kalça ekleminin yüzde 50’sinden daha azını tutan bir problem varsa o zaman kurtarıcı ameliyatlara başvurulur. Kurtarıcı tedaviler olarak yüzey artroplastisi ya da kıkırdak/kemik nakli uygulanır. Bu tedavilerde de yüz güldürücü sonuçlar elde edilebilmektedir.Hastanın kilo kontrolü ve fizik tedavi ile gerekli kasların güçlendirilmesi çok önemlidir.Kalça kireçlenmesi hakkında sık sorulan sorular Kalça kireçlenmesi kaç evreden oluşur?Kalça kireçlenmesi 4 evreden oluşur. 1 başlangıç evresi, 2-3 orta düzey, 4 ise cerrahi düzeydir. 4. evrede hastaya hangi tedavi uygulanırsa uygulansın, bu sadece hastanın ameliyat olma yaşını ertelemeye yarar. En nihayetinde hasta cerrahi olmak zorundadır. İlk 3 evrede yakalanan kalça kireçlenmesi PRP, kök hücre, kolajen gibi ameliyat dışı tedavilerle iyileştirilebilir. Eğer avasküler nekroz, romatoid artrit gibi zeminde yatan başka bir hastalık varsa da o hastalığı tedavi etmeye yönelik planlama yapılır.Kalça kireçlenmesinden korunmak için nelere dikkat edilmelidir?Kalça kireçlenmesinden korunmak için kişilerin beden kitle endeksi normal düzeylerde olmalıdır. Ağırlık arttıkça diz, bel ve kalçaya yük ve böylelikle eklemin yıpranma payı da artar. Bedende güçlü bir kas düzeyi sağlanmalıdır. Diyabet, romatoid artrit gibi hastalıklar tedavi edilmeli, steroid kullanımı bırakılmalı ve vücutta kanama gerektirecek durumlardan da uzak durulmalıdır. Özellikle masa başı çalışanlarda ya da hareketsiz bir yaşam sürenlerde kalça ekleminde kireçlenme ihtimali daha fazladır. Yapılan çalışmalar sigara ve alkol kullanımının kalça ekleminde kireçlenme ihtimalini artırdığı belirtilmektedir.Kalça ekleminin yapısı nedeniyle beslenmesi diğer eklemlerin beslenmesinden daha azdır. Bu bölgeye kan akışı diğer eklemlerdeki gibi olmamaktadır. Dolayısıyla ilk sorunlar kalça ekleminde görülebilir.Kalça kireçlenmesi ameliyatından sonra nelere dikkat edilmelidir?Ameliyattan sonra hastaya bir yaşam tarzı belirlenir. Tuvalet eğitimi dahil, hastanın oturuş kalkışının nasıl olmasının gerektiği öğretilir. 3 aya kadar doktorun önerdiği şekilde hareket etmesi istenir. Ancak 3 aydan sonra hastaya pek bir kısıtlama yapılmamaktadır. Özellikle kas düzeyi iyi olan ve genç hasta gruplarında kalça protezi yüz güldürücü bir ameliyattır. Hastalar protez hiç yokmuş gibi hayatlarına devam edebilmektedirler.Özellikle seramik protezler aşınması daha az olan protezler tercih edilir. Bu protezler ile 30 seneye kadar uygulanan ilk protez kullanılabilmektedir.Kalça kireçlenmesinde hangi egzersizler yapılmalıdır?Sadece kalça eklemini korumak yeterli olmaz. Aynı zamanda bel ve dizi de koruyacak egzersizlere yönelmek gerekir. Ayrıca vücuttaki kasları da güçlendirmek çok önemlidir. Kalça eklemini ilgilendiren bütün egzersizlerde bel güçlenmezse olmaz. Dolayısıyla yüzme, aletli pilates gibi tüm bedeni çalıştıran, belli bir bölgeye ağırlık yüklemeyen ve kas güçlenmesini sağlayan sporlar yapılmalıdır. 25 derece ile bisiklet sürmek (ayakların ucu ucuna pedala yetiştiği) de faydalı olmaktadır.Kalça kireçlenmesine yürüyüş iyi gelir mi?Kalça kireçlenmesinde yürüyüş yapmak iyi gelmez. Yürüyüş başlı başına kalça ve diz eklemi için iyi bir egzersiz değildir. Çünkü kireçlenme diye adlandırılan durum aşınmaktır. Yürüyüş esnasında her adımda vücutta bir darbe olur ve bu kireçlenmeye meyilli kişilerde kireçlenmeyi ya da ağrıları artırabilir.
Kalça kireçlenmesi nedir?Kalça kireçlenmesi kalçada özellikle femur başı diye adlandırılan topuz kısımda, kıkırdakta aşınma veya yıpranmanın neden olduğu bir durumdur. Genellikle ileri yaşlarda görülse de, genç yaşlarda travmaya maruz kalmış kişilerde de görülebilir.Kalça kireçlenmesi kimlerde görülür?Kalça kireçlenmesi genelde dizde görülen hastalıklar gibi yaşlılığın getirdiği rahatsızlıklardır. Kalça kireçlenmesi genellikle dizde kireçlenme görülen veya belinde bir rahatsızlık olan hastalarda görülür. Kalça kireçlenmesiyle eğer genç yaşlarda bir travma söz konusu değilse, 55-60 yaşından sonra karşılaşılır.Özellikle Covid sürecinden sonra kalça kireçlenmesi daha çok görülmektedir. Çünkü bu dönemde steroid kullanımı artmıştır. Astım, KOAH gibi hastalıkları olanlar ve düzenli steroid kullanması gereken kişilerde kalçaya giden kan akışı steroid kullanımına bağlı olarak kesintiye uğramıştır. Bunun sonucunda avasküler nekrozu yani femur başının belli bölgelerinin aşınması söz konusu olmuştur. Eğer avasküler nekroz erken dönemde fark edilirse ilaç tedavisi veya basit tıbbi müdahalelerle iyileşme sağlanırken, ileri dönem kireçlenmelerde tedavide cerrahiye başvurmak gerekebilmektedir.Kalça kireçlenmesi özellikle şu görülür;Kalça kireçlenmesinin belirtileri nelerdir?Kalça kireçlenmesinde dinlenirken ağrının olması ve yürürken ağrının artması önemli belirtilerdir. Kalça kireçlenmesinde genelde hastalar ilaç tedavisi ve fizik tedaviye başvururlar. Erken dönemde fark edilen kalça kireçlenmesinde kök hücre tedavisi, PRP, kolajen ve diğer destek tedavilerden fayda sağlanır. Ancak ileriki dönem hastalarda başvurulan tek yöntem cerrahidir. Cerrahide kalça protezi yapılır.Belirtiler aşağıdaki gibidir;Kalça kireçlenmesinde tanı nasıl konmaktadır?Kalça kireçlenmesinde tanı genellikle basit bir röntgen grafisi ile konulmaktadır. Ancak bazen altta yatan bir hastalığı ortadan kaldırmak için kan tahlili ve MR’dan faydalanılabilmektedir.Kalça protezi nasıl yapılır? Ameliyat sonrası nelere dikkat edilir?Kalça protezi ameliyatından sonra hasta hastanede 3 gün yatış yapmaktadır. 3 günün sonunda hasta yürüyerek gidebilmektedir. Kalça protezi ameliyatından sonra özellikle hastanın yürümesi sağlanır. 1 buçuk 2 ay sonrasında ise hasta tamamen günlük yaşantısına bir kısıtlama olmadan dönebilmektedir.Kalça ekleminin yüzde 50’sinden daha azını tutan bir problem varsa o zaman kurtarıcı ameliyatlara başvurulur. Kurtarıcı tedaviler olarak yüzey artroplastisi ya da kıkırdak/kemik nakli uygulanır. Bu tedavilerde de yüz güldürücü sonuçlar elde edilebilmektedir.Hastanın kilo kontrolü ve fizik tedavi ile gerekli kasların güçlendirilmesi çok önemlidir.Kalça kireçlenmesi hakkında sık sorulan sorular Kalça kireçlenmesi kaç evreden oluşur?Kalça kireçlenmesi 4 evreden oluşur. 1 başlangıç evresi, 2-3 orta düzey, 4 ise cerrahi düzeydir. 4. evrede hastaya hangi tedavi uygulanırsa uygulansın, bu sadece hastanın ameliyat olma yaşını ertelemeye yarar. En nihayetinde hasta cerrahi olmak zorundadır. İlk 3 evrede yakalanan kalça kireçlenmesi PRP, kök hücre, kolajen gibi ameliyat dışı tedavilerle iyileştirilebilir. Eğer avasküler nekroz, romatoid artrit gibi zeminde yatan başka bir hastalık varsa da o hastalığı tedavi etmeye yönelik planlama yapılır.Kalça kireçlenmesinden korunmak için nelere dikkat edilmelidir?Kalça kireçlenmesinden korunmak için kişilerin beden kitle endeksi normal düzeylerde olmalıdır. Ağırlık arttıkça diz, bel ve kalçaya yük ve böylelikle eklemin yıpranma payı da artar. Bedende güçlü bir kas düzeyi sağlanmalıdır. Diyabet, romatoid artrit gibi hastalıklar tedavi edilmeli, steroid kullanımı bırakılmalı ve vücutta kanama gerektirecek durumlardan da uzak durulmalıdır. Özellikle masa başı çalışanlarda ya da hareketsiz bir yaşam sürenlerde kalça ekleminde kireçlenme ihtimali daha fazladır. Yapılan çalışmalar sigara ve alkol kullanımının kalça ekleminde kireçlenme ihtimalini artırdığı belirtilmektedir.Kalça ekleminin yapısı nedeniyle beslenmesi diğer eklemlerin beslenmesinden daha azdır. Bu bölgeye kan akışı diğer eklemlerdeki gibi olmamaktadır. Dolayısıyla ilk sorunlar kalça ekleminde görülebilir.Kalça kireçlenmesi ameliyatından sonra nelere dikkat edilmelidir?Ameliyattan sonra hastaya bir yaşam tarzı belirlenir. Tuvalet eğitimi dahil, hastanın oturuş kalkışının nasıl olmasının gerektiği öğretilir. 3 aya kadar doktorun önerdiği şekilde hareket etmesi istenir. Ancak 3 aydan sonra hastaya pek bir kısıtlama yapılmamaktadır. Özellikle kas düzeyi iyi olan ve genç hasta gruplarında kalça protezi yüz güldürücü bir ameliyattır. Hastalar protez hiç yokmuş gibi hayatlarına devam edebilmektedirler.Özellikle seramik protezler aşınması daha az olan protezler tercih edilir. Bu protezler ile 30 seneye kadar uygulanan ilk protez kullanılabilmektedir.Kalça kireçlenmesinde hangi egzersizler yapılmalıdır?Sadece kalça eklemini korumak yeterli olmaz. Aynı zamanda bel ve dizi de koruyacak egzersizlere yönelmek gerekir. Ayrıca vücuttaki kasları da güçlendirmek çok önemlidir. Kalça eklemini ilgilendiren bütün egzersizlerde bel güçlenmezse olmaz. Dolayısıyla yüzme, aletli pilates gibi tüm bedeni çalıştıran, belli bir bölgeye ağırlık yüklemeyen ve kas güçlenmesini sağlayan sporlar yapılmalıdır. 25 derece ile bisiklet sürmek (ayakların ucu ucuna pedala yetiştiği) de faydalı olmaktadır.Kalça kireçlenmesine yürüyüş iyi gelir mi?Kalça kireçlenmesinde yürüyüş yapmak iyi gelmez. Yürüyüş başlı başına kalça ve diz eklemi için iyi bir egzersiz değildir. Çünkü kireçlenme diye adlandırılan durum aşınmaktır. Yürüyüş esnasında her adımda vücutta bir darbe olur ve bu kireçlenmeye meyilli kişilerde kireçlenmeyi ya da ağrıları artırabilir. | 5,205 |
404 | Hastalıklar | Kalp Damar Plağı | Plaklar damar duvarı içinde mineral ve kolesterol içerikli maddelerin birikmesiyle oluşur. Plaklar, bir damarın içini kısmen veya tamamen daraltacak kadar büyüyebilir. Kalp damar plakları çoğunlukla kalbi besleyen atardamar yani koroner damarlarda meydana gelir. Bu durum Aterosklerotik Koroner Kalp Kastalığı (ASKH) olarak tanımlanır. Kalp damar plakları damar sisteminin bütünlüğünü bozar, daha ileri durumlarda ise damar tıkanıklığına neden olabilir. Memorial Şişli Hastanesi Kardiyoloji Bölümü Uzmanları, kalpte damar plağı hakkında bilgi verdi.Plaklar damar duvarı içinde mineral ve kolesterol içerikli maddelerin birikmesiyle oluşur. Plaklar, bir damarın içini kısmen veya tamamen daraltacak kadar büyüyebilir. Kalp damar plakları çoğunlukla kalbi besleyen atardamar yani koroner damarlarda meydana gelir. Bu durum Aterosklerotik Koroner Kalp Kastalığı (ASKH) olarak tanımlanır. Kalp damar plakları damar sisteminin bütünlüğünü bozar, daha ileri durumlarda ise damar tıkanıklığına neden olabilir. Memorial Şişli Hastanesi Kardiyoloji Bölümü Uzmanları, kalpte damar plağı hakkında bilgi verdi.
Kalp damar plağı nedir?Plaklar damar duvarı içinde birtakım minerallerin ve vücuttaki hücrelerin yer aldığı kolesterol içerikli pürüzlenmelerdir. Kalp damar plakları damar sistemlerinin bütünlüğünün bozar, daha ileri durumlarda ise damar tıkanıklığına neden olabilir. Damar plağının içinde vücut hücreleri tarafından yutulmuş ama orada birikmiş kalsiyum benzeri sertleşmiş minerallerin de içinde bulunduğu kolesterol yapıları bulunmaktadır. Vücudun atar damar sisteminde plaklar görülebilmektedir. Damar plakları boyun, kalp, böbrekler, bağırsaklar ve bacaklara giden damarlarında oluşabilmektedir. Kalp ve boyna giden damarlar dışında diğer bölgelerde görülen plaklar ani ortaya çıkan bir ölüm riski oluşturmamaktadır. Kalp damar plakları çoğunlukla kalbi besleyen atardamar yani koroner damarlarda meydana gelmektedir. Koroner damarlar küçük damarlardır ve buradaki küçük darlıklar bile kalp krizini tetikleyebilmektedir. Bu sebeple bu damarların kontrol edilmesi büyük önem taşımaktadır. Kalp damarlarındaki tıkanıklık 10 katlı bir bina gibi düşünürsek, plaklar binanın temelidir. Kalp damar plakları birtakım kalp damar hastalıkları için de risk faktörü olan durumlar sonucunda oluşabilmektedir.Kalp damar plağı neden oluşur? Kalp damar plakları, yüksek kolesterol düzeyi, yüksek tansiyon, diyabet, sigara kullanımı, erkeklerde 45 yaş ve kadınlarda 55 yaştan büyük olmak, ailede ateroskleroz (damar sertliği) hastalığına yatkınlık bulunması gibi faktörlerle damar duvarının zaman içinde normal fonksiyonlarının bozulması ve pürüzlenmelerin ortaya çıkmasıyla oluşabilmektedir. Damar plakları damar tıkanıklığının başlangıcıdır. Yani plaklar ileri dönemlerde gelişecek damar tıkanıkları için zemin hazırlamaktadır.Kalp damar plağı hangi hastalıklara neden olur? Damar plakları ilerlediğinde derecesi artarak damar tıkanıklıklarına neden olabilir. Özellikle genç hastalarda damarlar yüzde 30-40 arası bir darlıkta, plak yapısı henüz çok sert olmayabilir. Daha yumuşak ve canlı olarak tanımlanan bu plaklar patlayarak üzerine kümelenen pıhtıyla beraber ani kalp krizlerine yol açabilmektedir. Genç yaşlarda kalp krizine bağlı can kayıplarını önemli miktarı bu tarz plaklarla ilişkili olabilmektedir.Kalp damar plağı belirtileri nelerdir?Plaklar genellikle semptomsuzdur. Kalınlaşmaları yavaş yavaş kan dolaşımını engelleyebilir ve yakınmaların ortaya çıkmasına neden olabilir: Çoğu zaman, bu kalınlaşma kalbi besleyen koroner arterlerde, boyundan beyne giden, bacağa giden atar damar sisteminde meydana gelir. Ağrı, baş dönmesi, nefes darlığı, yürürken dengesizlik gibi bölgesel şikayetlere neden olabilir.Kalbi besleyen damarlarda plak varlığının tanısı nasıl konur?Plaklar genellikle belirti vermemektedir. Ailede damar sertliği (Ateroskleroz) öyküsü olanlar belirli bir yaştan sonra düzenli olarak kontrol yaptırmalıdır. Rutin kalp muayenelerinde semptomlar görülüyorsa, EKG(Elektrokardiyografi), EKO(ekokardiyografi-kalp ultrasonu), Efor Testi ile şüpheli görülen hastalara yapılan Girişimsel Koroner Anjiografi ve Kardiyak BT Anjiografi (sanal anjiografi olarak bilinir) ile kesin tanı konulabilmektedir.Kalp damar plağı tedavisi nasıldır? Kalp damar plaklarının tedavisinde öncelikle kolesterol düşürücü ve kan sulandırıcı ilaçlar kullanılmaktadır. Tedavide risk faktörlerinin kontrolü önemlidir. Plakların gerilemesi ve kontrol altına alınmasında kolesterol ilaçlarının önemli etkileri bulunmaktadır. Yaş, cinsiyet ve genetik eğilim değiştirilemeyen faktörlerdir. Hipertansiyon (yüksek kan basıncı), diyabet (şeker hastalığı), sigara kullanımı gibi değiştirilebilen faktörlerin kontrol altında tutulması ise tedavide önemlidir. Hipertansiyonun, kilonun ve diyabetin kontrol altında olması ve sigaranın bırakılması gerekmektedir. Hipertansiyon ve diyabeti olanların ilaçlarını düzenli kullanması gerekmektedir.Kalp damar plağı tedavi edilmezse ne olur? Damar plakları zamanında fark edilmeyip ilerlediği zaman damar sertliği meydana gelir.Damar sertliği yani ateroskleroz, damar duvarlarında aterosklerotik plakların oluşumu sonucu ortaya çıkar. Yıllar geçtikçe plaklar kademeli olarak katılaşır. Bu plaklar, kalınlaşan ve darlaşan damarların duvarında birikerek damarları tıkamaktadır. Damar sertliği yavaş yavaş ve sessizce ortaya çıkan çok faktörlü bir hastalıktır. İlerleyen yaş, hipertansiyon, diyabet gibi hastalıklar ve sigara kullanımı gibi etkenler atardamarların iç yüzeyini kaplayan hücrelerde (Endotel) kolesterol birikimine neden olabilmektedir. Damar sertliğine; genetik yatkınlıklar, aşırı kilo, obezite ve diyabeti içeren metabolik sendrom, kötü beslenme alışkanlıkları; özellikle çok kalorili ve yağ açısından çok zengin bir diyet, fiziksel aktivite eksikliği ve stresli bir ortam neden olabilmektedir.Kalp damarlarındaki plaklar nasıl temizlenir? Yaşam tarzı değişiklikleri kalp plaklarını temizlenmesinde önemli bir yere sahiptir. Kalp damar plaklarının oluşturan birçok faktör bulunur. Bunlar değiştirilebilen ve değiştirilemeyen faktörler olarak 2’ye ayrılabilir. Kişinin cinsiyeti, yaşı ve genetik geçişli hastalıkları değiştirilemeyen faktörlerdir. Bunun dışında; yüksek kolesterol düzeyi, sigara ve alkol tüketimi, yüksek tansiyon, fazla kilo, diyabet, hareketsiz yaşam tarzı, sağlıksız beslenme ise değiştirilebilen risk faktörleri arasında yer alır. Kalp damar plaklarının tedavinde öncelikle kolesterol düşürücü ve kan sulandırıcı ilaçlar kullanılmaktadır. Düzenli fiziksel aktivitede yapılmalı, fazla yağlı ve işlenmiş ürünlerin tüketimi sınırlanmalı, sağlıklı ve dengeli bir diyet benimsenmelidir. Kilo kontrolü mutlaka yapılmalıdır. Yüksek tansiyon ve diyabet kontrol altında tutulmalı ve ilaçlar düzenli kullanılmalıdır. Sigara ve alkolden kaçınılmalıdır. Erkeklerde 45, kadınlarda 55 yaşından sonra risk faktörlerinin gözden geçirilmesi sistematik kontrollerin yapılması gereklidir.
Kalp damar plağı nedir?Plaklar damar duvarı içinde birtakım minerallerin ve vücuttaki hücrelerin yer aldığı kolesterol içerikli pürüzlenmelerdir. Kalp damar plakları damar sistemlerinin bütünlüğünün bozar, daha ileri durumlarda ise damar tıkanıklığına neden olabilir. Damar plağının içinde vücut hücreleri tarafından yutulmuş ama orada birikmiş kalsiyum benzeri sertleşmiş minerallerin de içinde bulunduğu kolesterol yapıları bulunmaktadır. Vücudun atar damar sisteminde plaklar görülebilmektedir. Damar plakları boyun, kalp, böbrekler, bağırsaklar ve bacaklara giden damarlarında oluşabilmektedir. Kalp ve boyna giden damarlar dışında diğer bölgelerde görülen plaklar ani ortaya çıkan bir ölüm riski oluşturmamaktadır. Kalp damar plakları çoğunlukla kalbi besleyen atardamar yani koroner damarlarda meydana gelmektedir. Koroner damarlar küçük damarlardır ve buradaki küçük darlıklar bile kalp krizini tetikleyebilmektedir. Bu sebeple bu damarların kontrol edilmesi büyük önem taşımaktadır. Kalp damarlarındaki tıkanıklık 10 katlı bir bina gibi düşünürsek, plaklar binanın temelidir. Kalp damar plakları birtakım kalp damar hastalıkları için de risk faktörü olan durumlar sonucunda oluşabilmektedir.Kalp damar plağı neden oluşur? Kalp damar plakları, yüksek kolesterol düzeyi, yüksek tansiyon, diyabet, sigara kullanımı, erkeklerde 45 yaş ve kadınlarda 55 yaştan büyük olmak, ailede ateroskleroz (damar sertliği) hastalığına yatkınlık bulunması gibi faktörlerle damar duvarının zaman içinde normal fonksiyonlarının bozulması ve pürüzlenmelerin ortaya çıkmasıyla oluşabilmektedir. Damar plakları damar tıkanıklığının başlangıcıdır. Yani plaklar ileri dönemlerde gelişecek damar tıkanıkları için zemin hazırlamaktadır.Kalp damar plağı hangi hastalıklara neden olur? Damar plakları ilerlediğinde derecesi artarak damar tıkanıklıklarına neden olabilir. Özellikle genç hastalarda damarlar yüzde 30-40 arası bir darlıkta, plak yapısı henüz çok sert olmayabilir. Daha yumuşak ve canlı olarak tanımlanan bu plaklar patlayarak üzerine kümelenen pıhtıyla beraber ani kalp krizlerine yol açabilmektedir. Genç yaşlarda kalp krizine bağlı can kayıplarını önemli miktarı bu tarz plaklarla ilişkili olabilmektedir.Kalp damar plağı belirtileri nelerdir?Plaklar genellikle semptomsuzdur. Kalınlaşmaları yavaş yavaş kan dolaşımını engelleyebilir ve yakınmaların ortaya çıkmasına neden olabilir: Çoğu zaman, bu kalınlaşma kalbi besleyen koroner arterlerde, boyundan beyne giden, bacağa giden atar damar sisteminde meydana gelir. Ağrı, baş dönmesi, nefes darlığı, yürürken dengesizlik gibi bölgesel şikayetlere neden olabilir.Kalbi besleyen damarlarda plak varlığının tanısı nasıl konur?Plaklar genellikle belirti vermemektedir. Ailede damar sertliği (Ateroskleroz) öyküsü olanlar belirli bir yaştan sonra düzenli olarak kontrol yaptırmalıdır. Rutin kalp muayenelerinde semptomlar görülüyorsa, EKG(Elektrokardiyografi), EKO(ekokardiyografi-kalp ultrasonu), Efor Testi ile şüpheli görülen hastalara yapılan Girişimsel Koroner Anjiografi ve Kardiyak BT Anjiografi (sanal anjiografi olarak bilinir) ile kesin tanı konulabilmektedir.Kalp damar plağı tedavisi nasıldır? Kalp damar plaklarının tedavisinde öncelikle kolesterol düşürücü ve kan sulandırıcı ilaçlar kullanılmaktadır. Tedavide risk faktörlerinin kontrolü önemlidir. Plakların gerilemesi ve kontrol altına alınmasında kolesterol ilaçlarının önemli etkileri bulunmaktadır. Yaş, cinsiyet ve genetik eğilim değiştirilemeyen faktörlerdir. Hipertansiyon (yüksek kan basıncı), diyabet (şeker hastalığı), sigara kullanımı gibi değiştirilebilen faktörlerin kontrol altında tutulması ise tedavide önemlidir. Hipertansiyonun, kilonun ve diyabetin kontrol altında olması ve sigaranın bırakılması gerekmektedir. Hipertansiyon ve diyabeti olanların ilaçlarını düzenli kullanması gerekmektedir.Kalp damar plağı tedavi edilmezse ne olur? Damar plakları zamanında fark edilmeyip ilerlediği zaman damar sertliği meydana gelir.Damar sertliği yani ateroskleroz, damar duvarlarında aterosklerotik plakların oluşumu sonucu ortaya çıkar. Yıllar geçtikçe plaklar kademeli olarak katılaşır. Bu plaklar, kalınlaşan ve darlaşan damarların duvarında birikerek damarları tıkamaktadır. Damar sertliği yavaş yavaş ve sessizce ortaya çıkan çok faktörlü bir hastalıktır. İlerleyen yaş, hipertansiyon, diyabet gibi hastalıklar ve sigara kullanımı gibi etkenler atardamarların iç yüzeyini kaplayan hücrelerde (Endotel) kolesterol birikimine neden olabilmektedir. Damar sertliğine; genetik yatkınlıklar, aşırı kilo, obezite ve diyabeti içeren metabolik sendrom, kötü beslenme alışkanlıkları; özellikle çok kalorili ve yağ açısından çok zengin bir diyet, fiziksel aktivite eksikliği ve stresli bir ortam neden olabilmektedir.Kalp damarlarındaki plaklar nasıl temizlenir? Yaşam tarzı değişiklikleri kalp plaklarını temizlenmesinde önemli bir yere sahiptir. Kalp damar plaklarının oluşturan birçok faktör bulunur. Bunlar değiştirilebilen ve değiştirilemeyen faktörler olarak 2’ye ayrılabilir. Kişinin cinsiyeti, yaşı ve genetik geçişli hastalıkları değiştirilemeyen faktörlerdir. Bunun dışında; yüksek kolesterol düzeyi, sigara ve alkol tüketimi, yüksek tansiyon, fazla kilo, diyabet, hareketsiz yaşam tarzı, sağlıksız beslenme ise değiştirilebilen risk faktörleri arasında yer alır. Kalp damar plaklarının tedavinde öncelikle kolesterol düşürücü ve kan sulandırıcı ilaçlar kullanılmaktadır. Düzenli fiziksel aktivitede yapılmalı, fazla yağlı ve işlenmiş ürünlerin tüketimi sınırlanmalı, sağlıklı ve dengeli bir diyet benimsenmelidir. Kilo kontrolü mutlaka yapılmalıdır. Yüksek tansiyon ve diyabet kontrol altında tutulmalı ve ilaçlar düzenli kullanılmalıdır. Sigara ve alkolden kaçınılmalıdır. Erkeklerde 45, kadınlarda 55 yaşından sonra risk faktörlerinin gözden geçirilmesi sistematik kontrollerin yapılması gereklidir. | 4,767 |
405 | Hastalıklar | Kalp Kası İltihabı (Miyokardit) | Kalbin büyük bir kısmını oluşturan kalp kası çeşitli sebeplerden dolayı iltihaplanabilir. Bu da kalple veya vücudun tamamıyla ilgili bazı olumsuz durumlara neden olabilir. Kalp kası iltihabında, her hastalıkta olduğu gibi erken teşhisin önemi büyüktür. Memorial Şişli Hastanesi Kardiyoloji Bölümü'nden Doç. Dr. Hatice Betül Erer, kalp kası iltihabı hakkında bilgi verdi.Kalbin büyük bir kısmını oluşturan kalp kası çeşitli sebeplerden dolayı iltihaplanabilir. Bu da kalple veya vücudun tamamıyla ilgili bazı olumsuz durumlara neden olabilir. Kalp kası iltihabında, her hastalıkta olduğu gibi erken teşhisin önemi büyüktür. Memorial Şişli Hastanesi Kardiyoloji Bölümü'nden Doç. Dr. Hatice Betül Erer, kalp kası iltihabı hakkında bilgi verdi.
Kalp Kası İltihabı (Miyokardit) Nedir?Miyokardit, miyokard yani kalp kasının veya kalp duvarının orta kas tabakasının iltihaplanması sonucu göğüs ağrısı, nefes darlığı ya da hızlı veya düzensiz kalp ritimlerinin meydana geldiği bir hastalıktır. Miyokard yani halk diliyle kalp kası kalbin büyük bir kısmını oluşturmaktadır. Kalp kası da diğer kaslar gibi iltihaplanabilir. Bakteriler, virüsler, mantarlar, otoimmün hastalıklar da buna neden olabilir. Kalp kası hastalıklarının yaklaşın yüzde 25'ini oluşturan kalp kası iltihabında kalp kası hücreleri bozulmaktadır.Kalp Kası İltihabı (Miyokardit) Belirtileri Nelerdir?Kalp kası iltihabı belirtileri hemen görülmeyebilir, yavaşça gelişebilir. İlk zamanlardaki belirtiler pek çok hastalığa benzeyebilir. Genelde belirtiler grip ve zatürree gibi hastalıklara benzemektedir. Bazı kişilerde belirtiler aniden çıkar.Miyokardit yani kalp kası iltihabının belirtileri şunları içerir: Göğüs ağrısı İstirahat ya da hareket halindeyken nefes darlığı Bacaklarda, ayak bileklerinde ve ayaklarda şişme Hızlı veya düzensiz kalp atışı Anormal vücut yorgunluğu Tenin soluklaşması Ateş Kas ve eklem ağrıları İştah azalması Mide bulantısı Sebepsiz kilo kaybı ÖksürükAncak kalp kası iltihabının belirtileri hastadan hastaya değişmektedir. Belirtiler iltihabın şiddetine ve süresine göre de farklılık gösterebilir. Düşmeyen ateş ve aşırı yorgunluk, nefes darlığı durumu varsa doktora başvurmak en doğru olanıdır.Kalp Kası İltihabı (Miyokardit) Nedenleri Nelerdir?Vücudun farklı bölgelerinde virüs, bakteri, parazit ya da mantarların neden olduğu enfeksiyonlar ve bazı otoimmün hastalıklar miyokardite neden olabilir. Miyokardit oluşumunda çoğunlukla etken viral enfeksiyonlardır. Ancak difteri ve lyme hastalığına yol açan bakteriler, lupus gibi sistemik hastalıklar da miyokardite neden olabilir. Tüm bunların yanı sıra, toksik reaksiyona yol açan bazı ilaçlar, antibiyotikler ve uyuşturucu madde kullanımı da kalp kasının iltihaplanmasına yol açabilir. Kişinin bağışıklık sistemi güçlüyse sistem mikroplarla savaşır bir sorun oluşmaz. Ama bağışıklık sistemi düşük olan kişiler bu konuda başarısız olabilir. Kalp kası iltihabı ayrıca mantarlardan da oluşabilir.Kalp Kası İltihabı (Miyokardit) Teşhisi Nasıl Konulur?Kalp kası iltihabı teşhisinde doktor öncelikle belirtileri ve tıbbi geçmişi gözden geçirerek detaylı bir anamnez alır. Bundan sonra fiziki muayene yapar ve steteskopla kalbi dinler. Bunun dışında bazı testler yapılır. Bu testleri şöyle sıralamak mümkündür:Kan testiKardiyoloji uzmanı kalp kası iltihabından şüphelenmişse miyokardit ilişkili enfeksiyonların varlığının kontrolü için kan testlerinin yapılması gerekebilir.Transtorasik ekokardiyogramBu testle kalp boşlukları ve kapak yapıları görüntülenir.Kalp kasının fonksiyonu değerlendirilir. Görüntüleme de ultrasound probu göğsün önüne yerleştirilir ve görüntüleme için ultrason dalgaları kullanılır.ElektrokardiyogramBu testle kalbin elektriksel aktivitesi izlenir. Anormal kalp ritmi gözlenir. Vücudun çeşitli yerlerine konan iletici uçlar (elektrotlar) vasıtasıyla ortaya çıkan elektrik değişiklikleri yükseltilerek kaydedilir. EKG kalp hastalıklarının teşhisinde hekimin muayenede bulduğu araz ve belirtiler ile birlikte değerlendiğinde, diğer tahlil ve filmler de göz önünde bulundurulduğunda yardımcı olur.Göğüs röntgeniAkciğer sorunları da kalp kası iltihabıyla aynı semptomlara neden olabilir. Ayırıcı tanı için göğüs filmi de istenebilir.HolterKalp ritmini görebilmek için hastaya ritim holter takılabilmektedir.Kalp Kası İltihabı (Miyokardit) Tedavisi Nasıl Yapılır?Kalp kası iltihabında ritim sorunları ve kalp yetmezliği görülebileceği için hastalara bazı ilaçlar verilir. Bu ilaçlar kalp kasının fonksiyonlarını desteklemeye yardımcı ve ritim bozukluğu gelişmesini engelleyen ilaçlardır. Vücutta ödem varsa sodyumun kullanılmasını ve sıvı akışının sağlıklı olmasını sağlayan diüretik ilaçlar da hastaya verilmektedir. Ancak bazı hastalarda durum ağır seyredebilir. Bu hastalar da hastanede yatırılmaktadır. Hastanede damar yolundan verilen ilaçlar daha hızlı kalbe ulaşır ve kalbin yükünün azalmasına yardım eder. Kalp kası iltihabında tedavi hastaların klinik durumuna, kalp fonksiyonlarının durumuna göre belirleniR. Genelde hafif kalp kası iltihabı durumlarında dinlenme ve ilaç tedavisi verilir. Ancak kalp atışları düzensiz olan, kalp fonksiyonları bozulmuş olan hastalar hastaneye yatırılır. Çok ciddi durumlarda da ventiküler destek cihazı, aort pompası gibi tedavi yöntemleri uygulanır. Hastalık çok şiddetliyse kalp nakli gerekebilir.Kalp Kası İltihabı (Miyokardit) Hakkında Sık Sorulan Sorular Kalp kası iltihabı covid nedeniyle olur mu?Covid-19 pandemisi, ilk çıktığı dönemde temelde bir akciğer hastalığı olarak tanımlanmış olsa da, hastalığın zaman içinde tanınmasıyla birlikte başta damar tutulumu olmak üzere vücutta hemen tüm organ sistemlerini etkilemektedir. Covid-19’un ilk olarak akciğerlerde yoğun bulunan ACE2 reseptörleri ile vücuda giriş yaptığı biliniyordu. Bu nedenle ilk odak noktamız akciğerler oldu. Ancak ACE2 reseptörlerinin yoğun bulunduğu diğer bir bölge de tüm kan damarlarının iç yüzeyini adeta teflon bir kaplama gibi saran Endotel hücreleridir. Bu hücrelerin de virüs tarafından tutulumu sonucunda yaygın damar hastalığı ortaya çıkabilmektedir. Covid-19 virüsünün kalp kası ve etrafındaki hücreleri (Perisitler) tuttuğu bilinmektedir. Koronavirüs geçiren hastalarda ciddi kalp kası hasarı ve damarlarda bozulmalar görülebilmektedir. Yapılan bazı çalışmalarda; hastanın kalbinde herhangi bir klinik problem olmasa bile yüzde 75 civarında kalp kasının tutulduğu görülmektedir. Özellikle belli riskleri de olan; koroner arter hastalığı olan insanlarda, artmış damar hasarından dolayı çok kritik olmayan darlıklarda dahi darlığı yaratan plağın aniden patlayabildiği ve kalp damarını tıkayarak krize sebep olabildiği gösterilmiştir.Kalp kası iltihabı aspirin kullanmayı gerektirir mi?Covid-19’la birlikte koroner arter hastalığı olan kişilerin kan sulandırıcıları kullanmaları önerilmektedir. Zaten bilinen koroner arter hastalarının çoğunda aspirin veya başka kan sulandırıcıların ömür boyu kullanımı önerilmiş olduğundan, halihazırda kullanan hastaların devam etmeleri ve hekimlerine Covid olduklarını bildirerek ilave bir öneri konusunda danışmaları önerilir. Kan sulandırıcı kullanımına dikkat etmek gerekmektedir. Kan sulandırıcıların hayat kurtarmasının yanında belli riskleri de vardır; vücutta kanamalara neden olabilmektedirler. Bu nedenle kan sulandırıcının doktorun önereceği şekilde kullanılması, kişilerin bu tür ilaçları gelişigüzel almamaları hayati derecede önem taşımaktadır.Kalp kası iltihabını belirten kan testlerinde neler görülür?Bu hastalarda kalp kası zarar gördüğü için, kalp doku hasarını gösteren troponin gibi kalp enzimleri yükselir. Hastanın sedimantasyonu, CRP'si ve prokalsitonin değerleri yüksek gelebilir.Kalp kası iltihabı tedavi edilmezse ne olur?Kalp kası iltihabında, kalp kasının hasarına göre mutlaka ilaç tedavisi başlamak gerekir. Ağır hastalarda ölüm riski vardır. Bu hastaların sürekli kontrol altında tutulması gerekir.Kalp kası iltihabı tamamen iyileşir mi?Pek çok hasta tamamen iyileşir. Ama hastaların bir kısmında bu hastalığa bağlı olarak ciddi kalp sorunları oluşabilir. Eğer kalp kası iltihabı bebeklerde olmuşsa daha ağır seyreder ve kalpte kalıcı sorunlar bırakabilme ihtimali yüksek olur.Kalp kası iltihabı ne kadar sürede iyileşir?Bu durum hastadan hastaya değişiklik göstermektedir. Başlangıçta ki hasarın derecesi çok önemlidir. Bazı hastalar 2-4 hafta aralığında iyileşirken, ağır vakalarda kalıcı kalp büyümesi ve kalp yetersizliği gelişebilir.Kalp kası iltihabı hastaları ne yapmalı?Bu hastalar ilaçla birlikte bolca dinlenmelidir. Stresten ve kalbi yoracak işlerden uzak durmalıdır. Hastalar sigara ve alkol kullanmamalıdır. Sağlıklı ve düzenli beslenme alışkanlığı olmalı. Öğünler az ve sık yenmeli ve beslenmede tuz azaltılmalıdır.Kalp kası iltihabını önlemenin yolları nelerdir?Kalp kası iltihabı için özel bir önlem yoktur ancak bazı enfeksiyonlardan korunmak önemlidir. Grip ve benzeri hastalıklardan korunmak önemlidir. Gripli biriyle aynı ortamda bulunmamak bir önlem olabilir. İyi bir el hijyeni korunmanın başlangıcıdır. Cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunmak gerekir. Kızamıkçık, grip, koronavirüs, kabakulak, hepatit B ve A gibi hastalıklar için aşılarınızın olduğundan emin olun. Kalp için toksik olabilecek ilaç kullanımlarında, özellikle kemoterapi ilaçlarında doktor uyarılarınızı çok dikkatli dinleyin ve mutlaka kalp kontrollerinizi yaptırmalısınız.Kalp kası iltihabı kalbi nasıl etkiler?Kalp kası iltihabı kalbi büyütür ve zayıflatır, yara dokusu oluşturur ve bundan dolayı kanı pompalama fonksiyonu zayıfladığı için vücutta kan ile oksijeni dolaştırmak için daha fazla çalışır. Bu da kalbe büyük bir yük bindirir.Kalp kası iltihabı tekrarlar mı?Kalp kası iltihabı tekrarlayabilir ama bu risk düşüktür.Kalp kası iltihabı kaç kişide görülür?2010 yılındaki araştırmalara göre 160 bini kadın, 240 bini erkek olmak üzere dünya çapında 400 bin kişinin kalp kası iltihabından öldüğü görüldü. Araştırmalara göre testosteronun enfeksiyona karşı bağışıklık tepkisi üzerindeki etkilerinden dolayı genellikle erkekler, kadınlara göre daha fazla risklidir.Çocuklarda kalp kası iltihabı görülür mü?Çocuklarda da bebeklerde de kalp kası iltihabı görülebilir.Çocuklarda kalp kası iltihabı olma sebepleri nelerdir?Çeşitli enfeksiyonlar, ilaçlar, kimyasallar, radyasyon, vücudun farklı organlarında iltihaplanmaya neden olan bazı hastalıklar çocuklarda kalp kası iltihabı sebepleri arasında sayılabilir. Bazı çocuklar tamamen iyileşir, bazılarında ciddi kalp yetmezliği gelişebilir. Viral enfeksiyonlar, örneğin grip, adenovirüs, kızamıkçık gibi virüsler de çocuklarda kalp kası iltihabı nedeni olabilir. 2 yaşından büyük çocuklar daha az semptom gösterebilir. Hamilelik sırasında annenin geçirdiği bir enfeksiyon bebeğe geçebilir. Bu bebeklerde de kalp kası iltihabı görülebilir. Kalpteki zayıf kan akışı nedeniyle çocukların karaciğer ve böbrekleri zarar görebilir. Çocukların yüzde 10 ila 20'si iyileşirken, yüzde 80'inde kronik kalp hastalığı gelişebilir. Çocukların uzman bir kardiyolog tarafından izlenmesi çok önemlidir. Bu çocukların ileride ritim sorunları, kalp yetmezliği yaşamaları mümkün olabilir.
Kalp Kası İltihabı (Miyokardit) Nedir?Miyokardit, miyokard yani kalp kasının veya kalp duvarının orta kas tabakasının iltihaplanması sonucu göğüs ağrısı, nefes darlığı ya da hızlı veya düzensiz kalp ritimlerinin meydana geldiği bir hastalıktır. Miyokard yani halk diliyle kalp kası kalbin büyük bir kısmını oluşturmaktadır. Kalp kası da diğer kaslar gibi iltihaplanabilir. Bakteriler, virüsler, mantarlar, otoimmün hastalıklar da buna neden olabilir. Kalp kası hastalıklarının yaklaşın yüzde 25'ini oluşturan kalp kası iltihabında kalp kası hücreleri bozulmaktadır.Kalp Kası İltihabı (Miyokardit) Belirtileri Nelerdir?Kalp kası iltihabı belirtileri hemen görülmeyebilir, yavaşça gelişebilir. İlk zamanlardaki belirtiler pek çok hastalığa benzeyebilir. Genelde belirtiler grip ve zatürree gibi hastalıklara benzemektedir. Bazı kişilerde belirtiler aniden çıkar.Miyokardit yani kalp kası iltihabının belirtileri şunları içerir:Ancak kalp kası iltihabının belirtileri hastadan hastaya değişmektedir. Belirtiler iltihabın şiddetine ve süresine göre de farklılık gösterebilir. Düşmeyen ateş ve aşırı yorgunluk, nefes darlığı durumu varsa doktora başvurmak en doğru olanıdır.Kalp Kası İltihabı (Miyokardit) Nedenleri Nelerdir?Vücudun farklı bölgelerinde virüs, bakteri, parazit ya da mantarların neden olduğu enfeksiyonlar ve bazı otoimmün hastalıklar miyokardite neden olabilir. Miyokardit oluşumunda çoğunlukla etken viral enfeksiyonlardır. Ancak difteri ve lyme hastalığına yol açan bakteriler, lupus gibi sistemik hastalıklar da miyokardite neden olabilir. Tüm bunların yanı sıra, toksik reaksiyona yol açan bazı ilaçlar, antibiyotikler ve uyuşturucu madde kullanımı da kalp kasının iltihaplanmasına yol açabilir. Kişinin bağışıklık sistemi güçlüyse sistem mikroplarla savaşır bir sorun oluşmaz. Ama bağışıklık sistemi düşük olan kişiler bu konuda başarısız olabilir. Kalp kası iltihabı ayrıca mantarlardan da oluşabilir.Kalp Kası İltihabı (Miyokardit) Teşhisi Nasıl Konulur?Kalp kası iltihabı teşhisinde doktor öncelikle belirtileri ve tıbbi geçmişi gözden geçirerek detaylı bir anamnez alır. Bundan sonra fiziki muayene yapar ve steteskopla kalbi dinler. Bunun dışında bazı testler yapılır. Bu testleri şöyle sıralamak mümkündür:Kan testiKardiyoloji uzmanı kalp kası iltihabından şüphelenmişse miyokardit ilişkili enfeksiyonların varlığının kontrolü için kan testlerinin yapılması gerekebilir.Transtorasik ekokardiyogramBu testle kalp boşlukları ve kapak yapıları görüntülenir.Kalp kasının fonksiyonu değerlendirilir. Görüntüleme de ultrasound probu göğsün önüne yerleştirilir ve görüntüleme için ultrason dalgaları kullanılır.ElektrokardiyogramBu testle kalbin elektriksel aktivitesi izlenir. Anormal kalp ritmi gözlenir. Vücudun çeşitli yerlerine konan iletici uçlar (elektrotlar) vasıtasıyla ortaya çıkan elektrik değişiklikleri yükseltilerek kaydedilir. EKG kalp hastalıklarının teşhisinde hekimin muayenede bulduğu araz ve belirtiler ile birlikte değerlendiğinde, diğer tahlil ve filmler de göz önünde bulundurulduğunda yardımcı olur.Göğüs röntgeniAkciğer sorunları da kalp kası iltihabıyla aynı semptomlara neden olabilir. Ayırıcı tanı için göğüs filmi de istenebilir.HolterKalp ritmini görebilmek için hastaya ritim holter takılabilmektedir.Kalp Kası İltihabı (Miyokardit) Tedavisi Nasıl Yapılır?Kalp kası iltihabında ritim sorunları ve kalp yetmezliği görülebileceği için hastalara bazı ilaçlar verilir. Bu ilaçlar kalp kasının fonksiyonlarını desteklemeye yardımcı ve ritim bozukluğu gelişmesini engelleyen ilaçlardır. Vücutta ödem varsa sodyumun kullanılmasını ve sıvı akışının sağlıklı olmasını sağlayan diüretik ilaçlar da hastaya verilmektedir. Ancak bazı hastalarda durum ağır seyredebilir. Bu hastalar da hastanede yatırılmaktadır. Hastanede damar yolundan verilen ilaçlar daha hızlı kalbe ulaşır ve kalbin yükünün azalmasına yardım eder. Kalp kası iltihabında tedavi hastaların klinik durumuna, kalp fonksiyonlarının durumuna göre belirleniR. Genelde hafif kalp kası iltihabı durumlarında dinlenme ve ilaç tedavisi verilir. Ancak kalp atışları düzensiz olan, kalp fonksiyonları bozulmuş olan hastalar hastaneye yatırılır. Çok ciddi durumlarda da ventiküler destek cihazı, aort pompası gibi tedavi yöntemleri uygulanır. Hastalık çok şiddetliyse kalp nakli gerekebilir.Kalp Kası İltihabı (Miyokardit) Hakkında Sık Sorulan Sorular Kalp kası iltihabı covid nedeniyle olur mu?Covid-19 pandemisi, ilk çıktığı dönemde temelde bir akciğer hastalığı olarak tanımlanmış olsa da, hastalığın zaman içinde tanınmasıyla birlikte başta damar tutulumu olmak üzere vücutta hemen tüm organ sistemlerini etkilemektedir. Covid-19’un ilk olarak akciğerlerde yoğun bulunan ACE2 reseptörleri ile vücuda giriş yaptığı biliniyordu. Bu nedenle ilk odak noktamız akciğerler oldu. Ancak ACE2 reseptörlerinin yoğun bulunduğu diğer bir bölge de tüm kan damarlarının iç yüzeyini adeta teflon bir kaplama gibi saran Endotel hücreleridir. Bu hücrelerin de virüs tarafından tutulumu sonucunda yaygın damar hastalığı ortaya çıkabilmektedir. Covid-19 virüsünün kalp kası ve etrafındaki hücreleri (Perisitler) tuttuğu bilinmektedir. Koronavirüs geçiren hastalarda ciddi kalp kası hasarı ve damarlarda bozulmalar görülebilmektedir. Yapılan bazı çalışmalarda; hastanın kalbinde herhangi bir klinik problem olmasa bile yüzde 75 civarında kalp kasının tutulduğu görülmektedir. Özellikle belli riskleri de olan; koroner arter hastalığı olan insanlarda, artmış damar hasarından dolayı çok kritik olmayan darlıklarda dahi darlığı yaratan plağın aniden patlayabildiği ve kalp damarını tıkayarak krize sebep olabildiği gösterilmiştir.Kalp kası iltihabı aspirin kullanmayı gerektirir mi?Covid-19’la birlikte koroner arter hastalığı olan kişilerin kan sulandırıcıları kullanmaları önerilmektedir. Zaten bilinen koroner arter hastalarının çoğunda aspirin veya başka kan sulandırıcıların ömür boyu kullanımı önerilmiş olduğundan, halihazırda kullanan hastaların devam etmeleri ve hekimlerine Covid olduklarını bildirerek ilave bir öneri konusunda danışmaları önerilir. Kan sulandırıcı kullanımına dikkat etmek gerekmektedir. Kan sulandırıcıların hayat kurtarmasının yanında belli riskleri de vardır; vücutta kanamalara neden olabilmektedirler. Bu nedenle kan sulandırıcının doktorun önereceği şekilde kullanılması, kişilerin bu tür ilaçları gelişigüzel almamaları hayati derecede önem taşımaktadır.Kalp kası iltihabını belirten kan testlerinde neler görülür?Bu hastalarda kalp kası zarar gördüğü için, kalp doku hasarını gösteren troponin gibi kalp enzimleri yükselir. Hastanın sedimantasyonu, CRP'si ve prokalsitonin değerleri yüksek gelebilir.Kalp kası iltihabı tedavi edilmezse ne olur?Kalp kası iltihabında, kalp kasının hasarına göre mutlaka ilaç tedavisi başlamak gerekir. Ağır hastalarda ölüm riski vardır. Bu hastaların sürekli kontrol altında tutulması gerekir.Kalp kası iltihabı tamamen iyileşir mi?Pek çok hasta tamamen iyileşir. Ama hastaların bir kısmında bu hastalığa bağlı olarak ciddi kalp sorunları oluşabilir. Eğer kalp kası iltihabı bebeklerde olmuşsa daha ağır seyreder ve kalpte kalıcı sorunlar bırakabilme ihtimali yüksek olur.Kalp kası iltihabı ne kadar sürede iyileşir?Bu durum hastadan hastaya değişiklik göstermektedir. Başlangıçta ki hasarın derecesi çok önemlidir. Bazı hastalar 2-4 hafta aralığında iyileşirken, ağır vakalarda kalıcı kalp büyümesi ve kalp yetersizliği gelişebilir.Kalp kası iltihabı hastaları ne yapmalı?Bu hastalar ilaçla birlikte bolca dinlenmelidir. Stresten ve kalbi yoracak işlerden uzak durmalıdır. Hastalar sigara ve alkol kullanmamalıdır. Sağlıklı ve düzenli beslenme alışkanlığı olmalı. Öğünler az ve sık yenmeli ve beslenmede tuz azaltılmalıdır.Kalp kası iltihabını önlemenin yolları nelerdir?Kalp kası iltihabı için özel bir önlem yoktur ancak bazı enfeksiyonlardan korunmak önemlidir. Grip ve benzeri hastalıklardan korunmak önemlidir. Gripli biriyle aynı ortamda bulunmamak bir önlem olabilir. İyi bir el hijyeni korunmanın başlangıcıdır. Cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunmak gerekir. Kızamıkçık, grip, koronavirüs, kabakulak, hepatit B ve A gibi hastalıklar için aşılarınızın olduğundan emin olun. Kalp için toksik olabilecek ilaç kullanımlarında, özellikle kemoterapi ilaçlarında doktor uyarılarınızı çok dikkatli dinleyin ve mutlaka kalp kontrollerinizi yaptırmalısınız.Kalp kası iltihabı kalbi nasıl etkiler?Kalp kası iltihabı kalbi büyütür ve zayıflatır, yara dokusu oluşturur ve bundan dolayı kanı pompalama fonksiyonu zayıfladığı için vücutta kan ile oksijeni dolaştırmak için daha fazla çalışır. Bu da kalbe büyük bir yük bindirir.Kalp kası iltihabı tekrarlar mı?Kalp kası iltihabı tekrarlayabilir ama bu risk düşüktür.Kalp kası iltihabı kaç kişide görülür?2010 yılındaki araştırmalara göre 160 bini kadın, 240 bini erkek olmak üzere dünya çapında 400 bin kişinin kalp kası iltihabından öldüğü görüldü. Araştırmalara göre testosteronun enfeksiyona karşı bağışıklık tepkisi üzerindeki etkilerinden dolayı genellikle erkekler, kadınlara göre daha fazla risklidir.Çocuklarda kalp kası iltihabı görülür mü?Çocuklarda da bebeklerde de kalp kası iltihabı görülebilir.Çocuklarda kalp kası iltihabı olma sebepleri nelerdir?Çeşitli enfeksiyonlar, ilaçlar, kimyasallar, radyasyon, vücudun farklı organlarında iltihaplanmaya neden olan bazı hastalıklar çocuklarda kalp kası iltihabı sebepleri arasında sayılabilir. Bazı çocuklar tamamen iyileşir, bazılarında ciddi kalp yetmezliği gelişebilir. Viral enfeksiyonlar, örneğin grip, adenovirüs, kızamıkçık gibi virüsler de çocuklarda kalp kası iltihabı nedeni olabilir. 2 yaşından büyük çocuklar daha az semptom gösterebilir. Hamilelik sırasında annenin geçirdiği bir enfeksiyon bebeğe geçebilir. Bu bebeklerde de kalp kası iltihabı görülebilir. Kalpteki zayıf kan akışı nedeniyle çocukların karaciğer ve böbrekleri zarar görebilir. Çocukların yüzde 10 ila 20'si iyileşirken, yüzde 80'inde kronik kalp hastalığı gelişebilir. Çocukların uzman bir kardiyolog tarafından izlenmesi çok önemlidir. Bu çocukların ileride ritim sorunları, kalp yetmezliği yaşamaları mümkün olabilir. | 8,217 |
406 | Hastalıklar | Kalp Yetmezliği | Kalp yetmezliği, kalp kasının vücudun kan ve oksijen ihtiyacını karşılamaya yetecek kadar kan pompalayamaması sonucu oluşan kronik bir hastalıktır. Kalp yetmezliği genellikle kalbin çok zayıflaması veya sertleşmesi nedeniyle meydana gelir. Bazen hiçbir belirti vermeden de ortaya çıkabilen kalp yetmezliği, nefes darlığı, kalp atışının hızlanması, yorgunluk, ve bacaklarda şişme gibi yaygın semptomlar gösterebilir. Erken teşhisinde iyileşme ihtimali artan kalp yetmezliği, geç kalınıp tedavi edilmediği takdirde ise ölümcül sonuçlara yol açabilir.Kalp yetmezliği, kalp kasının vücudun kan ve oksijen ihtiyacını karşılamaya yetecek kadar kan pompalayamaması sonucu oluşan kronik bir hastalıktır. Kalp yetmezliği genellikle kalbin çok zayıflaması veya sertleşmesi nedeniyle meydana gelir. Bazen hiçbir belirti vermeden de ortaya çıkabilen kalp yetmezliği, nefes darlığı, kalp atışının hızlanması, yorgunluk, ve bacaklarda şişme gibi yaygın semptomlar gösterebilir. Erken teşhisinde iyileşme ihtimali artan kalp yetmezliği, geç kalınıp tedavi edilmediği takdirde ise ölümcül sonuçlara yol açabilir.
Kalp Yetmezliği Nedir?Kalp yetmezliği, koroner arter, diyabet, obezite ve hipertansiyon gibi hastalıklar nedeniyle zayıflayan kalbin vücuda gerekli miktarda kanı pompalayacak kadar güçlü olmamasının bir sonucudur. Toplumdaki görülme oranı yüzde 2 gibi bir orana sahip kalp yetmezliği, belirti vermeden de ilerleyebilen bir sorun olduğu için tehlikeli ve ölümcül sonuçlar ortaya çıkarabilir.Kalp yetmezliği hastalığında kalp hala çalışır vaziyettedir ancak olması gereken kan miktarını kaldıramadığı için kan vücudun diğer bölgelerinde kan birikir. Çoğu zaman bu kanın ciğerlerde, bacaklarda ve ayaklarda toplandığı görülür.Kalp yetmezliği hastalığı yıllar içinde herhangi bir belirti göstermeden de ilerleyerek teşhisi geciktireceği için ölümcül sonuçlara sebebiyet verebilir. Hayatta kalma oranını artırmak için ortaya çıkan belirtileri ciddiye alıp doktora başvurmak önemlidir.Peki nedir bu belirtiler?Kalp yetmezliği hastalığında yaygın görülen klinik belirtiler nefes darlığı, göğüs ağrısı, kalp atışının hızlanması, bacaklarda şişme, yorgunluk ve kuru, keskin bir öksürüktür. Bu ve benzeri belirtiler yaşıyorsanız başta kalp yetmezliği olmak üzere olası hastalıkların tanısı için sağlık kuruluşuna başvurun.Kalp Yetmezliği Neden Olur?Kalp yetmezliği, kalp kasının zayıflaması veya sertleşmesi sonucunda meydana gelir. Kalp yetmezliğini tetikleyen en büyük risk faktörleri ise yüksek tansiyon ve damar tıkanmasıdır. Koroner kalp hastalığı, atriyal fibrilasyon ve konjenital kalp hastalığı gibi doğumsal kusurlar da kalp yetmezliğine neden olur.Kalp yetmezliği nedenleri şöyle sıralanabilir: Yüksek tansiyon Damar tıkanması Kalp krizi geçirmek veya stent takılmış olmak Koroner kalp hastalığı Atriyal fibrilasyon Doğumda meydana gelen kalp kusurları Miyokardit (Kalp kasının iltihabı) Sağlıksız beslenme Diyabet Sigara ve alkol tüketimi Hareketsizlik Grip ve nezle gibi enfeksiyonlar Genetik faktörYüksek tansiyonYüksek tansiyon hastalarında kan basıncının yükselmesiyle birlikte kalp yüksek basınca karşı çalışınca zamanla bu yükü kaldıramaz hale gelir ve kalp yetmezliği ortaya çıkar.Damar tıkanıklığıDamar tıkanıklığı vakalarında yeterince kan alamayan kalbin dokusu ve kasılma işlevi bozularak kalp yetmezliği meydana gelir.Enfarktüs geçirmek veya stent takılmış olmak Enfarktüs geçirmek ve stent takılmış olmak gibi daha önce geçirilmiş kalp damar hastalıkları da kalp yetmezliğinin en yaygın nedenleri arasındadır. Bu hastalıkların kalbe bıraktığı hasarlı izler kalbin o bölgesini zayıf bırakmakta ve kalp yetersizliği görülme riskini artırır.Koroner kalp hastalığıKişinin koroner kalp hastalığı geçirmesi ve mevcutta bu hastalığı sahip olması da kalp dokusu ve kalp kasını etkileyerek kalp yetmezliğini tetikleyebilir.Doğumda meydana gelen kalp kusurlarıKonjenital kalp hastalığı olarak bilinen doğumsal kalp kusurları da kalp yetmezliğini riskini artırır.MiyokarditKalp kasının iltihaplanması anlamına gelen miyokardit de kalp yetmeziğine neden olan unsurlar arasında yer alır.Kalp Yetmezliği Belirtileri Nelerdir?Kalp yetmezliği vücutta sıvı birikmesine bağlı ödem ve nefes darlığına neden olur. Vücutta sıvı birikimine bağlı, bacak ve ayaklarda şişme, aktivite anında ve hatta dinlenirken bile yaşanan nefes darlığı, kalp çarpıntısı, baş dönmesi, çabuk yorulma ve kanlı balgam kalp yetmezliği belirtileridir.Aniden başlayabilen kalp yetmezliği belirtileri şunlardır: Nefes darlığı Halsizlik ve çabuk yorulma Kalp çarpıntısı ve düzensiz kalp atışı Beyaz veya pembe renkli olabilen balgam Ödeme bağlı ayak bileklerinde şişlik Ödemden dolayı kilo artışı İştahsızlık Mide bulantısı ve kusma Baş dönmesi Geceleri idrara çıkma sıklığının artması Karın şişkinliği Göğüs ağrısıYukarıda yer alan belirtilere ek olarak kalp yetmezliği hastalığında iştahsızlık da yaşanabilir. Vücutta sıvı birikmesine bağlı ödem Kalp yetmezliği sonucu vücutta ve diğer organlarda sıvı birikmesi meydana gelebilir. Bu sıvı birikmesi de özellikle bacaklarda ve ayak bileklerinde şişliğe yol açar. Hareket ederken veya dinlenirken nefes darlığıKalp kasının zayıflaması sonucu meydana gelen kalp yetmezliği kişide nefes darlığı belirtisiyle kendisini gösterir. Bu nefes darlığı hareket ederken veya dinlenirken bile meydana gelebilir.Yorgunluk, halsizlik ve enerji düşüklüğüKalbin zayıflaması demek yorgunluk, halsizlik ve doğal olarak enerjinin düşmesi demektir. Kalp yetmezliğinin en yaygın belirtilerinden biri de kalbin zayıflamasına bağlı vücut enerjisinin düşmesidir.Egzersiz performansında düşüş ve çabuk yorulma Kalp yetmezliğine sahipseniz ve bunun farkında değilseniz egzersiz performansında düşüş gözlemlenir. Hem egzersiz performansınız düşer hem de çabuk yorulmaya başlarsınız. Kalp çarpıntısı Kalbin vücuda kan pompalamaya çalıştığı ancak bunu sağlıklı bir şekilde başaramadığı durumlarda kalp çarpıntısı meydana gelir. Kalp yetmezliği belirtilerinin başında gelen kalp çarpıntısı yaygın olarak görülür.Göğüs ağrısı Birçok hastalığın belirtisi olabilen göğüs ağrısı aynı zamanda kalp yetmezliğinin de göstergesi olabilir. Kanla birlikte beyaz veya pembe mukuslu öksürükAkciğerlerdeki sıvı birikmesine bağlı olarak hem kuru öksürük hem de kanla birlikte beyaz veya pembe mukuslu öksürük ortaya çıkabilir. İştahsızlık Kalp yetmezliğinin meydana getirdiği mide şişkinliği aynı zamanda iştahsızlığı da tetikler. Geceleri idrara çıkma sıklığının artmasıKalp yetmezliği, vücutta sıvı birikmesine yol açan durumlardan biridir. Bu durum kişinin geceleri daha çok idrara çıkmasına neden olur.Kalp Yetmezliği Evreleri Nelerdir?Kalp yetmezliği dört evreden oluşmaktadır. Bu evreler şöyle açıklanabilir: Evre: Kalp yetmezliğinin birinci evresinde yüksek tansiyon ve damar tıkanması gibi kalp yetmezliği risk faktörleri söz konusudur ancak kalpte henüz belirgin bir hasar oluşmamıştır. Bu evre daha çok koroner arter hastalığı, yüksek tansiyon ve diyabet hastalarında görülür. Evre: Kalp yetmezliğinin ikinci evresinde kalp yetmezliğinin risk faktörleriyle birlikte kalpte hasar da bulunur ancak henüz kalp yetmezliğine bağlı belirti veya şikayet oluşmamıştır. (Sessiz kalp yetmezliği) Evre: Kalp yetmezliğinin üçüncü evresinde hastanın kalbinde hasarla birlikte nefes darlığı, kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısı gibi kalp yetmezliği belirtileri başlamıştır (Klinik kalp yetmezliği). Evre: Kalp yetmezliğinin dördüncü ve son evresinde hastanın kalbinde belirgin bir hasar vardır. Bu evrede kalp yetmezliği belirtileri bulunur ve çoğunlukla belirtileri kontrol altına almakta zorluk yaşanır (İleri evre kalp yetmezliği). Kalp Yetmezliği Tanısı Nasıl Konulur?Kalp yetmezliği teşhisinde iyi bir fiziki muayene önemli rol oynarken, teknolojideki gelişmeler tanıda yardımcı olmaktadır. Fizik muayenedeki bulgular ve hastadaki şikayetlere göre elektrokardiyografi, kalp ultrasonu (ekokardiyografi), kalp grafisi, sintigrafi, anjiyografi, kalp MR’ı ve holter gibi yöntemlerle tanı kolaylıkla konulabilir. Son yıllarda kandaki yüksek NT-proBNP seviyesi ile de kolaylıkla kalp yetmezliği teşhisi koyulabilir.Kalp Yetmezliği Tedavisi Nasıl Yapılır?Kalp yetmezliği tanısı alan hastalarda tedavinin 3 ayağı bulunmaktadır. Yaşam tarzı değişikliklerinde kalp yetmezliği gelişen hastaların ilk olarak evresine bakılır. Sağlıklı bir insanın günlük alması önerilen sıvı ve tuz miktarı kalp yetersizliği hastaları için oldukça fazladır. Bu nedenle evresine göre hastalara sıvı ve tuz tüketiminde sınırlamalar getirilir ve ödem açısından kilo takibi önerilir. Ayrıca grip aşısı, zatürree aşısı gibi aşılarını aksatmamaları gerekir.İlaç tedavileri kalp yetmezliği tedavi sürecin omurgasını oluşturmaktadır. İlaç tedavisinde genellikle hastaların 3-4 çeşit ilaç kullanılması gerekebilir. Girişimsel tedavilerde ise hastanın kalp yetersizliği sebebi kalp damar hastalıklarına, ritim problemlerine ya da kapak sorunlarına bağlı olduğunda öncelikle bu hastalıklar stent gibi girişimsel yöntemlerle ya da bypass gibi cerrahi yöntemlerle tedavi edilir.Gerekli olduğu hallerde ritim problemini düzelten veya kalbin daha etkili çalışmasını sağlayan piller takılabilir. Belirli evredeki hastalara ise kısa süreli veya uzun süreli kalp destek cihazı sağlayan ‘yapay kalp’ gibi cihazlar yerleştirilir. Son evrede ise kalp nakline başvurulmaktadır.Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte özellikle ileri evre kalp yetmezliği bulunan hastalarda kalp pili gibi uygulamalar yapılır. Kalp pilleri doğru hastalarda kullanılırsa, hastalarda gözle görülür derecede başarılı bir düzelme görülmekte ve kalp nakline ihtiyaç kalmamaktadır. Ancak kalp pili için doğru hasta EKG ile belirlenebilmektedir. Doğru hastaya uygulanan kalp pili sayesinde hastaların ömrü uzamaktadır. Kalp yetmezliğinin tedavi yöntemleri şu şekildedir: 1. evre kalp yetmezliği için yaşam tarzı değişimleri Sağlıklı beslenme, egzersiz ve sigaranın bırakılması Yüksek tansiyonun tedavi edilmesi Sigara ve alkolün bırakılması Grip ve zatürre aşılarının yaptırılması İlaç tedavileri Stent takılması ya da bypass Kalp pili Son evrede ise kalp nakli Kalp Yetmezliği Hakkında Sık Sorulan SorularKalp yetmezliği olan hastaların ömrü ne kadardır?Kalp yetmezliği hastalarının ömrüyle ilgili net bir süre vermenin mümkün olmadığı bilinmekle birlikte özellikle konjektik kalp yetmezliği alan kişilerin yarısından fazlasının 5 yıl hayatta kalabileceği değerlendirilir. Yaklaşık yüzde 35'i ise 10 yıllık bir ömre sahip olabilir.Kalp yetmezliği 4. evre yaşam süresi ne kadar?Kalp yetmezliğinin dördüncü ve son evresinde olan kişilerin çok uzun yaşaması beklenmez. Net bir süre olmamakla birlikte yaklaşık 1 yıllık bir süre söz konusu olabilir.Kalp nakli ne zaman gerekir?Son yıllarda gerek ilaç gerekse cihaz ve kalp pili teknolojilerindeki gelişmelerle kalp nakli ihtiyacı olan hasta sayısı azalmakla birlikte bir grup hasta, ilaç ya da kalp pili tedavilerine yanıt vermemektedir. İleri evre kalp yetmezliği olanlarda yapay kalp, suni kalp destek cihazları ve kalp nakli devreye girmektedir. Bunların zamanlaması için kalp yetmezliğinde tecrübeli hekimlerin veya merkezlerin takibinde olmak gerekir. Tüm bu uygulamalar ülkemizde başarıyla yapılabilmektedir.Sağlıklı yaşam tarzı ile kalp yetmezliğinden korunmak mümkün mü?Kişilerin sağlıklı yaşam tarzını benimsemesi sadece kalp yetmezliği değil, kalp yetmezliği risk faktörleri olan kalp damar hastalıkları ve hipertansiyon gibi sık görülen hastalıkların gelişme riskini de düşürür.Aşırı tuzlu beslenmek kalp yetmezliğine yol açar mı?Aşırı tuzlu beslenmek hipertansiyon ve kalp damar hastalıkları riskini artırdığından kalp yetmezliğini de tetikler.Kalp yetmezliği hastaları araç kullanabilir mi?Kalp yetmezliği olan hastaların çoğu araç kullanabilir ama yakın zamanlı ve sık ritim bozukluğu atakları olanlar ile bayılma öyküsü olanlar bu konuyu doktorlarına danışmalıdırlar.Kalp yetmezliği olanlar cinsel aktivitede bulunabilir mi?Kalp yetmezliği hastalarının çoğu cinsel hayatlarının devamı konusunda endişelidir ancak kontrol altında olmak kaydıyla normal cinsel yaşamlarına devam edebilirler. Bununla birlikte nefes darlığınız belirgin ise veya göğüs ağrınız varsa cinsel aktivitede bulunulmaması tavsiye edilir.İlişki sırasında herhangi bir rahatsızlık, yorgunluk veya nefes darlığı hissederseniz ilişkiye devam etmeden önce bir süre dinleniniz. Sertleşme (impotans) veya boşalma gibi problemler için oldukça etkili tedavi yöntemlerinin olduğunu biliniz. Bu yöntemlerin çoğundan doktorunuzun onayı alınmak kaydıyla faydalanabilirsiniz.Yüksek tansiyon kalp yetmezliğine yol açabilir mi?Kalp yetmezliğinin en büyük risk faktörleri yüksek tansiyon ve damar tıkanmasıdır. Kalp yetmezliğinden korunmak için yüksek tansiyon ve damar tıkanıklığına neden olabilecek durumlardan kaçınmak gerekmektedir. Yüksek tansiyon hastalarında kan basıncının yükselmesiyle birlikte kalp yüksek basınca karşı çalışınca tükenme durumuna gelmektedir. Damar tıkanıklıklarında ise yeterince kan alamayan kalbin dokusu ve kasılması bozulmaktadır.
Kalp Yetmezliği Nedir?Kalp yetmezliği, koroner arter, diyabet, obezite ve hipertansiyon gibi hastalıklar nedeniyle zayıflayan kalbin vücuda gerekli miktarda kanı pompalayacak kadar güçlü olmamasının bir sonucudur. Toplumdaki görülme oranı yüzde 2 gibi bir orana sahip kalp yetmezliği, belirti vermeden de ilerleyebilen bir sorun olduğu için tehlikeli ve ölümcül sonuçlar ortaya çıkarabilir.Kalp yetmezliği hastalığında kalp hala çalışır vaziyettedir ancak olması gereken kan miktarını kaldıramadığı için kan vücudun diğer bölgelerinde kan birikir. Çoğu zaman bu kanın ciğerlerde, bacaklarda ve ayaklarda toplandığı görülür.Kalp yetmezliği hastalığı yıllar içinde herhangi bir belirti göstermeden de ilerleyerek teşhisi geciktireceği için ölümcül sonuçlara sebebiyet verebilir. Hayatta kalma oranını artırmak için ortaya çıkan belirtileri ciddiye alıp doktora başvurmak önemlidir.Peki nedir bu belirtiler?Kalp yetmezliği hastalığında yaygın görülen klinik belirtiler nefes darlığı, göğüs ağrısı, kalp atışının hızlanması, bacaklarda şişme, yorgunluk ve kuru, keskin bir öksürüktür. Bu ve benzeri belirtiler yaşıyorsanız başta kalp yetmezliği olmak üzere olası hastalıkların tanısı için sağlık kuruluşuna başvurun.Kalp Yetmezliği Neden Olur?Kalp yetmezliği, kalp kasının zayıflaması veya sertleşmesi sonucunda meydana gelir. Kalp yetmezliğini tetikleyen en büyük risk faktörleri ise yüksek tansiyon ve damar tıkanmasıdır. Koroner kalp hastalığı, atriyal fibrilasyon ve konjenital kalp hastalığı gibi doğumsal kusurlar da kalp yetmezliğine neden olur.Kalp yetmezliği nedenleri şöyle sıralanabilir:Yüksek tansiyonYüksek tansiyon hastalarında kan basıncının yükselmesiyle birlikte kalp yüksek basınca karşı çalışınca zamanla bu yükü kaldıramaz hale gelir ve kalp yetmezliği ortaya çıkar.Damar tıkanıklığıDamar tıkanıklığı vakalarında yeterince kan alamayan kalbin dokusu ve kasılma işlevi bozularak kalp yetmezliği meydana gelir.Enfarktüs geçirmek veya stent takılmış olmak Enfarktüs geçirmek ve stent takılmış olmak gibi daha önce geçirilmiş kalp damar hastalıkları da kalp yetmezliğinin en yaygın nedenleri arasındadır. Bu hastalıkların kalbe bıraktığı hasarlı izler kalbin o bölgesini zayıf bırakmakta ve kalp yetersizliği görülme riskini artırır.Koroner kalp hastalığıKişinin koroner kalp hastalığı geçirmesi ve mevcutta bu hastalığı sahip olması da kalp dokusu ve kalp kasını etkileyerek kalp yetmezliğini tetikleyebilir.Doğumda meydana gelen kalp kusurlarıKonjenital kalp hastalığı olarak bilinen doğumsal kalp kusurları da kalp yetmezliğini riskini artırır.MiyokarditKalp kasının iltihaplanması anlamına gelen miyokardit de kalp yetmeziğine neden olan unsurlar arasında yer alır.Kalp Yetmezliği Belirtileri Nelerdir?Kalp yetmezliği vücutta sıvı birikmesine bağlı ödem ve nefes darlığına neden olur. Vücutta sıvı birikimine bağlı, bacak ve ayaklarda şişme, aktivite anında ve hatta dinlenirken bile yaşanan nefes darlığı, kalp çarpıntısı, baş dönmesi, çabuk yorulma ve kanlı balgam kalp yetmezliği belirtileridir.Aniden başlayabilen kalp yetmezliği belirtileri şunlardır:Yukarıda yer alan belirtilere ek olarak kalp yetmezliği hastalığında iştahsızlık da yaşanabilir. Vücutta sıvı birikmesine bağlı ödem Kalp yetmezliği sonucu vücutta ve diğer organlarda sıvı birikmesi meydana gelebilir. Bu sıvı birikmesi de özellikle bacaklarda ve ayak bileklerinde şişliğe yol açar. Hareket ederken veya dinlenirken nefes darlığıKalp kasının zayıflaması sonucu meydana gelen kalp yetmezliği kişide nefes darlığı belirtisiyle kendisini gösterir. Bu nefes darlığı hareket ederken veya dinlenirken bile meydana gelebilir.Yorgunluk, halsizlik ve enerji düşüklüğüKalbin zayıflaması demek yorgunluk, halsizlik ve doğal olarak enerjinin düşmesi demektir. Kalp yetmezliğinin en yaygın belirtilerinden biri de kalbin zayıflamasına bağlı vücut enerjisinin düşmesidir.Egzersiz performansında düşüş ve çabuk yorulma Kalp yetmezliğine sahipseniz ve bunun farkında değilseniz egzersiz performansında düşüş gözlemlenir. Hem egzersiz performansınız düşer hem de çabuk yorulmaya başlarsınız. Kalp çarpıntısı Kalbin vücuda kan pompalamaya çalıştığı ancak bunu sağlıklı bir şekilde başaramadığı durumlarda kalp çarpıntısı meydana gelir. Kalp yetmezliği belirtilerinin başında gelen kalp çarpıntısı yaygın olarak görülür.Göğüs ağrısı Birçok hastalığın belirtisi olabilen göğüs ağrısı aynı zamanda kalp yetmezliğinin de göstergesi olabilir. Kanla birlikte beyaz veya pembe mukuslu öksürükAkciğerlerdeki sıvı birikmesine bağlı olarak hem kuru öksürük hem de kanla birlikte beyaz veya pembe mukuslu öksürük ortaya çıkabilir. İştahsızlık Kalp yetmezliğinin meydana getirdiği mide şişkinliği aynı zamanda iştahsızlığı da tetikler. Geceleri idrara çıkma sıklığının artmasıKalp yetmezliği, vücutta sıvı birikmesine yol açan durumlardan biridir. Bu durum kişinin geceleri daha çok idrara çıkmasına neden olur.Kalp Yetmezliği Evreleri Nelerdir?Kalp yetmezliği dört evreden oluşmaktadır. Bu evreler şöyle açıklanabilir:Kalp Yetmezliği Tanısı Nasıl Konulur?Kalp yetmezliği teşhisinde iyi bir fiziki muayene önemli rol oynarken, teknolojideki gelişmeler tanıda yardımcı olmaktadır. Fizik muayenedeki bulgular ve hastadaki şikayetlere göre elektrokardiyografi, kalp ultrasonu (ekokardiyografi), kalp grafisi, sintigrafi, anjiyografi, kalp MR’ı ve holter gibi yöntemlerle tanı kolaylıkla konulabilir. Son yıllarda kandaki yüksek NT-proBNP seviyesi ile de kolaylıkla kalp yetmezliği teşhisi koyulabilir.Kalp Yetmezliği Tedavisi Nasıl Yapılır?Kalp yetmezliği tanısı alan hastalarda tedavinin 3 ayağı bulunmaktadır. Yaşam tarzı değişikliklerinde kalp yetmezliği gelişen hastaların ilk olarak evresine bakılır. Sağlıklı bir insanın günlük alması önerilen sıvı ve tuz miktarı kalp yetersizliği hastaları için oldukça fazladır. Bu nedenle evresine göre hastalara sıvı ve tuz tüketiminde sınırlamalar getirilir ve ödem açısından kilo takibi önerilir. Ayrıca grip aşısı, zatürree aşısı gibi aşılarını aksatmamaları gerekir.İlaç tedavileri kalp yetmezliği tedavi sürecin omurgasını oluşturmaktadır. İlaç tedavisinde genellikle hastaların 3-4 çeşit ilaç kullanılması gerekebilir. Girişimsel tedavilerde ise hastanın kalp yetersizliği sebebi kalp damar hastalıklarına, ritim problemlerine ya da kapak sorunlarına bağlı olduğunda öncelikle bu hastalıklar stent gibi girişimsel yöntemlerle ya da bypass gibi cerrahi yöntemlerle tedavi edilir.Gerekli olduğu hallerde ritim problemini düzelten veya kalbin daha etkili çalışmasını sağlayan piller takılabilir. Belirli evredeki hastalara ise kısa süreli veya uzun süreli kalp destek cihazı sağlayan ‘yapay kalp’ gibi cihazlar yerleştirilir. Son evrede ise kalp nakline başvurulmaktadır.Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte özellikle ileri evre kalp yetmezliği bulunan hastalarda kalp pili gibi uygulamalar yapılır. Kalp pilleri doğru hastalarda kullanılırsa, hastalarda gözle görülür derecede başarılı bir düzelme görülmekte ve kalp nakline ihtiyaç kalmamaktadır. Ancak kalp pili için doğru hasta EKG ile belirlenebilmektedir. Doğru hastaya uygulanan kalp pili sayesinde hastaların ömrü uzamaktadır. Kalp yetmezliğinin tedavi yöntemleri şu şekildedir:Kalp Yetmezliği Hakkında Sık Sorulan SorularKalp yetmezliği olan hastaların ömrü ne kadardır?Kalp yetmezliği hastalarının ömrüyle ilgili net bir süre vermenin mümkün olmadığı bilinmekle birlikte özellikle konjektik kalp yetmezliği alan kişilerin yarısından fazlasının 5 yıl hayatta kalabileceği değerlendirilir. Yaklaşık yüzde 35'i ise 10 yıllık bir ömre sahip olabilir.Kalp yetmezliği 4. evre yaşam süresi ne kadar?Kalp yetmezliğinin dördüncü ve son evresinde olan kişilerin çok uzun yaşaması beklenmez. Net bir süre olmamakla birlikte yaklaşık 1 yıllık bir süre söz konusu olabilir.Kalp nakli ne zaman gerekir?Son yıllarda gerek ilaç gerekse cihaz ve kalp pili teknolojilerindeki gelişmelerle kalp nakli ihtiyacı olan hasta sayısı azalmakla birlikte bir grup hasta, ilaç ya da kalp pili tedavilerine yanıt vermemektedir. İleri evre kalp yetmezliği olanlarda yapay kalp, suni kalp destek cihazları ve kalp nakli devreye girmektedir. Bunların zamanlaması için kalp yetmezliğinde tecrübeli hekimlerin veya merkezlerin takibinde olmak gerekir. Tüm bu uygulamalar ülkemizde başarıyla yapılabilmektedir.Sağlıklı yaşam tarzı ile kalp yetmezliğinden korunmak mümkün mü?Kişilerin sağlıklı yaşam tarzını benimsemesi sadece kalp yetmezliği değil, kalp yetmezliği risk faktörleri olan kalp damar hastalıkları ve hipertansiyon gibi sık görülen hastalıkların gelişme riskini de düşürür.Aşırı tuzlu beslenmek kalp yetmezliğine yol açar mı?Aşırı tuzlu beslenmek hipertansiyon ve kalp damar hastalıkları riskini artırdığından kalp yetmezliğini de tetikler.Kalp yetmezliği hastaları araç kullanabilir mi?Kalp yetmezliği olan hastaların çoğu araç kullanabilir ama yakın zamanlı ve sık ritim bozukluğu atakları olanlar ile bayılma öyküsü olanlar bu konuyu doktorlarına danışmalıdırlar.Kalp yetmezliği olanlar cinsel aktivitede bulunabilir mi?Kalp yetmezliği hastalarının çoğu cinsel hayatlarının devamı konusunda endişelidir ancak kontrol altında olmak kaydıyla normal cinsel yaşamlarına devam edebilirler. Bununla birlikte nefes darlığınız belirgin ise veya göğüs ağrınız varsa cinsel aktivitede bulunulmaması tavsiye edilir.İlişki sırasında herhangi bir rahatsızlık, yorgunluk veya nefes darlığı hissederseniz ilişkiye devam etmeden önce bir süre dinleniniz. Sertleşme (impotans) veya boşalma gibi problemler için oldukça etkili tedavi yöntemlerinin olduğunu biliniz. Bu yöntemlerin çoğundan doktorunuzun onayı alınmak kaydıyla faydalanabilirsiniz.Yüksek tansiyon kalp yetmezliğine yol açabilir mi?Kalp yetmezliğinin en büyük risk faktörleri yüksek tansiyon ve damar tıkanmasıdır. Kalp yetmezliğinden korunmak için yüksek tansiyon ve damar tıkanıklığına neden olabilecek durumlardan kaçınmak gerekmektedir. Yüksek tansiyon hastalarında kan basıncının yükselmesiyle birlikte kalp yüksek basınca karşı çalışınca tükenme durumuna gelmektedir. Damar tıkanıklıklarında ise yeterince kan alamayan kalbin dokusu ve kasılması bozulmaktadır. | 8,773 |
407 | Hastalıklar | Kan uyuşmazlığı | Kan uyuşmazlığı, anne adayının bağışıklık sistemi bebeğin RH pozitif hücrelerine yabancı bir maddeymiş gibi davranarak karşı antikor üretmesi nedeniyle ortaya çıkar. Kan test ile anne adayının kan grubu ve Rh faktörünün varlığı kontrol ediliyor. Rh negatif bir anne adayının karnındaki bebeğin Rh pozitif olması, kan uyuşmazlığına sebep oluyor. Plasenta yolu ile bebeğe geçen antikorlar ise bebeğin kırmızı kan hücrelerini yok ederek, sağlık sorunlarına yol açıyor. Ancak Rh pozitif bir bebeği olan Rh negatif bir kadına hamileliği sırasında belirli zamanlarda Rh immün-globulin iğnesi uygulanması (kan uyuşmazlığı iğnesi) ile kan uyuşmazlığı önlenebiliyor. Memorial Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. Figen Beşyaprak, kan uyuşmazlığı ile ilgili bilgi verdi.Kan uyuşmazlığı, anne adayının bağışıklık sistemi bebeğin RH pozitif hücrelerine yabancı bir maddeymiş gibi davranarak karşı antikor üretmesi nedeniyle ortaya çıkar. Kan test ile anne adayının kan grubu ve Rh faktörünün varlığı kontrol ediliyor. Rh negatif bir anne adayının karnındaki bebeğin Rh pozitif olması, kan uyuşmazlığına sebep oluyor. Plasenta yolu ile bebeğe geçen antikorlar ise bebeğin kırmızı kan hücrelerini yok ederek, sağlık sorunlarına yol açıyor. Ancak Rh pozitif bir bebeği olan Rh negatif bir kadına hamileliği sırasında belirli zamanlarda Rh immün-globulin iğnesi uygulanması (kan uyuşmazlığı iğnesi) ile kan uyuşmazlığı önlenebiliyor. Memorial Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. Figen Beşyaprak, kan uyuşmazlığı ile ilgili bilgi verdi.
Kan Uyuşmazlığı Nedir? Kan grupları A, B ve 0'a göre sınıflandırılır ve Rh faktörü pozitif veya negatif olarak kan grubunun yanına eklenir. Bir annenin kan grubunun yeni doğan çocuğununkiyle uyuşmamasına kan uyuşmazlığı adı verilir. Kan uyuşmazlığı anne ve babanın kan grubunun RH pozitif ve RH negatif değerleri üzerinden ilerleyen bir durum olmakla birlikte, annenin kanının RH negatif, bebeğin kanının ise Rh pozitif olması halinde ortaya çıkar.Kan Uyuşmazlığı Neden Olur?Kan uyuşmazlığı, hamile bir kadın ile çocuğu arasındaki Rh farklılığı nedeniyle oluşur. Anneleri Rh negatif olsa bile, proteini babalarından miras alırlarsa çocuklar Rh pozitif olabilir. Hamilelik sırasında, doğmamış bebekten gelen kırmızı kan hücreleri plasenta yoluyla annenin kanına geçebilir. Anne Rh negatifse, bağışıklık sistemi anne karnındaki bebeğin Rh pozitif fetal hücrelerine yabancı bir maddeymiş gibi davranır. Annenin vücudu, fetal kan hücrelerine karşı antikorlar üretir. Bu antikorlar plasentadan gelişmekte olan bebeğe geçebilir. Plasentadan geçen bu antikorlar bebeğin dolaşan kırmızı kan hücrelerini yok ederek, parçalar. Bebeğin parçalanan kırmızı kan hücreleri bilirubin üretilmesine ve bebeğin sararmasına (sarılık) neden olur. Bebeğin kanındaki bilirubin seviyesi, hafif ile tehlikeli derecede yüksek arasında değişebilir. Bunun riski doğuma yakın veya doğum sırasında en yüksek seviyeye ulaşır. Düşük veya kürtaj yapmadığı sürece annelerin ilk doğan bebekleri genellikle bu kan uyuşmazlığından etkilenmez. Çünkü annenin antikor geliştirmesi zaman alır. Ancak daha sonra doğacak olan tüm Rh pozitif olan çocuklar kan uyuşmazlığından olumsuz yönde etkilenebilir.Kan Uyuşmazlığının Belirtileri Nelerdir? Rh uyuşmazlığı, çok hafif ila ölümcül arasında değişen semptomlara neden olabilir. En hafif haliyle Rh uyuşmazlığı kırmızı kan hücrelerinin yıkımına neden olur. Doğumdan sonra ise bebekte, cilt ve göz beyazlarında sararma (sarılık), düşük kas tonusu (hipotoni) ve uyuşukluk görülebilir.Doğum sornası bebekte meydana gelen kan uyuşmazlığı belirtileri şöyle sıralanabilir: Anemi nedeniyle göülen soluk renk Cildin ve göz beyazlarının sarı renk olması (sarılık) Hızlı kalp atış hızı (taşikardi) Enerji düşüklüğü ve halsizlik Deri altında meydana gelen şişlik Büyük karınKan Uyuşmazlığı Nasıl Teşhis Edilir?Uzman doktor, doğum öncesinde kan uyuşmazlığı tespiti için kan grubu ve Rh faktörü test yapılmasını talep edebilir. Böylelikle Rh pozitif mi ya da negatif mi olduğu ortaya çıkar. Bu test genellikle rutin ilk trimester (ilk üç aylık dönem) kan tetkikleri ile birlikte yapılmaktadır. Ancak vajinal kanama olması durumunda bu test daha erken yapılabilir.Anne adayının kanı kan uyuşmazlığı testinde, Rh negatif çıkarsa, uzman doktor antikor taraması adı verilen başka bir test isteyebilir. Bu test ile anne adayının kanında Rh antikorlarının bulunup bulunmadığı kontrol edilir. Antikor testi pozitif çıkarsa, anne adayının kan uyuşmazlığı riski altında olduğu belirlenir. Antikor testi negatif çıkarsa, antikor oluşumunu önlemek için anne adayına Rh immünoglobulin (Rhlg) verilir. İmmünoglobulin genellikle gebeliğin 28. haftası ve doğumdan sonraki 72 saat içinde; ancak anne adayının kanama veya başka komplikasyonları varsa, hamileliğin erken dönemlerin de de uygulanabilir.Kan Uyuşmazlığının Tedavisi Nasıl Uygulanır? Kan grubu uyuşmazlığı, hamileliğin erken döneminde yapılan kan testi ile önlenerek tedavi edilebilir. İlerleyen zamanlarda gebelik durumunda kan uyuşmazlığı olmaması için 28 ila 34. haftalar arasında kan uyuşmazlığı iğnesi uygulabilir. Kan uyuşmazlığı iğnesinin uygulanma aşamaları şöyle sıralanır: Hamile bir kadın Rh uyuşmazlığı geliştirme potansiyeline sahipse eğer kendisine iki doz Rh immün-globulin iğnesi uygulanır. İlk doz iğne ilk hamileliğin yaklaşık 28. haftasında, ikinci dozu ise eğer bebek pozitif kan grubuna sahipse doğumdan sonraki 72 saat içerisinde yaptırılır. Vücutta aşı gibi davranın Rh immünglobülin, annenin vücudunda yenidoğanda ciddi sağlık sorunlarına neden olabilecek veya gelecekteki bir hamileliği etkileyebilecek herhangi bir Rh antikoru üretilmesini engeller. RhoGAM kullanımı ile Rh uyumsuzluğu önlenebilir. Halihazırda etkilenmiş bir bebeğin kan uyuşmazlığı tedavisi ise, durumun ciddiyetine bağlı olarak değişir. Hafif Rh uyuşmazlığı olan bebekler bilirubin ışıkları kullanılarak fototerapi ile tedavi edilebilir. Biliblaketler ve diğer fototerapi ekipmanları, bebeğin vücudunun sarılığın nedeni olan bilirubini dışarı atmasına yardımcı olur.Ciddi şekilde etkilenen bebekler için kan değişimi gerekebilir. Nadir durumlarda, uyumsuzluk şiddetliyse ve bebek tehlikedeyse, bebek doğumdan önce (intrauterin fetal transfüzyonlar) veya doğumdan sonra değişim transfüzyonu adı verilen özel kan transfüzyonları alabilir. Değişim transfüzyonları bebeğin kanını Rh negatif kan hücreleriyle değiştirir. Bu, kırmızı kan hücrelerinin seviyesini stabilize eder ve zaten bebeğin kan dolaşımında bulunan Rh antikorlarından kaynaklanan hasarı en aza indirir. Bu, kandaki bilirubin seviyelerini azaltmak için yapılır.Uyumsuzluk zamanında tespit edilmezse yenidoğanda beyin hasarına yol açan ciddi sarılık gelişebilir. Ciddi sonuçları olabilse de yenidoğanlarda sarılık yaygındır ve tedavi edilebilir.Kan Uyuşmazlığının Olası Olumsuz Etkileri Nelerdir?Kan uyuşmazlığının anne adayı üzerinde bir etkisi bulunmamaktadır. Ancak bebek üzerinde olumsuz etkileri bulunabilir. Kan uyuşmazlığının olası komplikasyonları şu şekildedir:Bebekte hemolitik anemiye neden olabilir. Bu durum bebeğin kırmızı kan hücrelerinin daha hızlı yok olmasına neden olur. Hemolitik aneminin etkileri hafif ila şiddetli arasında değişebilir. Bu etkiler sarılık, karaciğer yetmezliği ve kalp yetmezliğini içerebilir. Ağır vakalarda bebeğe göbek kordonu yoluyla kan nakli yapılabilir. Bu prosedür bebeğin kırmızı kan hücrelerinin değiştirilmesine yardımcı olur. Yüksek düzeyde bilirubin nedeniyle beyin hasarı görülebilir Bebekte sıvı birikmesi ve şişmesi (hidrops fetalis) meydana gelebilir Zihinsel işlev, hareket, işitme, konuşma ve nöbetlerle ilgili sorunlar ortaya çıkabilir.Kan Uyuşmazlığı İle İlgili Sık Sorulan SorularKan uyuşmazlığı ilk bebekler için sağlık sorunu yaratır mı?Annenin ilk hamileliği ise Rh uyuşmazlığı genellikle bir sorun değildir. Bunun nedeni, hamilelik sırasında bebeğin kanının normalde annenin dolaşım sistemine girmemesidir. Ancak doğum sırasında anne ve bebeğin kanı karışabilir. Bu olursa, annenin vücudu Rh proteinini yabancı bir madde olarak tanır. Daha sonra Rh proteinine karşı antikorlar yapmaya başlayabilir. Rh negatif hamile kadınlar, antikor üretimine neden olabilecek Rh pozitif kan ile kan nakli, düşük ve dış gebelik, hamilelik sırasında mide bölgesinde yaralanma, hamilelik sırasında kanama, hücre veya sıvı alınmasını gerektiren testler (amniyosentez ve kordon villus örneklemesi gibi) ve bebeğin doğumu gibi başka yollarla da Rh proteinine maruz kalabilirler.Kan uyuşmazlığı iğnesi nereden yapılır?Gebelik döneminde 28. haftadan sonra kan uyuşmazlığı testi yapılmasının ardından sonucun negatif olduğu durumda anneye kan uyuşmazlığı iğnesi uygulanabilir. Kalçadan uygulanan kan uyuşmazlığı iğnesi tek dozda da yeterli olabilmektedir. Kan uyuşmazlığı hangi durumlarda oluşur? Kan uyuşmazlığı anne ve babanın kanının Rh faktörüne göre ortaya çıkmaktadır. Annenin kan grubunun Rh-, babanın kan grubunun ise Rh+ olduğu durumlarda kan uyuşmazlığı meydana gelir.Rh faktörü nedir?Rh faktörü, bazı kırmızı kan hücrelerinde (RBC'ler) bulunan bir proteindir. Çoğu kişide olsa da, herkes bu proteini taşımaz. Bu proteini taşıyanlar Rh pozitif, proteini taşımayanlar ise Rh negatiftir. İnsanların çoğunluğu, yaklaşık %85'i Rh pozitiftir.Rh faktörü neden önemlidir?Bu protein genel sağlığı etkilemez, ancak hamilelik sürecinde Rh durumunuzu bilmek önemlidir. Rh faktörü, Rh negatifseniz ve çocuğunuz Rh pozitifse hamilelik sırasında komplikasyonlara neden olabilir.Kan uyuşmazlığı için kimler risk altındadır?Kan grubu Rh negatif olan kadınlar hamile kaldığında kan uyuşmazlığı riski altındadır. Kan uyuşmazlığı sadece bebeğin babası Rh pozitif olduğunda olur.Kan uyuşmazlığı önlenebilir mi?Kandaki Rh proteini genetik olduğu için, bebeği hangi Rh tipine sahip olduğunu seçmek mümkün değildir. Ancak Rh pozitif bir bebeği olan Rh negatif bir kadının hamileliği sırasında belirli zamanlarda RhIg alması ile kan uyuşmazlığı önlenebilir.
Kan Uyuşmazlığı Nedir? Kan grupları A, B ve 0'a göre sınıflandırılır ve Rh faktörü pozitif veya negatif olarak kan grubunun yanına eklenir. Bir annenin kan grubunun yeni doğan çocuğununkiyle uyuşmamasına kan uyuşmazlığı adı verilir. Kan uyuşmazlığı anne ve babanın kan grubunun RH pozitif ve RH negatif değerleri üzerinden ilerleyen bir durum olmakla birlikte, annenin kanının RH negatif, bebeğin kanının ise Rh pozitif olması halinde ortaya çıkar.Kan Uyuşmazlığı Neden Olur?Kan uyuşmazlığı, hamile bir kadın ile çocuğu arasındaki Rh farklılığı nedeniyle oluşur. Anneleri Rh negatif olsa bile, proteini babalarından miras alırlarsa çocuklar Rh pozitif olabilir. Hamilelik sırasında, doğmamış bebekten gelen kırmızı kan hücreleri plasenta yoluyla annenin kanına geçebilir. Anne Rh negatifse, bağışıklık sistemi anne karnındaki bebeğin Rh pozitif fetal hücrelerine yabancı bir maddeymiş gibi davranır. Annenin vücudu, fetal kan hücrelerine karşı antikorlar üretir. Bu antikorlar plasentadan gelişmekte olan bebeğe geçebilir. Plasentadan geçen bu antikorlar bebeğin dolaşan kırmızı kan hücrelerini yok ederek, parçalar. Bebeğin parçalanan kırmızı kan hücreleri bilirubin üretilmesine ve bebeğin sararmasına (sarılık) neden olur. Bebeğin kanındaki bilirubin seviyesi, hafif ile tehlikeli derecede yüksek arasında değişebilir. Bunun riski doğuma yakın veya doğum sırasında en yüksek seviyeye ulaşır. Düşük veya kürtaj yapmadığı sürece annelerin ilk doğan bebekleri genellikle bu kan uyuşmazlığından etkilenmez. Çünkü annenin antikor geliştirmesi zaman alır. Ancak daha sonra doğacak olan tüm Rh pozitif olan çocuklar kan uyuşmazlığından olumsuz yönde etkilenebilir.Kan Uyuşmazlığının Belirtileri Nelerdir? Rh uyuşmazlığı, çok hafif ila ölümcül arasında değişen semptomlara neden olabilir. En hafif haliyle Rh uyuşmazlığı kırmızı kan hücrelerinin yıkımına neden olur. Doğumdan sonra ise bebekte, cilt ve göz beyazlarında sararma (sarılık), düşük kas tonusu (hipotoni) ve uyuşukluk görülebilir.Doğum sornası bebekte meydana gelen kan uyuşmazlığı belirtileri şöyle sıralanabilir:Kan Uyuşmazlığı Nasıl Teşhis Edilir?Uzman doktor, doğum öncesinde kan uyuşmazlığı tespiti için kan grubu ve Rh faktörü test yapılmasını talep edebilir. Böylelikle Rh pozitif mi ya da negatif mi olduğu ortaya çıkar. Bu test genellikle rutin ilk trimester (ilk üç aylık dönem) kan tetkikleri ile birlikte yapılmaktadır. Ancak vajinal kanama olması durumunda bu test daha erken yapılabilir.Anne adayının kanı kan uyuşmazlığı testinde, Rh negatif çıkarsa, uzman doktor antikor taraması adı verilen başka bir test isteyebilir. Bu test ile anne adayının kanında Rh antikorlarının bulunup bulunmadığı kontrol edilir. Antikor testi pozitif çıkarsa, anne adayının kan uyuşmazlığı riski altında olduğu belirlenir. Antikor testi negatif çıkarsa, antikor oluşumunu önlemek için anne adayına Rh immünoglobulin (Rhlg) verilir. İmmünoglobulin genellikle gebeliğin 28. haftası ve doğumdan sonraki 72 saat içinde; ancak anne adayının kanama veya başka komplikasyonları varsa, hamileliğin erken dönemlerin de de uygulanabilir.Kan Uyuşmazlığının Tedavisi Nasıl Uygulanır? Kan grubu uyuşmazlığı, hamileliğin erken döneminde yapılan kan testi ile önlenerek tedavi edilebilir. İlerleyen zamanlarda gebelik durumunda kan uyuşmazlığı olmaması için 28 ila 34. haftalar arasında kan uyuşmazlığı iğnesi uygulabilir. Kan uyuşmazlığı iğnesinin uygulanma aşamaları şöyle sıralanır:Halihazırda etkilenmiş bir bebeğin kan uyuşmazlığı tedavisi ise, durumun ciddiyetine bağlı olarak değişir. Hafif Rh uyuşmazlığı olan bebekler bilirubin ışıkları kullanılarak fototerapi ile tedavi edilebilir. Biliblaketler ve diğer fototerapi ekipmanları, bebeğin vücudunun sarılığın nedeni olan bilirubini dışarı atmasına yardımcı olur.Ciddi şekilde etkilenen bebekler için kan değişimi gerekebilir. Nadir durumlarda, uyumsuzluk şiddetliyse ve bebek tehlikedeyse, bebek doğumdan önce (intrauterin fetal transfüzyonlar) veya doğumdan sonra değişim transfüzyonu adı verilen özel kan transfüzyonları alabilir. Değişim transfüzyonları bebeğin kanını Rh negatif kan hücreleriyle değiştirir. Bu, kırmızı kan hücrelerinin seviyesini stabilize eder ve zaten bebeğin kan dolaşımında bulunan Rh antikorlarından kaynaklanan hasarı en aza indirir. Bu, kandaki bilirubin seviyelerini azaltmak için yapılır.Uyumsuzluk zamanında tespit edilmezse yenidoğanda beyin hasarına yol açan ciddi sarılık gelişebilir. Ciddi sonuçları olabilse de yenidoğanlarda sarılık yaygındır ve tedavi edilebilir.Kan Uyuşmazlığının Olası Olumsuz Etkileri Nelerdir?Kan uyuşmazlığının anne adayı üzerinde bir etkisi bulunmamaktadır. Ancak bebek üzerinde olumsuz etkileri bulunabilir. Kan uyuşmazlığının olası komplikasyonları şu şekildedir:Bebekte hemolitik anemiye neden olabilir. Bu durum bebeğin kırmızı kan hücrelerinin daha hızlı yok olmasına neden olur. Hemolitik aneminin etkileri hafif ila şiddetli arasında değişebilir. Bu etkiler sarılık, karaciğer yetmezliği ve kalp yetmezliğini içerebilir. Ağır vakalarda bebeğe göbek kordonu yoluyla kan nakli yapılabilir. Bu prosedür bebeğin kırmızı kan hücrelerinin değiştirilmesine yardımcı olur.Kan Uyuşmazlığı İle İlgili Sık Sorulan SorularKan uyuşmazlığı ilk bebekler için sağlık sorunu yaratır mı?Annenin ilk hamileliği ise Rh uyuşmazlığı genellikle bir sorun değildir. Bunun nedeni, hamilelik sırasında bebeğin kanının normalde annenin dolaşım sistemine girmemesidir. Ancak doğum sırasında anne ve bebeğin kanı karışabilir. Bu olursa, annenin vücudu Rh proteinini yabancı bir madde olarak tanır. Daha sonra Rh proteinine karşı antikorlar yapmaya başlayabilir. Rh negatif hamile kadınlar, antikor üretimine neden olabilecek Rh pozitif kan ile kan nakli, düşük ve dış gebelik, hamilelik sırasında mide bölgesinde yaralanma, hamilelik sırasında kanama, hücre veya sıvı alınmasını gerektiren testler (amniyosentez ve kordon villus örneklemesi gibi) ve bebeğin doğumu gibi başka yollarla da Rh proteinine maruz kalabilirler.Kan uyuşmazlığı iğnesi nereden yapılır?Gebelik döneminde 28. haftadan sonra kan uyuşmazlığı testi yapılmasının ardından sonucun negatif olduğu durumda anneye kan uyuşmazlığı iğnesi uygulanabilir. Kalçadan uygulanan kan uyuşmazlığı iğnesi tek dozda da yeterli olabilmektedir. Kan uyuşmazlığı hangi durumlarda oluşur? Kan uyuşmazlığı anne ve babanın kanının Rh faktörüne göre ortaya çıkmaktadır. Annenin kan grubunun Rh-, babanın kan grubunun ise Rh+ olduğu durumlarda kan uyuşmazlığı meydana gelir.Rh faktörü nedir?Rh faktörü, bazı kırmızı kan hücrelerinde (RBC'ler) bulunan bir proteindir. Çoğu kişide olsa da, herkes bu proteini taşımaz. Bu proteini taşıyanlar Rh pozitif, proteini taşımayanlar ise Rh negatiftir. İnsanların çoğunluğu, yaklaşık %85'i Rh pozitiftir.Rh faktörü neden önemlidir?Bu protein genel sağlığı etkilemez, ancak hamilelik sürecinde Rh durumunuzu bilmek önemlidir. Rh faktörü, Rh negatifseniz ve çocuğunuz Rh pozitifse hamilelik sırasında komplikasyonlara neden olabilir.Kan uyuşmazlığı için kimler risk altındadır?Kan grubu Rh negatif olan kadınlar hamile kaldığında kan uyuşmazlığı riski altındadır. Kan uyuşmazlığı sadece bebeğin babası Rh pozitif olduğunda olur.Kan uyuşmazlığı önlenebilir mi? | 6,595 |
408 | Hastalıklar | Kara Mantar Hastalığı | Çok nadir görülen enfeksiyonlar arasında yer alan Kara mantar hastalığı “Mukormikoz” olarak da biliniyor. İnsandan insana ya da insandan hayvana bulaşmayan Kara mantar hastalığı; toprakta, bitkilerde, gübre ve çürüyen meyve sebzelerde bulunuyor. Ortaya çıkması halinde oldukça ciddi bir seyir izleyen bu hastalığa karşı dikkatli olunması gerekiyor. İnsanlarda en sık beyin, sinüsler ve akciğerleri etkileyen Kara mantar hastalığının tedavisine en kısa sürede başlanması gerekiyor. Tedavinin ana bileşenini ise antifungal olarak isimlendirilen mantar ilaçları oluşturuyor. Özellikle bağışıklık sistemi zayıf olan kişileri etkileyen Mukormikoz hastalığının tedavisinin gerçekleştirilmemesi ölümle sonuçlanabiliyor. Memorial Ankara Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Bölümü’nden Uz. Dr. Mine Işık Arıgün, Kara mantar (Mukormikoz) ile ilgili bilgi verdi.Çok nadir görülen enfeksiyonlar arasında yer alan Kara mantar hastalığı “Mukormikoz” olarak da biliniyor. İnsandan insana ya da insandan hayvana bulaşmayan Kara mantar hastalığı; toprakta, bitkilerde, gübre ve çürüyen meyve sebzelerde bulunuyor. Ortaya çıkması halinde oldukça ciddi bir seyir izleyen bu hastalığa karşı dikkatli olunması gerekiyor. İnsanlarda en sık beyin, sinüsler ve akciğerleri etkileyen Kara mantar hastalığının tedavisine en kısa sürede başlanması gerekiyor. Tedavinin ana bileşenini ise antifungal olarak isimlendirilen mantar ilaçları oluşturuyor. Özellikle bağışıklık sistemi zayıf olan kişileri etkileyen Mukormikoz hastalığının tedavisinin gerçekleştirilmemesi ölümle sonuçlanabiliyor. Memorial Ankara Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Bölümü’nden Uz. Dr. Mine Işık Arıgün, Kara mantar (Mukormikoz) ile ilgili bilgi verdi.
Kara mantar hastalığı (Mukormikoz) nedir?Kara mantar (Mukormikoz) çok nadir görülen bir enfeksiyondur. Genellikle toprakta, bitkilerde, gübrede ve çürüyen meyve ve sebzelerde bulunan mucor küfüne maruz kalmaktan kaynaklanır.Bu yaygın küf mantarı sağlıklı insanların burunlarında da bulunabilir. Kara mantar bulaşıcı bir hastalık değildir. İnsandan insana bulaşmaz ancak havadaki veya ortamdaki mantar sporları ile bu küf mantarı yayılabilir. Nadir olarak görülen bu enfeksiyonun ortaya çıkması halinde oldukça ciddi bir seyir izleyebileceği için dikkatli olunmalıdır. Literatürde zigomikoz olarak da geçen bu mantar enfeksiyonu, çeşitli sağlık sorunları veya nedenlere bağlı olarak bağışıklık sistemi zayıflamış kişileri etkilemektedir. Normalde insan vücudunda birçok bakteri ve mantar vardır fakat bağışıklık sistemi sayesinde bunlar kontrol altında tutulmaktadır. Kara mantar insanlarda en sık beyin, sinüsleri ve akciğerleri etkilemektedir.Kara mantar hastalığının sebepleri nelerdir?Özellikle bağışıklık sisteminin zayıflaması hastalığın asıl sebebidir. Kanser hastaları veya HIV/AIDS’li kişiler, ağır diyabetik veya bağışıklık sistemi ciddi şekilde zayıflamış kişilerde tehlikeli olabilir.Özellikle Hindistan'da Covid-19 salgınıyla birlikte "kara mantar" (mukormikoz) hastalarının sayısı da artmıştır. Salgının şiddetli Covid-19 tedavisinde kullanılan steroidlerden kaynaklandığına inanılmaktadır. Kara mantar enfeksiyonu, mukormikoz küf mantarına maruziyet sonrası gelişen bir rahatsızlıktır. Bu organizmalar genellikle ağaç yaprağı, bitkisel atık birikintilerin üzeri, toprak ve çürüyen odun parçalarının üst kısımları gibi bölgelerde yaşamlarını sürdürür.Bu etkilenmiş çevresel yapılarla temas dışında bu mantara ait sporların havaya saçılması ve bu ortamda bulunan kişilerde soluk alıp verme sırasında sporları inhale etmesi sonucunda da bulaşabilir. Bu durum kişinin kafa içerisindeki boşluklar olan sinüslerinde ve akciğerlerinde enfeksiyon ile sonuçlanır. Daha sonrasında ise göz, yüz ve santral sinir sistemi tutulumları meydana gelebilir.Bu tip küf mantarları, çevrede doğal olarak bulunan mantar türleri arasında olsa da sağlıklı kişilere bulaşması ve hastalık yapması nadir olarak meydana gelen bir durumdur.Genellikle bağışıklık sistemi zayıflamış;-Kanser hastaları,-Yeni organ nakli olmuş kişiler,-HIV enfeksiyonuna bağlı gelişen AIDS,-Kontrol altına alınamamış şeker hastalığı,-Cerrahi operasyon geçilmesi,-Bağışıklık sistemini zayıflatan tedavileri alan kişilerde kara mantar içeren çevresel parçalar ile temas sonrasında hastalığa bulaşma riski artar.Kara mantar enfeksiyonu bulaşmanın ardından hızla vücudun diğer bölümlerine yayılabilen bir rahatsızlıktır. Tedavi edilmediği takdirde özellikle beyin ve akciğer dokusuna yayılarak beyin dokusunda enfeksiyon, felç, zatürre, nöbet ve ölüm gibi ağır bir seyir izleyebilir.Kara mantar hastalığının belirtileri nelerdir?Kara mantar hastalığının belirtileri, bu mantarın vücudun hangi bölgesinde çoğaldığına göre değişkenlik gösterebilir. Hastalığın genel belirtileri arasında-Ateş,-Öksürük,-Göğüs ağrısı,-Nefes darlığı,-Yüzün bir bölümünde ödeme bağlı şişlik meydana gelmesi,-Baş ağrısı,-Sinüslerde doluluk hissi,-Burun köprüsü üzerinde veya ağız içinde siyah lezyonlar meydana gelmesi,-Karın ağrısı,-Bulantı kusma,-Sindirim sisteminde kanama meydana gelmesi,-Dışkıda kan varlığı,-İshal bulunur.Kara mantar hastalığının cilt bölgesinde belirgin tutulum gösterdiği kişilerde derinin bu kısmı su toplamış, kırmızı ve ödemli bir görünüm kazanır. Zaman içerisinde bu lezyonlar siyah bir renk kazanarak daha sıcak ve ağrılı bir hal alabilir. Kara mantar enfeksiyonu aynı zamanda kana geçerek vücudun diğer çeşitli bölgelerine de yayılım gösterebilir.Dissemine(yaygın) mukormikoz enfeksiyonu olarak isimlendirilen bu durumda, dalak ve kalp gibi önemli organlar da enfeksiyondan etkilenebilir. Daha ağır seyirli vakalarda nörolojik tutuluma neden olarak bilinç değişikliği ve koma gibi hayatı tehdit eden durumlara neden olabilir.Kara mantar hastalığının tanısı nasıl konulur?Rutin kan tetkikleri ile kara mantar hastalığının tespit edilmesi zordur. Özellikle bağışıklığı zayıflamış kişilerde burun, sinüs, solunum yolları ve gözlerle ilgili şikayetler mutlaka araştırılmalıdır.Bağışıklık sistemi zayıflamış kişilerde tetkiklerde nötrofil (akyuvar) adı verilen beyaz kan hücrelerinde bir azalma tespit edilmesi kara mantar hastalığına yakalanma hususunda bir risk faktörü olarak değerlendirilir. Radyolojik görüntüleme tetkiklerinden faydalanılması özellikle hastalığın yayılımının ortaya çıkarılmasında etkili olabilir. Görüntüleme yöntemleri ile kara mantar hastalığının bulunduğundan şüphelenilen alanların incelenmesi hastalığın beyin dokusu, sinüsler, akciğerler, karın veya diğer vücut bölgelerindeki varlığına dair fikir elde edilmesini sağlar.Burun ve sinüs yapılarında mukormikoz enfeksiyonundan şüphelenilen olgularda endoskopik inceleme ve bu inceleme sırasında doku örneği alınması tanısal olarak oldukça değerlidir.Alınan örnekler incelendiğinde doku ölümü ve karakteristik hif şeklindeki mantarların görülmesi kişide kara mantar hastalığı varlığına işaret eder. Bu yöntemler dışında bilgisayarlı tomografi yöntemi ile göz ve beyin gibi dokularda oluşan doku ödemi, kalınlaşma ve yayılımın ortaya çıkarılması sağlanabilir.Bağışıklık sistemi zayıflamış ve solunum sistemi ile ilgili şikayetleri bulunan kişilerde göğüs tomografisi çekilmesi olası akciğer enfeksiyonunun aydınlatılmasında faydalıdır. Ancak elde edilen görüntüler diğer organizmalar ile meydana gelen zatürre olgularından farklı bulgular değildir. Göğüs tomografisinde elde edilen bulgulardan bazıları su toplaması, nodül gelişimi ve buzlu cam görünümü şeklindedir.Bu olgularda balgam veya bronkoalveolar lavaj uygulaması ile alınan örneklerin mikroskobik incelemesinde karakteristik hif görünümü izlenmesi, kara mantar hastalığı için tanısal öneme sahiptir.Kara mantar hastalığı nasıl tedavi edilir?Kara mantar hastalığı tanısı alan kişilerin tedavisinin en kısa sürede başlanması gerekir. Bu tedavi planlamasının temelinde ise antifungal olarak gruplandırılan mantar ilaçları yer alır. Antifungal ajanlar, vücutta enfeksiyon oluşturan mantarların büyümesini durdurur ve hasarlanmalarına neden olur. Böylelikle enfeksiyon halinin kontrol altına alınmasını sağlar. Kara mantar hastalığı tedavisinde kullanılan antifungal ilaçlar, damar yolu ile veya hap şeklinde kullanılabilir. Genellikle hastalığın tedavisinin ilk aşamasında damar yolundan yüksek dozda ilaçlar uygulanır ve böylelikle enfeksiyonun hızla kontrol altına alınması hedeflenir.Tedavinin bu aşaması haftalar boyunca sürebilir. Damar yolundan tedavinin tamamlanmasının ardından ağız yoluyla alınabilen antifungal ilaçlar verilebilir.Kullanılan antifungal ilaçların yüksek dozu ve gücüne bağlı olarak hastalarda birçok yan etki ortaya çıkabilir. Karın ağrısı, midede yanma veya nefes darlığı gibi yan etkilerin varlığı halinde hastaların hekimlerini bu konuda bilgilendirmesi gerekir. Ciddi seyirli vakalarda cerrahi müdahale tedaviye eklenebilir.Kara mantar enfeksiyonuna bağlı olarak ileri derecede hasar gören dokular ameliyat ile çıkartılır ve böylelikle bu dokulardan enfeksiyonun vücudun diğer bölgelerine yayılımının önüne geçilmesi sağlanır. Bu operasyon, gerekli durumlarda burun, akciğer ve göz gibi bazı organların bir kısmının alınmasını dahi içerebilir.Operasyon sonucu hastaların görünümünde bir takım bozukluklar meydana gelebilir ancak bu operasyonların yaşamı tehdit edici boyutlara varabilen kara mantar enfeksiyonunu kontrol altına almak için zaruri olabileceği unutulmamalıdır.Kara mantar hastalığı ile ilgili sık sorulan sorular Kara mantar hastalığının türleri nelerdir?Kara mantar türleri yayıldığı bölgelere göre 5’e ayrılır. Bu türler şu şekildedir:Sinüs ve beyin mukormikozisi (Rinoserebral): Sinüslere ve beyne yayılabilen bu enfeksiyon, en çok kontrolsüz diyabeti olanlara ve böbrek nakli geçiren kişilerde görülmektedir.Akciğer mukormikozisi: Akciğerlere yayılan bu enfeksiyon kanserli kişilerde ve organ nakli veya kök hücre nakli geçirmiş kişilerde en sık görülen mukormikoz türüdür.Gastrointestinal mukormikozisi: Yemek borusu, mide ve bağırsaklardan oluşan gastrointestinal sistemde görülür. Küçük çocuklarda yetişkinlerden daha yaygın olurken, prematüre ve düşük doğum ağırlıklı bebekler ile bağışıklığı baskılayıcı ilaç kullananları daha çok etkilemektedir.Cilt (Kütanöz) mukormikozisi: Bu enfeksiyon yanık, sıyrık, kesik, ameliyat ve cilt yaralanmalarında mantarların bu hasarlı dokulardan içeri girmesi ile oluşur.Yayılmış mukormikozisi: Enfeksiyonun kan dolaşımına yayılıp vücudun başka bölümlerine taşındığı türüdür. Bu tür en sık beyni etkilerken; kalp, cilt ve dalak gibi diğer organlara da yayılabilir.Kara mantar hastalığı en çok kimlerde görülür?Kara mantar hastalığı çoğu insan için zararlı değildir. Sağlık sorunları olan veya vücudun mikrop ve hastalıklarla savaşma yeteneğini azaltan ilaçları kullanan kişilerde daha yaygın şekilde görülür.Kara mantar hastalığının risk faktörleri nelerdir?Kişinin bağışıklık sisteminin zayıf olmasının yanı sıra;-Şeker hastalığı,HIV veya AIDS-Organ nakli-Düşük beyaz kan hücre sayısı-Uzun süreli steroid kullanımı,-Ameliyat, yanık ve yara nedeniyle cilt yaralanması-Prematüre veya düşük ağırlıklı doğum-Covid-19 geçirilmesi gibi durumlar risk faktörleri arasında yer almaktadır.Kara mantar hastalığı ölümcül müdür?Kara mantar hastalığı tedavi edilmemesi halinde ölümcül seyreden bir rahatsızlıktır.Kara mantar hastalığı bulaşıcı mıdır?Kara mantar bulaşıcı bir hastalık değildir. İnsandan insana ya da insandan hayvana bulaşmaz. Ancak havadaki veya ortamdaki mantar sporları ile bu küf mantarı yayılabilir.Kara mantar hastalığında enfekte olmuş dokuların alınması gerekir mi?İleri seviyeye ilerleyen kara mantar hastalarında cerrahi uygulanabilir. Bu hastalıktan dolayı ileri derecede hasar gören burun, akciğer ve göz gibi bazı organ ve dokuların ameliyat ile alınması gerekebilir. Cerrahinin uygulanmasının sebebi hastalığın vücudun diğer bölge ve organlara yayılmasını engellemektir.Kara mantar hastalığından korunmak için nelere dikkat edilmelidir? Riskli bölgelere yapılan ziyaret ve gezilerde alınacak kişisel koruyucu önlemler, bu hastalığa karşı atılabilecek en önemli adımlar arasında yer alır. Bununla birlikte şu önlemler alınabilir:- İnşaat veya kazı alanları gibi çok tozlu alanlardan kaçınmaya çalışılmalıdır. Bu alanlardan kaçınılamıyorsa, koruyucu maske takılmalıdır- Kasırgalar ve doğal afetlerden sonra sudan zarar görmüş binalar ve sel sularıyla doğrudan temastan kaçınılmalıdır.- Bahçe işleri gibi toprağa veya toza yakın temas gerektiren faaliyetlerden uzak durulmalıdır.-Ormanlık alanları ziyaret etme gibi açık hava etkinlikleri yaparken ayakkabı, uzun pantolon ve uzun kollu gömlek giyilmelidir.-Toprak, yosun veya gübre gibi malzemeleri tutarken eldiven giyilmelidir.- Cilt enfeksiyonu geliştirme olasılığını azaltmak için, özellikle toprağa veya toza maruz kalınmışsa, cilt yaraları sabun ve suyla iyice temizlenmelidir.Kara mantar hastalığına ne iyi gelir? Vücudun savunma sistemini güçlü tutmak için sağlık beslenme spor alkol ve sigaradan uzak durmak önemlidir, eğer bağışıklık sistemini zayıflatan bir hastalık var ise korunma önlemlerine uyulmalıdır.Kara mantar hastalığı bitkisel yöntemlerle tedavi edilebilir mi? Hayır, Kara mantar hastalığı bitkisel yöntemlerle tedavi edilemez, tedavisinde antibiyotikler ve genellikle cerrahi tedavi birlikte uygulanır.
Kara mantar hastalığı (Mukormikoz) nedir?Kara mantar (Mukormikoz) çok nadir görülen bir enfeksiyondur. Genellikle toprakta, bitkilerde, gübrede ve çürüyen meyve ve sebzelerde bulunan mucor küfüne maruz kalmaktan kaynaklanır.Bu yaygın küf mantarı sağlıklı insanların burunlarında da bulunabilir. Kara mantar bulaşıcı bir hastalık değildir. İnsandan insana bulaşmaz ancak havadaki veya ortamdaki mantar sporları ile bu küf mantarı yayılabilir. Nadir olarak görülen bu enfeksiyonun ortaya çıkması halinde oldukça ciddi bir seyir izleyebileceği için dikkatli olunmalıdır. Literatürde zigomikoz olarak da geçen bu mantar enfeksiyonu, çeşitli sağlık sorunları veya nedenlere bağlı olarak bağışıklık sistemi zayıflamış kişileri etkilemektedir. Normalde insan vücudunda birçok bakteri ve mantar vardır fakat bağışıklık sistemi sayesinde bunlar kontrol altında tutulmaktadır. Kara mantar insanlarda en sık beyin, sinüsleri ve akciğerleri etkilemektedir.Kara mantar hastalığının sebepleri nelerdir?Özellikle bağışıklık sisteminin zayıflaması hastalığın asıl sebebidir. Kanser hastaları veya HIV/AIDS’li kişiler, ağır diyabetik veya bağışıklık sistemi ciddi şekilde zayıflamış kişilerde tehlikeli olabilir.Özellikle Hindistan'da Covid-19 salgınıyla birlikte "kara mantar" (mukormikoz) hastalarının sayısı da artmıştır. Salgının şiddetli Covid-19 tedavisinde kullanılan steroidlerden kaynaklandığına inanılmaktadır. Kara mantar enfeksiyonu, mukormikoz küf mantarına maruziyet sonrası gelişen bir rahatsızlıktır. Bu organizmalar genellikle ağaç yaprağı, bitkisel atık birikintilerin üzeri, toprak ve çürüyen odun parçalarının üst kısımları gibi bölgelerde yaşamlarını sürdürür.Bu etkilenmiş çevresel yapılarla temas dışında bu mantara ait sporların havaya saçılması ve bu ortamda bulunan kişilerde soluk alıp verme sırasında sporları inhale etmesi sonucunda da bulaşabilir. Bu durum kişinin kafa içerisindeki boşluklar olan sinüslerinde ve akciğerlerinde enfeksiyon ile sonuçlanır. Daha sonrasında ise göz, yüz ve santral sinir sistemi tutulumları meydana gelebilir.Bu tip küf mantarları, çevrede doğal olarak bulunan mantar türleri arasında olsa da sağlıklı kişilere bulaşması ve hastalık yapması nadir olarak meydana gelen bir durumdur.Genellikle bağışıklık sistemi zayıflamış;-Kanser hastaları,-Yeni organ nakli olmuş kişiler,-HIV enfeksiyonuna bağlı gelişen AIDS,-Kontrol altına alınamamış şeker hastalığı,-Cerrahi operasyon geçilmesi,-Bağışıklık sistemini zayıflatan tedavileri alan kişilerde kara mantar içeren çevresel parçalar ile temas sonrasında hastalığa bulaşma riski artar.Kara mantar enfeksiyonu bulaşmanın ardından hızla vücudun diğer bölümlerine yayılabilen bir rahatsızlıktır. Tedavi edilmediği takdirde özellikle beyin ve akciğer dokusuna yayılarak beyin dokusunda enfeksiyon, felç, zatürre, nöbet ve ölüm gibi ağır bir seyir izleyebilir.Kara mantar hastalığının belirtileri nelerdir?Kara mantar hastalığının belirtileri, bu mantarın vücudun hangi bölgesinde çoğaldığına göre değişkenlik gösterebilir. Hastalığın genel belirtileri arasında-Ateş,-Öksürük,-Göğüs ağrısı,-Nefes darlığı,-Yüzün bir bölümünde ödeme bağlı şişlik meydana gelmesi,-Baş ağrısı,-Sinüslerde doluluk hissi,-Burun köprüsü üzerinde veya ağız içinde siyah lezyonlar meydana gelmesi,-Karın ağrısı,-Bulantı kusma,-Sindirim sisteminde kanama meydana gelmesi,-Dışkıda kan varlığı,-İshal bulunur.Kara mantar hastalığının cilt bölgesinde belirgin tutulum gösterdiği kişilerde derinin bu kısmı su toplamış, kırmızı ve ödemli bir görünüm kazanır. Zaman içerisinde bu lezyonlar siyah bir renk kazanarak daha sıcak ve ağrılı bir hal alabilir. Kara mantar enfeksiyonu aynı zamanda kana geçerek vücudun diğer çeşitli bölgelerine de yayılım gösterebilir.Dissemine(yaygın) mukormikoz enfeksiyonu olarak isimlendirilen bu durumda, dalak ve kalp gibi önemli organlar da enfeksiyondan etkilenebilir. Daha ağır seyirli vakalarda nörolojik tutuluma neden olarak bilinç değişikliği ve koma gibi hayatı tehdit eden durumlara neden olabilir.Kara mantar hastalığının tanısı nasıl konulur?Rutin kan tetkikleri ile kara mantar hastalığının tespit edilmesi zordur. Özellikle bağışıklığı zayıflamış kişilerde burun, sinüs, solunum yolları ve gözlerle ilgili şikayetler mutlaka araştırılmalıdır.Bağışıklık sistemi zayıflamış kişilerde tetkiklerde nötrofil (akyuvar) adı verilen beyaz kan hücrelerinde bir azalma tespit edilmesi kara mantar hastalığına yakalanma hususunda bir risk faktörü olarak değerlendirilir. Radyolojik görüntüleme tetkiklerinden faydalanılması özellikle hastalığın yayılımının ortaya çıkarılmasında etkili olabilir. Görüntüleme yöntemleri ile kara mantar hastalığının bulunduğundan şüphelenilen alanların incelenmesi hastalığın beyin dokusu, sinüsler, akciğerler, karın veya diğer vücut bölgelerindeki varlığına dair fikir elde edilmesini sağlar.Burun ve sinüs yapılarında mukormikoz enfeksiyonundan şüphelenilen olgularda endoskopik inceleme ve bu inceleme sırasında doku örneği alınması tanısal olarak oldukça değerlidir.Alınan örnekler incelendiğinde doku ölümü ve karakteristik hif şeklindeki mantarların görülmesi kişide kara mantar hastalığı varlığına işaret eder. Bu yöntemler dışında bilgisayarlı tomografi yöntemi ile göz ve beyin gibi dokularda oluşan doku ödemi, kalınlaşma ve yayılımın ortaya çıkarılması sağlanabilir.Bağışıklık sistemi zayıflamış ve solunum sistemi ile ilgili şikayetleri bulunan kişilerde göğüs tomografisi çekilmesi olası akciğer enfeksiyonunun aydınlatılmasında faydalıdır. Ancak elde edilen görüntüler diğer organizmalar ile meydana gelen zatürre olgularından farklı bulgular değildir. Göğüs tomografisinde elde edilen bulgulardan bazıları su toplaması, nodül gelişimi ve buzlu cam görünümü şeklindedir.Bu olgularda balgam veya bronkoalveolar lavaj uygulaması ile alınan örneklerin mikroskobik incelemesinde karakteristik hif görünümü izlenmesi, kara mantar hastalığı için tanısal öneme sahiptir.Kara mantar hastalığı nasıl tedavi edilir?Kara mantar hastalığı tanısı alan kişilerin tedavisinin en kısa sürede başlanması gerekir. Bu tedavi planlamasının temelinde ise antifungal olarak gruplandırılan mantar ilaçları yer alır. Antifungal ajanlar, vücutta enfeksiyon oluşturan mantarların büyümesini durdurur ve hasarlanmalarına neden olur. Böylelikle enfeksiyon halinin kontrol altına alınmasını sağlar. Kara mantar hastalığı tedavisinde kullanılan antifungal ilaçlar, damar yolu ile veya hap şeklinde kullanılabilir. Genellikle hastalığın tedavisinin ilk aşamasında damar yolundan yüksek dozda ilaçlar uygulanır ve böylelikle enfeksiyonun hızla kontrol altına alınması hedeflenir.Tedavinin bu aşaması haftalar boyunca sürebilir. Damar yolundan tedavinin tamamlanmasının ardından ağız yoluyla alınabilen antifungal ilaçlar verilebilir.Kullanılan antifungal ilaçların yüksek dozu ve gücüne bağlı olarak hastalarda birçok yan etki ortaya çıkabilir. Karın ağrısı, midede yanma veya nefes darlığı gibi yan etkilerin varlığı halinde hastaların hekimlerini bu konuda bilgilendirmesi gerekir. Ciddi seyirli vakalarda cerrahi müdahale tedaviye eklenebilir.Kara mantar enfeksiyonuna bağlı olarak ileri derecede hasar gören dokular ameliyat ile çıkartılır ve böylelikle bu dokulardan enfeksiyonun vücudun diğer bölgelerine yayılımının önüne geçilmesi sağlanır. Bu operasyon, gerekli durumlarda burun, akciğer ve göz gibi bazı organların bir kısmının alınmasını dahi içerebilir.Operasyon sonucu hastaların görünümünde bir takım bozukluklar meydana gelebilir ancak bu operasyonların yaşamı tehdit edici boyutlara varabilen kara mantar enfeksiyonunu kontrol altına almak için zaruri olabileceği unutulmamalıdır.Kara mantar hastalığı ile ilgili sık sorulan sorular Kara mantar hastalığının türleri nelerdir?Kara mantar türleri yayıldığı bölgelere göre 5’e ayrılır. Bu türler şu şekildedir:Sinüs ve beyin mukormikozisi (Rinoserebral): Sinüslere ve beyne yayılabilen bu enfeksiyon, en çok kontrolsüz diyabeti olanlara ve böbrek nakli geçiren kişilerde görülmektedir.Akciğer mukormikozisi: Akciğerlere yayılan bu enfeksiyon kanserli kişilerde ve organ nakli veya kök hücre nakli geçirmiş kişilerde en sık görülen mukormikoz türüdür.Gastrointestinal mukormikozisi: Yemek borusu, mide ve bağırsaklardan oluşan gastrointestinal sistemde görülür. Küçük çocuklarda yetişkinlerden daha yaygın olurken, prematüre ve düşük doğum ağırlıklı bebekler ile bağışıklığı baskılayıcı ilaç kullananları daha çok etkilemektedir.Cilt (Kütanöz) mukormikozisi: Bu enfeksiyon yanık, sıyrık, kesik, ameliyat ve cilt yaralanmalarında mantarların bu hasarlı dokulardan içeri girmesi ile oluşur.Yayılmış mukormikozisi: Enfeksiyonun kan dolaşımına yayılıp vücudun başka bölümlerine taşındığı türüdür. Bu tür en sık beyni etkilerken; kalp, cilt ve dalak gibi diğer organlara da yayılabilir.Kara mantar hastalığı en çok kimlerde görülür?Kara mantar hastalığı çoğu insan için zararlı değildir. Sağlık sorunları olan veya vücudun mikrop ve hastalıklarla savaşma yeteneğini azaltan ilaçları kullanan kişilerde daha yaygın şekilde görülür.Kara mantar hastalığının risk faktörleri nelerdir?Kişinin bağışıklık sisteminin zayıf olmasının yanı sıra;-Şeker hastalığı,HIV veya AIDS-Organ nakli-Düşük beyaz kan hücre sayısı-Uzun süreli steroid kullanımı,-Ameliyat, yanık ve yara nedeniyle cilt yaralanması-Prematüre veya düşük ağırlıklı doğum-Covid-19 geçirilmesi gibi durumlar risk faktörleri arasında yer almaktadır.Kara mantar hastalığı ölümcül müdür?Kara mantar hastalığı tedavi edilmemesi halinde ölümcül seyreden bir rahatsızlıktır.Kara mantar hastalığı bulaşıcı mıdır?Kara mantar bulaşıcı bir hastalık değildir. İnsandan insana ya da insandan hayvana bulaşmaz. Ancak havadaki veya ortamdaki mantar sporları ile bu küf mantarı yayılabilir.Kara mantar hastalığında enfekte olmuş dokuların alınması gerekir mi?İleri seviyeye ilerleyen kara mantar hastalarında cerrahi uygulanabilir. Bu hastalıktan dolayı ileri derecede hasar gören burun, akciğer ve göz gibi bazı organ ve dokuların ameliyat ile alınması gerekebilir. Cerrahinin uygulanmasının sebebi hastalığın vücudun diğer bölge ve organlara yayılmasını engellemektir.Kara mantar hastalığından korunmak için nelere dikkat edilmelidir? Riskli bölgelere yapılan ziyaret ve gezilerde alınacak kişisel koruyucu önlemler, bu hastalığa karşı atılabilecek en önemli adımlar arasında yer alır. Bununla birlikte şu önlemler alınabilir:- İnşaat veya kazı alanları gibi çok tozlu alanlardan kaçınmaya çalışılmalıdır. Bu alanlardan kaçınılamıyorsa, koruyucu maske takılmalıdır- Kasırgalar ve doğal afetlerden sonra sudan zarar görmüş binalar ve sel sularıyla doğrudan temastan kaçınılmalıdır.- Bahçe işleri gibi toprağa veya toza yakın temas gerektiren faaliyetlerden uzak durulmalıdır.-Ormanlık alanları ziyaret etme gibi açık hava etkinlikleri yaparken ayakkabı, uzun pantolon ve uzun kollu gömlek giyilmelidir.-Toprak, yosun veya gübre gibi malzemeleri tutarken eldiven giyilmelidir.- Cilt enfeksiyonu geliştirme olasılığını azaltmak için, özellikle toprağa veya toza maruz kalınmışsa, cilt yaraları sabun ve suyla iyice temizlenmelidir.Kara mantar hastalığına ne iyi gelir? Vücudun savunma sistemini güçlü tutmak için sağlık beslenme spor alkol ve sigaradan uzak durmak önemlidir, eğer bağışıklık sistemini zayıflatan bir hastalık var ise korunma önlemlerine uyulmalıdır.Kara mantar hastalığı bitkisel yöntemlerle tedavi edilebilir mi? Hayır, Kara mantar hastalığı bitkisel yöntemlerle tedavi edilemez, tedavisinde antibiyotikler ve genellikle cerrahi tedavi birlikte uygulanır. | 9,224 |
409 | Hastalıklar | Karaciğer Kanseri | Karaciğer kanseri, karaciğerdeki hücrelerin kontrolsüz bir şekilde büyümesi ve çoğalması ile ortaya çıkan kanser türüdür. Karın ağrısı ve karında şişkinlik, kilo kaybı, sarılık, gastrointestinal kanama ve halsizlik en tipik belirtileridir. Karaciğere süregelen şekilde zarar verebilen Hepatit enfeksiyonları, siroz, aşırı alkol, karaciğer yağlanması, tip 2 diyabet, obezite ve tütün kullanımı karaciğerde kanser oluşumundaki etkin faktörlerdir. Karaciğer kanserinin tedavisi kanserin evresine bağlıdır. Erken teşhis edilirse kanseri tamamen ortadan kaldırmak mümkün olabilir.Karaciğer kanseri, karaciğerdeki hücrelerin kontrolsüz bir şekilde büyümesi ve çoğalması ile ortaya çıkan kanser türüdür. Karın ağrısı ve karında şişkinlik, kilo kaybı, sarılık, gastrointestinal kanama ve halsizlik en tipik belirtileridir. Karaciğere süregelen şekilde zarar verebilen Hepatit enfeksiyonları, siroz, aşırı alkol, karaciğer yağlanması, tip 2 diyabet, obezite ve tütün kullanımı karaciğerde kanser oluşumundaki etkin faktörlerdir. Karaciğer kanserinin tedavisi kanserin evresine bağlıdır. Erken teşhis edilirse kanseri tamamen ortadan kaldırmak mümkün olabilir.
Karaciğer Kanseri Nedir?Karaciğer kanseri, karaciğer hücrelerinin yapısının değiştiği ve anormal büyümesi ile ortaya çıkan kanser hastalığıdır. Karaciğer kanseri vücudun başka bir yerinden karaciğere yayılarak (ikincil) ya da direk karaciğerde başlayarak (birincil) gelişebilir. Karaciğerin kendi hücresinden kaynaklanan hepatosit karsinomu, fibrolameller karsinom, safra kanalı kanseri, anjiyosarkom ve hepatoblastom olmak üzere 5 birincil karaciğer kanseri türü bulunur. Hepatosit karsinomu en yaygın birincil karaciğer kanseri türüdür.Kişinin karaciğeri sağlıklıysa, bu kanser türüne yakalanma riski çok düşüktür. Özellikle karaciğer hastalığı olanlar, karaciğeri yapısal bozukluğa uğrayan bireyler (siroz ya da siroz zemini olanlar) karaciğer kanseri riski altındadır.Sarılık, göğüs kafesinin altında şişlik, karnın sağ tarafında ve sağ omuzda ağrı bulantı ve kusma, iştah kaybı ve plansız kilo kaybı karaciğer kanserinin belirtileridir. Karaciğer kanserinin erken teşhisi çok önemlidir. Karaciğer hasta olduğu ve fonksiyon olarak kişinin kendisine ancak yettiği için, karaciğerde sadece tümörlü bölümün çıkarılması oldukça zordur. Bu nedenle ilgili semptomları yaşayan kişiler mutlaka bir uzmana görünmelidir. Karaciğer Kanseri Evreleri Nelerdir?Karaciğer kanserinin tedavi planlaması için öncelikle evrelendirilmesi yapılmalıdır. Karaciğer kanserleri genel olarak 4 evreye ayrılmaktadır:Evre 1: Karaciğer kanserinde tümör dokusu karaciğer içerisinde bulunur ve diğer başka bir organ ya da yapıyı etkisi altına almamıştır.Evre 2: Karaciğer kanserinde küçük tümöral oluşumlar karaciğer dokusu içerisinde yer alır veya bir kötü huylu tümör dokusu kan damarlarına ulaşmış olarak tespit edilir.Evre 3: Karaciğer kanserinde birden fazla sayıda büyük tümör karaciğer dokusunu etkisi altına almıştır veya bir büyük tümör büyük bir damarı etkisi altına almış olarak tespit edilir.Evre 4: Karaciğer kanserinde ise karaciğer kanseri artık metastaz yapmış ve vücudun diğer bölümlerine yayılmıştır.Karaciğer Kanseri Neden Olur?Karaciğer kanseri ile ilişkilendirilen en yaygın nedenler, hepatit B ve hepatit C gibi hepatit enfeksiyonları, alkole bağlı olan ya da olmayan siroz hastalığı, karaciğerin yağlandığı hastalıklar, safra kesesi sorunları ve sigara kullanımıdır. Bu faktörler yıllar içinde karaciğerde skarlaşmaya ve kansere neden olur.Karaciğer kanserinin nedenleri genel olarak şunlardır: Hepatit B virüsü enfeksiyonları, Hepatit C ve Hepatit D virüsü enfeksiyonları, Aflatoksin (aspergillus flavus zehiri), Siroz, Genetik konjenital metabolik hastalıklar, Hemokromatozis, Wilson hastalığı, Glikojen depo hastalığı, Kimyasallar (Nitritler, hidrokarbonlar, solventler) karaciğer kanseri nedenlerindendir.Karaciğer kanseri, karaciğer hücrelerinin DNA’sında meydana gelen mutasyonlar sonucunda meydana gelen bir kanser türüdür. Bu mutasyonlar, hücrelerin kontrolsüz bir şekilde büyümesine ve tümör oluşumuna yol açar. Bu tümörler iyi veya kötü huylu olabilir ancak risk faktörü veya karaciğer hücrelerinin hasarına bağlı olarak kötü huylu olma ihtimalleri daha yüksektir.Karaciğer kanserinin gelişiminde rol oynayan başlıca risk faktörleri şunlardır:Kronik Hepatit B ve C enfeksiyonları: Hepatit B ve C enfeksiyonu, karaciğer kanserini meydana getiren en önemli nedenler arasında yer alır. Bu virüsler, karaciğerde uzun süreli enfeksiyona neden olarak önce siroz ardından ise karaciğer kanseri riskini artırır. Hepatit B ve C enfeksiyonlarından korunarak karaciğer kanseri riski azaltılabilir.Siroz: Genellikle aşırı alkol tüketimine bağlı şekilde karaciğerin skar dokusu ile kaplanması olarak tanımlanan siroz, karaciğer kanseri gelişimi için önemli bir risk faktörüdür. Siroz, kronik alkol kullanımı, kronik viral hepatit enfeksiyonları ve bazı genetik hastalıklar siroz oluşumunu tetikler. Bunun akabinde de karaciğer kanseri riski artar.Aflatoksin maruziyeti: Aspergillus flavus ve Aspergillus parasiticus gibi mantarlar tarafından üretilen aflatoksin kimyasalları, özellikle tahıl ve yer fıstığı gibi gıdalarda bulunabilir. Bu toksinlere uzun süre maruz kalmak da karaciğer kanseri riskini artıran faktörler listesine eklenebilir.Aşırı alkol kullanımı: Aşırı alkol tüketimi, karaciğer hücrelerine zarar vererek zamanla karaciğeri yorarak siroza ve bağlantılı olarak karaciğer kanseri riskinin artmasına yol açar.Obezite ve diyabet: Obezite ve tip 2 diyabet hastalığı, karaciğerde aşırı yağ birikimine yol açarak non-alkolik yağlı karaciğer hastalığına ve non-alkolik steatohepatite neden olabilir. Bu bilgiler ışığında hem obezite hem de diyabet hastalıkları karaciğer kanseri riskini artıran faktörler arasında yer alır.Genetik ve metabolik hastalıklar: Karaciğer kanseri riskini artıran nedenler olarak hemokromatoz (vücutta aşırı demir birikimi), wilson hastalığı (bakır birikimi) ve alfa-1 antitripsin eksikliği gibi genetik hastalıklar örnek verilebilir.Sigara Kullanımı: Sigara içmek de karaciğer kanseri riskini artıran faktörlerden biridir.Bu risk faktörlerinin var olmasa da riski artırsa da her zaman karaciğer kanserine neden olmaz ve bunun bir kesinliği yoktur. Ancak bu faktörlere sahip kişilerin düzenli sağlık kontrolleri yaptırmaları ve gerekli önlemleri almaları önerilir.Karaciğer Kanseri Belirtileri Nelerdir?Karaciğer kanseri evrelerinde karşılaşılan yaygın belirtiler anormal kilo kaybı, iştahta azalma, üst karın bölgesinde ve omuzda ağrı, halsizlik, çabuk yorulma, sarılık, karında sıvı birikmesine bağlı şişkinlik, ciltte kaşıntı, bulantı ve kusmadır.Karaciğer kanserinde görülen belirtiler şunlardır: Halsizlik ve yorgunluk Karın ağrısı İştah kaybı ve çok az yemeye rağmen tok hissetme Bulantı ve kusma Sıvı birikimine bağlı karında şişkinlik Cilt ve göz akında sararma Soluk renkli dışkı (kireç rengi) Halsiz ve yorgun hissetme Kilo kaybı Kaşıntı Ateş Sağ omuzda ağrı Sol ve sağ tarafta dalak ve karaciğer büyümesine bağlı dolgunluk hissiKaraciğer Kanseri Kimlerde Görülür?Karaciğer kanseri için en fazla riski taşıyan grup ise hepatitli kişilerdir. Bu kanserlerin yüzde 80’i daha çok siroz olan kişilerde gelişmektedir, bu nedenle hastalar yakından takip edilmelidir.Risk altında olmayan bireylere göre Hepatit B ve C hastası kişilerin karaciğer kanseri olma riski 200 kat daha fazladır. Hepatit B, aşılanma ile önlenebilir. Hepatit C için geliştirilen tedaviler de oldukça olumlu sonuçlar vermektedir.Siroz, karaciğer hücrelerinin alkol, hepatit, bağışıklık sistemi ile ilgili nedenler vb. hasar görmesi sonucu oluşan bir hastalıktır. Siroz hastalarının %5’inde karaciğer kanserine yakalanma riski vardır. Obezite de karaciğer yağlanması ve sirozu tetikleyebildiği için önemli riskler arasında yer almaktadır.Karaciğer Kanseri için Risk Faktörleri Nelerdir?Karaciğer kanseri genellikle 65 yaş üzeri kişileri etkiler. Bunun yanında safra kanalında taş bulunması, hepatit B ve C, uzun süreler kimyasal maddelere maruz kalmak, diyabet karaciğer kanserinin risk faktörleri arasındadır. Karaciğer kanserinin diğer risk faktörleri şöyle sıralanabilir: Hepatit B virüsü enfeksiyonları Hepatit C virüsü enfeksiyonları Hepatit D virüsü enfeksiyonları Aflatoksin (aspergillus flavus zehri) Sirozlar Genetik, konjenital, metabolik hastalıklar Hemakromatozis, Wilson, Glikojen depo hastalığı Kimyasallar; Nitritler, hidrokarbonlar, solventlerKaraciğer Kanseri Teşhisi Nasıl Konulur?Karaciğer kanseri bazı vakalarda ileri bir aşamaya gelene kadar herhangi bir belirti vermeyebilir. Kanser ilerledikçe nedensiz kilo kaybı, karnın sürekli şiş olması, sıvı birikimi, iştah kaybı ve sürekli halsizlik, sarılık gibi belirtiler ortaya çıkmaya başlayabilir. Bu tür şikayetler yaşayan kişilerin en kısa sürede doktora başvurması gerekmektedir. Günümüzde karaciğerdeki her türlü gelişimi, görüntüleme yöntemleri aracılığı ile saptamak mümkündür: Özellikle risk altındaki hastalar en ucuz ve kolay uygulanabilen yöntem olan ultrasonografi ile takibe alınmalıdır. Bilgisayarlı tomografi (BT), manyetik rezonans görüntüleme (MR), anjiyografi başvurulacak diğer yöntemlerdir. Bazen tanıyı kuvvetlendirmek için bu görüntüleme yöntemlerinden birkaçı bir arada kullanılabilir. Kanda, bir tümör belirteci (marker) olan alfa feto protein (AFP) tayini yapılabilir. Bu testin yüksek çıkması kanser açısından anlamlıdır.Karaciğer kanserinin tanısı için kullanılan yöntemler, genellikle hastalığın erken teşhis edilmesi ve doğru bir tedavi planının oluşturulmasını içerir. Bu bağlamda erken teşhis, hastalığın tedavi edilmesinde önemlidir. Özellikle görüntüleme yöntemleri şöyle açıklanabilir:Görüntüleme teknikleriKaraciğer kanseri tanısı adına faydalanılan görüntüleme yöntemleri, karaciğerdeki tümörlerin tespiti ve boyutlarının değerlendirilmesi için kullanılır.Ultrasonografi (USG): USG olarak kısaltılan ultrasonografi, karaciğer tümörlerini tespit etmek için kullanılan ilk basamak görüntüleme yöntemidir. USG, non-invaziv ve kolay uygulanabilir olması nedeniyle tanı sürecinde yaygın olarak tercih edilir.Bilgisayarlı Tomografi (BT): Bilgisayarlı tomografi sayesinde karaciğerdeki tümörlerin detaylı görüntülenmesi sağlanır. Bu yöntem, tümörlerin boyutunu ve çevre dokulara yayılımını inceler.Manyetik Rezonans Görüntüleme (MR): Yaygın bir yöntem olan MR, özellikle karaciğerin yumuşak dokularını ve damarsal yapısını detaylı incelemek için kullanılır. Dinamik kontrast madde ile de tümör karakterizasyonu yapılabilir.Pozitron Emisyon Tomografisi (PET-BT): Kanserin metastaz yapıp yapmadığını değerlendirmek için pozitron emisyon tomografisi tercih edilir.Laboratuvar testleriLaboratuvarda yapılan kan testleri, karaciğer fonksiyonlarını ve tümör belirteçlerini değerlendirmek için önemlidir.Alfa-Fetoprotein (AFP): AFP, karaciğer kanserinin tanısında kullanılan bir tümör belirtecidir. Yüksek AFP seviyeleri, karaciğer kanseri şüphesini artırır ve dikkat edilmesi gereken bir değerdir.Karaciğer fonksiyon testleri: Karaciğer fonksiyon testleri sayesinde karaciğer enzimleri (ALT, AST) ve bilirubin seviyeleri değerlendirilir. Bu sayede de siroz veya karaciğer hastalığı belirtileri tespit edilir.HBV ve HCV testleri: Kronik hepatit B veya C enfeksiyonunun varlığı HBV ve HCV testleri yoluyla kontrol edilir.Ancak kanser olduğu bilinenlerde bile normal çıkabildiği unutulmamalıdır. Normal çıkması tümör olmadığı anlamına gelmez. Tanı için bazı vakalarda karaciğerden iğne biyopsisi yapılabilir. Ancak bu, sık başvurulması gereken bir yöntem değildir. Biyopsi yapılıp yapılmamasına bu konularda deneyimli, karaciğer hastalığı ile ilgilenen hekimler yani gastroenteroloji uzmanları ve/veya cerrahlar karar vermelidir.Karaciğer Kanseri Tedavisi (Karaciğer Kanseri Ameliyatı)Karaciğer kanserinin tedavi yöntemi karaciğerin tümörlü bölgesinin ameliyat ile çıkarılması ve/veya karaciğer naklidir. Kanser hücrelerini yakmak, dondurmak veya küçülterek yok etmeyi içeren lokalize tedaviler ablasyon, embolizasyon, radyasyon, hedefli ilaç tedavisi, immünoterapi, kriyoterapi ve kemoterapi gibi tedavi yöntemleridir.Karaciğer kanseri tedavisinde cerrahi olarak çıkarılma işleminin yapılabilmesi tümörün evresine ve etrafa yayılım olup olmamasına, hastada bir karaciğer hastalığı var ise bunun derecesine bağlıdır. Kanser karaciğer dışına yayılıp metastaz yaptıysa cerrahi tedavi seçeneği değerlendirilemez. En ideal tedavi seçeneği ise elbette karaciğer naklidir. Karaciğer nakli ile hastalıklı karaciğer tamamen çıkarılır. Yerine sağlıklı karaciğer nakledilir. Nakil yapılan hastalarda tümörün yeniden çıkma riski daha azdır.Karaciğer kanseri tedavilerinde girişimsel radyoloji uygulamalarının önemi nedir?Kanser tedavisinde girişimsel radyolojik uygulamaların çeşitleri ve bunların etkinliği son yıllarda gelişen teknolojiyle beraber giderek artmaktadır. Bu tedavilerin başında; Ciltten görüntüleme kılavuzluğunda tümörün içine yerleştirilen bir iğne ile tümörü yakma sağlayan radyofrekans (RF) ve mikrodalga (MW) ablasyon tedavileri Kan damarlarından anjiyografik tekniklerle tümöre ulaşarak hem tümörün beslenmesini kesecek şekilde damarları tıkayan hem de aynı zamanda tahrip etmek için yüksek doz kemoterapötik veya radyoaktif izotop yüklü ilaçların verildiği kemoembolizasyon Radyoembolizasyon (Yitrium 90-Y-90) tedavileri gelir.Karaciğer Kanserinden Korunma YollarıKaraciğer kanserinden korunmak temelde risk faktörlerini azaltmak ve sağlıklı beslenme düzenine geçmek önemlidir. Yaşam tarzından yapılacak bu değişiklikler genel vücut sağlığı için olduğu kadar karaciğer kanserinin riskini azaltmak adına da önemlidir.Karaciğer kanserinden korunma yollarına şu örnekler verilebilir ve detaylı olarak açıklanabilir:Hepatit enfeksiyonlarından korunmanın önemiHepatit B enfeksiyonuna karşı hepatit B aşısı olmak, hepatit B virüsünün neden olduğu karaciğer hasarını ve buna bağlı karaciğer kanseri riskini önleme konusunda etkili bir yol olarak değerlendirilir.Diğer yandan hepatit C virüsünden korunmak da kanser riskini azaltabilecek bir yoldur. Hepatit C için henüz bir aşı bulunmasa da bu virüsten korunmak için kişinin kan temasından kaçınmak ve steril tıbbi ekipman kullanması önemlidir.Alkol ve zararlı maddelerden kaçınmakKaraciğer kanserinden korunmak karaciğere iyi bakmak çok önemlidir. Karaciğere iyi bakmak için de alkol ve zararlı maddeleri karaciğerden uzak tutmak gerekir. Aşırı alkol tüketimi karaciğer hasarı ve siroz riskini artıracağı için karaciğer kanseri tehlikesi ortaya çıkabilir. Ayrıca uyuşturucu madde kullanımından kaçınmak da önemlidir çünkü bu maddeler zamanla karaciğere zarar verebilir.Aflatoksine dikkat etmekTahıl, yer fıstığı ve mısır gibi besinlerin doğru şekilde saklanmasıyla aflatoksin adı verilen toksiklerin oluşumu önlenebilir. Bu bağlamda sağlıklı karaciğer için aflatoksin içeriği yüksek gıdaları tüketmekten kaçınmak gerekir.Sağlıklı beslenme düzenine geçmekSadece karaciğer için değil, genel vücut sağlığı için de sağlıklı beslenmenin önemi tartışılmaz bir gerçektir. Özellikle antioksidan açıdan zengin meyve ve sebzeler tüketmek karaciğeri koruyan yollardandır. Ayrıca işlenmiş ve şeker oranı yüksek gıdalardan kaçınmak obezite riskini azaltacağı için karaciğer kanseri riskini de düşürür.Kişinin sağlıklı kilosunu korumasıDüzenli egzersiz ve dengeli bir diyet, kişinin sağlıklı kilosunu koruması adına olmazsa olmaz yöntemlerdir. Kişinin sağlıklı kilosunu koruması da obeziteyi önlemekle beraber karaciğer yağlanması ve buna bağlı karaciğer kanseri riskini de azaltır.Kimyasal maddelerden korunmakEndüstriyel kimyasallar ve toksinlere maruz kalmaktan kaçınmak mümkün olmazsa bu maruziyeti azaltarak karaciğere zarar verebilecek olumsuz etkilerden korunmak mümkündür.Sigara ve tütün kullanımını bırakmakSigara içmek akciğer kanserinin altında yatan ana faktör olarak bilinse de aynı zamanda karaciğer kanseri riskini de artırır. Sigara ve tütün ürünlerinin bırakılması karaciğer sağlığı açısından önemlidir ve riski olabildiğince düşürür.Düzenli sağlık kontrolleri yaptırmakKaraciğer kanserinin risk faktörlerine sahip kişilerin düzenli sağlık kontrolleri yaptırması olası hastalıkların görülmesine karşı erken tanı için önemlidir. Özellikle karaciğer ultrasonu ve kan testleri gibi tarama yöntemleri, özellikle siroz ya da kronik hepatit, daha sonrasında ise karaciğer kanseri gibi ciddi hastalıkları olan kişiler için önerilir.Diyabet kontrolü ve yönetimiKan şekeri seviyesini olabildiğince minimum düzeye indirerek kontrol altında tutarak non-alkolik yağlı karaciğer hastalığına bağlı riskleri azaltmak mümkündür. Bu da doğru orantılı bir şekilde karaciğer kanseri görülme riskini azaltır.İlaç kullanımına dikkatKaraciğere zarar verebilecek ilaçlar doktor tavsiyesi olmadan kesinlikle kullanılmamalıdır. Çünkü bilinçsiz kullanılan ilaçlar yan etki olarak karaciğere zarar verebilir.Bu önlemleri uygulayarak karaciğer sağlığınızı koruyabilir ve karaciğer kanseri riskini önemli ölçüde azaltabilirsiniz.Karaciğer Kanseri Hakkında Sık Sorulan SorularKaraciğer kanserinin ilk belirtileri nelerdir?Karaciğer kanserinde hastalık belirti verecek kadar ilerlediğinde, kilo kaybı, iştah kaybı, üst karın bölgesinde ağrı, mide bulantısı ve kusma, yorgunluk ve halsizlik, karında şişkinlik, gözleride ve ciltte sararma ile beyaz, kireç rengi dışkı görülür.Karaciğer kanseri geçer mi?Tedavi edilemeyen karaciğer kanserinin sonuçları olumsuz tablolara neden olmaktadır. Bu vakalarda beklenen yaşam süresi 6-9 ay kadardır. En etkili yöntem tümörün cerrahi olarak çıkarılmasıdır. Cerrahi tedavi yapılabilmesi ise tümörün evresine ve etrafa yayılım olup olmamasına, hastada bir karaciğer hastalığı var ise bunun derecesine bağlıdır.Karaciğer kanseri nerede ağrı yapar?Karaciğer kanseri meydana geldiğinde genellikle karın sağ üst bölgesinde dolgunluk ve ağrı hissi meydana gelir.Karaciğer kanseri kimlerde görülür?Hepatit B ve Hepatit C’li veya sirozlu hastalarda gelişen karaciğer tümörleri, genellikle erken dönemde belirti vermeyebilir. Ülkemizde Hepatit B ve Hepatit C sık görülen hastalıkların başında gelmektedir. Hepatit virüsünün varlığı, karaciğer kanseri gelişimi için de önemli bir risk faktörüdür.Karaciğer kanseri hangi yaşlarda görülür?Karaciğer kanseri tanı yaşı ortalama 62'dir. Karaciğer kanseri tanısı konan hastaların %90'ından fazlası 45 yaşın üzerindeyken, %3'ü 35-44 yaşları arasında ve %3'den azı ise 35 yaşından gençtir.Karaciğer kanseri nasıl anlaşılır?Göz akı ve ciltte sararma, kaşıntı, koyu renkli idrar, soluk renkli dışkı, iştahsızlık, çabalamadan kilo kaybı, karında şişkinlik, karın ağrısı, genel halsizlik ve yorgunluk karaciğer kanseri seyri sırasında görülen belirtilerdir.Karaciğer kanseri ne iyi gelir?Karaciğer kanseri tedavisinde destek ürünlerin ya da herhangi bir yiyecek/içeceğin yeri bulunmamaktadır. Doktora sormadan asla faydalı olduğu söylenen herhangi bir ürün kullanılmamalıdır.Karaciğerde kitle neye işaret eder?Karaciğerde görülen kitle, tümör olarak da adlandırılmaktadır. Bu kitleler genel olarak organın kendi dokusundan çıkmakta olan iyi veya kötü huylu tümörlerdir. Öte yandan farklı bir hastalık sonucu karaciğere sıçrayan iyi huylu kitleler de görülebilmektedir.Karaciğerde kitle tehlikeli midir?Karaciğer kitlelerinin çoğunu iyi huylu tümörler oluşturmaktadır. Kötü huylu tümörlerin büyük çoğunluğunu diğer organlardan karaciğere sıçrayan metastazlar oluştursa da karaciğerin kendi dokusunda oluşan kitleler de sıkça görülmektedir.Karaciğerde kitle ağrı yapar mı?Karaciğer kanseri erken dönemde bir bulgu vermeyebilir. Kitle çapı büyüdükçe karnın sağ tarafında yaygın bir ağrı ortaya çıkmaktadır. İleri evredeyse şiddetli karın ağrısına kilo kaybı ve karında şişlik eşlik etmektedir.Karaciğerde iyi huylu kitle nedir?Karaciğerin en sık görülen iyi huylu tümörleri hemanjiyom, adenom ve fokal nodüler hiperplazidir. Hemanjiyomlar karaciğerin en sık görülen iyi huylu tümörleridir. Kanserleşme riskleri yoktur, yırtılarak (ruptüre olma) kanama riskleri de düşüktür. Bu nedenle hastalar genellikle seri görüntüleme tetkikleriyle izlenmektedir.Karaciğerde kitle tedavisi nasıl olur?Cerrahi tedavi yapılabilmesi ise tümörün evresine ve etrafa yayılım olup olmamasına, hastada bir karaciğer hastalığı var ise bunun derecesine bağlıdır. Cerrahinin başarısı tümörün çapı ile de alakalıdır.Karaciğer kistin iyi huylu olduğu nasıl anlaşılır?Karaciğer kistleri genellikle şikayete yol açmaz ve birçoğu iyi huyludur. Belirti göstermeyen kistler çoğunlukla küçük kistlerdir. Ancak kist büyüdükçe karın bölgesinde birtakım şikayetler meydana gelebilir.Karaciğer kist kaç cm tehlikelidir?Çapı <5cm olanlarda cerrahi sonrası sağ kalım, tümörü >5cm olanlara kıyasla çok daha iyidir. İdeal şartlarda (<5cm, tek, yayılımı yok) yapılan cerrahi çıkarımlardan sonra beklenen 5 yıllık sağ kalım %60 civarındadır.Karaciğer kitle ameliyatı ne kadar sürer?Kitlenin büyüklüğü, bulunduğu alan metastaz olup olmamasına bağlı olarak değişmekle birlikte tahmini olarak 1-2 saat civarında sürmektedir.Karaciğer kanseri nasıl önlenir?Karaciğer kanserini engellemek için hepatit virüslerinden korunmak gerekir. Hepatit B virüsüne karşı aşılanma geç olmadan sağlanmalıdır. Siroza ve uzun dönemde karaciğer kanserine neden olabileceği için aşırı alkol tüketiminden de uzak durmak gerekir. Sağlıklı beslenme ile obezite ve diyabet riski düşürülerek beraberinde oluşabilecek karaciğer yağlanması, siroz ve karaciğer kanseri riski de azaltılmış olacaktır.Karaciğer kanseri tedavisinde Yitrium 90 tedavisi, diğerlerinden hangi özellikleriyle ayrılıyor?Radyoembolizasyon ya da selektif internal radyoterapi (SIRT) olarak da bilinen bu tedavi yöntemi, temel olarak karaciğerdeki bir tümöre atardamarlar yoluyla ulaşılıp, dışarıdan verilemeyecek kadar yüksek doz radyasyonun, mikroküreciklere yüklü Yitrium 90 radyoizotopu enjekte edilerek verilmesi, bu sayede de tümörün canlılığının ortadan kaldırılması esasına dayanmaktadır.Karaciğer kanserinde Yittrium-90 tedavisi için kimler uygun?Tedaviye uygun hasta grubunu mevcut tümöral hastalığı karaciğer ile sınırlı olan, karaciğerin dışında önemli bir tümör odağı bulunmayan hastalar oluşturur. Bunun dışında yapılan hazırlık anjiyosunda da hastanın tedaviye uygunluğu değerlendirilir.Karaciğer kanserinde cerrahi tedavi işe yarar mı?Karaciğer kanserlerinde cerrahi işlemin başarı oranı tümörün çapı ile de alakalıdır. Çapı <5cm olanlarda cerrahi sonrası sağ kalım, tümörü >5cm olanlara kıyasla çok daha iyidir. İdeal şartlarda (<5cm, tek, yayılımı yok) yapılan cerrahi çıkarımlardan sonra beklenen 5 yıllık sağ kalım %60 civarındadır.Karaciğer metastazlarının tedavisi mümkün müdür?Karaciğer metastazlarının tedavisi, yayılımın nereden olduğuna (hangi organın kanserine ait), olayın yaygınlığına (karaciğerde kaç metastaz var), metastazların karaciğerdeki yerine, karaciğer dışında başka bir yerde de yayılım olup olmadığına bağlıdır. Özellikle lenfomalar bazı kemoterapi kombinasyonları ile tedavi edilebilirler. Meme ve akciğer kanserleri kemoterapiden kısmen fayda görürler. Karaciğer metastazlarının tedavisi açısından kalın bağırsak (kolorektal) kanseri metastazlarını ayrı tutmak gerekir. Kolorektal kanserler sıklıkla karaciğere metastaz yaparlar ve bunlarda karaciğerdeki metastazların da cerrahi olarak çıkarılması tedavi açısından çok önemlidir.Karaciğer metastazı ne demektir?Vücudun herhangi bir yerindeki kanserin çıktığı yerden (organdan) başka bir yere yayılmasına o kanserin metastaz yapması denilmektedir. Bu metastazların karaciğerde gözükmesi ise karaciğer metastazı diye anılır.Karaciğerde metastaz sık görülen bir durum mudur?Evet. Karaciğer kanı filtre eden büyük bir organdır. Bu nedenle, kan dolaşımına karışan kanser hücreleri bu organda takılır kalır ve büyümeye devam eder. Özellikle sindirim sisteminden (bağırsaklar) gelen kanın ilk önce karaciğerden geçmesi nedeniyle buralara ait kanserlerin karaciğer metastazları sık görülür. Kalın bağırsak, mide, pankreas, safra yolları, ince bağırsak gibi organlara ait kanserlerde karaciğere metastaz sıktır. Ayrıca, meme kanseri, akciğer kanseri ve lenfomalara ait metastazlar da sık görülür.Metastatik karaciğer kanseri yaşam süresi nedir?Hastadan hastaya, hastanın tedavi şekline ve pek çok parametreye göre bu süre değişkenlik gösterir.Karaciğer kanseri bitkisel tedavi ile çözülebilen bir sorun mu?Karaciğer kanseri tedavisinde bitkisel çözümlerin yeri bulunmamaktadır. Doktora sormadan asla bitkisel tedaviye yönelmemek gerekmektedir.
Karaciğer Kanseri Nedir?Karaciğer kanseri, karaciğer hücrelerinin yapısının değiştiği ve anormal büyümesi ile ortaya çıkan kanser hastalığıdır. Karaciğer kanseri vücudun başka bir yerinden karaciğere yayılarak (ikincil) ya da direk karaciğerde başlayarak (birincil) gelişebilir. Karaciğerin kendi hücresinden kaynaklanan hepatosit karsinomu, fibrolameller karsinom, safra kanalı kanseri, anjiyosarkom ve hepatoblastom olmak üzere 5 birincil karaciğer kanseri türü bulunur. Hepatosit karsinomu en yaygın birincil karaciğer kanseri türüdür.Kişinin karaciğeri sağlıklıysa, bu kanser türüne yakalanma riski çok düşüktür. Özellikle karaciğer hastalığı olanlar, karaciğeri yapısal bozukluğa uğrayan bireyler (siroz ya da siroz zemini olanlar) karaciğer kanseri riski altındadır.Sarılık, göğüs kafesinin altında şişlik, karnın sağ tarafında ve sağ omuzda ağrı bulantı ve kusma, iştah kaybı ve plansız kilo kaybı karaciğer kanserinin belirtileridir. Karaciğer kanserinin erken teşhisi çok önemlidir. Karaciğer hasta olduğu ve fonksiyon olarak kişinin kendisine ancak yettiği için, karaciğerde sadece tümörlü bölümün çıkarılması oldukça zordur. Bu nedenle ilgili semptomları yaşayan kişiler mutlaka bir uzmana görünmelidir. Karaciğer Kanseri Evreleri Nelerdir?Karaciğer kanserinin tedavi planlaması için öncelikle evrelendirilmesi yapılmalıdır. Karaciğer kanserleri genel olarak 4 evreye ayrılmaktadır:Evre 1: Karaciğer kanserinde tümör dokusu karaciğer içerisinde bulunur ve diğer başka bir organ ya da yapıyı etkisi altına almamıştır.Evre 2: Karaciğer kanserinde küçük tümöral oluşumlar karaciğer dokusu içerisinde yer alır veya bir kötü huylu tümör dokusu kan damarlarına ulaşmış olarak tespit edilir.Evre 3: Karaciğer kanserinde birden fazla sayıda büyük tümör karaciğer dokusunu etkisi altına almıştır veya bir büyük tümör büyük bir damarı etkisi altına almış olarak tespit edilir.Evre 4: Karaciğer kanserinde ise karaciğer kanseri artık metastaz yapmış ve vücudun diğer bölümlerine yayılmıştır.Karaciğer Kanseri Neden Olur?Karaciğer kanseri ile ilişkilendirilen en yaygın nedenler, hepatit B ve hepatit C gibi hepatit enfeksiyonları, alkole bağlı olan ya da olmayan siroz hastalığı, karaciğerin yağlandığı hastalıklar, safra kesesi sorunları ve sigara kullanımıdır. Bu faktörler yıllar içinde karaciğerde skarlaşmaya ve kansere neden olur.Karaciğer kanserinin nedenleri genel olarak şunlardır:Karaciğer kanseri, karaciğer hücrelerinin DNA’sında meydana gelen mutasyonlar sonucunda meydana gelen bir kanser türüdür. Bu mutasyonlar, hücrelerin kontrolsüz bir şekilde büyümesine ve tümör oluşumuna yol açar. Bu tümörler iyi veya kötü huylu olabilir ancak risk faktörü veya karaciğer hücrelerinin hasarına bağlı olarak kötü huylu olma ihtimalleri daha yüksektir.Karaciğer kanserinin gelişiminde rol oynayan başlıca risk faktörleri şunlardır:Kronik Hepatit B ve C enfeksiyonları: Hepatit B ve C enfeksiyonu, karaciğer kanserini meydana getiren en önemli nedenler arasında yer alır. Bu virüsler, karaciğerde uzun süreli enfeksiyona neden olarak önce siroz ardından ise karaciğer kanseri riskini artırır. Hepatit B ve C enfeksiyonlarından korunarak karaciğer kanseri riski azaltılabilir.Siroz: Genellikle aşırı alkol tüketimine bağlı şekilde karaciğerin skar dokusu ile kaplanması olarak tanımlanan siroz, karaciğer kanseri gelişimi için önemli bir risk faktörüdür. Siroz, kronik alkol kullanımı, kronik viral hepatit enfeksiyonları ve bazı genetik hastalıklar siroz oluşumunu tetikler. Bunun akabinde de karaciğer kanseri riski artar.Aflatoksin maruziyeti: Aspergillus flavus ve Aspergillus parasiticus gibi mantarlar tarafından üretilen aflatoksin kimyasalları, özellikle tahıl ve yer fıstığı gibi gıdalarda bulunabilir. Bu toksinlere uzun süre maruz kalmak da karaciğer kanseri riskini artıran faktörler listesine eklenebilir.Aşırı alkol kullanımı: Aşırı alkol tüketimi, karaciğer hücrelerine zarar vererek zamanla karaciğeri yorarak siroza ve bağlantılı olarak karaciğer kanseri riskinin artmasına yol açar.Obezite ve diyabet: Obezite ve tip 2 diyabet hastalığı, karaciğerde aşırı yağ birikimine yol açarak non-alkolik yağlı karaciğer hastalığına ve non-alkolik steatohepatite neden olabilir. Bu bilgiler ışığında hem obezite hem de diyabet hastalıkları karaciğer kanseri riskini artıran faktörler arasında yer alır.Genetik ve metabolik hastalıklar: Karaciğer kanseri riskini artıran nedenler olarak hemokromatoz (vücutta aşırı demir birikimi), wilson hastalığı (bakır birikimi) ve alfa-1 antitripsin eksikliği gibi genetik hastalıklar örnek verilebilir.Sigara Kullanımı: Sigara içmek de karaciğer kanseri riskini artıran faktörlerden biridir.Bu risk faktörlerinin var olmasa da riski artırsa da her zaman karaciğer kanserine neden olmaz ve bunun bir kesinliği yoktur. Ancak bu faktörlere sahip kişilerin düzenli sağlık kontrolleri yaptırmaları ve gerekli önlemleri almaları önerilir.Karaciğer Kanseri Belirtileri Nelerdir?Karaciğer kanseri evrelerinde karşılaşılan yaygın belirtiler anormal kilo kaybı, iştahta azalma, üst karın bölgesinde ve omuzda ağrı, halsizlik, çabuk yorulma, sarılık, karında sıvı birikmesine bağlı şişkinlik, ciltte kaşıntı, bulantı ve kusmadır.Karaciğer kanserinde görülen belirtiler şunlardır:Karaciğer Kanseri Kimlerde Görülür?Karaciğer kanseri için en fazla riski taşıyan grup ise hepatitli kişilerdir. Bu kanserlerin yüzde 80’i daha çok siroz olan kişilerde gelişmektedir, bu nedenle hastalar yakından takip edilmelidir.Risk altında olmayan bireylere göre Hepatit B ve C hastası kişilerin karaciğer kanseri olma riski 200 kat daha fazladır. Hepatit B, aşılanma ile önlenebilir. Hepatit C için geliştirilen tedaviler de oldukça olumlu sonuçlar vermektedir.Siroz, karaciğer hücrelerinin alkol, hepatit, bağışıklık sistemi ile ilgili nedenler vb. hasar görmesi sonucu oluşan bir hastalıktır. Siroz hastalarının %5’inde karaciğer kanserine yakalanma riski vardır. Obezite de karaciğer yağlanması ve sirozu tetikleyebildiği için önemli riskler arasında yer almaktadır.Karaciğer Kanseri için Risk Faktörleri Nelerdir?Karaciğer kanseri genellikle 65 yaş üzeri kişileri etkiler. Bunun yanında safra kanalında taş bulunması, hepatit B ve C, uzun süreler kimyasal maddelere maruz kalmak, diyabet karaciğer kanserinin risk faktörleri arasındadır. Karaciğer kanserinin diğer risk faktörleri şöyle sıralanabilir:Karaciğer Kanseri Teşhisi Nasıl Konulur?Karaciğer kanseri bazı vakalarda ileri bir aşamaya gelene kadar herhangi bir belirti vermeyebilir. Kanser ilerledikçe nedensiz kilo kaybı, karnın sürekli şiş olması, sıvı birikimi, iştah kaybı ve sürekli halsizlik, sarılık gibi belirtiler ortaya çıkmaya başlayabilir. Bu tür şikayetler yaşayan kişilerin en kısa sürede doktora başvurması gerekmektedir. Günümüzde karaciğerdeki her türlü gelişimi, görüntüleme yöntemleri aracılığı ile saptamak mümkündür:Karaciğer kanserinin tanısı için kullanılan yöntemler, genellikle hastalığın erken teşhis edilmesi ve doğru bir tedavi planının oluşturulmasını içerir. Bu bağlamda erken teşhis, hastalığın tedavi edilmesinde önemlidir. Özellikle görüntüleme yöntemleri şöyle açıklanabilir:Görüntüleme teknikleriKaraciğer kanseri tanısı adına faydalanılan görüntüleme yöntemleri, karaciğerdeki tümörlerin tespiti ve boyutlarının değerlendirilmesi için kullanılır.Ultrasonografi (USG): USG olarak kısaltılan ultrasonografi, karaciğer tümörlerini tespit etmek için kullanılan ilk basamak görüntüleme yöntemidir. USG, non-invaziv ve kolay uygulanabilir olması nedeniyle tanı sürecinde yaygın olarak tercih edilir.Bilgisayarlı Tomografi (BT): Bilgisayarlı tomografi sayesinde karaciğerdeki tümörlerin detaylı görüntülenmesi sağlanır. Bu yöntem, tümörlerin boyutunu ve çevre dokulara yayılımını inceler.Manyetik Rezonans Görüntüleme (MR): Yaygın bir yöntem olan MR, özellikle karaciğerin yumuşak dokularını ve damarsal yapısını detaylı incelemek için kullanılır. Dinamik kontrast madde ile de tümör karakterizasyonu yapılabilir.Pozitron Emisyon Tomografisi (PET-BT): Kanserin metastaz yapıp yapmadığını değerlendirmek için pozitron emisyon tomografisi tercih edilir.Laboratuvar testleriLaboratuvarda yapılan kan testleri, karaciğer fonksiyonlarını ve tümör belirteçlerini değerlendirmek için önemlidir.Alfa-Fetoprotein (AFP): AFP, karaciğer kanserinin tanısında kullanılan bir tümör belirtecidir. Yüksek AFP seviyeleri, karaciğer kanseri şüphesini artırır ve dikkat edilmesi gereken bir değerdir.Karaciğer fonksiyon testleri: Karaciğer fonksiyon testleri sayesinde karaciğer enzimleri (ALT, AST) ve bilirubin seviyeleri değerlendirilir. Bu sayede de siroz veya karaciğer hastalığı belirtileri tespit edilir.HBV ve HCV testleri: Kronik hepatit B veya C enfeksiyonunun varlığı HBV ve HCV testleri yoluyla kontrol edilir.Ancak kanser olduğu bilinenlerde bile normal çıkabildiği unutulmamalıdır. Normal çıkması tümör olmadığı anlamına gelmez. Tanı için bazı vakalarda karaciğerden iğne biyopsisi yapılabilir. Ancak bu, sık başvurulması gereken bir yöntem değildir. Biyopsi yapılıp yapılmamasına bu konularda deneyimli, karaciğer hastalığı ile ilgilenen hekimler yani gastroenteroloji uzmanları ve/veya cerrahlar karar vermelidir.Karaciğer Kanseri Tedavisi (Karaciğer Kanseri Ameliyatı)Karaciğer kanserinin tedavi yöntemi karaciğerin tümörlü bölgesinin ameliyat ile çıkarılması ve/veya karaciğer naklidir. Kanser hücrelerini yakmak, dondurmak veya küçülterek yok etmeyi içeren lokalize tedaviler ablasyon, embolizasyon, radyasyon, hedefli ilaç tedavisi, immünoterapi, kriyoterapi ve kemoterapi gibi tedavi yöntemleridir.Karaciğer kanseri tedavisinde cerrahi olarak çıkarılma işleminin yapılabilmesi tümörün evresine ve etrafa yayılım olup olmamasına, hastada bir karaciğer hastalığı var ise bunun derecesine bağlıdır. Kanser karaciğer dışına yayılıp metastaz yaptıysa cerrahi tedavi seçeneği değerlendirilemez. En ideal tedavi seçeneği ise elbette karaciğer naklidir. Karaciğer nakli ile hastalıklı karaciğer tamamen çıkarılır. Yerine sağlıklı karaciğer nakledilir. Nakil yapılan hastalarda tümörün yeniden çıkma riski daha azdır.Karaciğer kanseri tedavilerinde girişimsel radyoloji uygulamalarının önemi nedir?Kanser tedavisinde girişimsel radyolojik uygulamaların çeşitleri ve bunların etkinliği son yıllarda gelişen teknolojiyle beraber giderek artmaktadır. Bu tedavilerin başında;Karaciğer Kanserinden Korunma YollarıKaraciğer kanserinden korunmak temelde risk faktörlerini azaltmak ve sağlıklı beslenme düzenine geçmek önemlidir. Yaşam tarzından yapılacak bu değişiklikler genel vücut sağlığı için olduğu kadar karaciğer kanserinin riskini azaltmak adına da önemlidir.Karaciğer kanserinden korunma yollarına şu örnekler verilebilir ve detaylı olarak açıklanabilir:Hepatit enfeksiyonlarından korunmanın önemiHepatit B enfeksiyonuna karşı hepatit B aşısı olmak, hepatit B virüsünün neden olduğu karaciğer hasarını ve buna bağlı karaciğer kanseri riskini önleme konusunda etkili bir yol olarak değerlendirilir.Diğer yandan hepatit C virüsünden korunmak da kanser riskini azaltabilecek bir yoldur. Hepatit C için henüz bir aşı bulunmasa da bu virüsten korunmak için kişinin kan temasından kaçınmak ve steril tıbbi ekipman kullanması önemlidir.Alkol ve zararlı maddelerden kaçınmakKaraciğer kanserinden korunmak karaciğere iyi bakmak çok önemlidir. Karaciğere iyi bakmak için de alkol ve zararlı maddeleri karaciğerden uzak tutmak gerekir. Aşırı alkol tüketimi karaciğer hasarı ve siroz riskini artıracağı için karaciğer kanseri tehlikesi ortaya çıkabilir. Ayrıca uyuşturucu madde kullanımından kaçınmak da önemlidir çünkü bu maddeler zamanla karaciğere zarar verebilir.Aflatoksine dikkat etmekTahıl, yer fıstığı ve mısır gibi besinlerin doğru şekilde saklanmasıyla aflatoksin adı verilen toksiklerin oluşumu önlenebilir. Bu bağlamda sağlıklı karaciğer için aflatoksin içeriği yüksek gıdaları tüketmekten kaçınmak gerekir.Sağlıklı beslenme düzenine geçmekSadece karaciğer için değil, genel vücut sağlığı için de sağlıklı beslenmenin önemi tartışılmaz bir gerçektir. Özellikle antioksidan açıdan zengin meyve ve sebzeler tüketmek karaciğeri koruyan yollardandır. Ayrıca işlenmiş ve şeker oranı yüksek gıdalardan kaçınmak obezite riskini azaltacağı için karaciğer kanseri riskini de düşürür.Kişinin sağlıklı kilosunu korumasıDüzenli egzersiz ve dengeli bir diyet, kişinin sağlıklı kilosunu koruması adına olmazsa olmaz yöntemlerdir. Kişinin sağlıklı kilosunu koruması da obeziteyi önlemekle beraber karaciğer yağlanması ve buna bağlı karaciğer kanseri riskini de azaltır.Kimyasal maddelerden korunmakEndüstriyel kimyasallar ve toksinlere maruz kalmaktan kaçınmak mümkün olmazsa bu maruziyeti azaltarak karaciğere zarar verebilecek olumsuz etkilerden korunmak mümkündür.Sigara ve tütün kullanımını bırakmakSigara içmek akciğer kanserinin altında yatan ana faktör olarak bilinse de aynı zamanda karaciğer kanseri riskini de artırır. Sigara ve tütün ürünlerinin bırakılması karaciğer sağlığı açısından önemlidir ve riski olabildiğince düşürür.Düzenli sağlık kontrolleri yaptırmakKaraciğer kanserinin risk faktörlerine sahip kişilerin düzenli sağlık kontrolleri yaptırması olası hastalıkların görülmesine karşı erken tanı için önemlidir. Özellikle karaciğer ultrasonu ve kan testleri gibi tarama yöntemleri, özellikle siroz ya da kronik hepatit, daha sonrasında ise karaciğer kanseri gibi ciddi hastalıkları olan kişiler için önerilir.Diyabet kontrolü ve yönetimiKan şekeri seviyesini olabildiğince minimum düzeye indirerek kontrol altında tutarak non-alkolik yağlı karaciğer hastalığına bağlı riskleri azaltmak mümkündür. Bu da doğru orantılı bir şekilde karaciğer kanseri görülme riskini azaltır.İlaç kullanımına dikkatKaraciğere zarar verebilecek ilaçlar doktor tavsiyesi olmadan kesinlikle kullanılmamalıdır. Çünkü bilinçsiz kullanılan ilaçlar yan etki olarak karaciğere zarar verebilir.Bu önlemleri uygulayarak karaciğer sağlığınızı koruyabilir ve karaciğer kanseri riskini önemli ölçüde azaltabilirsiniz.Karaciğer Kanseri Hakkında Sık Sorulan SorularKaraciğer kanserinin ilk belirtileri nelerdir?Karaciğer kanserinde hastalık belirti verecek kadar ilerlediğinde, kilo kaybı, iştah kaybı, üst karın bölgesinde ağrı, mide bulantısı ve kusma, yorgunluk ve halsizlik, karında şişkinlik, gözleride ve ciltte sararma ile beyaz, kireç rengi dışkı görülür.Karaciğer kanseri geçer mi?Tedavi edilemeyen karaciğer kanserinin sonuçları olumsuz tablolara neden olmaktadır. Bu vakalarda beklenen yaşam süresi 6-9 ay kadardır. En etkili yöntem tümörün cerrahi olarak çıkarılmasıdır. Cerrahi tedavi yapılabilmesi ise tümörün evresine ve etrafa yayılım olup olmamasına, hastada bir karaciğer hastalığı var ise bunun derecesine bağlıdır.Karaciğer kanseri nerede ağrı yapar?Karaciğer kanseri meydana geldiğinde genellikle karın sağ üst bölgesinde dolgunluk ve ağrı hissi meydana gelir.Karaciğer kanseri kimlerde görülür?Hepatit B ve Hepatit C’li veya sirozlu hastalarda gelişen karaciğer tümörleri, genellikle erken dönemde belirti vermeyebilir. Ülkemizde Hepatit B ve Hepatit C sık görülen hastalıkların başında gelmektedir. Hepatit virüsünün varlığı, karaciğer kanseri gelişimi için de önemli bir risk faktörüdür.Karaciğer kanseri hangi yaşlarda görülür?Karaciğer kanseri tanı yaşı ortalama 62'dir. Karaciğer kanseri tanısı konan hastaların %90'ından fazlası 45 yaşın üzerindeyken, %3'ü 35-44 yaşları arasında ve %3'den azı ise 35 yaşından gençtir.Karaciğer kanseri nasıl anlaşılır?Göz akı ve ciltte sararma, kaşıntı, koyu renkli idrar, soluk renkli dışkı, iştahsızlık, çabalamadan kilo kaybı, karında şişkinlik, karın ağrısı, genel halsizlik ve yorgunluk karaciğer kanseri seyri sırasında görülen belirtilerdir.Karaciğer kanseri ne iyi gelir?Karaciğer kanseri tedavisinde destek ürünlerin ya da herhangi bir yiyecek/içeceğin yeri bulunmamaktadır. Doktora sormadan asla faydalı olduğu söylenen herhangi bir ürün kullanılmamalıdır.Karaciğerde kitle neye işaret eder?Karaciğerde görülen kitle, tümör olarak da adlandırılmaktadır. Bu kitleler genel olarak organın kendi dokusundan çıkmakta olan iyi veya kötü huylu tümörlerdir. Öte yandan farklı bir hastalık sonucu karaciğere sıçrayan iyi huylu kitleler de görülebilmektedir.Karaciğerde kitle tehlikeli midir?Karaciğer kitlelerinin çoğunu iyi huylu tümörler oluşturmaktadır. Kötü huylu tümörlerin büyük çoğunluğunu diğer organlardan karaciğere sıçrayan metastazlar oluştursa da karaciğerin kendi dokusunda oluşan kitleler de sıkça görülmektedir.Karaciğerde kitle ağrı yapar mı?Karaciğer kanseri erken dönemde bir bulgu vermeyebilir. Kitle çapı büyüdükçe karnın sağ tarafında yaygın bir ağrı ortaya çıkmaktadır. İleri evredeyse şiddetli karın ağrısına kilo kaybı ve karında şişlik eşlik etmektedir.Karaciğerde iyi huylu kitle nedir?Karaciğerin en sık görülen iyi huylu tümörleri hemanjiyom, adenom ve fokal nodüler hiperplazidir. Hemanjiyomlar karaciğerin en sık görülen iyi huylu tümörleridir. Kanserleşme riskleri yoktur, yırtılarak (ruptüre olma) kanama riskleri de düşüktür. Bu nedenle hastalar genellikle seri görüntüleme tetkikleriyle izlenmektedir.Karaciğerde kitle tedavisi nasıl olur?Cerrahi tedavi yapılabilmesi ise tümörün evresine ve etrafa yayılım olup olmamasına, hastada bir karaciğer hastalığı var ise bunun derecesine bağlıdır. Cerrahinin başarısı tümörün çapı ile de alakalıdır.Karaciğer kistin iyi huylu olduğu nasıl anlaşılır?Karaciğer kistleri genellikle şikayete yol açmaz ve birçoğu iyi huyludur. Belirti göstermeyen kistler çoğunlukla küçük kistlerdir. Ancak kist büyüdükçe karın bölgesinde birtakım şikayetler meydana gelebilir.Karaciğer kist kaç cm tehlikelidir?Çapı <5cm olanlarda cerrahi sonrası sağ kalım, tümörü >5cm olanlara kıyasla çok daha iyidir. İdeal şartlarda (<5cm, tek, yayılımı yok) yapılan cerrahi çıkarımlardan sonra beklenen 5 yıllık sağ kalım %60 civarındadır.Karaciğer kitle ameliyatı ne kadar sürer?Kitlenin büyüklüğü, bulunduğu alan metastaz olup olmamasına bağlı olarak değişmekle birlikte tahmini olarak 1-2 saat civarında sürmektedir.Karaciğer kanseri nasıl önlenir?Karaciğer kanserini engellemek için hepatit virüslerinden korunmak gerekir. Hepatit B virüsüne karşı aşılanma geç olmadan sağlanmalıdır. Siroza ve uzun dönemde karaciğer kanserine neden olabileceği için aşırı alkol tüketiminden de uzak durmak gerekir. Sağlıklı beslenme ile obezite ve diyabet riski düşürülerek beraberinde oluşabilecek karaciğer yağlanması, siroz ve karaciğer kanseri riski de azaltılmış olacaktır.Karaciğer kanseri tedavisinde Yitrium 90 tedavisi, diğerlerinden hangi özellikleriyle ayrılıyor?Radyoembolizasyon ya da selektif internal radyoterapi (SIRT) olarak da bilinen bu tedavi yöntemi, temel olarak karaciğerdeki bir tümöre atardamarlar yoluyla ulaşılıp, dışarıdan verilemeyecek kadar yüksek doz radyasyonun, mikroküreciklere yüklü Yitrium 90 radyoizotopu enjekte edilerek verilmesi, bu sayede de tümörün canlılığının ortadan kaldırılması esasına dayanmaktadır.Karaciğer kanserinde Yittrium-90 tedavisi için kimler uygun?Tedaviye uygun hasta grubunu mevcut tümöral hastalığı karaciğer ile sınırlı olan, karaciğerin dışında önemli bir tümör odağı bulunmayan hastalar oluşturur. Bunun dışında yapılan hazırlık anjiyosunda da hastanın tedaviye uygunluğu değerlendirilir.Karaciğer kanserinde cerrahi tedavi işe yarar mı?Karaciğer kanserlerinde cerrahi işlemin başarı oranı tümörün çapı ile de alakalıdır. Çapı <5cm olanlarda cerrahi sonrası sağ kalım, tümörü >5cm olanlara kıyasla çok daha iyidir. İdeal şartlarda (<5cm, tek, yayılımı yok) yapılan cerrahi çıkarımlardan sonra beklenen 5 yıllık sağ kalım %60 civarındadır.Karaciğer metastazlarının tedavisi mümkün müdür?Karaciğer metastazlarının tedavisi, yayılımın nereden olduğuna (hangi organın kanserine ait), olayın yaygınlığına (karaciğerde kaç metastaz var), metastazların karaciğerdeki yerine, karaciğer dışında başka bir yerde de yayılım olup olmadığına bağlıdır. Özellikle lenfomalar bazı kemoterapi kombinasyonları ile tedavi edilebilirler. Meme ve akciğer kanserleri kemoterapiden kısmen fayda görürler. Karaciğer metastazlarının tedavisi açısından kalın bağırsak (kolorektal) kanseri metastazlarını ayrı tutmak gerekir. Kolorektal kanserler sıklıkla karaciğere metastaz yaparlar ve bunlarda karaciğerdeki metastazların da cerrahi olarak çıkarılması tedavi açısından çok önemlidir.Karaciğer metastazı ne demektir?Vücudun herhangi bir yerindeki kanserin çıktığı yerden (organdan) başka bir yere yayılmasına o kanserin metastaz yapması denilmektedir. Bu metastazların karaciğerde gözükmesi ise karaciğer metastazı diye anılır.Karaciğerde metastaz sık görülen bir durum mudur?Evet. Karaciğer kanı filtre eden büyük bir organdır. Bu nedenle, kan dolaşımına karışan kanser hücreleri bu organda takılır kalır ve büyümeye devam eder. Özellikle sindirim sisteminden (bağırsaklar) gelen kanın ilk önce karaciğerden geçmesi nedeniyle buralara ait kanserlerin karaciğer metastazları sık görülür. Kalın bağırsak, mide, pankreas, safra yolları, ince bağırsak gibi organlara ait kanserlerde karaciğere metastaz sıktır. Ayrıca, meme kanseri, akciğer kanseri ve lenfomalara ait metastazlar da sık görülür.Metastatik karaciğer kanseri yaşam süresi nedir?Hastadan hastaya, hastanın tedavi şekline ve pek çok parametreye göre bu süre değişkenlik gösterir.Karaciğer kanseri bitkisel tedavi ile çözülebilen bir sorun mu?Karaciğer kanseri tedavisinde bitkisel çözümlerin yeri bulunmamaktadır. Doktora sormadan asla bitkisel tedaviye yönelmemek gerekmektedir. | 16,955 |
410 | Hastalıklar | Karaciğer Sirozu | Siroz, karaciğerin kalıcı olarak hasar gördüğü son evre karaciğer hastalığıdır. Skar dokusu olarak adlandırılan zarar görmüş dokunun sağlıklı karaciğer dokusunun yerini alarak, karaciğerin olması gerektiği gibi çalışmasını engellemesi siroz hastalığı olarak adlandıırlır. Siroz, genellikle alkol ve hepatitin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Vücutta kendi kendini yenileyebilen tek organ olan karaciğerdir ancak siroz hastalığında karaciğer bu özelliğini kaybeder.Siroz, karaciğerin kalıcı olarak hasar gördüğü son evre karaciğer hastalığıdır. Skar dokusu olarak adlandırılan zarar görmüş dokunun sağlıklı karaciğer dokusunun yerini alarak, karaciğerin olması gerektiği gibi çalışmasını engellemesi siroz hastalığı olarak adlandıırlır. Siroz, genellikle alkol ve hepatitin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Vücutta kendi kendini yenileyebilen tek organ olan karaciğerdir ancak siroz hastalığında karaciğer bu özelliğini kaybeder.
Siroz Nedir?Siroz, sağlıklı karaciğer dokusunun skar dokusuyla yer değiştirdiği ve karaciğerin kalıcı olarak hasar gördüğü ileri evre bir karaciğer hastalığıdır. Skar dokusu yaralanma veya uzun süreli hastalık nedeniyle oluşan bir dokudur. Siroz hastalığında karaciğer çalışmaya devam edebilir ancak skar dokusu karaciğerin düzgün çalışmasını engeller ve sağlıklı bir karaciğer dokusunun yaptığı metabolizma, kan pıhtılaşma faktörleri, protein üretimi ve ilaç ve toksinlerinin filtrelenmesi gibi görevleri yerine getiremez.Siroz iki evreden oluşur, bunlar kompanse ve dekompanse siroz olarak adlandırılır.Siroz Belirtileri Nelerdir?Siroz karaciğerde görülen tehlikeli bir hastalıktır. Karaciğer sirozunun bir sonucu olarak karaciğerin yapısı bozulur ve giderek artan bir nedbe dokusu gelişir. Hastalık ilerledikçe, fonksiyonel karaciğer hücresi sayısı azalır. Karaciğer sertleşir. İçinden geçmesi gereken kana karşı direnç artar. Kan buradan akamayınca, kanın geldiği bölgelerde (bağırsaklar, dalak) damar içi basıncı artar ve kan kendine başka yollar bulmaya çalışır. Tüm bunlar sonucu karaciğer fonksiyonları giderek bozulur ve karaciğer yetersizliği bulguları ortaya çıkar.Siroz uzun süreli ve ilerleyici karakterde bir hastalıktır. Erken dönemlerde bulgular çok hafif olabilir. Karaciğerdeki hasar arttıkça bulgular da ağırlaşır. Erken dönemde en sık görülen belirtiler; iştahsızlık, kilo kaybı, bulantı, halsizlik ve çabuk yorulma olup, ileri evrelerde vücutta su birikimi, bacaklarda ödem, karında şişlik, kas erimesi, ciltte çabuk morarma, kanamaya eğilim, aşırı kaşıntı, sarılık ve geçici şuur değişikliği siroz belirtisi olarak ortaya çıkar.Siroz belirtileri genel olarak şunları içerir: İştahsızlık Kilo kaybı Mide bulantısı ve kusma Yorgun ve halsiz hissetme Karnın sağ üstünde rahatsızlık hissi ve ağrı Ciltte kaşıntı Karında şişkinlik Bacaklarda ve ayakta ödeme bağlı şişlik Kas kaybı ve güçsüzlüğü İdrar renginde koyulaşma Cinsel işlev bozukluğu Ciltte çabuk morarma ve kanama eğilimi Göz akının ve cildin sarımsı bir renk almasıSiroz Neden Olur?Genel olarak alkol ve hepatitin bir sonucu olan siroz, karaciğerin kalıcı ve ileri derecede hasar gördüğü kronik, ilerleyici karaciğer hastalığıdır. Karaciğer bir anlamda vücudun fabrikasıdır. Alınan tüm gıdalar karaciğerde vücut için faydalı ve gerekli ürünlerin yapımında kullanılır. Bunlardan biri olan albüminin de görevlerinden birisi, sıvıların damar yatağı içinde tutulmasıdır. Karaciğer fonksiyonları bozulunca albümin sentezi (yapımı) da etkilenir. Albümin seviyesi azalınca sıvılar damar yatağında tutulamaz ve dokuların arasına sızar. Bu en erken bacaklarda şişme (ödem) şeklinde ortaya çıkar. Aynı mekanizma ile karın boşluğunda da sıvı birikir ve karın şişer.Bu hastalarda en ufak çarpma ile deride morluklar oluşabilir veya kanamaya eğilim artar. Bunun nedeni, pıhtılaşma için gerekli maddelerin (pıhtılaşma faktörleri) karaciğerdeki hasar nedeni ile gerektiği kadar yapılamamasıdır. Yine karaciğerin işleyememesi sonucu bazı maddeler kanda birikir ve ciddi kaşıntılar ve şuur değişiklikleri (ensefalopati) meydana gelebilir. Bilerek ya da bilinçsizce gerçekleşen bazı davranışlar ve durumlar karaciğerde ciddi hasarlara neden olabilir. Bu davranışlar şöyle sıralanabilir: Doktor önerisi olmadan ilaç kullanmak: Pek çok ilaç ve bitkisel ürün potansiyel olarak tahrip etkisine yol açabilir. Doktor önerisi olmaksızın reçetesiz ağrı kesici, antiromatizmal ilaçlar, antibiyotikler, bitkisel ürünlerle zenginleştirilmiş vitamin preparatlarının kullanımı toksik hepatit tablosu ve bazen karaciğer nakli gerektirebilecek ciddi karaciğer yetersizliği vakaları oluşturabilir. Aktarlarda satılan bitkisel ürünler, sanayide kullanılan bazı kimyasal maddelere maruz kalma karaciğer için ölümle dahi sonuçlanabilen toksik etkiler oluşturabilmektedir. Obezite: Sağlıklı beslenme, yeterli fiziksel aktivite ve kilo kontrolü tüm vücudumuz için olduğu gibi karaciğer için de çok önemlidir. Düzenli öğünler halinde bir beslenme planı ile yağ, şeker ve karbonhidrat tüketiminin azaltılması, vitamin ve mineral açısından zengin olan sebze ve meyve tüketiminin arttırılması, katkılı hazır gıdaların en aza indirilmesi gereklidir. Yoğun alkol tüketimi akut veya kronik karaciğer hastalığı nedenidir. Hepatit: Hepatit A, Hepatit B ve C virüsleri karaciğere yerleşerek enfeksiyona neden olur. Hepatit A virüsü hasta kişilerden dışkı yolu ile çevreye yayılarak, kirli su ve ellerle ağız yolu ile bulaşır. Korunmada tuvalet ve el temizliği çok önemlidir. Hepatit A iyileşme sağlandığında kronikleşmeyen bir enfeksiyon iken hepatit B ve hepatit C enfeksiyonlarında kronikleşme söz konusu olabilir. Kronik enfeksiyon sessiz ve yakınmasız bir durumdan karaciğer sirozu dediğimiz belirgin karaciğer hasarına kadar ulaşabilir. Bu da çevremizde sağlıklı görünen ama hepatit B veya C virüslerini kanlarında taşıyan ve bulaştırma potansiyeli olan bireyler olabileceği anlamına gelir.Siroz Teşhisi Nasıl Konulur?Siroz, hasta tarafından geç dönemde teşhis edilen bir hastalıktır. Karında su toplaması, sarılık, ellerdeki kaslarda erime başlar. Hasta bu şekilde siroz olduğunu anlayabilir. Doktor tarafından teşhis çeşitli kan testleriyle konulabilmektedir. Hastanın alkol kullanıp kullanmadığı, viral hepatit geçirip geçirmediği sorgulanmalıdır.Bunun yanında fiziki muayene siroz tanısında önemlidir. Sirozda hastalarda karaciğer sertliği, büyümesi, karındaki sıvı birikimi elle teşhis edilebilir. Fiziki muayenede sarılık, ödem, morarma da dikkatleri çeker. Laboratuvar analizleri, ultrason ve diğer görüntüleme yönteme yöntemleri de tanı için kullanılmaktadır. Bu testlerle de siroz teşhisi konulmaktadır. Bazı hastalarda karaciğer biyopsisi de gerekebilir.Siroz Tedavi Edilebilir mi?Hayır, sirozun tedavisi yoktur. Siroz olan bir kişide karaciğer kalıcı hasar görmüştür ve bu noktada sirozun tek tedavisi karaciğer naklidir. Ancak, sirozunun nedenine bağlı olarak, ilerlemesini durdurmak için bazı önlemler alınabilir. Karaciğer nakli, vericinin hayatını tehlikeye atmayacak, alıcının da yaşamasına yetecek büyüklükte bir karaciğer parçası alınarak (canlı vericili karaciğer nakli) ya da önceden organ bağışı yapmış veya beyin ölümü gerçekleşmiş kişiden alınan karaciğer (kadaverik nakil) ile yapılmaktadır. Canlı birinden karaciğer nakli yapılacaksa, hem alıcının hem de vericinin sağlığı ön planda tutularak karaciğer nakli ameliyatı öncesinde ayrıntılı tetkikler yapılmaktadır. Nakil için uygun olduğuna karar verildikten sonra ameliyat günü kararlaştırılmaktadır. Canlı verici ve alıcı, ayrı ameliyathanelerde aynı anda ameliyata girer ve bir tarafta hasta karaciğer çıkarılırken, diğer tarafta da sağlıklı karaciğerden bir parça alınarak operasyon gerçekleştirilmektedir. Karaciğer nakli ameliyatı süresi uzundur ve 8-18 saat arası sürebilmektedir.Bu nedenle deneyimli bir ekip tarafından gerçekleştirilmesi son derece önemlidir. Karaciğer nakli sonrası hastalar ayrı odalarda yoğun bakıma alınmaktadır. Verici hasta, ameliyat sonrası birkaç günlük tedaviden sonra taburcu edilebilmektedir. Nakil yapılan hasta ise hayati işlevlerini yerine getirene kadar yoğun bakımda tedavi edilmektedir. Organ nakli yapılan tüm hastalara genel tedavi dışında bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlar verilmektedir (bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar ömür boyu kullanılmalıdır). Hasta yeni yaşam tarzına uyum sağladıktan sonra ise taburcu edilmektedir.Siroz Hastalığı ile İlgili Sıkça Sorulan SorularSiroz neye sebep olur?Siroz, uzun süreli karaciğer hasarının neden olduğu karaciğer hastalığıdır. Karaciğerin olması gerektiği gibi çalışmaması karaciğerin safra ve gerekli kan proteinlerini üretme yeteneğini azaltır ya da yok eder. Siroz nerede ağrı yapar?Siroz olan kişilerde ağrı daha çok karın bölgesindedir ancak sırt, omuz ve büyük eklemlerdeki ağrı şikayetleri yaşayabilirler.Siroz tedavi edilebilir mi?Siroz tedavi edilemez. Sirozun tedavi süreci semptomları ve komplikasyonları yönetmenin ve durumun kötüleşmesini durdurmaya yöneliktir.Sirozu olan bir kişide idrar nasıl görünür?Karaciğer hastalığı bulunan siroz olan kişilerde idrar rengi koyu turuncu, kehribar, kola veya kahverengi renkte olabilir. Bunun nedeni karaciğerin billuribini doğru şekilde parçalayamamasından ötürü bilirubin birikmesinden kaynaklıdır.Çocuklar da siroz olabilir mi?Doğumdan itibaren bazı anomalilere ve bazı kalıtsal hastalıklara bağlı olarak, birkaç aylıktan itibaren karaciğerde siroz gelişebilir. Bunun en sık nedenlerinden biri biliyer atrezi yani doğuştan safra yolları azlığı veya yokluğudur.En sık siroz nedeni nedir?Siroza neden olan olaylar çok çeşitlidir. En sık nedenler arasında hepatit B ve C ye bağlı kronik karaciğer hastalıkları, alkol kullanımı ve karaciğer yağlanması sayılabilir.Enfeksiyon siroz yapar mı?Hepatit A ve B virüslerinin aşıları vardır; ancak hepatit C için aşı mevcut değildir. Hepatit A’da siroz gelişmesi beklenmez. Özellikle aile bireylerinde hepatit B virüsü bulunan kişilerin test edilerek, bağışık olmayan kişilere hepatit B aşısı yapılması kesinlikle önerilmektedir. Bulaşma kan ve kan ürünleri ile temas veya cinsel yolla olur. Tek kullanımlık tıbbi malzemeler ve tıbbi cihazların gerekli şekilde dezenfeksiyonları tıbbi yolla hastalık bulaşma riskini önlemektedir. Ev ortamında enfeksiyon taşıyan kişilerle ortak tıraş bıçağı, tırnak makası gibi kanla temas eden aletlerin kullanımı veya pek çok kişiye kullanılan ve yeterli dezenfekte edilmemiş aletlerle yapılan manikür, pedikür ve cilt bakımı gibi işlemler enfeksiyonun yayılmasında etkili olmaya devam etmektedir. Bu hizmetlerin alındığı yerlerin titizlikle seçilmesi daha da iyisi kendi bakım malzemelerini götürerek gerekli işlemlerin yapılması en doğrusudur.Sirozun daha ileri safhalarında neler olur?Giderek karaciğerdeki metabolizmanın bozulması ile safra yapımı da etkilenir. Tabloya sarılık eklenir. Kanda biriken maddelere bağlı (özellikle proteinli maddeler) beyin etkilenir. Uykuya eğilim, unutkanlık, konsantrasyon bozuklukları gelişir. Bu hastalar, et süt gibi proteinli maddeleri kısıtlamaz ise şuur kaybına kadar giden ağır tablolar gelişebilir. Kanın karaciğerden rahat geçememesi sonucu, buraya kan getiren damarlarda basınç artar (portal hipertansiyon). Dolayısıyla dalakta da basınç artar ve dalak büyür (splenomegali). Büyüyen dalak kanın şekilli elemanlarını fazlaca parçalar. Bunun sonucu: alyuvarların fazla yıkımı ile kansızlık (anemi), akyuvarların (lökosit) fazla yıkımı ile lökopeni, trombositlerin (pıhtılaşmada rol oynayan hücreler) fazla yıkımı ile trombopeni gelişir. Buna bağlı kanama bozuklukları ortaya çıkar. Kan, kalbe dönüp tekrar dolaşıma katılmak üzere yeni yollar bulur. Bunlardan, klinik olarak en önemli olanı, yemek borusu (özofagus) iç duvarında yer alan kılcal damarlardır. Bu damarlar, basınç altında aşırı genişler, şişer ve baloncuklar oluşturur. Biz buna varis oluşumu diyoruz. Bunların önemi, değişik mekanizmalar ile yırtılması ve yüksek basınçları nedeni ciddi, ölümcül olabilecek sindirim sistemi içine (yemek borusu ve mide) kanamalara neden olmalarıdır. Sirozlu hastalarda artan diğer bir risk ise karaciğerde kanser gelişimidir. Tek başına sirozun kanser yapıcı etkisi olduğu gibi, siroza neden olan hastalıkların direkt etkisi ile de karaciğerde kanser gelişebilir.Siroz önlenebilir mi?Karaciğerde oluşan yapısal değişiklikleri geri çevirmek pek mümkün değildir. Ancak, çeşitli tedaviler ile sirozun ilerlemesini durdurmak veya geciktirmek mümkün olabilir. Esas olan siroz ile sonuçlanabilecek olayların (alkol kullanımı, hepatitler, kalıtsal bazı hastalıklar, obezite gibi) erken dönemde ortaya konulması ve bunlar ile mücadele edilmesidir. Örneğin, sirozun nedeni aşırı alkol kullanımı ise, alkolün kesilmesi ile olayın ilerlemesi durabilir. Hepatitlere karşı ilaçlar ile mücadele edilebilir.Bacaklardaki şişme (ödem) ve karındaki sıvı (assit) azaltılabilir mi?Bacaklardaki şişlik (ödem), karında sıvı toplanması (assit) ile doktorunuzun vereceği özel diyet ve bazı idrar söktürücüler (diüretik) yardımıyla mücadele edilebilir. Ancak bu ilaçlar mutlaka doktor kontrolünde kullanılmalıdır. Bunlara bağlı gelişebilecek bazı dengesizlikler hastalığın ağırlaşmasına neden olabilir. Yine karaciğerin fonksiyon kaybından dolayı kanda biriken maddelere bağlı gelişen şuur değişiklikleri için özel diyetler ve bağırsakları temizleyecek bazı ilaçların kullanılması gerekir.Sindirim sistemine olan kanamaların (varis kanaması) tedavisi var mı?Ciddi sindirim sistemi kanamaları (varis kanamaları) ağızdan yutturulan bir özel tüp ile (endoskop) uygulanabilecek özel teknikler ile durdurulabilir. Bu varislere özel ilaçlar enjekte ederek bunlar kurutulabilir (skleroterapi) veya üzerlerine lastik bantlar yerleştirilebilir (bant ligasyonu). Bunlara rağmen durmayan veya tekrarlayan kanamalarda cerrahi müdahale gerekebilir. Özelliği olan bu ameliyatların mutlaka bu konularda deneyimli bir cerrah tarafından yapılması gerekir. Cerrahinin amacı, siroz nedeni ile karaciğerden kanın akamaması sonucu bu damarlarda yükselen basıncı açılacak yeni damar yolları ile (şant) düşürmektir. Böylece kanamalar durur veya tekrarı önlenmiş olur.Siroz hastası nasıl beslenmeli?Siroz hastalarının enerji gereksinimi sağlıklı insanlardan %50 oranında daha fazladır. Sağlıklı bir erişkin günde 1500-2000 kalori alırken, sirozlu erişkinlerin 2300-3000 kalori alması gerekmektedir. Karaciğer hastasının günlük enerjinin yarısı karbonhidrat olarak adlandırılan basit ve bileşik şekerlerden, üçte biri yağlardan ve geri kalanı proteinlerden gelecek şeklide hesaplanmalıdır. Karında su toplanması, yaygın şişlikler ve kanda tuz miktarının azalması durumlarında su ve tuz kısıtlaması uygulanmalıdır. Bu hastaların düzenli idrar söktürücü kullanmaları ve poliklinik kontrollerini yaptırmaları gerekmektedir. Tuz tüketiminde 1-2 gram aşılmamalıdır. Aşağıdaki besin listesi tüm karaciğer hastalıklarında olduğu gibi karaciğer sirozunda da önemlidir. Enginar: A ve B vitaminlerinden zengindir. İdrar sökücü ve antioksidan özelliği bulunan enginar karaciğer hastalığının ilerlemesini yavaşlatabilir. Multivitamin desteği: Kronik karaciğer hastalarına antioksidan ve multivitamin preperatlarının verilebilmektedir. Bulgur ve baklagiller: Çay şekeri, çikolata, bal, reçel, asitli içecek gibi basit şekerli gıdalar az tüketilmelidir. Basit şekerler kan şekerinin hızlı yükselip düşmesine neden olur. Bunun yerine kan şekerinde ılımlı yükselmeye neden olan ve kan şekerinin uzun sürede istenen düzeyde kalmasını sağlayan bileşik şekerli gıdalar önerilir. Karaciğer hastalarında makarna, bulgur, sebzeler, baklagiller, sütlü tatlılar, bulgur pilavı gibi bileşik şeker içeren gıdalar önerilir. Hazır gıdalar: Fastfood, hazır market ürünleri, sosis, sucuk, salam tüketimi kronik karaciğer hastalarının uzak durması gereken gıdalar arasındadır. Et ve yumurta: Bir yumurta büyüklüğündeki et, bir yumurta ve 4 yemek kaşığı bakliyata eşdeğerdir. Beslenme de değişim bu oranlar göz önüne alınarak yapılmalıdır. Süt ürünleri: Bir su bardağı süt, bir kase yoğurt, bir kibrit kutusu peynir ve 2/3 kibrit kutusu kaşar peyniri eşdeğerdir. Yoğurt tüketilen gün karşılık gelen süt veya peynir azaltılmalıdır. Tahıllar: İki dilim ekmek, 4 yemek kaşığı makarna, pirinç pilavı ve bulgur pilavına eşdeğerdir. Günlük denge bu oranlara göre ayarlanmalıdır.Kronik karaciğer hastaları ve özellikle siroz hastalarında özel beslenme programı düzenlenmelidir. Sağlıklı bireylere göre bir buçuk misli enerji ve protein gereksinimleri olan karaciğer hastalarının gereksiz yere protein ve diyet kısıtlamasına yönelmesi beslenme yetersizliğine ve hastalığın ilerlemesine neden olabilmektedir.Karaciğer sirozu bitkisel tedavi ile çözülebilir bir sorun mu?Sirozun bitkisel bir tedavi yöntemi yoktur. Sirozun tek tedavisi karaciğer naklidir.Alkol hemen siroz yapar mı?Alkole bağlı siroz yıllar içinde görülür. Siroz hastalığı için karaciğer hücrelerinin kalıcı hasarı gerekir. “Yağlı karaciğer” alkolik karaciğer hastalığında görülen en erken evredir. Eğer hasta bu evrede alkol almayı bırakırsa, karaciğer kendisini iyileştirir. Epidemiyolojik bir çalışmaya göre toplumda alkol kullanımında nüfus başına her 1 litre artış, alkol cinsine bağlı olmaksızın siroz sıklığını erkeklerde % 14, kadınlarda % 8 artırabilmektedir.Tüm alkolikler de alkolik hepatit ve sonuçta siroz olur mu?Hayır. Bazı alkolikler alkolizm tablosunun çoğu fiziksel ve psikolojik bulgularını gösterip ciddi etkilenseler de, ilerleyici karaciğer hasarı oluşmaz. Alkoliklerin % 10-25’inde zamanla alkolik siroz gelişir.Alkolik hepatit her zaman siroz yapar mı?Hayır. Genelde alkolik hepatitin yeterli miktarda karaciğer hasarı yaparak siroz oluşturması yıllar alır. Eğer alkolik hepatit erkenden tanınır ve tedavi edilirse, siroz önlenir.Siroz alkolik hepatitten farklı mıdır?Evet. Hepatit, karaciğer dokusunun iltihabıdır. Sirozda, normal karaciğer hücreleri hasara uğrar ve skar dokusu ile yer değiştirir. Bu gelişim karaciğerin birçok yaşamsal önemli işlevlerini engeller.Neler siroz yapar?Sirozun birçok nedeni vardır. Uzun süre alkol alımı bunlardan birisidir. Kronik hepatitler ve karaciğer yağlanması diğer önemli sebeplerdir. Çocuklarda en sık görülen nedenler safra kanallarının hasarı ile oluşan biliyer atrezi ve neonatal hepatittir. Bu hastalıkları olan çocuklarda genelde karaciğer nakli yapılır. Karaciğer nakli gereken yetişkin hastaların bir kısmında primer biliyer kolanjit hastalığı vardır. Bu hastalığa neyin yol açtığını henüz bilmesek de, herhangi bir şekilde alkol tüketimi ile ilişkili değildir. Demir ve bakır metabolizması ile ilgili kalıtımsal bozuklular ve uzun süre toksinlere maruz kalma ile de siroz oluşabilir.Dekompanse karaciğer sirozu nedir?Dekompanse siroz, karında su toplanması, bilinç kaybı, belirgin ödem ve sarılık gibi gözle görülür semptomların oluşması anlamına gelir. bu durum dekompanse siroz olarak adlandırılmaktadır.Kompanse karaciğer sirozu nedir?Dekompanse sirozun aksine, kompanse siroz evresinde siroz durumunuz vardır ancak henüz belirgin semptomlarınız(asemptomatik) ortaya çıkmamıştır.Karaciğer sirozu yaşam süresi nedir?Hastadan hastaya değişiklik göstermekle birlikte, karaciğer sirozunun dünyadaki ölüm nedenleri arasında 10. sırada olduğu bilinmektedir.Siroz hastaları nelere dikkat etmelidir?Bu konuda gastroenteroloji ve hepatoloji doktorları hastalara yardımcı olacaktır. Erken siroz evresinde her 1-3 ayda bir; ileri evredeki sirozda ise her 1-4 haftada bir değerlendirme yapılmalıdır. Düzenli olarak karaciğer fonksiyonları takip edilmelidir. Hastalığın derecesine, şiddetine, belirtilerine göre de takip süreleri doktor tarafından belirlenmektedir. Doktorun tüm önerilerine harfiyen uymak çok önemlidir. Sağlıklı beslenmek, aşırı fiziksel aktivitelerden kaçınmak da gerekir. Doktorun önerdiği şekilde egzersiz yapılmalıdır. Bunun yanında bir siroz hastası doktora danışmadan rastgele herhangi bir ilaç ya da bitkisel kür kullanmamalıdır.Siroz ölümcül mü?Siroz teşhisi konması kişinin ölümcül durumda olması demek değildir. Fakat siroz ilerledikçe daha fazla daha fazla skar oluşması karaciğer fonksiyonunun düşmesine neden olur. Bunun sonucu olarak, düzgün çalışamayan karaciğer hayatı tehdit eden bir duruma dönüşebilir. Kompanse sirozu olan hastalar asemptomatiktir ve genel olarak ortalama hayatta kalma süreleri 9-12 yıldır, dekompanse'de ise genel olarak ortalama hayatta kalma 2 yıldır.Siroz hastalarında karaciğer kendini yenileyebilir mi?Karaciğer vücutta kendini yenileyebilen tek organdır ancak karaciğer sirozu söz konusu olduğunda karaciğerin kendini yenileyebilme yetisi ya çok sınırlı hale gelmiştir ya da kalmamış olur.Karaciğer sirozundan kurtulunur mu?Siroz genellikle tedavi edilemez fakat neden olabildiği belirtiler ve gelişebilecek komplikasyonları yöneterek daha kötüye gitmesi durdurulabilir.
Siroz Nedir?Siroz, sağlıklı karaciğer dokusunun skar dokusuyla yer değiştirdiği ve karaciğerin kalıcı olarak hasar gördüğü ileri evre bir karaciğer hastalığıdır. Skar dokusu yaralanma veya uzun süreli hastalık nedeniyle oluşan bir dokudur. Siroz hastalığında karaciğer çalışmaya devam edebilir ancak skar dokusu karaciğerin düzgün çalışmasını engeller ve sağlıklı bir karaciğer dokusunun yaptığı metabolizma, kan pıhtılaşma faktörleri, protein üretimi ve ilaç ve toksinlerinin filtrelenmesi gibi görevleri yerine getiremez.Siroz iki evreden oluşur, bunlar kompanse ve dekompanse siroz olarak adlandırılır.Siroz Belirtileri Nelerdir?Siroz karaciğerde görülen tehlikeli bir hastalıktır. Karaciğer sirozunun bir sonucu olarak karaciğerin yapısı bozulur ve giderek artan bir nedbe dokusu gelişir. Hastalık ilerledikçe, fonksiyonel karaciğer hücresi sayısı azalır. Karaciğer sertleşir. İçinden geçmesi gereken kana karşı direnç artar. Kan buradan akamayınca, kanın geldiği bölgelerde (bağırsaklar, dalak) damar içi basıncı artar ve kan kendine başka yollar bulmaya çalışır. Tüm bunlar sonucu karaciğer fonksiyonları giderek bozulur ve karaciğer yetersizliği bulguları ortaya çıkar.Siroz uzun süreli ve ilerleyici karakterde bir hastalıktır. Erken dönemlerde bulgular çok hafif olabilir. Karaciğerdeki hasar arttıkça bulgular da ağırlaşır. Erken dönemde en sık görülen belirtiler; iştahsızlık, kilo kaybı, bulantı, halsizlik ve çabuk yorulma olup, ileri evrelerde vücutta su birikimi, bacaklarda ödem, karında şişlik, kas erimesi, ciltte çabuk morarma, kanamaya eğilim, aşırı kaşıntı, sarılık ve geçici şuur değişikliği siroz belirtisi olarak ortaya çıkar.Siroz belirtileri genel olarak şunları içerir:Siroz Neden Olur?Genel olarak alkol ve hepatitin bir sonucu olan siroz, karaciğerin kalıcı ve ileri derecede hasar gördüğü kronik, ilerleyici karaciğer hastalığıdır. Karaciğer bir anlamda vücudun fabrikasıdır. Alınan tüm gıdalar karaciğerde vücut için faydalı ve gerekli ürünlerin yapımında kullanılır. Bunlardan biri olan albüminin de görevlerinden birisi, sıvıların damar yatağı içinde tutulmasıdır. Karaciğer fonksiyonları bozulunca albümin sentezi (yapımı) da etkilenir. Albümin seviyesi azalınca sıvılar damar yatağında tutulamaz ve dokuların arasına sızar. Bu en erken bacaklarda şişme (ödem) şeklinde ortaya çıkar. Aynı mekanizma ile karın boşluğunda da sıvı birikir ve karın şişer.Bu hastalarda en ufak çarpma ile deride morluklar oluşabilir veya kanamaya eğilim artar. Bunun nedeni, pıhtılaşma için gerekli maddelerin (pıhtılaşma faktörleri) karaciğerdeki hasar nedeni ile gerektiği kadar yapılamamasıdır. Yine karaciğerin işleyememesi sonucu bazı maddeler kanda birikir ve ciddi kaşıntılar ve şuur değişiklikleri (ensefalopati) meydana gelebilir. Bilerek ya da bilinçsizce gerçekleşen bazı davranışlar ve durumlar karaciğerde ciddi hasarlara neden olabilir. Bu davranışlar şöyle sıralanabilir:Siroz Teşhisi Nasıl Konulur?Siroz, hasta tarafından geç dönemde teşhis edilen bir hastalıktır. Karında su toplaması, sarılık, ellerdeki kaslarda erime başlar. Hasta bu şekilde siroz olduğunu anlayabilir. Doktor tarafından teşhis çeşitli kan testleriyle konulabilmektedir. Hastanın alkol kullanıp kullanmadığı, viral hepatit geçirip geçirmediği sorgulanmalıdır.Bunun yanında fiziki muayene siroz tanısında önemlidir. Sirozda hastalarda karaciğer sertliği, büyümesi, karındaki sıvı birikimi elle teşhis edilebilir. Fiziki muayenede sarılık, ödem, morarma da dikkatleri çeker. Laboratuvar analizleri, ultrason ve diğer görüntüleme yönteme yöntemleri de tanı için kullanılmaktadır. Bu testlerle de siroz teşhisi konulmaktadır. Bazı hastalarda karaciğer biyopsisi de gerekebilir.Siroz Tedavi Edilebilir mi?Hayır, sirozun tedavisi yoktur. Siroz olan bir kişide karaciğer kalıcı hasar görmüştür ve bu noktada sirozun tek tedavisi karaciğer naklidir. Ancak, sirozunun nedenine bağlı olarak, ilerlemesini durdurmak için bazı önlemler alınabilir. Karaciğer nakli, vericinin hayatını tehlikeye atmayacak, alıcının da yaşamasına yetecek büyüklükte bir karaciğer parçası alınarak (canlı vericili karaciğer nakli) ya da önceden organ bağışı yapmış veya beyin ölümü gerçekleşmiş kişiden alınan karaciğer (kadaverik nakil) ile yapılmaktadır. Canlı birinden karaciğer nakli yapılacaksa, hem alıcının hem de vericinin sağlığı ön planda tutularak karaciğer nakli ameliyatı öncesinde ayrıntılı tetkikler yapılmaktadır. Nakil için uygun olduğuna karar verildikten sonra ameliyat günü kararlaştırılmaktadır. Canlı verici ve alıcı, ayrı ameliyathanelerde aynı anda ameliyata girer ve bir tarafta hasta karaciğer çıkarılırken, diğer tarafta da sağlıklı karaciğerden bir parça alınarak operasyon gerçekleştirilmektedir. Karaciğer nakli ameliyatı süresi uzundur ve 8-18 saat arası sürebilmektedir.Bu nedenle deneyimli bir ekip tarafından gerçekleştirilmesi son derece önemlidir. Karaciğer nakli sonrası hastalar ayrı odalarda yoğun bakıma alınmaktadır. Verici hasta, ameliyat sonrası birkaç günlük tedaviden sonra taburcu edilebilmektedir. Nakil yapılan hasta ise hayati işlevlerini yerine getirene kadar yoğun bakımda tedavi edilmektedir. Organ nakli yapılan tüm hastalara genel tedavi dışında bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlar verilmektedir (bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar ömür boyu kullanılmalıdır). Hasta yeni yaşam tarzına uyum sağladıktan sonra ise taburcu edilmektedir.Siroz Hastalığı ile İlgili Sıkça Sorulan SorularSiroz neye sebep olur?Siroz, uzun süreli karaciğer hasarının neden olduğu karaciğer hastalığıdır. Karaciğerin olması gerektiği gibi çalışmaması karaciğerin safra ve gerekli kan proteinlerini üretme yeteneğini azaltır ya da yok eder. Siroz nerede ağrı yapar?Siroz olan kişilerde ağrı daha çok karın bölgesindedir ancak sırt, omuz ve büyük eklemlerdeki ağrı şikayetleri yaşayabilirler.Siroz tedavi edilebilir mi?Siroz tedavi edilemez. Sirozun tedavi süreci semptomları ve komplikasyonları yönetmenin ve durumun kötüleşmesini durdurmaya yöneliktir.Sirozu olan bir kişide idrar nasıl görünür?Karaciğer hastalığı bulunan siroz olan kişilerde idrar rengi koyu turuncu, kehribar, kola veya kahverengi renkte olabilir. Bunun nedeni karaciğerin billuribini doğru şekilde parçalayamamasından ötürü bilirubin birikmesinden kaynaklıdır.Çocuklar da siroz olabilir mi?Doğumdan itibaren bazı anomalilere ve bazı kalıtsal hastalıklara bağlı olarak, birkaç aylıktan itibaren karaciğerde siroz gelişebilir. Bunun en sık nedenlerinden biri biliyer atrezi yani doğuştan safra yolları azlığı veya yokluğudur.En sık siroz nedeni nedir?Siroza neden olan olaylar çok çeşitlidir. En sık nedenler arasında hepatit B ve C ye bağlı kronik karaciğer hastalıkları, alkol kullanımı ve karaciğer yağlanması sayılabilir.Enfeksiyon siroz yapar mı?Hepatit A ve B virüslerinin aşıları vardır; ancak hepatit C için aşı mevcut değildir. Hepatit A’da siroz gelişmesi beklenmez. Özellikle aile bireylerinde hepatit B virüsü bulunan kişilerin test edilerek, bağışık olmayan kişilere hepatit B aşısı yapılması kesinlikle önerilmektedir. Bulaşma kan ve kan ürünleri ile temas veya cinsel yolla olur. Tek kullanımlık tıbbi malzemeler ve tıbbi cihazların gerekli şekilde dezenfeksiyonları tıbbi yolla hastalık bulaşma riskini önlemektedir. Ev ortamında enfeksiyon taşıyan kişilerle ortak tıraş bıçağı, tırnak makası gibi kanla temas eden aletlerin kullanımı veya pek çok kişiye kullanılan ve yeterli dezenfekte edilmemiş aletlerle yapılan manikür, pedikür ve cilt bakımı gibi işlemler enfeksiyonun yayılmasında etkili olmaya devam etmektedir. Bu hizmetlerin alındığı yerlerin titizlikle seçilmesi daha da iyisi kendi bakım malzemelerini götürerek gerekli işlemlerin yapılması en doğrusudur.Sirozun daha ileri safhalarında neler olur?Giderek karaciğerdeki metabolizmanın bozulması ile safra yapımı da etkilenir. Tabloya sarılık eklenir. Kanda biriken maddelere bağlı (özellikle proteinli maddeler) beyin etkilenir. Uykuya eğilim, unutkanlık, konsantrasyon bozuklukları gelişir. Bu hastalar, et süt gibi proteinli maddeleri kısıtlamaz ise şuur kaybına kadar giden ağır tablolar gelişebilir. Kanın karaciğerden rahat geçememesi sonucu, buraya kan getiren damarlarda basınç artar (portal hipertansiyon). Dolayısıyla dalakta da basınç artar ve dalak büyür (splenomegali). Büyüyen dalak kanın şekilli elemanlarını fazlaca parçalar. Bunun sonucu: alyuvarların fazla yıkımı ile kansızlık (anemi), akyuvarların (lökosit) fazla yıkımı ile lökopeni, trombositlerin (pıhtılaşmada rol oynayan hücreler) fazla yıkımı ile trombopeni gelişir. Buna bağlı kanama bozuklukları ortaya çıkar. Kan, kalbe dönüp tekrar dolaşıma katılmak üzere yeni yollar bulur. Bunlardan, klinik olarak en önemli olanı, yemek borusu (özofagus) iç duvarında yer alan kılcal damarlardır. Bu damarlar, basınç altında aşırı genişler, şişer ve baloncuklar oluşturur. Biz buna varis oluşumu diyoruz. Bunların önemi, değişik mekanizmalar ile yırtılması ve yüksek basınçları nedeni ciddi, ölümcül olabilecek sindirim sistemi içine (yemek borusu ve mide) kanamalara neden olmalarıdır. Sirozlu hastalarda artan diğer bir risk ise karaciğerde kanser gelişimidir. Tek başına sirozun kanser yapıcı etkisi olduğu gibi, siroza neden olan hastalıkların direkt etkisi ile de karaciğerde kanser gelişebilir.Siroz önlenebilir mi?Karaciğerde oluşan yapısal değişiklikleri geri çevirmek pek mümkün değildir. Ancak, çeşitli tedaviler ile sirozun ilerlemesini durdurmak veya geciktirmek mümkün olabilir. Esas olan siroz ile sonuçlanabilecek olayların (alkol kullanımı, hepatitler, kalıtsal bazı hastalıklar, obezite gibi) erken dönemde ortaya konulması ve bunlar ile mücadele edilmesidir. Örneğin, sirozun nedeni aşırı alkol kullanımı ise, alkolün kesilmesi ile olayın ilerlemesi durabilir. Hepatitlere karşı ilaçlar ile mücadele edilebilir.Bacaklardaki şişme (ödem) ve karındaki sıvı (assit) azaltılabilir mi?Bacaklardaki şişlik (ödem), karında sıvı toplanması (assit) ile doktorunuzun vereceği özel diyet ve bazı idrar söktürücüler (diüretik) yardımıyla mücadele edilebilir. Ancak bu ilaçlar mutlaka doktor kontrolünde kullanılmalıdır. Bunlara bağlı gelişebilecek bazı dengesizlikler hastalığın ağırlaşmasına neden olabilir. Yine karaciğerin fonksiyon kaybından dolayı kanda biriken maddelere bağlı gelişen şuur değişiklikleri için özel diyetler ve bağırsakları temizleyecek bazı ilaçların kullanılması gerekir.Sindirim sistemine olan kanamaların (varis kanaması) tedavisi var mı?Ciddi sindirim sistemi kanamaları (varis kanamaları) ağızdan yutturulan bir özel tüp ile (endoskop) uygulanabilecek özel teknikler ile durdurulabilir. Bu varislere özel ilaçlar enjekte ederek bunlar kurutulabilir (skleroterapi) veya üzerlerine lastik bantlar yerleştirilebilir (bant ligasyonu). Bunlara rağmen durmayan veya tekrarlayan kanamalarda cerrahi müdahale gerekebilir. Özelliği olan bu ameliyatların mutlaka bu konularda deneyimli bir cerrah tarafından yapılması gerekir. Cerrahinin amacı, siroz nedeni ile karaciğerden kanın akamaması sonucu bu damarlarda yükselen basıncı açılacak yeni damar yolları ile (şant) düşürmektir. Böylece kanamalar durur veya tekrarı önlenmiş olur.Siroz hastası nasıl beslenmeli?Siroz hastalarının enerji gereksinimi sağlıklı insanlardan %50 oranında daha fazladır. Sağlıklı bir erişkin günde 1500-2000 kalori alırken, sirozlu erişkinlerin 2300-3000 kalori alması gerekmektedir. Karaciğer hastasının günlük enerjinin yarısı karbonhidrat olarak adlandırılan basit ve bileşik şekerlerden, üçte biri yağlardan ve geri kalanı proteinlerden gelecek şeklide hesaplanmalıdır. Karında su toplanması, yaygın şişlikler ve kanda tuz miktarının azalması durumlarında su ve tuz kısıtlaması uygulanmalıdır. Bu hastaların düzenli idrar söktürücü kullanmaları ve poliklinik kontrollerini yaptırmaları gerekmektedir. Tuz tüketiminde 1-2 gram aşılmamalıdır. Aşağıdaki besin listesi tüm karaciğer hastalıklarında olduğu gibi karaciğer sirozunda da önemlidir.Kronik karaciğer hastaları ve özellikle siroz hastalarında özel beslenme programı düzenlenmelidir. Sağlıklı bireylere göre bir buçuk misli enerji ve protein gereksinimleri olan karaciğer hastalarının gereksiz yere protein ve diyet kısıtlamasına yönelmesi beslenme yetersizliğine ve hastalığın ilerlemesine neden olabilmektedir.Karaciğer sirozu bitkisel tedavi ile çözülebilir bir sorun mu?Sirozun bitkisel bir tedavi yöntemi yoktur. Sirozun tek tedavisi karaciğer naklidir.Alkol hemen siroz yapar mı?Alkole bağlı siroz yıllar içinde görülür. Siroz hastalığı için karaciğer hücrelerinin kalıcı hasarı gerekir. “Yağlı karaciğer” alkolik karaciğer hastalığında görülen en erken evredir. Eğer hasta bu evrede alkol almayı bırakırsa, karaciğer kendisini iyileştirir. Epidemiyolojik bir çalışmaya göre toplumda alkol kullanımında nüfus başına her 1 litre artış, alkol cinsine bağlı olmaksızın siroz sıklığını erkeklerde % 14, kadınlarda % 8 artırabilmektedir.Tüm alkolikler de alkolik hepatit ve sonuçta siroz olur mu?Hayır. Bazı alkolikler alkolizm tablosunun çoğu fiziksel ve psikolojik bulgularını gösterip ciddi etkilenseler de, ilerleyici karaciğer hasarı oluşmaz. Alkoliklerin % 10-25’inde zamanla alkolik siroz gelişir.Alkolik hepatit her zaman siroz yapar mı?Hayır. Genelde alkolik hepatitin yeterli miktarda karaciğer hasarı yaparak siroz oluşturması yıllar alır. Eğer alkolik hepatit erkenden tanınır ve tedavi edilirse, siroz önlenir.Siroz alkolik hepatitten farklı mıdır?Evet. Hepatit, karaciğer dokusunun iltihabıdır. Sirozda, normal karaciğer hücreleri hasara uğrar ve skar dokusu ile yer değiştirir. Bu gelişim karaciğerin birçok yaşamsal önemli işlevlerini engeller.Neler siroz yapar?Sirozun birçok nedeni vardır. Uzun süre alkol alımı bunlardan birisidir. Kronik hepatitler ve karaciğer yağlanması diğer önemli sebeplerdir. Çocuklarda en sık görülen nedenler safra kanallarının hasarı ile oluşan biliyer atrezi ve neonatal hepatittir. Bu hastalıkları olan çocuklarda genelde karaciğer nakli yapılır. Karaciğer nakli gereken yetişkin hastaların bir kısmında primer biliyer kolanjit hastalığı vardır. Bu hastalığa neyin yol açtığını henüz bilmesek de, herhangi bir şekilde alkol tüketimi ile ilişkili değildir. Demir ve bakır metabolizması ile ilgili kalıtımsal bozuklular ve uzun süre toksinlere maruz kalma ile de siroz oluşabilir.Dekompanse karaciğer sirozu nedir?Dekompanse siroz, karında su toplanması, bilinç kaybı, belirgin ödem ve sarılık gibi gözle görülür semptomların oluşması anlamına gelir. bu durum dekompanse siroz olarak adlandırılmaktadır.Kompanse karaciğer sirozu nedir?Dekompanse sirozun aksine, kompanse siroz evresinde siroz durumunuz vardır ancak henüz belirgin semptomlarınız(asemptomatik) ortaya çıkmamıştır.Karaciğer sirozu yaşam süresi nedir?Hastadan hastaya değişiklik göstermekle birlikte, karaciğer sirozunun dünyadaki ölüm nedenleri arasında 10. sırada olduğu bilinmektedir.Siroz hastaları nelere dikkat etmelidir?Bu konuda gastroenteroloji ve hepatoloji doktorları hastalara yardımcı olacaktır. Erken siroz evresinde her 1-3 ayda bir; ileri evredeki sirozda ise her 1-4 haftada bir değerlendirme yapılmalıdır. Düzenli olarak karaciğer fonksiyonları takip edilmelidir. Hastalığın derecesine, şiddetine, belirtilerine göre de takip süreleri doktor tarafından belirlenmektedir. Doktorun tüm önerilerine harfiyen uymak çok önemlidir. Sağlıklı beslenmek, aşırı fiziksel aktivitelerden kaçınmak da gerekir. Doktorun önerdiği şekilde egzersiz yapılmalıdır. Bunun yanında bir siroz hastası doktora danışmadan rastgele herhangi bir ilaç ya da bitkisel kür kullanmamalıdır.Siroz ölümcül mü?Siroz teşhisi konması kişinin ölümcül durumda olması demek değildir. Fakat siroz ilerledikçe daha fazla daha fazla skar oluşması karaciğer fonksiyonunun düşmesine neden olur. Bunun sonucu olarak, düzgün çalışamayan karaciğer hayatı tehdit eden bir duruma dönüşebilir. Kompanse sirozu olan hastalar asemptomatiktir ve genel olarak ortalama hayatta kalma süreleri 9-12 yıldır, dekompanse'de ise genel olarak ortalama hayatta kalma 2 yıldır.Siroz hastalarında karaciğer kendini yenileyebilir mi?Karaciğer vücutta kendini yenileyebilen tek organdır ancak karaciğer sirozu söz konusu olduğunda karaciğerin kendini yenileyebilme yetisi ya çok sınırlı hale gelmiştir ya da kalmamış olur.Karaciğer sirozundan kurtulunur mu?Siroz genellikle tedavi edilemez fakat neden olabildiği belirtiler ve gelişebilecek komplikasyonları yöneterek daha kötüye gitmesi durdurulabilir. | 13,919 |
411 | Hastalıklar | Karaciğer Yağlanması | Karaciğer yağlanması, karaciğerin ağırlığının %5-10'undan fazlasının intrahepatik yağ (karaciğerde yağ) olması durumudur. Karaciğer yağlanmasının nedeni yüksek trigliserid düzeyleri, obezite, yetersiz beslenme, hızlı kilo kaybı, aşırı alkol tüketimi, hiperlipidemi, toksinler veya diyabet gibi hastalıklardır. Karaciğer yağlanmasının ilerlediği durumda karın ağrısı, halsizlik ve kilo kaybı belirtileri gözlemlenir. Karaciğer yağlanması tedavisi, sağlıklı bir diyet listesi ve düzenli egzersizle obezite gibi risk faktörlerinin azaltılmasını içerir. Karaciğer yağlanması, karaciğerin ağırlığının %5-10'undan fazlasının intrahepatik yağ (karaciğerde yağ) olması durumudur. Karaciğer yağlanmasının nedeni yüksek trigliserid düzeyleri, obezite, yetersiz beslenme, hızlı kilo kaybı, aşırı alkol tüketimi, hiperlipidemi, toksinler veya diyabet gibi hastalıklardır. Karaciğer yağlanmasının ilerlediği durumda karın ağrısı, halsizlik ve kilo kaybı belirtileri gözlemlenir. Karaciğer yağlanması tedavisi, sağlıklı bir diyet listesi ve düzenli egzersizle obezite gibi risk faktörlerinin azaltılmasını içerir.
Karaciğer Yağlanması Nedir?Tıbbi adı steatoz olan karaciğer yağlanması, genellikle sağlıksız beslenme ve obezite, diyabet, trigliserid yüksekliği ve aşırı alkol tüketimi gibi nedenlerle karaciğer hücrelerinde normalden fazla yağ biriktiği karaciğer hastalığı türüdür. Karaciğer yağlanmasının alkolsüz yağlı karaciğer hastalığı (NAFLD) ve alkole bağlı yağlı karaciğer hastalığı diye iki türü bulunur. Alkole bağlı karaciğer yağlanmasında asıl neden alkoldür. Karaciğer normalde az miktarda yağ içerir ancak karaciğer ağırlığının %5'i üzerinde yağ birikmesi karaciğer sağlığı için risk oluşturur. Karaciğerde yağlanma oranı %30’dan büyük olunca olunca laboratuvar ve/veya klinik belirtiler ortaya çıkabilir. Bunlar sıklıkla karın ağrısı, yorgunluk, kilo kaybı, ciltte sararma ve karaciğer büyümesidir.Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması nedir?Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması, çok az ya da hiç alkol tüketilmediği halde obezite, genetik, trigliserid yüksekliği, diyabet ve insülin direnci gibi nedenlerle karaciğerde yağ birikmesidir. Karaciğerde yağ birikmesi karaciğerin hasar görmesine neden olur, önlem alınmazsa karaciğerin geri dönüşümsüz hasarı olan siroz hastalığı ve karaciğer kanserine sebebiyet verebilir.Alkole bağlı karaciğer yağlanması nedir?Alkol tüketimine bağlı olarak ortaya çıkan karaciğer yağlanmasıdır. Sadece bir kaç gün süreyle bile olsa fazla miktarda alkol içmek karaciğerde yağ birikmesine neden olur. İlerleme durumuna bağlı olarak alkol tüketimi sonlandırılırsa düzeltilebilir ancak alkole bağlı karaciğer yağlanması söz konusuyken alkol tüketimi devam ederse alkol kaynaklı hepatit veya alkol kaynaklı siroz gelişme riski artacaktır.Karaciğer Yağlanması Neden Olur?Karaciğer yağlanmasının nedenleri yoğun alkol tüketimi, obezite, diyabet ve trigliserid seviyesinin yüksek olmasıdır. Hızlı kilo verme ve yeterli beslenmeme de karaciğer yağlanmasına neden olur.Karaciğer yağlanmasına neden olan durumlar genel olarak şunlardır: Yoğun alkol tüketimi Obezite Yüksek kan şekerine bağlı diyabet Trigliserid Kolesterol yüksekliği Yüksek tansiyon Hareketsiz yaşam Yetersiz beslenme Hepatit C hastalığı Hipotiroid Bazı ilaçların kullanımıYoğun alkol tüketimi Karaciğerin görevlerinden biri, tüketilin alkolü parçalamaktır. Ancak çok fazla alkol tüketildiğinde karaciğer bu alkolü parçalayamaz ve yağlanma ortaya çıkar. Bu yüzden aşırı alkol tüketimi karaciğer yağlanmasının temel sebebi sayılır.ObeziteFazla kalori tüketmek ve buna bağlı olarak aşırı kilo almak karaciğerde yağ birikmesine neden olur. Karaciğer, yağları olması gerektiği gibi işleyip parçalamadığında çok fazla yağ birikimi meydana gelir. Obezite, diyabet veya yüksek trigliserit gibi başka hastalıkları olan kişilerde karaciğer yağlanması ortaya çıkar.DiyabetTip 2 diyabet hastası olan kişilerin birçoğunda karaciğer yağlanması sorunu görülür. Diyabet, alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanmasının altında yatan ana faktördür.TrigliseridYüksek trigliserid düzeyine sahip olan kişilerde karaciğer yağlanması problemi meydana gelebilir.Kolesterol yüksekliğiÇok fazla yağlı ve şekerli besinler tüketilmesine bağlı olarak kandaki kolesterol oranı yükselir. Kolesterol yüksekliği de karaciğerlerde hasar meydana getirmesiyle birlikte karaciğer hücrelerinde yağlanma oluşturur.Yüksek tansiyonObezite, diyabet, trigliserid ve kolesterol yüksekliğiyle birlikte yüksek tansiyon seviyeleri de birçok organı olumsuz etkilediği gibi karaciğerin yağlanmasına da sebebiyet verir.Hareketsiz yaşamHareketin olmadığı bir yaşam, karaciğer fonksiyonlarının düzgün çalışmamasına neden olarak yağ birikimine yol açabilir.Karaciğer Yağlanması Belirtileri Nelerdir?Karaciğerdeki yağlanma ilerlediğinde, kronik yorgunluk, kilo kaybı, halsizlik ve güçsüz hissetme, itştah kaybı, ödem, mide bulantısı ve vücudun kanamaya daha yatkın hale gelmesi yaşanan belirtilerdir.Karaciğer yağlanmasında ortaya çıkan belirtiler şunlardır: Aşırı yorgunluk Cilt ve göz akında sararma (sarılık) İdrar renginde koyuluk Cilt kaşıntısı Karnın sağ üstünde ağrı Bacaklarda ve karında şişlik (ödem) İştah ve kilo kaybı Mide bulantısı ve kusma Vücudun kanama ve morarmaya yatkın hale gelmesi Deride örümcek benzeri kan damarları oluşması Karaciğerin büyümesi (hepatomegali) Adet döngüsünde düzensizlikler Yağlanma ileri boyutlara ulaştıysa ve karaciğere zarar vermeye başladıysa kan kusma, dışkının siyah renge dönüşmesi ve idrarda koyuluk ortaya çıkabilir.Karaciğer yağlanması belirtileri hafif ya da yok denecek kadar az olabilir, bu sebeple genellikle rutin bir kan testi veya karaciğer ultrasonu sırasında tanı konulur.Karaciğer Yağlanması Tanısı Nasıl Konulur?Genel sağlık kontrolü veya bir hastalık sebebiyle yapılan biyokimyasal tetkikler sırasında, karaciğer testlerinin (sıklıkla ALT ve GGT) yüksek bulunması veya üst karın ultrasonografisinde karaciğerde yağlanma saptanması tanıya giden ilk adımdır. Bazen bahsedilen risk faktörlerine sahip olmayan kişilerde de karaciğer yağlanması olabilir. Genetik faktörlerin rolü söz konusudur. Alkol alan ama bunu gizleyen hastalar da tanı güçlüğü yaşanabilir.Yani bu hastalar sık doktora giden kişilerdir. Genellikle üst karın ultrasonografisinde karaciğerde yağlanma ve büyüme tanısı konur. Bazen de rutin yapılan testler olan ALT, AST ve GGT gibi karaciğer testleri yüksek çıkınca araştırılan hastada yağlı karaciğer hastalığı (hepatosteatoz) tesbit edilir. Tabii ki ADYKH tanısı konulmadan önce belirlenen sınırın üzerinde alkol alınmasına bağlı alkolik karaciğer hastalığı, viral hepatitler (hepatit B ve hepatit C), ilaç toksisitesi (kortikosteroidler, tamoksifen, amiadarone, methotrexate, lomitapide ve mipomersen gibi), Wilson hastalığı (karaciğerde bakır birikmesi ile karakterli), hemokromatozis, alfa-1 antitripsin eksikliği ve otimmun hepatitler gibi hastalıklar ekarte edilmelidir. Ayrıca açlık, süratli zayıflama, parenteral (damar yolu ile) beslenme, Abetalipoproteinemi ve Lipodistrofi makroveziküler karaciğer yağlanması yapan ve konumuz dışında kalan hastalıklardır.Sadece karaciğer yağlanması olan hastalarda seyir iyi huyludur ve siroza ilerleme riski düşüktür. Alkol dışı yağlı karaciğer hastalığı olanlarda hastalığın gidişatı ile ilgili en önemli bulgu karaciğerde iltihabi aktivite ile birlikte fibrozisin yani bağ dokusu birikmesinin olması ve fibrozisin derecesidir. Gerek siroza ilerleme ve gerekse hepatoselüler karsinoma (HSK) ve diğer komplikasyonların gelişmesi hususunda yol göstericidir. Fibrozisin tesbiti ve derecesini belirlemede ideal olmayan altın standart karaciğer biyopsisidir. Ancak gerek biyokimyasal testlerle yapılan değerlendirmeler, gerekse karaciğerin doku sertliğini, ya da elastikiyetini ölçen Elastografiler (Fibroscan, US ile elastografi ölçümü, MR Elastografi) son derece yararlı bilgiler sağlar. Gerekirse bunlardan sonra da biyopsi yapılabilir.Karaciğer Yağlanması Tedavisi Nasıl Yapılır?Karaciğer yağlanmasının tedavisinde ilk adım hastanın kilo verip alkolü bırakmasıdır. Yapılan araştırmalara göre bir hasta kilosunun yüzde 10’unu verirse karaciğer hastalıkları gerilemektedir. Kilonun yüzde 5’i verildiğinde olumlu iyileşme başlamaktadır.Eşzamanlı olarak diyabet varsa onun da regüle edilmesi, şeker düzeyinin belirli sınırlarda tutulması, diyet ve ilaçlarla şekerin düzenlenmesi de karaciğer yağlanması sorununun çözülmesini sağlar.Kolesterol varsa yine diyet ve ilaçlarla hastanın karaciğer yağlanması sorunu azaltılabilir, karaciğerin eskiye dönüşü sağlanabilir. Bu hastaların çoğunda kolesterol ve trigliserid yüksekliği görülmektedir.Yapılan araştırmalarda yağlanmadan dolayı karaciğer testleri yüksek hastalarda kolesterol ve trigliserid yüksekse kolesterol düşürücü ilaçların kullanılmasının karaciğere yararlı olduğu görülmüştür. Unutulmaması gereken kural, her kim olursa olsun kolesterol ilaçları başlandığında üçüncü-dördüncü aylarda kontrol amaçlı karaciğer testlerine bakmak yararlıdır. Kilo vermenin yöntemi diyet ve egzersizdir ve bu doğrultuda akdeniz mutfağı son derecede faydalı bir sonuç verir ve kilo vermek için etkili bir beslenme türü olarak kabul edilir.Ayrıca haftanın üç ya da dört günü mutlaka yürüyüş, yüzme veya spor salonunda yapılan aktiviteler olmalıdır. Bu adımlar uygulandığında hastanın karaciğeri düzelebilir.Eğer hastalık ilerlerse son çare olarak karaciğer nakli işlemi yapılır. Karaciğer yağlanması olan hastalar nakilde de özel bir grubu oluştururlar çünkü kilolu hastalar karaciğer nakli de görece zor olmaktadır. Bu hastaların zayıflaması önceliklidir. Hastalık ilerlemeden kilo vererek, egzersizle önceki hedef olmalıdır.Karaciğer Yağlanmasına Ne İyi Gelir?Başta enginar, baklagiller, süt ürünleri ve et olmak üzere bazı besinler karaciğer yağlanmasına iyi gelir.Karaciğer yağlanmasına iyi gelen yöntemler şunlardır: Ispanak ve brokoli gibi yeşil yapraklı sebzeler Somon, ton balığı, alabalık, sardalya gibi omega-3 yağ asitlerinden zengin balıklar Bezelye, nohut, çavdar ve yulaf gibi lifli baklagiller ve tam tahıllar Enginar ve yaban mersini gibi antioksidan kaynağı sebze-meyveler Zeytinyağı, avokado yağı ve kanola yağı gibi doymamış yağlar Zerdeçal Sofra şekeri ve yüksek fruktozlu mısır şurubu gibi ilave şekerleri azaltmakKaraciğer Yağlanması Nasıl Önlenir?Basit önlemlerle karaciğer yağlanmasının önüne geçilebilir. Karaciğer yağlanmasına karşı alınabilecek önlemleri şöyle sıralayabiliriz; Günde 30 dakika tempolu yürüyüş yapılmalıdır Ağırlıklı egzersizle beraber kas egzersizleri de yapılabilir Metabolizmayı düzenleyen beslenme alışkanlıkları ve özellikle Akdeniz tipi diyet tercih edilmelidir Tekli doymamış yağ asitleri içeren zeytinyağı, balık ve sebze tüketilmelidir Yağdan, rafine şekerden ve unlu mamullerden kaçınılmalıdır Raf ömrü olan, koruyucu içeren, kapalı kutulardan uzak kalınmalıdırKaraciğer Yağlanmasına Neden Olan Risk Faktörleri Nelerdir?Karaciğer yağlanması için en önemli risk faktörleri kandaki yağ türü olan trigliserid seviyelerinin yüksek olması, aşırı kilolu olma, genetik ve metabolik sendrom sorunlarıdır.Karaciğer yağlanmasına neden olan risk faktörleri genel olarak şöyledir: Genetik yatkınlık (ailede karaciğer yağlanması olması) Kolesterol ve yüksek trigliserid düzeyleri İnsülin direnci ve tip 2 diyabet Büyüme hormonu eksikliği Polikistik over sendromu Yaş (özellikle 50+ yaş) Yüksek tansiyon Hipotiroidi (tiroid bezinin az çalışması) Hipofiz bezinin az çalışmasıKaraciğer Yağlanması Hakkında Sık Sorulan SorularKaraciğer yağlanmasının ilk evre belirtileri nelerdir?Karaciğer yağlanması ilerleyip siroz oluşana kadar asemptomatik yani belirti vermeyebilir. Yine de karnın sağ üst kısmında ağrı veya dolgunluk hissi, iştah kaybı, mide bulantısı ve kilo kaybı yaşanabilir.Alkolsüz karaciğer yağlanması ve alkole bağlı karaciğer yağlanması arasındaki fark nedir?Alkole bağlı karaciğer yağlanmasında asıl unsur aşırı alkol tüketimidir, alkolsüz karaciğer yağlanmasında ise, çok az ya da hiç alkol tüketilmediği halde trigliserid, obezite, diyabet ve metabolik sendrom gibi nedenlerle karaciğerin yağlanması durumu söz konusudur.Obezite karaciğere zararlı mıdır? Giderek artan obezite, insülin direnci ve sağlıksız beslenme alışkanlıklarının neden olduğu karaciğer yağlanması kalp damar hastalıkları ve beyin damar hastalıklarına maruz kalma olasılığını ciddi oranda artırmaktadır. Şeker hastalarının insülin direnci yükseldikçe karaciğer yağlanması görülme riski aynı oranda artmaktadır. Karaciğer yağlanması siroza çevirir mi? Evet çevirir. Siroz evresine kadar hiçbir belirti vermeyen hastalık sinsice ilerlemektedir. Karaciğer belirti verdiğinde hasta artık siroz olmuştur. Tedavi süreci çeşitli ilaçlarla gerçekleşmektedir ancak sağlıklı ve düzenli beslenme ile fiziksel aktivite en faydalı tedavi biçimidir. Obezite, şeker hastalığı ve ilk tanı konulduğunda karaciğer dokusunda yağlanmanın (steatoz) yanı sıra karaciğer iltihabı (hepatit) ve bağ dokusu gelişimi (fibrozis) bulunan hastalarda (bu tabloya “non-alcoholic steatohepatitis” NASH-alkol dışı karaciğer yağlanması ve iltihabı denir) siroz riski yüksektir. Bunlar daha yakından izlenmeli ve yağlanmaya yol açan bozukluklar giderilmeye çalışılmalıdır.Karaciğer yağlanmasında hangi nedenler baskındır?Alkol tüketen kişilerde alkole bağlı karaciğer yağlanması görülürken, alkol kullanmayan kişilerde karaciğer yağlanmasının en temel sebebi obezitedir. Yüksek kan şekeri, trigliserid, kolesterol yüksekliği de karaciğer yağlanması nedenleri arasındadır.Karaciğer yağlanmasına ne kadar sıklıkla rastlanır? Karaciğer yağlanması çok sık karşılaşılan bir rahatsızlıktır. Türkiye ve gelişmiş batı ülkelerinde obezite, hiperlipidemi ve aşikar-gizli şeker hastalığı toplumun en az üçte birini etkileyen ciddi sağlık sorunlarıdır. Dolayısıyla bu kişilerin çoğunda görülen karaciğer yağlanmasına da çok sık rastlanır. Hatta karaciğer yağlanmasına en sık rastlanan karaciğer hastalığı bile denilebilir.Alkol almamak karaciğeri korumak için yeterli midir? Alkol almamak karaciğeri korumak için yeterli bir önlem değildir. Özellikle ülkemizde sirozun sadece %10-15’inin sebebi alkoldür. Türkiye’de sirozun en sık sebebi hepatit B ve hepatit C olmaya devam etmektedir. Üzerinde durduğumuz alkol dışı yağlanma giderek artan sıklıkta siroza sebep olabilen bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Sağlıklı beslenme ve düzenli spor ile sağlanacak uygun kiloya ek olarak, hiperlipidemi ve glikoz metabolizması bozuklukları ile sıkı mücadele işin esasını oluşturmaktadır. Bu sadece karaciğer için değil, genel sağlık için de gerekli olan bir yaklaşımdır.Karaciğer yağlanması ciddi bir sorun mudur? Evet, karaciğer yağlanması ciddi bir sorundur. Karaciğer hücrelerinde yağ birikmesinin (karaciğer yağlanması) esas bozukluk olduğu durumların başında alkole bağlı karaciğer hastalıkları (alkole bağlı karaciğer yağlanması, akut alkolik hepatit, alkolik siroz gibi) gelir. Ancak son yıllarda giderek artan şekilde, alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanmasının da ciddi karaciğer hastalıklarına yol açabildiği ortaya konmuştur. Bu durum “alkol dışı yağlı karaciğer hastalığı hastalığı” (İngilizce literatürde “non-alcoholic fatty liver disease” - NAFLD olarak geçer) olarak isimlendirilir.Karaciğer yağlanmasına ne iyi gelir? Kilo vermek ve egzersiz karaciğer yağlanmasına iyi gelmektedir. Akdeniz tipi beslenme ve haftada 3-4 gün egzersiz yapılmalıdır. Ayrıca karaciğer için en faydalı besinlerin arasında kahve gelmektedir. Günlük kahve tüketimi karaciğer yağlanmasının yanında karaciğer kanserine bile iyi gelebilmektedir. Kamuoyunda karaciğer yağlanmasına iyi geldiği bilinen enginar ve deve dikeni kahve kadar etkili sonuçlar vermemektedir. Günde 3 fincan kahve karaciğer hastalarının tedavi sürecine olumlu faydalar sağlamaktadır.Karaciğer yağlanması diyeti nasıl yapılır? Metabolizmayı düzenleyen beslenme alışkanlıkları ve özellikle Akdeniz tipi diyet tercih edilmelidir. Tekli doymamış yağ asitleri içeren zeytinyağı, balık ve sebze tüketilmelidir. Karaciğer yağlanması diyeti yaparken yağdan, rafine şekerden ve unlu mamullerden kaçınılmalıdır. Raf ömrü olan, koruyucu içeren, kapalı kutulardan uzak kalınmalıdır.Karaciğer yağlanması ilaç ile düzelir mi? Bu konudaki en doğru bilgiyi doktorunuzdan alabilirsiniz. İnternette ‘karaciğer yağlanması kürü’, ‘Karaciğer yağlanması ilacı’ şeklinde geçen ürünlere inanmamak gerekir. Bir gastroenteroloji uzmanı size doğru yönlendirmeleri yapacaktır.Alkol dışı yağlı karaciğer hastalığında genetik önemli mi? Karaciğer yağlanmasının birinci derecede akrabalarda normal popülasyonda sık olabildiği belirtilmiştir. Daha ciddi hastalık fenotipini belirleyen genotiplerle ilgili mutasyon araştırmaları devam etmektedir. Adiponutrin bu konuda üzerinde en çok çalışılan hedef konumundadır. Giderek artan şekilde alkol dışı karaciğer yağlanması gençler, adölesanlar ve hatta çocuklarda da görülmektedir. Erkeklerde daha sıktır.Karaciğer yağlanmasında ameliyat önerilir mi? Bariatrik cerrahi ve endoskopik tedaviler; özellikle obez hastalarda etkili kilo azalmasını sağlamak için endoskopik tedaviler; mideye yerleştirilen balonlar, mide çıkışına botox injeksiyonu, endoskopik tüp mide (sleeve gastrectomy), , endoskopik ince barsak by-pass işlemi ve endoskopik duodenal mukozanın yenilenmesi (“resurfacing”) şeklinde sıralanabilir. Bazı işlemler daha yenidir ve yeterince deneyim yoktur. İleri obes (VKİ>40kg/m2) ve yandaş hastalıkları (tip 2 DM, hipertansiyon) olan ADYKH (steatohepatit/kompanse siroz) hastalarında tüp mide (“sleeve gastrectomy”) ve gastrik – intestinal by-pass ameliyatları etkili yöntemlerdir.
Karaciğer Yağlanması Nedir?Tıbbi adı steatoz olan karaciğer yağlanması, genellikle sağlıksız beslenme ve obezite, diyabet, trigliserid yüksekliği ve aşırı alkol tüketimi gibi nedenlerle karaciğer hücrelerinde normalden fazla yağ biriktiği karaciğer hastalığı türüdür. Karaciğer yağlanmasının alkolsüz yağlı karaciğer hastalığı (NAFLD) ve alkole bağlı yağlı karaciğer hastalığı diye iki türü bulunur. Alkole bağlı karaciğer yağlanmasında asıl neden alkoldür. Karaciğer normalde az miktarda yağ içerir ancak karaciğer ağırlığının %5'i üzerinde yağ birikmesi karaciğer sağlığı için risk oluşturur. Karaciğerde yağlanma oranı %30’dan büyük olunca olunca laboratuvar ve/veya klinik belirtiler ortaya çıkabilir. Bunlar sıklıkla karın ağrısı, yorgunluk, kilo kaybı, ciltte sararma ve karaciğer büyümesidir.Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması nedir?Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması, çok az ya da hiç alkol tüketilmediği halde obezite, genetik, trigliserid yüksekliği, diyabet ve insülin direnci gibi nedenlerle karaciğerde yağ birikmesidir. Karaciğerde yağ birikmesi karaciğerin hasar görmesine neden olur, önlem alınmazsa karaciğerin geri dönüşümsüz hasarı olan siroz hastalığı ve karaciğer kanserine sebebiyet verebilir.Alkole bağlı karaciğer yağlanması nedir?Alkol tüketimine bağlı olarak ortaya çıkan karaciğer yağlanmasıdır. Sadece bir kaç gün süreyle bile olsa fazla miktarda alkol içmek karaciğerde yağ birikmesine neden olur. İlerleme durumuna bağlı olarak alkol tüketimi sonlandırılırsa düzeltilebilir ancak alkole bağlı karaciğer yağlanması söz konusuyken alkol tüketimi devam ederse alkol kaynaklı hepatit veya alkol kaynaklı siroz gelişme riski artacaktır.Karaciğer Yağlanması Neden Olur?Karaciğer yağlanmasının nedenleri yoğun alkol tüketimi, obezite, diyabet ve trigliserid seviyesinin yüksek olmasıdır. Hızlı kilo verme ve yeterli beslenmeme de karaciğer yağlanmasına neden olur.Karaciğer yağlanmasına neden olan durumlar genel olarak şunlardır:Yoğun alkol tüketimi Karaciğerin görevlerinden biri, tüketilin alkolü parçalamaktır. Ancak çok fazla alkol tüketildiğinde karaciğer bu alkolü parçalayamaz ve yağlanma ortaya çıkar. Bu yüzden aşırı alkol tüketimi karaciğer yağlanmasının temel sebebi sayılır.ObeziteFazla kalori tüketmek ve buna bağlı olarak aşırı kilo almak karaciğerde yağ birikmesine neden olur. Karaciğer, yağları olması gerektiği gibi işleyip parçalamadığında çok fazla yağ birikimi meydana gelir. Obezite, diyabet veya yüksek trigliserit gibi başka hastalıkları olan kişilerde karaciğer yağlanması ortaya çıkar.DiyabetTip 2 diyabet hastası olan kişilerin birçoğunda karaciğer yağlanması sorunu görülür. Diyabet, alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanmasının altında yatan ana faktördür.TrigliseridYüksek trigliserid düzeyine sahip olan kişilerde karaciğer yağlanması problemi meydana gelebilir.Kolesterol yüksekliğiÇok fazla yağlı ve şekerli besinler tüketilmesine bağlı olarak kandaki kolesterol oranı yükselir. Kolesterol yüksekliği de karaciğerlerde hasar meydana getirmesiyle birlikte karaciğer hücrelerinde yağlanma oluşturur.Yüksek tansiyonObezite, diyabet, trigliserid ve kolesterol yüksekliğiyle birlikte yüksek tansiyon seviyeleri de birçok organı olumsuz etkilediği gibi karaciğerin yağlanmasına da sebebiyet verir.Hareketsiz yaşamHareketin olmadığı bir yaşam, karaciğer fonksiyonlarının düzgün çalışmamasına neden olarak yağ birikimine yol açabilir.Karaciğer Yağlanması Belirtileri Nelerdir?Karaciğerdeki yağlanma ilerlediğinde, kronik yorgunluk, kilo kaybı, halsizlik ve güçsüz hissetme, itştah kaybı, ödem, mide bulantısı ve vücudun kanamaya daha yatkın hale gelmesi yaşanan belirtilerdir.Karaciğer yağlanmasında ortaya çıkan belirtiler şunlardır:Karaciğer yağlanması belirtileri hafif ya da yok denecek kadar az olabilir, bu sebeple genellikle rutin bir kan testi veya karaciğer ultrasonu sırasında tanı konulur.Karaciğer Yağlanması Tanısı Nasıl Konulur?Genel sağlık kontrolü veya bir hastalık sebebiyle yapılan biyokimyasal tetkikler sırasında, karaciğer testlerinin (sıklıkla ALT ve GGT) yüksek bulunması veya üst karın ultrasonografisinde karaciğerde yağlanma saptanması tanıya giden ilk adımdır. Bazen bahsedilen risk faktörlerine sahip olmayan kişilerde de karaciğer yağlanması olabilir. Genetik faktörlerin rolü söz konusudur. Alkol alan ama bunu gizleyen hastalar da tanı güçlüğü yaşanabilir.Yani bu hastalar sık doktora giden kişilerdir. Genellikle üst karın ultrasonografisinde karaciğerde yağlanma ve büyüme tanısı konur. Bazen de rutin yapılan testler olan ALT, AST ve GGT gibi karaciğer testleri yüksek çıkınca araştırılan hastada yağlı karaciğer hastalığı (hepatosteatoz) tesbit edilir. Tabii ki ADYKH tanısı konulmadan önce belirlenen sınırın üzerinde alkol alınmasına bağlı alkolik karaciğer hastalığı, viral hepatitler (hepatit B ve hepatit C), ilaç toksisitesi (kortikosteroidler, tamoksifen, amiadarone, methotrexate, lomitapide ve mipomersen gibi), Wilson hastalığı (karaciğerde bakır birikmesi ile karakterli), hemokromatozis, alfa-1 antitripsin eksikliği ve otimmun hepatitler gibi hastalıklar ekarte edilmelidir. Ayrıca açlık, süratli zayıflama, parenteral (damar yolu ile) beslenme, Abetalipoproteinemi ve Lipodistrofi makroveziküler karaciğer yağlanması yapan ve konumuz dışında kalan hastalıklardır.Sadece karaciğer yağlanması olan hastalarda seyir iyi huyludur ve siroza ilerleme riski düşüktür. Alkol dışı yağlı karaciğer hastalığı olanlarda hastalığın gidişatı ile ilgili en önemli bulgu karaciğerde iltihabi aktivite ile birlikte fibrozisin yani bağ dokusu birikmesinin olması ve fibrozisin derecesidir. Gerek siroza ilerleme ve gerekse hepatoselüler karsinoma (HSK) ve diğer komplikasyonların gelişmesi hususunda yol göstericidir. Fibrozisin tesbiti ve derecesini belirlemede ideal olmayan altın standart karaciğer biyopsisidir. Ancak gerek biyokimyasal testlerle yapılan değerlendirmeler, gerekse karaciğerin doku sertliğini, ya da elastikiyetini ölçen Elastografiler (Fibroscan, US ile elastografi ölçümü, MR Elastografi) son derece yararlı bilgiler sağlar. Gerekirse bunlardan sonra da biyopsi yapılabilir.Karaciğer Yağlanması Tedavisi Nasıl Yapılır?Karaciğer yağlanmasının tedavisinde ilk adım hastanın kilo verip alkolü bırakmasıdır. Yapılan araştırmalara göre bir hasta kilosunun yüzde 10’unu verirse karaciğer hastalıkları gerilemektedir. Kilonun yüzde 5’i verildiğinde olumlu iyileşme başlamaktadır.Eşzamanlı olarak diyabet varsa onun da regüle edilmesi, şeker düzeyinin belirli sınırlarda tutulması, diyet ve ilaçlarla şekerin düzenlenmesi de karaciğer yağlanması sorununun çözülmesini sağlar.Kolesterol varsa yine diyet ve ilaçlarla hastanın karaciğer yağlanması sorunu azaltılabilir, karaciğerin eskiye dönüşü sağlanabilir. Bu hastaların çoğunda kolesterol ve trigliserid yüksekliği görülmektedir.Yapılan araştırmalarda yağlanmadan dolayı karaciğer testleri yüksek hastalarda kolesterol ve trigliserid yüksekse kolesterol düşürücü ilaçların kullanılmasının karaciğere yararlı olduğu görülmüştür. Unutulmaması gereken kural, her kim olursa olsun kolesterol ilaçları başlandığında üçüncü-dördüncü aylarda kontrol amaçlı karaciğer testlerine bakmak yararlıdır. Kilo vermenin yöntemi diyet ve egzersizdir ve bu doğrultuda akdeniz mutfağı son derecede faydalı bir sonuç verir ve kilo vermek için etkili bir beslenme türü olarak kabul edilir.Ayrıca haftanın üç ya da dört günü mutlaka yürüyüş, yüzme veya spor salonunda yapılan aktiviteler olmalıdır. Bu adımlar uygulandığında hastanın karaciğeri düzelebilir.Eğer hastalık ilerlerse son çare olarak karaciğer nakli işlemi yapılır. Karaciğer yağlanması olan hastalar nakilde de özel bir grubu oluştururlar çünkü kilolu hastalar karaciğer nakli de görece zor olmaktadır. Bu hastaların zayıflaması önceliklidir. Hastalık ilerlemeden kilo vererek, egzersizle önceki hedef olmalıdır.Karaciğer Yağlanmasına Ne İyi Gelir?Başta enginar, baklagiller, süt ürünleri ve et olmak üzere bazı besinler karaciğer yağlanmasına iyi gelir.Karaciğer yağlanmasına iyi gelen yöntemler şunlardır:Karaciğer Yağlanması Nasıl Önlenir?Basit önlemlerle karaciğer yağlanmasının önüne geçilebilir. Karaciğer yağlanmasına karşı alınabilecek önlemleri şöyle sıralayabiliriz;Karaciğer Yağlanmasına Neden Olan Risk Faktörleri Nelerdir?Karaciğer yağlanması için en önemli risk faktörleri kandaki yağ türü olan trigliserid seviyelerinin yüksek olması, aşırı kilolu olma, genetik ve metabolik sendrom sorunlarıdır.Karaciğer yağlanmasına neden olan risk faktörleri genel olarak şöyledir:Karaciğer Yağlanması Hakkında Sık Sorulan SorularKaraciğer yağlanmasının ilk evre belirtileri nelerdir?Karaciğer yağlanması ilerleyip siroz oluşana kadar asemptomatik yani belirti vermeyebilir. Yine de karnın sağ üst kısmında ağrı veya dolgunluk hissi, iştah kaybı, mide bulantısı ve kilo kaybı yaşanabilir.Alkolsüz karaciğer yağlanması ve alkole bağlı karaciğer yağlanması arasındaki fark nedir?Alkole bağlı karaciğer yağlanmasında asıl unsur aşırı alkol tüketimidir, alkolsüz karaciğer yağlanmasında ise, çok az ya da hiç alkol tüketilmediği halde trigliserid, obezite, diyabet ve metabolik sendrom gibi nedenlerle karaciğerin yağlanması durumu söz konusudur.Obezite karaciğere zararlı mıdır? Giderek artan obezite, insülin direnci ve sağlıksız beslenme alışkanlıklarının neden olduğu karaciğer yağlanması kalp damar hastalıkları ve beyin damar hastalıklarına maruz kalma olasılığını ciddi oranda artırmaktadır. Şeker hastalarının insülin direnci yükseldikçe karaciğer yağlanması görülme riski aynı oranda artmaktadır. Karaciğer yağlanması siroza çevirir mi? Evet çevirir. Siroz evresine kadar hiçbir belirti vermeyen hastalık sinsice ilerlemektedir. Karaciğer belirti verdiğinde hasta artık siroz olmuştur. Tedavi süreci çeşitli ilaçlarla gerçekleşmektedir ancak sağlıklı ve düzenli beslenme ile fiziksel aktivite en faydalı tedavi biçimidir. Obezite, şeker hastalığı ve ilk tanı konulduğunda karaciğer dokusunda yağlanmanın (steatoz) yanı sıra karaciğer iltihabı (hepatit) ve bağ dokusu gelişimi (fibrozis) bulunan hastalarda (bu tabloya “non-alcoholic steatohepatitis” NASH-alkol dışı karaciğer yağlanması ve iltihabı denir) siroz riski yüksektir. Bunlar daha yakından izlenmeli ve yağlanmaya yol açan bozukluklar giderilmeye çalışılmalıdır.Karaciğer yağlanmasında hangi nedenler baskındır?Alkol tüketen kişilerde alkole bağlı karaciğer yağlanması görülürken, alkol kullanmayan kişilerde karaciğer yağlanmasının en temel sebebi obezitedir. Yüksek kan şekeri, trigliserid, kolesterol yüksekliği de karaciğer yağlanması nedenleri arasındadır.Karaciğer yağlanmasına ne kadar sıklıkla rastlanır? Karaciğer yağlanması çok sık karşılaşılan bir rahatsızlıktır. Türkiye ve gelişmiş batı ülkelerinde obezite, hiperlipidemi ve aşikar-gizli şeker hastalığı toplumun en az üçte birini etkileyen ciddi sağlık sorunlarıdır. Dolayısıyla bu kişilerin çoğunda görülen karaciğer yağlanmasına da çok sık rastlanır. Hatta karaciğer yağlanmasına en sık rastlanan karaciğer hastalığı bile denilebilir.Alkol almamak karaciğeri korumak için yeterli midir? Alkol almamak karaciğeri korumak için yeterli bir önlem değildir. Özellikle ülkemizde sirozun sadece %10-15’inin sebebi alkoldür. Türkiye’de sirozun en sık sebebi hepatit B ve hepatit C olmaya devam etmektedir. Üzerinde durduğumuz alkol dışı yağlanma giderek artan sıklıkta siroza sebep olabilen bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Sağlıklı beslenme ve düzenli spor ile sağlanacak uygun kiloya ek olarak, hiperlipidemi ve glikoz metabolizması bozuklukları ile sıkı mücadele işin esasını oluşturmaktadır. Bu sadece karaciğer için değil, genel sağlık için de gerekli olan bir yaklaşımdır.Karaciğer yağlanması ciddi bir sorun mudur? Evet, karaciğer yağlanması ciddi bir sorundur. Karaciğer hücrelerinde yağ birikmesinin (karaciğer yağlanması) esas bozukluk olduğu durumların başında alkole bağlı karaciğer hastalıkları (alkole bağlı karaciğer yağlanması, akut alkolik hepatit, alkolik siroz gibi) gelir. Ancak son yıllarda giderek artan şekilde, alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanmasının da ciddi karaciğer hastalıklarına yol açabildiği ortaya konmuştur. Bu durum “alkol dışı yağlı karaciğer hastalığı hastalığı” (İngilizce literatürde “non-alcoholic fatty liver disease” - NAFLD olarak geçer) olarak isimlendirilir.Karaciğer yağlanmasına ne iyi gelir? Kilo vermek ve egzersiz karaciğer yağlanmasına iyi gelmektedir. Akdeniz tipi beslenme ve haftada 3-4 gün egzersiz yapılmalıdır. Ayrıca karaciğer için en faydalı besinlerin arasında kahve gelmektedir. Günlük kahve tüketimi karaciğer yağlanmasının yanında karaciğer kanserine bile iyi gelebilmektedir. Kamuoyunda karaciğer yağlanmasına iyi geldiği bilinen enginar ve deve dikeni kahve kadar etkili sonuçlar vermemektedir. Günde 3 fincan kahve karaciğer hastalarının tedavi sürecine olumlu faydalar sağlamaktadır.Karaciğer yağlanması diyeti nasıl yapılır? Metabolizmayı düzenleyen beslenme alışkanlıkları ve özellikle Akdeniz tipi diyet tercih edilmelidir. Tekli doymamış yağ asitleri içeren zeytinyağı, balık ve sebze tüketilmelidir. Karaciğer yağlanması diyeti yaparken yağdan, rafine şekerden ve unlu mamullerden kaçınılmalıdır. Raf ömrü olan, koruyucu içeren, kapalı kutulardan uzak kalınmalıdır.Karaciğer yağlanması ilaç ile düzelir mi? Bu konudaki en doğru bilgiyi doktorunuzdan alabilirsiniz. İnternette ‘karaciğer yağlanması kürü’, ‘Karaciğer yağlanması ilacı’ şeklinde geçen ürünlere inanmamak gerekir. Bir gastroenteroloji uzmanı size doğru yönlendirmeleri yapacaktır.Alkol dışı yağlı karaciğer hastalığında genetik önemli mi? Karaciğer yağlanmasının birinci derecede akrabalarda normal popülasyonda sık olabildiği belirtilmiştir. Daha ciddi hastalık fenotipini belirleyen genotiplerle ilgili mutasyon araştırmaları devam etmektedir. Adiponutrin bu konuda üzerinde en çok çalışılan hedef konumundadır. Giderek artan şekilde alkol dışı karaciğer yağlanması gençler, adölesanlar ve hatta çocuklarda da görülmektedir. Erkeklerde daha sıktır.Karaciğer yağlanmasında ameliyat önerilir mi? Bariatrik cerrahi ve endoskopik tedaviler; özellikle obez hastalarda etkili kilo azalmasını sağlamak için endoskopik tedaviler; mideye yerleştirilen balonlar, mide çıkışına botox injeksiyonu, endoskopik tüp mide (sleeve gastrectomy), , endoskopik ince barsak by-pass işlemi ve endoskopik duodenal mukozanın yenilenmesi (“resurfacing”) şeklinde sıralanabilir. Bazı işlemler daha yenidir ve yeterince deneyim yoktur. İleri obes (VKİ>40kg/m2) ve yandaş hastalıkları (tip 2 DM, hipertansiyon) olan ADYKH (steatohepatit/kompanse siroz) hastalarında tüp mide (“sleeve gastrectomy”) ve gastrik – intestinal by-pass ameliyatları etkili yöntemlerdir. | 12,056 |
412 | Hastalıklar | Karaciğer Yetmezliği | Karaciğer yetmezliği, karaciğerin düzgün çalışmayacak kadar hasar görmesi ve karaciğer fonksiyonlarının ciddi şekilde bozulmasıdır. Siroz ve hepatit gibi çeşitli hastalıklar ya da çevresel faktörler nedeniyle karaciğer çalışamaz hale gelir ve karaciğerin işlevini yerine getirememesi olarak tanımlanan karaciğer yetmezliği tablosu ortaya çıkar. Doğru tedavi planlaması sayesinde kontrol altına alınabilmesine rağmen, kronik karaciğer yetmezliği görülmesi halinde karaciğer nakli tek çözümdür.Karaciğer yetmezliği, karaciğerin düzgün çalışmayacak kadar hasar görmesi ve karaciğer fonksiyonlarının ciddi şekilde bozulmasıdır. Siroz ve hepatit gibi çeşitli hastalıklar ya da çevresel faktörler nedeniyle karaciğer çalışamaz hale gelir ve karaciğerin işlevini yerine getirememesi olarak tanımlanan karaciğer yetmezliği tablosu ortaya çıkar. Doğru tedavi planlaması sayesinde kontrol altına alınabilmesine rağmen, kronik karaciğer yetmezliği görülmesi halinde karaciğer nakli tek çözümdür.
Karaciğer Yetmezliği Nedir?Karaciğer yetmezliği genellikle karaciğerin büyük bir bölümünün geri dönüşümsüz hasara uğraması ile ortaya çıkan ve karaciğerin gerekli ve yeterli işlevini yerine getirememesi durumudur. Hastalanan karaciğerinin yavaş yavaş bozulması ve yıllar içerisinde yetersizlik gelişmesidir ki buna “Kronik Karaciğer Yetersizliği” daha nadiren karşılaşılan durum ise, daha önce karaciğer hastası olduğu bilinmeyen bir kişide günler-haftalar içerisinde karaciğer yetersizliğinin gelişmesidir ki, buna da “akut karaciğer yetersizliği” denir. Yani her insan doğduğu andan itibaren insan her yaşta karaciğer hastası olabilir veya her yaştan insanda karaciğer yetersizliği görülebilir.Karaciğer yetmezliğinde, karaciğer vücudun ihtiyacı olan proteinlerin üretilmesi, yenilen ve bağırsaklardan emilen gıdaları işleyerek bunlardan enerji elde edilmesi, vitaminlerinin emilimi için gerekli safranın üretilmesi ve bağırsağa akması yanı sıra pıhtılaşma faktörlerinin sentezini gerçekleştirme gibi görevlerini yerine getiremez. Ayrıca vücutta dolaşan bakterilerin ortadan kaldırılmasına yardımcı olarak enfeksiyonlarla mücadele etmek ve vücuda giren hemen hemen her türlü zararlı kimyasalı zararsız hale getirme fonksiyonu da çalışamaz hale gelir.Karaciğer Yetmezliği Neden Olur?Hepatit B ve C, sirozlar ( birçok hastalık sonucu siroz gelişebilir), uzun dönem fazlaca alkol tüketilmesi, karaciğere ait bazı damarlarda tıkanıklık, beslenme bozukluğu, bazı safra yolu hastalıkları (primer sklerozan kolanjit), kalıtsal bazı hastalıklar, hemokromatosis (demir metabolizma bozukluğu), alfa-1 antitripsin eksikliği ve Wilson hastalığı (bakır metabolizma bozukluğu) kronik karaciğer yetersizliğine neden olur.Hepatit A, B ve C virüslerine bağlı hepatitler, Acetaminofen (piyasada bulunan yaygın kullanılan ateş düşürücü, ağrı kesici) yüksek dozda kullanımı, bazı bitkisel ilaçlara karşı gelişen reaksiyonlar, zehirli mantarların yenmesi ise akut karaciğer yetersizliğine neden olur.Karaciğer Yetmezliği Belirtileri Nelerdir?Karaciğer yetmezliği belirtileri, ciddi halsizlik, yorgunluk, iştah kaybı, karın ağrısı, bulantı, kusma ve ishaldir. İleri evrelerde görülen belirtiler ise sarılık, karın şişliği, nedensiz burun, dişeti kanamaları, şuur bulanıklığı, uykuya eğilim ve koma halidir. Halsizlik ve yorgunluk Bulantı ve kusma İştahsızlık İshal Sarılık Karında şişlik Nedensiz kanamalar Şuur bulanıklığı Uykuya eğilim KomaKaraciğer Yetmezliği Nasıl Teşhis Edilir?Karaciğerin işlevlerini değerlendirmek amacı ile çeşitli biyokimyasal testler yapılır. Ayrıca ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi( BT) veya Manyetik Rezonans (MR) gibi görüntüleme yöntemleri ile karaciğerin yapısı incelenir ve fonksiyonlarına bakılır. Bazı hastalıklarda tanıyı kesinleştirmek için biyopsi de yapılmaktadır. Karaciğer Yetmezliği Nasıl Tedavi Edilir?Akut karaciğer yetersizliği durumlarında, eğer belli bir eşik geçilmedi ise yani karaciğerin tamamı geri dönüşümsüz hasar görmedi ise yoğun tıbbi destek ile durum geçiştirilebilir ve karaciğerin kendini toplaması için zaman kazanılabilir ve hatta tamamen iyileşme sağlanabilir. Kronik gelişen, yani artık hasarın geri dönmesinin beklenmediği durumlar ile iyileşmeyen akut yetersizliklerde tek etkili tedavi karaciğer naklidir. Karaciğer değerlerinin kritik seviyelere düşmesi veya yükselmesi, ciddi sarılık, geçmeyen kaşıntı, önlenemeyen varis kanamaları, karında tedaviye rağmen sıvı toplanması gibi nedenler karaciğer nakli zamanının geldiğini gösteren işaretlerdir. Konularında uzman olan hekimler zamanı geldiğinde ve gecikmeden hastalarını bir karaciğer nakli merkezine yönlendirmelidirler. Bazen tek başına bu da yeterli olmayabilir. Hastanın kendi sağlığı konusunda bilinçlenmesi ve şikayetleri olanların yönlendirmeyi beklemeden başarılı olduğunu düşündükleri ve güvendikleri bir karaciğer nakli merkezine bir an önce başvurmaları çok önemlidir.Karaciğer Yetmezliği ile İlgili Sık Sorulan SorularKaraciğer yetersizliğinden korunmak mümkün müdür?Doğumsal ya da kalıtsal, genetik yapı ile ilgili olan hastalıklardan korunmak pek mümkün değildir. Türkiye şartlarında akraba evliliklerinden kaçınmak, hamilelik sırasında dikkatli olmak ve çocuğun anne karnındaki tetkiklerini yaptırmak bazı hastalıklar konusunda fikir verebilir. Bunun dışında en etkili yol hepatitlerden (aşı yaptırarak) ve sirozdan korunmaktır. Doğru beslenme, temizlik, alkol tüketiminin sınırlanması, İlaçlarla (özellikle acetaminophen (Tylenol)) alkol alınmaması, kan ve kan ürünlerine temasta dikkatli olunarak başkasının kanına temas etmiş(traş bıçağı, iğne, manikür pedikür aletlerin) kullanılmaması, cinsel ilişkide mutlaka korunmak, dövme yaptıracakların alet temizliğine çok dikkat etmeleri ve yaban mantarından uzak durmak olarak sıralayabiliriz.Mantarın karaciğer yetmezliği üzerinde ne tür bir etkisi vardır?Zehirli mantarın tek bir tanesi bile kişiyi karaciğer yetmezliğine, ağır karaciğer komasına ve tedavi edilmediğinde ölüme götürebilmektedir. Mantar tüketildikten sonra bulantı, kusma, ishal, ateş, giderek artan şuur kaybı gibi ilk birkaç gün içerisinde gelişebilen belirtiler görülmektedir. Bu dönemde müdahale edilmezse hasta kaybedilebilir. İlaç tedavisine rağmen durumu düzelmeyen hastalar için karaciğer nakli hayat kurtarıcı olabilmektedir. Nakilde toksik olan ve fonksiyonu tamamen bitmiş olan karaciğer çıkarılarak yerine yeni bir karaciğer nakledilmektedir. Nadiren eğer kanda hala toksikler varsa takılan karaciğerde de karaciğer yetmezliği oluşabilmektedir. Nakil gerektirecek hasarda olmayan zehirlenmelerde ise önleyici birtakım tedaviler verilebilmekte, karaciğerin temizlenmesi için gerektiğinde diyaliz yapılabilmektedir. Tedavi sürecinde bazen hastanın şuuru bozulabilirken bazen de kan değerleri medikal tedavi ile toplanamayabilmektedir.Karaciğer yetmezliğinden korunmak için hepatit B aşısı olmalı mıyım?Karaciğer yetmezliklerinin en önemli sebeplerinden birisi olan hepatit virüslerinin bulaşma riski aşı sayesinde önlenebilir. Hepatit b aşısı yaptırarak bulaşıcı hepatit virüslerine karşı kendilerini koruma altına almayan kişiler, farkında olmadan Hepatit B ve C virüslerine yakalanabilir. Virüsler, kuaförlerde tıraş olurken, diş tedavisinde, çeşitli tedaviler sırasında temizliğine özen gösterilmeyen aletlere bulaşan kan aracılığı ile kişilere hiç tanımadıkları insanlarından bulaşabilir. Hepatit B ve C virüsleri uzun vadede yavaş yavaş ilerleyerek siroza, siroz ise karaciğer işlevini bozarak kronik karaciğer yetmezliğine neden olabilir. Karaciğer yetmezliği olan bir hasta nakil için ne kadar beklemeli?Nakil için karaciğer yetmezliğinin son evresi beklenmemelidir. Çeşitli hastalıklar nedeniyle büyük bir bölümünün geri dönüşümsüz hasara uğraması ile ortaya çıkan karaciğer yetmezliği hayati risk yaşatarak, kişinin yaşam kalitesini bozmaya başlamaktadır. Bu nedenle karaciğer yetmezliğinin son evresini beklemeden önce nakil yapılması gerekir. Karaciğer hastası olduğunu bilen ve karaciğer hastalığı nedeniyle yaşadığı günlük problemleri algılayan kişi, en kısa zamanda bir organ nakli merkezindeki uzmanlar ile beraber durumunu değerlendirerek uygun zamanda geç kalmadan canlıdan ya da kadavradan nakil yaptırmalıdır.
Karaciğer Yetmezliği Nedir?Karaciğer yetmezliği genellikle karaciğerin büyük bir bölümünün geri dönüşümsüz hasara uğraması ile ortaya çıkan ve karaciğerin gerekli ve yeterli işlevini yerine getirememesi durumudur. Hastalanan karaciğerinin yavaş yavaş bozulması ve yıllar içerisinde yetersizlik gelişmesidir ki buna “Kronik Karaciğer Yetersizliği” daha nadiren karşılaşılan durum ise, daha önce karaciğer hastası olduğu bilinmeyen bir kişide günler-haftalar içerisinde karaciğer yetersizliğinin gelişmesidir ki, buna da “akut karaciğer yetersizliği” denir. Yani her insan doğduğu andan itibaren insan her yaşta karaciğer hastası olabilir veya her yaştan insanda karaciğer yetersizliği görülebilir.Karaciğer yetmezliğinde, karaciğer vücudun ihtiyacı olan proteinlerin üretilmesi, yenilen ve bağırsaklardan emilen gıdaları işleyerek bunlardan enerji elde edilmesi, vitaminlerinin emilimi için gerekli safranın üretilmesi ve bağırsağa akması yanı sıra pıhtılaşma faktörlerinin sentezini gerçekleştirme gibi görevlerini yerine getiremez. Ayrıca vücutta dolaşan bakterilerin ortadan kaldırılmasına yardımcı olarak enfeksiyonlarla mücadele etmek ve vücuda giren hemen hemen her türlü zararlı kimyasalı zararsız hale getirme fonksiyonu da çalışamaz hale gelir.Karaciğer Yetmezliği Neden Olur?Hepatit B ve C, sirozlar ( birçok hastalık sonucu siroz gelişebilir), uzun dönem fazlaca alkol tüketilmesi, karaciğere ait bazı damarlarda tıkanıklık, beslenme bozukluğu, bazı safra yolu hastalıkları (primer sklerozan kolanjit), kalıtsal bazı hastalıklar, hemokromatosis (demir metabolizma bozukluğu), alfa-1 antitripsin eksikliği ve Wilson hastalığı (bakır metabolizma bozukluğu) kronik karaciğer yetersizliğine neden olur.Hepatit A, B ve C virüslerine bağlı hepatitler, Acetaminofen (piyasada bulunan yaygın kullanılan ateş düşürücü, ağrı kesici) yüksek dozda kullanımı, bazı bitkisel ilaçlara karşı gelişen reaksiyonlar, zehirli mantarların yenmesi ise akut karaciğer yetersizliğine neden olur.Karaciğer Yetmezliği Belirtileri Nelerdir?Karaciğer yetmezliği belirtileri, ciddi halsizlik, yorgunluk, iştah kaybı, karın ağrısı, bulantı, kusma ve ishaldir. İleri evrelerde görülen belirtiler ise sarılık, karın şişliği, nedensiz burun, dişeti kanamaları, şuur bulanıklığı, uykuya eğilim ve koma halidir.Karaciğer Yetmezliği Nasıl Teşhis Edilir?Karaciğerin işlevlerini değerlendirmek amacı ile çeşitli biyokimyasal testler yapılır. Ayrıca ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi( BT) veya Manyetik Rezonans (MR) gibi görüntüleme yöntemleri ile karaciğerin yapısı incelenir ve fonksiyonlarına bakılır. Bazı hastalıklarda tanıyı kesinleştirmek için biyopsi de yapılmaktadır. Karaciğer Yetmezliği Nasıl Tedavi Edilir?Akut karaciğer yetersizliği durumlarında, eğer belli bir eşik geçilmedi ise yani karaciğerin tamamı geri dönüşümsüz hasar görmedi ise yoğun tıbbi destek ile durum geçiştirilebilir ve karaciğerin kendini toplaması için zaman kazanılabilir ve hatta tamamen iyileşme sağlanabilir. Kronik gelişen, yani artık hasarın geri dönmesinin beklenmediği durumlar ile iyileşmeyen akut yetersizliklerde tek etkili tedavi karaciğer naklidir. Karaciğer değerlerinin kritik seviyelere düşmesi veya yükselmesi, ciddi sarılık, geçmeyen kaşıntı, önlenemeyen varis kanamaları, karında tedaviye rağmen sıvı toplanması gibi nedenler karaciğer nakli zamanının geldiğini gösteren işaretlerdir. Konularında uzman olan hekimler zamanı geldiğinde ve gecikmeden hastalarını bir karaciğer nakli merkezine yönlendirmelidirler. Bazen tek başına bu da yeterli olmayabilir. Hastanın kendi sağlığı konusunda bilinçlenmesi ve şikayetleri olanların yönlendirmeyi beklemeden başarılı olduğunu düşündükleri ve güvendikleri bir karaciğer nakli merkezine bir an önce başvurmaları çok önemlidir.Karaciğer Yetmezliği ile İlgili Sık Sorulan SorularKaraciğer yetersizliğinden korunmak mümkün müdür?Doğumsal ya da kalıtsal, genetik yapı ile ilgili olan hastalıklardan korunmak pek mümkün değildir. Türkiye şartlarında akraba evliliklerinden kaçınmak, hamilelik sırasında dikkatli olmak ve çocuğun anne karnındaki tetkiklerini yaptırmak bazı hastalıklar konusunda fikir verebilir. Bunun dışında en etkili yol hepatitlerden (aşı yaptırarak) ve sirozdan korunmaktır. Doğru beslenme, temizlik, alkol tüketiminin sınırlanması, İlaçlarla (özellikle acetaminophen (Tylenol)) alkol alınmaması, kan ve kan ürünlerine temasta dikkatli olunarak başkasının kanına temas etmiş(traş bıçağı, iğne, manikür pedikür aletlerin) kullanılmaması, cinsel ilişkide mutlaka korunmak, dövme yaptıracakların alet temizliğine çok dikkat etmeleri ve yaban mantarından uzak durmak olarak sıralayabiliriz.Mantarın karaciğer yetmezliği üzerinde ne tür bir etkisi vardır?Zehirli mantarın tek bir tanesi bile kişiyi karaciğer yetmezliğine, ağır karaciğer komasına ve tedavi edilmediğinde ölüme götürebilmektedir. Mantar tüketildikten sonra bulantı, kusma, ishal, ateş, giderek artan şuur kaybı gibi ilk birkaç gün içerisinde gelişebilen belirtiler görülmektedir. Bu dönemde müdahale edilmezse hasta kaybedilebilir. İlaç tedavisine rağmen durumu düzelmeyen hastalar için karaciğer nakli hayat kurtarıcı olabilmektedir. Nakilde toksik olan ve fonksiyonu tamamen bitmiş olan karaciğer çıkarılarak yerine yeni bir karaciğer nakledilmektedir. Nadiren eğer kanda hala toksikler varsa takılan karaciğerde de karaciğer yetmezliği oluşabilmektedir. Nakil gerektirecek hasarda olmayan zehirlenmelerde ise önleyici birtakım tedaviler verilebilmekte, karaciğerin temizlenmesi için gerektiğinde diyaliz yapılabilmektedir. Tedavi sürecinde bazen hastanın şuuru bozulabilirken bazen de kan değerleri medikal tedavi ile toplanamayabilmektedir.Karaciğer yetmezliğinden korunmak için hepatit B aşısı olmalı mıyım?Karaciğer yetmezliklerinin en önemli sebeplerinden birisi olan hepatit virüslerinin bulaşma riski aşı sayesinde önlenebilir. Hepatit b aşısı yaptırarak bulaşıcı hepatit virüslerine karşı kendilerini koruma altına almayan kişiler, farkında olmadan Hepatit B ve C virüslerine yakalanabilir. Virüsler, kuaförlerde tıraş olurken, diş tedavisinde, çeşitli tedaviler sırasında temizliğine özen gösterilmeyen aletlere bulaşan kan aracılığı ile kişilere hiç tanımadıkları insanlarından bulaşabilir. Hepatit B ve C virüsleri uzun vadede yavaş yavaş ilerleyerek siroza, siroz ise karaciğer işlevini bozarak kronik karaciğer yetmezliğine neden olabilir. Karaciğer yetmezliği olan bir hasta nakil için ne kadar beklemeli?Nakil için karaciğer yetmezliğinin son evresi beklenmemelidir. Çeşitli hastalıklar nedeniyle büyük bir bölümünün geri dönüşümsüz hasara uğraması ile ortaya çıkan karaciğer yetmezliği hayati risk yaşatarak, kişinin yaşam kalitesini bozmaya başlamaktadır. Bu nedenle karaciğer yetmezliğinin son evresini beklemeden önce nakil yapılması gerekir. Karaciğer hastası olduğunu bilen ve karaciğer hastalığı nedeniyle yaşadığı günlük problemleri algılayan kişi, en kısa zamanda bir organ nakli merkezindeki uzmanlar ile beraber durumunu değerlendirerek uygun zamanda geç kalmadan canlıdan ya da kadavradan nakil yaptırmalıdır. | 5,708 |
413 | Hastalıklar | Karın Zarı Kanseri | Karın zarı kanseri veya tıp dilindeki adıyla ‘peritoneal karsinomatozis’ diğer organları etkileyen kanserlerle birlikte ortaya çıkıyor. Tedavisi zor ve hastalığın gidişatını kötü etkileyen bir durum olarak ön plana çıkan karın zarı kanserinin tedavi edilebilmesi için altta yatan kanserin belirlenmesi gerekiyor. Memorial Kayseri Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Mustafa Kaplan, karın zarı kanseri hakkında bilgi verdi.Karın zarı kanseri veya tıp dilindeki adıyla ‘peritoneal karsinomatozis’ diğer organları etkileyen kanserlerle birlikte ortaya çıkıyor. Tedavisi zor ve hastalığın gidişatını kötü etkileyen bir durum olarak ön plana çıkan karın zarı kanserinin tedavi edilebilmesi için altta yatan kanserin belirlenmesi gerekiyor. Memorial Kayseri Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Mustafa Kaplan, karın zarı kanseri hakkında bilgi verdi.
Karın zarı nedir?Karın zarı ya da periton, karın duvarlarının iç yüzünü ve bu boşlukta yer alan tüm organları koruyan ve saran zardır. Periton, bağ dokularıyla karın duvarının iç yüzüne ve organlara yapışıktır.Karın zarı kanseri nedir?Karın içi organları kaplayan ince bir tabaka olan karın zarının (peritonun) kötü huylu tümör hücreleri tarafından tutulmasına ya da etkilenmesine peritoneal karsinomatozis yani karın zarı kanseri denir. Genellikle ileri evrelerde teşhis edilen bu kanser türü başka bir kanserin karın zarına yayılması sonucu oluşur. Ancak nadiren başka sebebe bağlı olmayan primer periton kanseri de olabilir. Karın zarı kanserinin sebebi nedir?Karın zarı kanserine yol açan bazı kanser türleri vardır. Bunlar ise yumurtalık, rahim veya rahim ağzı gibi jinekolojik kanserler ile kalın barsak, mide, pankreas, safra kesesi, safra yolları gibi gastrointestinal sistem kanserleridir. Bazen meme ve akciğer kanseri de karın zarına yayılıp peritoneal karsinomatozis yapabilir. Direkt peritonun kendi kanseri mezotelyoma da görülebilir. Mezotelyoma özellikle evleri boyamada asbestin yaygın kullanıldığı Nevşehir’in bazı bölgelerinde aynı ailede çok fazla kişide görülmüştür ancak çok nadir bir tümördür. Bazen apendiks organında görülen mukosel de yaygın karın zarı kanserine sebep olabilmektedir.Karın zarı kanseri nasıl oluşur?Karın zarı kanserinin nedeni tam bilinmese de, periton hücrelerinde oluşan mutasyonla kontrol dışı büyümeyle kanser başlamaktadır. Peritoneal karsinomatozis daima ilerlemiş kanser hastalığının bir göstergesidir ve belirgin olarak azalmış yaşam beklentisi ile beraber seyreder. Peritonun tümöral tutulumu ciddi bir tıbbi tedavi sorunu oluşturmaktadır çünkü tedavisi zor hatta imkansızdır. Periton içerisine yerleşmiş olan tümör hücreleri peritonun açıklıklarından bütün peritona ve altındaki organlara yayılabilir. Peritoneal karsinomatozis olan kişilerde karın zarı etkilendiği için karında yoğun su birikmesi görülür. Peritoneal karsinomatozis bebeklerde ve çocuklarda çok nadirdir ama bazı çocukluk çağı kanserlerinde de görülebilir.Karın zarı kanseri kimlerde olur?Nedeni belli olmayan karın zarı kanserine yakalanma konusunda yapılan araştırmalarda bazı kişilerin risk taşıdığı düşünülmektedir. İleri yaş bir risk faktörüdür. 60 yaşın üzerindeki kişilerde daha çok görülmektedir. Genetik faktörler önemlidir. Kişinin ailesindeki karın zarı kanseri öyküsü riski artırmaktadır. Kadınlarda meme kanseri geçmişi olması önemli bir etkendir. Obezite ve durağan yaşamın diğer kanser türlerinde olduğu gibi karın zarı kanserinde etkili olduğu bilinmektedir. Rahim içindeki endometrium tabakasının rahmin dışındaki bölgelerde büyümesi sonucu gelişen ve sıklıkla ağrıyla başlayan endometriozisin karın zarı kanseri gelişiminde etkili olduğu belirlenmiştir.Karın zarı kanserinin belirtileri nelerdir?Karın zarı kanserinin, ilk evresi boyunca hiç belirti göstermeyebilir. Sebep olan kanser araştırılırken hastanın tomografi veya PET gibi sonuçlarında karın zarı tutulumu görülür. Ameliyat için açılan hastanın karın zarında yama tarzında tümör odakları görülebilir. İlerleyen dönemde ise şu belirtiler başlayabilir: Karında periton sıvısı yani asit birikmesi ve buna bağlı göbek fıtığı ile nefes darlığı gibi şikayetler Karın ağrısı ve karında şişkinlik hissi İştahsızlık, yemek yemede isteksiz olma İdrar ve dışkı alışkanlıklarındaki değişiklik Kas erimesi Bulantı ve kabızlık bazen de ishalin olması Özellikle ayak bileklerinin şişmesi Solunum problemlerinin başlaması Olağandışı kilo alımı ya da kilo kaybının ortaya çıkması Aşırı yorgunluk yaşanmasıTümör hücrelerinin büyümesi karın içindeki diğer organlarda fonksiyon bozukluklarına sebep olabilir. Örnek olarak, bağırsaklarda daralmaya bağlı tıkanıklıklar veya idrar akışının engellenmesine bağlı böbrek yetmezliği ortaya çıkabilir.Karın zarı kanserinin teşhisi nasıl yapılır?Karın zarı kanserinin erken teşhisinde, hastalığa yakalanma riski yüksek olan kişilerde etkili olan tek bir tarama testi yoktur. Ortaya çıkan belirtiler ile yapılan fizik muayenede uzman hekimlerin şüphelenmesiyle teşhis konulmaktadır Uzman hekimlerin yaptığı fiziki muayene. Ultrasonografi, tomografi, MR ve PET gibi görüntüleme yöntemleri. Endoskopi ve kolonoskopi yapılması. Kan testlerinin yapılması. Kanser belirteçleri Tanısal laparoskopi yani karın içinin ameliyatla incelenmesi. Zara tutulan kanser dokularından veya karın içi biriken periton sıvısı yani asitten parça alınması işlemi gerekir.Kan testleri: CA-125 değeri karın zarı kanseri olanlarda kanda yüksek çıkabilir. Ancak CA-125'in seviyeleri, pelvik enfeksiyonlardan hamileliğe kadar birçok sorunda ve diğer kanserlerde de yükselebilir. Ayrımı dikkatli yapmak gerekir.Görüntüleme testleri: Onkolojik radyolojik testler, karın zarı kanserinin değerlendirilmesinde etkilidir. Karın ultrasonu (ve bazen transvajinal ultrason) çok sık kullanılmaktadır. Karın ve pelvis (kasık) bölgesinin manyetik rezonans (MR) veya bilgisayarlı tomografi (BT) taraması da karın zarı kanserinin teşhisinde kullanılmaktadır. Hastalık teşhis edildikten sonra tedavinin değerlendirilmesinde PET-BT yapılması önemlidir.Biyopsi ve laparoskopi: Bazı kanser türlerinin teşhisi netleştirmek için biyopsi önemli bir testtir. Laparoskopi sırasında karın cildine birkaç küçük kesiyle doku örnekleri alınır. Bu parçaların kanserli hücre olup olmadığı laboratuvarda analiz edilir. Asit mevcut olduğunda ise sıvının bir kısmını boşaltmak parasentez adı verilen işlem ile yapılabilir. Bu sıvı, kanser hücrelerinin var olduğunu kanıtlamak için mikroskop altında incelenmelidir.Karın zarı kanserinin tedavisi var mı?Karın zarı kanseri genellikle başka bir tümörden yayılan invaziv kanserin ileri bir formu olduğundan tedavisi zor olabilir. Çoğu peritoneal karsinomatozis tümörü kemoterapiye yanıt olarak çok fazla küçülmez. Bu nedenle, birçok doktor semptomları yönetmek, ağrıyı hafifletmek ve yaşam kalitesini iyileştirmek için palyatif bakıma odaklanır. Maalesef tedavide çok fazla bir seçenek de yoktur. Peritoneal karsinomatozaya sebep olan altta yatan kanserin tedavi edilmesi esastır. Kanserin yayılmış olduğu karın zarının soyulması, kanser sıçramış organların çıkarılması ve aynı ameliyatta karın içine özel hazırlanmış ısıtılmış kemoterapi verilmesi şeklinde bir tedavi yöntemi birçok merkezde uygulanmaktadır.Sitoredüktif cerrahi (karın içindeki tüm görünür tümörleri çıkarmak) ve hipertermik karın içi kemoterapi yani HIPEC adı verilen bu yöntemden, yumurtalık kanseri, apendiks kanseri ve karın zarı kanseri hastaları belirgin fayda sağlamaktadır. Kalın bağırsak kanseri hastaları bu tedaviden orta düzeyde yarar elde etmektedir. Mide, pankreas ve karaciğer kanserlerinde ise belirgin bir yarar sağlanamamaktadır.Hipertermik karın içi kemoterapi (karın içi sıcak kemoterapi) kanser tedavisinde son yıllarda sık kullanılmaktadır. HIPEC olarak adlandırılan karın içi sıcak kemoterapi uygulaması, hem hastanın yaşam süresinin uzatılması hem de hayat kalitesinin yükseltilmesi için yapılmaktadır. Karın içi kanserlerde tümör, peritona da sıçramaktadır. Kanserin ilerleyen evresinde ortaya çıkan bu durum sonucunda hastaya damar yoluyla uygulanan ilaçlar istenilen düzeyde etkili olmayabilir. Bu nedenle HİPEC diğer tedavinin yetersiz kaldığı durumlarda uygulanan bir yöntemdir. HIPEC, karın dışı organlara yayılmış yani metastaz yapmış olan kanser türlerinde (beyin, kemikler, akciğer gibi) yapılmaz.Peritonektomi, peritonu çıkarmak için yapılan ameliyattır. Tümörle kaplı olan periton ile tutulum olan organ ya da organlar temizlenerek karın içinin mümkün olduğunca tümörden temizlenmesi işlemidir. Bu işleme, “sitoredüktif cerrahi+peritonektomi” adı verilmektedir.Karın zarı kanseri hakkında sık sorulan sorular Karın zarı kanseri tedavi edilmezse ne olur?Karın zarı kanserinin neden olduğu hastalık nedeniyle ortaya çıkan kusma, bulantı, idrar ve dışkı alışkanlığı değişiklikler kişinin yaşam kalitesini olumsuz etkileyecektir. Tedavi edilmediği zaman kısa sürede ölüm riski maalesef mevcuttur.Karın zarı kanseri tamamen iyileşir mi?Karın zarı kanseri maalesef çoğu zaman ilerlemiş kanseri gösterdiğinden tedavisi çok zor hatta imkansızdır. Ama hastanın şikayetlerine sebep olan başta karın içi su toplanması olmak üzere diğer belirtilerini azaltmak mümkündür.
Karın zarı nedir?Karın zarı ya da periton, karın duvarlarının iç yüzünü ve bu boşlukta yer alan tüm organları koruyan ve saran zardır. Periton, bağ dokularıyla karın duvarının iç yüzüne ve organlara yapışıktır.Karın zarı kanseri nedir?Karın içi organları kaplayan ince bir tabaka olan karın zarının (peritonun) kötü huylu tümör hücreleri tarafından tutulmasına ya da etkilenmesine peritoneal karsinomatozis yani karın zarı kanseri denir. Genellikle ileri evrelerde teşhis edilen bu kanser türü başka bir kanserin karın zarına yayılması sonucu oluşur. Ancak nadiren başka sebebe bağlı olmayan primer periton kanseri de olabilir. Karın zarı kanserinin sebebi nedir?Karın zarı kanserine yol açan bazı kanser türleri vardır. Bunlar ise yumurtalık, rahim veya rahim ağzı gibi jinekolojik kanserler ile kalın barsak, mide, pankreas, safra kesesi, safra yolları gibi gastrointestinal sistem kanserleridir. Bazen meme ve akciğer kanseri de karın zarına yayılıp peritoneal karsinomatozis yapabilir. Direkt peritonun kendi kanseri mezotelyoma da görülebilir. Mezotelyoma özellikle evleri boyamada asbestin yaygın kullanıldığı Nevşehir’in bazı bölgelerinde aynı ailede çok fazla kişide görülmüştür ancak çok nadir bir tümördür. Bazen apendiks organında görülen mukosel de yaygın karın zarı kanserine sebep olabilmektedir.Karın zarı kanseri nasıl oluşur?Karın zarı kanserinin nedeni tam bilinmese de, periton hücrelerinde oluşan mutasyonla kontrol dışı büyümeyle kanser başlamaktadır. Peritoneal karsinomatozis daima ilerlemiş kanser hastalığının bir göstergesidir ve belirgin olarak azalmış yaşam beklentisi ile beraber seyreder. Peritonun tümöral tutulumu ciddi bir tıbbi tedavi sorunu oluşturmaktadır çünkü tedavisi zor hatta imkansızdır. Periton içerisine yerleşmiş olan tümör hücreleri peritonun açıklıklarından bütün peritona ve altındaki organlara yayılabilir. Peritoneal karsinomatozis olan kişilerde karın zarı etkilendiği için karında yoğun su birikmesi görülür. Peritoneal karsinomatozis bebeklerde ve çocuklarda çok nadirdir ama bazı çocukluk çağı kanserlerinde de görülebilir.Karın zarı kanseri kimlerde olur?Nedeni belli olmayan karın zarı kanserine yakalanma konusunda yapılan araştırmalarda bazı kişilerin risk taşıdığı düşünülmektedir.Karın zarı kanserinin belirtileri nelerdir?Karın zarı kanserinin, ilk evresi boyunca hiç belirti göstermeyebilir. Sebep olan kanser araştırılırken hastanın tomografi veya PET gibi sonuçlarında karın zarı tutulumu görülür. Ameliyat için açılan hastanın karın zarında yama tarzında tümör odakları görülebilir. İlerleyen dönemde ise şu belirtiler başlayabilir:Tümör hücrelerinin büyümesi karın içindeki diğer organlarda fonksiyon bozukluklarına sebep olabilir. Örnek olarak, bağırsaklarda daralmaya bağlı tıkanıklıklar veya idrar akışının engellenmesine bağlı böbrek yetmezliği ortaya çıkabilir.Karın zarı kanserinin teşhisi nasıl yapılır?Karın zarı kanserinin erken teşhisinde, hastalığa yakalanma riski yüksek olan kişilerde etkili olan tek bir tarama testi yoktur. Ortaya çıkan belirtiler ile yapılan fizik muayenede uzman hekimlerin şüphelenmesiyle teşhis konulmaktadırKan testleri: CA-125 değeri karın zarı kanseri olanlarda kanda yüksek çıkabilir. Ancak CA-125'in seviyeleri, pelvik enfeksiyonlardan hamileliğe kadar birçok sorunda ve diğer kanserlerde de yükselebilir. Ayrımı dikkatli yapmak gerekir.Görüntüleme testleri: Onkolojik radyolojik testler, karın zarı kanserinin değerlendirilmesinde etkilidir. Karın ultrasonu (ve bazen transvajinal ultrason) çok sık kullanılmaktadır. Karın ve pelvis (kasık) bölgesinin manyetik rezonans (MR) veya bilgisayarlı tomografi (BT) taraması da karın zarı kanserinin teşhisinde kullanılmaktadır. Hastalık teşhis edildikten sonra tedavinin değerlendirilmesinde PET-BT yapılması önemlidir.Biyopsi ve laparoskopi: Bazı kanser türlerinin teşhisi netleştirmek için biyopsi önemli bir testtir. Laparoskopi sırasında karın cildine birkaç küçük kesiyle doku örnekleri alınır. Bu parçaların kanserli hücre olup olmadığı laboratuvarda analiz edilir. Asit mevcut olduğunda ise sıvının bir kısmını boşaltmak parasentez adı verilen işlem ile yapılabilir. Bu sıvı, kanser hücrelerinin var olduğunu kanıtlamak için mikroskop altında incelenmelidir.Karın zarı kanserinin tedavisi var mı?Karın zarı kanseri genellikle başka bir tümörden yayılan invaziv kanserin ileri bir formu olduğundan tedavisi zor olabilir. Çoğu peritoneal karsinomatozis tümörü kemoterapiye yanıt olarak çok fazla küçülmez. Bu nedenle, birçok doktor semptomları yönetmek, ağrıyı hafifletmek ve yaşam kalitesini iyileştirmek için palyatif bakıma odaklanır. Maalesef tedavide çok fazla bir seçenek de yoktur. Peritoneal karsinomatozaya sebep olan altta yatan kanserin tedavi edilmesi esastır. Kanserin yayılmış olduğu karın zarının soyulması, kanser sıçramış organların çıkarılması ve aynı ameliyatta karın içine özel hazırlanmış ısıtılmış kemoterapi verilmesi şeklinde bir tedavi yöntemi birçok merkezde uygulanmaktadır.Sitoredüktif cerrahi (karın içindeki tüm görünür tümörleri çıkarmak) ve hipertermik karın içi kemoterapi yani HIPEC adı verilen bu yöntemden, yumurtalık kanseri, apendiks kanseri ve karın zarı kanseri hastaları belirgin fayda sağlamaktadır. Kalın bağırsak kanseri hastaları bu tedaviden orta düzeyde yarar elde etmektedir. Mide, pankreas ve karaciğer kanserlerinde ise belirgin bir yarar sağlanamamaktadır.Hipertermik karın içi kemoterapi (karın içi sıcak kemoterapi) kanser tedavisinde son yıllarda sık kullanılmaktadır. HIPEC olarak adlandırılan karın içi sıcak kemoterapi uygulaması, hem hastanın yaşam süresinin uzatılması hem de hayat kalitesinin yükseltilmesi için yapılmaktadır. Karın içi kanserlerde tümör, peritona da sıçramaktadır. Kanserin ilerleyen evresinde ortaya çıkan bu durum sonucunda hastaya damar yoluyla uygulanan ilaçlar istenilen düzeyde etkili olmayabilir. Bu nedenle HİPEC diğer tedavinin yetersiz kaldığı durumlarda uygulanan bir yöntemdir. HIPEC, karın dışı organlara yayılmış yani metastaz yapmış olan kanser türlerinde (beyin, kemikler, akciğer gibi) yapılmaz.Peritonektomi, peritonu çıkarmak için yapılan ameliyattır. Tümörle kaplı olan periton ile tutulum olan organ ya da organlar temizlenerek karın içinin mümkün olduğunca tümörden temizlenmesi işlemidir. Bu işleme, “sitoredüktif cerrahi+peritonektomi” adı verilmektedir.Karın zarı kanseri hakkında sık sorulan sorular Karın zarı kanseri tedavi edilmezse ne olur?Karın zarı kanserinin neden olduğu hastalık nedeniyle ortaya çıkan kusma, bulantı, idrar ve dışkı alışkanlığı değişiklikler kişinin yaşam kalitesini olumsuz etkileyecektir. Tedavi edilmediği zaman kısa sürede ölüm riski maalesef mevcuttur.Karın zarı kanseri tamamen iyileşir mi?Karın zarı kanseri maalesef çoğu zaman ilerlemiş kanseri gösterdiğinden tedavisi çok zor hatta imkansızdır. Ama hastanın şikayetlerine sebep olan başta karın içi su toplanması olmak üzere diğer belirtilerini azaltmak mümkündür. | 5,933 |
414 | Hastalıklar | Karpal Tünel Sendromu | Karpal tünel, bileğin alt kısmında bir açıklıktır, median sinirin karpal tünelden geçerken sıkışması sonucu ortaya çıkan el ve parmaklarda güçsüzlük, ağrı, uyuşma ve zayıflık karpal tünel sendromu olarak tanımlanır.Karpal tünel, bileğin alt kısmında bir açıklıktır, median sinirin karpal tünelden geçerken sıkışması sonucu ortaya çıkan el ve parmaklarda güçsüzlük, ağrı, uyuşma ve zayıflık karpal tünel sendromu olarak tanımlanır.
Karpal Tünel Sendromu Nedir? Karpal tünel sendromu, el bilek kemiğinde yer alan bir boşluk olan karpal tünelin içerisindeki baş, işaret, orta parmağa yayılan median sinirin sıkışması sonucunda elde uyuşma, karıncalanma ve ağrıya neden olan hastalıktır.Karpal Tünel Sendromu Belirtileri Nelerdir? Karpal tünel sendromu belirtileri, bilekte ağrı, avuç içerisinde yanma, kaşıntı ve parmak uçlarında hissiyatın azalması şeklinde görülür. Parmaklarda şişlik ve bir şey kavramada güçlük de karpal tünel sendromu belirtileri arasında yer alır.Karpal tünel sendromu ile ilişkili belirtiler şunlardır: Elde oluşan zayıflık nedeniyle nesneleri kavramada zorluk Elde veya parmaklarda uyuşma ve karıncalanma Özellikle başparmak, işaret ve orta parmakta yanma Yanma ve karıncalanma hissinin gece uykudan uyandırması Bilekte sürekli olan ağrı Parmaklarda iğne batması hissi Parmak uçlarında his azalması Parmaklardan, ele ve kola doğru yayılan karıncalanmaBu belirtiler özellikle geceleri daha sık görülmekle birlikte kişilerin huzursuz uyumasına hatta uykusundan uyanmasına sebep olabilecek kadar rahatsız edici olabilir. Elin zorlandığı sıkma, taşıma, temizlik gibi işlerde ağrı ve uyuşukluk ortaya çıkar. Bu ağrı ve uyuşukluk omuza ve boyuna kadar uzanabilir. Hastalığın ilerleyen aşamalarında başparmak kaslarında erime, güçsüzlük, kavrama ve tutma hareketlerinde zorlanmalar meydana gelir.Karpal Tünel Sendromu Neden Olur?Karpal tünel sendromu, karpal tünelden geçen median sinirin sıkışması durumunda ortaya çıkar. Elde yer alan ana sinirlerden biri olan median siniri, el bileği çevresinde oluşan kırıklardan, enfeksiyonu, belli hareketlerin sık olarak tekrarlanması, hamilelik sırasındaki hormonal değişiklerin ya da ileri yaşlarda dokuların esnekliğinin kaybolması nedeniyle görülür.Bilekte şişme ya da tahrişe neden olan herhangi bir şey karpal tünel sendromuna neden olabilir: Tekrarlayan hareketler ve zorlanma yaralanmaları Artrit Burkulma ya da incinme Bilekte oluşan kırıklar Ganglion kistleriKarpal Tünel Sendromu Nasıl Teşhis Edilir?Karpal tünel sendromunun teşhisi şikayetlerin sorgulanması, muayene bulguları ve Elektromiyografi (EMG) adı verilen bir tür sinir elektrosu çekilmesiyle yüzde 95 oranında konulabilir. EMG’nin negatif olmasına rağmen hastalığın var olduğu durumlarda muayene bulguları ve şikayetlere bakılarak karar verilmesi gerekir. Bu hastalık bazı durumlarda boyun fıtığı ile karışabileceği için tetkiklere boyun MR’ı da eklenebilir.Karpal Tünel Sendromu Tedavisi Nasıl Uygulanır?Öncelikle el ve el bilekleri zorlayan islerden kaçınılması, aşırı zorlanma yapılmaması gerekmektedir. Meslek nedeni ile el ve parmaklarını kullanan kişilerde el bileğini sürekli bükülü şekilde tutmamak gerekir. Bununla birlikte el, el bileği ve parmakları güçlendirici egzersizler yaparak kaslar kuvvetlendirilmelidir. Bu bölgeleri hareketsiz bırakmamak korunmadaki en önemli noktayı oluşturur.Karpal tünel sendromunun tedavisinde bölgesel ağrı kesici ve ödem çözücü jellerin kullanılması faydalıdır. Bununla beraber sadece gece kullanılacak olan el-bilek atelleri ile sinir çevresine kortikosteroid enjeksiyonları son derece güvenli ve etkin tedavi sağlar. İlaç ve diğer tedavilere rağmen ağrı ve kuvvetsizlik yakınmaları devam eden ya da ilerlemiş hastalarda basit ve lokal anestezi altında yapılan yaklaşık 15 dakika süren ufak bir operasyon ile tam iyileşme elde etmek mümkün olur. İki haftalık el istirahatı sonrası hastalar normal günlük yaşantılarına dönerler.Karpal Tünel Sendromu İle İlgili Sık Sorulan SorularKarpal tünel sendromu en çok kimlerde görülür?Belli hareketlerin sık olarak tekrar edilmesinin karpal tünel sendromu ile ilişkisi bulunmaktadır. Bu kapsamda aşırı el işi yapan ev kadınları, daktilo ve bilgisayar kullananlar, müzik aleti çalanlar, titreşimli el aletleri kullanan teknisyenler, marangozlar, tenis oynayanlar, elleriyle sıklıkla bulaşık yıkayanlar, şoförler, kasaplarda karpal tünel sendromu sık görülür. Bunların dışında şeker, tiroit hastalıkları, romatoid artrit( eklem iltihabi), gut, aşırı şişmanlık gibi durumlar da sıklıkla izlenmektedir. Bu hastalığa sahip kişilerde hastalığın görülme sıklığı sağlıklı kişilere göre 4-5 kat daha fazla olmaktadır.Başka hastalıklarla karıştırılabilir mi?El-bilek hastalığı, diğer sinirleri etkileyen hastalıklar ile karıştırılabilir. Özellikle boyun fıtıkları belirtileri ile karışır. Ayrıca sinir sistemini etkileyen başta şeker hastalığı olmak üzere diğer metabolik hastalıklarda da benzer sorunlar görülebilir.Karpal tünel sendromu kalıtsal bir hastalık mıdır?Bu hastalık kalıtsal değildir.Tedavin geciktirilmesi ne gibi sonuçlar doğurur?Hastalığın tedavisinin başarılı olması için teşhisin tam olarak konulması gerekir. Oluşan bozuklukların düzelmesi geciktirilir ve ileri derecede sinir hasarı meydana gelirse tedavi ile iyileştirmede sıkıntılar yaşanır ve kalıcı sakatlıkların oluşmasına sebebiyet verir.Karpal tünel sendromu meslek hastalığı mıdır?Karpal tünel sendromunu tamamen bir meslek hastalığı olarak tanımlamak doğru değildir. Çünkü elini aşırı kullanan, zorlayan ve tekrarlayan hareketleri yapan kişilerde daha fazla görülmesinin yanında pek çok hastada neden olarak ortaya konulamayabilmektedir. El bileği kırıkları, yumuşak doku tümörleri, damar ve kas anomalileri gibi meslek dışı sorunlarda da bu hastalık görülebilir.En çok hangi yaş grubunda görülür?Hastalık 40 yaş üzerinde, özellikle 40-60 yaş grubu kadınlarda 4 kat daha fazla izlenirHastalığın gebelerde görülme nedeni ve sıklığı nedir?Hamilelikte vücudun fazla su tutması karpal kanalı da etkiler. Median sinir aşırı sıvı nedeni ile baskı altında kalır ve el ile parmaklarda uyuşma, ağrı, karıncalanmaya neden olur. Bu durum genellikle doğum sonrası ortadan kaybolur. Gebelerde hastalığın görülme sıklığı ise 3’te 1’inde oranında olmaktadır.Hamilikte vücudun fazla su tutmasi sonucu karpal kanalda etkilenir. Median sinir aşırı sıvı nedeni ile baskı altında kalır. El ve parmaklarda uyuşma, ağrı, karıncalanma görülür. Doğumdan sonra çoğunlukla kendiliğinden düzelir. Karpal tünel sendromu olan ve aşırı yakınma olusturan hamilerde tedavi olarak; el ve el bileğini zorlayıcı hareketleri yapmamak, el bileğini dinlendirmek için istirahat ateli kullanmak, tuz ve su alımı ile kiloyu kontrolde tutmak, el bilegi egzersizleri yaptırmak gibi yöntemler kullanılır.
Karpal Tünel Sendromu Nedir? Karpal tünel sendromu, el bilek kemiğinde yer alan bir boşluk olan karpal tünelin içerisindeki baş, işaret, orta parmağa yayılan median sinirin sıkışması sonucunda elde uyuşma, karıncalanma ve ağrıya neden olan hastalıktır.Karpal Tünel Sendromu Belirtileri Nelerdir? Karpal tünel sendromu belirtileri, bilekte ağrı, avuç içerisinde yanma, kaşıntı ve parmak uçlarında hissiyatın azalması şeklinde görülür. Parmaklarda şişlik ve bir şey kavramada güçlük de karpal tünel sendromu belirtileri arasında yer alır.Karpal tünel sendromu ile ilişkili belirtiler şunlardır:Bu belirtiler özellikle geceleri daha sık görülmekle birlikte kişilerin huzursuz uyumasına hatta uykusundan uyanmasına sebep olabilecek kadar rahatsız edici olabilir. Elin zorlandığı sıkma, taşıma, temizlik gibi işlerde ağrı ve uyuşukluk ortaya çıkar. Bu ağrı ve uyuşukluk omuza ve boyuna kadar uzanabilir. Hastalığın ilerleyen aşamalarında başparmak kaslarında erime, güçsüzlük, kavrama ve tutma hareketlerinde zorlanmalar meydana gelir.Karpal Tünel Sendromu Neden Olur?Karpal tünel sendromu, karpal tünelden geçen median sinirin sıkışması durumunda ortaya çıkar. Elde yer alan ana sinirlerden biri olan median siniri, el bileği çevresinde oluşan kırıklardan, enfeksiyonu, belli hareketlerin sık olarak tekrarlanması, hamilelik sırasındaki hormonal değişiklerin ya da ileri yaşlarda dokuların esnekliğinin kaybolması nedeniyle görülür.Bilekte şişme ya da tahrişe neden olan herhangi bir şey karpal tünel sendromuna neden olabilir:Karpal Tünel Sendromu Nasıl Teşhis Edilir?Karpal tünel sendromunun teşhisi şikayetlerin sorgulanması, muayene bulguları ve Elektromiyografi (EMG) adı verilen bir tür sinir elektrosu çekilmesiyle yüzde 95 oranında konulabilir. EMG’nin negatif olmasına rağmen hastalığın var olduğu durumlarda muayene bulguları ve şikayetlere bakılarak karar verilmesi gerekir. Bu hastalık bazı durumlarda boyun fıtığı ile karışabileceği için tetkiklere boyun MR’ı da eklenebilir.Karpal Tünel Sendromu Tedavisi Nasıl Uygulanır?Öncelikle el ve el bilekleri zorlayan islerden kaçınılması, aşırı zorlanma yapılmaması gerekmektedir. Meslek nedeni ile el ve parmaklarını kullanan kişilerde el bileğini sürekli bükülü şekilde tutmamak gerekir. Bununla birlikte el, el bileği ve parmakları güçlendirici egzersizler yaparak kaslar kuvvetlendirilmelidir. Bu bölgeleri hareketsiz bırakmamak korunmadaki en önemli noktayı oluşturur.Karpal tünel sendromunun tedavisinde bölgesel ağrı kesici ve ödem çözücü jellerin kullanılması faydalıdır. Bununla beraber sadece gece kullanılacak olan el-bilek atelleri ile sinir çevresine kortikosteroid enjeksiyonları son derece güvenli ve etkin tedavi sağlar. İlaç ve diğer tedavilere rağmen ağrı ve kuvvetsizlik yakınmaları devam eden ya da ilerlemiş hastalarda basit ve lokal anestezi altında yapılan yaklaşık 15 dakika süren ufak bir operasyon ile tam iyileşme elde etmek mümkün olur. İki haftalık el istirahatı sonrası hastalar normal günlük yaşantılarına dönerler.Karpal Tünel Sendromu İle İlgili Sık Sorulan SorularKarpal tünel sendromu en çok kimlerde görülür?Belli hareketlerin sık olarak tekrar edilmesinin karpal tünel sendromu ile ilişkisi bulunmaktadır. Bu kapsamda aşırı el işi yapan ev kadınları, daktilo ve bilgisayar kullananlar, müzik aleti çalanlar, titreşimli el aletleri kullanan teknisyenler, marangozlar, tenis oynayanlar, elleriyle sıklıkla bulaşık yıkayanlar, şoförler, kasaplarda karpal tünel sendromu sık görülür. Bunların dışında şeker, tiroit hastalıkları, romatoid artrit( eklem iltihabi), gut, aşırı şişmanlık gibi durumlar da sıklıkla izlenmektedir. Bu hastalığa sahip kişilerde hastalığın görülme sıklığı sağlıklı kişilere göre 4-5 kat daha fazla olmaktadır.Başka hastalıklarla karıştırılabilir mi?El-bilek hastalığı, diğer sinirleri etkileyen hastalıklar ile karıştırılabilir. Özellikle boyun fıtıkları belirtileri ile karışır. Ayrıca sinir sistemini etkileyen başta şeker hastalığı olmak üzere diğer metabolik hastalıklarda da benzer sorunlar görülebilir.Karpal tünel sendromu kalıtsal bir hastalık mıdır?Bu hastalık kalıtsal değildir.Tedavin geciktirilmesi ne gibi sonuçlar doğurur?Hastalığın tedavisinin başarılı olması için teşhisin tam olarak konulması gerekir. Oluşan bozuklukların düzelmesi geciktirilir ve ileri derecede sinir hasarı meydana gelirse tedavi ile iyileştirmede sıkıntılar yaşanır ve kalıcı sakatlıkların oluşmasına sebebiyet verir.Karpal tünel sendromu meslek hastalığı mıdır?Karpal tünel sendromunu tamamen bir meslek hastalığı olarak tanımlamak doğru değildir. Çünkü elini aşırı kullanan, zorlayan ve tekrarlayan hareketleri yapan kişilerde daha fazla görülmesinin yanında pek çok hastada neden olarak ortaya konulamayabilmektedir. El bileği kırıkları, yumuşak doku tümörleri, damar ve kas anomalileri gibi meslek dışı sorunlarda da bu hastalık görülebilir.En çok hangi yaş grubunda görülür?Hastalık 40 yaş üzerinde, özellikle 40-60 yaş grubu kadınlarda 4 kat daha fazla izlenirHastalığın gebelerde görülme nedeni ve sıklığı nedir?Hamilelikte vücudun fazla su tutması karpal kanalı da etkiler. Median sinir aşırı sıvı nedeni ile baskı altında kalır ve el ile parmaklarda uyuşma, ağrı, karıncalanmaya neden olur. Bu durum genellikle doğum sonrası ortadan kaybolur. Gebelerde hastalığın görülme sıklığı ise 3’te 1’inde oranında olmaktadır.Hamilikte vücudun fazla su tutmasi sonucu karpal kanalda etkilenir. Median sinir aşırı sıvı nedeni ile baskı altında kalır. El ve parmaklarda uyuşma, ağrı, karıncalanma görülür. Doğumdan sonra çoğunlukla kendiliğinden düzelir. Karpal tünel sendromu olan ve aşırı yakınma olusturan hamilerde tedavi olarak; el ve el bileğini zorlayıcı hareketleri yapmamak, el bileğini dinlendirmek için istirahat ateli kullanmak, tuz ve su alımı ile kiloyu kontrolde tutmak, el bilegi egzersizleri yaptırmak gibi yöntemler kullanılır. | 4,842 |
415 | Hastalıklar | Kansızlık (Anemi) | Kansızlık olarak da bilinen anemi, vücutta dokulara oksijen taşıyacak kadar sağlıklı kırmızı kan hücresinin bulunmadığında veya kanda bulunan hemoglobin adlı protein normalden düşük olduğunda ortaya çıkan bir durumdur. Anemi durumu kan testinde düşük hemoglobin veya hematokrit olarak yer alır. Aşırı yorgunluk, el ve ayaklarda soğukluk, kan kaybına bağlı cildin soluklaşması, tırnakların kırılgan hale gelmesi ve nefes darlığı aneminin yaygın belirtileridir. Aneminin en yaygın görülen türü demir eksikliği anemisidir ve geçici olabilmekle birlikte kronik halde alabilir.Kansızlık olarak da bilinen anemi, vücutta dokulara oksijen taşıyacak kadar sağlıklı kırmızı kan hücresinin bulunmadığında veya kanda bulunan hemoglobin adlı protein normalden düşük olduğunda ortaya çıkan bir durumdur. Anemi durumu kan testinde düşük hemoglobin veya hematokrit olarak yer alır. Aşırı yorgunluk, el ve ayaklarda soğukluk, kan kaybına bağlı cildin soluklaşması, tırnakların kırılgan hale gelmesi ve nefes darlığı aneminin yaygın belirtileridir. Aneminin en yaygın görülen türü demir eksikliği anemisidir ve geçici olabilmekle birlikte kronik halde alabilir.
Kansızlık (Anemi) Nedir?Anemi, kanın kırmızı kan hücreleri, hemoglobin veya kırmızı kan hücrelerinin kandaki toplam hacim bakımından yetersiz olması ile ortaya çıkan hastalıktır. Anemi başka bir deyişle vücutta organ ve dokulara yeterli oksijeni taşıyacak kadar sağlıklı kırmızı kan hücresi veya hemoglobinin bulunmaması durumudur. Yorgunluk, ciltte solgunluk, nefes darlığı, baş dönmesi ve hızlı kalp atışı gibi semptomlar kansızlığın işaretleri olarak değerlendirilir.Kırmızı kan hücresi üretiminin eksikliği başta olmak üzere kritik vitamin ve minerallerin eksikliği kansızlık meydana gelmesine neden olur. Kandaki hemoglobin seviyesinin litre kan başına erkeklerde 130 gram, kadınlarda 120 gram, yeni doğanlarda ise 140 gramın altında olması anemi olarak değerlendirilir.Hem erkek hem de kadınlarda rastlanabilen anemi, genç yaştaki kadınlarda anemiye bağlı demir eksikliği durumu fazla görülür. Bunun sebebi ise regl dönemlerinde kadınların çok fazla kan kaybetmelerinden kaynaklanır.Geçici olmakla birlikte kronik bir şekilde de yaşanabilen kansızlık çeşitli ilaçlar, tedavi yöntemleri ve beslenme programlarıyla etkisi azaltılabilir.Kansızlık (Anemi) Neden Olur?Aneminin 4 ana nedeni vardır; kan kaybı, kırmızı kan hücresi üretimi eksikliği, kırmızı kan hücrelerinin hızlı yıkımı ve kırmızı kan hücrelerinin yapımı için gerekli olan vitamin ve mineraller (demir, B12 vitamini ve folik asit) alım veya emilim eksikliğidir.Kan kaybı sonucu oluşan anemilerin en büyük nedeni; kadınlarda adet kanamaları, gastrointestinal ( mide- bağırsak sistemi ile ilgili) kanamalar, trombositlerin veya pıhtılaşma faktörlerinin azalmasına bağlıdır. Kırmızı kan hücresi üretiminin olmaması çeşitli kronik hastalıklar, kemik iliği kanserleri (lösemi) ve kırmızı kan hücrelerinin hızlı yıkımına sebep olan kalıtsal hastalıklara bağlı olarak oluşabilir. Ayrıca bazı ilaçlar, bazı otoimmün hastalıklar, kanserler, hamilelik, bebeklik çağı, ergenlik ve ileri yaş anemi nedenleri arasında yer almaktadır.Vücudun kırmızı kan hücrelerini üretebilmesi için B12 gibi ve folik asit (B9) gibi vitaminlere, demir gibi minerallere de ihtiyacı vardır. Demir eksikliği anemisinin en yaygın nedenleri arasında bulunmaktadır. Demir, oksijen taşınmasını sağlayan hemoglobinin merkezi bileşenidir. Vücutta az demir varsa, daha az hemoglobin oluşur ve daha az oksijen taşınır. Demir eksikliği anemisi kadınlarda erkeklerden daha yaygın görülmektedir. Demir eksikliğine genellikle fazla adet kanaması veya yetersiz beslenme neden olur.Kansızlık (Anemi) Türleri Nelerdir?Kansızlık kendi içinde aplastik anemi, hemolitik anemi, megaloblastik anemi ve pernisiyöz anemi olarak dörde ayrılır.Aplastik anemi Aplastik anemi, kemik iliğindeki bir bozukluktan kaynaklanır. Kemik iliğinin kan oluşturan hücreleri bağışıklık sistemi hücreleri tarafından yok edilir. Bu, yeterli kanın yeniden üretilemeyeceği anlamına gelir. Sadece kırmızı kan hücrelerinin değil, aynı zamanda diğer kan hücrelerinin de sayısı da azalır.Hemolitik anemiHemolotik anemide kırmızı kan hücreleri normal ömürlerini tamamlayamadan yıkıma uğrayarak yok olurlar. Kemik iliği yeni kan hücrelerini vücudun ihtiyacı olan sürede üretemez ve anemi meydana gelir. Hemolotik aneminin birçok nedeni olabilir. Vücudun kendi antikorlarının kırmızı kan hücrelerinin parçalanmasına neden olduğu otoimmün hemolitik anemi de vardır.Megaloblastik anemiDNA sentezinde oluşan bir bozukluk sonucu ortaya çıkar. B12 vitamini veya folik asit (B9) eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Megaloblastik anemi de alyuvarlar daha az miktarda üretilir ama normalden daha büyük yapıda olurlar.Pernisiyöz anemiPernisiyöz anemi B12 vitamini eksikliğinden kaynaklanan otoimmün bir anemi türüdür. B12 vitamini kan oluşumu için gereklidir. Vücutta B12 vitamini, intrinsik faktör olarak adlandırılan bir glikoprotein yoluyla midede emilmektedir. Bu hastalıkta vücudun kendi antikorları B12 vitamininin vücut tarafından emilimini engeller.Kansızlık (Anemi) Belirtileri Nelerdir?Halsiz ve bitkin hissetme, baş ağrısı, nefes darlığı, kalp atışının hızlanması, ciltte solgunluk gözlenmesi ve el-ayaklarda soğukluk yaygın kansızlık belirtileridir.Kırmızı kan hücreleri ve hemoglobin yetersizliği ile ortaya çıkan kansızlık belirtileri şunlardır: Halsizlik ve yorgunluk Çabuk yorulma Nefes darlığı El ve ayakların çabuk üşümesi ve karıncalanma Cildin soluklaşması Baş dönmesi Baş ağrısı Saç dökülmesi Çarpıntı Göğüs ağrısı Tırnaklarda kırılma Zayıflık Uyku sorunları Dilde iltihap ve yaralanmalar Gıda dışı şeyleri yeme isteği (pika sendromu) Konsantrasyon bozukluğu Agresif ve sinirli olma Libido düşüklüğüVücutta kırgınlıklık ve devamlı yorgun hissetmeKırmızı kan hücrelerinin kanda yetersiz oluşu, organlara az sayıda oksijen taşınmasına sebebiyet verir ve bu durum da zayıflık, yorgunluk ve enerji düşüklüğü yaşatır.Baş ağrısı Organların işlevsel çalışacak kadar kan ve oksijen alamaması durumu, beyindeki kan damarlarını şişirir ve bu durum baş ağrısına neden olan basınç yaratır. Aynı basınç baş dönmesi de meydana getirir.Baş dönmesi Baş ağrısında olduğu gibi kansızlık sebebiyle beyine yeterli kan ve oksijen ulaşamadığında baş dönmesi de özellikle aşırı kansızlık belirtileri arasında sayılır.Nefes darlığı Vücut oksijen açısından zengin kanı alamadığı zaman nefes darlığı gibi semptomlar yaşanır.Kalp atışının hızlanması Kanda oksijen seviyesi düşük olduğunda kalp bunu telafi etmek için daha fazla çalışmak zorunda kalır. Bu durum da kalbe çok fazla baskı uygulayarak kalbin daha hızlı ve düzensiz atmasıyla birlikte kişinin ağrı hissetmesine neden olabilir. Tedavi edilmeyen anemi, altta yatan kardiyovasküler sorunları tetikleyebilir.Cildin sogunlaşmasıKansızlığın sebep olduğu yetersiz kan akışı, ciltteki kan akışını da azaltır ve bu durum ciltte solukluk meydana getirir. Cilt solgunluğu aşırı kansızlık belirtilerindendir.El ve ayaklarda soğuklukAnemisi olan kişilerin vücutlarında kan dolaşımı zayıf olur çünkü dokulara oksijen taşıyacak kadar kırmızı kan hücresi bulunmaz. Bu sebeple el ve ayaklarda üşüme olur. Özellikle aşırı kansızlık belirtileri el ve ayakların üşümesidir.El ve ayaklarda karıncalanmaEl ve ayaklardaki kan dolaşımının yetersizliği sebebiyle kramplarla birlikte karıncalanma hissi de oluşur.Tırnakların kırılgan hale gelmesiDemir, vücudun çalışması için gerekli olan, hücrelere oksijen taşıyan bir bileşik olan hemoglobinin yapımında çok önemli bir görev üstlenir. Demir eksikliği anemisinin yaygın belirtileri arasında da kırılgan tırnaklar kabul edilir.Konsantrasyon bozukluğuÖzellikle demir eksikliği anemisi olan kişilerde bilişsel problemlerle birlikte konsantrasyon bozukluğu da yaşandığı görülmüştür.Agresif ve sinirli olmaKansızlık ve demir eksikliği özellikle çocuklarda merkezi sinir sistemini etkileyerek davranışlarda agresiflik yaşatabilir.Aneminin en erken belirtileri nelerdir?Aneminin en erken belirtileri arasında kişinin normalin dışında hissettiği yorgunluk gelir. Yorgunluk ve bitkinlikle birlikte baş ağrısı, baş dönmesi el-ayaklarda üşüme, uyuşma veya karıncalanma ve agresif bir ruh hali de kansızlık belirtileri olarak ifade edilir.Kansızlık İleri Seviyede Olursa Ne Olur?Anemi çok ilerlediğinde, buz ve diğer gıda dışı şeyleri yeme isteği, gözlerin beyazının mavi renge dönüşmesi, tırnakların kırılganlaşması, ayağa aniden kalkıldığında baş dönmesi, ten renginin soluklaşması, ufak egzersizlerde bile nefes darlığı, dil ve ağızda yara oluşum gibi belirtiler yaşanır.Kansızlığa (Anemi) Ne İyi Gelir?Anemi veya kansızlığa iyi gelen bazı doğal besinler söz konusudur. Özellikle pekmez, tahin helvası, kuru incir, kuru üzüm, kırmızı et, kabuklu deniz ürünleri, tavuk, karaciğer, böbrek gibi sakatatlar kansızlığa iyi gelir. Bunlarla birlikte dut, çilek, muz, kavun ve portakal da kan yapan meyveler arasındadır.Ayrıca doğru beslenmeyle folik asit ve B12 vitamini değerleri de artırılabilir. Gerekli miktarlar gıda yoluyla alınamıyorsa, vitamin ve mineral takviyeleri yardımcı olabilir. Bu takviyeler, ilaç etkileşimlerine neden olabileceği için mutlaka uzman bir hekim kontrolünde kullanılmalıdır. Vegan veya vejetaryenlerin, demir ve B12 vitaminini hayvansal ürünlerden temin edemedikleri için, vitamin ve mineral takviyesi almaları tavsiye edilir.Kansızlık (Anemi) Nasıl Teşhis Edilir?Anemi teşhisi klinik muayene ve tam kan sayımı ile belirlenir. Tam kan sayımı testi ile (hemogram analizi) kandaki hemoglobin seviyesi değerlendirir. Değerler normal sınırın altındaysa anemi tanısı konmaktadır. Hemogramın analizi aneminin sınıflandırılmasını mümkün kılmaktadır. Gerek görülürse periferik yayma, dışkı ve idrar örnekleri, dalak ve böbreklerin ultrason görüntüleri de analiz edilmektedir.Kansızlık (Anemi) Nasıl Tedavi Edilir?Aneminin birçok nedeni bulunur ve tedavi nedenine göre belirlenmektedir. Demir eksikliğinden kaynaklanan anemilerin tedavisinde yeterli kan üretiminin tekrar sağlanması için demir takviyesi kullanılmaktadır. Kronik hastalıklar sonucu oluşan anemilerde kronik hastalık tedavi edilmelidir. Çok şiddetli anemi tablolarında kişinin hastaneye yatması ve kan transfüzyonu (nakli) gerekebilir. Bunu yapma kararı; aneminin süresi, hastanın yaşı ve önceki hastalıkları gibi çok çeşitli faktörlerden etkilenmektedir.Kansızlık (Anemi) Hakkında Sık Sorulan SorularKansızlık nasıl belirtiler gösterir?Bir kişide kansızlık (anemi) varsa aşırı yorgun ve bitkin hissetme, baş ağrısı, nefes darlığı, kalp atışının hızlanması, ciltte belirgin bir solgunluk, el-ayaklarda üşüme, baş dönmesi ve göğüs ağrısı gibi belirtiler ortaya çıkar. Bunlar kansızlık belirtileri olarak kabul edilir.Kansızlık ne zaman tehlikelidir?Şiddetli demir eksikliği anemisi, anormal derecede hızlı kalp atışı (taşikardi) veya kalbinizin vücudunuza doğru basınçta yeterli kanı pompalayamadığı kalp yetmezliği gibi kalbi veya akciğerleri etkileyen durumlarda tehlikeli bir hal alabilir.Kansızlık yorgunluk yapar mı?Anemi olarak bilinen kansızlık kişinin en ufak bir egzersiz ve aktivitede kendisini yorgun ve halsiz hissetmesine yol açar. Bu bağlamda yorgunluk, kansızlığın yaygın bir belirtisi kabul edilir.Kansızlık kilo verdirir mi? Kansızlık yaşayan kişilerde kilo kaybı ve sıkıntısı görülebilir. Anemide oksijen miktarı verimli olarak vücuda yayılmadığı için diyet yapılsa da yağ yakımı zor olduğundan kilo sıkıntısı yaşanabilir.Çay içmek kansızlık yapar mı? Çay, içerisindeki tanin adı verilen maddelerden dolayı demir emilimini gerçekleştirir. Bu da vücuda giren demir miktarının %80 oranında azalmasına sebep olabilir. Bu durum kansızlık olarak ortaya çıkabilir.Kansızlık uykusuzluk yapar mı? Aneminin yoğun yaşandığı durumlarda uyku hali, halsizlik, yorgunluk, bitkinlik, çarpıntı ve nefes darlığı semptomları görülebilir.Kansızlık baş dönmesi yapar mı?Aneminin en sık görülen belirtileri arasında nefes darlığı, çabuk yorulma, halsizlik, baş dönmesi, konsantrasyon bozukluğu, baş ağrısı, tırnak kırılması, saç dökülmesi, çarpıntı, solgunluk, zayıflık bulunmaktadır.Kansızlık kalp çarpıntısı yapar mı?Anemi yani kansızlığa bağlı olarak ciltte solukluk, nefes almada zorluk, kalp çarpıntısı ve halsizlik görülebilir.Kansızlıkta göz rengi değişir mi?Demir eksikliği kaynaklı kansızlık yaşandığında gözlerin beyaz kısmı mavi renkte görünebilirken, hemolitik veya orak hücreli anemi gibi kansızlık türlerinde gözlerin beyaz kısmı sarımsı görünebilmektedir.Anemi en hızlı nasıl kontrol edilir?Tam kan sayımı anemiyi tespit etmeden kullanılan en yaygın testtir. Tam kan testi ile kırmızı kan hücreleri, beyaz kan hücreleri ve trombositler dahil olmak üzere bir çok kan hücreleri ölçülür. Kan testi sonucunda yüksek veya düşük kırmızı kan hücresi seviyeleri kansızlığı işaret eder.Anemi neden oluşur?Kansızlığın en yaygın nedenleri demir eksikliği, B12 vitamini eksikliği, folat eksikliği ve bazı ilaçların kullanımıdır.
Kansızlık (Anemi) Nedir?Anemi, kanın kırmızı kan hücreleri, hemoglobin veya kırmızı kan hücrelerinin kandaki toplam hacim bakımından yetersiz olması ile ortaya çıkan hastalıktır. Anemi başka bir deyişle vücutta organ ve dokulara yeterli oksijeni taşıyacak kadar sağlıklı kırmızı kan hücresi veya hemoglobinin bulunmaması durumudur. Yorgunluk, ciltte solgunluk, nefes darlığı, baş dönmesi ve hızlı kalp atışı gibi semptomlar kansızlığın işaretleri olarak değerlendirilir.Kırmızı kan hücresi üretiminin eksikliği başta olmak üzere kritik vitamin ve minerallerin eksikliği kansızlık meydana gelmesine neden olur. Kandaki hemoglobin seviyesinin litre kan başına erkeklerde 130 gram, kadınlarda 120 gram, yeni doğanlarda ise 140 gramın altında olması anemi olarak değerlendirilir.Hem erkek hem de kadınlarda rastlanabilen anemi, genç yaştaki kadınlarda anemiye bağlı demir eksikliği durumu fazla görülür. Bunun sebebi ise regl dönemlerinde kadınların çok fazla kan kaybetmelerinden kaynaklanır.Geçici olmakla birlikte kronik bir şekilde de yaşanabilen kansızlık çeşitli ilaçlar, tedavi yöntemleri ve beslenme programlarıyla etkisi azaltılabilir.Kansızlık (Anemi) Neden Olur?Aneminin 4 ana nedeni vardır; kan kaybı, kırmızı kan hücresi üretimi eksikliği, kırmızı kan hücrelerinin hızlı yıkımı ve kırmızı kan hücrelerinin yapımı için gerekli olan vitamin ve mineraller (demir, B12 vitamini ve folik asit) alım veya emilim eksikliğidir.Kan kaybı sonucu oluşan anemilerin en büyük nedeni; kadınlarda adet kanamaları, gastrointestinal ( mide- bağırsak sistemi ile ilgili) kanamalar, trombositlerin veya pıhtılaşma faktörlerinin azalmasına bağlıdır. Kırmızı kan hücresi üretiminin olmaması çeşitli kronik hastalıklar, kemik iliği kanserleri (lösemi) ve kırmızı kan hücrelerinin hızlı yıkımına sebep olan kalıtsal hastalıklara bağlı olarak oluşabilir. Ayrıca bazı ilaçlar, bazı otoimmün hastalıklar, kanserler, hamilelik, bebeklik çağı, ergenlik ve ileri yaş anemi nedenleri arasında yer almaktadır.Vücudun kırmızı kan hücrelerini üretebilmesi için B12 gibi ve folik asit (B9) gibi vitaminlere, demir gibi minerallere de ihtiyacı vardır. Demir eksikliği anemisinin en yaygın nedenleri arasında bulunmaktadır. Demir, oksijen taşınmasını sağlayan hemoglobinin merkezi bileşenidir. Vücutta az demir varsa, daha az hemoglobin oluşur ve daha az oksijen taşınır. Demir eksikliği anemisi kadınlarda erkeklerden daha yaygın görülmektedir. Demir eksikliğine genellikle fazla adet kanaması veya yetersiz beslenme neden olur.Kansızlık (Anemi) Türleri Nelerdir?Kansızlık kendi içinde aplastik anemi, hemolitik anemi, megaloblastik anemi ve pernisiyöz anemi olarak dörde ayrılır.Aplastik anemi Aplastik anemi, kemik iliğindeki bir bozukluktan kaynaklanır. Kemik iliğinin kan oluşturan hücreleri bağışıklık sistemi hücreleri tarafından yok edilir. Bu, yeterli kanın yeniden üretilemeyeceği anlamına gelir. Sadece kırmızı kan hücrelerinin değil, aynı zamanda diğer kan hücrelerinin de sayısı da azalır.Hemolitik anemiHemolotik anemide kırmızı kan hücreleri normal ömürlerini tamamlayamadan yıkıma uğrayarak yok olurlar. Kemik iliği yeni kan hücrelerini vücudun ihtiyacı olan sürede üretemez ve anemi meydana gelir. Hemolotik aneminin birçok nedeni olabilir. Vücudun kendi antikorlarının kırmızı kan hücrelerinin parçalanmasına neden olduğu otoimmün hemolitik anemi de vardır.Megaloblastik anemiDNA sentezinde oluşan bir bozukluk sonucu ortaya çıkar. B12 vitamini veya folik asit (B9) eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Megaloblastik anemi de alyuvarlar daha az miktarda üretilir ama normalden daha büyük yapıda olurlar.Pernisiyöz anemiPernisiyöz anemi B12 vitamini eksikliğinden kaynaklanan otoimmün bir anemi türüdür. B12 vitamini kan oluşumu için gereklidir. Vücutta B12 vitamini, intrinsik faktör olarak adlandırılan bir glikoprotein yoluyla midede emilmektedir. Bu hastalıkta vücudun kendi antikorları B12 vitamininin vücut tarafından emilimini engeller.Kansızlık (Anemi) Belirtileri Nelerdir?Halsiz ve bitkin hissetme, baş ağrısı, nefes darlığı, kalp atışının hızlanması, ciltte solgunluk gözlenmesi ve el-ayaklarda soğukluk yaygın kansızlık belirtileridir.Kırmızı kan hücreleri ve hemoglobin yetersizliği ile ortaya çıkan kansızlık belirtileri şunlardır:Vücutta kırgınlıklık ve devamlı yorgun hissetmeKırmızı kan hücrelerinin kanda yetersiz oluşu, organlara az sayıda oksijen taşınmasına sebebiyet verir ve bu durum da zayıflık, yorgunluk ve enerji düşüklüğü yaşatır.Baş ağrısı Organların işlevsel çalışacak kadar kan ve oksijen alamaması durumu, beyindeki kan damarlarını şişirir ve bu durum baş ağrısına neden olan basınç yaratır. Aynı basınç baş dönmesi de meydana getirir.Baş dönmesi Baş ağrısında olduğu gibi kansızlık sebebiyle beyine yeterli kan ve oksijen ulaşamadığında baş dönmesi de özellikle aşırı kansızlık belirtileri arasında sayılır.Nefes darlığı Vücut oksijen açısından zengin kanı alamadığı zaman nefes darlığı gibi semptomlar yaşanır.Kalp atışının hızlanması Kanda oksijen seviyesi düşük olduğunda kalp bunu telafi etmek için daha fazla çalışmak zorunda kalır. Bu durum da kalbe çok fazla baskı uygulayarak kalbin daha hızlı ve düzensiz atmasıyla birlikte kişinin ağrı hissetmesine neden olabilir. Tedavi edilmeyen anemi, altta yatan kardiyovasküler sorunları tetikleyebilir.Cildin sogunlaşmasıKansızlığın sebep olduğu yetersiz kan akışı, ciltteki kan akışını da azaltır ve bu durum ciltte solukluk meydana getirir. Cilt solgunluğu aşırı kansızlık belirtilerindendir.El ve ayaklarda soğuklukAnemisi olan kişilerin vücutlarında kan dolaşımı zayıf olur çünkü dokulara oksijen taşıyacak kadar kırmızı kan hücresi bulunmaz. Bu sebeple el ve ayaklarda üşüme olur. Özellikle aşırı kansızlık belirtileri el ve ayakların üşümesidir.El ve ayaklarda karıncalanmaEl ve ayaklardaki kan dolaşımının yetersizliği sebebiyle kramplarla birlikte karıncalanma hissi de oluşur.Tırnakların kırılgan hale gelmesiDemir, vücudun çalışması için gerekli olan, hücrelere oksijen taşıyan bir bileşik olan hemoglobinin yapımında çok önemli bir görev üstlenir. Demir eksikliği anemisinin yaygın belirtileri arasında da kırılgan tırnaklar kabul edilir.Konsantrasyon bozukluğuÖzellikle demir eksikliği anemisi olan kişilerde bilişsel problemlerle birlikte konsantrasyon bozukluğu da yaşandığı görülmüştür.Agresif ve sinirli olmaKansızlık ve demir eksikliği özellikle çocuklarda merkezi sinir sistemini etkileyerek davranışlarda agresiflik yaşatabilir.Aneminin en erken belirtileri nelerdir?Aneminin en erken belirtileri arasında kişinin normalin dışında hissettiği yorgunluk gelir. Yorgunluk ve bitkinlikle birlikte baş ağrısı, baş dönmesi el-ayaklarda üşüme, uyuşma veya karıncalanma ve agresif bir ruh hali de kansızlık belirtileri olarak ifade edilir.Kansızlık İleri Seviyede Olursa Ne Olur?Anemi çok ilerlediğinde, buz ve diğer gıda dışı şeyleri yeme isteği, gözlerin beyazının mavi renge dönüşmesi, tırnakların kırılganlaşması, ayağa aniden kalkıldığında baş dönmesi, ten renginin soluklaşması, ufak egzersizlerde bile nefes darlığı, dil ve ağızda yara oluşum gibi belirtiler yaşanır.Kansızlığa (Anemi) Ne İyi Gelir?Anemi veya kansızlığa iyi gelen bazı doğal besinler söz konusudur. Özellikle pekmez, tahin helvası, kuru incir, kuru üzüm, kırmızı et, kabuklu deniz ürünleri, tavuk, karaciğer, böbrek gibi sakatatlar kansızlığa iyi gelir. Bunlarla birlikte dut, çilek, muz, kavun ve portakal da kan yapan meyveler arasındadır.Ayrıca doğru beslenmeyle folik asit ve B12 vitamini değerleri de artırılabilir. Gerekli miktarlar gıda yoluyla alınamıyorsa, vitamin ve mineral takviyeleri yardımcı olabilir. Bu takviyeler, ilaç etkileşimlerine neden olabileceği için mutlaka uzman bir hekim kontrolünde kullanılmalıdır. Vegan veya vejetaryenlerin, demir ve B12 vitaminini hayvansal ürünlerden temin edemedikleri için, vitamin ve mineral takviyesi almaları tavsiye edilir.Kansızlık (Anemi) Nasıl Teşhis Edilir?Anemi teşhisi klinik muayene ve tam kan sayımı ile belirlenir. Tam kan sayımı testi ile (hemogram analizi) kandaki hemoglobin seviyesi değerlendirir. Değerler normal sınırın altındaysa anemi tanısı konmaktadır. Hemogramın analizi aneminin sınıflandırılmasını mümkün kılmaktadır. Gerek görülürse periferik yayma, dışkı ve idrar örnekleri, dalak ve böbreklerin ultrason görüntüleri de analiz edilmektedir.Kansızlık (Anemi) Nasıl Tedavi Edilir?Aneminin birçok nedeni bulunur ve tedavi nedenine göre belirlenmektedir. Demir eksikliğinden kaynaklanan anemilerin tedavisinde yeterli kan üretiminin tekrar sağlanması için demir takviyesi kullanılmaktadır. Kronik hastalıklar sonucu oluşan anemilerde kronik hastalık tedavi edilmelidir. Çok şiddetli anemi tablolarında kişinin hastaneye yatması ve kan transfüzyonu (nakli) gerekebilir. Bunu yapma kararı; aneminin süresi, hastanın yaşı ve önceki hastalıkları gibi çok çeşitli faktörlerden etkilenmektedir.Kansızlık (Anemi) Hakkında Sık Sorulan SorularKansızlık nasıl belirtiler gösterir?Bir kişide kansızlık (anemi) varsa aşırı yorgun ve bitkin hissetme, baş ağrısı, nefes darlığı, kalp atışının hızlanması, ciltte belirgin bir solgunluk, el-ayaklarda üşüme, baş dönmesi ve göğüs ağrısı gibi belirtiler ortaya çıkar. Bunlar kansızlık belirtileri olarak kabul edilir.Kansızlık ne zaman tehlikelidir?Şiddetli demir eksikliği anemisi, anormal derecede hızlı kalp atışı (taşikardi) veya kalbinizin vücudunuza doğru basınçta yeterli kanı pompalayamadığı kalp yetmezliği gibi kalbi veya akciğerleri etkileyen durumlarda tehlikeli bir hal alabilir.Kansızlık yorgunluk yapar mı?Anemi olarak bilinen kansızlık kişinin en ufak bir egzersiz ve aktivitede kendisini yorgun ve halsiz hissetmesine yol açar. Bu bağlamda yorgunluk, kansızlığın yaygın bir belirtisi kabul edilir.Kansızlık kilo verdirir mi? Kansızlık yaşayan kişilerde kilo kaybı ve sıkıntısı görülebilir. Anemide oksijen miktarı verimli olarak vücuda yayılmadığı için diyet yapılsa da yağ yakımı zor olduğundan kilo sıkıntısı yaşanabilir.Çay içmek kansızlık yapar mı? Çay, içerisindeki tanin adı verilen maddelerden dolayı demir emilimini gerçekleştirir. Bu da vücuda giren demir miktarının %80 oranında azalmasına sebep olabilir. Bu durum kansızlık olarak ortaya çıkabilir.Kansızlık uykusuzluk yapar mı? Aneminin yoğun yaşandığı durumlarda uyku hali, halsizlik, yorgunluk, bitkinlik, çarpıntı ve nefes darlığı semptomları görülebilir.Kansızlık baş dönmesi yapar mı?Aneminin en sık görülen belirtileri arasında nefes darlığı, çabuk yorulma, halsizlik, baş dönmesi, konsantrasyon bozukluğu, baş ağrısı, tırnak kırılması, saç dökülmesi, çarpıntı, solgunluk, zayıflık bulunmaktadır.Kansızlık kalp çarpıntısı yapar mı?Anemi yani kansızlığa bağlı olarak ciltte solukluk, nefes almada zorluk, kalp çarpıntısı ve halsizlik görülebilir.Kansızlıkta göz rengi değişir mi?Demir eksikliği kaynaklı kansızlık yaşandığında gözlerin beyaz kısmı mavi renkte görünebilirken, hemolitik veya orak hücreli anemi gibi kansızlık türlerinde gözlerin beyaz kısmı sarımsı görünebilmektedir.Anemi en hızlı nasıl kontrol edilir?Tam kan sayımı anemiyi tespit etmeden kullanılan en yaygın testtir. Tam kan testi ile kırmızı kan hücreleri, beyaz kan hücreleri ve trombositler dahil olmak üzere bir çok kan hücreleri ölçülür. Kan testi sonucunda yüksek veya düşük kırmızı kan hücresi seviyeleri kansızlığı işaret eder.Anemi neden oluşur? | 9,363 |
416 | Hastalıklar | Kanser | Kanser, hücrelerin anormal ve kontrolsüz bir şekilde büyüyerek vücut dokusunu tahrip ettiği hastalıktır. İyi huylu tümörlerde hücreler çok nadir bir şekilde yayılım gösterir ve genellikle herhangi bir tehlike oluşturmaz ancak kötü huylu kanser hücreleri büyüyüp gelişim gösterek diğer organlara yayılır ve bu durum metastaz olarak adlandırılır. Genetik, çevresel faktör, kötü beslenme, hareket azlığı ve stres gibi faktörlerin neden olduğu kanser tedavisi için kemoterapi, radyoterapi ve ilaç tedavisinden faydalanılır. Unutulmaması gereken önemli noktalardan biri de kanserin erken teşhisidir.Kanser, hücrelerin anormal ve kontrolsüz bir şekilde büyüyerek vücut dokusunu tahrip ettiği hastalıktır. İyi huylu tümörlerde hücreler çok nadir bir şekilde yayılım gösterir ve genellikle herhangi bir tehlike oluşturmaz ancak kötü huylu kanser hücreleri büyüyüp gelişim gösterek diğer organlara yayılır ve bu durum metastaz olarak adlandırılır. Genetik, çevresel faktör, kötü beslenme, hareket azlığı ve stres gibi faktörlerin neden olduğu kanser tedavisi için kemoterapi, radyoterapi ve ilaç tedavisinden faydalanılır. Unutulmaması gereken önemli noktalardan biri de kanserin erken teşhisidir.
Kanser Nedir?Kanser, anormal hücrelerin hızla bölünerek büyüdüğü ve başladığı yerden başka organlara yayılarak ciddi bir hastalık tablosuna neden olan geniş bir hastalık grubudur. Bilinen 200’den fazla kanser türü vardır ve hızlı büyüyen kanser hücreleri tümörlere sebebiyet vererek vücudun düzenli işleyişini de engeller. Hücrelerin hızla büyümesi sonucu meydana gelen iyi huylu, kötü huylu ve prekanseröz (premalign) tümörler söz konusudur.İyi huylu tümörler genellikle diğer dokulara yayılmaz ve tehlike oluşturmaz. Ancak kötü huylu tümörler, metastaz adı verilen vücudun diğer dokulara ve organlarına yayılmasıyla kişide hayati tehlike meydana getirebilir.Prekanseröz (veya premalign) ise kansere dönüşebilecek (veya gelişmesi muhtemel) anormal hücreleri içeren durumu tanımlar. Yaygın görülen ve ölümcül olabilen kanser türleri akciğer, lenf, lösemi prostat, meme ve kolon kanseridir.Kanser Çeşitleri Nelerdir?Yaklaşık 200 farklı kanser çeşidir vardır bunların görülme sıklığı kişiden kişiye farklılık gösterir. En yaygın görülen kanser çeşitleri ise akciğer, lenf, lösemi, prostat, meme, tiroid, rahim ve kolon kanseridir.Genel olarak kanser çeşitleri şöyle sıralanabilir: Akciğer kanseri Meme kanseri Prostat kanseri Lenfoma Lösemi Beyin tümörleri Kolon kanseri Tiroid kanseri Rahim ağzı kanseri Böbrek kanseri Yumurtalık kanseri Mide kanseri Pankreas kanseri Cilt kanseri Göz kanseri Yemek borusu kanseri Testis kanseriKanser Evreleri Nelerdir?Yaygın olarak görülen birçok kanserin dört evresi söz konusudur. Bu evreler kanserin boyutu, şiddeti ve vücuttaki konumları gereği değişkenlik gösterir.Kanseri dört aşaması şöyledir:Evre 1: Kanser küçük bir alandadır ve henüz lenf düğümlerine veya diğer dokulara yayılmamıştır.Evre 2: Kanser bağlı bulunduğu alanda yayılıp büyümüş ve kısmi olarak lenf düğümlerine sıçramış olabilir diğer dokulara yayılmamıştır.Evre 3: Kanserin büyüyüp geliştiği ve lenf düğümleriyle birlikte diğer dokulara yayıldığı evredir.Evre 4: Bu evreye ilerlemiş kanser evresi veya metastatik kanser adı da verilir. Dördüncü evrede kanser hücreleri vücudun diğer organ ve dokularına yayılmıştır. Bu evrede kişinin hayati tehlikesi söz konusu olabilir.Genellikle dört evre şeklinde görülen kanser hastalığında ayrıca sıfırıncı evre vardır. Bu evre en erken evre olarak kabul edilir ve kanserli hücrelerin kanserin başladığı bölgede hâlâ lokalize olduğunu tanımlar. Bu evrede olan kanserler genellikle kolayca tedavi edilebilir ve bir tehlike unsuru oluşturmaz.Kanser Neden Olur?Kanser, hücrelerin içindeki DNA'da meydana gelen mutasyonlar ve anormal büyümeler sonucu meydana gelir. Yapısal nedenlerle birlikte kansere neden olan durumlar arasında genetik faktör, çevresel faktörler, yoğun güneş ışını, sigara-alkol tüketimi, kanserojen maddeye maruz kalma, kötü beslenme ve stres yer alır.Kanserin nedenleri şu başlıklar altında toplanabilir: Genetik faktör Çevresel faktörler Aşırı sigara-alkol tüketimi Yoğun güneş ışını Kanserojen maddeye maruz kalma Radyasyon Obezite Stres Hareket azlığı Hormonal ilaçlar Bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar Hava kirliliğiGenetik faktörlerGenetik faktörler özellikle meme kanseri başta olmak üzere bazı kanser türlerinde önemli bir rol oynar. Genlerdeki mutasyonlar veya genetik varyasyonlar kanser oluşturma riskini artırabilir. Genetik faktörlerin kansere etkisini şu şekilde açıklamak mümkündür:Kalıtsal Mutasyonlar (Germline Mutasyonlar): Kalıtsal mutasyon adı verilen bu tür mutasyonlar ebeveynlerden çocuklara geçer ve doğumdan itibaren vücudun tüm hücrelerinde bulunabilir. Bazı kalıtsal mutasyonlar kanser riskini artıran genetik sendromlara yol açabilir. Örnek vermek gerekirse BRCA1 ve BRCA2 genlerinde meydana gelen mutasyonlar, meme ve yumurtalık kanseri riskini artırabilir. Ailede belirli kanser türlerinin yaygın olarak görülmesi bu tür kalıtsal mutasyonların varlığına işaret edebilir ve hayatın belli bir döneminde kansere yakalanma tehlikesi oluşturabilir.Edinilmiş (Somatik) Mutasyonlar: Diğer bir adı somatik mutasyon olan edinilmiş mutasyonlar, bireyin yaşamı boyunca çevresel faktörler (radyasyon, sigara, virüsler gibi) veya yaşlanma süreci gibi nedenlerin sonucunda hücrelerde meydana gelir. Edinilmiş mutasyonlar genellikle kalıtsal değildir ve yalnızca belirli hücrelerde meydana gelir ve çoğu kanser türleri bu tip mutasyonlardan kaynaklanır.Son olarak genetik faktörler her zaman kanseri doğrudan başlatmaz ve kanserin kesin nedeni sayılmaz ancak kanser gelişimine katkıda bulunabilir. Mevcut olan genetik testler, özellikle aile geçmişinde kanser öyküsü olan kişiler için önemlidir çünkü bu testler, risk altında olan bireylerin erken teşhis ve bunun akabinde önlem alma veya tedavi sürecinde iyileşmeye katkıda bulunur.Çevresel faktörlerÇevresel faktörler de kanser gelişiminde en az genetik faktörler kadar önemli bir role sahip olabilir. Bu faktörler arasında yaşam tarzı, çevre ve kişinin maruz kaldığı bazı kimyasallar gibi dış etkenler yer alır. Özellikle sigara ve alkol tüketimi gibi faktörler çevresel faktörler sınıfına girer. Bu faktörlerin kansere etkisini anlamak, önleyici stratejiler geliştirmek için de oldukça önemlidir.Çevresel faktörlerin kansere etkisini artıran unsurlar şöyle sıralanabilir:Kimyasal maddeler ve kanserojenlere maruz kalma: Sigara, alkol, asbest, benzen, bazı pestisitler gibi maddeler kanserojen olarak bilinir, vücuda oldukça fazla zarar verir ve bunlara uzun süreli maruz kalma durumunda kanser riski artabilir. Örneğin, sigara içmek akciğer kanserine neden olan temel bir faktördür ve sigaranın içindeki kimyasallar hücrelere zarar vererek kansere yol açabilir.Radyasyonun kansere etkisi: Güneş ışığındaki ultraviyole (UV) radyasyon, cilt kanseri riskini artıran faktörlerin başında gelir. Ayrıca, röntgen ve bazı tıbbi görüntüleme yöntemlerinde kullanılan iyonize radyasyon da yüksek dozlar söz konusu olursa kansere yol açabilir. Ayrıca radon gazı gibi doğal radyoaktif gazlara uzun süre maruz kalmak da akciğer kanserini tetikleyebilir.Beslenme ve Diyet: Yanlış ve sağlıksız beslenme alışkanlıkları, işlenmiş et tüketiminin fazla olması, yüksek yağ ve şeker içeren diyetler de kanser riskini artıran çevresel faktörlerden biridir. Özellikle işlenmiş ve kırmızı et tüketimiyle kolon kanseri arasında bir bağlantı olduğu değerlendirilir. Bunların aksine lif bakımından zengin gıdalar tüketmek ve sebze-meyve ağırlıklı bir diyet uygulamak kanser riskini azaltabilir.Vücuttaki enfeksiyonlar: Bazı virüs ve bakterilerin kanser riskini artırabildiği bilinir. Örneğin, Hepatit B ve Hepatit C virüsleri karaciğer kanseri riskini artıran unsurlardan sayılırken HPV (insan papilloma virüsü) ise rahim ağzı kanseri riskini tetikler. Helicobacter pylori bakterisi ise mide kanseri ile bağlantılıdır. Yaşam tarzı ve kanser ilişkisi: Hareketsiz bir yaşam sürmek, egzersiz yapmamak, obezite, stres ve yetersiz uyku gibi faktörler de kanser riskini dolaylı olarak artırabilir. Özellikle stresin son yıllarda kanser vakalarını artırdığı görülür. Düzenli egzersiz yapmak ve sağlıklı bir yaşam tarzını benimsemek, bazı kanser türlerinin önlenmesine katkı sağlarken stresten de mümkün olduğunda uzak durmak kansere karşı vücudu güçlü kılar.Çevresel faktörler çoğunlukla değiştirilebilir faktörler olduğundan, bu konularda alınacak önlemlerle kanser riskini azaltmak mümkün olabilir. Örneğin, sigarayı bırakmak, sağlıklı bir diyet benimsemek, egzersiz yapmak, güneşten korunmak ve düzenli sağlık kontrolleri yaptırmak kanserden korunmada ve kanseri önleme noktası önemli ve etkili adımlardır.Sigara ve alkol tüketimiSigara ve alkol tüketimi kanser hastalığının ana sebeplerinin başında gelir ve kanser riskini önemli ölçüde artırır. Her iki madde de birçok kanser türüyle ilişkilendirilir ve özellikle beraber kullanıldıklarında risk ve tehlike daha da artar.Sigara ve alkolün kansere etkisi şu şekilde incelenebilir:Sigaranın kansere etkisiKimyasal içerik ve kansere yol açan maddeler içermesi: Sigara dumanında 70’ten fazla kanserojen kimyasal madde bulunur. Bun maddeler arasında arsenik, benzen, formaldehit ve polonyum-210 gibi akciğere zarar veren maddeler yer alır. Bu kimyasallar hücrelerde DNA hasarına yol açarak başta akciğer kanseri olmak üzere birçok kanser türüne yol açabilir. Sigara ve alkolün akciğer kanseri başta olmak üzere birçok kanser türüyle ilişkisi: Akciğer kanserine yol açan temel faktör sigara tüketimidir. Bunun yanı sıra ağız, boğaz, gırtlak, yemek borusu, pankreas, böbrek, mesane, mide ve rahim ağzı kanserleri de sigara ile bağlantılıdır ve aşırı sigara tüketimi bu kanserleri de tetikleyebilir. Özetle sigara içmek, tüm vücudu etkileyen ve birçok organ sisteminde kansere yol açabilen geniş bir olumsuz etkiye sahiptir.Pasif içiciliğin etkisi: Sigara içmenin yanında sigara dumanına maruz kalmak da zamanla kanser riskini artırabilir. Bu durum pasif içicilik olarak tanımlanır. Sigara içmeyen kişilerde bile dumanla uzun süre temas etmek akciğer kanseri ve diğer sağlık sorunlarına yol açabilir. Bu risk sigara içenler kadar olmasa da yine de söz konusu olabilir. Özellikle çocuklar ve bebekler, sigara dumanına maruz kaldıklarında daha fazla risk altındadır.Alkolün Kansere EtkisiAsetaldehit üretimi ve DNA hasarı: Alkol, vücutta metabolize edildiğinde asetaldehit adlı kimyasala dönüşen bir üründür. Asetaldehit, DNA’ya zarar vererek hücrelerde kontrolsüz büyümeye neden olabilir. Hücrelerdeki kontrolsüz büyüme de kanser anlamına gelir. Hormon seviyelerinde artış: Alkol, özellikle meme kanserine yol açabilen östrojen gibi hormonların seviyesini artırabilir. Hormon dengesizliği, meme kanseri gibi hormonla ilişkili kanserlerin gelişimini teşvik edebilir.Bağışıklık sistemi üzerindeki olumsuz etkisi: Alkol kullanımı bağışıklık sistemini zayıflatır ve vücudun kansere karşı doğal savunma mekanizmalarını azaltır. Bu da bağışıksızlık sistemini güçsüzleştirir. Bağışıklık sisteminin güçsüzleşmesi, vücudun kanser hücreleriyle savaşma yeteneğini düşürür. Vücut savaşacak güç bulamadığında kanser hücreleri dokularda rahat hareket etme imkanı tanır ve metastaz imkanı bulur. Alkolle başlıca ilişkili kanser türleri: Alkol tüketimi, ağız, boğaz, yemek borusu, karaciğer, kolon, rektum ve meme kanserleriyle ilişkilendirilmiştir. Alkol tüketim miktarı arttıkça bu kanser türlerinin gelişme riski de zamanla artış gösterebilir.Sigara ve alkolün birlikte kullanımıSigara ve alkolün birlikte kullanımı zararı adeta ikiye katlar. Birçok kanser türü bu birlikte tüketim riskin daha da yükselmesine yol açabilir. Özellikle ağız, boğaz ve yemek borusu kanseri riski, her iki maddenin de bir arada kullanımıyla önemli ölçüde artabilir. Bu maddeler birbirinin zararlı etkilerini artırarak etkileşime girer ve hücrelerde çok daha fazla hasara yol açabilir.Sonuç olarakSigara ve alkol kullanımı, çoğu kanser türü için değiştirilebilir risk faktörleridir. Sigara bırakıldığında ve alkol tüketimi sınırlandığında, hatta bırakıldığında kanser riski de önemli ölçüde azalır. Bu nedenle, başta kanser riskini azaltmak ve sağlıklı bir yaşam sürmek adına sigara ve alkolden uzak durmak veya kullanımını en az seviyeye indirmek, kanserden korunma açısından önemlidir.Stres faktörü ve kanserStres, doğrudan kansere yol açan bir faktör olmamakla birlikte özellikle son yıllarda etkisi bilimsel olarak ön plana çıkarılan bir faktördür.Bu bağlamda stresin kansere etkisi, hem bağışıklık sistemi üzerindeki olumsuz etkilerinden hem de sağlıksız davranış alışkanlıklarını tetiklemesinden kaynaklandığı değerlendirilir.Stresin kanserle ilişkilendirilecek etkileri şöyledir:Stresin bağışıklık sistemi üzerindeki etkisi: Stres, vücudun bağışıklık sistemini zayıflatan unsurlardan biridir. Bu da kansere karşı vücudun doğal savunmasını olumsuz etkileyebilir. Özellikle kronik stres durumunda kortizol gibi stres hormonları sürekli yüksek seviyelerde kalır. Bu da stres hormonları yüksekliği anlamını taşır. Bu durum, bağışıklık sisteminin gücüne bağlı olarak etkinliğini düşürerek kanser hücrelerinin kontrolsüz şekilde çoğalmasına yol açabilir. Güçsüz bir bağışıklık sistemi hastalıklara karşı vücudun savunmasız kalması demektir. Stresin DNA hasarı ve hücresel düzeyde etkisi: Stres, vücuttaki oksidatif stresi artırarak vücudu ve hücreleri kansere karşı savunmasız hale getirebilir ve bu da hücrelerde serbest radikal hasarına yol açar. Serbest radikaller, hücrelerde DNA hasarına neden olarak kanser hücrelerinin gelişimini tetikleyebilir. Bunların dışında stresin hücre bölünmesini ve onarımını etkileyen süreçleri bozduğu da değerlendirilir. Bu durum da hücresel düzeyde kanser riskini artırabilecek faktörler arasına girer.Stresin sağlıksız davranış alışkanlıklarını tetiklemesi: Stres, bireylerin sağlık alışkanlıklarını olumsuz etkileyebilir. Kimi insan strese bağlı olarak yemekten kesilebilirken kimi ise aşırı yemek yiyerek kilo almaya başlar. Yemek dışında stresle başa çıkmak için bazı kişiler sigara içmek, alkol tüketmek ve fiziksel aktiviteyi azaltmak gibi sağlıksız davranışlarda da bulunabilir. Bu tür alışkanlıklar, kanser riskini doğrudan artıran etkenlerdir. Stresin uyku düzenini ve metabolizmayı etkilemesi: Kronik stres, uyku düzenini bozabilir ve uzun vadede uykusuzluk sorunlarına yol açabilir. Bunu yoğun stres altında yaşayan ve uykusuzluk çeken kişilerde görebiliriz. Uykuların bozulması kısa vadede olmasa bile uzun yaşam yolculuğunda bağışıklık sisteminin zayıflamasına, metabolizmanın bozulmasına ve hücrelerin kendini onarma yeteneğinin azalmasına sebebiyet verebilir. Aynı zamanda uykusuzluk, vücudun kanserli hücreleri yok etme yeteneğini de olumsuz etkileyebilir. Kansere davetiye çıkarmamak için stresten uzak durmak oldukça önemlidir.Stresin hormonal dengesizlik ve hormonlarla ilişkisi: Stres, vücutta bazı hormonların dengesini bozabilir. Özellikle kortizol değerlerindeki yükseklik yüksek kortizol seviyeleri ve meme kanseri gibi bazı hormonlarla ilişkili kanser türlerinin gelişim riskini artırabilir.Stresin psikolojik etkileri ve tedavi sürecine etkisi: Stres yalnızca sağlıklı bireyleri etkilemez. Özellikle kanser tedavisi gören bireyler üzerinde de stresin olumsuz etkileri söz konusudur. Kanser tedavisi sürecinde yaşanan stres, aynı zamanda tedaviye başarılı yanıt verme sürecini zorlaştırabilir ve iyileşme sürecini olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle, kanser hastalarında stres yönetimi, tedavi sürecinin daha başarılı geçmesine yardımcı olabilir. Tedavi sürecinde terapi almak bu bağlamda tavsiye edilebilir.Sonuç Olarak:Stres, kansere dolaylı olarak bilinse de aslında doğrudan diyebileceğimiz yoldan katkıda bulunan önemli bir faktördür. Özellikle kronik ve uzun yıllar süren stres, bağışıklık sisteminin zayıflamasına, hücrelerde DNA hasarına ve sağlıksız hücre oluşumuna katkı sağlayabilir.Kansere neden olan gen türleriKansere katkıda bulunan genetik değişiklikler genellikle üç ana gen türünü etkileyerek gerçekleşir.Bunlar, proto-onkogenler, tümör baskılayıcı genler ve DNA onarım genleridir. Proto-onkogenler normal hücre büyümesi ve bölünmesinde rol oynar. Ancak bu genler belirli şekillerde değiştiğinde veya normalden daha aktif olduğunda kansere neden olan genler (veya onkogenler) haline gelebilir ve hücrelerin büyümelerine ve hayatta kalmalarına izin verebilir.Tümör baskılayıcı genler ayrıca hücre büyümesini ve bölünmesini kontrol etme konusunda da önemli bir rol oynar. Tümör baskılayıcı genlerinde belirli değişiklikler olan hücreler kontrolsüz bir şekilde bölünebilir.DNA onarım genleri ise hasarlı DNA'nın onarılmasında rol oynar. Bu genlerde mutasyon bulunan hücreler, diğer genlerde ek mutasyonlar ve kromozomlarında kromozom parçalarının çoğalması ve silinmesi gibi değişiklikler geliştirme eğilimindedir.Bu mutasyonlar bir araya geldiğinde hücrelerin kanserli hale gelmesine yol açabilir. Ancak günümüzde artık kanserli hücrelerde bulunan gen mutasyonlarını hedef alan birçok kanser tedavisi mevcuttur. Bu tedavilerden birkaçı, kanserin nerede büyümeye başladığına bakılmaksızın , hedeflenen mutasyona sahip kanseri olan herkes tarafından kullanılabilir. En doğru tedavi seçeneği, kanserin türü ve evresine göre değişebilir.Kanser Hücreleri ile Normal Hücreler Arasındaki FarklarKanser hücreleri normal hücrelere göre birçok farklı özelliklere sahiptir.Örneğin, kanser hücreleri: Vücutta büyümelerini söyleyen sinyaller olmadığında da büyür ve çoğalırlar. Normal hücreler yalnızca bu tür sinyaller aldıklarında büyüme gerçekleştirir.Hücrelere, bölünmeyi durdurmalarını veya ölmelerini (programlanmış hücre ölümü veya apoptoz olarak bilinen bir süreç) söyleyen sinyalleri görmezden gelirler.Yakındaki bölgelere istila eder ve vücudun diğer bölgelerine metastaz yaparlar.Normal hücreler diğer hücrelerle karşılaştıklarında büyümeyi durdurur ve çoğu normal hücre vücutta hareket etmez.Normal hücreler, kan damarlarına tümörlere doğru büyümelerini söyler. Bu kan damarları tümörlere oksijen ve besin sağlar, aynı zamanda da tümörlerden atık ürünleri uzaklaştırır.Bağışıklık sistemi normalde güçlü bir yapıya sahip olduğunda hasarlı veya anormal hücreleri ortadan kaldırır.Kanser hücreleri bağışıklık sistemini kandırarak kanser hücrelerinin hayatta kalmasına ve büyümesine yardımcı olur. Örneğin, bazı kanser hücreleri bağışıklık hücrelerini tümöre saldırmak yerine onu korumaya ikna eder. Bu süreç de kanser hücrelerinin vücutta yayılımını kolaylaştırabilir.Kromozomlarında çoğalmalar ve kromozom parçalarının silinmesi gibi birden fazla değişiklik biriktirirler. Bazı kanser hücreleri normal kromozom sayısının iki katına sahiptir.Kanser hücreleri, normal hücrelerden farklı besin türlerine güvenirler. Ayrıca, bazı kanser hücreleri besinlerden enerjiyi çoğu normal hücreden farklı bir şekilde üretirler. Bu süreç, kanser hücrelerinin daha hızlı büyümesine olanak tanır.(Kanserli bir hücrenin 3 boyutlu görüntüsü)Kanser Belirtileri Nelerdir?Kanser belirtileri, kanserin başladığı ve yayıldığı organlara göre farklılık gösterebilir. Kanser türlerinde yaygın görülen belirtiler, sebepsiz ateşlenme, istemsiz kilo kaybı, yorgunluk ve enerji eksikliği, vücut ağrıları, vücudun çeşitli yerlerinde bulunan lenf bezlerinde şişme ya da kitle oluşmasıdır.Kansere yakalanan kişilerde yaygın olarak anlatılan şkayetler şunlardır: Kronik halsizlik ve genel olarak iyi hissetmeme Kilo kaybı Yüksek ateş Vücudun belli noktalarında sebepsiz ağrı Koltuk altı, meme ve kasık gibi lenf bezi olan bölgelerde cilt altında şişlik Dışkıda, idrarda, vajinada nedensiz kanama görülmesi Ciltte kızarıklık, et benlerinde şekil ve renk değişimi Sebepsiz morarmalar ve yaraların geç iyileşmesi Kronikleşen öksürük Cilt ve göz akında sararma (sarılık) Yutma güçlüğü Hazımsızlık ve karın şişkinliğiKronikleşen yorgunlukGenel olarak tümörün büyümesi kişide halsizlik ve yorgunluğa neden olabilir. Nefes darlığı, anemi, ağrı veya kandaki oksijen seviyesinin azalması (hipoksi) gibi diğer kanser semptomları da yorgunluğu tetikleyen faktörlerdendir.Sebepsiz vücut ağrılarıMeydana gelen ve dokulara yayılan tümörler büyüdükçe sinirlere, kemiklere veya organlara baskı yapar ve kişiyi zor duruma düşürebilecek vücut ağrıları meydana getirir.Kilo kaybıVücutta büyüme gösteren kanser hücreleri sağlıklı hücrelere göre daha fazla enerjiye ihtiyaç duyarak vücudun dinlenirken normalde olduğundan daha fazla kalori yakmasına sebep olur ve bu durum da kanser hastalarını zayıflatır.Koltuk altı, meme ve kasık gibi lenf bezi bulunan bölgelerde şişlikMetastatik yani diğer organlara yayılan kanserler sıklıkla tümörün yakınındaki lenf düğümlerinin şişmesine sebebiyet verir. Bu durum aynı zamanda meme ve koltukaltında büyümüş kitleler ortaya çıkarabilir.Yüksek ateş ve gece terlemeleriÖzellikle geceleri ortaya çıkan yüksek ateş, genellikle birçok kanser türünün ortak semptomu olarak bilinir ancak enfeksiyon kaynaklı da meydana gelebilir. Bu gibi durumlarda doktora başvurmanız daha sağlıklı olacaktır. Özellikle bazı kanser türlerinde sebepsiz ve anormal gece terlemeleri de görülmektedir.Olağandışı kanama ve morarmalarKanserin neden olduğu hücrelerdeki yapısal değişimler vücutta kanama veya morarmaların görülmesine neden olabilir. Kanserin yaygın belirtilerinden biri olan olağan dışı kanama ve morarmalar, çok geç iyileşebilir veya bu yaralar iyileşmeyedebilir.Ciltteki benlerde şekil ve renk değişimiÖzellikle cilt kanserinde hücrelerin yapılarında anormal bir değişim meydana geleceği için vücuttaki benlerin şekli ve boyutu da değişir. Bu değişimin gözle görülür olması bir işaret olabilir.Kronikleşen öksürükAkciğer kanserinin yaygın belirtileri arasında geçmeyen balgamlı öksürükle birlikte öksürürken ağızdan kan gelmesi yer alır. Bunun akabinde kişide ses kısıklığı da görülebilir.Diş etlerinde kanamaÖzellikle löseminin belirtileri arasında gösterilen diş eti kanaması, lösemi hastalarının kanındaki trombosit sayısının düşüklüğünden kaynaklanır.Meydana gelen bu belirtiler kişinin her zaman kanser olduğuna işaret etmeyebilir. Belirtilerin altında farklı hastalıklar yatabileceği gibi kanser belirtileri ortaya çıktığında vakit kaybetmeden doktora gitmek erken teşhis ve hastalığın iyileşmesi açısından büyük önem taşır.Kanser Nasıl Teşhis Edilir?Kanseri teşhis etmek için kullanılan araçlar genellikle laboratuvar testleri, görüntüleme çalışmaları ve diğer invaziv veya non-invaziv prosedürleridir.Fiziksel muayeneler Kansere işaret eden yumrular, kitleler, lezyonlar veya cilt rengindeki değişiklikleri değerlendirmek için doktor tarafından fiziksel muayene yapılır.Tam kan sayımları (CBC) Tedavi sırasında anemi, enfeksiyon veya diğer komplikasyonların gelişimi izlenirken, kandaki lösemiyi düşündüren anormallikler kan değerleriyle tespit edilebilir.Tümör belirteç testleri Tümör belirteç testleri kanda kanser varsa yükselme eğilimi gösteren maddeleri ölçmek için kullanılan kan testleridir. Bunlar arasında prostat kanserini saptamak için prostata özgü antijen testi (PSA), hem meme hem de yumurtalık kanseri için kullanılan BRCA1 ve BRCA2 testleri ve bir dizi kanserle ilişkili bir tümörü saptamak için kullanılan CA-125 testi bulunur.Akış sitometrisi Akış sitometrisi, sıvı içinde süspanse edilmiş hücreleri değerlendirir ve bir kan veya kemik iliği örneğinden lösemi veya lenfoma teşhisinde faydalıdır.Biyopsi Biyopsi, mikroskop altında değerlendirme için vücuttan bir doku veya sıvı örneğinin alınmasıdır. İnce iğne aspirasyonu (FNA), çekirdek iğne biyopsisi, koni biyopsisi veya ameliyatla elde edilebilir.Görüntüleme testleri Görüntüleme testleri, kanseri teşhis etmek için faydalanılan bir yöntemdir. Bu testler X-ışını, bilgisayarlı tomografi (CT) ve manyetik rezonans görüntülemeyi (MRI) içerebilir. Radyoaktif izleyicileri kullanan nükleer tıp görüntüleme, belirli kanser türlerini teşhis edebilirken, pozitron emisyon tomografisi ile tutarlı olarak metabolizmadaki değişiklikler saptanabilir.Genomik test Genomik test bir tümörün kromozomal özelliklerini tanımlamaya yardımcı olabilir ve onkoloğun hastalığı neyin tetiklediğini anlamasına ve en uygun ilaç tedavilerini seçmesine yardımcı olabilir. Bu testlerin çoğu sadece kanseri teşhis etmek için kullanılmaz. Ayrıca kanser hastasının uygulanan tedaviye yanıtını ölçer.Kanser Tedavisi Nasıl Yapılır?Kanser tedavisi için ilk tercih mümkünse kanserli dokunun alınmasıdır, kanseri hücreleri yok etmek için radyasyon tedavisi, kemoterapi, hedefli tedavi veya hormon tedavisi ve tekrar nüksetmesini engellemek için adjuvan tedavisi uygulanır. Kanserin türü veya evresi hangi tedavi yönteminin öncelikli yapılacağında belirleyicidir.Genel olarak kanser tedavisinde uygulanan yöntemler şunlardır: Cerrahi yöntemler (kanser ameliyatı) Kemoterapi Radyasyon tedavisi Hormon tedavisi Biyolojik tepki değiştirici tedavi İmmünoterapi Hedefe yönelik tedavi (akıllı ilaçlar) Kemik iliği nakliUygulanan kanser tedavilerinin kişilerin üstünde meydana gelen yan etkileri ise anemi, mide bulantısı ve kusma, yorgunluk ve ağrı şeklindedir.Kanserden Korunmak İçin Neler Yapılabilir?Kanser riskini azaltmak için genel olarak sigara-bırakılmalı, egzersiz yapılmalı, sağlıklı beslenilmeli, yoğun güneş ışınlarından kaçınmalı ve düzenli sağlık kontrolleri yaptırmalısınız.Genel olarak kanser riskini azaltmak için yapılması gerekenler şöyledir: Sigara ve alkol tüketimi bırakılmalı Düzenli egzersiz yapılmalı Sağlıklı ve dengeli beslenilmeli Yoğun güneş ışınlarından kaçınılmalı Sağlık kontrolleri aksatılmamalı Uyku düzenine dikkat edilmeli Stresten uzak durulmalıKanser hastalığına genel bir bakışKanser, trilyonlarca hücreden oluşan insan vücudunun hemen hemen her yerinde meydana gelebilen ve hem türüne hem de evresine tehlikeli hale dönüşebilen bir hastalıktır.Normalde insan hücreleri büyür ve çoğalır (hücre bölünmesi adı verilen bir süreçle) ve vücut ihtiyaç duyduğunda yeni hücreler oluşturur. Hücreler yaşlandığında veya hasar gördüğünde ölür ve yerlerini yeni hücreler alır. Bu süreç normal şartlarda sağlıklı bir şekilde işler. Ancak bazen bu düzenli işleyen süreç bozulur ve anormal veya hasarlı hücreler, olmaması gereken zamanlarda büyür ve çoğalır. Bu hücreler, doku yığınları olan tümörler meydana getirebilir. Bu tümörler kanserli veya kansersiz (iyi huylu) şekilde olabilir.Kanserli tümörler yakındaki dokulara metastaz adı verilen yayılma gerçekleştirebilir veya onları istila eder ve vücuttaki uzak yerlere ulaştırarak yeni tümörler oluşturabilir (metastaz adı verilen bir süreç). Aynı zamanda kanserli tümörlere kötü huylu tümörler adı da verilebilir. Birçok kanser türü katı tümörler oluşturur ancak lösemi gibi kan kanserleri genellikle oluşturmaz. İyi huylu tümörler ise yakındaki dokulara yayılmaz veya onları istila etmez. İyi huylu tümörler çıkarıldığında genellikle tekrar büyümez veya nüksetme özelliği göstermez. Oysa kanserli tümörler bazen büyüme ve nüksetmez riski taşıyabilir. İyi huylu tümörlerin oldukça büyük meydana gelmesine rastlanabilir, bazıları ciddi semptomlara da neden olabilir veya beyindeki iyi huylu tümörler gibi yaşamı tehdit edici olabilir.Kanser Hakkında Sık Sorulan SorularKanser nasıl anlaşılır?Genel halsizlik, beklenmedik kilo kaybı, koltuk altı, boyun, meme veya kasık bölgesindeki lenf bezlerinde şişlik, ateş, kanser gelişen ve yayılan organ bölgesinde ağrı, dışkıda, idrarda, vajinada veya diş etlerinde sebepsiz kanama gibi belirtiler kanser olan hastalarda görülen yaygın belirtilerdir.Kanser nasıl tedavi edilir?Kanser tedavi yöntemlerinde öncelik kanserli dokunun ameliyatla alındığı cerrahi işlem olup, ayrıca kanserin büyümesini yavaşlatmak, yayılımını durdurmak veya yok etmek için kemoterapi ve radyoterapi gibi antikanser ilaçlar ve ışın tedavisi uygulanmaktadır.Kanser tam olarak nasıl tanımlanır?Kanser, vücuttaki bazı hücrelerin kontrolsüz bir şekilde çoğalması ve vücudun diğer bölgelerine yayılması (metastaz) ile meydana gelen bir hastalıktır.Kanser kaşıntısı nasıl olur?Kanserli hücreler tarafından salgılanan maddeler ve vücudun tümöre gösterdiği reaksiyon kaşıntıya neden olur. Kanser kaşıntısı, huzursuz hissettirecek, özellikle geceleri uyumayı engelleyecek ve depresyona neden olabilecek noktada sürekli, şiddetli ve tahriş edici olur. Kaşımaya bağlı ciltte ağrı ve enfeksiyon meydana gelebilir. Kaşıntılar vücudun her yerinde olabilir ancak bacaklarda ve göğüste daha yaygındır. Cilt ve lenf kanserinde daha yaygın görülen kanser kaşıntısı genellikle kanser tedavisi görülünce azalır.Kanserin son evresinde neler olur?Dördüncü evre olarak bilinen kanserin son evresi, metastazın en yoğun olduğu, kanser hücrelerinin diğer organ ve dokulara çok fazla yayılım gösterdiği evredir.En tehlikeli kanser hangisi?En yaygın ve ölüm oranı yüksek kanser çeşidi akciğer kanseri olarak kabul edilir.Stres kansere sebep olur mu?Yoğun stres altında yaşamanın kansere sebep olduğu düşünülse de stresin kansere neden olduğu konusunda kesin bir cevap söz konusu değildir. Ancak stresin birçok hastalığın nedeni olarak değerlendirilir.En sinsi kanser hangisi?Herhangi bir belirti göstermeyen ve net olarak saptamayan sinsi kanser türü pankreas kanseri olarak gösterilir.Kanser en çok kimlerde görülür?Yaş grupları ve cinsiyete göre kanser görülme sıklığı değişebilir. Örneğin çocuklarda ve ergenlik çağında olanlarda kan kanseri daha sık görülürken yetişkin erkeklerde akciğer kanseri, kadınlarda ise meme kanseri daha yaygındır.
Kanser Nedir?Kanser, anormal hücrelerin hızla bölünerek büyüdüğü ve başladığı yerden başka organlara yayılarak ciddi bir hastalık tablosuna neden olan geniş bir hastalık grubudur. Bilinen 200’den fazla kanser türü vardır ve hızlı büyüyen kanser hücreleri tümörlere sebebiyet vererek vücudun düzenli işleyişini de engeller. Hücrelerin hızla büyümesi sonucu meydana gelen iyi huylu, kötü huylu ve prekanseröz (premalign) tümörler söz konusudur.İyi huylu tümörler genellikle diğer dokulara yayılmaz ve tehlike oluşturmaz. Ancak kötü huylu tümörler, metastaz adı verilen vücudun diğer dokulara ve organlarına yayılmasıyla kişide hayati tehlike meydana getirebilir.Prekanseröz (veya premalign) ise kansere dönüşebilecek (veya gelişmesi muhtemel) anormal hücreleri içeren durumu tanımlar. Yaygın görülen ve ölümcül olabilen kanser türleri akciğer, lenf, lösemi prostat, meme ve kolon kanseridir.Kanser Çeşitleri Nelerdir?Yaklaşık 200 farklı kanser çeşidir vardır bunların görülme sıklığı kişiden kişiye farklılık gösterir. En yaygın görülen kanser çeşitleri ise akciğer, lenf, lösemi, prostat, meme, tiroid, rahim ve kolon kanseridir.Genel olarak kanser çeşitleri şöyle sıralanabilir:Kanser Evreleri Nelerdir?Yaygın olarak görülen birçok kanserin dört evresi söz konusudur. Bu evreler kanserin boyutu, şiddeti ve vücuttaki konumları gereği değişkenlik gösterir.Kanseri dört aşaması şöyledir:Evre 1: Kanser küçük bir alandadır ve henüz lenf düğümlerine veya diğer dokulara yayılmamıştır.Evre 2: Kanser bağlı bulunduğu alanda yayılıp büyümüş ve kısmi olarak lenf düğümlerine sıçramış olabilir diğer dokulara yayılmamıştır.Evre 3: Kanserin büyüyüp geliştiği ve lenf düğümleriyle birlikte diğer dokulara yayıldığı evredir.Evre 4: Bu evreye ilerlemiş kanser evresi veya metastatik kanser adı da verilir. Dördüncü evrede kanser hücreleri vücudun diğer organ ve dokularına yayılmıştır. Bu evrede kişinin hayati tehlikesi söz konusu olabilir.Genellikle dört evre şeklinde görülen kanser hastalığında ayrıca sıfırıncı evre vardır. Bu evre en erken evre olarak kabul edilir ve kanserli hücrelerin kanserin başladığı bölgede hâlâ lokalize olduğunu tanımlar. Bu evrede olan kanserler genellikle kolayca tedavi edilebilir ve bir tehlike unsuru oluşturmaz.Kanser Neden Olur?Kanser, hücrelerin içindeki DNA'da meydana gelen mutasyonlar ve anormal büyümeler sonucu meydana gelir. Yapısal nedenlerle birlikte kansere neden olan durumlar arasında genetik faktör, çevresel faktörler, yoğun güneş ışını, sigara-alkol tüketimi, kanserojen maddeye maruz kalma, kötü beslenme ve stres yer alır.Kanserin nedenleri şu başlıklar altında toplanabilir:Genetik faktörlerGenetik faktörler özellikle meme kanseri başta olmak üzere bazı kanser türlerinde önemli bir rol oynar. Genlerdeki mutasyonlar veya genetik varyasyonlar kanser oluşturma riskini artırabilir. Genetik faktörlerin kansere etkisini şu şekilde açıklamak mümkündür:Kalıtsal Mutasyonlar (Germline Mutasyonlar): Kalıtsal mutasyon adı verilen bu tür mutasyonlar ebeveynlerden çocuklara geçer ve doğumdan itibaren vücudun tüm hücrelerinde bulunabilir. Bazı kalıtsal mutasyonlar kanser riskini artıran genetik sendromlara yol açabilir. Örnek vermek gerekirse BRCA1 ve BRCA2 genlerinde meydana gelen mutasyonlar, meme ve yumurtalık kanseri riskini artırabilir. Ailede belirli kanser türlerinin yaygın olarak görülmesi bu tür kalıtsal mutasyonların varlığına işaret edebilir ve hayatın belli bir döneminde kansere yakalanma tehlikesi oluşturabilir.Edinilmiş (Somatik) Mutasyonlar: Diğer bir adı somatik mutasyon olan edinilmiş mutasyonlar, bireyin yaşamı boyunca çevresel faktörler (radyasyon, sigara, virüsler gibi) veya yaşlanma süreci gibi nedenlerin sonucunda hücrelerde meydana gelir. Edinilmiş mutasyonlar genellikle kalıtsal değildir ve yalnızca belirli hücrelerde meydana gelir ve çoğu kanser türleri bu tip mutasyonlardan kaynaklanır.Son olarak genetik faktörler her zaman kanseri doğrudan başlatmaz ve kanserin kesin nedeni sayılmaz ancak kanser gelişimine katkıda bulunabilir. Mevcut olan genetik testler, özellikle aile geçmişinde kanser öyküsü olan kişiler için önemlidir çünkü bu testler, risk altında olan bireylerin erken teşhis ve bunun akabinde önlem alma veya tedavi sürecinde iyileşmeye katkıda bulunur.Çevresel faktörlerÇevresel faktörler de kanser gelişiminde en az genetik faktörler kadar önemli bir role sahip olabilir. Bu faktörler arasında yaşam tarzı, çevre ve kişinin maruz kaldığı bazı kimyasallar gibi dış etkenler yer alır. Özellikle sigara ve alkol tüketimi gibi faktörler çevresel faktörler sınıfına girer. Bu faktörlerin kansere etkisini anlamak, önleyici stratejiler geliştirmek için de oldukça önemlidir.Çevresel faktörlerin kansere etkisini artıran unsurlar şöyle sıralanabilir:Kimyasal maddeler ve kanserojenlere maruz kalma: Sigara, alkol, asbest, benzen, bazı pestisitler gibi maddeler kanserojen olarak bilinir, vücuda oldukça fazla zarar verir ve bunlara uzun süreli maruz kalma durumunda kanser riski artabilir. Örneğin, sigara içmek akciğer kanserine neden olan temel bir faktördür ve sigaranın içindeki kimyasallar hücrelere zarar vererek kansere yol açabilir.Radyasyonun kansere etkisi: Güneş ışığındaki ultraviyole (UV) radyasyon, cilt kanseri riskini artıran faktörlerin başında gelir. Ayrıca, röntgen ve bazı tıbbi görüntüleme yöntemlerinde kullanılan iyonize radyasyon da yüksek dozlar söz konusu olursa kansere yol açabilir. Ayrıca radon gazı gibi doğal radyoaktif gazlara uzun süre maruz kalmak da akciğer kanserini tetikleyebilir.Beslenme ve Diyet: Yanlış ve sağlıksız beslenme alışkanlıkları, işlenmiş et tüketiminin fazla olması, yüksek yağ ve şeker içeren diyetler de kanser riskini artıran çevresel faktörlerden biridir. Özellikle işlenmiş ve kırmızı et tüketimiyle kolon kanseri arasında bir bağlantı olduğu değerlendirilir. Bunların aksine lif bakımından zengin gıdalar tüketmek ve sebze-meyve ağırlıklı bir diyet uygulamak kanser riskini azaltabilir.Vücuttaki enfeksiyonlar: Bazı virüs ve bakterilerin kanser riskini artırabildiği bilinir. Örneğin, Hepatit B ve Hepatit C virüsleri karaciğer kanseri riskini artıran unsurlardan sayılırken HPV (insan papilloma virüsü) ise rahim ağzı kanseri riskini tetikler. Helicobacter pylori bakterisi ise mide kanseri ile bağlantılıdır. Yaşam tarzı ve kanser ilişkisi: Hareketsiz bir yaşam sürmek, egzersiz yapmamak, obezite, stres ve yetersiz uyku gibi faktörler de kanser riskini dolaylı olarak artırabilir. Özellikle stresin son yıllarda kanser vakalarını artırdığı görülür. Düzenli egzersiz yapmak ve sağlıklı bir yaşam tarzını benimsemek, bazı kanser türlerinin önlenmesine katkı sağlarken stresten de mümkün olduğunda uzak durmak kansere karşı vücudu güçlü kılar.Çevresel faktörler çoğunlukla değiştirilebilir faktörler olduğundan, bu konularda alınacak önlemlerle kanser riskini azaltmak mümkün olabilir. Örneğin, sigarayı bırakmak, sağlıklı bir diyet benimsemek, egzersiz yapmak, güneşten korunmak ve düzenli sağlık kontrolleri yaptırmak kanserden korunmada ve kanseri önleme noktası önemli ve etkili adımlardır.Sigara ve alkol tüketimiSigara ve alkol tüketimi kanser hastalığının ana sebeplerinin başında gelir ve kanser riskini önemli ölçüde artırır. Her iki madde de birçok kanser türüyle ilişkilendirilir ve özellikle beraber kullanıldıklarında risk ve tehlike daha da artar.Sigara ve alkolün kansere etkisi şu şekilde incelenebilir:Sigaranın kansere etkisiKimyasal içerik ve kansere yol açan maddeler içermesi: Sigara dumanında 70’ten fazla kanserojen kimyasal madde bulunur. Bun maddeler arasında arsenik, benzen, formaldehit ve polonyum-210 gibi akciğere zarar veren maddeler yer alır. Bu kimyasallar hücrelerde DNA hasarına yol açarak başta akciğer kanseri olmak üzere birçok kanser türüne yol açabilir. Sigara ve alkolün akciğer kanseri başta olmak üzere birçok kanser türüyle ilişkisi: Akciğer kanserine yol açan temel faktör sigara tüketimidir. Bunun yanı sıra ağız, boğaz, gırtlak, yemek borusu, pankreas, böbrek, mesane, mide ve rahim ağzı kanserleri de sigara ile bağlantılıdır ve aşırı sigara tüketimi bu kanserleri de tetikleyebilir. Özetle sigara içmek, tüm vücudu etkileyen ve birçok organ sisteminde kansere yol açabilen geniş bir olumsuz etkiye sahiptir.Pasif içiciliğin etkisi: Sigara içmenin yanında sigara dumanına maruz kalmak da zamanla kanser riskini artırabilir. Bu durum pasif içicilik olarak tanımlanır. Sigara içmeyen kişilerde bile dumanla uzun süre temas etmek akciğer kanseri ve diğer sağlık sorunlarına yol açabilir. Bu risk sigara içenler kadar olmasa da yine de söz konusu olabilir. Özellikle çocuklar ve bebekler, sigara dumanına maruz kaldıklarında daha fazla risk altındadır.Alkolün Kansere EtkisiAsetaldehit üretimi ve DNA hasarı: Alkol, vücutta metabolize edildiğinde asetaldehit adlı kimyasala dönüşen bir üründür. Asetaldehit, DNA’ya zarar vererek hücrelerde kontrolsüz büyümeye neden olabilir. Hücrelerdeki kontrolsüz büyüme de kanser anlamına gelir. Hormon seviyelerinde artış: Alkol, özellikle meme kanserine yol açabilen östrojen gibi hormonların seviyesini artırabilir. Hormon dengesizliği, meme kanseri gibi hormonla ilişkili kanserlerin gelişimini teşvik edebilir.Bağışıklık sistemi üzerindeki olumsuz etkisi: Alkol kullanımı bağışıklık sistemini zayıflatır ve vücudun kansere karşı doğal savunma mekanizmalarını azaltır. Bu da bağışıksızlık sistemini güçsüzleştirir. Bağışıklık sisteminin güçsüzleşmesi, vücudun kanser hücreleriyle savaşma yeteneğini düşürür. Vücut savaşacak güç bulamadığında kanser hücreleri dokularda rahat hareket etme imkanı tanır ve metastaz imkanı bulur. Alkolle başlıca ilişkili kanser türleri: Alkol tüketimi, ağız, boğaz, yemek borusu, karaciğer, kolon, rektum ve meme kanserleriyle ilişkilendirilmiştir. Alkol tüketim miktarı arttıkça bu kanser türlerinin gelişme riski de zamanla artış gösterebilir.Sigara ve alkolün birlikte kullanımıSigara ve alkolün birlikte kullanımı zararı adeta ikiye katlar. Birçok kanser türü bu birlikte tüketim riskin daha da yükselmesine yol açabilir. Özellikle ağız, boğaz ve yemek borusu kanseri riski, her iki maddenin de bir arada kullanımıyla önemli ölçüde artabilir. Bu maddeler birbirinin zararlı etkilerini artırarak etkileşime girer ve hücrelerde çok daha fazla hasara yol açabilir.Sonuç olarakSigara ve alkol kullanımı, çoğu kanser türü için değiştirilebilir risk faktörleridir. Sigara bırakıldığında ve alkol tüketimi sınırlandığında, hatta bırakıldığında kanser riski de önemli ölçüde azalır. Bu nedenle, başta kanser riskini azaltmak ve sağlıklı bir yaşam sürmek adına sigara ve alkolden uzak durmak veya kullanımını en az seviyeye indirmek, kanserden korunma açısından önemlidir.Stres faktörü ve kanserStres, doğrudan kansere yol açan bir faktör olmamakla birlikte özellikle son yıllarda etkisi bilimsel olarak ön plana çıkarılan bir faktördür.Bu bağlamda stresin kansere etkisi, hem bağışıklık sistemi üzerindeki olumsuz etkilerinden hem de sağlıksız davranış alışkanlıklarını tetiklemesinden kaynaklandığı değerlendirilir.Stresin kanserle ilişkilendirilecek etkileri şöyledir:Stresin bağışıklık sistemi üzerindeki etkisi: Stres, vücudun bağışıklık sistemini zayıflatan unsurlardan biridir. Bu da kansere karşı vücudun doğal savunmasını olumsuz etkileyebilir. Özellikle kronik stres durumunda kortizol gibi stres hormonları sürekli yüksek seviyelerde kalır. Bu da stres hormonları yüksekliği anlamını taşır. Bu durum, bağışıklık sisteminin gücüne bağlı olarak etkinliğini düşürerek kanser hücrelerinin kontrolsüz şekilde çoğalmasına yol açabilir. Güçsüz bir bağışıklık sistemi hastalıklara karşı vücudun savunmasız kalması demektir. Stresin DNA hasarı ve hücresel düzeyde etkisi: Stres, vücuttaki oksidatif stresi artırarak vücudu ve hücreleri kansere karşı savunmasız hale getirebilir ve bu da hücrelerde serbest radikal hasarına yol açar. Serbest radikaller, hücrelerde DNA hasarına neden olarak kanser hücrelerinin gelişimini tetikleyebilir. Bunların dışında stresin hücre bölünmesini ve onarımını etkileyen süreçleri bozduğu da değerlendirilir. Bu durum da hücresel düzeyde kanser riskini artırabilecek faktörler arasına girer.Stresin sağlıksız davranış alışkanlıklarını tetiklemesi: Stres, bireylerin sağlık alışkanlıklarını olumsuz etkileyebilir. Kimi insan strese bağlı olarak yemekten kesilebilirken kimi ise aşırı yemek yiyerek kilo almaya başlar. Yemek dışında stresle başa çıkmak için bazı kişiler sigara içmek, alkol tüketmek ve fiziksel aktiviteyi azaltmak gibi sağlıksız davranışlarda da bulunabilir. Bu tür alışkanlıklar, kanser riskini doğrudan artıran etkenlerdir. Stresin uyku düzenini ve metabolizmayı etkilemesi: Kronik stres, uyku düzenini bozabilir ve uzun vadede uykusuzluk sorunlarına yol açabilir. Bunu yoğun stres altında yaşayan ve uykusuzluk çeken kişilerde görebiliriz. Uykuların bozulması kısa vadede olmasa bile uzun yaşam yolculuğunda bağışıklık sisteminin zayıflamasına, metabolizmanın bozulmasına ve hücrelerin kendini onarma yeteneğinin azalmasına sebebiyet verebilir. Aynı zamanda uykusuzluk, vücudun kanserli hücreleri yok etme yeteneğini de olumsuz etkileyebilir. Kansere davetiye çıkarmamak için stresten uzak durmak oldukça önemlidir.Stresin hormonal dengesizlik ve hormonlarla ilişkisi: Stres, vücutta bazı hormonların dengesini bozabilir. Özellikle kortizol değerlerindeki yükseklik yüksek kortizol seviyeleri ve meme kanseri gibi bazı hormonlarla ilişkili kanser türlerinin gelişim riskini artırabilir.Stresin psikolojik etkileri ve tedavi sürecine etkisi: Stres yalnızca sağlıklı bireyleri etkilemez. Özellikle kanser tedavisi gören bireyler üzerinde de stresin olumsuz etkileri söz konusudur. Kanser tedavisi sürecinde yaşanan stres, aynı zamanda tedaviye başarılı yanıt verme sürecini zorlaştırabilir ve iyileşme sürecini olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle, kanser hastalarında stres yönetimi, tedavi sürecinin daha başarılı geçmesine yardımcı olabilir. Tedavi sürecinde terapi almak bu bağlamda tavsiye edilebilir.Sonuç Olarak:Stres, kansere dolaylı olarak bilinse de aslında doğrudan diyebileceğimiz yoldan katkıda bulunan önemli bir faktördür. Özellikle kronik ve uzun yıllar süren stres, bağışıklık sisteminin zayıflamasına, hücrelerde DNA hasarına ve sağlıksız hücre oluşumuna katkı sağlayabilir.Kansere neden olan gen türleriKansere katkıda bulunan genetik değişiklikler genellikle üç ana gen türünü etkileyerek gerçekleşir.Bunlar, proto-onkogenler, tümör baskılayıcı genler ve DNA onarım genleridir. Proto-onkogenler normal hücre büyümesi ve bölünmesinde rol oynar. Ancak bu genler belirli şekillerde değiştiğinde veya normalden daha aktif olduğunda kansere neden olan genler (veya onkogenler) haline gelebilir ve hücrelerin büyümelerine ve hayatta kalmalarına izin verebilir.Tümör baskılayıcı genler ayrıca hücre büyümesini ve bölünmesini kontrol etme konusunda da önemli bir rol oynar. Tümör baskılayıcı genlerinde belirli değişiklikler olan hücreler kontrolsüz bir şekilde bölünebilir.DNA onarım genleri ise hasarlı DNA'nın onarılmasında rol oynar. Bu genlerde mutasyon bulunan hücreler, diğer genlerde ek mutasyonlar ve kromozomlarında kromozom parçalarının çoğalması ve silinmesi gibi değişiklikler geliştirme eğilimindedir.Bu mutasyonlar bir araya geldiğinde hücrelerin kanserli hale gelmesine yol açabilir. Ancak günümüzde artık kanserli hücrelerde bulunan gen mutasyonlarını hedef alan birçok kanser tedavisi mevcuttur. Bu tedavilerden birkaçı, kanserin nerede büyümeye başladığına bakılmaksızın , hedeflenen mutasyona sahip kanseri olan herkes tarafından kullanılabilir. En doğru tedavi seçeneği, kanserin türü ve evresine göre değişebilir.Kanser Hücreleri ile Normal Hücreler Arasındaki FarklarKanser hücreleri normal hücrelere göre birçok farklı özelliklere sahiptir.Örneğin, kanser hücreleri: Vücutta büyümelerini söyleyen sinyaller olmadığında da büyür ve çoğalırlar. Normal hücreler yalnızca bu tür sinyaller aldıklarında büyüme gerçekleştirir.Hücrelere, bölünmeyi durdurmalarını veya ölmelerini (programlanmış hücre ölümü veya apoptoz olarak bilinen bir süreç) söyleyen sinyalleri görmezden gelirler.Yakındaki bölgelere istila eder ve vücudun diğer bölgelerine metastaz yaparlar.Normal hücreler diğer hücrelerle karşılaştıklarında büyümeyi durdurur ve çoğu normal hücre vücutta hareket etmez.Normal hücreler, kan damarlarına tümörlere doğru büyümelerini söyler. Bu kan damarları tümörlere oksijen ve besin sağlar, aynı zamanda da tümörlerden atık ürünleri uzaklaştırır.Bağışıklık sistemi normalde güçlü bir yapıya sahip olduğunda hasarlı veya anormal hücreleri ortadan kaldırır.Kanser hücreleri bağışıklık sistemini kandırarak kanser hücrelerinin hayatta kalmasına ve büyümesine yardımcı olur. Örneğin, bazı kanser hücreleri bağışıklık hücrelerini tümöre saldırmak yerine onu korumaya ikna eder. Bu süreç de kanser hücrelerinin vücutta yayılımını kolaylaştırabilir.Kromozomlarında çoğalmalar ve kromozom parçalarının silinmesi gibi birden fazla değişiklik biriktirirler. Bazı kanser hücreleri normal kromozom sayısının iki katına sahiptir.Kanser hücreleri, normal hücrelerden farklı besin türlerine güvenirler. Ayrıca, bazı kanser hücreleri besinlerden enerjiyi çoğu normal hücreden farklı bir şekilde üretirler. Bu süreç, kanser hücrelerinin daha hızlı büyümesine olanak tanır.(Kanserli bir hücrenin 3 boyutlu görüntüsü)Kanser Belirtileri Nelerdir?Kanser belirtileri, kanserin başladığı ve yayıldığı organlara göre farklılık gösterebilir. Kanser türlerinde yaygın görülen belirtiler, sebepsiz ateşlenme, istemsiz kilo kaybı, yorgunluk ve enerji eksikliği, vücut ağrıları, vücudun çeşitli yerlerinde bulunan lenf bezlerinde şişme ya da kitle oluşmasıdır.Kansere yakalanan kişilerde yaygın olarak anlatılan şkayetler şunlardır:Kronikleşen yorgunlukGenel olarak tümörün büyümesi kişide halsizlik ve yorgunluğa neden olabilir. Nefes darlığı, anemi, ağrı veya kandaki oksijen seviyesinin azalması (hipoksi) gibi diğer kanser semptomları da yorgunluğu tetikleyen faktörlerdendir.Sebepsiz vücut ağrılarıMeydana gelen ve dokulara yayılan tümörler büyüdükçe sinirlere, kemiklere veya organlara baskı yapar ve kişiyi zor duruma düşürebilecek vücut ağrıları meydana getirir.Kilo kaybıVücutta büyüme gösteren kanser hücreleri sağlıklı hücrelere göre daha fazla enerjiye ihtiyaç duyarak vücudun dinlenirken normalde olduğundan daha fazla kalori yakmasına sebep olur ve bu durum da kanser hastalarını zayıflatır.Koltuk altı, meme ve kasık gibi lenf bezi bulunan bölgelerde şişlikMetastatik yani diğer organlara yayılan kanserler sıklıkla tümörün yakınındaki lenf düğümlerinin şişmesine sebebiyet verir. Bu durum aynı zamanda meme ve koltukaltında büyümüş kitleler ortaya çıkarabilir.Yüksek ateş ve gece terlemeleriÖzellikle geceleri ortaya çıkan yüksek ateş, genellikle birçok kanser türünün ortak semptomu olarak bilinir ancak enfeksiyon kaynaklı da meydana gelebilir. Bu gibi durumlarda doktora başvurmanız daha sağlıklı olacaktır. Özellikle bazı kanser türlerinde sebepsiz ve anormal gece terlemeleri de görülmektedir.Olağandışı kanama ve morarmalarKanserin neden olduğu hücrelerdeki yapısal değişimler vücutta kanama veya morarmaların görülmesine neden olabilir. Kanserin yaygın belirtilerinden biri olan olağan dışı kanama ve morarmalar, çok geç iyileşebilir veya bu yaralar iyileşmeyedebilir.Ciltteki benlerde şekil ve renk değişimiÖzellikle cilt kanserinde hücrelerin yapılarında anormal bir değişim meydana geleceği için vücuttaki benlerin şekli ve boyutu da değişir. Bu değişimin gözle görülür olması bir işaret olabilir.Kronikleşen öksürükAkciğer kanserinin yaygın belirtileri arasında geçmeyen balgamlı öksürükle birlikte öksürürken ağızdan kan gelmesi yer alır. Bunun akabinde kişide ses kısıklığı da görülebilir.Diş etlerinde kanamaÖzellikle löseminin belirtileri arasında gösterilen diş eti kanaması, lösemi hastalarının kanındaki trombosit sayısının düşüklüğünden kaynaklanır.Meydana gelen bu belirtiler kişinin her zaman kanser olduğuna işaret etmeyebilir. Belirtilerin altında farklı hastalıklar yatabileceği gibi kanser belirtileri ortaya çıktığında vakit kaybetmeden doktora gitmek erken teşhis ve hastalığın iyileşmesi açısından büyük önem taşır.Kanser Nasıl Teşhis Edilir?Kanseri teşhis etmek için kullanılan araçlar genellikle laboratuvar testleri, görüntüleme çalışmaları ve diğer invaziv veya non-invaziv prosedürleridir.Fiziksel muayeneler Kansere işaret eden yumrular, kitleler, lezyonlar veya cilt rengindeki değişiklikleri değerlendirmek için doktor tarafından fiziksel muayene yapılır.Tam kan sayımları (CBC) Tedavi sırasında anemi, enfeksiyon veya diğer komplikasyonların gelişimi izlenirken, kandaki lösemiyi düşündüren anormallikler kan değerleriyle tespit edilebilir.Tümör belirteç testleri Tümör belirteç testleri kanda kanser varsa yükselme eğilimi gösteren maddeleri ölçmek için kullanılan kan testleridir. Bunlar arasında prostat kanserini saptamak için prostata özgü antijen testi (PSA), hem meme hem de yumurtalık kanseri için kullanılan BRCA1 ve BRCA2 testleri ve bir dizi kanserle ilişkili bir tümörü saptamak için kullanılan CA-125 testi bulunur.Akış sitometrisi Akış sitometrisi, sıvı içinde süspanse edilmiş hücreleri değerlendirir ve bir kan veya kemik iliği örneğinden lösemi veya lenfoma teşhisinde faydalıdır.Biyopsi Biyopsi, mikroskop altında değerlendirme için vücuttan bir doku veya sıvı örneğinin alınmasıdır. İnce iğne aspirasyonu (FNA), çekirdek iğne biyopsisi, koni biyopsisi veya ameliyatla elde edilebilir.Görüntüleme testleri Görüntüleme testleri, kanseri teşhis etmek için faydalanılan bir yöntemdir. Bu testler X-ışını, bilgisayarlı tomografi (CT) ve manyetik rezonans görüntülemeyi (MRI) içerebilir. Radyoaktif izleyicileri kullanan nükleer tıp görüntüleme, belirli kanser türlerini teşhis edebilirken, pozitron emisyon tomografisi ile tutarlı olarak metabolizmadaki değişiklikler saptanabilir.Genomik test Genomik test bir tümörün kromozomal özelliklerini tanımlamaya yardımcı olabilir ve onkoloğun hastalığı neyin tetiklediğini anlamasına ve en uygun ilaç tedavilerini seçmesine yardımcı olabilir. Bu testlerin çoğu sadece kanseri teşhis etmek için kullanılmaz. Ayrıca kanser hastasının uygulanan tedaviye yanıtını ölçer.Kanser Tedavisi Nasıl Yapılır?Kanser tedavisi için ilk tercih mümkünse kanserli dokunun alınmasıdır, kanseri hücreleri yok etmek için radyasyon tedavisi, kemoterapi, hedefli tedavi veya hormon tedavisi ve tekrar nüksetmesini engellemek için adjuvan tedavisi uygulanır. Kanserin türü veya evresi hangi tedavi yönteminin öncelikli yapılacağında belirleyicidir.Genel olarak kanser tedavisinde uygulanan yöntemler şunlardır:Uygulanan kanser tedavilerinin kişilerin üstünde meydana gelen yan etkileri ise anemi, mide bulantısı ve kusma, yorgunluk ve ağrı şeklindedir.Kanserden Korunmak İçin Neler Yapılabilir?Kanser riskini azaltmak için genel olarak sigara-bırakılmalı, egzersiz yapılmalı, sağlıklı beslenilmeli, yoğun güneş ışınlarından kaçınmalı ve düzenli sağlık kontrolleri yaptırmalısınız.Genel olarak kanser riskini azaltmak için yapılması gerekenler şöyledir:Kanser hastalığına genel bir bakışKanser, trilyonlarca hücreden oluşan insan vücudunun hemen hemen her yerinde meydana gelebilen ve hem türüne hem de evresine tehlikeli hale dönüşebilen bir hastalıktır.Normalde insan hücreleri büyür ve çoğalır (hücre bölünmesi adı verilen bir süreçle) ve vücut ihtiyaç duyduğunda yeni hücreler oluşturur. Hücreler yaşlandığında veya hasar gördüğünde ölür ve yerlerini yeni hücreler alır. Bu süreç normal şartlarda sağlıklı bir şekilde işler. Ancak bazen bu düzenli işleyen süreç bozulur ve anormal veya hasarlı hücreler, olmaması gereken zamanlarda büyür ve çoğalır. Bu hücreler, doku yığınları olan tümörler meydana getirebilir. Bu tümörler kanserli veya kansersiz (iyi huylu) şekilde olabilir.Kanserli tümörler yakındaki dokulara metastaz adı verilen yayılma gerçekleştirebilir veya onları istila eder ve vücuttaki uzak yerlere ulaştırarak yeni tümörler oluşturabilir (metastaz adı verilen bir süreç). Aynı zamanda kanserli tümörlere kötü huylu tümörler adı da verilebilir. Birçok kanser türü katı tümörler oluşturur ancak lösemi gibi kan kanserleri genellikle oluşturmaz. İyi huylu tümörler ise yakındaki dokulara yayılmaz veya onları istila etmez. İyi huylu tümörler çıkarıldığında genellikle tekrar büyümez veya nüksetme özelliği göstermez. Oysa kanserli tümörler bazen büyüme ve nüksetmez riski taşıyabilir. İyi huylu tümörlerin oldukça büyük meydana gelmesine rastlanabilir, bazıları ciddi semptomlara da neden olabilir veya beyindeki iyi huylu tümörler gibi yaşamı tehdit edici olabilir.Kanser Hakkında Sık Sorulan SorularKanser nasıl anlaşılır?Genel halsizlik, beklenmedik kilo kaybı, koltuk altı, boyun, meme veya kasık bölgesindeki lenf bezlerinde şişlik, ateş, kanser gelişen ve yayılan organ bölgesinde ağrı, dışkıda, idrarda, vajinada veya diş etlerinde sebepsiz kanama gibi belirtiler kanser olan hastalarda görülen yaygın belirtilerdir.Kanser nasıl tedavi edilir?Kanser tedavi yöntemlerinde öncelik kanserli dokunun ameliyatla alındığı cerrahi işlem olup, ayrıca kanserin büyümesini yavaşlatmak, yayılımını durdurmak veya yok etmek için kemoterapi ve radyoterapi gibi antikanser ilaçlar ve ışın tedavisi uygulanmaktadır.Kanser tam olarak nasıl tanımlanır?Kanser, vücuttaki bazı hücrelerin kontrolsüz bir şekilde çoğalması ve vücudun diğer bölgelerine yayılması (metastaz) ile meydana gelen bir hastalıktır.Kanser kaşıntısı nasıl olur?Kanserli hücreler tarafından salgılanan maddeler ve vücudun tümöre gösterdiği reaksiyon kaşıntıya neden olur. Kanser kaşıntısı, huzursuz hissettirecek, özellikle geceleri uyumayı engelleyecek ve depresyona neden olabilecek noktada sürekli, şiddetli ve tahriş edici olur. Kaşımaya bağlı ciltte ağrı ve enfeksiyon meydana gelebilir. Kaşıntılar vücudun her yerinde olabilir ancak bacaklarda ve göğüste daha yaygındır. Cilt ve lenf kanserinde daha yaygın görülen kanser kaşıntısı genellikle kanser tedavisi görülünce azalır.Kanserin son evresinde neler olur?Dördüncü evre olarak bilinen kanserin son evresi, metastazın en yoğun olduğu, kanser hücrelerinin diğer organ ve dokulara çok fazla yayılım gösterdiği evredir.En tehlikeli kanser hangisi?En yaygın ve ölüm oranı yüksek kanser çeşidi akciğer kanseri olarak kabul edilir.Stres kansere sebep olur mu?Yoğun stres altında yaşamanın kansere sebep olduğu düşünülse de stresin kansere neden olduğu konusunda kesin bir cevap söz konusu değildir. Ancak stresin birçok hastalığın nedeni olarak değerlendirilir.En sinsi kanser hangisi?Herhangi bir belirti göstermeyen ve net olarak saptamayan sinsi kanser türü pankreas kanseri olarak gösterilir.Kanser en çok kimlerde görülür?Yaş grupları ve cinsiyete göre kanser görülme sıklığı değişebilir. Örneğin çocuklarda ve ergenlik çağında olanlarda kan kanseri daha sık görülürken yetişkin erkeklerde akciğer kanseri, kadınlarda ise meme kanseri daha yaygındır. | 21,233 |
417 | Hastalıklar | Kas ve Sinir Hastalıkları | Kas ve sinir hastalıkları, özellikle periferik sinirlerde, kaslarda ya da kas ve sinirler arasında bir sorun ortaya çıktığından görülür. En yaygın görülen kas hastalıkları arasında kas güçsüzlüğü yer alır. Bunların yanında kas ve sinir hastalığı belirtileri arasında hareket kısıtlılığı ve istenmeye kas hareketleri görülebilir. Bu belirtileri neden olan hastalıklar hem genetik hem de çevresel faktörlere bağlı olarak ortaya çıkarak kişinin günlük yaşam kalitesini etkileyebilir. Kas ve sinir hastalıkları tedavisi ve türüne bağlı olarak büyük ölçüde farklılık gösterir.Kas ve sinir hastalıkları, özellikle periferik sinirlerde, kaslarda ya da kas ve sinirler arasında bir sorun ortaya çıktığından görülür. En yaygın görülen kas hastalıkları arasında kas güçsüzlüğü yer alır. Bunların yanında kas ve sinir hastalığı belirtileri arasında hareket kısıtlılığı ve istenmeye kas hareketleri görülebilir. Bu belirtileri neden olan hastalıklar hem genetik hem de çevresel faktörlere bağlı olarak ortaya çıkarak kişinin günlük yaşam kalitesini etkileyebilir. Kas ve sinir hastalıkları tedavisi ve türüne bağlı olarak büyük ölçüde farklılık gösterir.
Kas ve Sinir Hastalığı Nedir?Kas ve sinir hastalıkları, vücudun hareket etmesinde önemli işlevlere sahip olan kasların ve sinir sisteminde meydana gelen bozukluklardır. Vücutta kaslar, sinirlerden gelen emirlerle hareket ederek, emirleri beyin aracılığıyla iletilmesini sağlar. Kas ve sinir hastalıkları bu süreçteki herhangi bir sorun nedeniyle meydana gelebilir. Özellikle kaslarda güçsüzlük, kas atrofisi, karıncalanma gibi duyusal bozukluklar kas ve sinir hastalıkları bozuklukları olarak bilinir. Bu hastalıklar çoğunlukla otoimmün, metabolik veya çevresel faktörlerden kaynaklanır.Kas ve Sinir Hastalıkları Neye Bakar?Kas ve sinir hastalıkları, vücutta hareket kontrolünün ve sinir iletiminin sağlanması esnasında oluşan sorunlarla ilgilenir. Oluşan bu hastalıklar, kasların güçsüzleşmesi, sinir hasarına bağlı meydana gelen ağrılar, denge kayıpları ya da istemsiz kas hareketlerine neden olur. Kas ve sinir hastalıklarının neden kaynaklı olduğunu ortaya çıkarıldıktan sonra tedavi yöntemi belirlenir. Bu hastalıklarla nöroloji, fizik tedavi ve rehabilitasyon, ortopedi gibi branşlar multidisipliner bir süreçle yaklaşır.Kas ve Sinir Hastalıkları Türleri Nelerdir?Kas ve sinir hastalıkları türleri kişinin etkilendiği bölgeye ve nedenine bağlı olarak farklılık gösterir. Bu nedenle farklı semptomlar ortaya çıkar. Genellikle kas dokusu, sinir sistemi, sinir-kas bağlantıları veya merkezi sinir sistemini etkileyen kas ve sinir hastalıklarının türleri şöyle sıralanabilir:Kas hastalıklarıKas dokusunun doğrudan etkilenmesine neden olan hastalıklardır. Genetik, metabolik veya inflamatuar nedenlerle görülebilir. Musküler Distrofiler: Genetik geçişli olarak değerlendirilen Duchenne musküler distrofisi ve Becker musküler distrofisi Miyozitler: Kaslarda iltihaplanma sonucu ağrı ve zayıflığa neden olan dermatomiyozit ve polimiyozit Metabolik kas hastalıkları: Kas hücrelerinin enerji üretiminde sorunlar nedeniyle görülen McArdle hastalığı ve mitokondriyal miyopatilerPeriferik sinir hastalıklarıKas ve sinir hastalıklarının türleri arasında yer alan ve sinir hücrelerini (nöronları) etkileyen hastalıklardır. Periferik nöropatiler: Sinirlerin hasar görmesiyle oluşan diyabetik nöropati, Guillain-Barré sendromu Merkezi sinir sistemi hastalıkları: Beyin ve omuriliği etkileyen Multiple Skleroz (MS), amyotrofik lateral skleroz (ALS) Otonomik nöropatiler: Otonom sinir sisteminde bozukluğa neden olan postural ortostatik taşikardi sendromu (POTS)Sinir-kas bağlantısı hastalıklarıSinirlerin kaslara doğru sinyal iletmesindeki bozukluklardan kaynaklanan hastalıklardır. Myastenia Gravis: Kas zayıflığına neden olan sinir-kas bağlantısı kaynaklı otoimmün bir hastalık Lambert-Eaton Miyastenik sendromu (LEMS): Sinirlerden kaslara sinyal iletimini azalmasına neden olan hastalık türü Botulizm: Sinir-kas iletişimini engelleyen toksin kaynaklı bir hastalıkMotor nöron hastalıklarıBu hastalıklar genellikle nedeni tam olarak anlaşılmayan hastalık türleridir. Spinal Müsküler Atrofi (SMA): Omurilikteki motor sinir hücrelerinin genetik nedenlerle bozulması Charcot-Marie-Tooth hastalığı: Periferik sinirlerin genetik bir hastalık nedeniyle zayıflaması durumu Sarkoidoz: Sinirlerde iltihaplanmaya neden olan hastalık türüdürKas ve Sinir Hastalıkları Nelerdir?Kas ve sinir hastalıkları yani nöromüsküler bozukluklar, kas dokularında, sinir sisteminde ve sinir-kas bağlantısını etkileyen işlevsel kabiliyetin bozulmasına neden olan hastalıkları içerir. Genetik, otoimmün, enfeksiyöz, metabolik veya travmatik nedenlerle görülen kas ve sinir hastalıkları, ilerlediği durumda ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir.Kas ve sinir hastalıkları şöyle sıralanabilir:Amyotrofik lateral skleroz (ALS)ALS, motor sinir hücrelerinin kaybı sebebiyle kasların zaman içerisinde zayıflayarak işlevini kaybetmesidir. Tedavi edilmediği durumda ise kas kaybına yol açarak ve yaşam kalitesini etkiler.Miyasteni gravisSinir ve kas arasındaki sorunlara yol açan otoimmün bir hastalık olarak bilinen miyasteni gravis, kaslarda yorgunluk ve güçsüzlük belirtilerine neden olur. Bu durum gün içerisinde kötüleşebilir.Duchenne kas distrofisi (DMD)DMD, genetik bir kas problemi olarak ortaya çıkan özellikle çocukluk döneminde başlayarak kaslarda zayıflı ve hareket kaybına sebep olan bir hastalıktır. Kaslar zaman içerisinde zarar görerek fiziksel aktivitelerin kısıtlanmasına zemin hazırlar.Multiple Skleroz (MS)Bağışıklık sistemindeki sinir hücrelerinin koruyucu olan miyelin kılıfına saldırması sonucunda merkezi sinir sisteminde bozulmalar görülmesiyle meydana gelir. Özellikle hareket, denge ve görme problemleri gibi belirtilerle kendini gösterir.Guillain-Barre sendromuGuillain-Barre sendromu, bağışıklık sisteminin sinirlere saldırması sonucunda görülen ve hızla ilerlemesine neden olan hastalıktır. Felce neden olabilen bu durum enfeksiyonlar sonrasında gelişebilir.Periferik nöropatiPeriferik nöropati, çevresel sinirlerde oluşan problemler sonrasında el ve ayaklarda ağrı, uyuşma ve karıncalanma gibi belirtilerin görülmesi durumunda ortaya çıkar. Bu durum diyabet ve toksinlere maruz kalınması sonucunda gelişebilir.Spinal müsküler atrofi (SMA)Motor sinir hücrelerinin omurilikte işlevini yitirmesi nedeniyle kaslarda zayıflamalar görülür. Bu durum genetik problemlere bağlı olarak gelişerek çocuklarda hareket kısıtlılığına ve gelişim problemlerine yol açar.Polimiyozit ve dermatomiyozitKasların iltihaplanması sonucunda ortaya çıkan bu hastalıklar, kaslarda güçsüzlüğe ve ağrılara neden olabilir. Dermatomiyozit hastalığında ise ciltte döküntüler de görülebilir.Parkinson hastalığıBeyinde bulunan dopaminden sorumlu hücrelerin kaybı sonucunda kaslarda sertlik, titreme ve hareket bozuklukları görülebilir. Bu da Parkinson hastalığına zemin hazırlar.Kas ve Sinir Hastalıkları Belirtileri Nelerdir?Kas ve sinir hastalıkları belirtileri arasında kasların güçsüzlüğü, kramplar, ağrılar, kas yorgunluğu ve duyu kaybı gibi durumlar yer alır. Bu belirtiler kişinin günlük yaşamını zorlaştırarak ciddi sağlık problemlerine neden olabilir. Kas ve sinir hastalıkları belirtileri kişinin etkilendiği bölgeye göre farklılık gösterebilir.Kas hastalıkları belirtileri nelerdir?Vücuttaki kaslar, sinirlerden gelen sinyallerin uyarılması sonucunda vücudu hareket ettirir. Kasların zarar görmesi ya da kaslarda sorun oluşması durumunda kişide şu belirtiler görülebilir: Vücudu taşıyamama, merdiven çıkmada güçlük çekme, eşyaları kaldırmakta zorlanma gibi kas güçsüzlükleri Kaslarda ağrı ve istemsiz kasılmalar, kramp Kas dokusunun küçülmesi ve kasların incelmesine neden olan kas kaybı Kasların kontrolsüz bir şekilde kasılması ve gevşemesi Kasların kısa sürede yorulması ve güç kaybetmesiSinir sistemi hastalıkları belirtileri nelerdir?Sinirlerin etkilenmesi durumunda kişide sinir hastalıkları belirtileri olarak şunlar görülebilir: El ve ayaklarda uyuşma ve karıncalanma Sıcaklık, dokunma veya ağrı hissetmede azalma Kas güçsüzlüğü ve kaslarda işlev kaybı Reflekslerde azalma Baş ağrısı El ve ayak parmaklarında batma, elektrik çarpması hissi Koordinasyon eksikliği Kas seğirmeleri Göğüs kaslarının etkilenmesi durumunda nefes darlığıKas ve sinir hastalıkları belirtileri genellikle kişide yavaş gelişir ancak bazı durumlarda aniden de başlayabilir. Bu belirtiler, kişinin kas veya sinir grubunun etkilendiğine ve hastalığın şiddetine bağlı olarak farklılık gösterir.Kas ve Sinir Hastalıkları Neden Olur?Kas ve sinir hastalıkları, kas dokularında meydana gelen bozukluklar, sinir-kas bağlantılarının zarar görmesi ve sinir sisteminin işleyişindeki dengesizlikler nedeniyle ortaya çıkar. Görülen bu hastalıklar çevresel ya da metabolik nedenlerden kaynaklı olabilir. Kas ve sinir hastalıklarının nedenleri sorunun ortaya çıktığı bölgede ya da altta yatan nedene bağlı olarak çeşitlilik gösterir.Kas ve sinir hastalıkları nedenleri şöyle sıralanabilir: Genetik yatkınlık Musküler Distrofi (Kas Distrofisi) Charcot-Marie-Tooth hastalığı Spinal Müsküler atrofi (SMA) Myastenia Gravis hastalığı Multiple Skleroz (MS) Guillain-Barré sendromu Polio (çocuk felci) Lyme hastalığı Zika virüsü Travmatik sinir hasarı Disk hernisi (Fıtık) Karpal tünel sendromu Şeker hastalığı (diyabetik nöropati) Hipotiroidi Ağır metal zehirlenmesi Kemoterapi gibi bazı ilaçlar Amyotrofik Lateral Skleroz (ALS) Sarkopeni B12, D vitamini eksikliğiKas ve sinir hastalıklarının nedenleri, birçok faktöre bağlı olarak çeşitlendirilebilir. Doktor kontrollerin ardından kaynağını belirleyerek etkili tedavi planı oluşturur.Kas ve Sinir Hastalıkları Tanısı Nasıl Yapılır?Kas ve sinir hastalıklarının tanısı, kişinin belirtilerine, sağlık geçmişine göre farklılık gösterir. Tanı ve teşhis sürecinde birçok farklı yöntemden yararlanılır. Kas ve sinir hastalıklarının tanısında kullanılan yöntemler şöyle sıralanabilir: Hastanın geçmişi ve belirtilerinin detaylı bir şekilde doktor tarafından sorgulanır Klinik muayene sırasında doktor, kas gücünü, refleksleri, dengeyi ve koordinasyonu değerlendirir Elektromiyografi (EMG) ile kasların elektriksel aktivitesini ölçülür Sinir fonksiyonlarını değerlendirmek amacıyla nörolojik testler yapılabilir Manyetik rezonans görüntüleme (MR) ile sinir sistemi ve kaslar üzerindeki yapısal değişiklikler gözlemlenir Sinir iletimi hızı testi sayesinde sinirlerin elektriksel uyarılara nasıl tepki verdiği belirlenir Bazı durumlarda, kas veya sinir dokusunun incelenmesi gerekebilir. Kas biyopsisi yapılarak incelemesi sağlanır Duchenne kas distrofisi (DMD) ve spinal müsküler atrofi (SMA) gibi hastalıklarda genetik testler istenebilirKas ve Sinir Hastalıkları Tedavi Yöntemleri Nelerdir?Kas ve sinir hastalıklarının tedavisi, rahatsızlığın türüne, nerede oluştuğuna göre farklılık gösterir. Birçok nöromüsküler rahatsızlığın bir tedavisi olmasa da semptomlarını kontrol etmeye yönelik olarak bir tedavi planı uygulanabilir. Kas ve sinir hastalıklarına yönelik olarak uygulanabilecek tedavi yöntemleri şöyle sıralanabilir: İlaç tedavisi Fizik ve mesleki terapi Konuşma terapisi Beslenme düzenini oluşturmaya yönelik planlanan tedavi Genetik tedavisi Hareket kabiliyetini artırmaya yardımcı yardımcı cihazlar Ameliyatlar ya da cerrahi müdahalelerKas ve Sinir Hastalıkları Hakkında Sık Sorulan SorularKas ve sinir hastalıkları için hangi doktora gidilir?Kas ve sinir hastalıklarına yönelik olarak nöroloji tıbbi birimi tanı ve tedavi sürecini belirler. Alanında uzman nörologlar, beyin, omurilik ve sinir sisteminde meydana gelen bozukluklarla ilgilenir.En sık görülen kas hastalığı nedir?Özellikle yüz ve boyun bölgelerinde ortaya çıkan ve yetişkinlerde görülen miyotonik müsküler distrofi en sık görülen kas hastalıkları arasında yer alır.
Kas ve Sinir Hastalığı Nedir?Kas ve sinir hastalıkları, vücudun hareket etmesinde önemli işlevlere sahip olan kasların ve sinir sisteminde meydana gelen bozukluklardır. Vücutta kaslar, sinirlerden gelen emirlerle hareket ederek, emirleri beyin aracılığıyla iletilmesini sağlar. Kas ve sinir hastalıkları bu süreçteki herhangi bir sorun nedeniyle meydana gelebilir. Özellikle kaslarda güçsüzlük, kas atrofisi, karıncalanma gibi duyusal bozukluklar kas ve sinir hastalıkları bozuklukları olarak bilinir. Bu hastalıklar çoğunlukla otoimmün, metabolik veya çevresel faktörlerden kaynaklanır.Kas ve Sinir Hastalıkları Neye Bakar?Kas ve sinir hastalıkları, vücutta hareket kontrolünün ve sinir iletiminin sağlanması esnasında oluşan sorunlarla ilgilenir. Oluşan bu hastalıklar, kasların güçsüzleşmesi, sinir hasarına bağlı meydana gelen ağrılar, denge kayıpları ya da istemsiz kas hareketlerine neden olur. Kas ve sinir hastalıklarının neden kaynaklı olduğunu ortaya çıkarıldıktan sonra tedavi yöntemi belirlenir. Bu hastalıklarla nöroloji, fizik tedavi ve rehabilitasyon, ortopedi gibi branşlar multidisipliner bir süreçle yaklaşır.Kas ve Sinir Hastalıkları Türleri Nelerdir?Kas ve sinir hastalıkları türleri kişinin etkilendiği bölgeye ve nedenine bağlı olarak farklılık gösterir. Bu nedenle farklı semptomlar ortaya çıkar. Genellikle kas dokusu, sinir sistemi, sinir-kas bağlantıları veya merkezi sinir sistemini etkileyen kas ve sinir hastalıklarının türleri şöyle sıralanabilir:Kas hastalıklarıKas dokusunun doğrudan etkilenmesine neden olan hastalıklardır. Genetik, metabolik veya inflamatuar nedenlerle görülebilir.Periferik sinir hastalıklarıKas ve sinir hastalıklarının türleri arasında yer alan ve sinir hücrelerini (nöronları) etkileyen hastalıklardır.Sinir-kas bağlantısı hastalıklarıSinirlerin kaslara doğru sinyal iletmesindeki bozukluklardan kaynaklanan hastalıklardır.Motor nöron hastalıklarıBu hastalıklar genellikle nedeni tam olarak anlaşılmayan hastalık türleridir.Kas ve Sinir Hastalıkları Nelerdir?Kas ve sinir hastalıkları yani nöromüsküler bozukluklar, kas dokularında, sinir sisteminde ve sinir-kas bağlantısını etkileyen işlevsel kabiliyetin bozulmasına neden olan hastalıkları içerir. Genetik, otoimmün, enfeksiyöz, metabolik veya travmatik nedenlerle görülen kas ve sinir hastalıkları, ilerlediği durumda ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir.Kas ve sinir hastalıkları şöyle sıralanabilir:Amyotrofik lateral skleroz (ALS)ALS, motor sinir hücrelerinin kaybı sebebiyle kasların zaman içerisinde zayıflayarak işlevini kaybetmesidir. Tedavi edilmediği durumda ise kas kaybına yol açarak ve yaşam kalitesini etkiler.Miyasteni gravisSinir ve kas arasındaki sorunlara yol açan otoimmün bir hastalık olarak bilinen miyasteni gravis, kaslarda yorgunluk ve güçsüzlük belirtilerine neden olur. Bu durum gün içerisinde kötüleşebilir.Duchenne kas distrofisi (DMD)DMD, genetik bir kas problemi olarak ortaya çıkan özellikle çocukluk döneminde başlayarak kaslarda zayıflı ve hareket kaybına sebep olan bir hastalıktır. Kaslar zaman içerisinde zarar görerek fiziksel aktivitelerin kısıtlanmasına zemin hazırlar.Multiple Skleroz (MS)Bağışıklık sistemindeki sinir hücrelerinin koruyucu olan miyelin kılıfına saldırması sonucunda merkezi sinir sisteminde bozulmalar görülmesiyle meydana gelir. Özellikle hareket, denge ve görme problemleri gibi belirtilerle kendini gösterir.Guillain-Barre sendromuGuillain-Barre sendromu, bağışıklık sisteminin sinirlere saldırması sonucunda görülen ve hızla ilerlemesine neden olan hastalıktır. Felce neden olabilen bu durum enfeksiyonlar sonrasında gelişebilir.Periferik nöropatiPeriferik nöropati, çevresel sinirlerde oluşan problemler sonrasında el ve ayaklarda ağrı, uyuşma ve karıncalanma gibi belirtilerin görülmesi durumunda ortaya çıkar. Bu durum diyabet ve toksinlere maruz kalınması sonucunda gelişebilir.Spinal müsküler atrofi (SMA)Motor sinir hücrelerinin omurilikte işlevini yitirmesi nedeniyle kaslarda zayıflamalar görülür. Bu durum genetik problemlere bağlı olarak gelişerek çocuklarda hareket kısıtlılığına ve gelişim problemlerine yol açar.Polimiyozit ve dermatomiyozitKasların iltihaplanması sonucunda ortaya çıkan bu hastalıklar, kaslarda güçsüzlüğe ve ağrılara neden olabilir. Dermatomiyozit hastalığında ise ciltte döküntüler de görülebilir.Parkinson hastalığıBeyinde bulunan dopaminden sorumlu hücrelerin kaybı sonucunda kaslarda sertlik, titreme ve hareket bozuklukları görülebilir. Bu da Parkinson hastalığına zemin hazırlar.Kas ve Sinir Hastalıkları Belirtileri Nelerdir?Kas ve sinir hastalıkları belirtileri arasında kasların güçsüzlüğü, kramplar, ağrılar, kas yorgunluğu ve duyu kaybı gibi durumlar yer alır. Bu belirtiler kişinin günlük yaşamını zorlaştırarak ciddi sağlık problemlerine neden olabilir. Kas ve sinir hastalıkları belirtileri kişinin etkilendiği bölgeye göre farklılık gösterebilir.Kas hastalıkları belirtileri nelerdir?Vücuttaki kaslar, sinirlerden gelen sinyallerin uyarılması sonucunda vücudu hareket ettirir. Kasların zarar görmesi ya da kaslarda sorun oluşması durumunda kişide şu belirtiler görülebilir:Sinir sistemi hastalıkları belirtileri nelerdir?Sinirlerin etkilenmesi durumunda kişide sinir hastalıkları belirtileri olarak şunlar görülebilir:Kas ve sinir hastalıkları belirtileri genellikle kişide yavaş gelişir ancak bazı durumlarda aniden de başlayabilir. Bu belirtiler, kişinin kas veya sinir grubunun etkilendiğine ve hastalığın şiddetine bağlı olarak farklılık gösterir.Kas ve Sinir Hastalıkları Neden Olur?Kas ve sinir hastalıkları, kas dokularında meydana gelen bozukluklar, sinir-kas bağlantılarının zarar görmesi ve sinir sisteminin işleyişindeki dengesizlikler nedeniyle ortaya çıkar. Görülen bu hastalıklar çevresel ya da metabolik nedenlerden kaynaklı olabilir. Kas ve sinir hastalıklarının nedenleri sorunun ortaya çıktığı bölgede ya da altta yatan nedene bağlı olarak çeşitlilik gösterir.Kas ve sinir hastalıkları nedenleri şöyle sıralanabilir:Kas ve sinir hastalıklarının nedenleri, birçok faktöre bağlı olarak çeşitlendirilebilir. Doktor kontrollerin ardından kaynağını belirleyerek etkili tedavi planı oluşturur.Kas ve Sinir Hastalıkları Tanısı Nasıl Yapılır?Kas ve sinir hastalıklarının tanısı, kişinin belirtilerine, sağlık geçmişine göre farklılık gösterir. Tanı ve teşhis sürecinde birçok farklı yöntemden yararlanılır. Kas ve sinir hastalıklarının tanısında kullanılan yöntemler şöyle sıralanabilir:Kas ve Sinir Hastalıkları Tedavi Yöntemleri Nelerdir?Kas ve sinir hastalıklarının tedavisi, rahatsızlığın türüne, nerede oluştuğuna göre farklılık gösterir. Birçok nöromüsküler rahatsızlığın bir tedavisi olmasa da semptomlarını kontrol etmeye yönelik olarak bir tedavi planı uygulanabilir. Kas ve sinir hastalıklarına yönelik olarak uygulanabilecek tedavi yöntemleri şöyle sıralanabilir:Kas ve Sinir Hastalıkları Hakkında Sık Sorulan SorularKas ve sinir hastalıkları için hangi doktora gidilir?Kas ve sinir hastalıklarına yönelik olarak nöroloji tıbbi birimi tanı ve tedavi sürecini belirler. Alanında uzman nörologlar, beyin, omurilik ve sinir sisteminde meydana gelen bozukluklarla ilgilenir.En sık görülen kas hastalığı nedir?Özellikle yüz ve boyun bölgelerinde ortaya çıkan ve yetişkinlerde görülen miyotonik müsküler distrofi en sık görülen kas hastalıkları arasında yer alır. | 6,989 |
418 | Hastalıklar | Kasık Fıtığı | Kasık fıtığı, karındaki yumuşak dokuların bir kısmının alt karın duvarından kasıklara doğru itilip buradan dışarı çıkması ile kasıkta şişlik oluşturan bir rahatsızlıktır. Kasık fıtıkları diğer bir deyişle karın içindeki ince bağırsak ve bağırsak yağları gibi organların cilt altından dışarı çıkması anlamına gelir. Bu sorun erkeklerde kadınlara oranla 3 kat daha sık görülür. Kasık fıtığı yaygın olarak ağrı ve şişlikle karakterize belirtilerle ortaya çıkar. Ayrıca kasın fıtığında gevşeme ve ağrı belirtileri de görülür. Yaşlılık, obezite, kabızlık, bağ dokularının zayıflaması, sigara kullanımı gibi faktörler kasık fıtığına neden olur. Kasık fıtığının tek tedavisi olan kasık fıtığı ameliyatları ise kapalı ve açık olarak yapılır. Kasık fıtığı, karındaki yumuşak dokuların bir kısmının alt karın duvarından kasıklara doğru itilip buradan dışarı çıkması ile kasıkta şişlik oluşturan bir rahatsızlıktır. Kasık fıtıkları diğer bir deyişle karın içindeki ince bağırsak ve bağırsak yağları gibi organların cilt altından dışarı çıkması anlamına gelir. Bu sorun erkeklerde kadınlara oranla 3 kat daha sık görülür. Kasık fıtığı yaygın olarak ağrı ve şişlikle karakterize belirtilerle ortaya çıkar. Ayrıca kasın fıtığında gevşeme ve ağrı belirtileri de görülür. Yaşlılık, obezite, kabızlık, bağ dokularının zayıflaması, sigara kullanımı gibi faktörler kasık fıtığına neden olur. Kasık fıtığının tek tedavisi olan kasık fıtığı ameliyatları ise kapalı ve açık olarak yapılır.
Kasık Fıtığı Nedir?Kasık fıtığı, karın içindeki ince bağırsaklar, bağırsak yağlar gibi doku veya organların karın duvarındaki zayıf bölgelerden dışarı çıkması ile cilt altında şişlik oluşturmasıdır. Basit ifadeyle kasık fıtığı karın içindeki organların cilt altından dışarıya taşarak belirgin hale gelmesidir. Kasın fıtığında ortaya çıkan şişlik, özellikle kişi öksürdüğünde, eğildiğinde veya ağır bir nesneyi kaldırdığında ağrı meydana getirir.Genellikle kadınlara oranla erkeklerde 3 daha fazla görülen bir hastalık olan kasık fıtığı; obezite, yaşlılık, kabızlık, kronik öksürük, bağ dokularının zayıflaması, sigara tüketimi ve hamilelik gibi faktörler sonucunda meydana gelir. Bu gibi hastalık ve problemleri olan kişilerde kasık fıtığı görülme riski daha fazladır. Kasık kemiğinin her iki yanında bölgede meydana gelen belirgin şişlik, öksürüldüğünde şişliğin ağrı ve yanma oluşturması, kasıklarda baskı ve gevşeme hissi kasık fıtığının karakteristik belirtileri arasında yer alır. En sık karşılaşılan fıtık türü olan kasık fıtığı, fıtığın evresine ve şiddetine göre tedavi yöntemleri içerse de kasık fıtığının en başlıca tedavisi kasık fıtığı ameliyatıdır. Kasık fıtığı ameliyatları ise açık veya kapalı olarak yapılır.Kasık Fıtığı Çeşitleri Nelerdir?Kasık fıtığı kendi içinde direkt, indirekt ve femoral fıtık olarak sınıflansa da obturator fıtıklar da görülür.İndirekt fıtıklara toplumda sık rastlanır, her yaşta görülür ve testislere kadar inme riski bulunur.Direkt fıtıklar, adından da anlaşılabileceği gibi direkt olarak karın duvarının zayıf bölgesinden çıkan ve yaş ilerledikçe görülme riski artan fıtıklardır.Femoral fıtıklar ise daha nadir görülür. Kadınlarda daha sıktır ve fıtığın boğulma riski diğer fıtık türlerine göre daha yüksektir. Kasık Fıtığı Neden Olur?Kasık fıtığı, karın içi yağ dokusunun veya ince bağırsağın bir kısmının dışarı doğru çıkıntı yapması durumudur. Karın kaslarındaki bağ dokusu dejenerasyonu sonucu kasların zayıflaması kasık fıtığının nedenidir. Alt karın duvarındaki karın dokusunun içeri girmesine izin veren bu zayıflık veya yırtık kasık fıtığının gelişmesine neden olur. Kasık fıtığına neden olan faktörlerin başında obezite, yaşlılık, kronik öksürük, kabızlığa bağlı ıkınma, yoğun egzersiz, bağ dokularında zayıflık, sigara tüketimi ve hamilelik gelir. Ayrıca doğumda meydana gelen bir açıklık ve uzun süre ayakta kalmayı gerektiren mesleklerde çalışmak da kasık fıtığına yol açabilir.Kasık fıtığına yol açan nedenler şunlardır: Doğumda meydana gelen açık bir nokta Yaşlılık Obezite Kronik öksürük ve hapşırma Kabızlığa bağlı ıkınma Yoğun egzersiz Bağ dokularında zayıflık Hamilelik Sigara tüketimi Uzun süre ayakta kalmayı gerektiren işlerBirçok insanda kasık fıtığına yol açan karın duvarı zayıflığı, doğumdan önce karın duvarı kaslarındaki zayıflığın düzgün kapanmaması sonucu yaşanır. Diğer kasık fıtıkları, yaşlanma, yoğun güç gerektiren fiziksel aktivite veya sigaranın eşlik ettiği öksürük nedeniyle kasların zayıflaması veya bozulması sonucu yaşamın ilerleyen dönemlerinde gelişir.Yaşamın ilerleyen dönemlerinde, özellikle bir yaralanma veya karın ameliyatından sonra karın duvarında da zayıflıklar meydana gelebilir. Erkeklerde zayıf nokta genellikle spermatik kordun skrotuma girdiği kasık kanalında meydana gelir. Kadınlarda kasık kanalı, rahmi yerinde tutmaya yardımcı olan bir bağ taşır ve bazen rahimdeki bağ dokusunun kasık kemiğini çevreleyen dokuya bağlandığı yerde fıtıklar meydana gelir.Kasık Fıtığı Belirtileri Nelerdir?Kasık fıtığının karakteristik belirtisi kasık kemiğinin her iki yanındaki bölgede, özellikle öksürüldüğünde, hapşırıldığında veya ıkınma eylemi yapıldığında ve kişi dik durduğunuzda daha belirgin hale gelen şişliktir. Bu şişlikle birlikte kasık kemiğindeki çıkıntıda ağrı ve yanma hissi oluşur. Kasıklarda baskı hissi de kasık fıtığı belirtilerinden sayılır. Diğer yandan mide bulantısı, kusma, ateş ve gaz çıkaramama problemi de kasık fıtığı olan kişilerde rastlanılan belirtiler arasındadır.Kasık fıtığı olan kişilerde görülen belirtiler genellikle şöyledir: Kasık kemiğinin her iki yanında öksürük, hapşırık, ıkınma ve dik durulduğunda belirginleşen şişlik Kasık kemiğindeki çıkıntıda ağrı ve yanma Kasıklarda ağırlık ve baskı Fıtık bölgesinde kızarma ve morarma Karın şişkinliği Mide bulantısı, kusma Ateş Gaz çıkaramama problemiKasık kemiğinin her iki yanında öksürük, hapşırık, ıkınma ve dik durulduğunda belirginleşen şişlikEğer öksürdüğünüzde, hapşırdığınızda, ıkındığınızda ve dik durduğunuzda kasık kemiğinizin her iki yanında da şişlik söz konusuysa bu durum kasık fıtığının yaygın bir belirtisidir. Karın içi basıncının arttığı durumlarda bu şişlik durumu ağrı ve kramplara dönüşebilir. Kasık kemiğindeki çıkıntıda ağrı ve yanmaKasık kemiğindeki şişliğe bağlı olarak ağrı ve yanma meydana gelebilir. Meydana gelen bu ağrı ve yanma, karın içi basıncının arttığı durumlarda etkisini daha fazla gösterir, yatınca ise azalır. Ağrı yemeklerden sonra kramplar şeklinde de görülebilir.Kasıklarda ağırlık ve baskıKasık fıtığında kasık kemiğinde meydana gelen şişlikler ve ağrılar kasıkta ağırlık ve baskı hissi yaratır.Fıtık bölgesinde kızarma ve morarmaKasık fıtığında görülen belirtiler arasına fıtık bölgesinde kızarma ve morarma eklenebilir.Karın şişkinliğiKasık fıtığı, kişinin aslında yemediği halde çok fazla yemek yemiş gibi karın şişkinliği hissetmesine yol açabilir. Mide bulantısı ve kusmaÇok yaygın olmasa da kasık fıtığı belirtileri listesine mide bulantısı ve kusma da dahil edilebilir.AteşKasık fıtığı hastalığı olan kişilerde ateş semptomu görüldüğü de saptanmıştır.Gaz çıkaramama problemiKasık fıtığını bağırsakları etkilemesiyle birlikte fıtık hastalığından muzdarip olan kişilerde gaz çıkaramama problemi görülmesi muhtemeldir.Çocuklarda Kasık Fıtığı Belirtileri Nelerdir?Yeni doğanlarda ve çocuklarda kasık fıtığı, özellikle doğumda mevcut olan karın duvarında bir zayıflıktan kaynaklanmaktadır. Bazı durumlarda fıtık yalnızca bebek ağlarken, öksürürken veya dışkılama sırasında ıkınırken görülebilir. Bu nedenle bebek sinirli olabilir ve iştahı normalden daha az olabilir. Çocuklarda ise öksürdüğünde, bağırsak hareketi sırasında zorlandığında veya uzun süre ayakta durduğunda fıtık daha belirgin olarak ortaya çıkar.Kasık Fıtığı Tanısı Nasıl Konulur?Genellikle uzman hekimler tarafından yapılan fiziki muayene sonucunda kasık fıtığının oluşup oluşmadığı belirlenmektedir. Hastanın anlattığı şikayetler de sorunu tespit etmede hekimlere yardımcı olmaktadır. Küçük fıtıkların tanısı ise ultrasonografi yardımıyla yapılan görüntüleme sonucunda konulur.Kasık Fıtığı Tedavisi Nasıl Yapılır?Kasık fıtıkları doğal seyrine bırakıldığında küçülme ya da iyileşme olmayacağı ve ilaçla tedavisi olmadığı için teşhis koyulunca tek tedavi kasık fıtığı ameliyatıdır. Fıtık cerrahisinde amaç fıtık kesesini olması gerektiği batın (karın) içindeki yerine yerleştirilmesi ya da çıkarılmasıdır.Amaç fıtıklaşmaya sebep olan kısmi kusurun (defektin) kapatılması ve bir daha olmaması için meşle yani yamayla sağlamlaştırılmasıdır. Cerrahi tedavi öncesinde lokal anestezi, genel anestezi ya da belden uyuşturma (spinal anestezi) şeklinde uygulanabilir. Fıtık ameliyatları açık ya da kapalı yöntemle yapılabilen operasyonlardır.Kasık Fıtığı AmeliyatıKasık fıtıkları, şişkinliği tekrar yerine itmek ve karın duvarındaki zayıflığı güçlendirmek için yapılan kasık fıtığı ameliyatıyla onarılabilir. Kasık fıtığı ameliyatıyla birlikte bu onarımın 2 şekilde gerçekleştirilmesi mümkündür:Açık ameliyat: Cerrahın yumruyu tekrar karın içine itmesine izin vermek için bir kesiğin yapıldığı yerKapalı ameliyat: Laparoskopik cerrahi olarak da bilinen kasık fıtığı ameliyatı daha az invaziv ancak daha zor bir teknik olup, birkaç küçük kesiğin yapıldığı, cerrahın fıtığı onarmak için teknik ekipmanlar kullanmasına olanak tanıyan bir tekniktir.Her iki kasık fıtığı ameliyatı yönteminin de kendine göre avantajları ve dezavantajları vardır. Ameliyat türü, kişiye özel ve ameliyatı gerçekleştirecek cerrahın deneyimine bağlıdır.Kasık Fıtığı Hakkında Sık Sorulan SorularKasık fıtığı nasıl olur?Kasık fıtığı, kasık bölgesinde yani karının alt kısmı ile uyluk arasında bulunan bölgede oluşan çıkıntıdır. Kasık fıtığı, yağ veya bağırsak kıvrımı gibi karın dokusunun veya ince bağırsak gibi karın içeriğinin alt karın duvarında bulunan bir açıklıktan dışarı doğru çıkıntı yapması şeklinde ortaya çıkan bir rahatsızlıktır. Kasık fıtığının nedeni alt karın bölgesindeki kasların zayıflamasıdır.Kasık fıtığında kapalı ameliyatlar nasıl yapılır?Kapalı yöntemler de kendi içinde karın zarı ile cilt arasından yapılan (TEP) ya da karın içinden yapılan (TAPP) yöntemleri kullanılır. Son yıllarda ise fıtık ameliyatları kapalı olarak gerçekleştirilmektedir. Eğer ters etki eden bir durum (kontrendike) yoksa laparoskopik cerrahi tercih edilebilir. Cerrahi tedaviden 5-6 saat sonra hastalar yiyip içebilmekte ve ayağa kalkabilmektedir. Bir gece hastanede takip edilip, ertesi gün taburcu edilmektedirler. Kasık fıtığında kapalı ameliyatların avantajları nelerdir?Kasık fıtığında kapalı ameliyatların bazı avantajları söz konusudur. Bu avantajlar enfeksiyon riskinin düşük olması, yara izinin çok daha az olması, ağrı seviyesinin düşük olması ve ameliyat sonrası iyileşme hızının daha hızlı olmasıdır.Kasık fıtığı ameliyatından sonra nasıl korunmalı?Ameliyattan sonraki 3-6 aylık sürede yama yapışması olacağı için hastalara 3 kilogramdan fazla ağır yük kaldırmaması, kabız kalmaması, ağır egzersizlere ara vermesi, öksürüp ve hapşırırken o bölgeye destek olmaları önerilmektedir. Ameliyat sonrasında ameliyat bölgesinde hematom, meş enfeksiyonu ve testislerde morluk gelişmesi gibi nadir komplikasyonlar da gelişebilmektedir.Kasık fıtığına hangi bölüm bakar?Kasık fıtığı hastalığı, genel cerrahi bölümü doktorları tarafından bakılan, teşhis edilen ve tedavisi gerçekleştirilen bir hastalıktır.Kasık fıtığı tedavi edilmezse ne olur?Kasık fıtığının tedavi edilmediği senaryolarda fıtık zamanla büyüyüp testis torbasına inebilir, bağırsakta tıkanıklık oluşabilir, ağrı, gaz ve dışkı çıkaramama problemi ortaya çıkabilir. Ayrıca fıtığın boğulması sonucunda kanlanma bozulacağı için kangren riski artabilir.Kasık fıtığının ağrısı nerelere vurur?Kasık fıtığı sonucunda ortaya çıkan ağrı genelde kasık, bel ve karın bölgesinde hissedilir. Erkeklerde ise ağrının testislerde olması belirleyicidir.Kasık fıtığı patlarsa ne olur?Kasık fıtığı patlaması yaygın olarak görülmese bile yaşandığı an hasta acil olarak ameliyata alınmalıdır.Kasık fıtığı neden erkeklerde daha sık görülür?Doğumsal olarak erkeklerin kasık kanalı kadınlara göre daha zayıftır. Anne karnında testisler karın içinde oluştuktan sonra kasık kanalından testis torbasına doğru iner. Doğumdan sonra da kasık kanalı kapanır. Ancak kanal düzgün bir şekilde kapanmaz ise karın bölgesinde zayıflık oluşur. Bunun için bebeklik döneminde erkeklerde kasık fıtığı kız çocuklarına oranla daha fazla görülmektedir. Kasık fıtığının hayati bir tehlikesi var mı?Zamanla cilt dışına çıkan fıtıklar büyümekte ve ağrıya neden olduğu içinde yaşam kalitesini düşürür. Müdahale edilmeyen fıtıklarda içine giren bağırsağın ve diğer organların boğulma riski vardır.Kasık fıtığı ameliyatlarında kullanılan yama (meş) vücuda zarar verir mi?Kullanılan yamanın kalitesi önemlidir. Kaliteli olanlar vücutla bütünleştiği için zarar vermez. Ancak çok nadir de olsa bazen yamalar alerji yapabilir, enfeksiyon oluşabilir. Yamalar ameliyatın yöntemine ve kişiye göre belirlenmelidir.Kasık fıtığı ameliyatından kaç gün sonra spor yapabilirim?Kasık fıtığı ameliyatından 10 gün sonra yüzülebilir, 15 gün sonra hafif koşu yapılabilir. Ancak aylar geçse bile karın kasları güçlendirilmeden kesinlikle ağırlık kaldırılmamalıdır.Kasık fıtığı ameliyatı gebelik devam ederken yapılabilir mi?Gebelikte karın duvarı genişlediği için fıtık ameliyatlarında kullanılan yamalar bir engeldir. Bunun için fıtık ameliyatlarının gebelik sonrasında yapılması gerekir.Kasık fıtığı ameliyatı olduktan sonra fıtık yeniden oluşur mu?Kasık fıtıkları aynı bölgeden yeniden nüksedebilir. Ameliyat konusunda doğru hekim ve sağlık merkezi seçilmelidir.
Kasık Fıtığı Nedir?Kasık fıtığı, karın içindeki ince bağırsaklar, bağırsak yağlar gibi doku veya organların karın duvarındaki zayıf bölgelerden dışarı çıkması ile cilt altında şişlik oluşturmasıdır. Basit ifadeyle kasık fıtığı karın içindeki organların cilt altından dışarıya taşarak belirgin hale gelmesidir. Kasın fıtığında ortaya çıkan şişlik, özellikle kişi öksürdüğünde, eğildiğinde veya ağır bir nesneyi kaldırdığında ağrı meydana getirir.Genellikle kadınlara oranla erkeklerde 3 daha fazla görülen bir hastalık olan kasık fıtığı; obezite, yaşlılık, kabızlık, kronik öksürük, bağ dokularının zayıflaması, sigara tüketimi ve hamilelik gibi faktörler sonucunda meydana gelir. Bu gibi hastalık ve problemleri olan kişilerde kasık fıtığı görülme riski daha fazladır. Kasık kemiğinin her iki yanında bölgede meydana gelen belirgin şişlik, öksürüldüğünde şişliğin ağrı ve yanma oluşturması, kasıklarda baskı ve gevşeme hissi kasık fıtığının karakteristik belirtileri arasında yer alır. En sık karşılaşılan fıtık türü olan kasık fıtığı, fıtığın evresine ve şiddetine göre tedavi yöntemleri içerse de kasık fıtığının en başlıca tedavisi kasık fıtığı ameliyatıdır. Kasık fıtığı ameliyatları ise açık veya kapalı olarak yapılır.Kasık Fıtığı Çeşitleri Nelerdir?Kasık fıtığı kendi içinde direkt, indirekt ve femoral fıtık olarak sınıflansa da obturator fıtıklar da görülür.İndirekt fıtıklara toplumda sık rastlanır, her yaşta görülür ve testislere kadar inme riski bulunur.Direkt fıtıklar, adından da anlaşılabileceği gibi direkt olarak karın duvarının zayıf bölgesinden çıkan ve yaş ilerledikçe görülme riski artan fıtıklardır.Femoral fıtıklar ise daha nadir görülür. Kadınlarda daha sıktır ve fıtığın boğulma riski diğer fıtık türlerine göre daha yüksektir. Kasık Fıtığı Neden Olur?Kasık fıtığı, karın içi yağ dokusunun veya ince bağırsağın bir kısmının dışarı doğru çıkıntı yapması durumudur. Karın kaslarındaki bağ dokusu dejenerasyonu sonucu kasların zayıflaması kasık fıtığının nedenidir. Alt karın duvarındaki karın dokusunun içeri girmesine izin veren bu zayıflık veya yırtık kasık fıtığının gelişmesine neden olur. Kasık fıtığına neden olan faktörlerin başında obezite, yaşlılık, kronik öksürük, kabızlığa bağlı ıkınma, yoğun egzersiz, bağ dokularında zayıflık, sigara tüketimi ve hamilelik gelir. Ayrıca doğumda meydana gelen bir açıklık ve uzun süre ayakta kalmayı gerektiren mesleklerde çalışmak da kasık fıtığına yol açabilir.Kasık fıtığına yol açan nedenler şunlardır:Birçok insanda kasık fıtığına yol açan karın duvarı zayıflığı, doğumdan önce karın duvarı kaslarındaki zayıflığın düzgün kapanmaması sonucu yaşanır. Diğer kasık fıtıkları, yaşlanma, yoğun güç gerektiren fiziksel aktivite veya sigaranın eşlik ettiği öksürük nedeniyle kasların zayıflaması veya bozulması sonucu yaşamın ilerleyen dönemlerinde gelişir.Yaşamın ilerleyen dönemlerinde, özellikle bir yaralanma veya karın ameliyatından sonra karın duvarında da zayıflıklar meydana gelebilir. Erkeklerde zayıf nokta genellikle spermatik kordun skrotuma girdiği kasık kanalında meydana gelir. Kadınlarda kasık kanalı, rahmi yerinde tutmaya yardımcı olan bir bağ taşır ve bazen rahimdeki bağ dokusunun kasık kemiğini çevreleyen dokuya bağlandığı yerde fıtıklar meydana gelir.Kasık Fıtığı Belirtileri Nelerdir?Kasık fıtığının karakteristik belirtisi kasık kemiğinin her iki yanındaki bölgede, özellikle öksürüldüğünde, hapşırıldığında veya ıkınma eylemi yapıldığında ve kişi dik durduğunuzda daha belirgin hale gelen şişliktir. Bu şişlikle birlikte kasık kemiğindeki çıkıntıda ağrı ve yanma hissi oluşur. Kasıklarda baskı hissi de kasık fıtığı belirtilerinden sayılır. Diğer yandan mide bulantısı, kusma, ateş ve gaz çıkaramama problemi de kasık fıtığı olan kişilerde rastlanılan belirtiler arasındadır.Kasık fıtığı olan kişilerde görülen belirtiler genellikle şöyledir:Kasık kemiğinin her iki yanında öksürük, hapşırık, ıkınma ve dik durulduğunda belirginleşen şişlikEğer öksürdüğünüzde, hapşırdığınızda, ıkındığınızda ve dik durduğunuzda kasık kemiğinizin her iki yanında da şişlik söz konusuysa bu durum kasık fıtığının yaygın bir belirtisidir. Karın içi basıncının arttığı durumlarda bu şişlik durumu ağrı ve kramplara dönüşebilir. Kasık kemiğindeki çıkıntıda ağrı ve yanmaKasık kemiğindeki şişliğe bağlı olarak ağrı ve yanma meydana gelebilir. Meydana gelen bu ağrı ve yanma, karın içi basıncının arttığı durumlarda etkisini daha fazla gösterir, yatınca ise azalır. Ağrı yemeklerden sonra kramplar şeklinde de görülebilir.Kasıklarda ağırlık ve baskıKasık fıtığında kasık kemiğinde meydana gelen şişlikler ve ağrılar kasıkta ağırlık ve baskı hissi yaratır.Fıtık bölgesinde kızarma ve morarmaKasık fıtığında görülen belirtiler arasına fıtık bölgesinde kızarma ve morarma eklenebilir.Karın şişkinliğiKasık fıtığı, kişinin aslında yemediği halde çok fazla yemek yemiş gibi karın şişkinliği hissetmesine yol açabilir. Mide bulantısı ve kusmaÇok yaygın olmasa da kasık fıtığı belirtileri listesine mide bulantısı ve kusma da dahil edilebilir.AteşKasık fıtığı hastalığı olan kişilerde ateş semptomu görüldüğü de saptanmıştır.Gaz çıkaramama problemiKasık fıtığını bağırsakları etkilemesiyle birlikte fıtık hastalığından muzdarip olan kişilerde gaz çıkaramama problemi görülmesi muhtemeldir.Çocuklarda Kasık Fıtığı Belirtileri Nelerdir?Yeni doğanlarda ve çocuklarda kasık fıtığı, özellikle doğumda mevcut olan karın duvarında bir zayıflıktan kaynaklanmaktadır. Bazı durumlarda fıtık yalnızca bebek ağlarken, öksürürken veya dışkılama sırasında ıkınırken görülebilir. Bu nedenle bebek sinirli olabilir ve iştahı normalden daha az olabilir. Çocuklarda ise öksürdüğünde, bağırsak hareketi sırasında zorlandığında veya uzun süre ayakta durduğunda fıtık daha belirgin olarak ortaya çıkar.Kasık Fıtığı Tanısı Nasıl Konulur?Genellikle uzman hekimler tarafından yapılan fiziki muayene sonucunda kasık fıtığının oluşup oluşmadığı belirlenmektedir. Hastanın anlattığı şikayetler de sorunu tespit etmede hekimlere yardımcı olmaktadır. Küçük fıtıkların tanısı ise ultrasonografi yardımıyla yapılan görüntüleme sonucunda konulur.Kasık Fıtığı Tedavisi Nasıl Yapılır?Kasık fıtıkları doğal seyrine bırakıldığında küçülme ya da iyileşme olmayacağı ve ilaçla tedavisi olmadığı için teşhis koyulunca tek tedavi kasık fıtığı ameliyatıdır. Fıtık cerrahisinde amaç fıtık kesesini olması gerektiği batın (karın) içindeki yerine yerleştirilmesi ya da çıkarılmasıdır.Amaç fıtıklaşmaya sebep olan kısmi kusurun (defektin) kapatılması ve bir daha olmaması için meşle yani yamayla sağlamlaştırılmasıdır. Cerrahi tedavi öncesinde lokal anestezi, genel anestezi ya da belden uyuşturma (spinal anestezi) şeklinde uygulanabilir. Fıtık ameliyatları açık ya da kapalı yöntemle yapılabilen operasyonlardır.Kasık Fıtığı AmeliyatıKasık fıtıkları, şişkinliği tekrar yerine itmek ve karın duvarındaki zayıflığı güçlendirmek için yapılan kasık fıtığı ameliyatıyla onarılabilir. Kasık fıtığı ameliyatıyla birlikte bu onarımın 2 şekilde gerçekleştirilmesi mümkündür:Açık ameliyat: Cerrahın yumruyu tekrar karın içine itmesine izin vermek için bir kesiğin yapıldığı yerKapalı ameliyat: Laparoskopik cerrahi olarak da bilinen kasık fıtığı ameliyatı daha az invaziv ancak daha zor bir teknik olup, birkaç küçük kesiğin yapıldığı, cerrahın fıtığı onarmak için teknik ekipmanlar kullanmasına olanak tanıyan bir tekniktir.Her iki kasık fıtığı ameliyatı yönteminin de kendine göre avantajları ve dezavantajları vardır. Ameliyat türü, kişiye özel ve ameliyatı gerçekleştirecek cerrahın deneyimine bağlıdır.Kasık Fıtığı Hakkında Sık Sorulan SorularKasık fıtığı nasıl olur?Kasık fıtığı, kasık bölgesinde yani karının alt kısmı ile uyluk arasında bulunan bölgede oluşan çıkıntıdır. Kasık fıtığı, yağ veya bağırsak kıvrımı gibi karın dokusunun veya ince bağırsak gibi karın içeriğinin alt karın duvarında bulunan bir açıklıktan dışarı doğru çıkıntı yapması şeklinde ortaya çıkan bir rahatsızlıktır. Kasık fıtığının nedeni alt karın bölgesindeki kasların zayıflamasıdır.Kasık fıtığında kapalı ameliyatlar nasıl yapılır?Kapalı yöntemler de kendi içinde karın zarı ile cilt arasından yapılan (TEP) ya da karın içinden yapılan (TAPP) yöntemleri kullanılır. Son yıllarda ise fıtık ameliyatları kapalı olarak gerçekleştirilmektedir. Eğer ters etki eden bir durum (kontrendike) yoksa laparoskopik cerrahi tercih edilebilir. Cerrahi tedaviden 5-6 saat sonra hastalar yiyip içebilmekte ve ayağa kalkabilmektedir. Bir gece hastanede takip edilip, ertesi gün taburcu edilmektedirler. Kasık fıtığında kapalı ameliyatların avantajları nelerdir?Kasık fıtığında kapalı ameliyatların bazı avantajları söz konusudur. Bu avantajlar enfeksiyon riskinin düşük olması, yara izinin çok daha az olması, ağrı seviyesinin düşük olması ve ameliyat sonrası iyileşme hızının daha hızlı olmasıdır.Kasık fıtığı ameliyatından sonra nasıl korunmalı?Ameliyattan sonraki 3-6 aylık sürede yama yapışması olacağı için hastalara 3 kilogramdan fazla ağır yük kaldırmaması, kabız kalmaması, ağır egzersizlere ara vermesi, öksürüp ve hapşırırken o bölgeye destek olmaları önerilmektedir. Ameliyat sonrasında ameliyat bölgesinde hematom, meş enfeksiyonu ve testislerde morluk gelişmesi gibi nadir komplikasyonlar da gelişebilmektedir.Kasık fıtığına hangi bölüm bakar?Kasık fıtığı hastalığı, genel cerrahi bölümü doktorları tarafından bakılan, teşhis edilen ve tedavisi gerçekleştirilen bir hastalıktır.Kasık fıtığı tedavi edilmezse ne olur?Kasık fıtığının tedavi edilmediği senaryolarda fıtık zamanla büyüyüp testis torbasına inebilir, bağırsakta tıkanıklık oluşabilir, ağrı, gaz ve dışkı çıkaramama problemi ortaya çıkabilir. Ayrıca fıtığın boğulması sonucunda kanlanma bozulacağı için kangren riski artabilir.Kasık fıtığının ağrısı nerelere vurur?Kasık fıtığı sonucunda ortaya çıkan ağrı genelde kasık, bel ve karın bölgesinde hissedilir. Erkeklerde ise ağrının testislerde olması belirleyicidir.Kasık fıtığı patlarsa ne olur?Kasık fıtığı patlaması yaygın olarak görülmese bile yaşandığı an hasta acil olarak ameliyata alınmalıdır.Kasık fıtığı neden erkeklerde daha sık görülür?Doğumsal olarak erkeklerin kasık kanalı kadınlara göre daha zayıftır. Anne karnında testisler karın içinde oluştuktan sonra kasık kanalından testis torbasına doğru iner. Doğumdan sonra da kasık kanalı kapanır. Ancak kanal düzgün bir şekilde kapanmaz ise karın bölgesinde zayıflık oluşur. Bunun için bebeklik döneminde erkeklerde kasık fıtığı kız çocuklarına oranla daha fazla görülmektedir. Kasık fıtığının hayati bir tehlikesi var mı?Zamanla cilt dışına çıkan fıtıklar büyümekte ve ağrıya neden olduğu içinde yaşam kalitesini düşürür. Müdahale edilmeyen fıtıklarda içine giren bağırsağın ve diğer organların boğulma riski vardır.Kasık fıtığı ameliyatlarında kullanılan yama (meş) vücuda zarar verir mi?Kullanılan yamanın kalitesi önemlidir. Kaliteli olanlar vücutla bütünleştiği için zarar vermez. Ancak çok nadir de olsa bazen yamalar alerji yapabilir, enfeksiyon oluşabilir. Yamalar ameliyatın yöntemine ve kişiye göre belirlenmelidir.Kasık fıtığı ameliyatından kaç gün sonra spor yapabilirim?Kasık fıtığı ameliyatından 10 gün sonra yüzülebilir, 15 gün sonra hafif koşu yapılabilir. Ancak aylar geçse bile karın kasları güçlendirilmeden kesinlikle ağırlık kaldırılmamalıdır.Kasık fıtığı ameliyatı gebelik devam ederken yapılabilir mi?Gebelikte karın duvarı genişlediği için fıtık ameliyatlarında kullanılan yamalar bir engeldir. Bunun için fıtık ameliyatlarının gebelik sonrasında yapılması gerekir.Kasık fıtığı ameliyatı olduktan sonra fıtık yeniden oluşur mu?Kasık fıtıkları aynı bölgeden yeniden nüksedebilir. Ameliyat konusunda doğru hekim ve sağlık merkezi seçilmelidir. | 10,060 |
419 | Hastalıklar | Kasık Mantarı (tinea cruris) | Tıbbi adı tinea cruris olan kasık mantarı, kasık ve genital bölge gibi vücudun nemli, terli ve sıcak bölgelerinde üreyen, dermatofit adı verilen patojenik mantarların neden olduğu kaşıntılı mantar enfeksiyonu hastalığıdır. Kasık bölgesinde kızarıklık ile başlayıp daha sonra çevreye yayılan bir halka şeklinde büyür. Tek taraflı olabileceği gibi her iki kasık bölgesinde de ortaya çıkabilen kasık mantarı yayılıp anüse kadar genişleyebilir. Kasık mantarında kabuklanma ve içi su dolu minik kabarcıklarda gözlenebilir.Tıbbi adı tinea cruris olan kasık mantarı, kasık ve genital bölge gibi vücudun nemli, terli ve sıcak bölgelerinde üreyen, dermatofit adı verilen patojenik mantarların neden olduğu kaşıntılı mantar enfeksiyonu hastalığıdır. Kasık bölgesinde kızarıklık ile başlayıp daha sonra çevreye yayılan bir halka şeklinde büyür. Tek taraflı olabileceği gibi her iki kasık bölgesinde de ortaya çıkabilen kasık mantarı yayılıp anüse kadar genişleyebilir. Kasık mantarında kabuklanma ve içi su dolu minik kabarcıklarda gözlenebilir.
Kasık Mantarı Nedir?Kasık mantarı, Trichophyton rubrum ve Epidermophyton floccosum gibi dermatofit türü mantarların vücudun nemli bölgeleri olan genital, karın ve uyluk arasında kalan bölge ile vajina ve anüs arasındaki cildi etkilediği enfeksiyon türüdür. Nem kasık mantarı için birincil risk faktörüdür. Özellikle erkeklerde, aşırı terleyen kişilerde, egzaması olan ve fazla kilolu kişilerde daha sık görülür. En tipik belirtileri, kaşıntı, kızarıklık ve döküntüdür.Bulaşıcı olabileceği için tedavi süreci tamamlanmadan ortak giysi, havlu vb. kişisel materyallerin kullanılmaması gerekmektedir. Kasık mantarı direkt temas yoluyla bulaşıcılık gösterdiği gibi partnerler arasında cinsel ilişki sonrası da bulaş olabilmektedir. Kasık Mantarı Neden Olur?Vücutta aşırı miktarda biriken zararlı mantarlar enfeksiyonlara yol açabilmektedir. Bağışıklık sistemini hedef alan bu zararlı mantarlar nemli, ıslık bölgelerde varlıklarını sürdürmeyi oldukça severler. Özellikle bacağın bitiş kısmı ile cinsel organ arasındaki kıvrımda kırmızımsı hafif pullu döktüler şeklinde ortaya çıkmaktadır. Ayak mantarının kasığa bulaşma ihtimalide göz önünde bulundurulmalıdır. Birden fazla ve farklı neden bağlı ortaya çıkan kasık mantarının görülme nedenleri arasında kısaca şu sebepler sıralanabilir; Obezite ( aşırı kiloluk) İleri yaş Ortak eşya kullanımı sonrası bulaş, Hijyensiz banyo, lavabo, hamam, spa vb. Sporcularda görülebilir. (Spor aktiviteleri sonrası özensiz hijyene bağlı) Bazı ilaçlar ( uzun süreli antibiyotik kullanımı) Güçsüz bağışıklık sistemi Diyabet vb. rahatsızlarda kasın mantara yol açabilir.Kasık Mantarı Belirtileri Nelerdir?Sıklıkla yarım ay şeklinde uyluğa yayılan kasık mantarının kolayca tespit edilen belirtileri şu şekilde sıralanabilir; Kırmızımsı ve morumsu lekelenmeler çoğu zaman görülür, Yoğun kaşıntı, Pullu döküntüler, Sulu ya da susuz sıklıkla sarı renkli kabarcıklar, Cilt rengi değişimi, Yanma, soyulma, Ağrı ve sızı şeklinde görülebilir.Kasık Mantarı Nasıl Teşhis Edilir?Kasık mantarı tanısı için ilk adım dermatoloji uzmanı tarafından gerçekleşecek fiziki muayenedir. Muayene bulgularına ek olarak hastadan alınacak bilgiler teşhis için oldukça önem arz etmektedir. Mantar enfeksiyonları klinik olarak tipik akıntı şeklinde ortaya çıksa da kişiden kişiye değişkenlik gösterebilir ve lezyon bulgusu ortaya çıkmayabilir.Mantar enfeksiyonu, oluştuğu bölgede farklı enfeksiyonların da nüks etmesine neden olabilmektedir. Bu durum tek bir mantar enfeksiyonunu klinik olarak ayırt etmeyi zorlaştırmaktadır. Şikayetler benzerlik taşıyabileceğinden, tanı için lezyondan alınacak sürüntü mikroskop altında incelenir ya da daha hızlı tanı konulması için lezyondan alınan kültür örneği değerlendirilir. Alınacak sonuç ve bulgular ile kesin teşhis konulmaktadır. Kasık Mantarı Nasıl Tedavi Edilir?Sıklıkla tedavi amacıyla bölgeye uygulanmak üzere krem, losyon ve spreyler önerilmektedir. Kasık mantarı tedavisinde maya büyümesini engelleyen ve mantar hücrelerinin ölümüne neden olan geniş spektrumlu bir antifungal ilaçlar kullanılmaktadır. Topikal Klotrimazol'ler bu ilaçların başında gelmektedir. Enfeksiyonun çok geniş alanda yer tutması durumunda ise ağızdan alınan ilaçlar da tedavi amaçlı reçete edilmektedir.Bu süreçte bilinçsiz ve hekim önerisi olmadan kullanılan antibiyotik kullanımı sık yapılan hataların başında yer almaktadır. Aynı zamanda kasık mantarının bulunduğu alana jel temizleyici, kolonya, şifa sağlayacağı düşünülen sabun vb. hekim onayı bulunmayan ürünler kullanılmamalıdır.Kasık Mantarı Nasıl Geçer?Kasık mantarını en hızlı geçiren yol antifungal etkili krem, merhem veya jel gibi topikal olarak uygulanan yöntemlerdir. Özellikle klotrimazol topikal gibi antifungal ajanlar tedavide birinci basamak tedaviyi oluştururlar. Maya büyümesini engeller ve mantar hücrelerini öldürerek hastalığı sonlandırırlar.Kasık Mantarı Nasıl Önlenir?Kasık mantarını önlemek için, terleme sonrasında çok gecikmeden duş alınmalıdır. Güvenilir hijyen ortamları tercih edilerek kişisel materyaller asla ortak kullanılmamalıdır. Mantarlar nemli ortamları sık tercih ettiklerinden kasık mantarının görüldüğü alan, bölgenin kuruluğuna, temizliğine ve serin tutulmasına özen gösterilmelidir. İç çamaşırı temizliği ve pamuklu iç giysi giyilmesi tedavi evresinde hem konfor açısından hem de sağlık açısından önem arz etmektedir.Kasık Mantarı Hakkında Sık Sorulan SorularKasık mantarı nasıl bir hastalıktır?Kasık mantarı, vücudun sıcak ve nemli bölgelerinde kaşıntılı döküntüye neden olan bir mantar cilt enfeksiyonudur. Kasık mantarındaki döküntü genellikle kasıkları ve uylukların iç bölgelerini etkiler ve halka şeklinde görülür. Kasık mantarı aynı zamanda tinea cruris adıyla tıbbi olarak bilinir.. Kasık mantarı yaygın olarak ise sporcularda görülür. Kasık mantarının risk faktörleri nelerdir?Kasık mantarı daha çok erkeklerde görülür. Cinsiyet dışında ıslak, nemli ve dar kıyafetler giyilmesi, aşırı terleme sorunu olması, bağışıklık sisteminin zayıflığı ve ayak mantarı hastalığı da kasık mantarı için risk faktörleri olarak değerlendirilir. Ayrıca diyabet ve obezite hastalığı da kasık mantarını tetikleyebilir.Kasık mantarı nasıl yayılır?Kasık mantarı genellikle cilt teması veya enfekte bir yüzeyle temas yoluyla yayılır.Aynı zamanda enfekte bir kişiyle cinsel temas yoluyla da bulaşabilen kasık mantarı enfekte bir kişiyle havlu veya kıyafet paylaşarak da geçebilir.Kasık mantarı bitkisel tedavisi mümkün müdür?Bitkilerin iyileştirici gücü bazı hastalık durumlarında tedavi edici yanlarından faydalanılarak şifa sağlayıcı sonuçlar elde edilebilir. Ancak kasık mantarı için kulaktan duyma önerilen bitkiler, tuzlu su, kolonya, alkol, aleo vera, çay ağacı yağı veya farklı sabun kullanımı bölgeyi daha fazla tahriş edip daha büyük yaralara neden olabileceğinden uygulanmamalıdır. En kısa sürede Dermatoloji uzmanına danışılmalıdır.Kasık mantarı kaç günde geçer?İyileşme süresi yayılım alanına ve büyüklüğüne göre farklılık göstermektedir. Bir hafta ila bir ay arasında değişim gösteren tedavi süresi tırnak mantarlarında ise 6 ayda dahi tedavi edilebilir.Kasık mantarı koku yapar mı?Mantar çeşidine bağlı olası durumlardan biri de koku yapmasıdır. Belirgin belirtiler arasında koku gösterilemez.Kasık mantarı dağılır mı?Evet, dağılabilir. Cinsel organ üzerine yayılması da söz konusudur. Bu durum cinsel yaşamı olumsuz etkiler. En kısa sürede tedavi sürecini başlatarak müdahale edilmesi sağlık açısında en yararlısı olur.Kasık mantarı tekrarlar mı?Tekrarlama durumu yüksek olasılıklar arasında yer alır. Mantar tedavisi sağlanıp iyileşme durumu gerçekleşse dahi bir süre hijyen ortamına ve düzenli takip sağlanması gerekebilir.Kasık mantarı nasıl önlenir?En önemli önleme kuralı kişisel ve çevresel temizliğe dikkat edilmesidir. Nem, mantar oluşumunda yüksek risk ortamı oluşturur. Vücut temizliği için terleme sonrası duş alınması gereklidir. Kişisel ürünler ortak kullanılmamalıdır. Hamam, spa, havuz vb. alanlar hijyen kurallarına uygun değil ise tercih edilmemelidir.Kasık mantarı evde geçer mi?Evde kendiliğinden geçmeyen ve tıbbi tedavi gerektiren kasık mantarı iyileşme süresinden sonra dahi tekrarlanması mümkün olabilen bir durumdur.Islaklık kasık mantarına neden olur mu?Kasık bölgesini temiz ve kuru tutmak önemlidir. Özellikle sıcak havalarda her gün düzenli yıkanmalı ve tamamen ıslak bölge kalmayacak şekilde kurulanmalıdır.Ortak eşya kullanımı kasık mantarına neden olur mu?Kontamine yani mantar hastalığı olan birinin kullandığı havlu, çarşaf gibi eşyalar yolu ile kasık mantarı bulaşabilir. Kadınlarda kasık mantarı görülür mü?Yaygın olmasa da kadınlarda da kasık mantarı görülebilir. Kadınlardaki kasık mantarı kasık çevresindeki cildi, uyluk içlerini ve kalça çatlaklarını etkiler. Nadiren de olsa vulvayı (genital organları) etkilediği görülebilir.Kasık mantarı için hangi bölüme gidilir?Kasık mantarı cilt enfeksiyonları kategorisine girdiği için kasık mantarı için dermatoloji bölümü doktorlarından randevu alabilirsiniz. Cildiye doktorları kasık mantarı için fiziki muayene yaptıktan sonra teşhis süreci başlatır. Teşhis kesinleşirse kasık mantarı için uygun bir tedavi programı belirlenir.
Kasık Mantarı Nedir?Kasık mantarı, Trichophyton rubrum ve Epidermophyton floccosum gibi dermatofit türü mantarların vücudun nemli bölgeleri olan genital, karın ve uyluk arasında kalan bölge ile vajina ve anüs arasındaki cildi etkilediği enfeksiyon türüdür. Nem kasık mantarı için birincil risk faktörüdür. Özellikle erkeklerde, aşırı terleyen kişilerde, egzaması olan ve fazla kilolu kişilerde daha sık görülür. En tipik belirtileri, kaşıntı, kızarıklık ve döküntüdür.Bulaşıcı olabileceği için tedavi süreci tamamlanmadan ortak giysi, havlu vb. kişisel materyallerin kullanılmaması gerekmektedir. Kasık mantarı direkt temas yoluyla bulaşıcılık gösterdiği gibi partnerler arasında cinsel ilişki sonrası da bulaş olabilmektedir. Kasık Mantarı Neden Olur?Vücutta aşırı miktarda biriken zararlı mantarlar enfeksiyonlara yol açabilmektedir. Bağışıklık sistemini hedef alan bu zararlı mantarlar nemli, ıslık bölgelerde varlıklarını sürdürmeyi oldukça severler. Özellikle bacağın bitiş kısmı ile cinsel organ arasındaki kıvrımda kırmızımsı hafif pullu döktüler şeklinde ortaya çıkmaktadır. Ayak mantarının kasığa bulaşma ihtimalide göz önünde bulundurulmalıdır. Birden fazla ve farklı neden bağlı ortaya çıkan kasık mantarının görülme nedenleri arasında kısaca şu sebepler sıralanabilir;Kasık Mantarı Belirtileri Nelerdir?Sıklıkla yarım ay şeklinde uyluğa yayılan kasık mantarının kolayca tespit edilen belirtileri şu şekilde sıralanabilir;Kasık Mantarı Nasıl Teşhis Edilir?Kasık mantarı tanısı için ilk adım dermatoloji uzmanı tarafından gerçekleşecek fiziki muayenedir. Muayene bulgularına ek olarak hastadan alınacak bilgiler teşhis için oldukça önem arz etmektedir. Mantar enfeksiyonları klinik olarak tipik akıntı şeklinde ortaya çıksa da kişiden kişiye değişkenlik gösterebilir ve lezyon bulgusu ortaya çıkmayabilir.Mantar enfeksiyonu, oluştuğu bölgede farklı enfeksiyonların da nüks etmesine neden olabilmektedir. Bu durum tek bir mantar enfeksiyonunu klinik olarak ayırt etmeyi zorlaştırmaktadır. Şikayetler benzerlik taşıyabileceğinden, tanı için lezyondan alınacak sürüntü mikroskop altında incelenir ya da daha hızlı tanı konulması için lezyondan alınan kültür örneği değerlendirilir. Alınacak sonuç ve bulgular ile kesin teşhis konulmaktadır. Kasık Mantarı Nasıl Tedavi Edilir?Sıklıkla tedavi amacıyla bölgeye uygulanmak üzere krem, losyon ve spreyler önerilmektedir. Kasık mantarı tedavisinde maya büyümesini engelleyen ve mantar hücrelerinin ölümüne neden olan geniş spektrumlu bir antifungal ilaçlar kullanılmaktadır. Topikal Klotrimazol'ler bu ilaçların başında gelmektedir. Enfeksiyonun çok geniş alanda yer tutması durumunda ise ağızdan alınan ilaçlar da tedavi amaçlı reçete edilmektedir.Bu süreçte bilinçsiz ve hekim önerisi olmadan kullanılan antibiyotik kullanımı sık yapılan hataların başında yer almaktadır. Aynı zamanda kasık mantarının bulunduğu alana jel temizleyici, kolonya, şifa sağlayacağı düşünülen sabun vb. hekim onayı bulunmayan ürünler kullanılmamalıdır.Kasık Mantarı Nasıl Geçer?Kasık mantarını en hızlı geçiren yol antifungal etkili krem, merhem veya jel gibi topikal olarak uygulanan yöntemlerdir. Özellikle klotrimazol topikal gibi antifungal ajanlar tedavide birinci basamak tedaviyi oluştururlar. Maya büyümesini engeller ve mantar hücrelerini öldürerek hastalığı sonlandırırlar.Kasık Mantarı Nasıl Önlenir?Kasık mantarını önlemek için, terleme sonrasında çok gecikmeden duş alınmalıdır. Güvenilir hijyen ortamları tercih edilerek kişisel materyaller asla ortak kullanılmamalıdır. Mantarlar nemli ortamları sık tercih ettiklerinden kasık mantarının görüldüğü alan, bölgenin kuruluğuna, temizliğine ve serin tutulmasına özen gösterilmelidir. İç çamaşırı temizliği ve pamuklu iç giysi giyilmesi tedavi evresinde hem konfor açısından hem de sağlık açısından önem arz etmektedir.Kasık Mantarı Hakkında Sık Sorulan SorularKasık mantarı nasıl bir hastalıktır?Kasık mantarı, vücudun sıcak ve nemli bölgelerinde kaşıntılı döküntüye neden olan bir mantar cilt enfeksiyonudur. Kasık mantarındaki döküntü genellikle kasıkları ve uylukların iç bölgelerini etkiler ve halka şeklinde görülür. Kasık mantarı aynı zamanda tinea cruris adıyla tıbbi olarak bilinir.. Kasık mantarı yaygın olarak ise sporcularda görülür. Kasık mantarının risk faktörleri nelerdir?Kasık mantarı daha çok erkeklerde görülür. Cinsiyet dışında ıslak, nemli ve dar kıyafetler giyilmesi, aşırı terleme sorunu olması, bağışıklık sisteminin zayıflığı ve ayak mantarı hastalığı da kasık mantarı için risk faktörleri olarak değerlendirilir. Ayrıca diyabet ve obezite hastalığı da kasık mantarını tetikleyebilir.Kasık mantarı nasıl yayılır?Kasık mantarı genellikle cilt teması veya enfekte bir yüzeyle temas yoluyla yayılır.Aynı zamanda enfekte bir kişiyle cinsel temas yoluyla da bulaşabilen kasık mantarı enfekte bir kişiyle havlu veya kıyafet paylaşarak da geçebilir.Kasık mantarı bitkisel tedavisi mümkün müdür?Bitkilerin iyileştirici gücü bazı hastalık durumlarında tedavi edici yanlarından faydalanılarak şifa sağlayıcı sonuçlar elde edilebilir. Ancak kasık mantarı için kulaktan duyma önerilen bitkiler, tuzlu su, kolonya, alkol, aleo vera, çay ağacı yağı veya farklı sabun kullanımı bölgeyi daha fazla tahriş edip daha büyük yaralara neden olabileceğinden uygulanmamalıdır. En kısa sürede Dermatoloji uzmanına danışılmalıdır.Kasık mantarı kaç günde geçer?İyileşme süresi yayılım alanına ve büyüklüğüne göre farklılık göstermektedir. Bir hafta ila bir ay arasında değişim gösteren tedavi süresi tırnak mantarlarında ise 6 ayda dahi tedavi edilebilir.Kasık mantarı koku yapar mı?Mantar çeşidine bağlı olası durumlardan biri de koku yapmasıdır. Belirgin belirtiler arasında koku gösterilemez.Kasık mantarı dağılır mı?Evet, dağılabilir. Cinsel organ üzerine yayılması da söz konusudur. Bu durum cinsel yaşamı olumsuz etkiler. En kısa sürede tedavi sürecini başlatarak müdahale edilmesi sağlık açısında en yararlısı olur.Kasık mantarı tekrarlar mı?Tekrarlama durumu yüksek olasılıklar arasında yer alır. Mantar tedavisi sağlanıp iyileşme durumu gerçekleşse dahi bir süre hijyen ortamına ve düzenli takip sağlanması gerekebilir.Kasık mantarı nasıl önlenir?En önemli önleme kuralı kişisel ve çevresel temizliğe dikkat edilmesidir. Nem, mantar oluşumunda yüksek risk ortamı oluşturur. Vücut temizliği için terleme sonrası duş alınması gereklidir. Kişisel ürünler ortak kullanılmamalıdır. Hamam, spa, havuz vb. alanlar hijyen kurallarına uygun değil ise tercih edilmemelidir.Kasık mantarı evde geçer mi?Evde kendiliğinden geçmeyen ve tıbbi tedavi gerektiren kasık mantarı iyileşme süresinden sonra dahi tekrarlanması mümkün olabilen bir durumdur.Islaklık kasık mantarına neden olur mu?Kasık bölgesini temiz ve kuru tutmak önemlidir. Özellikle sıcak havalarda her gün düzenli yıkanmalı ve tamamen ıslak bölge kalmayacak şekilde kurulanmalıdır.Ortak eşya kullanımı kasık mantarına neden olur mu?Kontamine yani mantar hastalığı olan birinin kullandığı havlu, çarşaf gibi eşyalar yolu ile kasık mantarı bulaşabilir. Kadınlarda kasık mantarı görülür mü?Yaygın olmasa da kadınlarda da kasık mantarı görülebilir. Kadınlardaki kasık mantarı kasık çevresindeki cildi, uyluk içlerini ve kalça çatlaklarını etkiler. Nadiren de olsa vulvayı (genital organları) etkilediği görülebilir.Kasık mantarı için hangi bölüme gidilir?Kasık mantarı cilt enfeksiyonları kategorisine girdiği için kasık mantarı için dermatoloji bölümü doktorlarından randevu alabilirsiniz. Cildiye doktorları kasık mantarı için fiziki muayene yaptıktan sonra teşhis süreci başlatır. Teşhis kesinleşirse kasık mantarı için uygun bir tedavi programı belirlenir. | 6,371 |
420 | Hastalıklar | Kawasaki Hastalığı | Kawasaki hastalığı, huzursuzluk, iştahsızlık, 5 günden fazla süren ateş, döküntü, dudakta çatlak, ağız içi, dil ve gözlerde kızarıklıklarla ortaya çıkan, özellikle 5 yaş altı çocuklarda görülen damar iltihaplanmasıdır. Önceden geçirilen enfeksiyonların neden olduğu düşünülen kawasaki sendromu çocuklarda kalp ve kan damarlarına zarar verebilen bir hastalıktır. 1967 yılında Japonya’da çocuk doktoru Dr. Tomisaku Kawasaki tarafından tanımlanan kawasaki hastalığı 1976’dan itibaren dünyanın farklı yerlerinde de görülmeye başlanan akut ateşli bir sendrom olarak bilinmektedir. Kawasaki hastalığı, huzursuzluk, iştahsızlık, 5 günden fazla süren ateş, döküntü, dudakta çatlak, ağız içi, dil ve gözlerde kızarıklıklarla ortaya çıkan, özellikle 5 yaş altı çocuklarda görülen damar iltihaplanmasıdır. Önceden geçirilen enfeksiyonların neden olduğu düşünülen kawasaki sendromu çocuklarda kalp ve kan damarlarına zarar verebilen bir hastalıktır. 1967 yılında Japonya’da çocuk doktoru Dr. Tomisaku Kawasaki tarafından tanımlanan kawasaki hastalığı 1976’dan itibaren dünyanın farklı yerlerinde de görülmeye başlanan akut ateşli bir sendrom olarak bilinmektedir.
Kawasaki Hastalığı Nedir?Mukokutanöz lenf nodu sendromu olarak da bilinen kawasaki hastalığı, kanı kalp kasına taşıyan arterlerde iltihaplanma, etkilenen koroner arterlerin duvarlarında genişleme veya şişkinliğe neden olan kalp kası iltihaplanmasıdır. Erken çocukluk çağı hastalığı olan ve sıklıka 5 yaş altındaki çocuklarda görülen kawasaki hastalığı, yüksek ateş, ağız ve boğazdaki mukoza zarının iltihabı, kırmızımsı bir deri döküntüsü ve lenf düğümlerinin şişmesi ile belirti vermektedir. Kawasaki Hastalığı Neden Olur?Hastalığın hangi sebeplerden kaynaklandığı henüz kesin olarak bilinmemekle birlikte, kawasaki hastalığına belirli genlerdeki değişikliklerin, virüslerin, bakteriyel enfeksiyonların ve çevresel faktörlerinin neden olabileceğini üzerinde durulmaktadır. Kardeşi Kawasaki hastalığı geçiren bir çocuğun hastalığa yakalanma riskinin yüksek olması, hastalığın genetik faktörlerden kaynaklanabileceğini de düşündürmektedir.Ayrıca hastalığın Asya ırkında sık görülmesi ise bazı genlerin Kawasaki hastalığına neden olabileceğini tahmin edilmektedir. Bulaşıcı bir hastalık olmayan Kawasaki hastalığı sonbahar ve kış aylarında sık görülmektedir.Kawasaki Hastalığı Risk Faktörleri Nelerdir?Yarım asır önce tanımlanmasına rağmen hakkında henüz çok fazla şey bilinmeyen Kawasaki hastalığı ile ilgili bilinen çok az bilgi bulunmaktadır. Kawasaki hastalığı ile ilgili bilenler ise şunlardır: Genetik yatkınlık: Genetik yatkınlığı olan çocuklarda daha sık görülür Yaş: Kawasaki hastalığı % 85 oranında 5 yaş altındaki çocuklarda görülür. Cinsiyet: Erkek çocuklar kız çocuklarına göre 1,5 kat daha fazla risk altında. Etnik köken: Tüm dünyada yaygın olarak görülen Kawasaki hastalığı Asya ırkı kökenli olanlarda daha sık görülür.Kawasaki Hastalığının Belirtileri Nelerdir?Kawasaki hastalığının belirtileri genelde 3 aşamada ortaya çıkmaktadır.Kawasaki Hastalığı 1. dönem belirtileri: En az 5 gün süren yüksek ateş Yoğun bir akıntı olmadan aşırı derecede kırmızı gözler Anüs etrafında ve kasıklarda döküntü Kırmızı, kuru, çatlamış dudaklar ve aşırı derecede kırmızı, şişmiş dil Avuç içinde ve ayak tabanlarında şişlik ve kızarma Boyun ve tüm vücut lenf bezlerinde şişme Çilek görünümlü dilKawasaki Hastalığı 2. dönem belirtileri:Kawasaki 2 dönemde ateş ve diğer belirtilerin azalması ile başlayan subakut dönem belirtileri 4 hafta devam edebilmektedir. Bu belirtiler şunlardır: Huzursuzluk İştahsızlık Konjuktivit Makat etrafı ve parmak uçlarında soyulma Trombosit değerinde yükselme Kawasaki Hastalığı 3. dönem belirtileriKawasaki hastalığının 3. dönemi komplikasyon gelişmedikçe belirti ve semptomlar yavaş yavaş kaybolur. Hastalığın tüm klinik bulgularının kaybolduğu ve sedimentasyon değerinin düştüğü nekahat dönemi 6. haftadan sonra başlar.Kawasaki Hastalığı Kalp Komplikasyonları Nelerdir?Tedavi edilmemiş Kawasaki hastalığı çocuklarda edinilmiş kalp hastalıklarının önde gelen nedenlerinden birisidir. Tedavi edilmeyen Kawasaki hastalığı şu kalp komplikasyonlarına neden olur: Koroner arter anevrizması(balonlaşma) Miyokard iskemisi Kalp kapakçığı sorunu Mitral kapak yetersizliği Kalp zarında sıvı birikmesiKawasaki Hastalığı Nasıl Teşhis Edilir?Kawasaki hastalığı 5 günden fazla süren, antibiyotiklere cevap vermeyen yüksek ateş ve aşağıdaki 5 bulgudan 4’nün görülmesi ile tanı konulur. Ağız mukozası değişiklikleri (dudakta çatlaklar, çilek dil) İki taraflı kırmızı göz ya da akıntısız konjuktivit Gövdede ve kasık bölgesindeki döküntü Boyunda tek taraflı lenf bezi büyümesi El ve ayakta şişlikBu belirtilerle Kawasaki hastalığından şüphelenilmesi durumunda ayrıntılı muayene, kan, idrar testleri ve en önemlisi de bir çocuk kardiyoloğu tarafından çekilecek Ekokardiyografi ile kesin teşhis konulur.Kawasaki Hastalığı Nasıl Tedavi Edilir?Tüm hastalıklarda olduğu gibi Kawasaki hastalığında da erken teşhis çok önemlidir. Erken teşhis edilerek tedaviye hemen başlanması ateş ve diğer akut semptomların çözülmesini hızlandırarak kalp hasarı riskini önemli ölçüde azaltmaktadır. Tedavi yüksek doz intravenöz immün globulin (IVIG) ve yüksek doz aspirin içerebilir. İmmünglobulin, kanın sıvı kısmından elde edilen antikorları içeren özel bir preparattır. Tedavi hastalığın başlangıcından sonraki ilk 10 gün içinde verildiğinde, IVIG'in tek başına aspirin alan hastalarda koroner arter anormallikleri insidansını yaklaşık %20'den %3’e indirdiğini göstermektedir.Kawasaki Tedavisi Sonrası Dikkat Edilmesi Gerekenler Nelerdir?Kawasaki hastalık teşhisi konduktan sonra hastalar hastaneye yatırılarak tedaviye başlanır. Taburculuk sonrası bu hastaların bir çocuk kardiyoloğu tarafından takip edilmesi çok önemlidir. Başlangıçta 2, daha sonra ise 6-8 haftalarda kontrol muayenesi mutlaka yapılmalı. Daha sonra ki süreçte koroner arterlerin durumuna göre takip araları açılabilir. Sonra ki dönemde özellikle bu çocuklara kalp dostu alışkanlıkların kazandırılması çok önemlidir.Kawasaki Hastalığından Nasıl Korunulur?Kawasaki hastalığının kesin nedeni tam olarak bilinmemektedir. Hastalığı enfeksiyonların tetiklediği düşünülmektedir. Bu nedenle genel enfeksiyon önlemleri, hijyen, güçlü bağışıklık sistemi, düzenli sağlam çocuk izlemi ve çocukluk çağı aşılarının eksiksiz yapılması gerekmektedir.Kawasaki Hastalığı ile İlgili Sık Sorulan SorularKawasaki hastalığı kimlerde görülür?Kawasaki hastalığı %85’i 5 yaş altı çocuklarda görülür. 9 yaşından büyüklerde görülme oranı %1’in altındadır.Kawasaki hastalığı sadece çocuklarda mı görülür?Kawasaki hastalığı genellikle 5 yaşın altındaki çocuklarda görülür. Ancak Kawasaki hastalığı ileri yaşlarda koroner kalp hastası olan kişiler için de bir risk faktörüdür. 40 yaş altında koroner hastalığı olan erişkinlerin % 5’i çocukken Kawasaki hastalığı geçirmiş olduğu tespit edilmiştir.Kawasaki hastalığının hayati risk faktörleri nelerdir?Kawasaki hastalığı genellikle kalp damarlarını tutan tedavi edilebilir bir hastalıktır. Koroner arter tutulumu olmadan erken teşhis edilen hastalık başarılı bir şekilde tedavi edilebilmektedir. Hastalığın ölüm oranı binde birden azdır.Kawasaki hastalığı erkek çocuklarda mı kız çocuklarında mı daha fazla görülür?Kawasaki hastalığı tüm dünyada 5 yaş altındaki çocuklarda yaygın olarak görülen bir hastalıktır. Görülme sıklığı coğrafi bölge, ırk, yaş ve cinsiyete göre değişiklik göstermektedir. Asya ırkında daha sık görülen hastalığın en çok görüldüğü ülke Japonya dı. Kawasaki hastalığı erkek çocuklarda kız çocuklarına göre 1,5 kat daha fazla görülmektedir.Kawasaki hastalığı genetik bir hastalık mıdır?Kawasaki hastalığının tamamen genetik bir hastalık olduğu söylenemez. Ancak genetik yatkınlığı olan çocuklarda veya kardeşi Kawasaki hastalığı geçiren bir çocuğun hastalığa yakalanma riski daha yüksektir. Bu durum da hastalığın genetik bir yatkınlığı olduğunu düşündürmektedir.Kawasaki hastalığı bulaşıcı bir hastalık mıdır?Kawasaki hastalığının nedeni henüz kesin olarak bilinmemektedir. Daha önceden geçirilen enfeksiyonların neden olduğu düşünülen Kawasaki hastalığı bulaşıcı bir hastalık değildir.
Kawasaki Hastalığı Nedir?Mukokutanöz lenf nodu sendromu olarak da bilinen kawasaki hastalığı, kanı kalp kasına taşıyan arterlerde iltihaplanma, etkilenen koroner arterlerin duvarlarında genişleme veya şişkinliğe neden olan kalp kası iltihaplanmasıdır. Erken çocukluk çağı hastalığı olan ve sıklıka 5 yaş altındaki çocuklarda görülen kawasaki hastalığı, yüksek ateş, ağız ve boğazdaki mukoza zarının iltihabı, kırmızımsı bir deri döküntüsü ve lenf düğümlerinin şişmesi ile belirti vermektedir. Kawasaki Hastalığı Neden Olur?Hastalığın hangi sebeplerden kaynaklandığı henüz kesin olarak bilinmemekle birlikte, kawasaki hastalığına belirli genlerdeki değişikliklerin, virüslerin, bakteriyel enfeksiyonların ve çevresel faktörlerinin neden olabileceğini üzerinde durulmaktadır. Kardeşi Kawasaki hastalığı geçiren bir çocuğun hastalığa yakalanma riskinin yüksek olması, hastalığın genetik faktörlerden kaynaklanabileceğini de düşündürmektedir.Ayrıca hastalığın Asya ırkında sık görülmesi ise bazı genlerin Kawasaki hastalığına neden olabileceğini tahmin edilmektedir. Bulaşıcı bir hastalık olmayan Kawasaki hastalığı sonbahar ve kış aylarında sık görülmektedir.Kawasaki Hastalığı Risk Faktörleri Nelerdir?Yarım asır önce tanımlanmasına rağmen hakkında henüz çok fazla şey bilinmeyen Kawasaki hastalığı ile ilgili bilinen çok az bilgi bulunmaktadır. Kawasaki hastalığı ile ilgili bilenler ise şunlardır:Kawasaki Hastalığının Belirtileri Nelerdir?Kawasaki hastalığının belirtileri genelde 3 aşamada ortaya çıkmaktadır.Kawasaki Hastalığı 1. dönem belirtileri:Kawasaki Hastalığı 2. dönem belirtileri:Kawasaki 2 dönemde ateş ve diğer belirtilerin azalması ile başlayan subakut dönem belirtileri 4 hafta devam edebilmektedir. Bu belirtiler şunlardır:Kawasaki Hastalığı 3. dönem belirtileriKawasaki hastalığının 3. dönemi komplikasyon gelişmedikçe belirti ve semptomlar yavaş yavaş kaybolur. Hastalığın tüm klinik bulgularının kaybolduğu ve sedimentasyon değerinin düştüğü nekahat dönemi 6. haftadan sonra başlar.Kawasaki Hastalığı Kalp Komplikasyonları Nelerdir?Tedavi edilmemiş Kawasaki hastalığı çocuklarda edinilmiş kalp hastalıklarının önde gelen nedenlerinden birisidir. Tedavi edilmeyen Kawasaki hastalığı şu kalp komplikasyonlarına neden olur:Kawasaki Hastalığı Nasıl Teşhis Edilir?Kawasaki hastalığı 5 günden fazla süren, antibiyotiklere cevap vermeyen yüksek ateş ve aşağıdaki 5 bulgudan 4’nün görülmesi ile tanı konulur.Bu belirtilerle Kawasaki hastalığından şüphelenilmesi durumunda ayrıntılı muayene, kan, idrar testleri ve en önemlisi de bir çocuk kardiyoloğu tarafından çekilecek Ekokardiyografi ile kesin teşhis konulur.Kawasaki Hastalığı Nasıl Tedavi Edilir?Tüm hastalıklarda olduğu gibi Kawasaki hastalığında da erken teşhis çok önemlidir. Erken teşhis edilerek tedaviye hemen başlanması ateş ve diğer akut semptomların çözülmesini hızlandırarak kalp hasarı riskini önemli ölçüde azaltmaktadır. Tedavi yüksek doz intravenöz immün globulin (IVIG) ve yüksek doz aspirin içerebilir. İmmünglobulin, kanın sıvı kısmından elde edilen antikorları içeren özel bir preparattır. Tedavi hastalığın başlangıcından sonraki ilk 10 gün içinde verildiğinde, IVIG'in tek başına aspirin alan hastalarda koroner arter anormallikleri insidansını yaklaşık %20'den %3’e indirdiğini göstermektedir.Kawasaki Tedavisi Sonrası Dikkat Edilmesi Gerekenler Nelerdir?Kawasaki hastalık teşhisi konduktan sonra hastalar hastaneye yatırılarak tedaviye başlanır. Taburculuk sonrası bu hastaların bir çocuk kardiyoloğu tarafından takip edilmesi çok önemlidir. Başlangıçta 2, daha sonra ise 6-8 haftalarda kontrol muayenesi mutlaka yapılmalı. Daha sonra ki süreçte koroner arterlerin durumuna göre takip araları açılabilir. Sonra ki dönemde özellikle bu çocuklara kalp dostu alışkanlıkların kazandırılması çok önemlidir.Kawasaki Hastalığından Nasıl Korunulur?Kawasaki hastalığının kesin nedeni tam olarak bilinmemektedir. Hastalığı enfeksiyonların tetiklediği düşünülmektedir. Bu nedenle genel enfeksiyon önlemleri, hijyen, güçlü bağışıklık sistemi, düzenli sağlam çocuk izlemi ve çocukluk çağı aşılarının eksiksiz yapılması gerekmektedir.Kawasaki Hastalığı ile İlgili Sık Sorulan SorularKawasaki hastalığı kimlerde görülür?Kawasaki hastalığı %85’i 5 yaş altı çocuklarda görülür. 9 yaşından büyüklerde görülme oranı %1’in altındadır.Kawasaki hastalığı sadece çocuklarda mı görülür?Kawasaki hastalığı genellikle 5 yaşın altındaki çocuklarda görülür. Ancak Kawasaki hastalığı ileri yaşlarda koroner kalp hastası olan kişiler için de bir risk faktörüdür. 40 yaş altında koroner hastalığı olan erişkinlerin % 5’i çocukken Kawasaki hastalığı geçirmiş olduğu tespit edilmiştir.Kawasaki hastalığının hayati risk faktörleri nelerdir?Kawasaki hastalığı genellikle kalp damarlarını tutan tedavi edilebilir bir hastalıktır. Koroner arter tutulumu olmadan erken teşhis edilen hastalık başarılı bir şekilde tedavi edilebilmektedir. Hastalığın ölüm oranı binde birden azdır.Kawasaki hastalığı erkek çocuklarda mı kız çocuklarında mı daha fazla görülür?Kawasaki hastalığı tüm dünyada 5 yaş altındaki çocuklarda yaygın olarak görülen bir hastalıktır. Görülme sıklığı coğrafi bölge, ırk, yaş ve cinsiyete göre değişiklik göstermektedir. Asya ırkında daha sık görülen hastalığın en çok görüldüğü ülke Japonya dı. Kawasaki hastalığı erkek çocuklarda kız çocuklarına göre 1,5 kat daha fazla görülmektedir.Kawasaki hastalığı genetik bir hastalık mıdır?Kawasaki hastalığının tamamen genetik bir hastalık olduğu söylenemez. Ancak genetik yatkınlığı olan çocuklarda veya kardeşi Kawasaki hastalığı geçiren bir çocuğun hastalığa yakalanma riski daha yüksektir. Bu durum da hastalığın genetik bir yatkınlığı olduğunu düşündürmektedir.Kawasaki hastalığı bulaşıcı bir hastalık mıdır?Kawasaki hastalığının nedeni henüz kesin olarak bilinmemektedir. Daha önceden geçirilen enfeksiyonların neden olduğu düşünülen Kawasaki hastalığı bulaşıcı bir hastalık değildir. | 5,327 |
421 | Hastalıklar | Katarakt | Katarakt, göz merceğinin veya onu çevreleyen şeffaf zarın ışığın geçişini engelleyecek şekilde bulanıklaşmasıdır. Tedavi edilmediğinde körlüğe neden olabilen katarakt bulanık, bulutlu veya çift görme, ışığa karşı hassasiyet ve geceleri görmede zorluk belirtileri ile karakterizedir. Genellikle yaşlanmaya bağlı ortaya çıkan katarakt, aynı zamanda göze perde inmesi şeklinde de tarif edilebilir. Kataraktın tek çözümü ise ameliyattır.Katarakt, göz merceğinin veya onu çevreleyen şeffaf zarın ışığın geçişini engelleyecek şekilde bulanıklaşmasıdır. Tedavi edilmediğinde körlüğe neden olabilen katarakt bulanık, bulutlu veya çift görme, ışığa karşı hassasiyet ve geceleri görmede zorluk belirtileri ile karakterizedir. Genellikle yaşlanmaya bağlı ortaya çıkan katarakt, aynı zamanda göze perde inmesi şeklinde de tarif edilebilir. Kataraktın tek çözümü ise ameliyattır.
Katarakt Nedir?Katarakt hastalığı, göz merceğinin bulanıklaşması veya şeffaflığının kaybolmasıdır. Gözbebeğinin ve irisin arkasında bulunan ve ışığı retinaya odaklayan kristal berraklığında bir yapı olan göz merceğindeki bozulmayı ifade eden katarakt, genellikle yaşlılığa bağlı ortaya çıkar.Katarakt hastalığının yaygın belirtileri arasında gözün kamaşması, göz yorgunluğu, baş ağrısı, ışığa karşı hassasiyet ve hem yakın hem de uzağı görememe yer alır. Göz merceğindeki proteinin birikip merceği bulanık hale getirmesi sonucu meydana gelen katarakt, tedavi edilmediği takdirde körlüğe kadar gidebilir. Bunun önüne geçmek için uygulanabilecek tek yöntem ise katarakt ameliyatıdır.Katarakt ameliyatında sertleşmiş katarakt kırılıp, temizlenerek yerine göz içi mercek yerleştirilir. Katarakt Neden Olur?Katarakt hastalığı, göz bebeğinin arkasındaki görmeyi sağlayan doğal mercekteki proteinin birikip merceğin saydamlığını kaybederek bulanıklaşması ve matlaşması sonucu ortaya çıkar. Bu duruma neden olan faktörler arasında yaşlılık, genetik, diyabet, yüksek tansiyon, güneş ışığına yoğun maruz kalma, göz yaralanmaları, sigara ve alkoldür. Katarakta neden olan faktörler şunlardır: Yaşlılık Genetik Diyabet Yüksek tansiyon Güneş ışığına fazla maruz kalma Göz yaralanmaları Daha önceki göz ameliyatları Üveit Sigara-alkol tüketimi Steroid ilaçların uzun süreli kullanımı Kanser tedavisinde uygulanan radyasyon tedavisi Çevresel faktörlerAyrıca gözün uvea bölgesinin iltihabı olan üveit hastalığının tedavisinde kullanılan steroid damlalar da katarakt oluşumu riskini arttırmaktadır. Bunların yanı sıra miyop ve down sendromu gibi erken yaşlanmaya sebep olan hastalıklar da katarakta yol açabilir. Hastalar, genelde ‘sisli ya da dumanlı görme’ şikayetiyle göz doktoruna başvurur. Bu durum zaman içinde görmeyi önemli ölçüde bozar. Özellikle geceleri karşıdan gelen ışığın dağılmasına bağlı olarak gözlerde kamaşma, okuma zorluğu, yüzleri tanıma ve televizyon izlemede zorlanma, cisimlerin renklerini daha koyu veya donuk renkte görme, yakın gözlüğüne olan ihtiyacın azalması, düz kenarların eğik görülmesi gibi belirtiler kataraktın habercisidir.Katarakt Türleri Nelerdir?Katarakt, çıkış türüne göre ise ikiye ayrılır.Doğumsal katarakt doğumdan itibaren görülen, lensin tek veya çift taraflı saydamlığını kaybetmesi ve opaklaşmasıdır. Annenin gebelik sırasında geçirdiği enfeksiyonlara ya da kullanılan ilaçlara bağlı olarak ortaya çıkan doğumsal katarakt, bazen hiçbir nedene bağlı olmayabilir.Yaşlılık kataraktı ise 50-60 yaş üzerindeki hastalarda görmenin giderek azalmasıyla kendini belli eder. Kataraktın gelişme riski diyabet hastalarında % 60 daha fazladır. Bu hasta grubunda hızlı ilerleyen katarakt, 30’lu ya da 40’lı yaşlarda da önemli bir göz sorunu haline gelebilir. Katarakt Belirtileri Nelerdir?Katarakt hastalığının en yaygın klinik belirtilerinin başında ışığa karşı hassasiyet, görüş açısında azalma, bulanık görme ve gözün kamaşması gelir. Ortalama 55-60 yaş civarındaki kişilerde gözün merceğinde başlayan hafif bir matlaşma ve sertleşme ile kendini gösteren katarakt aynı zamanda göz yorgunluğu, bağ ağrısı ve hem yakını hem de uzağı görememe gibi sinyaller verir.Katarakt hastası olan kişiler yaygın olarak şu belirtilerden şikayet eder: Işığa karşı hassasiyet ve ışıkların etrafında çizgi görmek Uzak ve yakın görüşte azalma Bulanık, flu görme Gece görüşünde azalma Renkleri daha solgun ve sararmış görme Gözlük ve lens numarasının sık sık değişmesi Göz yorgunluğu Baş ağrısı Derinlik hissinin kaybolması Yakını gözlüksüz daha iyi görme Araç kullanmada güçlük Gazete, dergi, kitap okurken ışık ihtiyacı duymaIşığa karşı hassasiyetKatarakt olan kişi, şeffaf göz merceğindeki yapının bozulması sonucu bulanıklaşmasıyla birlikte ışığa karşı bir hassasiyet yaşar. Bu hassasiyet aynı zamanda ışıkların etrafından çizgiler görülmesine de yol açabilir.Görüş açısında azalma, bulanık görmeGöz merceğinin bulanıklaşması, görüş kalitesini düşürerek görüş açısındaki azalmayı beraberinde getirir ve aynı zamanda bulanık bir görüş açısı neden olur. Bu durum bulutlu bir pencereden bakmaya benzer.Hem uzağı hem de yakını görememeGöz merceğinin içindeki proteinin yapısı bozuldukça lensten optik sinire giren ışık miktarını etkilenir. Bu durum hem uzak hem de yakını görememe problemini ortaya çıkarır.Gözde kamaşmaGöz kamaşması, katarakt hastalığının göstergelerinden biridir ve katarakt hastası kişiler göz kamaşmasından oldukça fazla yakınırlar.Göz yorgunluğu ve baş ağrısı Kataraktın diğer belirtileri arasına göz yorgunluğu ve baş ağrısı da dahil olur. Renkleri algılama konusunda sorun yaşama Katarakt hastası olan bireyler gördüğü renkleri algılama konusunda sorun yaşarlar ve bu durum oldukça rahatsız edici bir hal alabilir.Katarakt Teşhisi Nasıl Konulur? Katarakt tanısı için öncelikle Göz Hastalıkları Uzmanı hastanın detaylı öyküsünü alır. Sonrasında muayeneye geçilir. Katarakt, göz hastalıkları uzmanının yapacağı rutin göz kontrolü veya biyomikroskop muayene sayesinde teşhis edilir.Katarakt Nasıl Tedavisi Edilir? Katarakt yalnızca ameliyat ile tedavi edilen bir hastalıktır. Yapılan ameliyatlarda, ‘intrakapsüler katarakt ekstraksiyonu’ ya da sıkça yapılan ‘ekstrakapsüler katarakt ekstraksiyonu’ teknikleri kullanılır. Ekstrakapsüler ekstraksiyonda, planlı ekstrakapsüler cerrahi (dikişli göz merceği yerleştirme ameliyatı) ve fakoemülsifikasyon (halk arasında lazerle katarakt ameliyatı, dikişsiz) yöntemleri uygulanır.Cerrahi müdahalede geç kalınmış hastalarda ise göz bebeği alanındaki beyaz renkte matür katarakt görülebilir. Cerrahi müdahale ile hastanın uzak, hem uzak hem yakın ya da uzak, yakın ve orta yakın mesafenin tedavi edilmesi gibi seçenekler sunulur. Hastanın yaptığı seçime ve genel sağlık durumuna göre uygun göz içi lenslerden biri kullanılarak ameliyat gerçekleştirilir. Yüksek astigmatlarda ise özel lensler göz içine yerleştirilmektedir.Katarakt Ameliyatı Nasıl Yapılır?Premium göz içi lenslerin kullanımıyla birlikte hastalar katarakt ameliyatı sonrası yaşamlarını eskiye oranla daha konforlu bir şekilde sürdürmekte ve multifokal göz içi lensler sayesinde gözlük kullanmadan uzağı ve yakını rahatça görebilmektedir. Katarakt ameliyatında en yaygın kullanılan yöntem, halk arasında lazer cerrahisi olarak bilinen FAKO yöntemidir. Bu operasyonla sertleşmiş katarak kırılıp, temizlenerek yerine göz içi mercek yerleştirilmektedir.Operasyon 2 mm’den küçük bir kesiden yapılmaktadır. Yöntemin dikişsiz, ağrısız ve damla anestezisi ile yapılması hastaya büyük avantajlar sağlamaktadır. Hasta çok heyecanlı değilse tüm katarakt cerrahileri iğnesiz bir şekilde damla anestezi ile yapılmaktadır. Bu işlem 20-30 dakika sürmektedir. Katarakt ameliyatı sonrası hasta 2-3 gün içerisinde normal yaşamına dönebilmektedir.Katarakt oluşan kişilerde, ameliyat sırasında göze yerleştirilen, hem uzak hem yakını net görmeyi sağlayan "multifokal, trifokal" göziçi akıllı lens seçenekleri bulunmaktadır. Ameliyattan sonra gözlük ihtiyacı bu lensler sayesinde ortadan kalkar. Ayrıca katarakt söz konusu olmadan da aşırı kırma kusurlarında tıpkı katarakt durumunda olduğu gibi bu kez saydam olan göz içi lensi aynı şekilde ameliyatla alınabilir ve uygun akıllı göz içi lensi yerleştirilir. Böylelikle her mesafede gözlüksüz ve daha kaliteli bir görüş elde edilebilir.Katarakt Hakkında Sık Sorulan Sorular Katarakt ameliyatının ne zaman yapılması uygundur?Hastanın, görme becerisinin yetmediğini hissettiği, rahatsızlık duyduğu ve şikayetlerinin arttığı zaman katarakt ameliyatını düşünmesi gerekir.Katarakt ameliyatı göz bozukluklarını nasıl giderir?Normalde katarakt ameliyatı ile saydamlığı bozulmuş gözdeki merceğin yerine, göze giren ışınları uygun şekilde odaklayabilmek için doğal merceğe eş değerde bir mercek yerleştirilir ve ardından bütün hastalara yakın okuma gözlüğü verilir. Bu yeni nesil Multifokal göz içi lenslerde ise hem uzak, hem orta ve hem de yakın (okuma) mesafeler için yumuşak geçişli optik odakları vardır. Bunların sayesinde ameliyat sonrası hastalar bütün mesafelerde yaşamlarını gözlüksüz sürdürebilmektedir.FAKO, lazer mi demektir?Klasik ameliyat yöntemlerinin yanında şimdi fako adı verilen, daha yüksek teknoloji gerektiren bir yöntem kullanılıyor. Fako, ne yazık ki halk arasında yanlış bir şekilde lazer olarak bilinmektedir. Fako yönteminde lazer değil, ultrason gücü kullanılmaktadır. Şu anda bütün dünyada kullanılan, en popüler yöntem budur. Bu işlemin avantajı, çok küçük bir kesi ile gerçekleştirilmesidir. Yaklaşık 3 mm. uzunluğunda bir kesiden göz içine girilmektedir. Ve kalem gibi bir aletle katarakt içeride ultrason gücüyle parçalanıp, emilmektedir. Daha sonra, kesinin fazla genişletilmemesi için genellikle katlanır bir mercek konulur ve dikişe gerek kalmaz. Uygun hastalarda damlalı anestezi yapılmaktadır. Hastaya iğne yapılması bile gerekmez. Fako yöntemi, eski yöntemlerde olduğu gibi astigmatizmaya da yol açmaz; kesi küçük olduğu için hastalar çok çabuk iyileşip iş ve sosyal yaşamlarına dönebilir. Rehabilitasyon çok daha çabuk olmaktadır.Güneş kataraktta etkili mi?Katarakt genelde yaşın ilerlemesi ile göz merceği içindeki proteinlerin yapısının bozulmasından kaynaklanır. En sık nedeni ise güneş ışığıdır. Bunun dışında farklı tipte kataraktlar farklı nedenlerle oluşabilir. Kalıtım, şişmanlık, ağır ishaller, düşük sosyo ekonomik düzey, aşırı sigara, alkol, kadınlarda menopoz sonrası östrojen düzeyinin azalması ve aşırı tuz kullanımı da bu nedenler arasındadır.Katarakt ameliyatı ne kadar sürer?Katarakt ameliyatları hastanın durumuna göre değişebilmekle birlikte, ameliyat süresi de buna bağlı olarak değişebilir. Fako yöntemiyle yapılan katarakt ameliyatları ortalama 20-30 dakika sürmektedir.Katarakt ameliyatı olmazsam ne olur?Katarakt tedavi edilmezse görme tamamen kaybolabilir. Bunun yanında glokoma, göz kaymasına sebep olabilmektedir. Zamanında tedavi edilmeyen katarakt, ilerleyen dönemde ameliyat edilirse çeşitli komplikasyonlara sebep olabilir.Katarakt ameliyatında dijital navigasyon yöntemi nedir?Katarakt ve tedavisi seçenekleri yaşama doğrudan etkileri nedeniyle güncelliğini her zaman korumaktadır. Teknolojik gelişmeler günümüzde katarak cerrahisinin çok daha etkin olarak yapılmasına olanak sağlamaktadır. Dijital navigasyonla katarakt cerrahisinde kullanılan ileri teknoloji cihazlar; göz cerrahlarının katarakt cerrahisinin en zorlayıcı ve önemli basamaklarını otomatikleştirmelerine, daha iyi planlamalarına ve gerçekleştirmelerine imkan sağlamaktadır. Bunun doğal sonucu olarak katarakt hastalarının görsel sonuçları daha da iyileştirilebilmektedir. “Dijital Navigasyonla Femtolazer Destekli Katarakt Cerrahisi” olarak adlandırılan işlemde; hastanın göz resmi özel teknolojiler kullanılarak alınmakta, bu resim referans alınarak ameliyat kişiye özel planlanmaktadır. Yapılan planlama bir flash belleğe yüklenmekte ve flash bellekteki bilgiler doğrultusunda kesileri “Femtolazer” yapmaktadır. Göz içine konulacak yapay mercek de flash bellekteki referans değerleri dikkate alınarak yerleştirilmekte ve sonuçta daha yüksek görüş kalitesi sağlanmaktadır.Katarakt ameliyatları nasıl yapılmalı?Katarakt tedavileri kişiye özel hazırlanmalıdır. Dijital navigasyon yöntemi de kişiye özel tedaviyi getirmektedir. Operasyon öncesinde hastanın gözünün yüksek çözünürlüklü, teşhis amaçlı bir referans görüntüsü alınmaktadır. Kişinin göz haritası olarak adlandırılabilecek bu görüntü, işlem sırasında cerrahın tüm kesileri ve göz içi merceğini hizalamayı gerçek zamanlı olarak görmesini sağlamaktadır. Katarakt cerrahisinde eskiden hastanın gözüne yapılacak kornea ve lens kesilerinin yeri cerrah tarafından el yordamıyla yapılırken, şimdi dijital navigasyon altında tam da olması gereken yere yapılmaktadır. Bu da lensin en doğru yere konulmasına ve astigmatizmanın kontrol edilebilmesine ve sonuçta daha yüksek görüş kalitesi elde edilmesine yardımcı olmaktadır.Dijital navigasyonla femtolazer destekli katarakt cerrahisi tedavisi sonucunda elde edilen görüş kalitesinin ömrü ilerlemiş kataraktlarda bile daha uzun olabilmektedir. Gözde kornea akasında endotel adı verilen bir hücre tabakası bulunmaktadır. Katarakt ameliyatlarında bu tabakadaki hücrelerde kayıp ilerlemiş kataraktlarda çok daha büyük bir oranlara çıkabilmektedir. Dijital navigasyonla femtolazer destekli katarakt cerrahisi sayesinde endotel kaybı daha düşük oranlara indirilebilmektedir ve böylelikle ameliyat sonrası elde edilen görüş kalitesinin ömrü de uzayabilmektedir.Katarakt tedavisinde kullanılan göz içi mercekler nasıl olmalı?Göz içi merceklerin kalitesi kişinin görme performansını etkiler. Kalitesiz göz içi merceklerinde yansımalar, renk kayıpları oluşur. Kaliteli göz içi merceklerinde bu etkiler olmamaktadır. Akıllı lens uygulamalarında en çok kullanılan monofokal denilen tek odaklı lenslerin uyum yeteneği olmadığından ameliyat sonrasında tek bir mesafenin net görülmesi mümkün oluyor. Ancak akıllı lens olarak bilinen mercekler tıpkı doğal merceklerde olduğu gibi göz içinde yer ve biçimini değiştirerek uyum sağlayabiliyor. Bu alanda yoğun çalışmalar sürmekle birlikte henüz tam klinik uygulama imkanı bulunamamıştır.Bugün en yaygın olarak kullanılmakta olan ve üzerinde çalışmaların aralıksız sürdürüldüğü lenslerde, lens optiği üzerinde değişik bölümler farklı biçim ve kırıcılıkta üretiliyor. Bu farklı bölümlerle bakılan her mesafenin beyinde ayrımlanarak net görülmesi amaçlanmaktadır. Ameliyatta kullanılacak akıllı lensler hastaya göre belirleniyor. Ameliyat öncesi hasta değerlendirmesinin çok detaylı gerçekleştirilmesi, görsel ihtiyaç ve beklentiler için uygun seçimlerin yapılması büyük önem taşır. Tek odaklı yani monofokal lensler ekonomik olması ve sonucu daha net kestirilebildiği için daha yaygın kullanılıyor. Ameliyat öncesi yapılan ölçümlerle uzak ya da yakın, tek mesafe için dioptrik gücü ayarlanabiliyor. Ancak diğer mesafe için gözlük takılması gerekiyor. Tek odaklı lensin tüm optik alanı tek bir uzaklığa yönelik olduğundan farklı odaklar arasında geçiş sorunları, kamaşma, kontrast kaybı gibi yakınmalar olabiliyor. Eğer hasta ameliyat sonrasında gözlük takmayı baştan kabulleniyor ve de çok odaklı lenslere yüklü para ödemek istemiyorsa tek odaklı lensler en uygun ve sonucu en kestirilebilir çözümdür.Günümüzün dinamik yaşam koşulları içinde bakılan her uzaklığı gözlüksüz net görebilme amaçlı multifokal intraoküler yani çok odaklı lensler üretiliyor. Başlangıçta bifokal (iki odaklı) olarak üretilen bu lensler günümüzde ara mesafeler de göz önüne alınarak daha çoğunlukla trifokal (üç odaklı) özellikte üretiliyor. Son yıllarda özellikle gece görmede oluşabilen yan etkileri ortadan kaldırabilme amaçlı olarak odak derinliği artırılmış (Extended Depth of Focus- EDOF) göz içi lensleri kullanıma girmiştir.Refraktif cerrahisi olanlar katarakt ameliyatı olabilir mi?Geçmişte lazer gibi refraktif cerrahi geçiren kişiler ileride katarakt ameliyatı olabilir. Bu işlemler sonrası bir sorun oluşmamaktadır.
Katarakt Nedir?Katarakt hastalığı, göz merceğinin bulanıklaşması veya şeffaflığının kaybolmasıdır. Gözbebeğinin ve irisin arkasında bulunan ve ışığı retinaya odaklayan kristal berraklığında bir yapı olan göz merceğindeki bozulmayı ifade eden katarakt, genellikle yaşlılığa bağlı ortaya çıkar.Katarakt hastalığının yaygın belirtileri arasında gözün kamaşması, göz yorgunluğu, baş ağrısı, ışığa karşı hassasiyet ve hem yakın hem de uzağı görememe yer alır. Göz merceğindeki proteinin birikip merceği bulanık hale getirmesi sonucu meydana gelen katarakt, tedavi edilmediği takdirde körlüğe kadar gidebilir. Bunun önüne geçmek için uygulanabilecek tek yöntem ise katarakt ameliyatıdır.Katarakt ameliyatında sertleşmiş katarakt kırılıp, temizlenerek yerine göz içi mercek yerleştirilir. Katarakt Neden Olur?Katarakt hastalığı, göz bebeğinin arkasındaki görmeyi sağlayan doğal mercekteki proteinin birikip merceğin saydamlığını kaybederek bulanıklaşması ve matlaşması sonucu ortaya çıkar. Bu duruma neden olan faktörler arasında yaşlılık, genetik, diyabet, yüksek tansiyon, güneş ışığına yoğun maruz kalma, göz yaralanmaları, sigara ve alkoldür. Katarakta neden olan faktörler şunlardır:Ayrıca gözün uvea bölgesinin iltihabı olan üveit hastalığının tedavisinde kullanılan steroid damlalar da katarakt oluşumu riskini arttırmaktadır. Bunların yanı sıra miyop ve down sendromu gibi erken yaşlanmaya sebep olan hastalıklar da katarakta yol açabilir. Hastalar, genelde ‘sisli ya da dumanlı görme’ şikayetiyle göz doktoruna başvurur. Bu durum zaman içinde görmeyi önemli ölçüde bozar. Özellikle geceleri karşıdan gelen ışığın dağılmasına bağlı olarak gözlerde kamaşma, okuma zorluğu, yüzleri tanıma ve televizyon izlemede zorlanma, cisimlerin renklerini daha koyu veya donuk renkte görme, yakın gözlüğüne olan ihtiyacın azalması, düz kenarların eğik görülmesi gibi belirtiler kataraktın habercisidir.Katarakt Türleri Nelerdir?Katarakt, çıkış türüne göre ise ikiye ayrılır.Doğumsal katarakt doğumdan itibaren görülen, lensin tek veya çift taraflı saydamlığını kaybetmesi ve opaklaşmasıdır. Annenin gebelik sırasında geçirdiği enfeksiyonlara ya da kullanılan ilaçlara bağlı olarak ortaya çıkan doğumsal katarakt, bazen hiçbir nedene bağlı olmayabilir.Yaşlılık kataraktı ise 50-60 yaş üzerindeki hastalarda görmenin giderek azalmasıyla kendini belli eder. Kataraktın gelişme riski diyabet hastalarında % 60 daha fazladır. Bu hasta grubunda hızlı ilerleyen katarakt, 30’lu ya da 40’lı yaşlarda da önemli bir göz sorunu haline gelebilir. Katarakt Belirtileri Nelerdir?Katarakt hastalığının en yaygın klinik belirtilerinin başında ışığa karşı hassasiyet, görüş açısında azalma, bulanık görme ve gözün kamaşması gelir. Ortalama 55-60 yaş civarındaki kişilerde gözün merceğinde başlayan hafif bir matlaşma ve sertleşme ile kendini gösteren katarakt aynı zamanda göz yorgunluğu, bağ ağrısı ve hem yakını hem de uzağı görememe gibi sinyaller verir.Katarakt hastası olan kişiler yaygın olarak şu belirtilerden şikayet eder:Işığa karşı hassasiyetKatarakt olan kişi, şeffaf göz merceğindeki yapının bozulması sonucu bulanıklaşmasıyla birlikte ışığa karşı bir hassasiyet yaşar. Bu hassasiyet aynı zamanda ışıkların etrafından çizgiler görülmesine de yol açabilir.Görüş açısında azalma, bulanık görmeGöz merceğinin bulanıklaşması, görüş kalitesini düşürerek görüş açısındaki azalmayı beraberinde getirir ve aynı zamanda bulanık bir görüş açısı neden olur. Bu durum bulutlu bir pencereden bakmaya benzer.Hem uzağı hem de yakını görememeGöz merceğinin içindeki proteinin yapısı bozuldukça lensten optik sinire giren ışık miktarını etkilenir. Bu durum hem uzak hem de yakını görememe problemini ortaya çıkarır.Gözde kamaşmaGöz kamaşması, katarakt hastalığının göstergelerinden biridir ve katarakt hastası kişiler göz kamaşmasından oldukça fazla yakınırlar.Göz yorgunluğu ve baş ağrısı Kataraktın diğer belirtileri arasına göz yorgunluğu ve baş ağrısı da dahil olur. Renkleri algılama konusunda sorun yaşama Katarakt hastası olan bireyler gördüğü renkleri algılama konusunda sorun yaşarlar ve bu durum oldukça rahatsız edici bir hal alabilir.Katarakt Teşhisi Nasıl Konulur? Katarakt tanısı için öncelikle Göz Hastalıkları Uzmanı hastanın detaylı öyküsünü alır. Sonrasında muayeneye geçilir. Katarakt, göz hastalıkları uzmanının yapacağı rutin göz kontrolü veya biyomikroskop muayene sayesinde teşhis edilir.Katarakt Nasıl Tedavisi Edilir? Katarakt yalnızca ameliyat ile tedavi edilen bir hastalıktır. Yapılan ameliyatlarda, ‘intrakapsüler katarakt ekstraksiyonu’ ya da sıkça yapılan ‘ekstrakapsüler katarakt ekstraksiyonu’ teknikleri kullanılır. Ekstrakapsüler ekstraksiyonda, planlı ekstrakapsüler cerrahi (dikişli göz merceği yerleştirme ameliyatı) ve fakoemülsifikasyon (halk arasında lazerle katarakt ameliyatı, dikişsiz) yöntemleri uygulanır.Cerrahi müdahalede geç kalınmış hastalarda ise göz bebeği alanındaki beyaz renkte matür katarakt görülebilir. Cerrahi müdahale ile hastanın uzak, hem uzak hem yakın ya da uzak, yakın ve orta yakın mesafenin tedavi edilmesi gibi seçenekler sunulur. Hastanın yaptığı seçime ve genel sağlık durumuna göre uygun göz içi lenslerden biri kullanılarak ameliyat gerçekleştirilir. Yüksek astigmatlarda ise özel lensler göz içine yerleştirilmektedir.Katarakt Ameliyatı Nasıl Yapılır?Premium göz içi lenslerin kullanımıyla birlikte hastalar katarakt ameliyatı sonrası yaşamlarını eskiye oranla daha konforlu bir şekilde sürdürmekte ve multifokal göz içi lensler sayesinde gözlük kullanmadan uzağı ve yakını rahatça görebilmektedir. Katarakt ameliyatında en yaygın kullanılan yöntem, halk arasında lazer cerrahisi olarak bilinen FAKO yöntemidir. Bu operasyonla sertleşmiş katarak kırılıp, temizlenerek yerine göz içi mercek yerleştirilmektedir.Operasyon 2 mm’den küçük bir kesiden yapılmaktadır. Yöntemin dikişsiz, ağrısız ve damla anestezisi ile yapılması hastaya büyük avantajlar sağlamaktadır. Hasta çok heyecanlı değilse tüm katarakt cerrahileri iğnesiz bir şekilde damla anestezi ile yapılmaktadır. Bu işlem 20-30 dakika sürmektedir. Katarakt ameliyatı sonrası hasta 2-3 gün içerisinde normal yaşamına dönebilmektedir.Katarakt oluşan kişilerde, ameliyat sırasında göze yerleştirilen, hem uzak hem yakını net görmeyi sağlayan "multifokal, trifokal" göziçi akıllı lens seçenekleri bulunmaktadır. Ameliyattan sonra gözlük ihtiyacı bu lensler sayesinde ortadan kalkar. Ayrıca katarakt söz konusu olmadan da aşırı kırma kusurlarında tıpkı katarakt durumunda olduğu gibi bu kez saydam olan göz içi lensi aynı şekilde ameliyatla alınabilir ve uygun akıllı göz içi lensi yerleştirilir. Böylelikle her mesafede gözlüksüz ve daha kaliteli bir görüş elde edilebilir.Katarakt Hakkında Sık Sorulan Sorular Katarakt ameliyatının ne zaman yapılması uygundur?Hastanın, görme becerisinin yetmediğini hissettiği, rahatsızlık duyduğu ve şikayetlerinin arttığı zaman katarakt ameliyatını düşünmesi gerekir.Katarakt ameliyatı göz bozukluklarını nasıl giderir?Normalde katarakt ameliyatı ile saydamlığı bozulmuş gözdeki merceğin yerine, göze giren ışınları uygun şekilde odaklayabilmek için doğal merceğe eş değerde bir mercek yerleştirilir ve ardından bütün hastalara yakın okuma gözlüğü verilir. Bu yeni nesil Multifokal göz içi lenslerde ise hem uzak, hem orta ve hem de yakın (okuma) mesafeler için yumuşak geçişli optik odakları vardır. Bunların sayesinde ameliyat sonrası hastalar bütün mesafelerde yaşamlarını gözlüksüz sürdürebilmektedir.FAKO, lazer mi demektir?Klasik ameliyat yöntemlerinin yanında şimdi fako adı verilen, daha yüksek teknoloji gerektiren bir yöntem kullanılıyor. Fako, ne yazık ki halk arasında yanlış bir şekilde lazer olarak bilinmektedir. Fako yönteminde lazer değil, ultrason gücü kullanılmaktadır. Şu anda bütün dünyada kullanılan, en popüler yöntem budur. Bu işlemin avantajı, çok küçük bir kesi ile gerçekleştirilmesidir. Yaklaşık 3 mm. uzunluğunda bir kesiden göz içine girilmektedir. Ve kalem gibi bir aletle katarakt içeride ultrason gücüyle parçalanıp, emilmektedir. Daha sonra, kesinin fazla genişletilmemesi için genellikle katlanır bir mercek konulur ve dikişe gerek kalmaz. Uygun hastalarda damlalı anestezi yapılmaktadır. Hastaya iğne yapılması bile gerekmez. Fako yöntemi, eski yöntemlerde olduğu gibi astigmatizmaya da yol açmaz; kesi küçük olduğu için hastalar çok çabuk iyileşip iş ve sosyal yaşamlarına dönebilir. Rehabilitasyon çok daha çabuk olmaktadır.Güneş kataraktta etkili mi?Katarakt genelde yaşın ilerlemesi ile göz merceği içindeki proteinlerin yapısının bozulmasından kaynaklanır. En sık nedeni ise güneş ışığıdır. Bunun dışında farklı tipte kataraktlar farklı nedenlerle oluşabilir. Kalıtım, şişmanlık, ağır ishaller, düşük sosyo ekonomik düzey, aşırı sigara, alkol, kadınlarda menopoz sonrası östrojen düzeyinin azalması ve aşırı tuz kullanımı da bu nedenler arasındadır.Katarakt ameliyatı ne kadar sürer?Katarakt ameliyatları hastanın durumuna göre değişebilmekle birlikte, ameliyat süresi de buna bağlı olarak değişebilir. Fako yöntemiyle yapılan katarakt ameliyatları ortalama 20-30 dakika sürmektedir.Katarakt ameliyatı olmazsam ne olur?Katarakt tedavi edilmezse görme tamamen kaybolabilir. Bunun yanında glokoma, göz kaymasına sebep olabilmektedir. Zamanında tedavi edilmeyen katarakt, ilerleyen dönemde ameliyat edilirse çeşitli komplikasyonlara sebep olabilir.Katarakt ameliyatında dijital navigasyon yöntemi nedir?Katarakt ve tedavisi seçenekleri yaşama doğrudan etkileri nedeniyle güncelliğini her zaman korumaktadır. Teknolojik gelişmeler günümüzde katarak cerrahisinin çok daha etkin olarak yapılmasına olanak sağlamaktadır. Dijital navigasyonla katarakt cerrahisinde kullanılan ileri teknoloji cihazlar; göz cerrahlarının katarakt cerrahisinin en zorlayıcı ve önemli basamaklarını otomatikleştirmelerine, daha iyi planlamalarına ve gerçekleştirmelerine imkan sağlamaktadır. Bunun doğal sonucu olarak katarakt hastalarının görsel sonuçları daha da iyileştirilebilmektedir. “Dijital Navigasyonla Femtolazer Destekli Katarakt Cerrahisi” olarak adlandırılan işlemde; hastanın göz resmi özel teknolojiler kullanılarak alınmakta, bu resim referans alınarak ameliyat kişiye özel planlanmaktadır. Yapılan planlama bir flash belleğe yüklenmekte ve flash bellekteki bilgiler doğrultusunda kesileri “Femtolazer” yapmaktadır. Göz içine konulacak yapay mercek de flash bellekteki referans değerleri dikkate alınarak yerleştirilmekte ve sonuçta daha yüksek görüş kalitesi sağlanmaktadır.Katarakt ameliyatları nasıl yapılmalı?Katarakt tedavileri kişiye özel hazırlanmalıdır. Dijital navigasyon yöntemi de kişiye özel tedaviyi getirmektedir. Operasyon öncesinde hastanın gözünün yüksek çözünürlüklü, teşhis amaçlı bir referans görüntüsü alınmaktadır. Kişinin göz haritası olarak adlandırılabilecek bu görüntü, işlem sırasında cerrahın tüm kesileri ve göz içi merceğini hizalamayı gerçek zamanlı olarak görmesini sağlamaktadır. Katarakt cerrahisinde eskiden hastanın gözüne yapılacak kornea ve lens kesilerinin yeri cerrah tarafından el yordamıyla yapılırken, şimdi dijital navigasyon altında tam da olması gereken yere yapılmaktadır. Bu da lensin en doğru yere konulmasına ve astigmatizmanın kontrol edilebilmesine ve sonuçta daha yüksek görüş kalitesi elde edilmesine yardımcı olmaktadır.Dijital navigasyonla femtolazer destekli katarakt cerrahisi tedavisi sonucunda elde edilen görüş kalitesinin ömrü ilerlemiş kataraktlarda bile daha uzun olabilmektedir. Gözde kornea akasında endotel adı verilen bir hücre tabakası bulunmaktadır. Katarakt ameliyatlarında bu tabakadaki hücrelerde kayıp ilerlemiş kataraktlarda çok daha büyük bir oranlara çıkabilmektedir. Dijital navigasyonla femtolazer destekli katarakt cerrahisi sayesinde endotel kaybı daha düşük oranlara indirilebilmektedir ve böylelikle ameliyat sonrası elde edilen görüş kalitesinin ömrü de uzayabilmektedir.Katarakt tedavisinde kullanılan göz içi mercekler nasıl olmalı?Göz içi merceklerin kalitesi kişinin görme performansını etkiler. Kalitesiz göz içi merceklerinde yansımalar, renk kayıpları oluşur. Kaliteli göz içi merceklerinde bu etkiler olmamaktadır. Akıllı lens uygulamalarında en çok kullanılan monofokal denilen tek odaklı lenslerin uyum yeteneği olmadığından ameliyat sonrasında tek bir mesafenin net görülmesi mümkün oluyor. Ancak akıllı lens olarak bilinen mercekler tıpkı doğal merceklerde olduğu gibi göz içinde yer ve biçimini değiştirerek uyum sağlayabiliyor. Bu alanda yoğun çalışmalar sürmekle birlikte henüz tam klinik uygulama imkanı bulunamamıştır.Bugün en yaygın olarak kullanılmakta olan ve üzerinde çalışmaların aralıksız sürdürüldüğü lenslerde, lens optiği üzerinde değişik bölümler farklı biçim ve kırıcılıkta üretiliyor. Bu farklı bölümlerle bakılan her mesafenin beyinde ayrımlanarak net görülmesi amaçlanmaktadır. Ameliyatta kullanılacak akıllı lensler hastaya göre belirleniyor. Ameliyat öncesi hasta değerlendirmesinin çok detaylı gerçekleştirilmesi, görsel ihtiyaç ve beklentiler için uygun seçimlerin yapılması büyük önem taşır. Tek odaklı yani monofokal lensler ekonomik olması ve sonucu daha net kestirilebildiği için daha yaygın kullanılıyor. Ameliyat öncesi yapılan ölçümlerle uzak ya da yakın, tek mesafe için dioptrik gücü ayarlanabiliyor. Ancak diğer mesafe için gözlük takılması gerekiyor. Tek odaklı lensin tüm optik alanı tek bir uzaklığa yönelik olduğundan farklı odaklar arasında geçiş sorunları, kamaşma, kontrast kaybı gibi yakınmalar olabiliyor. Eğer hasta ameliyat sonrasında gözlük takmayı baştan kabulleniyor ve de çok odaklı lenslere yüklü para ödemek istemiyorsa tek odaklı lensler en uygun ve sonucu en kestirilebilir çözümdür.Günümüzün dinamik yaşam koşulları içinde bakılan her uzaklığı gözlüksüz net görebilme amaçlı multifokal intraoküler yani çok odaklı lensler üretiliyor. Başlangıçta bifokal (iki odaklı) olarak üretilen bu lensler günümüzde ara mesafeler de göz önüne alınarak daha çoğunlukla trifokal (üç odaklı) özellikte üretiliyor. Son yıllarda özellikle gece görmede oluşabilen yan etkileri ortadan kaldırabilme amaçlı olarak odak derinliği artırılmış (Extended Depth of Focus- EDOF) göz içi lensleri kullanıma girmiştir.Refraktif cerrahisi olanlar katarakt ameliyatı olabilir mi?Geçmişte lazer gibi refraktif cerrahi geçiren kişiler ileride katarakt ameliyatı olabilir. Bu işlemler sonrası bir sorun oluşmamaktadır. | 11,250 |
422 | Hastalıklar | Kemik iliği kanseri | Kemik iliği kanseri tek bir kanseri işaret etmemektedir. Akut lösemiler ve kronik lösemiler olmak iki ana başlık altında kemik iliği kanserleri değerlendirilebilir. Lösemilerin dışında Multipl Myelom da bir kemik iliği kanseridir. Kemik iliği özellikle kalça ve uyluk kemiği olmak üzere bazı kemiklerin merkezinde bulunan süngerimsi yapıya benzer bir dokudur. Kemik iliğinin en önemli özelliklerinden birisi de birçok kan hücresi tipine dönüşebilen kök hücreleri içermesidir. Kemik iliği kanserleri bir başka deyişle hematolojik kanserler tipine ve evresine göre farklı tedaviler gerektirmektedir.Kemik iliği kanseri tek bir kanseri işaret etmemektedir. Akut lösemiler ve kronik lösemiler olmak iki ana başlık altında kemik iliği kanserleri değerlendirilebilir. Lösemilerin dışında Multipl Myelom da bir kemik iliği kanseridir. Kemik iliği özellikle kalça ve uyluk kemiği olmak üzere bazı kemiklerin merkezinde bulunan süngerimsi yapıya benzer bir dokudur. Kemik iliğinin en önemli özelliklerinden birisi de birçok kan hücresi tipine dönüşebilen kök hücreleri içermesidir. Kemik iliği kanserleri bir başka deyişle hematolojik kanserler tipine ve evresine göre farklı tedaviler gerektirmektedir.
Memorial Ataşehir Hastanesi Hematoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Hakan İsmail Sarı, kemik iliği kanserleri hakkında bilgi verdi.Kemik İliği Kanseri Nedir?Vücutta farklı tipte hücreler bulunmaktadır. Lökositler: Halk arasında akyuvar, beyaz kan hücreleri ya da savaşçı hücreler olarak bilinen lokösitler enfeksiyonlara karşı savaşan hücrelerdir. Eritrositler: Alyuvar ya da kırmızı kan hücreleri olarak bilinen dokulara oksijen taşınmasından sorumlu hücrelerdir. Trombositler: Kan pıhtılaşmasına yardımcı olan trombositler pıhtılaşma hücresi veya kan pulcukları olarak da bilinmektedir.Vücut genellikle bu kan hücrelerini ihtiyaç olduğunda üretir. Bazen, bu hücreler kontrolsüz bir şekilde, çok hızlı ve anormal olarak çoğalabilir. Bu hastalıklar hematolojik kanserler ya da kemik iliği kanserleri olarak bilinir.Kemik iliği kanserleri nelerdir?Multipl miyelom nedir?Kemik iliğinde bulunan plazma hücreleri adı verilen hücrelerde ortaya çıkan bir kanser türüdür. Plazma hücreleri, bağışıklık sisteminde önemli bir rol oynar ve yabancı partiküller ve mikroplarla savaşmak için gerekli antikorları üretir. Plazma hücreleri anormalleşerek kanser hücresi haline geldiklerinde ve kontrol dışına çıktıklarında, bu hastalığa multipl miyelom adı verilir. Bir tek plazma hücresi kanserleşir, çoğalır ve miyelom hücrelerini oluşturur. Miyelom hücreleri birçok farklı isimle bilinen anormal proteinler (antikor) yapar.Bununla birlikte, anormal plazma hücrelerine sahip olan ancak aktif multipl miyelom olarak adlandırılacak kriterleri karşılamayan diğer plazma hücre bozuklukları da vardır. Bu diğer plazma hücre bozuklukları şunlardır: Belirsiz önemi olan monoklonal gammopati (MGUS) veya klinik anlamı olan monoklonal gammapati (MGCS) Smoldering multipl miyelom (SMM) Soliter plazmasitomBu hastalıkların her birinin tanı konuş şekli, takibi ve tedavileri farklıdır. Ayrıca belli bir süre sonra miyelom hastalığına dönüşebilirler.LösemilerKemik iliği vücutta bulunan çeşitli kan hücrelerini yapar. Lösemiler, beyaz kan hücrelerinin kanserleridir. Bazen bu tip kanserler diğer kan hücresi tiplerinden de başlayabilir. Kronik lösemiler yavaş ilerleyen kanserler iken, akut lösemiler hızlı ilerleme gösteren kanserlerdir.Birkaç farklı lösemi türü vardır:Akut lösemiler nedir? Akut lenfoblastik lösemi (ALL): Bu tip lösemi çocuklarda yetişkinlere göre daha yaygındır. Kemik iliği hücrelerinin kötü huylu bir hastalığıdır. Bu hastalıkta, henüz tam gelişmemiş lenfoid hücrelerin aşırı çoğalması ve iliğin normal hücrelerinin yerini alması söz konusudur. Bu hücreler tüm iliği işgal ettiği için normal kan yapımı bozulur ve hastanın kan değerleri düşer. Akut miyeloid lösemi (AML): “Akut miyelositik lösemi”, “akut miyelojenöz lösemi”, “akut granülositik lösemi” ve “akut lenfositik olmayan lösemi” gibi birçok başka isimle de anılır. “Akut” kelimesi, bu löseminin tedavi edilmezse hızlıca ilerleyebileceği ve muhtemelen birkaç ay içinde ölümcül olabileceği anlamına gelir. “Miyeloid”, bu löseminin kemik iliğinde başladığı hücre tipini ifade eder. AML’nin çoğu vakası beyaz kan hücrelerine (lenfositler dışında) dönüşecek hücrelerden gelişir, ancak bazı AML vakaları diğer kan oluşturan hücrelerden de gelişebilir. AML kemik iliğinde başlar fakat çoğu durumda hızla kana geçer. Her iki akut lösemide de bazen lenf bezleri, karaciğer, dalak, merkezi sinir sistemi (beyin ve omurilik) ve testis tutulumu görülebilir. Kronik lösemiler nedir? Kronik lenfositik lösemi (KLL): Akut lösemiler gibi, kan hücrelerinin yapıldığı kemikler içindeki süngerimsi doku olan kemik iliğinin bir kanseridir. KLL’de “kronik” terimi, tipik olarak diğer lösemi tiplerine göre daha yavaş ilerlemesini anlatmak için kullanılmaktadır. Bu hastalıkta “lenfosit” terimi, kemik iliğindeki etkilenen hücre türünü belirtmektedir. Bu hücreler, vücudun infeksiyonla savaşmasına yardımcı olan lenfositler adı verilen bir grup beyaz kan hücresidir. KLL en yaygın olarak yaşlı yetişkinleri etkiler. Kronik miyeloid lösemi (KML): “Kronik miyelojenöz lösemi” olarak da bilinen kronik miyeloid lösemi (KML), kemik iliğinin belirli kan oluşturucu hücrelerinde başlayan bir kanser türüdür. KML’de miyeloid hücrelerin erken (olgunlaşmamış) bir versiyonunda (kırmızı kan hücrelerini, trombositleri ve çoğu tipte beyaz kan hücrelerini (lenfositler hariç) yapan hücreler) genetik bir değişiklik olur. Bu değişiklik, hücreyi KML hücresine dönüştüren BCR-ABL denilen anormal bir gen oluşturur. Lösemi hücreleri büyür ve bölünür, kemik iliğinde birikerek kana geçer. Zamanla, hücreler dalak da dâhil olmak üzere vücudun diğer kısımlarına yerleşebilir. KML oldukça yavaş ilerleyen bir lösemidir, ancak aynı zamanda tedavi edilmesi zor olan hızlı büyüyen akut lösemiye de dönüşebilir. Çoğu KML olgusu erişkinlerde görülür, ancak çok nadiren de çocuklarda görülebilir. Kronik myelomonositik lösemi (KMML): Kemik iliğinin lösemi dışında çoğalması ile karakterize “myeloproliferatif hastalıklar” ile kemik iliği tembelliği olarak bilinen ve lösemiye dönüşme özelliği gösteren “myelodisplastik sendrom” hastalığının ara formu olarak bilinen bir kan kanseri türüdür. Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü (WHO), KMML’yi karışık bir miyelodisplastik / miyeloproliferatif hastalık olarak sınıflandırır. Her yıl 100.000 kişiden yaklaşık üçünde görülür. Genellikle yaşlı yetişkinleri etkiler. Erkeklerde kadınlardan iki kat fazla teşhis edilir. Sadece az sayıda büyük çocuk ve genç yetişkinlerde rapor edilmiştir. Bu hastalıkta; kök hücrede meydana gelen bir değişim neticesinde, monosit denen bir tür beyaz kan hücresinin normal gelişimi bozulur. Monositler ile birlikte monositleri oluşturan olgunlaşmamış diğer kemik iliği hücreleri (miyeloblastlar ve miyelositler) ilik ve diğer organlarda birikir. Bu birikim sonucunda diğer normal kan hücreleri yapılamaz.Kemik İliği Kanseri Belirtileri Nelerdir?Kemik iliği kanserlerinin belirtileri, vücudun neresinden başladığına, hastalık tipine, alt tipine ve hastalığın agresifliğine bağlı olarak değişebilir.Multipl miyelom kemik iliği kanserinin belirtileri şu şekilde sıralanabilir; Kemik ağrısı veya kırıkları Yorgunluk Sık infeksiyon oluşumu İdrar sıklığında değişiklikler Bilinç değişiklikleri Susuzluk hissi Mide bulantısı ya da kusma Kilo kaybıLösemi belirtileri şu şekilde sıralanabilir; Halsizlik Yorgunluk Nefes darlığı Ateş Kemik ağrısı Kilo kaybı Gece terlemeleri Lenf bezlerinde ve dalakta büyüme Sık infeksiyonlar Ciltte solukluk Ciltte morarmamalar Küçük yaralardan uzun süreli kanama Vücut (özellikle kemiklerde) ağrılarıKemik İliği Kanseri Tanısı Nasıl Konur? Doktorunuz fizik muayene, tıbbi sorular ve kişinin kanına ve kemik iliği hücrelerine bakan testlere dayanarak hematolojik kanser tanısını koyabilir. Tıbbi geçmiş: Doktorunuz tarafından tıbbi geçmişiniz sorgulanarak sağlık alışkanlıklarınız, geçmiş hastalıklarınız ve tedavileriniz hakkında bilgi toplanır. Fizik muayene: Doktorunuz tarafından genel vücut muayeneniz yapılır. Bu muayene ile fiziksel sağlığınız alışılmadık bulgular veya belirtiler açısından kontrol edilir. Fizik muayene sırasında lenf bezeleriniz, dalak ve karaciğeriniz büyüme olup olmadığı açısından incelenecektir. Tam Kan Sayımı (CBC): Bir kan örneği toplanır ve çeşitli parametreleri ölçmek için incelenir. Kırmızı kan hücreleri (alyuvarlar), beyaz kan hücreleri (akyuvarlar) ve trombositlerin (pıhtılaşma hücreleri) miktarı, alyuvarlara bağlı hemoglobin miktarı, hematokrit adı verilen kırmızı kan hücrelerinden oluşan numunenin oranı bu tetkik ile saptanır. Kan ve idrar biyokimya testleri: Organların ve dokuların kan dolaşımına saldığı belirli maddelerin seviyelerini ölçmek için yapılan bir kan örneği analizidir. Bu maddelerin alışılmadık derecede yüksek veya düşük seviyeleri hastalığın tanısında yardımcı olabilir. Periferik kan yayması: Doktorunuz, kan örneğinizi mikroskop altında kontrol ederek kan hücrelerinin şeklindeki değişiklikleri inceler. Özellikle akut ve kronik lösemilerin teşhisinde çok önemlidir. Doktorunuz aynı zamanda beyaz kan hücrelerinin miktarını ve türünü ve trombosit sayısını da bu şekilde kontrol eder. Kemik iliği aspirasyonu ve kemik iliği biyopsi işlemi: Kemik iliği aspirasyon ve biyopsi işlemi bazı büyük kemiklerinizde bulunan ve süngerimsi bir doku olan kemik iliğinin toplanması ve incelenmesi için yapılan bir işlemdir. Kan ve kemik iliği kanserleri de dâhil olmak üzere çoğu kan ve ilik hastalığının tanısını koymak ve takip etmek için kullanılır. Kemik iliği biyopsi ve kemik iliği aspirasyonu çoğunlukla aynı zamanda yapılır. Sitogenetik analiz: Kemik iliği örneğiniz alındıktan sonra genetik anormallikleri aramak için doku hücrelerinin mikroskop altında analizi yapılır. İmmünhistokimya: Kemik iliği hücrelerinin yüzeyindeki belirteçlerin analizidir. Doktorlar, bunları kanser hücrelerinin türünü belirlemek için bağışıklık sisteminin sağlıklı hücreleri ile karşılaştıracaklardır. Akış sitometrisi: Akış sitometri testi hücre yüzeyi üzerindeki tümör belirteçlerinin boyutu, şekli ve varlığı gibi hücrelerin diğer özelliklerini ortaya koyar. Bu test için hücreler floresan bir boyayla işaretlenir ve bir sıvıya yerleştirilir. Hücrelerden bir ışık demeti geçilerek, ışığın saçılma şekline bakılarak hücrelerin özellikleri tespit edilebilir. Tüm hematolojik kanserlerin tanısında yardımcı bir analizdir. Bilgisayarlı Tomografi (BT) Taraması: Farklı açılardan belirli vücut bölgelerinde birkaç X-ışını imgesi oluşturmayı içeren bir testtir. Organ ve dokuların daha net görülmesini sağlamak için bazen bir ilaçlı su içirilebilir veya damar yolundan verilebilir. Lenf nodları veya dalağın büyüyüp büyümediğini anlamak için göğüs, karın ve/veya pelvisin bilgisayarlı tomografi taraması yapılabilir. Gen mutasyonu testi: Kanserli hücrelerdeki genlerde anormallik olup olmadığını aramak için kan veya kemik iliği örneğini inceleyen bir laboratuar testidir. Çeşitli hematolojik kanserlerde hem hastalığının tanısının belirlenmesinde, hastalık seyrinin anlaşılmasında ve tedavinin düzenlenmesinde yardımcı olabilir.Kemik İliği Kanseri Neden Olur?Vücutta farklı tipte kan hücreleri bulunmaktadır. Vücut ihtiyaç duydukça farklı tipteki bu hücreleri üretmektedir. Bu hücreler sonradan kazanılan bazı genetik bozukluklar neticesinde kontrolsüz bir şekilde, çok hızlı ve anormal olarak çoğalabilir. Bu hastalıklar hematolojik kanserler yani kemik iliği kanserleri olarak bilinir. Hücrelerin normalden daha hızlı ve anormal olarak çoğalmasının sebepleri net olarak bilinmemektedir.Kemik İliği Kanseri Risk Faktörleri Nelerdir?Kronik Miyeloid lösemi hastalığında özellikle risk faktörleri arasında radyasyon suçlanır. Multipl Miyelom hastalığında ise özellikle tarım ilaçları, böcek öldürücüler risk faktörleri arasında sayılabilmektedir. Radyasyon ve tarım ilaçlarının haricinde ileri yaş özellikle Multipl Miyelom ve akut ve kronik lösemilerde risk faktörüdür. Ancak akut lösemilerin ve nadiren diğer hematolojik kanserlerin genç ve orta yaşlarda da görülebildiği unutulmamalıdır. Kadınlara oranla erkeklerde kemik iliği kanserleri az da olsa daha fazla görülmektedir. Kemik iliği kanserlerinde her ne kadar genetik bir geçiş olmasa da ailede kemik liği kanseri hikayesinin olması riski artırabilir. Özellikle aile yakınlarında kronik lenfositik lösemi olan kişilerin senede bir kez kan sayımı kontrolü yaptırması önerilebilir.Kemik İliği Kanseri Evreleri Nelerdir?Akut lösemilerde kanser evrelemesi yoktur.Multipl Miyelom hastalığında laboratuvar değerlerine göre evreleme yapılmaktadır.Kronik Miyeloid löseminin 3 evresi bulunmaktadır. Kronik Miyeloid Lösemi evreleri dalak boyutu, hastanın yaşı, lösemi hücrelerinin oranı ve bazı kan tetkiklerine göre belirlenmektedir. İlk evre kronik stabil faz olarak isimlendirilmektedir. Akselere faz denilen 2. Evre ise hızlanmış evre olarak da bilinmektedir. Blastik evre adı verilen 3. Evre Kronik Miyeloid Lösemi ise hastalığın akut lösemiye dönüştüğü evredir.Kronik Lenfositik Lösemi için 5 evre vardır• Evre 0 da sadece lenfosit yüksekliği ve beyaz küre yüksekliği vardır.• Evre 1 de bu yüksekliklere ilaveten patolojik lenf bezleri bulunur.• Evre 2 de bunlara ilaveten dalak büyüklüğü saptanır.• Evre 3 hastalığa bağlı kansızlık olduğunun gösterilmesi gerekir.• Evde 4 de trombosit sayısının hastalığa bağlı 100 binin altında olması gerekir.Kemik İliği Kanseri Tedavisi Nasıl Yapılır? Kemik iliği kanseri tedavisi son derece bireyseldir ve kanserin kapsamı ve kişinin genel sağlığı da dâhil olmak üzere birçok faktöre bağlıdır.Tedavi, kanseri iyileştirmek, yayılmasını önlemek veya bazen kişinin daha rahat olmasını sağlamak amacı ile yakınmaları en aza indirmek için kullanılabilir.Artık kan veya kemik iliğinde herhangi bir anormal hücre olmadığında, kişinin remisyonda olduğu söylenir.Kemik iliği kanserlerinin tedavisi şu şekilde sıralanabilir;Kemoterapi: Kemoterapi, kanser hücrelerini öldürmek veya çoğalmalarını önlemek için verilen ilaçlardır. Birçok farklı kemoterapi tedavisi vardır. Damar içine serumla verilebileceği gibi, hap olarak da ağızdan alınabilir.Hedefe yönelik tedavi (Akıllı moleküller): Kanser hücresinin oluşumundan sorumlu genetik ve moleküler mekanizmalara ya da kanser hücresinin üzerindeki o hücreyi tanımlayan kimlik belirteçlerine karşı geliştirilen tedavilerdir. İlacın tipine göre ağızdan hap veya damardan serum şeklinde verilebilirler. Her ilacın kendine özgü etki ve yan etkileri mevcuttur.Kök hücre nakli: Kök hücre nakli bazı durumlarda bir seçenek olabilir, ancak herkes bu tür bir tedaviye aday değildir. Akut lösemilerde kök hücre nakli, hastalığın risk grubuna bakıldığında kötü risk özellikleri taşıyorsa, kemoterapi sonrası kemik iliği normalleştikten sonra önerilmektedir. Kronik lösemilerde nakil ilk tercih değildir, hastalığın gidişatına göre karar verilir. Nakledilecek kök hücreler damar içine verilmeden önce hastanın mevcut kemik iliğini öldürmek için yüksek dozda kemoterapi verilmesi gerekmektedir.KEMİK İLİĞİ KANSERİ HAKKINDA SIK SORULAN SORULARKemik iliği kanserlerinde tedavi sonrası klinik sonuçlar nelerdir?Kemik iliği kanseri tanısından sonraki durum hastadan hastaya önemli ölçüde değişmektedir. Erken teşhis olan birçok hasta tedaviye iyi yanıt verir ve remisyona girdikten sonra yıllarca kanserden kurtulur.Bazı durumlarda kanser agresif olabilir ve tedaviye yanıt görülmeyebilir. Ek olarak, hem kanserin kendisi hem de kanser tedavileri, ciddi infeksiyon veya böbrek yetmezliği gibi hayatı tehdit eden komplikasyonlara neden olabilir.Kanser araştırması sürekli yeni tedaviler ve umut verici ilaçlar geliştirmektedir. Bu hastalıklara yakalanan kişi mevcut farklı tedavi seçenekleri hakkında doktoru veya uzmanıyla konuşmalıdır.Kemik iliği kanserleri ne kadar yaşar?Kemik iliği kanserlerinde yaşam süresi hastalığın tipi, yaygınlığı ve evresi gibi kriterlere göre farklılık gösterebilmektedir. Her hastanın tedaviye vereceği yanıtın farklı olabileceği de unutulmamalıdır.Genel olarak bahsetmek gerekirse;Kemik iliği kanserlerini akut lösemiler ve kronik lösemiler olmak üzere iki ana başlık ve bunun yanında Multipl myelom denilen kemik iliği kanserini ayrı ayrı değerlendirmek gerekmektedir. Akut lösemiler tamamen şifa sağlanabilir hastalıklardır. Hem akut miyeloid lösemi (AML) hem akut lenfoblastik lösemi (ALL) için hastaların büyük bir çoğunluğunun tam şifa şansı mevcuttur. Kronik lösemilerde kronik miyeloid lösemide erken dönemde tedaviye başlanırsa hastaların genel sağ kalımları toplumun genel sağ kalımına eşittir. Kronik Lenfositik Lösemi tamamen şifa sağlanabilir bir hastalık değildir. Hastalığın uyutulduğu yani normale getirildiği dönemden bahsedilebilir. Akıllı ilaçlarla bu süreler oldukça uzatılmaktadır. Yavaş seyirli bir hastalıktır. Multipl miyelom için de tam şifa sağlanamamaktadır. Yeni tedavi yöntemleri ile kronik hastalık zeminine geçmektedir.Kemik iliği kanseri nasıl beslenmelidir?Kemik iliği kanseri hastalarının beslenmesi belirli durumlara göre farklılık gösterebilmektedir. Kemik iliği kanserinin kemoterapi tedavisi sırasında en sık karşılaşılan durum Nötropenidir. Nötropeni, WBC olarak bilinen lökositlerin bir alt tipi olan nötrofillerin sayısının düşmesidir. Bu durum enfeksiyon riskini artırdığı için hastaların beslenmede hijyene çok dikkat etmesi gerekmektedir. Bu nedenle mümkün olduğu kadar hijyenik ve iyi pişirilmiş yiyecekleri tüketmesi gerekir. Çiğ meyve ve sebze tüketimi genellikle önerilmemektedir. Ancak çiğ meyve ve sebze tüketilecekse hijyeni konusunda emin olunmalıdır.Kemoterapi alınmayan durumlarda günlük taze meyve sebze tüketimine dikkat edilmeli ve bol su tüketilmelidir.Kemoterapi alınan dönemde kan değerlerindeki değişikliklerin yanı sıra ishal gibi rahatsızlıklar da yaşanabilmektedir. Bu durumda bol su tüketimi, lifli gıdaların tüketilmesi, pişmiş patates gibi kuru yiyeceklerin tercih edilmesi önemlidir.Aynı şekilde kemoterapi döneminde ağızda metalik tat alma hissi gelişebilir. Aşırıya kaçmamak kaydıyla hafif baharatlı yiyeceklerin tüketilmesi tavsiye edilebilir.Hastalarda iştah azalması yaşanıyorsa sık ve az öğünlerle beslenilmelidir.Kemik İliği Kanseri Nasıl Belli Olur? Kemik iliği kanseri hangi testle anlaşılır? Sorusu hastaların merak ettiği konuların başında gelmektedir. Kemik iliği kanserleri nasıl belli olur? Sorusunu yanıtı genel olarak şu şekilde cevaplanabilir; Akut lösemiler kanın mikroskobik incelenmesi olan periferik kan yayması denilen bir testle anlaşılabilir. Ancak akut löseminin alt tipini yani Akut miyeloid lösemi (AML) ya da Akut Lenfoblastik Lösemi (ALL) olup olmadığı anlamak için kemik iliğini işgal eden hücrelerin yüzey belirteçlerini gösteren akış stometri (Flow stometri) denilen özel bir test yapılmaktadır. Kronik Miyeloid Lösemi (KML) için özel bir kromozom bozukluğunun ve bu kromozom bozukluğu (9 ve 22. kromozomun translokasyonu) neticesinde gelişmiş patalojik genin (BCR-ABL) gösterilmesi gerekir. Kronik miyeloid lösemi tanısında kemik iliği biyopsisi şart değildir. Fakat hastalığın risk grubunun, evrelemesinin ve klinik seyrinin belirlenmesi için yapılabilir. Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) için periferik kan yayması testi yapılır. Testte olgun lenfositlerin artışı ve periferik yayma yapılırken o lenfositlerin ezilmesiyle ortaya çıkan “basket hücreleri”nin görülmesiyle şüphelenilir. Kesin tanı akış sitometri denilen bu hücrelerin yüzey antijenlerini yani kimlik belirteçlerini gösteren testle gösterilir. Kemik iliği biyopsisi tanı için şart değildir. Multipl Miyelom tanısında kemik iliği biyopsisi şarttır. Anormal plazma hücrelerinin kemik iliğinde belli bir oranda görülmesi gerekir. Ayrıca anormal plazma hücrelerinin ürettiği anormal proteinlerin kan ve idrarda gösterilmesi hem tanı hem de hastalığın tedavi yanıtının takibinde önemlidir.Kemik İliği Kanseri Kanda Çıkar Mı?Akut lösemilerde kandaki lökosit sayısının yüksek ya da düşük oluşuna eşlik eden kansızlık ve trombosit düşüklüğü şüpheyi artırır. Kronik lenfosittik lösemide WBC denilen beyaz kan hücrelerinin artışıyla birlikte lökositin alt tipi olan lenfosit sayısının belirgin artışı şüpheyi artırabilir.Kronik Myeloid Lösemi de WBC denilen lökositlerin aşırı artması tanıda şüpheyi artırır.Ancak;Kan değerlerindeki bazı parametlerin yüksekliği ya da düşüklüğü kemik iliği kanseri olduğunuzu göstermez. Kandaki belli değerlerin yükselip belli değerlerin düşmesi şüpheyi artırabilir ama kan değerlerindeki bu değişiklikler farklı rahatsızlıklardan da kaynaklanabilmektedir.Kemik iliği kanseri lösemi midir?Kemik iliği kanseri genel bir ifadedir. Akut ve kronik lösemiler bu tanımın içindedir. Bunlara ek olarak Multipl Miyelom denilen plazma hücrelerinin kanserleşmesi ile oluşan kemik iliği kanseri de bu tanıma eklenebilir. Kemik iliği kanseri ilk belirtileri nelerdir?Kemik iliği kanserleri kanserleşen hücrelerin kemik iliğini işgal etmesi ve kan yapımını bozmasına bağlı olarak kansızlık ve kansızlık belirtileriyle ortaya çıkabilmektedir. Halsizlik Yorgunluk Solgunluk Uyku hali Eforla yaşanan nefes darlığı Çarpıntı Vücut ağrıları Kas ve kemik ağrıları Beyaz küre sayısı düşüklüğüne bağlı sık enfeksiyon Ateş Trombosit denilen pıhtılaşma hücrelerinin düşmesine bağlı her türlü kanama, ciltte morarmalar yaşanabilir.Kemik iliği kanserlerinin ilk belirtisi genellikle kan değerlerinde yaşanan değişikliklere bağlı yaşanmaktadır. Kemik iliği kanseri iyileşir mi? Özellikle akut lösemiler tamamen şifa sağlanabilen hastalıklardır. Kronik Miyeloid Lösemi(KML) ilaçla kontrol altında tutulan ve erken evrede yakalandığında genel sağ kalımın toplumun ortalama sağ kalımına eşit olduğu bir hastalıktır. Kronik Lenfositik Lösemi(KLL) ve Multipl Miyelom hastalıklarında tamamen şifa şansı yoktur. Hastalık ilaçlarla kontrol altında tutulur.İlik kanseri kaç yaşında olur? Multipl Miyelom, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) ve Kronik Miyeloid Lösemi(KML) ileri yaş hastalığı olarak bilinmektedir .Genellikle 60 yaş civarında görülür. Akut Miyeloid Lösemi (AML) ve Akut Lenfoblastik Lösemi (ALL) hem çocukluk hem genç hem de ileri yaşlarda görülen kemik iliği kanserleri türüdür.İlik kanserinin son evresinde neler olur?Akut lösemiler için evre kavramı yoktur. Akut lösemiler ani başlangıçlı kanserlerdir. Akut kelimesi zaten bu ani başlangıcı ve hızlı seyri göstermek için kullanılır. Akut lösemiye acilen tedavi başlanmazsa ortalama sağ kalım süreleri kısa olduğu için acil tedavi gereken bir hastalıktır. Kronik Miyeloid Löseminin (KML) son evresi blastik evre olarak tanımlanmaktadır. KML Blastik evre hastalığı akut lösemiye dönüştüğünü işaret etmektedir.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) erken evrelerde tedavi gerektirmeyen “bekle-gör” stratejisinin uygulandığı bir hastalıktır. Son evre yani ileri evre tedavi edilmesi gereken evreyi ifade etmektedir. KLL son evrede dalak büyüklüğü, kemik ağrıları, kan değerlerinin düşmesi, trombosit sayısının düşmesine bağlı kanama bulguları gözükebilirMultipl Miyelom hastalığının son evresinde kemik iliği işgaline bağlı kansızlık belirtileri yaşanabilir. Lökosit sayısının düşmesine bağlı sık enfeksiyon trombosit sayısının düşmesine bağlı kanama bulguları görülebilir.İlik kanseri tehlikeli midir?İlik kanseri tehlikelidir. Tedavi edilmediği takdirde ölümcül bir hastalıktır.Kemik iliği yetmezliği kanser midir?Kemik iliği yetmezliği “Aplastik anemi” ve “Myelodisplastik sendrom” adı altında ikitürü vardır.Myelodisplastik sendrom akut lösemi öncesi durumu gösteren bir hastalıktır. O yüzden kanser olarak kabul edilir.Aplastik anemi denilen kemik iliği yetmezliği de kök hücredeki bozukluktan dolayı ileri dönemde akut lösemiye dönüşebilmektedir.Kan Kanseri Ve İlik Kanseri Aynı şey mi?Kan kanseri de ilik kanseri de hematolojik kanserleri anlatmak için kullanılan ifadelerdir. Kan kanseri ifadesi daha çok akut lösemi için kullanılan bir ifadedir. Ancak Kronik Lenfositik Lösemi, Kronik Miyeloid Lösemi hem kemik iliği hem kan kanseri olarak ifade edilebilir. Multipl Miyelom ise plazma hücrelerinin kemik iliğinde yerleşim göstermesinden dolayı kemik iliği kanseri olarak belirtilir.
Memorial Ataşehir Hastanesi Hematoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Hakan İsmail Sarı, kemik iliği kanserleri hakkında bilgi verdi.Kemik İliği Kanseri Nedir?Vücutta farklı tipte hücreler bulunmaktadır.Vücut genellikle bu kan hücrelerini ihtiyaç olduğunda üretir. Bazen, bu hücreler kontrolsüz bir şekilde, çok hızlı ve anormal olarak çoğalabilir. Bu hastalıklar hematolojik kanserler ya da kemik iliği kanserleri olarak bilinir.Kemik iliği kanserleri nelerdir?Multipl miyelom nedir?Kemik iliğinde bulunan plazma hücreleri adı verilen hücrelerde ortaya çıkan bir kanser türüdür. Plazma hücreleri, bağışıklık sisteminde önemli bir rol oynar ve yabancı partiküller ve mikroplarla savaşmak için gerekli antikorları üretir. Plazma hücreleri anormalleşerek kanser hücresi haline geldiklerinde ve kontrol dışına çıktıklarında, bu hastalığa multipl miyelom adı verilir. Bir tek plazma hücresi kanserleşir, çoğalır ve miyelom hücrelerini oluşturur. Miyelom hücreleri birçok farklı isimle bilinen anormal proteinler (antikor) yapar.Bununla birlikte, anormal plazma hücrelerine sahip olan ancak aktif multipl miyelom olarak adlandırılacak kriterleri karşılamayan diğer plazma hücre bozuklukları da vardır. Bu diğer plazma hücre bozuklukları şunlardır:Bu hastalıkların her birinin tanı konuş şekli, takibi ve tedavileri farklıdır. Ayrıca belli bir süre sonra miyelom hastalığına dönüşebilirler.LösemilerKemik iliği vücutta bulunan çeşitli kan hücrelerini yapar. Lösemiler, beyaz kan hücrelerinin kanserleridir. Bazen bu tip kanserler diğer kan hücresi tiplerinden de başlayabilir. Kronik lösemiler yavaş ilerleyen kanserler iken, akut lösemiler hızlı ilerleme gösteren kanserlerdir.Birkaç farklı lösemi türü vardır:Akut lösemiler nedir?Kronik lösemiler nedir?Kemik İliği Kanseri Belirtileri Nelerdir?Kemik iliği kanserlerinin belirtileri, vücudun neresinden başladığına, hastalık tipine, alt tipine ve hastalığın agresifliğine bağlı olarak değişebilir.Multipl miyelom kemik iliği kanserinin belirtileri şu şekilde sıralanabilir;Lösemi belirtileri şu şekilde sıralanabilir;Kemik İliği Kanseri Tanısı Nasıl Konur? Doktorunuz fizik muayene, tıbbi sorular ve kişinin kanına ve kemik iliği hücrelerine bakan testlere dayanarak hematolojik kanser tanısını koyabilir.Kemik İliği Kanseri Neden Olur?Vücutta farklı tipte kan hücreleri bulunmaktadır. Vücut ihtiyaç duydukça farklı tipteki bu hücreleri üretmektedir. Bu hücreler sonradan kazanılan bazı genetik bozukluklar neticesinde kontrolsüz bir şekilde, çok hızlı ve anormal olarak çoğalabilir. Bu hastalıklar hematolojik kanserler yani kemik iliği kanserleri olarak bilinir. Hücrelerin normalden daha hızlı ve anormal olarak çoğalmasının sebepleri net olarak bilinmemektedir.Kemik İliği Kanseri Risk Faktörleri Nelerdir?Kronik Miyeloid lösemi hastalığında özellikle risk faktörleri arasında radyasyon suçlanır.Kemik İliği Kanseri Evreleri Nelerdir?Akut lösemilerde kanser evrelemesi yoktur.Multipl Miyelom hastalığında laboratuvar değerlerine göre evreleme yapılmaktadır.Kronik Miyeloid löseminin 3 evresi bulunmaktadır. Kronik Miyeloid Lösemi evreleri dalak boyutu, hastanın yaşı, lösemi hücrelerinin oranı ve bazı kan tetkiklerine göre belirlenmektedir. İlk evre kronik stabil faz olarak isimlendirilmektedir. Akselere faz denilen 2. Evre ise hızlanmış evre olarak da bilinmektedir. Blastik evre adı verilen 3. Evre Kronik Miyeloid Lösemi ise hastalığın akut lösemiye dönüştüğü evredir.Kronik Lenfositik Lösemi için 5 evre vardır• Evre 0 da sadece lenfosit yüksekliği ve beyaz küre yüksekliği vardır.• Evre 1 de bu yüksekliklere ilaveten patolojik lenf bezleri bulunur.• Evre 2 de bunlara ilaveten dalak büyüklüğü saptanır.• Evre 3 hastalığa bağlı kansızlık olduğunun gösterilmesi gerekir.• Evde 4 de trombosit sayısının hastalığa bağlı 100 binin altında olması gerekir.Kemik İliği Kanseri Tedavisi Nasıl Yapılır? Kemik iliği kanseri tedavisi son derece bireyseldir ve kanserin kapsamı ve kişinin genel sağlığı da dâhil olmak üzere birçok faktöre bağlıdır.Tedavi, kanseri iyileştirmek, yayılmasını önlemek veya bazen kişinin daha rahat olmasını sağlamak amacı ile yakınmaları en aza indirmek için kullanılabilir.Artık kan veya kemik iliğinde herhangi bir anormal hücre olmadığında, kişinin remisyonda olduğu söylenir.Kemik iliği kanserlerinin tedavisi şu şekilde sıralanabilir;Kemoterapi: Kemoterapi, kanser hücrelerini öldürmek veya çoğalmalarını önlemek için verilen ilaçlardır. Birçok farklı kemoterapi tedavisi vardır. Damar içine serumla verilebileceği gibi, hap olarak da ağızdan alınabilir.Hedefe yönelik tedavi (Akıllı moleküller): Kanser hücresinin oluşumundan sorumlu genetik ve moleküler mekanizmalara ya da kanser hücresinin üzerindeki o hücreyi tanımlayan kimlik belirteçlerine karşı geliştirilen tedavilerdir. İlacın tipine göre ağızdan hap veya damardan serum şeklinde verilebilirler. Her ilacın kendine özgü etki ve yan etkileri mevcuttur.Kök hücre nakli: Kök hücre nakli bazı durumlarda bir seçenek olabilir, ancak herkes bu tür bir tedaviye aday değildir. Akut lösemilerde kök hücre nakli, hastalığın risk grubuna bakıldığında kötü risk özellikleri taşıyorsa, kemoterapi sonrası kemik iliği normalleştikten sonra önerilmektedir. Kronik lösemilerde nakil ilk tercih değildir, hastalığın gidişatına göre karar verilir. Nakledilecek kök hücreler damar içine verilmeden önce hastanın mevcut kemik iliğini öldürmek için yüksek dozda kemoterapi verilmesi gerekmektedir.KEMİK İLİĞİ KANSERİ HAKKINDA SIK SORULAN SORULARKemik iliği kanserlerinde tedavi sonrası klinik sonuçlar nelerdir?Kemik iliği kanseri tanısından sonraki durum hastadan hastaya önemli ölçüde değişmektedir. Erken teşhis olan birçok hasta tedaviye iyi yanıt verir ve remisyona girdikten sonra yıllarca kanserden kurtulur.Bazı durumlarda kanser agresif olabilir ve tedaviye yanıt görülmeyebilir. Ek olarak, hem kanserin kendisi hem de kanser tedavileri, ciddi infeksiyon veya böbrek yetmezliği gibi hayatı tehdit eden komplikasyonlara neden olabilir.Kanser araştırması sürekli yeni tedaviler ve umut verici ilaçlar geliştirmektedir. Bu hastalıklara yakalanan kişi mevcut farklı tedavi seçenekleri hakkında doktoru veya uzmanıyla konuşmalıdır.Kemik iliği kanserleri ne kadar yaşar?Kemik iliği kanserlerinde yaşam süresi hastalığın tipi, yaygınlığı ve evresi gibi kriterlere göre farklılık gösterebilmektedir. Her hastanın tedaviye vereceği yanıtın farklı olabileceği de unutulmamalıdır.Genel olarak bahsetmek gerekirse;Kemik iliği kanserlerini akut lösemiler ve kronik lösemiler olmak üzere iki ana başlık ve bunun yanında Multipl myelom denilen kemik iliği kanserini ayrı ayrı değerlendirmek gerekmektedir.Kemik iliği kanseri nasıl beslenmelidir?Kemik iliği kanseri hastalarının beslenmesi belirli durumlara göre farklılık gösterebilmektedir. Kemik iliği kanserinin kemoterapi tedavisi sırasında en sık karşılaşılan durum Nötropenidir. Nötropeni, WBC olarak bilinen lökositlerin bir alt tipi olan nötrofillerin sayısının düşmesidir. Bu durum enfeksiyon riskini artırdığı için hastaların beslenmede hijyene çok dikkat etmesi gerekmektedir. Bu nedenle mümkün olduğu kadar hijyenik ve iyi pişirilmiş yiyecekleri tüketmesi gerekir. Çiğ meyve ve sebze tüketimi genellikle önerilmemektedir. Ancak çiğ meyve ve sebze tüketilecekse hijyeni konusunda emin olunmalıdır.Kemoterapi alınmayan durumlarda günlük taze meyve sebze tüketimine dikkat edilmeli ve bol su tüketilmelidir.Kemoterapi alınan dönemde kan değerlerindeki değişikliklerin yanı sıra ishal gibi rahatsızlıklar da yaşanabilmektedir. Bu durumda bol su tüketimi, lifli gıdaların tüketilmesi, pişmiş patates gibi kuru yiyeceklerin tercih edilmesi önemlidir.Aynı şekilde kemoterapi döneminde ağızda metalik tat alma hissi gelişebilir. Aşırıya kaçmamak kaydıyla hafif baharatlı yiyeceklerin tüketilmesi tavsiye edilebilir.Hastalarda iştah azalması yaşanıyorsa sık ve az öğünlerle beslenilmelidir.Kemik İliği Kanseri Nasıl Belli Olur? Kemik iliği kanseri hangi testle anlaşılır? Sorusu hastaların merak ettiği konuların başında gelmektedir. Kemik iliği kanserleri nasıl belli olur? Sorusunu yanıtı genel olarak şu şekilde cevaplanabilir;Kemik İliği Kanseri Kanda Çıkar Mı?Akut lösemilerde kandaki lökosit sayısının yüksek ya da düşük oluşuna eşlik eden kansızlık ve trombosit düşüklüğü şüpheyi artırır. Kronik lenfosittik lösemide WBC denilen beyaz kan hücrelerinin artışıyla birlikte lökositin alt tipi olan lenfosit sayısının belirgin artışı şüpheyi artırabilir.Kronik Myeloid Lösemi de WBC denilen lökositlerin aşırı artması tanıda şüpheyi artırır.Ancak;Kan değerlerindeki bazı parametlerin yüksekliği ya da düşüklüğü kemik iliği kanseri olduğunuzu göstermez. Kandaki belli değerlerin yükselip belli değerlerin düşmesi şüpheyi artırabilir ama kan değerlerindeki bu değişiklikler farklı rahatsızlıklardan da kaynaklanabilmektedir.Kemik iliği kanseri lösemi midir?Kemik iliği kanseri genel bir ifadedir. Akut ve kronik lösemiler bu tanımın içindedir. Bunlara ek olarak Multipl Miyelom denilen plazma hücrelerinin kanserleşmesi ile oluşan kemik iliği kanseri de bu tanıma eklenebilir. Kemik iliği kanseri ilk belirtileri nelerdir?Kemik iliği kanserleri kanserleşen hücrelerin kemik iliğini işgal etmesi ve kan yapımını bozmasına bağlı olarak kansızlık ve kansızlık belirtileriyle ortaya çıkabilmektedir.Kemik iliği kanserlerinin ilk belirtisi genellikle kan değerlerinde yaşanan değişikliklere bağlı yaşanmaktadır. Kemik iliği kanseri iyileşir mi?İlik kanseri kaç yaşında olur?İlik kanserinin son evresinde neler olur?Akut lösemiler için evre kavramı yoktur. Akut lösemiler ani başlangıçlı kanserlerdir. Akut kelimesi zaten bu ani başlangıcı ve hızlı seyri göstermek için kullanılır. Akut lösemiye acilen tedavi başlanmazsa ortalama sağ kalım süreleri kısa olduğu için acil tedavi gereken bir hastalıktır. Kronik Miyeloid Löseminin (KML) son evresi blastik evre olarak tanımlanmaktadır. KML Blastik evre hastalığı akut lösemiye dönüştüğünü işaret etmektedir.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) erken evrelerde tedavi gerektirmeyen “bekle-gör” stratejisinin uygulandığı bir hastalıktır. Son evre yani ileri evre tedavi edilmesi gereken evreyi ifade etmektedir. KLL son evrede dalak büyüklüğü, kemik ağrıları, kan değerlerinin düşmesi, trombosit sayısının düşmesine bağlı kanama bulguları gözükebilirMultipl Miyelom hastalığının son evresinde kemik iliği işgaline bağlı kansızlık belirtileri yaşanabilir. Lökosit sayısının düşmesine bağlı sık enfeksiyon trombosit sayısının düşmesine bağlı kanama bulguları görülebilir.İlik kanseri tehlikeli midir?İlik kanseri tehlikelidir. Tedavi edilmediği takdirde ölümcül bir hastalıktır.Kemik iliği yetmezliği kanser midir?Kemik iliği yetmezliği “Aplastik anemi” ve “Myelodisplastik sendrom” adı altında ikitürü vardır.Myelodisplastik sendrom akut lösemi öncesi durumu gösteren bir hastalıktır. O yüzden kanser olarak kabul edilir.Aplastik anemi denilen kemik iliği yetmezliği de kök hücredeki bozukluktan dolayı ileri dönemde akut lösemiye dönüşebilmektedir.Kan Kanseri Ve İlik Kanseri Aynı şey mi? | 13,268 |
423 | Hastalıklar | Kemik Kanseri (Tümörü) | Kemik kanseri, kemiklerde gelişen tümörlerin neden olduğu kanser türüdür. Kötü huylu tümör kaynaklı gelişen kemik kanseri diğer kanser türlerine göre daha az yaygındır. Hareketle kötüleşen kemiklerde ağrı, ağrının gece uyandırması, tümörün olduğu bölgede hassasiyet, kızarıklık ve şişlik yanı sıra kemiklerin normalden kolay kırılması kemik kanserinde görülen belirtilerdir. Kemik kanseri tedavileri arasında ameliyat, radyasyon tedavisi ve kemoterapi yer alır.Kemik kanseri, kemiklerde gelişen tümörlerin neden olduğu kanser türüdür. Kötü huylu tümör kaynaklı gelişen kemik kanseri diğer kanser türlerine göre daha az yaygındır. Hareketle kötüleşen kemiklerde ağrı, ağrının gece uyandırması, tümörün olduğu bölgede hassasiyet, kızarıklık ve şişlik yanı sıra kemiklerin normalden kolay kırılması kemik kanserinde görülen belirtilerdir. Kemik kanseri tedavileri arasında ameliyat, radyasyon tedavisi ve kemoterapi yer alır.
Kemik Kanseri (Tümörü) Nedir?Kemik kanseri, kemiklerdeki hücrelerin olağandışı bir şekilde bölünüp çoğalması ile kemik dokusunu yok eden tümörlerin oluştuğu kanser türüdür. Kemiğin kendisinde başlayan tümörler primer kemik kanseri olarak ifade edilirken, başka dokularda başlayıp kemiklere sıçrayan metastaz olarak ifade edilen kemik kanseri ise ikincil kanser türü olarak kabul edilir. Kemikte en çok görülen kemik kanseri türü osteosarkom olarak adlandırılır. Kemik hücrelerinde başlayan kemik kanseri çoğunlukla bacaklarda ve kollarda görülebilir. Nadiren de olsa kalça kemiği (pelvis), omuz ya da çene gibi farklı kemiklerde de kemik kanserine rastlanır.Kemik sağlığının temelinde kemik yoğunluğu vardır. Kemikteki kalsiyum minerali miktarına bağlı olan kemik yoğunluğu 20-30 yaş aralığında en üst düzeye ulaşır. Bu yaş aralığından itibaren kemik yoğunluğu düzeyinin korunabilmesi için bazı noktalara dikkat etmek ve kemik yoğunluğu oranını korumak gerekir.Kemik sorunlarının en önemli nedenleri arasında; gençlerde spor yaralanmaları, yanlış beslenme, fiziksel aktivite azlığıdır. İleriki yaşlarda ise yaşla beraber sistematik hastaların görülme oranı da artar. Bu hastalıkların yan etkisi olarak kemik tümörü oluşma riski ortaya çıkar ve kemiklerde ağırlara neden olabilir. Kemik tümörü çoğu zaman belirti vermeden ilerlediği için kemik ağrısı fark edilir edilmez uzman bir doktora başvurulması gerekir.Kemik Kanseri (Tümörü) Türleri Nedir?Kemik kanserinin gelişme ve vücuda yayılma seyrinin anlaşılabilmesi için kanserin derecesini belirlemek çok önemlidir. Kemik tümörlerinin belli başlı alt türleri vardır. Kemik kanseri (Osteosarkom) alt türlerinin kimisinde hastalık hafif seyrederken bazılarında ise agresif ilerleyebilir. Kemik tümörleri (kanseri) düşük, orta veya yüksek derece olarak üçe ayrılır. Kemik tümöründe bölünen hücre sayısı az olduğunda kemik normal bir kemik gibi görünüyor. Düşük derece olarak adlandırılan bu gruptaki tümörler daha yavaş seyirlidir. Yüksek dereceli kemik kanserinde (osteosarkom) ise bölünen hücre sayısı daha fazla olup hızlıca büyür. Yüksek dereceli kemik kanseri daha agresif yapıda olup, diğer organlara yayılma (metastaz) eğilimi daha çoktur.Kemik tümörünün (kanseri) derecesi ve tümörün hangi evrede olduğu, tedavi sürecinin en önemli kısmıdır. Kemik kanseri belirtileri fark edilir fark edilmez tedavi öncesi hastalığın yayılımını belirlemek, oluştuğu bölgedeki tümörün boyutunu ve etkilediği dokuları görebilmek pek çok tanı yönetimine başvurulur.Kemik Kanseri (Tümörü) Belirtileri Nelerdir?Kemik kanseri belirtileri arasında yer alan kemiklerde gözle görülebilir şişlik, kemiklerde zayıflık ve kolay kırılma, dinlenirken dahi kemiklerde ağrı, hareket ederken zorlanma, yorgunluk, yüksek ateş ve anormal kilo kaybı kemik kanserini işaret edebilir. Etkilenen kemikte hassasiyetle başlayan kemik kanseri belirtileri şunlardır: Kemiğin tümörden etkilenen kısmında kızarıklık ve şişlik Kemiklerde hassasiyet ve ağrı Kemik kütlesindeki kayba bağlı kilo kaybı Etkilenen uzuvda his kaybı Kemiklerin kolay kırılması Kansızlık Yorgunluk ve halsizlik Yüksek ateş Gece terlemeleriKemiklerde gözle görülebilir şişlik, kızarıklıkKemik kanserinde kemiklerin zayıflaması ve tümör oluşumuna bağlı olarak kemiklerde gözle görülebilir belirgin şişlik, kızarıklık ve iltihap ortaya çıkar. Bu durum kemik kanserinin en yaygın belirtileri arasındadır.Dinlenirken bile oluşan kemik ağrısı Kemik kanserinde dinlenirken bile çoğu zaman ağrı veya hassasiyet yaşanır.Kemik zayıflığına bağlı topallayarak yürüme Kemiklerdeki zayıflık ve güçsüzlük sağlıklı yürümeyi engeller. Sağlıklı yürümeyi engellemesinin yanı sıra kemiklerdeki zayıflığa bağlı olarak kişi topallayarak yürüme sorunuyla karşı karşıya kalır.Kemiklerde zayıflama ve buna bağlı kırılmaKemik kırılması da kemik kanserinin belirgin semptomları arasında kabul edilir. Bu kemik kırılması kemiklerde zayıflamaya bağlı olarak meydana gelir.Kemik Kanseri (Tümörü) Risk FaktörleriÖzellikle gençlerde sıkça rastlanan kemik tümörlerinin kesin nedeni bilinmemekle birlikte bazı risk faktörlerinden bahsedilebilir. Sıkça karşılaşılan kemik tümörü (kanseri) risk faktörleri şöyle sıralanabilir: Daha önceden vücuda radyoterapi almış olmak Paget hastalığına sahip olan bireyler Siyahi ırka sahip kişilerde beyazlara göre daha çok rastlanır Çoklu herediter osteokondrom hastalığına sahip olmak Genetik özellikler İleri yaşta olmakDaha çok uzun boylu gençlerde ve yetişkinlerde görülen kemik kanserinde, kemiklerin hızlı gelişmesi de başka bir risk faktörüdür. Bunun yanında kemik kanseri erkeklerde daha çok görülür.Kemik Kanseri (Tümörü) TanısıKemik kanserini ayırt edebilmek için çoğunlukla röntgen yeterlidir. Özellikle çocuklarda uzun süre geçmeyen ağrıların nedeni sırasında çekilen röntgen kemik kanseri teşhisi için tek tanı yöntemi kabul edilebilir. Çocuklarda görülen iyi huylu kemik tümörü kendiliğinden kaybolabilir. Bu tümörler zamanla kendi kendine küçülerek yok olma özelliğine sahiptir. İyi huylu kemik tümörlerinde cerrahi yönteme başvurmak yerine düzenli kontrol ve takip çok daha önemlidir. Kemik tümörlerinde cerrahi yönteme karar vermek için; Tümörün kemik kırılmasına sebep olacak kadar bünyeye zarar vermesi, Kemiğin büyümesini olumsuz etkilemesi Kemikte bir kısalık veya eğriliğe sebep olması Tanıyla ilgili bir şüphede tümörün bulunduğu bölgeden örnek almak gerekiyorsa cerrahi yönteme başvurulmaktadır.Kemik tümörlerinde tümörün bulunduğu bölge ve türü çok önemli olup, buna göre uygulanacak cerrahi yöntem ve tedavi de değişir. Bu nedenle bazı vakalarda röntgen yeterli olmayabilir. Bu durumda bilgisayarlı tomografi, MRI, kemik sintigrafisi, PET tarama ve akciğer tomografisinden de faydalanabilir. Tomografi kemikteki tüm ayrıntıları görmek için kullanılırken, MRI ise yumuşak doku, kemik içinden tümörün uzantısı ya da uzak noktaya yayılma riskini görebilmek için tercih edilir. Metastaz olup olmadığı ise kemik sintigrafisi ile belirlenir.Kemik Kanseri (Tümörü) Nasıl Tedavi Edilir?Kemik kanseri tedavisinde tümörün cerrahi olarak çıkarılması, radyasyon tedavisi, kemoterapi ve hedefli tedavi uygulanmaktadır. Tümörlü kemik dokusunu çıkarmak için cerrahi müdahele ilk değerlendirilen seçenektir. Radyoterapi olarak bilinen yüksek dozda ışın tedavisi ya da tümörlü kemiğin kriyoterapi yöntemiyle -190 derecede sıvı nitrojen ile kanserli hücrelerden arındırılması amaçlanır. Yine kanseri öldürmek için ilaç ile uygulanan kemoterapi de kanseri ortadan kaldırmak veya genişlemesini durdurmak için uygulanan tedavi yöntemleridir. Etkilenen kemiğe uygulanan cerrahi müdahelede uzuv koruyucu cerrahi ile çıkarılan kemik parçası protez olarak metal bir implant ya da vücudun farklı bir yerinden alınan kemik parçasıyla (kemik grefti) değiştirilebilir. Kanser diz gibi bir eklemin yakınındaysa, eklemi çıkarmak ve yerine yapay bir eklem koymak mümkün olabilir. Bu yöntemle etkilenen bölümün tamamen çıkarılmasından kaçınmak mümkündür.Uygulanan bütün uzuv koruyucu cerrahi yöntemlere rağmen tümörün bulunduğu uzvu kurtarmak mümkün değilse ampütasyon işlemi yani uzvun kesilmesi gerekebilmektedir. Tümürün çok büyük olduğu ve tamamen çıkartıldığında alanı örtebilecek yumuşak dokunun bulunmadığı ve bu defektli alanın damarlı olarak vücudun çeşitli yerlerinden alınabilen yumuşak dokularla(fleplerle) örtülemediği, kol ya da bacağın artık işlev göremeyeceği durumlarda ampütasyon işlemi gerçekleştirilmektedir.Kemik Kanseri Hakkında Sık Sorulan SorularKemik kanseri anlaşılır?Kemik kanserinin neden olduğu ağrı genellikle etkilenen kemikte hassasiyet hissiyle başlar. Kemiklerdeki bu ağrı gece ve dinlenirken devam eder, gelip giden türde bir ağrıdır. Kemikler daha kırılgan hale gelir ve tümör gelişen kemiğin olduğu yerde his kaybı ortaya çıkar. Aynı zamanda yorgunluk ve kilo kaybı da kemik kanserinin diğer bulgularıdır.Kemik kanseri nerede başlar?Kemikte en çok görülen kemik kanseri türüne Osteosarkom denir. Kemik kanseri öncelikle kemik hücrelerinde başlar. Çoğunlukla bacaklarda ve kollardaki kemiklerde ortaya çıkan kemik kanseri, bacakta uyluk kemiğinin bir bölümünde, dize yakın alt bacak kemiğinde ya da kolun omza yakın olan bölümünde sıklıkla görülür.Kemik kanseri nedeniyle uzuv kaybı olur mu?Kemik kanserleri, iyi huylu tümörler ve vücuttaki herhangi bir organdan metastaz olarak kendini gösteren kemik tümörleri, iskelet sisteminin herhangi bir yerinde ortaya çıkabiliyor. 18 yaşından daha küçük olan hastalarda “büyüme kıkırdağı” denilen yani diz, kalça ya da omuz gibi eklem bölgelerine daha yakın olarak görülüyor. Kemik kanserli hastaların 20 yıl önceki tedavisi kanserin bulunduğu uzvun kesilmesiyken, bugünkü yeni tedavilerle hastaların kol ve bacakları % 90’ın üzerinde korunabiliyor.Kemik kanseri tedavisinde kriyoablasyon nasıl uygulanır?Kemik kanseri tedavisinde kriyoablasyon kullanılabilmektedir. Kriyoablasyon yöntemi, bazı durumlarda tek başına uygulanırken, genellikle kemoterapi ve radyoterapi ile birleştirilen bir yöntemdir. Kriyoablasyonun kullanılmadığı durumlar da vardır. Dondurma işlemi sinir dokusuna zarar verdiği için beyinde, omurilikte ve çok önemli sinirlerin bulunduğu bölgelerde kullanılmaz ya da özel tekniklerle sinir dokusu korunarak uygulama yapılır.Kriyoablasyon yöntemi ile tümörlü kemik vücuttan çıkarılarak tümörden temizleniyor ve -180 derecelik sıvı azot kazanında donduruluyor. Dondurma işlemi, kemiğin dayanıklılığını çok az etkilemekle birlikte biyolojik aktivitesini de korumayı amaç ediniyor. Dondurulan kemik, yerine tek başına konulmuyor. Kemiğin içi, enfeksiyonu önlemek için antibiyotik içeren kemik çimentosu ile dolduruluyor ya da karşı taraf bacağından alınan “fibula” adlı kemik, dondurulmuş olan kemiğin içine gömülerek mikrocerrahi yöntemi ile ana damara bağlanıp, bu şekilde canlılık ve destek sağlanıyor. “Dondurularak koruma” işlemi ile tümörlü kemik aslına uygun olarak yerine konulabilmekte, enfeksiyon riski çok azalmakta ve zaman içinde kaynama elde edilebilir. Bu işlemin uygulanması için tümörün kemiğin yapısına çok fazla zarar vermemiş olması gerekiyor.Kemiklerdeki boşluklar yedek kemikle doldurulur mu?Bazı hastaların dizinden kalçasına kadar tüm uyluk kemiğinde tümör bulunuyor. Böyle durumda yine ‘yedek’ kemik olan ve vücutta iki bacakta birer tane bulunan ve bir tanesi 20-25 santimetre olan “fibula” birleştirilerek, 35-40 santimetrelik boşluk doldurulabiliyor. Fibula ikiye katlanarak normal bir kemik kalınlığı da oluşturularak, dondurulmuş kemikle bir arada kullanılıyor. Ameliyat sonrası beklenen, bir yıl içinde yerine konulan kemiğin iyileşmesi ve oraya tutunması yani vücudun onu kendi kemiği gibi kabul etmesi.
Kemik Kanseri (Tümörü) Nedir?Kemik kanseri, kemiklerdeki hücrelerin olağandışı bir şekilde bölünüp çoğalması ile kemik dokusunu yok eden tümörlerin oluştuğu kanser türüdür. Kemiğin kendisinde başlayan tümörler primer kemik kanseri olarak ifade edilirken, başka dokularda başlayıp kemiklere sıçrayan metastaz olarak ifade edilen kemik kanseri ise ikincil kanser türü olarak kabul edilir. Kemikte en çok görülen kemik kanseri türü osteosarkom olarak adlandırılır. Kemik hücrelerinde başlayan kemik kanseri çoğunlukla bacaklarda ve kollarda görülebilir. Nadiren de olsa kalça kemiği (pelvis), omuz ya da çene gibi farklı kemiklerde de kemik kanserine rastlanır.Kemik sağlığının temelinde kemik yoğunluğu vardır. Kemikteki kalsiyum minerali miktarına bağlı olan kemik yoğunluğu 20-30 yaş aralığında en üst düzeye ulaşır. Bu yaş aralığından itibaren kemik yoğunluğu düzeyinin korunabilmesi için bazı noktalara dikkat etmek ve kemik yoğunluğu oranını korumak gerekir.Kemik sorunlarının en önemli nedenleri arasında; gençlerde spor yaralanmaları, yanlış beslenme, fiziksel aktivite azlığıdır. İleriki yaşlarda ise yaşla beraber sistematik hastaların görülme oranı da artar. Bu hastalıkların yan etkisi olarak kemik tümörü oluşma riski ortaya çıkar ve kemiklerde ağırlara neden olabilir. Kemik tümörü çoğu zaman belirti vermeden ilerlediği için kemik ağrısı fark edilir edilmez uzman bir doktora başvurulması gerekir.Kemik Kanseri (Tümörü) Türleri Nedir?Kemik kanserinin gelişme ve vücuda yayılma seyrinin anlaşılabilmesi için kanserin derecesini belirlemek çok önemlidir. Kemik tümörlerinin belli başlı alt türleri vardır. Kemik kanseri (Osteosarkom) alt türlerinin kimisinde hastalık hafif seyrederken bazılarında ise agresif ilerleyebilir. Kemik tümörleri (kanseri) düşük, orta veya yüksek derece olarak üçe ayrılır. Kemik tümöründe bölünen hücre sayısı az olduğunda kemik normal bir kemik gibi görünüyor.Kemik tümörünün (kanseri) derecesi ve tümörün hangi evrede olduğu, tedavi sürecinin en önemli kısmıdır. Kemik kanseri belirtileri fark edilir fark edilmez tedavi öncesi hastalığın yayılımını belirlemek, oluştuğu bölgedeki tümörün boyutunu ve etkilediği dokuları görebilmek pek çok tanı yönetimine başvurulur.Kemik Kanseri (Tümörü) Belirtileri Nelerdir?Kemik kanseri belirtileri arasında yer alan kemiklerde gözle görülebilir şişlik, kemiklerde zayıflık ve kolay kırılma, dinlenirken dahi kemiklerde ağrı, hareket ederken zorlanma, yorgunluk, yüksek ateş ve anormal kilo kaybı kemik kanserini işaret edebilir. Etkilenen kemikte hassasiyetle başlayan kemik kanseri belirtileri şunlardır:Kemiklerde gözle görülebilir şişlik, kızarıklıkKemik kanserinde kemiklerin zayıflaması ve tümör oluşumuna bağlı olarak kemiklerde gözle görülebilir belirgin şişlik, kızarıklık ve iltihap ortaya çıkar. Bu durum kemik kanserinin en yaygın belirtileri arasındadır.Dinlenirken bile oluşan kemik ağrısı Kemik kanserinde dinlenirken bile çoğu zaman ağrı veya hassasiyet yaşanır.Kemik zayıflığına bağlı topallayarak yürüme Kemiklerdeki zayıflık ve güçsüzlük sağlıklı yürümeyi engeller. Sağlıklı yürümeyi engellemesinin yanı sıra kemiklerdeki zayıflığa bağlı olarak kişi topallayarak yürüme sorunuyla karşı karşıya kalır.Kemiklerde zayıflama ve buna bağlı kırılmaKemik kırılması da kemik kanserinin belirgin semptomları arasında kabul edilir. Bu kemik kırılması kemiklerde zayıflamaya bağlı olarak meydana gelir.Kemik Kanseri (Tümörü) Risk FaktörleriÖzellikle gençlerde sıkça rastlanan kemik tümörlerinin kesin nedeni bilinmemekle birlikte bazı risk faktörlerinden bahsedilebilir. Sıkça karşılaşılan kemik tümörü (kanseri) risk faktörleri şöyle sıralanabilir:Daha çok uzun boylu gençlerde ve yetişkinlerde görülen kemik kanserinde, kemiklerin hızlı gelişmesi de başka bir risk faktörüdür. Bunun yanında kemik kanseri erkeklerde daha çok görülür.Kemik Kanseri (Tümörü) TanısıKemik kanserini ayırt edebilmek için çoğunlukla röntgen yeterlidir. Özellikle çocuklarda uzun süre geçmeyen ağrıların nedeni sırasında çekilen röntgen kemik kanseri teşhisi için tek tanı yöntemi kabul edilebilir. Çocuklarda görülen iyi huylu kemik tümörü kendiliğinden kaybolabilir. Bu tümörler zamanla kendi kendine küçülerek yok olma özelliğine sahiptir. İyi huylu kemik tümörlerinde cerrahi yönteme başvurmak yerine düzenli kontrol ve takip çok daha önemlidir. Kemik tümörlerinde cerrahi yönteme karar vermek için;Kemik tümörlerinde tümörün bulunduğu bölge ve türü çok önemli olup, buna göre uygulanacak cerrahi yöntem ve tedavi de değişir. Bu nedenle bazı vakalarda röntgen yeterli olmayabilir. Bu durumda bilgisayarlı tomografi, MRI, kemik sintigrafisi, PET tarama ve akciğer tomografisinden de faydalanabilir. Tomografi kemikteki tüm ayrıntıları görmek için kullanılırken, MRI ise yumuşak doku, kemik içinden tümörün uzantısı ya da uzak noktaya yayılma riskini görebilmek için tercih edilir. Metastaz olup olmadığı ise kemik sintigrafisi ile belirlenir.Kemik Kanseri (Tümörü) Nasıl Tedavi Edilir?Kemik kanseri tedavisinde tümörün cerrahi olarak çıkarılması, radyasyon tedavisi, kemoterapi ve hedefli tedavi uygulanmaktadır. Tümörlü kemik dokusunu çıkarmak için cerrahi müdahele ilk değerlendirilen seçenektir. Radyoterapi olarak bilinen yüksek dozda ışın tedavisi ya da tümörlü kemiğin kriyoterapi yöntemiyle -190 derecede sıvı nitrojen ile kanserli hücrelerden arındırılması amaçlanır. Yine kanseri öldürmek için ilaç ile uygulanan kemoterapi de kanseri ortadan kaldırmak veya genişlemesini durdurmak için uygulanan tedavi yöntemleridir. Etkilenen kemiğe uygulanan cerrahi müdahelede uzuv koruyucu cerrahi ile çıkarılan kemik parçası protez olarak metal bir implant ya da vücudun farklı bir yerinden alınan kemik parçasıyla (kemik grefti) değiştirilebilir. Kanser diz gibi bir eklemin yakınındaysa, eklemi çıkarmak ve yerine yapay bir eklem koymak mümkün olabilir. Bu yöntemle etkilenen bölümün tamamen çıkarılmasından kaçınmak mümkündür.Uygulanan bütün uzuv koruyucu cerrahi yöntemlere rağmen tümörün bulunduğu uzvu kurtarmak mümkün değilse ampütasyon işlemi yani uzvun kesilmesi gerekebilmektedir. Tümürün çok büyük olduğu ve tamamen çıkartıldığında alanı örtebilecek yumuşak dokunun bulunmadığı ve bu defektli alanın damarlı olarak vücudun çeşitli yerlerinden alınabilen yumuşak dokularla(fleplerle) örtülemediği, kol ya da bacağın artık işlev göremeyeceği durumlarda ampütasyon işlemi gerçekleştirilmektedir.Kemik Kanseri Hakkında Sık Sorulan SorularKemik kanseri anlaşılır?Kemik kanserinin neden olduğu ağrı genellikle etkilenen kemikte hassasiyet hissiyle başlar. Kemiklerdeki bu ağrı gece ve dinlenirken devam eder, gelip giden türde bir ağrıdır. Kemikler daha kırılgan hale gelir ve tümör gelişen kemiğin olduğu yerde his kaybı ortaya çıkar. Aynı zamanda yorgunluk ve kilo kaybı da kemik kanserinin diğer bulgularıdır.Kemik kanseri nerede başlar?Kemikte en çok görülen kemik kanseri türüne Osteosarkom denir. Kemik kanseri öncelikle kemik hücrelerinde başlar. Çoğunlukla bacaklarda ve kollardaki kemiklerde ortaya çıkan kemik kanseri, bacakta uyluk kemiğinin bir bölümünde, dize yakın alt bacak kemiğinde ya da kolun omza yakın olan bölümünde sıklıkla görülür.Kemik kanseri nedeniyle uzuv kaybı olur mu?Kemik kanserleri, iyi huylu tümörler ve vücuttaki herhangi bir organdan metastaz olarak kendini gösteren kemik tümörleri, iskelet sisteminin herhangi bir yerinde ortaya çıkabiliyor. 18 yaşından daha küçük olan hastalarda “büyüme kıkırdağı” denilen yani diz, kalça ya da omuz gibi eklem bölgelerine daha yakın olarak görülüyor. Kemik kanserli hastaların 20 yıl önceki tedavisi kanserin bulunduğu uzvun kesilmesiyken, bugünkü yeni tedavilerle hastaların kol ve bacakları % 90’ın üzerinde korunabiliyor.Kemik kanseri tedavisinde kriyoablasyon nasıl uygulanır?Kemik kanseri tedavisinde kriyoablasyon kullanılabilmektedir. Kriyoablasyon yöntemi, bazı durumlarda tek başına uygulanırken, genellikle kemoterapi ve radyoterapi ile birleştirilen bir yöntemdir. Kriyoablasyonun kullanılmadığı durumlar da vardır. Dondurma işlemi sinir dokusuna zarar verdiği için beyinde, omurilikte ve çok önemli sinirlerin bulunduğu bölgelerde kullanılmaz ya da özel tekniklerle sinir dokusu korunarak uygulama yapılır.Kriyoablasyon yöntemi ile tümörlü kemik vücuttan çıkarılarak tümörden temizleniyor ve -180 derecelik sıvı azot kazanında donduruluyor. Dondurma işlemi, kemiğin dayanıklılığını çok az etkilemekle birlikte biyolojik aktivitesini de korumayı amaç ediniyor. Dondurulan kemik, yerine tek başına konulmuyor. Kemiğin içi, enfeksiyonu önlemek için antibiyotik içeren kemik çimentosu ile dolduruluyor ya da karşı taraf bacağından alınan “fibula” adlı kemik, dondurulmuş olan kemiğin içine gömülerek mikrocerrahi yöntemi ile ana damara bağlanıp, bu şekilde canlılık ve destek sağlanıyor. “Dondurularak koruma” işlemi ile tümörlü kemik aslına uygun olarak yerine konulabilmekte, enfeksiyon riski çok azalmakta ve zaman içinde kaynama elde edilebilir. Bu işlemin uygulanması için tümörün kemiğin yapısına çok fazla zarar vermemiş olması gerekiyor.Kemiklerdeki boşluklar yedek kemikle doldurulur mu?Bazı hastaların dizinden kalçasına kadar tüm uyluk kemiğinde tümör bulunuyor. Böyle durumda yine ‘yedek’ kemik olan ve vücutta iki bacakta birer tane bulunan ve bir tanesi 20-25 santimetre olan “fibula” birleştirilerek, 35-40 santimetrelik boşluk doldurulabiliyor. Fibula ikiye katlanarak normal bir kemik kalınlığı da oluşturularak, dondurulmuş kemikle bir arada kullanılıyor. Ameliyat sonrası beklenen, bir yıl içinde yerine konulan kemiğin iyileşmesi ve oraya tutunması yani vücudun onu kendi kemiği gibi kabul etmesi. | 8,136 |
424 | Hastalıklar | Kelebek Hastalığı (Lupus) | Sistemik lupus eritematozus (SLE hastalığı) yani lupus hastalığı, vücudun birçok bölümünü etkileyebilen kronik otoimmün bir hastalıktır. SLE olarak da bilinen lupus hastalığı, vücuttaki birden fazla organ veya organ sisteminin akut veya kronik olarak iltihaplanmasına neden olabilen, bağışıklık sisteminin kişinin kendi vücut dokuları ve hücrelerine saldırdığı bir hastalıktır. Lupus hastalığı, cildi, böbrekleri, kan hücrelerini, beyini, kalbi ve akciğerlerde dahil olmak üzere bir çok organı ve vücut sistemini tutabilir.Sistemik lupus eritematozus (SLE hastalığı) yani lupus hastalığı, vücudun birçok bölümünü etkileyebilen kronik otoimmün bir hastalıktır. SLE olarak da bilinen lupus hastalığı, vücuttaki birden fazla organ veya organ sisteminin akut veya kronik olarak iltihaplanmasına neden olabilen, bağışıklık sisteminin kişinin kendi vücut dokuları ve hücrelerine saldırdığı bir hastalıktır. Lupus hastalığı, cildi, böbrekleri, kan hücrelerini, beyini, kalbi ve akciğerlerde dahil olmak üzere bir çok organı ve vücut sistemini tutabilir.
Kelebek Hastalığı (Lupus) Nedir?Kelebek hastalığı (lupus), bağışıklık sisteminin vücudun kendi doku ve hücrelerini yabancı olarak algılayıp saldırdığı otoimmün bir hastalıktır. Cildi, eklemleri, böbrekleri, mide-bağırsak sistemini, akciğerleri, sinir sistemini, mukoza zarlarını ve kan damarı duvarlarını ve diğer doku ya da organları etkiler.Avuç içlerinde ve ayak tabanlarında kabarcıklar en tipik belirtisi olup, daha şiddetli alt türlerde kabarcıklar tüm vücutta kabarcıklanma ve döküntüler görülebilir.Lupus Hastalığı Türleri Nelerdir?Lupus hastalığının iki klinik formu bulunmaktadır. Diskoid Lupus Eritematozus (DLE): Sadece cilt etkilenir. Hastanın derisindeki lezyonlar iz bırakabilir. Sistemik Lupus Eritematozus (SLE): Ciltle birlikte organlar da etkilenir. Tedavi edilmediği takdirde hastanın hayati organlarına zarar verebilir, kalıcı hasarlar ve hayati risk oluşturabilir.Kelebek Hastalığı (Lupus) Neden Olur?Yapısal proteinleri kodlayan genlerdeki mutasyon nedeniyle vücudun ve cildin birbirine bağlanmasını ve güçlü kalmasını sağlayan proteinleri üretme şeklinin değişmesi ile cildin çok kırılgan hale gelmesi kelebek hastalığının nedenidir. Keratin 5 ve Keratin 14 adlı proteinlerin yapımından sorumlu KRT5 veya KRT14 geninde gerçekleşen mutasyon bu hastalığa sebebiyet verir. Bunu tetikleyen faktörler genetik, çevresel etkiler, güneş ışınları, sigara, stres, bazı ilaçlar ve varicella-zoster gibi virüslerdir.Kelebek hastalığına neden olan durumlar genel olarak şöyledir: Genetik faktörler Güneş ışınları Enfeksiyon ve varicella-zoster gibi virüsler Hormonlar Kullanılan ilaçlar Sigara Stres Cinsiyet (Kadınlarda daha sık görülür) Yaş (15 ile 45 yaş aralarında daha sık görülür) Yaşanılan bölge (Afrika, Amerika ve Asyalı Amerikalılarda daha yaygın görülmektedir.)Kelebek Hastalığı Belirtileri Nelerdir?Lupus hastalığının yaygın belirtileri, eklemlerde ağrı ve şişlik, ateş, yorgunluk, karın ağrısı, yüzde, burun ve yanaklarda kelebek şeklinde döküntü, vücutta ortaya çıkan pullu döküntüler ve güneşe karşı hassasiyettir. Özellikle yüz, avuç içi ve ayaklarda hassaslaşan ciltte birlikte oluşan kabarcık ve döküntüler, biçimsiz tırnaklar, sivilce benzeri şişlikler, saç dökülmesi da kelebek hastalığı belirtilerindendir. Kelebek hastalığının genel belirtileri şunlardır; Burun ve yanaklarda kelebek şeklinde kızarıklık Avuç içi ve ayaklarda kabarcıklanma ve pullu döküntüler Eklemlerde şişme ve yanma Güneş ışığına maruziyet sonrası ciltte döküntü gelişimi Tırnakların etrafında kızarıklık ve şişlik Böbrek fonksiyonlarında bozulma İdrarda kan veya protein görülmesi Derin nefes alırken ağrı Halsizlik Ateş Saç dökülmesi Soğuk havadan kaynaklı beyaz veya mavi gibi görülen parmaklar Göğüs ağrısı Baş ağrısı Bilinç bulanıklığı Yutma güçlüğü Diş problemleriKelebek Hastalığı (Lupus) Teşhisi Nasıl Konulur?Lupus hastalığı için hastalara öncelikle ayrıntılı tıbbi sorgulama ve fizik muayene yapılır. Sonrasında hastalık ile ilgili semptom ve yakınmaları saptanan kişilerde tam kan sayımı, eritrosit sedimantasyon hızı, tam idrar tahlili yanında anti-nükleer antikor başta olmak üzere çeşitli testler yapılır.Bazı hastalardan göğüs röntgeni ve ayrıntılı kalp değerlendirilmesi açısından ekokardiyogram istenebilir. Böylece kalp ve çevresinde, akciğerlerde sıvı birikip birikmediği kontrol edilir. Ciltte bulunan döküntülerden biyopsi örneği de alınabilir. Bu hastalık nedeniyle böbrekler olumsuz etkilenebilir. Özellikle tam idrar tahlilinde protein saptanan ya da idrar sedimentinde aktif hücre olduğu tespit edilen bazı hastalarda böbreklerde sorun olup olmadığını daha net ortaya koyabilmek için böbrek biyopsisi de yapılabilmektedir.Kelebek Hastalığı (Lupus) Nasıl Tedavi Edilir?Lupus hastalığında tedavi belirtilere ve tutulan organ sistemlerine göre uygulanmaktadır. Her hastanın durumu farklılık gösterebileceğinden tedavi seçimi ve riskleri konusunda hasta bazında bilgilendirme yapılması gerekmektedir.Kelebek hastalığı tedavisinde çoğunlukla antimalaryal ilaçlar ve kortizon içeren ilaçlar kullanılmakta, bazı hastalarda steroid olmayan antiinflamatuar ilaçlar, bağışıklık sistemini kontrollü olarak baskılayan immünosupresanlar ve hatta bazı biyolojik ajanlar tercih edilir.Tüm bu ilaçlar belirtilere, hastalığın seyrine ve şiddetine göre değişkenlik göstermektedir. Hastalara güneş konusunda dikkatli olmaları gerektiği söylenmelidir. Tedavi sürecinde doktor ziyaretleri tavsiye edilen sıklıkta ve mutlaka aksatılmadan yapılmalıdır. Düzenli egzersiz, sigara içmemek, sağlıklı beslenmek de tedavinin önemli bir parçasıdır. D vitamini ve kalsiyum eksikliği saptanan hastalarda uygun tamamlayıcı tedaviler başlanmalıdır.Kelebek hastalığında yara bakımı nasıl olmalı ve dikkat edilmesi gereken şeyler nelerdir?Kelebek hastalarında deri lezyonları sık görülmektedir. Hastalar güneş ışığına oldukça duyarlı olup, güneş ışığına maruz kalan ciltte kızarıklık ve kabarmalar gelişebilir. Kelebek hastalığının kesin nedeni bilinmese de, güneş ışınları (ultraviyole), sigara, stres gibi çevresel etkenlerin tetikleyici rol oynadıkları bilinmektedir. Bu nedenle kelebek hastalığı olan kişilerin güneş ışığından korunması, dışarıya uygun kıyafet, güneş kremi ve gözlük kullanarak çıkması gerekmektedir. Sigara kullanımından uzak durmak, stres düzeyini en aza indirmek de çok önemlidir. Ayrıca hastaların sağlıklı ve doğal beslenmesi, doktorun önerdiği egzersizleri uygulaması gerekmektedir.Kelebek Hastalığı (Lupus Hastalığı) ile İlgili Sık Sorulan SorularLupus hastalığı nedir?Lupus, vücuttaki birden fazla organ veya organ sisteminin akut veya kronik olarak iltihaplanmasına neden olabilen bağışıklık sisteminin kendi doku ve organlarına saldırdığı otoimmün bir hastalıktır. Deri döküntüleri ve eklem ağrıları ile karakterize olup, böbrekler başta olmak üzere birden fazla organı da etkileyebilmektedir.Kelebek hastalığı nedir?Kelebek hastalığı, yapısal proteinleri kodlayan genlerdeki mutasyon nedeniyle vücudun ve cildin birbirine bağlanmasını ve güçlü kalmasını sağlayan proteinleri üretme şeklinin değişmesi ile cildin çok kırılgan hale geldiği ve kolayca zarar gördüğü genetik kökenli otoimmün bir hastalıktır. Cildin kırılgan hale gelmesi cildin çok kolay kabarcıklanmasına neden olur.Lupus pozitif ne demek?Lupus pozitif, lupus hastalığının teşhisi için yapılan antinükleer antikor (ANA) testinin pozitif çıktığı anlamına gelir, yani kişide lupus hastalığı bulunduğunu ifade eder. Lupus belirtileri nelerdir?Lupus hastalığın en tipik belirtisi eklem ve kas ağrılarıdır. Eklemlerde şişlik, dinlenmekle geçmeyen yorgunluk, özellikle güneşte kaldıktan sonra gelişen ve bilhassa kelebek benzeri olan döküntüler, ateş, saç dökülmesi, kilo kaybı ve ağız içinde yaralarda lupus hastalığının belirtileridir.Lupus hastalığı kaç yaşında ortaya çıkar?Tedavi edilmediğinde hayatı tehdit edebilen lupus hastalığı, en çok 15 ile 45 yaşları arasında bulunan ve doğurganlık çağında olan kadınlarda görülmektedir. Çocuk, yaşlı ve erkeklerde çok daha nadiren görülmektedir.Kelebek ve lupus hastalığının görülme sıklığı nedir?Türkiye'de bu konu ile ilgili net bir istatistik veri bulunmamakla birlikte, araştırma yapılan ülkelerde 100 bin kişide 40 ile 100 kişi arasında görüldüğü tahmin edilmektedir.Lupus hastalığı genetik mi?Lupus hastalığı genetik yatkınlığı olan bireylerde çevresel nedenlerin de tetiklemesi sonucu ortaya çıkan, multfaktöriyel nedenlere bağlı gelişen kronik, iltihaplı bir bağışıklık sistemi hastalığıdır.Kelebek hastalığı bulaşıcı mı?Halk arasında kelebek hastalığı bulaşıcı bir hastalık değildir. Genetik bir hastalık olan ve sadece belirli genlere sahip olan kişilerde görülen kelebek hastalığı, vücudun bağışıklık sisteminin kendi dokularına saldırmasıyla ortaya çıkar ve bir insandan başka bir insana bulaşmaz.Lupus hastalığının tedavisi var mı?Lupus hastalığının kesin ve net bir tedavisi bulunmamakla birlikte, oluşabilecek yakınmaları ve hayati risk gelişimini önleyecek birçok etkin tedavisi günümüzde uygulanmaya devam etmektedir. Lupus hastalığının tedavisinde amaç ilerlemeyi durdurmak, kalıcı hasar gelişimi ve hayati sorunları önlemek ve belirtileri hafifletmektir. Tedavide kullanılan ilaçlar hastalığın seyrine, kişiye ve klinik bulgulara göre değişmektedir.Çocuklarda görülen kelebek hastalığı nedir?Tıp diliyle Epidermolysis Büllosa olarak bilinen hastalık ciltte su dolu lezyonlar (büller) ile karakterizedir. Kelebek hastalığına yakalanan çocuklara "Kelebek çocuklar" da denmektedir. Ciltteki lezyonlar ağız içlerinde, yemek borusunda, mide, bağırsak ve solunum yollarında da görülebilmektedir. Deride ve mukozada oluşan büller, genellikle bölgeye baskı uygulanması ya da çarpılması sonucu ortaya çıkar. Hafif bir temas bile bülün oluşumu için yeterlidir. Kırılgan cilt ile karakterize bir genetik hastalık olan kelebek hastalığı, vücutta enfeksiyon ve yaralara yol açabilir.Lupus hastalığı ölümcül mü?Bağışıklık sistemini etkileyen bir hastalık olan lupus hastalığı, bazı hastalarda hayati organları etkileyerek fonksiyonlarını bozabildiği için ölümcül risk taşıyabilmektedir.Lupus hastalığı iyileşir mi?Lupus hastalığının şifa anlamında kesin bir tedavisi bulunmamaktadır.Lupus geçici mi?Lupus hastalığı geçici bir hastalık değildir. Ancak tedaviler ile kontrol altında tutulabilmektedir.Lupus nefriti nedir?Lupus nefriti, hastalığın böbreği etkilediğini gösteren ciddi bir tutulumunu ifade etmektedir. Bu hastalar bacaklarda ve bazen tüm vücutta ortaya çıkan ödem ile hastaneye başvurur. Bir çok hastada hipertansiyon da görülür. Hastalara çoğunlukla böbrek biyopsisi yapılması gerekmektedir. Biyopsi sonucu doğrultusunda, hastanın klinik ve diğer laboratuvar bulguları göz önüne alınarak tedavisi düzenlenir. Bazı hastalarda tedavi istenen etkiyi sağlayamazsa hastalarda kronik böbrek yetmezliği ve hatta hemodiyaliz ihtiyacı gelişebilir. Kalıcı böbrek hasarı gelişen bazı hasta gruplarında böbrek nakli uygulanabilir.Kelebek hastalarının cildi hassas mıdır?Kelebek hastalarının en çok yakındıkları konu güneş ile deri lezyonlarının belirgin şekilde artmasıdır. Güneş duyarlılığı olan hastalarda ciltte kızarıklık ve kabarmalar gelişebilir. Hastaların özelikle yaz aylarında güneşe doğrudan maruz kalmamaları ve dışarı çıkmak zorunda kaldıklarında güneşten koruyucu özelliği olan kremler kullanmaları önerilmektedir.Lupus hastalarında göz sorunları olabilir mi?Lupus hastalığında daha çok kullanılan ilaçlara bağlı başta göz ve göz kapağı enfeksiyonları, katarakt yada retina sorunları oluşabilir. Özellikle antimalaryal kullanan hastaların düzenli olarak yıllık göz ve görme alanı muayenelerine gitmeleri gerekmektedir. Enkefsiyon saptanan hastalarda çeşitli göz damlaları ve göz merhemleri kullanılabilir.Kelebek hastalığı diyeti var mı?Sağlıklı ve doğal beslenme lupus hastalığı gibi bağışıklık sistemi ile ilişkili hastalıklarda giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Gluten ve laktoz gibi çeşitli proteinlerin kısıtlanmasının bağışıklık sistemi kaynaklı iltihabın azaltılmasında etkili olabileceği düşünülmektedir. Ayrıca başta D vitamini olmak üzere vitamin kan düzeylerinin araştırılması ve eksiklik saptanan hastalarda uygun replasman tedavisinin yapılması oldukça önemlidir. Kortizon kullanmakta olan hastalarda kilo artışını engellemek için tuz ve şeker kısıtlamasının yapılması gerekmektedir. Paketli gıdalar, fast-food türü yiyeceklerden uzak durulmalıdır. Omega 3’ten zengin taze balık tüketimi teşvik edilmektedir. Ayrıca probiyotikten zengin ürünlerin kullanılmasının da faydalı olabileceği bildirilmektedir. Bu hastalarda kemik erimesi gelişimini önlemek açısından düzenli egzersize ek olarak D vitamini ve kalsiyum desteği de mutlaka sağlanmalıdır.Lupus hastalığında gebelik riskli mi? Lupus hastaları hamile kalabilir mi?Lupus hastalığında gebelik büyük risk taşımaktadır. Bu nedenle hastaların gebe kalması için en uygun zaman, hastalığın tedavi ile kontrol altına alındığı ve remisyon olarak adlandırılan stabil dönemde gerçekleşmelidir. Remisyonda olan hastalarda bile gebe kalmak ile ya da doğum sonrası hastalık alevlenmeleri görülebilmektedir. Bu açıdan gebe kalmadan önce ve gebelik boyunca düzenli hekim kontrolü yapılması çok önem taşımaktadır.Kelebek hastaları nelere dikkat etmeli?Bu hastalıkta güneşten korunmak önem taşımaktadır. Güneşten korunma, uygun kıyafet, güneş kremi ve gözlük kullanımı önerilmektedir. Hastalar dinlenmelerine dikkat etmeli, sağlıklı ve doğal beslenmeli, doktorun önerdiği egzersizleri uygulamalı ve olabildiğince stresten uzak durmalıdırlar. Stresin hastalık alevlenmesi üzerindeki etkileri kanıtlandığından, ihtiyaç görülen hastalara gereken psikolojik destek mutlaka sağlanmalıdır.İlaçlar kelebek hastalığına neden olabilir mi?Aritmi, hipertansiyon veya tüberküloz tedavisinde kullanılan bazı ilaçların lupus benzeri hastalık bulgularına neden olduğu bilinmektedir. Ancak bu durum geliştiğinde ilgili ilaçların kesilmesiyle lupus hastalığına ait bulgular da düzelmektedir.
Kelebek Hastalığı (Lupus) Nedir?Kelebek hastalığı (lupus), bağışıklık sisteminin vücudun kendi doku ve hücrelerini yabancı olarak algılayıp saldırdığı otoimmün bir hastalıktır. Cildi, eklemleri, böbrekleri, mide-bağırsak sistemini, akciğerleri, sinir sistemini, mukoza zarlarını ve kan damarı duvarlarını ve diğer doku ya da organları etkiler.Avuç içlerinde ve ayak tabanlarında kabarcıklar en tipik belirtisi olup, daha şiddetli alt türlerde kabarcıklar tüm vücutta kabarcıklanma ve döküntüler görülebilir.Lupus Hastalığı Türleri Nelerdir?Lupus hastalığının iki klinik formu bulunmaktadır.Kelebek Hastalığı (Lupus) Neden Olur?Yapısal proteinleri kodlayan genlerdeki mutasyon nedeniyle vücudun ve cildin birbirine bağlanmasını ve güçlü kalmasını sağlayan proteinleri üretme şeklinin değişmesi ile cildin çok kırılgan hale gelmesi kelebek hastalığının nedenidir. Keratin 5 ve Keratin 14 adlı proteinlerin yapımından sorumlu KRT5 veya KRT14 geninde gerçekleşen mutasyon bu hastalığa sebebiyet verir. Bunu tetikleyen faktörler genetik, çevresel etkiler, güneş ışınları, sigara, stres, bazı ilaçlar ve varicella-zoster gibi virüslerdir.Kelebek hastalığına neden olan durumlar genel olarak şöyledir: Kelebek Hastalığı Belirtileri Nelerdir?Lupus hastalığının yaygın belirtileri, eklemlerde ağrı ve şişlik, ateş, yorgunluk, karın ağrısı, yüzde, burun ve yanaklarda kelebek şeklinde döküntü, vücutta ortaya çıkan pullu döküntüler ve güneşe karşı hassasiyettir. Özellikle yüz, avuç içi ve ayaklarda hassaslaşan ciltte birlikte oluşan kabarcık ve döküntüler, biçimsiz tırnaklar, sivilce benzeri şişlikler, saç dökülmesi da kelebek hastalığı belirtilerindendir. Kelebek hastalığının genel belirtileri şunlardır;Kelebek Hastalığı (Lupus) Teşhisi Nasıl Konulur?Lupus hastalığı için hastalara öncelikle ayrıntılı tıbbi sorgulama ve fizik muayene yapılır. Sonrasında hastalık ile ilgili semptom ve yakınmaları saptanan kişilerde tam kan sayımı, eritrosit sedimantasyon hızı, tam idrar tahlili yanında anti-nükleer antikor başta olmak üzere çeşitli testler yapılır.Bazı hastalardan göğüs röntgeni ve ayrıntılı kalp değerlendirilmesi açısından ekokardiyogram istenebilir. Böylece kalp ve çevresinde, akciğerlerde sıvı birikip birikmediği kontrol edilir. Ciltte bulunan döküntülerden biyopsi örneği de alınabilir. Bu hastalık nedeniyle böbrekler olumsuz etkilenebilir. Özellikle tam idrar tahlilinde protein saptanan ya da idrar sedimentinde aktif hücre olduğu tespit edilen bazı hastalarda böbreklerde sorun olup olmadığını daha net ortaya koyabilmek için böbrek biyopsisi de yapılabilmektedir.Kelebek Hastalığı (Lupus) Nasıl Tedavi Edilir?Lupus hastalığında tedavi belirtilere ve tutulan organ sistemlerine göre uygulanmaktadır. Her hastanın durumu farklılık gösterebileceğinden tedavi seçimi ve riskleri konusunda hasta bazında bilgilendirme yapılması gerekmektedir.Kelebek hastalığı tedavisinde çoğunlukla antimalaryal ilaçlar ve kortizon içeren ilaçlar kullanılmakta, bazı hastalarda steroid olmayan antiinflamatuar ilaçlar, bağışıklık sistemini kontrollü olarak baskılayan immünosupresanlar ve hatta bazı biyolojik ajanlar tercih edilir.Tüm bu ilaçlar belirtilere, hastalığın seyrine ve şiddetine göre değişkenlik göstermektedir. Hastalara güneş konusunda dikkatli olmaları gerektiği söylenmelidir. Tedavi sürecinde doktor ziyaretleri tavsiye edilen sıklıkta ve mutlaka aksatılmadan yapılmalıdır. Düzenli egzersiz, sigara içmemek, sağlıklı beslenmek de tedavinin önemli bir parçasıdır. D vitamini ve kalsiyum eksikliği saptanan hastalarda uygun tamamlayıcı tedaviler başlanmalıdır.Kelebek hastalığında yara bakımı nasıl olmalı ve dikkat edilmesi gereken şeyler nelerdir?Kelebek hastalarında deri lezyonları sık görülmektedir. Hastalar güneş ışığına oldukça duyarlı olup, güneş ışığına maruz kalan ciltte kızarıklık ve kabarmalar gelişebilir. Kelebek hastalığının kesin nedeni bilinmese de, güneş ışınları (ultraviyole), sigara, stres gibi çevresel etkenlerin tetikleyici rol oynadıkları bilinmektedir. Bu nedenle kelebek hastalığı olan kişilerin güneş ışığından korunması, dışarıya uygun kıyafet, güneş kremi ve gözlük kullanarak çıkması gerekmektedir. Sigara kullanımından uzak durmak, stres düzeyini en aza indirmek de çok önemlidir. Ayrıca hastaların sağlıklı ve doğal beslenmesi, doktorun önerdiği egzersizleri uygulaması gerekmektedir.Kelebek Hastalığı (Lupus Hastalığı) ile İlgili Sık Sorulan SorularLupus hastalığı nedir?Lupus, vücuttaki birden fazla organ veya organ sisteminin akut veya kronik olarak iltihaplanmasına neden olabilen bağışıklık sisteminin kendi doku ve organlarına saldırdığı otoimmün bir hastalıktır. Deri döküntüleri ve eklem ağrıları ile karakterize olup, böbrekler başta olmak üzere birden fazla organı da etkileyebilmektedir.Kelebek hastalığı nedir?Kelebek hastalığı, yapısal proteinleri kodlayan genlerdeki mutasyon nedeniyle vücudun ve cildin birbirine bağlanmasını ve güçlü kalmasını sağlayan proteinleri üretme şeklinin değişmesi ile cildin çok kırılgan hale geldiği ve kolayca zarar gördüğü genetik kökenli otoimmün bir hastalıktır. Cildin kırılgan hale gelmesi cildin çok kolay kabarcıklanmasına neden olur.Lupus pozitif ne demek?Lupus pozitif, lupus hastalığının teşhisi için yapılan antinükleer antikor (ANA) testinin pozitif çıktığı anlamına gelir, yani kişide lupus hastalığı bulunduğunu ifade eder. Lupus belirtileri nelerdir?Lupus hastalığın en tipik belirtisi eklem ve kas ağrılarıdır. Eklemlerde şişlik, dinlenmekle geçmeyen yorgunluk, özellikle güneşte kaldıktan sonra gelişen ve bilhassa kelebek benzeri olan döküntüler, ateş, saç dökülmesi, kilo kaybı ve ağız içinde yaralarda lupus hastalığının belirtileridir.Lupus hastalığı kaç yaşında ortaya çıkar?Tedavi edilmediğinde hayatı tehdit edebilen lupus hastalığı, en çok 15 ile 45 yaşları arasında bulunan ve doğurganlık çağında olan kadınlarda görülmektedir. Çocuk, yaşlı ve erkeklerde çok daha nadiren görülmektedir.Kelebek ve lupus hastalığının görülme sıklığı nedir?Türkiye'de bu konu ile ilgili net bir istatistik veri bulunmamakla birlikte, araştırma yapılan ülkelerde 100 bin kişide 40 ile 100 kişi arasında görüldüğü tahmin edilmektedir.Lupus hastalığı genetik mi?Lupus hastalığı genetik yatkınlığı olan bireylerde çevresel nedenlerin de tetiklemesi sonucu ortaya çıkan, multfaktöriyel nedenlere bağlı gelişen kronik, iltihaplı bir bağışıklık sistemi hastalığıdır.Kelebek hastalığı bulaşıcı mı?Halk arasında kelebek hastalığı bulaşıcı bir hastalık değildir. Genetik bir hastalık olan ve sadece belirli genlere sahip olan kişilerde görülen kelebek hastalığı, vücudun bağışıklık sisteminin kendi dokularına saldırmasıyla ortaya çıkar ve bir insandan başka bir insana bulaşmaz.Lupus hastalığının tedavisi var mı?Lupus hastalığının kesin ve net bir tedavisi bulunmamakla birlikte, oluşabilecek yakınmaları ve hayati risk gelişimini önleyecek birçok etkin tedavisi günümüzde uygulanmaya devam etmektedir. Lupus hastalığının tedavisinde amaç ilerlemeyi durdurmak, kalıcı hasar gelişimi ve hayati sorunları önlemek ve belirtileri hafifletmektir. Tedavide kullanılan ilaçlar hastalığın seyrine, kişiye ve klinik bulgulara göre değişmektedir.Çocuklarda görülen kelebek hastalığı nedir?Tıp diliyle Epidermolysis Büllosa olarak bilinen hastalık ciltte su dolu lezyonlar (büller) ile karakterizedir. Kelebek hastalığına yakalanan çocuklara "Kelebek çocuklar" da denmektedir. Ciltteki lezyonlar ağız içlerinde, yemek borusunda, mide, bağırsak ve solunum yollarında da görülebilmektedir. Deride ve mukozada oluşan büller, genellikle bölgeye baskı uygulanması ya da çarpılması sonucu ortaya çıkar. Hafif bir temas bile bülün oluşumu için yeterlidir. Kırılgan cilt ile karakterize bir genetik hastalık olan kelebek hastalığı, vücutta enfeksiyon ve yaralara yol açabilir.Lupus hastalığı ölümcül mü?Bağışıklık sistemini etkileyen bir hastalık olan lupus hastalığı, bazı hastalarda hayati organları etkileyerek fonksiyonlarını bozabildiği için ölümcül risk taşıyabilmektedir.Lupus hastalığı iyileşir mi?Lupus hastalığının şifa anlamında kesin bir tedavisi bulunmamaktadır.Lupus geçici mi?Lupus hastalığı geçici bir hastalık değildir. Ancak tedaviler ile kontrol altında tutulabilmektedir.Lupus nefriti nedir?Lupus nefriti, hastalığın böbreği etkilediğini gösteren ciddi bir tutulumunu ifade etmektedir. Bu hastalar bacaklarda ve bazen tüm vücutta ortaya çıkan ödem ile hastaneye başvurur. Bir çok hastada hipertansiyon da görülür. Hastalara çoğunlukla böbrek biyopsisi yapılması gerekmektedir. Biyopsi sonucu doğrultusunda, hastanın klinik ve diğer laboratuvar bulguları göz önüne alınarak tedavisi düzenlenir. Bazı hastalarda tedavi istenen etkiyi sağlayamazsa hastalarda kronik böbrek yetmezliği ve hatta hemodiyaliz ihtiyacı gelişebilir. Kalıcı böbrek hasarı gelişen bazı hasta gruplarında böbrek nakli uygulanabilir.Kelebek hastalarının cildi hassas mıdır?Kelebek hastalarının en çok yakındıkları konu güneş ile deri lezyonlarının belirgin şekilde artmasıdır. Güneş duyarlılığı olan hastalarda ciltte kızarıklık ve kabarmalar gelişebilir. Hastaların özelikle yaz aylarında güneşe doğrudan maruz kalmamaları ve dışarı çıkmak zorunda kaldıklarında güneşten koruyucu özelliği olan kremler kullanmaları önerilmektedir.Lupus hastalarında göz sorunları olabilir mi?Lupus hastalığında daha çok kullanılan ilaçlara bağlı başta göz ve göz kapağı enfeksiyonları, katarakt yada retina sorunları oluşabilir. Özellikle antimalaryal kullanan hastaların düzenli olarak yıllık göz ve görme alanı muayenelerine gitmeleri gerekmektedir. Enkefsiyon saptanan hastalarda çeşitli göz damlaları ve göz merhemleri kullanılabilir.Kelebek hastalığı diyeti var mı?Sağlıklı ve doğal beslenme lupus hastalığı gibi bağışıklık sistemi ile ilişkili hastalıklarda giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Gluten ve laktoz gibi çeşitli proteinlerin kısıtlanmasının bağışıklık sistemi kaynaklı iltihabın azaltılmasında etkili olabileceği düşünülmektedir. Ayrıca başta D vitamini olmak üzere vitamin kan düzeylerinin araştırılması ve eksiklik saptanan hastalarda uygun replasman tedavisinin yapılması oldukça önemlidir. Kortizon kullanmakta olan hastalarda kilo artışını engellemek için tuz ve şeker kısıtlamasının yapılması gerekmektedir. Paketli gıdalar, fast-food türü yiyeceklerden uzak durulmalıdır. Omega 3’ten zengin taze balık tüketimi teşvik edilmektedir. Ayrıca probiyotikten zengin ürünlerin kullanılmasının da faydalı olabileceği bildirilmektedir. Bu hastalarda kemik erimesi gelişimini önlemek açısından düzenli egzersize ek olarak D vitamini ve kalsiyum desteği de mutlaka sağlanmalıdır.Lupus hastalığında gebelik riskli mi? Lupus hastaları hamile kalabilir mi?Lupus hastalığında gebelik büyük risk taşımaktadır. Bu nedenle hastaların gebe kalması için en uygun zaman, hastalığın tedavi ile kontrol altına alındığı ve remisyon olarak adlandırılan stabil dönemde gerçekleşmelidir. Remisyonda olan hastalarda bile gebe kalmak ile ya da doğum sonrası hastalık alevlenmeleri görülebilmektedir. Bu açıdan gebe kalmadan önce ve gebelik boyunca düzenli hekim kontrolü yapılması çok önem taşımaktadır.Kelebek hastaları nelere dikkat etmeli?Bu hastalıkta güneşten korunmak önem taşımaktadır. Güneşten korunma, uygun kıyafet, güneş kremi ve gözlük kullanımı önerilmektedir. Hastalar dinlenmelerine dikkat etmeli, sağlıklı ve doğal beslenmeli, doktorun önerdiği egzersizleri uygulamalı ve olabildiğince stresten uzak durmalıdırlar. Stresin hastalık alevlenmesi üzerindeki etkileri kanıtlandığından, ihtiyaç görülen hastalara gereken psikolojik destek mutlaka sağlanmalıdır.İlaçlar kelebek hastalığına neden olabilir mi?Aritmi, hipertansiyon veya tüberküloz tedavisinde kullanılan bazı ilaçların lupus benzeri hastalık bulgularına neden olduğu bilinmektedir. Ancak bu durum geliştiğinde ilgili ilaçların kesilmesiyle lupus hastalığına ait bulgular da düzelmektedir. | 9,771 |
425 | Hastalıklar | Kemik İltihabı (Osteomyelit) | Kemik iltihabı yani osteomyelit, bakteri veya mantarların neden olduğu enfeksiyonların kan dolaşımı yoluyla ya da yakın dokulardan yayılarak kemiğe ulaşması sonucu kemikte oluşan ağrılı enfeksiyondur. Kemik kaybına yol açabilecek şişme gibi belirtilerle görülen kemik iltihabı, ilaç kullanımı sonucunda düzelebilir. Bazı durumlarda iltihabı boşaltmak ya da hasar alan kemiği iyileştirmek için ameliyat ihtiyaç duyulur. Çocuklar, yaşlılar ve diyabet hastalarında osteomyelit görülme olasılığı daha yüksek olmaktadır.Kemik iltihabı yani osteomyelit, bakteri veya mantarların neden olduğu enfeksiyonların kan dolaşımı yoluyla ya da yakın dokulardan yayılarak kemiğe ulaşması sonucu kemikte oluşan ağrılı enfeksiyondur. Kemik kaybına yol açabilecek şişme gibi belirtilerle görülen kemik iltihabı, ilaç kullanımı sonucunda düzelebilir. Bazı durumlarda iltihabı boşaltmak ya da hasar alan kemiği iyileştirmek için ameliyat ihtiyaç duyulur. Çocuklar, yaşlılar ve diyabet hastalarında osteomyelit görülme olasılığı daha yüksek olmaktadır.
Kemik İltihabı (Osteomyelit) Nedir?Kemik iltihabı olarak da bilinen osteomyelit, bakteriyel kan dolaşımı enfeksiyonu sonucunda oluşan ve yumuşak doku olan kemik iliğinde gerçekleşen ağrılı olarak görülen sağlık sorunudur. Hem çocuklarda hem de yetişkinlerde görülebilen kemik iltihabı, tedavi edilmediğinde enfeksiyondan kaynaklanan şişlik, kemiğe giden kan akışını keser ve kemiğin ölmesine neden olabilir.Tütün ürünü kullananlarda, diyabet hastalarında ve böbrek yetmezliği gibi kronik sağlık sorunları olan kişiler vücutta osteomiyelit geliştirebilir. Özellikle diyabetli kişilerin ayaklarında ülser bulunuyorsa ayaklarda osteomiyelit gelişme olasılığı bulunur.Kemik İltihabı (Osteomyelit) Türleri Nelerdir?Kemik İltihabı türleri şu şekilde sıralanır:Akut: Bu kemik iltihabı enfeksiyonu, ateş, ağrı gibi belirtilerle aniden ortaya çıkar.Kronik: Kronik osteomiyelit tedavilerle geçmeyen bir kemik enfeksiyonu olarak bilinir. Kemik ağrısına ve tekrarlayan drenaja (irin) neden olur. Oluşan enfeksiyon aylarca, hatta yıllarca fark edilmeden kalabilmektedir.Vertebral: Bu tip enfeksiyon türünde hareket ettikçe kötüleşen kronik sırt ağrısına neden olur ve böylelikle omurgayı etkiler. Dinlenme, ısıtma ve ağrı kesici gibi tedavilerin faydası olmamaktadır. Nadiren ateş belirtisi görülür. Huzurevlerinde yaşayan, intravenöz ilaçları kötüye kullanan ya da diyalize giren kişiler omurga kemiği enfeksiyonlarına daha yatkındır.Kemik İltihabı (Osteomyelit) Belirtileri Nelerdir?Osteomyelit belirtileri genel olarak ağrı, şişme, enfeksiyonlu olan bölgede kızarıklık şeklinde ortaya çıkarak türüne ve nedenine bağlı olarak farklılık gösterir.Kemik iltihabı (osteomyelitte) görülen belirtiler genel olarak şunlardır: Kemik ağrısı Enfekte olan kemik bölgesinde hassasiyet Terleme, yüksek ateş ve titreme Halsizlik hissi Enfeksiyon oluşan bölgede şişlik ve kızarıklık Enfeksiyon bölgesinde ağrı Drenaj (sarı irin) birikmesi Sinirlilik veya uyuşukluk hali İştah kaybı Alt sırt ağrısı Bulantı ve kusmaBunun yanında omurlarda osteomyelit gelişme riski bulunur. Omurlarda kemik enfeksiyonu belirtisi geceleri şiddetlenen sırt ağrısı şeklindedir. Bacakta ve kalçada yer alan kemiklerin etkilenmesi sonucunda hareket kısıtlığı yaşanabilir.Kemik İltihabı (Osteomyelit) Neden Olur?Kemik iltihabı yani osteomiyelit, enfekte olan ya da açık yaradan girerek iltihaba neden olan özellikle staphylococcus aureus bakterileri (staph enfeksiyonu) kaynaklı olarak meydana gelir. Staph enfeksiyonu kemiklere yerleşerek olduğu bölgede çoğalır ve hastalıklar neden olur. Bazen bir mantar veya başka bir mikrop türü de kemik enfeksiyonuna neden olabilir. Kemik İltihabına neden olan ve riskli durumlar şöyle sıralanır: Kalça protezi gibi yapay eklemi bulunanlar Kan enfeksiyonu veya orak hücreli anemi hastaları Diyabet, özellikle diyabetle ilişkili ayak ülseri olan kişiler Kemiğe vida gibi metal implant yaptırmış olanlar Basınç yaralanmaları olanlar Yakın zamanda kırık kemik veya kemik ameliyatı geçirenler Travmatik yaralanma veya yarası bulunanlar Zayıf bağışıklık sistemine sahip olan kişilerKemik İltihabı (Osteomyelit) Nasıl Teşhis Edilir?Uzman doktor kemik iltihabına dair teşhisi koymadan önce fiziki muayene yapar ve sonrasında tanısı için çeşitli testler yaptırılmasını isteyebilir. Bu testler şöyle sıralanır: Tam kan sayımı: İltihaplanma ve enfeksiyon belirtileri durumunda kan dolaşımındaki bakterileri ortaya çıkarmak için yapılır. Görüntüleme testleri: MR, bilgisayarlı tomografi ve ultrason kemiklerin, kasların ve dokuların görüntülerini sağlar. Kemik taraması: Kemik taraması, görüntüleme taraması sırasında enfeksiyonları veya kırıkları tanımlamak için kullanılır. Biyopsi: Uzman doktor enfeksiyon belirtilerini incelemek amacıyla sıvı, doku veya kemik örnekleri almak için iğne biyopsisi yapabilir.Kemik İltihabı (Osteomyelit) Tedavisi Nasıl Olur?Kemik enfeksiyonu iyileşme süreci uzun olabilir. Belirtilerin ortaya çıkmasından itibaren üç ila beş gün içerisinde tedavi sürecine başlanırsa hızla iyileşme sağlanabilir. Bunun yanında osteomyelite karşı şu tedavi yöntemleri uygulanır:Antibiyotik: Antibiyotikler enfeksiyona neden olan bakterileri ölmesini sağlayarak oluşan iltihabı iyileştirir. Bunun için uzman doktora danışmak önemlidir.Antifungaller: Mantar enfeksiyonlarının neden olduğu kemik iltihabını tedavi etmek için mantar önleyici ilaçlar alınması gerekebilir.İğne aspirasyonu: Uzman doktor iltihabın oluştuğu bölgedeki apseden sıvıyı ve irini boşaltmak için ince bir iğne kullanır.Ağrı kesiciler: Steroid olmayan antiinflamatuar ilaçlar (NSAID'ler) ağrıyı ve iltihabı geçirmede kullanılır.Kemik ameliyatı: Uzman doktor, enfekte olmuş ölü doku ve kemiği cerrahi olarak çıkarması olarak gerçekleşen ameliyattır.Omurga ameliyatı: Vertebral osteomiyelit olan kişilerin omurga ameliyatına ihtiyacı bulunabilir. Bu ameliyat, omurların çökmesini önleyerek omuriliğe sinirlere ve sinir sistemin zarar görmesini engellemek için yapılır.Kemik İltihabı (Osteomyelit) Hakkında Sık Sorulan SorularOsteomiyeliti nasıl önlenir?Osteomiyeliti önlemenin yollarından biri de bakterileri vücutta uzak tutarak enfeksiyonu önlemek olacaktır. Yakın zaman kemik kırılması yaşayan ya da ameliyat geçiren kişileri bu konuda daha dikkatli olması önemlidir. Çoğu zaman osteomiyeliti önlemek için yapılabilecek bir şey bulunmamaktadır.Kemik iltihabı tehlikeli midir?Kemik iltihabı mantar ya da bakteri kaynaklı olarak oluşur ve kemiklere kadar ulaşabilir. Tedavi edilmediği durumda kronikleşerek kemik ölümüne neden olabilir.Kemik iltihabına ne iyi gelir?Şiddetli olmayan kemik iltihaplarında erken tedavi için antibiyotik tedavisi uygulanabilir. İlerlemiş osteomiyelit durumunda ise ölü kemik yapılarının alınması adına cerrahi müdahale ile düzelir.
Kemik İltihabı (Osteomyelit) Nedir?Kemik iltihabı olarak da bilinen osteomyelit, bakteriyel kan dolaşımı enfeksiyonu sonucunda oluşan ve yumuşak doku olan kemik iliğinde gerçekleşen ağrılı olarak görülen sağlık sorunudur. Hem çocuklarda hem de yetişkinlerde görülebilen kemik iltihabı, tedavi edilmediğinde enfeksiyondan kaynaklanan şişlik, kemiğe giden kan akışını keser ve kemiğin ölmesine neden olabilir.Tütün ürünü kullananlarda, diyabet hastalarında ve böbrek yetmezliği gibi kronik sağlık sorunları olan kişiler vücutta osteomiyelit geliştirebilir. Özellikle diyabetli kişilerin ayaklarında ülser bulunuyorsa ayaklarda osteomiyelit gelişme olasılığı bulunur.Kemik İltihabı (Osteomyelit) Türleri Nelerdir?Kemik İltihabı türleri şu şekilde sıralanır:Akut: Bu kemik iltihabı enfeksiyonu, ateş, ağrı gibi belirtilerle aniden ortaya çıkar.Kronik: Kronik osteomiyelit tedavilerle geçmeyen bir kemik enfeksiyonu olarak bilinir. Kemik ağrısına ve tekrarlayan drenaja (irin) neden olur. Oluşan enfeksiyon aylarca, hatta yıllarca fark edilmeden kalabilmektedir.Vertebral: Bu tip enfeksiyon türünde hareket ettikçe kötüleşen kronik sırt ağrısına neden olur ve böylelikle omurgayı etkiler. Dinlenme, ısıtma ve ağrı kesici gibi tedavilerin faydası olmamaktadır. Nadiren ateş belirtisi görülür. Huzurevlerinde yaşayan, intravenöz ilaçları kötüye kullanan ya da diyalize giren kişiler omurga kemiği enfeksiyonlarına daha yatkındır.Kemik İltihabı (Osteomyelit) Belirtileri Nelerdir?Osteomyelit belirtileri genel olarak ağrı, şişme, enfeksiyonlu olan bölgede kızarıklık şeklinde ortaya çıkarak türüne ve nedenine bağlı olarak farklılık gösterir.Kemik iltihabı (osteomyelitte) görülen belirtiler genel olarak şunlardır:Bunun yanında omurlarda osteomyelit gelişme riski bulunur. Omurlarda kemik enfeksiyonu belirtisi geceleri şiddetlenen sırt ağrısı şeklindedir. Bacakta ve kalçada yer alan kemiklerin etkilenmesi sonucunda hareket kısıtlığı yaşanabilir.Kemik İltihabı (Osteomyelit) Neden Olur?Kemik iltihabı yani osteomiyelit, enfekte olan ya da açık yaradan girerek iltihaba neden olan özellikle staphylococcus aureus bakterileri (staph enfeksiyonu) kaynaklı olarak meydana gelir. Staph enfeksiyonu kemiklere yerleşerek olduğu bölgede çoğalır ve hastalıklar neden olur. Bazen bir mantar veya başka bir mikrop türü de kemik enfeksiyonuna neden olabilir. Kemik İltihabına neden olan ve riskli durumlar şöyle sıralanır:Kemik İltihabı (Osteomyelit) Nasıl Teşhis Edilir?Uzman doktor kemik iltihabına dair teşhisi koymadan önce fiziki muayene yapar ve sonrasında tanısı için çeşitli testler yaptırılmasını isteyebilir. Bu testler şöyle sıralanır:Kemik İltihabı (Osteomyelit) Tedavisi Nasıl Olur?Kemik enfeksiyonu iyileşme süreci uzun olabilir. Belirtilerin ortaya çıkmasından itibaren üç ila beş gün içerisinde tedavi sürecine başlanırsa hızla iyileşme sağlanabilir. Bunun yanında osteomyelite karşı şu tedavi yöntemleri uygulanır:Antibiyotik: Antibiyotikler enfeksiyona neden olan bakterileri ölmesini sağlayarak oluşan iltihabı iyileştirir. Bunun için uzman doktora danışmak önemlidir.Antifungaller: Mantar enfeksiyonlarının neden olduğu kemik iltihabını tedavi etmek için mantar önleyici ilaçlar alınması gerekebilir.İğne aspirasyonu: Uzman doktor iltihabın oluştuğu bölgedeki apseden sıvıyı ve irini boşaltmak için ince bir iğne kullanır.Ağrı kesiciler: Steroid olmayan antiinflamatuar ilaçlar (NSAID'ler) ağrıyı ve iltihabı geçirmede kullanılır.Kemik ameliyatı: Uzman doktor, enfekte olmuş ölü doku ve kemiği cerrahi olarak çıkarması olarak gerçekleşen ameliyattır.Omurga ameliyatı: Vertebral osteomiyelit olan kişilerin omurga ameliyatına ihtiyacı bulunabilir. Bu ameliyat, omurların çökmesini önleyerek omuriliğe sinirlere ve sinir sistemin zarar görmesini engellemek için yapılır.Kemik İltihabı (Osteomyelit) Hakkında Sık Sorulan SorularOsteomiyeliti nasıl önlenir?Osteomiyeliti önlemenin yollarından biri de bakterileri vücutta uzak tutarak enfeksiyonu önlemek olacaktır. Yakın zaman kemik kırılması yaşayan ya da ameliyat geçiren kişileri bu konuda daha dikkatli olması önemlidir. Çoğu zaman osteomiyeliti önlemek için yapılabilecek bir şey bulunmamaktadır.Kemik iltihabı tehlikeli midir?Kemik iltihabı mantar ya da bakteri kaynaklı olarak oluşur ve kemiklere kadar ulaşabilir. Tedavi edilmediği durumda kronikleşerek kemik ölümüne neden olabilir.Kemik iltihabına ne iyi gelir?Şiddetli olmayan kemik iltihaplarında erken tedavi için antibiyotik tedavisi uygulanabilir. İlerlemiş osteomiyelit durumunda ise ölü kemik yapılarının alınması adına cerrahi müdahale ile düzelir. | 4,375 |
426 | Hastalıklar | Keratokonus | Kornea rahatsızlıkları arasında yer alan ve görme kaybına yol açabilen keratokonus hastalığının erken teşhisi büyük önem taşıyor. Özellikle 10-20 yaş aralığında hızlı bir şekilde seyreden keratokonus hastalığı tedavi edilmediği takdirde kornea nakline sebep olabiliyor. Keratokonus hastalığının ilerlemesinin önüne Korneal Çapraz Bağlama (Corneal Cross Linkin) tedavi yöntemi ile geçilebiliyor.Kornea rahatsızlıkları arasında yer alan ve görme kaybına yol açabilen keratokonus hastalığının erken teşhisi büyük önem taşıyor. Özellikle 10-20 yaş aralığında hızlı bir şekilde seyreden keratokonus hastalığı tedavi edilmediği takdirde kornea nakline sebep olabiliyor. Keratokonus hastalığının ilerlemesinin önüne Korneal Çapraz Bağlama (Corneal Cross Linkin) tedavi yöntemi ile geçilebiliyor.
Prof. Dr. Koray GÜMÜŞ Göz Hastalıkları
Kolay Randevu Talebi
Keratokonus nedir?Göz küresinin en öndeki saydam tabakası olan ve etraftaki cisimleri görmeyi sağlayan korneanın öne doğru bombeliğinin artması (sivrileşmesi) ve aynı zamanda incelmesi ile kendini gösteren hastalığa “Keratokonus” denilmektedir.Keratokonus hastalığının belirtileri nelerdir?Kornea şeklinin ve kırıcılığının değişmesine paralel olarak, hastalarda miyop ve düzensiz astigmatizmanın artması ile buna bağlı görme seviyesinin ve kalitesinin giderek bozulması keratokonusun belirtileri arasında yer alır. İleri evrelerde görme düzeyi ve kalitesi oldukça düşerken, çok daha ileri düzeyde ve kontrol altına alınamayan vakalarda korneada ‘hidrops’ ve buna bağlı korneal skar görülebilmektedir.Keratokonus hastalığının nedenleri nelerdir? Nedeni tam olarak ortaya konulamayan keratokonus hastalığının yapılan bazı bilimsel çalışmalara göre genetik geçiş ile olduğu belirtilmektedir. Bununla birlikte alerjik konjonktivit rahatsızlığı ve buna bağlı gözün sürekli ovalanması da önemli risk farktörleri arasında yer alır. Ayrıca Down Sendromu, Marfan Sendromu, Osteogenezis Imperfekta gibi bazı sistemik ve genetik hastalıklara sahip olunması da hastalık için risk faktörü oluşturur.Keratokonusun teşhisi nasıl konulur?10-20 yaş aralığında, gözlük numarası sürekli yükselen, sık sık gözlük değiştiren ve alerjik konjonktivit hikayesi olan hastalarda keratokonus ihtimali göz önünde bulundurulmalı ve değerlendirme buna göre yapılmalıdır. Bu tip olgularda kesin tanı koyabilmek için mutlaka kornea topografisi (kornea haritası) çekilmelidir. Keratokonus hastalığının tedavisi nasıl uygulanır?Keratokonus hastalığının tedavisi 3 başlık altında toplanmaktadır. İlk olarak risk faktörlerinin en aza indirgenmesi için gerekli tedbirlerin alınması ve hastalara bilgi ve eğitim verilir. Tedavinin ikinci basamağı ise önlem alınmasına rağmen keratokonusu ilerleme gösteren, görme düzeyi giderek bozulan ve korneası incelen hastalara uygulanan “Korneal Çapraz Bağlama (Cross-Linking)” işlemi oluşturur. Bu yöntem hastalığın ilerlemesini durduran en etkili yöntem olmaktadır. Üçüncü basamakta ise hastalığa bağlı oluşan görme bozukluğunun düzeltilmesi yer almaktadır. Erken evre keratokonus hastalarına sadece gözlük ya da yumuşak kontakt lensler yeterli gelirken, daha ileri olgularda sert gaz geçirgen, yumuşak keratokonus, hibrit ve skleral lensler gibi daha özellikli kontakt lensler kullanılır. Kornea kalınlığı belirli bir düzeyin altına inmemiş hastalarda ise kornea içerisine yerleştirilen halka (intrastromal ring) tedavisi uygulanır. Bu uygulama hastalarda görme düzeyini artırabilmektedir. Tüm bu tedavilerle görme düzeyi artırılamayan ileri evre keratokonus hastalarına son çare olarak kornea nakli yapılmaktadır.Keratokonus hastalığı ile ilgili sık sorulan sorular Keratokonus hastalığı hangi yaşlarda görülür?Keratokonusun görülme yaşı tüm dünyada değişkenlik göstermekle birlikte, genellikle 10’lu ve 20’li yaşlarda başlamaktadır.Göz ovalamak keratokonus üzerindeki nasıl bir etki yaratır?Yapılan çalışmalar gözü mekanik olarak ovalamanın kornea yapısını kalıcı ya da geçici olarak değiştirebileceğini göstermektedir. Göz ovalama hareketi hastalığa tetikleyici ya da ilerletici etki yapabilmektedir.Hastalığın teşhisinde erken tanı önemli midir?İleri evrede olan keratokonus hastalarının büyük bir kısmında kornea nakli gerekmektedir. Bu hastalıkta erken tanı ve erken müdahale büyük önem taşımaktadır.
Prof. Dr. Koray GÜMÜŞ Göz Hastalıkları
Kolay Randevu Talebi
Keratokonus nedir?Göz küresinin en öndeki saydam tabakası olan ve etraftaki cisimleri görmeyi sağlayan korneanın öne doğru bombeliğinin artması (sivrileşmesi) ve aynı zamanda incelmesi ile kendini gösteren hastalığa “Keratokonus” denilmektedir.Keratokonus hastalığının belirtileri nelerdir?Kornea şeklinin ve kırıcılığının değişmesine paralel olarak, hastalarda miyop ve düzensiz astigmatizmanın artması ile buna bağlı görme seviyesinin ve kalitesinin giderek bozulması keratokonusun belirtileri arasında yer alır. İleri evrelerde görme düzeyi ve kalitesi oldukça düşerken, çok daha ileri düzeyde ve kontrol altına alınamayan vakalarda korneada ‘hidrops’ ve buna bağlı korneal skar görülebilmektedir.Keratokonus hastalığının nedenleri nelerdir? Nedeni tam olarak ortaya konulamayan keratokonus hastalığının yapılan bazı bilimsel çalışmalara göre genetik geçiş ile olduğu belirtilmektedir. Bununla birlikte alerjik konjonktivit rahatsızlığı ve buna bağlı gözün sürekli ovalanması da önemli risk farktörleri arasında yer alır. Ayrıca Down Sendromu, Marfan Sendromu, Osteogenezis Imperfekta gibi bazı sistemik ve genetik hastalıklara sahip olunması da hastalık için risk faktörü oluşturur.Keratokonusun teşhisi nasıl konulur?10-20 yaş aralığında, gözlük numarası sürekli yükselen, sık sık gözlük değiştiren ve alerjik konjonktivit hikayesi olan hastalarda keratokonus ihtimali göz önünde bulundurulmalı ve değerlendirme buna göre yapılmalıdır. Bu tip olgularda kesin tanı koyabilmek için mutlaka kornea topografisi (kornea haritası) çekilmelidir. Keratokonus hastalığının tedavisi nasıl uygulanır?Keratokonus hastalığının tedavisi 3 başlık altında toplanmaktadır. İlk olarak risk faktörlerinin en aza indirgenmesi için gerekli tedbirlerin alınması ve hastalara bilgi ve eğitim verilir. Tedavinin ikinci basamağı ise önlem alınmasına rağmen keratokonusu ilerleme gösteren, görme düzeyi giderek bozulan ve korneası incelen hastalara uygulanan “Korneal Çapraz Bağlama (Cross-Linking)” işlemi oluşturur. Bu yöntem hastalığın ilerlemesini durduran en etkili yöntem olmaktadır. Üçüncü basamakta ise hastalığa bağlı oluşan görme bozukluğunun düzeltilmesi yer almaktadır. Erken evre keratokonus hastalarına sadece gözlük ya da yumuşak kontakt lensler yeterli gelirken, daha ileri olgularda sert gaz geçirgen, yumuşak keratokonus, hibrit ve skleral lensler gibi daha özellikli kontakt lensler kullanılır. Kornea kalınlığı belirli bir düzeyin altına inmemiş hastalarda ise kornea içerisine yerleştirilen halka (intrastromal ring) tedavisi uygulanır. Bu uygulama hastalarda görme düzeyini artırabilmektedir. Tüm bu tedavilerle görme düzeyi artırılamayan ileri evre keratokonus hastalarına son çare olarak kornea nakli yapılmaktadır.Keratokonus hastalığı ile ilgili sık sorulan sorular Keratokonus hastalığı hangi yaşlarda görülür?Keratokonusun görülme yaşı tüm dünyada değişkenlik göstermekle birlikte, genellikle 10’lu ve 20’li yaşlarda başlamaktadır.Göz ovalamak keratokonus üzerindeki nasıl bir etki yaratır?Yapılan çalışmalar gözü mekanik olarak ovalamanın kornea yapısını kalıcı ya da geçici olarak değiştirebileceğini göstermektedir. Göz ovalama hareketi hastalığa tetikleyici ya da ilerletici etki yapabilmektedir.Hastalığın teşhisinde erken tanı önemli midir?İleri evrede olan keratokonus hastalarının büyük bir kısmında kornea nakli gerekmektedir. Bu hastalıkta erken tanı ve erken müdahale büyük önem taşımaktadır. | 2,867 |
427 | Hastalıklar | Kıl Dönmesi | Kıl dönmesi, ciltte küçük delik ya da tünellerde kist ya da apselerin oluştuğu kıl köklerini etkileyen inflamatuar bir durumdur. Tıbbi ismi pilonidal sinüs olarak ifade edilen kıl dönmesinin tıbbi ismi Latince saç anlamına gelen pilus ve konak/yuva anlamına gelen nidus kelimelerinden türemiştir .Daha çok kalça ve kuyruk sokumu bölgesinde meydana gelirler. Vücuttaki tüylerin kuyruk sokumuna dökülüp burada sıvı dolu kistik bir yapıya dönüşmesiyle ortaya çıkan kıl dönmesi, ağrı, kızarıklık, apse, şişlik, irin veya kanlı akıntı gibi belirtiler gösterir. Kıl dönmesi, ciltte küçük delik ya da tünellerde kist ya da apselerin oluştuğu kıl köklerini etkileyen inflamatuar bir durumdur. Tıbbi ismi pilonidal sinüs olarak ifade edilen kıl dönmesinin tıbbi ismi Latince saç anlamına gelen pilus ve konak/yuva anlamına gelen nidus kelimelerinden türemiştir .Daha çok kalça ve kuyruk sokumu bölgesinde meydana gelirler. Vücuttaki tüylerin kuyruk sokumuna dökülüp burada sıvı dolu kistik bir yapıya dönüşmesiyle ortaya çıkan kıl dönmesi, ağrı, kızarıklık, apse, şişlik, irin veya kanlı akıntı gibi belirtiler gösterir.
Kıl Dönmesi Nedir?Kıl dönmesi, vücutta dökülen kılların genellikle kuyruk sokumu bölgesinde deri altına batıp, burada küçük kist veya apse halinde ortaya çıktığı cilt enfeksiyonudur. Kıl dönmesi genellikle ağrı, şişlik ve kanlı akıntı gibi semptomlarla kendini belli eder. Tedavi edilmediği takdirde özellikle kronik kıl dönmesi kistleri apselere (şişmiş enfeksiyon cepleri) ve sinüs boşluklarına (deri altındaki boş alanlar) yol açabilir.Bazı durumlarda belirti göstermeyen ancak özellikle otururken kuyruk sokumu bölgesindeki şiddetli acıyla ortaya çıkan kıl dönmesi teşhisi acı, ağrı ve şişlik gibi belirtiler sonucu teşhis edilir. Teşhis edildikten sonra kıl dönmesinde yaygın olarak uygulanan tedavi yöntemi kıl dönmesi ameliyatıdır.Kıl Dönmesi Neden Olur?Tıbbi adı pilonidal sinüs olan kıl dönmesi vücuttaki dökülen tüylerin deri altına batması ya da kılların cilt içine doğru büyümesi sonucu sıvı dolu kistik bir yapı meydana gelmesidir. Ayrıca erkeklerde hormon yapısının 20’li yaşlar itibarıyla gelişmesiyle kıl üretiminin artması ve obezite de kıl dönmesine neden olan faktörlerdir.Kıl dönmesine neden olan durumlar genel olarak şunlardır: Erkek olmak Hareketsiz bir yaşam Obezite Kalın ve sert vücut kıllarına sahip olmak Uzun süre oturma gerektirecek bir meslek Daha önceden kıl dönmesi rahatsızlığı yaşamakKıl Dönmesi Belirtileri Nelerdir?Kıl dönmesinde kalçada özellikle oturma ile birlikte artan ağrı, bölgenin çevresinde kızarıklık, oluşan kist ya da apsede irin ya da kanama olması yaygın belirtilerdir. Söz konusu akıntı aynı zamanda kötü bir koku yayabilir. Çok sık olmasa da mide bulantısı, ateş ve yorgunluk gibi belirtilerde görülebilir.Kıl dönmesinde şu belirtiler yaşanır: Kişi otururken şiddetli bir acı yaşar, Şiddetli acıya ağrı da eşlik eder, Kuyruk sokumunda şişlik görülür, Acı, ağrı ve şişlikle birlikte bölgede apse oluşur, Kötü kokulu kanlı akıntı meydana gelir, Mide bulantısı yaşanır, Ateş ve yorgunluk da kıl dönmesi belirtileridir.Oturma sırasında şiddetli bir acı Kişi oturmaya çalıştığında kuyruk sokumuna baskı uyguladığı için kıl dönmesinin meydana geldiği bölgede şiddetli bir acı yaşanır.Kuyruk sokumunda ağrı Şiddetli acıyla birlikte kuyruk sokumundaki içi sıvı dolu kistik yapı hastalığın şiddetine bağlı olarak ağrı yaşatır.Kuyruk sokumunda şişlikKuyruk sokumunda enfeksiyon kaynaklı oluşan kıl dönmesinde kistik yapıda apse ve şişlik de oluşabilir.Apse oluşumuEnfeksiyonun ilerleyip şişmesi sonucu kıl dönmesi meydana gelen kuyruk sokumunda apseler görülür.Kötü kokulu kanlı akıntı Kıl dönmesinin kişiyi rahatsız eden ve doktora gitmeye teşvik eden klinik belirtilerinden biri de kötü kokuyla karakterize kanlı akıntıdır. Bu akıntı dışkı sırasında da meydana gelebileceği gibi kişinin iç çamaşırına bulaşarak da tespit edilebilir.Özellikle kıl dönmesine neden olan enfeksiyonun ilerlediği durumlarda kişinin günlük hayatını olumsuz etkileyecek, yürümesini zorlaştıracak ve hatta oturmasını bile engelleyecek şekilde acı ve ağrı yaşanabilir.Kıl dönmesi belirtilerinden birkaçına sahip olunduğu durumlarda genel cerrahi doktoruna başvurmanız gerekir.Kıl Dönmesi Nasıl Anlaşılır? Genel cerrahi doktorunun yapacağı fiziki muayene ile kıl dönmesi hastalığının teşhisi rahatlıkla konulabilmektedir. Kalça yarığındaki hassasiyet ve kuyruk sokumunda şişlik, apse ve sinüs görünümü kıl dönmesi teşhisi konulabilmesi için yeterlidir. Enfeksiyon şiddetli ise tanı için kan testleri yapılabilir. Pilonidal kist vakalarında genellikle görüntüleme testlerine gerek yoktur.Kıl Dönmesi Tedavisi Nasıl Yapılır?Kıl dönmesi tedavisi için en sık başvurulan yöntem kıl dönmesi ameliyatıdır. Kıl dönmesi ameliyatı dışında uygulanan yöntemler alternatif çözüm olarak değerlendirilir. Ameliyat dışındaki kıl dönmesi tedavileri kistin boşaltılması, fenol tedavi, antibiyotikler ve lazer tedavisidir.Hem tıbbi hem de alternatif yöntemlere ek olarak kıl dönmesinin yaşandığı bölgeye sıcak bir kompres uygulayarak da ilgili bölgeyi rahatlatmanız mümkün olabilir.Ancak tekrar etmek gerekirse kıl dönmesi tedavisinde altın standart cerrahi tedavidir. Diğer yöntemler cerrahiye alternatif ve tekrarlama oranı yüksek yöntemlerdir.Cerrahi müdahalenin temel amacı; kıl dönmesi yuvasının tamamen çıkarılması, ameliyat kesi yerinin mümkün olduğunca kalça oluğunu ortasına gelmemesini sağlamaktır. Hastayı ameliyata almadan önce mutlaka enfeksiyonun antibiyotiklerle giderilmesi gerekmektedir.Kıl Dönmesi Ameliyatı Kıl dönmesi hastalığında her hastaya uygulanabilecek standart bir cerrahi tedavi yoktur ancak temel standart kıl dönmesi ameliyatıdır.Kıl dönmesi tedavisi ve kıl dönmesi ameliyatı şunları içerir:Akut pilonidal sinüs apsesinin (Akut kıl dönmesi) tedavisi: Bu yöntem acil drenaj olarak bilinir. Çünkü akut kıl dönmesi ciddi enfeksiyon gelişen ağrılı bir durumdur. Apsenin basit drenajı yapılıp daha sonra elektif operasyona hazırlanabilir. Bunun yanında apse kavitesinin üzerindeki cilt kapak şeklinde çıkarılarak yaranın sekonder iyileşmeye bırakılması ile ikincil bir ameliyata gerek kalmadan iyileştirme şansı da yüksektir.Kronik pilonidal sinüs (kronik kıl dönmesi) hastalığı tedavisi: Kıl dönmesi tedavisinde konservatif tedavi seçenekleri denenebilir. Kavite içi fenol, koterizasyon, krioterapi, gümüş nitrat, alkol ile irrite edilerek içerisinin granülasyon dokusu ile dolmasını sağlamaktır. Aynı zamanda masrafı az bir yöntem olmakla birlikte komplikasyon olarak yara kapanma problemleri yaşanabilir. Nüksetme durumu ise %5 kadardır.Kistotomi ameliyatı: Kıl dönmesi tedavisinde uygulanan kistotomi ameliyatı, sinüs boşluğunun tepe kısmı açılarak yaranın sekonder iyileşmeye bırakıldığı ameliyat çeşididir. Nüksetme oranı %5-19 kadardır.Primer kapama: Primer kapama, sinüs çıkarılmasından sonra yaranın uç uca dikilmesidir. Nüksetme oranı %15’tir.Kistektomi ve sekonder iyileşme: Kistektomi ve sekonder iyileşmede amaç, kist çıkarıldıktan sonra yaranın açık bırakılarak kapanmasını sağlamaktır. Bu durum 1-2 aylık bir süreçtir ve hemen her gün pansuman gerekmektedir. Nüksetme oranı %1-6 arasıdır.Mikrosinüsektomi: Bu yöntem daha çok küçük sinüsler için tercih edilebilir. Hedef sinüsün kapsülü ile çıkarılıp primer onarılmasıdır. Nüks %15 kadardır.Flep yöntemleri: Halk arasında kapalı ameliyat olarak adlandırılan yöntemlere verilen isim fleptir. Çıkartılan kist sonrası açılan boşluk uç uca getirilemeyecek kadar geniş ise yan taraflardan doku kaydırılması gerekmektedir. Bu yöntem diğer yöntemlere göre daha üstündür ve nüks oranları düşüktür. Yara uçlarında gerilik az olduğu için hastaların ağrıları daha azdır ve işe dönüşleri daha çabuktur. Tek dezavantajı ameliyat kesi yerinin biraz daha fazla olmasıdır. Lİmberg flep, rotasyon flebi, Z plasti flebi gibi flepler vardır. Nüks oranları % 0-3 arasındadır.Endoskopik pilonidal sinüs tedavisi: Kıl dönmesi ameliyatlarında son kullanılan teknik endoskopik pilonidal sinüs tedavisidir. İnce bir kamera ile kıl dönmesinin oluştuğu bölgeye girilerek lazerden farklı direkt görüş altında sinüs içi termal olarak yakılmaktadır. Ağrısız ve günlük hayata daha kısa sürede dönüş bakımından yeni bir seçenek olarak ön plana çıkmaktadır. Nüks oranları lazere yakındır.Hastalar kıl dönmesi ameliyatında yüzükoyun yatar pozisyondadır. Kıl dönmesi ameliyatı lokal anestezi ile yapılacağı gibi, belden uyuşturma denilen spinal veya genel anestezi altında da yapılabilir. Ameliyat öncesi yapılacak anestezi çeşidine; anestezi doktoru, genel cerrah ve hasta beraber karar vermelidir.Kıl dönmesi ameliyatı sonrası bakım nasıl olmalıdır? Kıl dönmesi ameliyatı sonrası, kistin oluştuğu bölgenin hijyenini sağlamak oldukça önemlidir. Bu noktada iltihap ve enfeksiyondan uzak kalınarak iyileşme sürecine katkıda bulunmak gerekir. Böylelikle iyileşme süreci de kısalarak kıl dönmesi ameliyatının etkileri azalacaktır. Bunun yanında ameliyat sonrasında hastanın yürütülmesi gerekir. İlk hafta yara üzerine ağırlık verilmeden, yarayı geren hareketler yapmadan hareket edilmelidir.Kıl dönmesi ameliyatı sonrası iyileşme süreci nasıldır? Kıl dönmesi ameliyatı sonrasında iyileşme sürecinde hızlıca iyileşmesi için yaraya sık sık pansuman yapılmalıdır. Ameliyat sonrası iyileşme süreci ortalama 7-10 gün arasında değişir. Açılan yaranın vücut tarafından doldurulma süresi ise 1-2 ay arasında değişiklik gösterir.Kıl Dönmesi Nasıl Önlenir? Kıl dönmesi, temel hijyen kurallarına uyarak önlenebilir. Özellikle duş esnasında kılların biriktiği ya da ağda yapılan bölgede batık oluşmaması için sert bir lifle ovulabilir.Kıl dönmesini önlemenin yolları şu şekilde sıralanabilir: Kişisel bakıma ve hijyene dikkat edin Dar çamaşır giymemeye özen gösterin Oturduğunuzda dik oturmaya çalışın Obezite riskine karşı önlemlerinizi alın, sağlıklı besleninKıl Dönmesi Nasıl Geçer? Kıl dönmesinin kesin tedavisi ameliyattır. Evde yapılacak birtakım uygulamalar kıl dönmesi hastalığında tedaviye yönelik değil ağrı ve şişlik gibi semptomların giderilmesi içindir.Aşağıda yer alan yöntemler kıl dönmesi semptomlarını hafifletebilir: Ilık su içinde oturulabilir. C vitamini, çinko ve A vitamini takviyeleri alınabilir. Çay ağacı yağı, adaçayı yağı, hint yağı gibi uçucu yağlar denenebilir. Yastık, otururken destek ve rahatlık sağlayabilir. Düzenli egzersiz, kan akışını artırır.Kıl dönmesiyle ilgili bitkisel ilaçlar veya uçucu yağlar kullanılmadan önce doktora danışılmalıdır.Kıl Dönmesi Hakkında Sık Sorulan Sorular Kıl dönmesi için hangi doktora gidilmelidir? Kıl dönmesi hastaları kuyruk sokumundaki keseyi bazen sivilce zannedilerek yanlış bölüm ve doktorlara gidebilmektedir. Kıl dönmesi hastalığı için genel cerrahi doktoruna gidilmelidir. Kıl dönmesini tedavisi cerrahi yöntemle müdahaledir. Doktor seçimi yapılırken; kalınbağırsağın son bölümü olan rektum ve halk arasında makat olarak bilinen anüs bölgesinin hastalıkları hakkında daha tecrübeli olan proktoloji uzmanlarının tercih edilmesi önemlidir. Aynı zamanda tedavide cerrahi yöntemler kullanılacağı için tercih edilen hastanenin tıbbi alt yapısının da yeterli olmasına dikkat edilmelidir.Kıl dönmesi olup olmadığını nasıl anlarız?Kıl dönmesi, kuyruk sokumu ve kalça yarığındaki şişlik, ağrı, kızarıklık, apse ve özellikle otururken şiddetli acıyla ortaya çıkar.Kadınlarda kıl dönmesi belirtileri nelerdir? Bayanlarda kıl dönmesi belirtileri erkeklerdekinden farklı değildir. Kuyruk sokumunda şişlik, apse, ateş, kötü koku gibi belirtiler her kıl dönmesinin ortak belirtileri arasındadır. Bununla birlikte lazer epilasyon uygulaması bayanlarda kıl dönmesi belirtilerinin ortadan kaldırılmasında faydalı olabilmektedir.Kıl dönmesi kimlerde görülür? Kıl dönmesi erkeklerde kadınlara göre 3-4 kat daha fazla görülmektedir. Pilonidal sinüs yani kıl dönmesi genellikle 15-35 yaşları arasında sık görülmektedir. 45 yaşından sonra nadiren görülen kıl dönmesi şoförler gibi uzun süre oturmayı gerektiren meslek grupları, berberler, köpek bakıcıları, koyun kırpıcıları ve hareketsiz yaşam süren kişilerde daha fazla görülmektedir.Kıl dönmesi patlatılır mı?Kıl dönmesin bazen sivilceyi andırabilir. Hastaların bazıları bazen apseyi kendileri patlatabilir. Ancak kıl dönmesi apsesinin patlatılması sorunu çözmemektedir. Kıl dönmesi kistlerinin, irinin yanı sıra saç ve diğer döküntülerle dolu olduğunu ve sıkarak her şeyin çıkarılamayacağı bilinmelidir.Kıl Dönmesi kendi kendine geçer mi? Kıl dönmesin bazen sivilceyi andırabilir. Hastaların bazıları bazen apseyi kendileri patlatabilir. Ancak kıl dönmesi apsesinin patlatılması sorunu çözmemektedir. Kıl dönmesi kistlerinin, irinin yanı sıra saç ve diğer döküntülerle dolu olduğunu ve sıkarak her şeyin çıkarılamayacağı bilinmelidir. Ayrıca yarayı hastanın sıkarak patlatması yeni bir enfeksiyon gelişmesi veya yara izi kalması bakımından risklidir.Tedavi edilmeyen kıl dönmesi başka hastalıklara neden olabilir mi? Uzun süre tedavisiz kalan pilonidal sinüs yani kıl dönmesi vakalarında çok nadir de olsa kansere dönüşebilir. Bu durumda kanserin nüksetmesi ve hayati tehlike riski vardır.Kıl dönmesi ameliyatı zor mudur? Kıl dönmesi ameliyatı, anestezi gerektirmeden lokal olarak yapılır. Açıklan yaralar küçük olduğundan yaranın iyileşmesi ve kapanması daha kolay olmaktadır.
Kıl Dönmesi Nedir?Kıl dönmesi, vücutta dökülen kılların genellikle kuyruk sokumu bölgesinde deri altına batıp, burada küçük kist veya apse halinde ortaya çıktığı cilt enfeksiyonudur. Kıl dönmesi genellikle ağrı, şişlik ve kanlı akıntı gibi semptomlarla kendini belli eder. Tedavi edilmediği takdirde özellikle kronik kıl dönmesi kistleri apselere (şişmiş enfeksiyon cepleri) ve sinüs boşluklarına (deri altındaki boş alanlar) yol açabilir.Bazı durumlarda belirti göstermeyen ancak özellikle otururken kuyruk sokumu bölgesindeki şiddetli acıyla ortaya çıkan kıl dönmesi teşhisi acı, ağrı ve şişlik gibi belirtiler sonucu teşhis edilir. Teşhis edildikten sonra kıl dönmesinde yaygın olarak uygulanan tedavi yöntemi kıl dönmesi ameliyatıdır.Kıl Dönmesi Neden Olur?Tıbbi adı pilonidal sinüs olan kıl dönmesi vücuttaki dökülen tüylerin deri altına batması ya da kılların cilt içine doğru büyümesi sonucu sıvı dolu kistik bir yapı meydana gelmesidir. Ayrıca erkeklerde hormon yapısının 20’li yaşlar itibarıyla gelişmesiyle kıl üretiminin artması ve obezite de kıl dönmesine neden olan faktörlerdir.Kıl dönmesine neden olan durumlar genel olarak şunlardır:Kıl Dönmesi Belirtileri Nelerdir?Kıl dönmesinde kalçada özellikle oturma ile birlikte artan ağrı, bölgenin çevresinde kızarıklık, oluşan kist ya da apsede irin ya da kanama olması yaygın belirtilerdir. Söz konusu akıntı aynı zamanda kötü bir koku yayabilir. Çok sık olmasa da mide bulantısı, ateş ve yorgunluk gibi belirtilerde görülebilir.Kıl dönmesinde şu belirtiler yaşanır:Oturma sırasında şiddetli bir acı Kişi oturmaya çalıştığında kuyruk sokumuna baskı uyguladığı için kıl dönmesinin meydana geldiği bölgede şiddetli bir acı yaşanır.Kuyruk sokumunda ağrı Şiddetli acıyla birlikte kuyruk sokumundaki içi sıvı dolu kistik yapı hastalığın şiddetine bağlı olarak ağrı yaşatır.Kuyruk sokumunda şişlikKuyruk sokumunda enfeksiyon kaynaklı oluşan kıl dönmesinde kistik yapıda apse ve şişlik de oluşabilir.Apse oluşumuEnfeksiyonun ilerleyip şişmesi sonucu kıl dönmesi meydana gelen kuyruk sokumunda apseler görülür.Kötü kokulu kanlı akıntı Kıl dönmesinin kişiyi rahatsız eden ve doktora gitmeye teşvik eden klinik belirtilerinden biri de kötü kokuyla karakterize kanlı akıntıdır. Bu akıntı dışkı sırasında da meydana gelebileceği gibi kişinin iç çamaşırına bulaşarak da tespit edilebilir.Özellikle kıl dönmesine neden olan enfeksiyonun ilerlediği durumlarda kişinin günlük hayatını olumsuz etkileyecek, yürümesini zorlaştıracak ve hatta oturmasını bile engelleyecek şekilde acı ve ağrı yaşanabilir.Kıl dönmesi belirtilerinden birkaçına sahip olunduğu durumlarda genel cerrahi doktoruna başvurmanız gerekir.Kıl Dönmesi Nasıl Anlaşılır? Genel cerrahi doktorunun yapacağı fiziki muayene ile kıl dönmesi hastalığının teşhisi rahatlıkla konulabilmektedir. Kalça yarığındaki hassasiyet ve kuyruk sokumunda şişlik, apse ve sinüs görünümü kıl dönmesi teşhisi konulabilmesi için yeterlidir. Enfeksiyon şiddetli ise tanı için kan testleri yapılabilir. Pilonidal kist vakalarında genellikle görüntüleme testlerine gerek yoktur.Kıl Dönmesi Tedavisi Nasıl Yapılır?Kıl dönmesi tedavisi için en sık başvurulan yöntem kıl dönmesi ameliyatıdır. Kıl dönmesi ameliyatı dışında uygulanan yöntemler alternatif çözüm olarak değerlendirilir. Ameliyat dışındaki kıl dönmesi tedavileri kistin boşaltılması, fenol tedavi, antibiyotikler ve lazer tedavisidir.Hem tıbbi hem de alternatif yöntemlere ek olarak kıl dönmesinin yaşandığı bölgeye sıcak bir kompres uygulayarak da ilgili bölgeyi rahatlatmanız mümkün olabilir.Ancak tekrar etmek gerekirse kıl dönmesi tedavisinde altın standart cerrahi tedavidir. Diğer yöntemler cerrahiye alternatif ve tekrarlama oranı yüksek yöntemlerdir.Cerrahi müdahalenin temel amacı; kıl dönmesi yuvasının tamamen çıkarılması, ameliyat kesi yerinin mümkün olduğunca kalça oluğunu ortasına gelmemesini sağlamaktır. Hastayı ameliyata almadan önce mutlaka enfeksiyonun antibiyotiklerle giderilmesi gerekmektedir.Kıl Dönmesi Ameliyatı Kıl dönmesi hastalığında her hastaya uygulanabilecek standart bir cerrahi tedavi yoktur ancak temel standart kıl dönmesi ameliyatıdır.Kıl dönmesi tedavisi ve kıl dönmesi ameliyatı şunları içerir:Akut pilonidal sinüs apsesinin (Akut kıl dönmesi) tedavisi: Bu yöntem acil drenaj olarak bilinir. Çünkü akut kıl dönmesi ciddi enfeksiyon gelişen ağrılı bir durumdur. Apsenin basit drenajı yapılıp daha sonra elektif operasyona hazırlanabilir. Bunun yanında apse kavitesinin üzerindeki cilt kapak şeklinde çıkarılarak yaranın sekonder iyileşmeye bırakılması ile ikincil bir ameliyata gerek kalmadan iyileştirme şansı da yüksektir.Kronik pilonidal sinüs (kronik kıl dönmesi) hastalığı tedavisi: Kıl dönmesi tedavisinde konservatif tedavi seçenekleri denenebilir. Kavite içi fenol, koterizasyon, krioterapi, gümüş nitrat, alkol ile irrite edilerek içerisinin granülasyon dokusu ile dolmasını sağlamaktır. Aynı zamanda masrafı az bir yöntem olmakla birlikte komplikasyon olarak yara kapanma problemleri yaşanabilir. Nüksetme durumu ise %5 kadardır.Kistotomi ameliyatı: Kıl dönmesi tedavisinde uygulanan kistotomi ameliyatı, sinüs boşluğunun tepe kısmı açılarak yaranın sekonder iyileşmeye bırakıldığı ameliyat çeşididir. Nüksetme oranı %5-19 kadardır.Primer kapama: Primer kapama, sinüs çıkarılmasından sonra yaranın uç uca dikilmesidir. Nüksetme oranı %15’tir.Kistektomi ve sekonder iyileşme: Kistektomi ve sekonder iyileşmede amaç, kist çıkarıldıktan sonra yaranın açık bırakılarak kapanmasını sağlamaktır. Bu durum 1-2 aylık bir süreçtir ve hemen her gün pansuman gerekmektedir. Nüksetme oranı %1-6 arasıdır.Mikrosinüsektomi: Bu yöntem daha çok küçük sinüsler için tercih edilebilir. Hedef sinüsün kapsülü ile çıkarılıp primer onarılmasıdır. Nüks %15 kadardır.Flep yöntemleri: Halk arasında kapalı ameliyat olarak adlandırılan yöntemlere verilen isim fleptir. Çıkartılan kist sonrası açılan boşluk uç uca getirilemeyecek kadar geniş ise yan taraflardan doku kaydırılması gerekmektedir. Bu yöntem diğer yöntemlere göre daha üstündür ve nüks oranları düşüktür. Yara uçlarında gerilik az olduğu için hastaların ağrıları daha azdır ve işe dönüşleri daha çabuktur. Tek dezavantajı ameliyat kesi yerinin biraz daha fazla olmasıdır. Lİmberg flep, rotasyon flebi, Z plasti flebi gibi flepler vardır. Nüks oranları % 0-3 arasındadır.Endoskopik pilonidal sinüs tedavisi: Kıl dönmesi ameliyatlarında son kullanılan teknik endoskopik pilonidal sinüs tedavisidir. İnce bir kamera ile kıl dönmesinin oluştuğu bölgeye girilerek lazerden farklı direkt görüş altında sinüs içi termal olarak yakılmaktadır. Ağrısız ve günlük hayata daha kısa sürede dönüş bakımından yeni bir seçenek olarak ön plana çıkmaktadır. Nüks oranları lazere yakındır.Hastalar kıl dönmesi ameliyatında yüzükoyun yatar pozisyondadır. Kıl dönmesi ameliyatı lokal anestezi ile yapılacağı gibi, belden uyuşturma denilen spinal veya genel anestezi altında da yapılabilir. Ameliyat öncesi yapılacak anestezi çeşidine; anestezi doktoru, genel cerrah ve hasta beraber karar vermelidir.Kıl dönmesi ameliyatı sonrası bakım nasıl olmalıdır? Kıl dönmesi ameliyatı sonrası, kistin oluştuğu bölgenin hijyenini sağlamak oldukça önemlidir. Bu noktada iltihap ve enfeksiyondan uzak kalınarak iyileşme sürecine katkıda bulunmak gerekir. Böylelikle iyileşme süreci de kısalarak kıl dönmesi ameliyatının etkileri azalacaktır. Bunun yanında ameliyat sonrasında hastanın yürütülmesi gerekir. İlk hafta yara üzerine ağırlık verilmeden, yarayı geren hareketler yapmadan hareket edilmelidir.Kıl dönmesi ameliyatı sonrası iyileşme süreci nasıldır? Kıl dönmesi ameliyatı sonrasında iyileşme sürecinde hızlıca iyileşmesi için yaraya sık sık pansuman yapılmalıdır. Ameliyat sonrası iyileşme süreci ortalama 7-10 gün arasında değişir. Açılan yaranın vücut tarafından doldurulma süresi ise 1-2 ay arasında değişiklik gösterir.Kıl Dönmesi Nasıl Önlenir? Kıl dönmesi, temel hijyen kurallarına uyarak önlenebilir. Özellikle duş esnasında kılların biriktiği ya da ağda yapılan bölgede batık oluşmaması için sert bir lifle ovulabilir.Kıl dönmesini önlemenin yolları şu şekilde sıralanabilir:Kıl Dönmesi Nasıl Geçer? Kıl dönmesinin kesin tedavisi ameliyattır. Evde yapılacak birtakım uygulamalar kıl dönmesi hastalığında tedaviye yönelik değil ağrı ve şişlik gibi semptomların giderilmesi içindir.Aşağıda yer alan yöntemler kıl dönmesi semptomlarını hafifletebilir:Kıl dönmesiyle ilgili bitkisel ilaçlar veya uçucu yağlar kullanılmadan önce doktora danışılmalıdır.Kıl Dönmesi Hakkında Sık Sorulan Sorular Kıl dönmesi için hangi doktora gidilmelidir? Kıl dönmesi hastaları kuyruk sokumundaki keseyi bazen sivilce zannedilerek yanlış bölüm ve doktorlara gidebilmektedir. Kıl dönmesi hastalığı için genel cerrahi doktoruna gidilmelidir. Kıl dönmesini tedavisi cerrahi yöntemle müdahaledir. Doktor seçimi yapılırken; kalınbağırsağın son bölümü olan rektum ve halk arasında makat olarak bilinen anüs bölgesinin hastalıkları hakkında daha tecrübeli olan proktoloji uzmanlarının tercih edilmesi önemlidir. Aynı zamanda tedavide cerrahi yöntemler kullanılacağı için tercih edilen hastanenin tıbbi alt yapısının da yeterli olmasına dikkat edilmelidir.Kıl dönmesi olup olmadığını nasıl anlarız?Kıl dönmesi, kuyruk sokumu ve kalça yarığındaki şişlik, ağrı, kızarıklık, apse ve özellikle otururken şiddetli acıyla ortaya çıkar.Kadınlarda kıl dönmesi belirtileri nelerdir? Bayanlarda kıl dönmesi belirtileri erkeklerdekinden farklı değildir. Kuyruk sokumunda şişlik, apse, ateş, kötü koku gibi belirtiler her kıl dönmesinin ortak belirtileri arasındadır. Bununla birlikte lazer epilasyon uygulaması bayanlarda kıl dönmesi belirtilerinin ortadan kaldırılmasında faydalı olabilmektedir.Kıl dönmesi kimlerde görülür? Kıl dönmesi erkeklerde kadınlara göre 3-4 kat daha fazla görülmektedir. Pilonidal sinüs yani kıl dönmesi genellikle 15-35 yaşları arasında sık görülmektedir. 45 yaşından sonra nadiren görülen kıl dönmesi şoförler gibi uzun süre oturmayı gerektiren meslek grupları, berberler, köpek bakıcıları, koyun kırpıcıları ve hareketsiz yaşam süren kişilerde daha fazla görülmektedir.Kıl dönmesi patlatılır mı?Kıl dönmesin bazen sivilceyi andırabilir. Hastaların bazıları bazen apseyi kendileri patlatabilir. Ancak kıl dönmesi apsesinin patlatılması sorunu çözmemektedir. Kıl dönmesi kistlerinin, irinin yanı sıra saç ve diğer döküntülerle dolu olduğunu ve sıkarak her şeyin çıkarılamayacağı bilinmelidir.Kıl Dönmesi kendi kendine geçer mi? Kıl dönmesin bazen sivilceyi andırabilir. Hastaların bazıları bazen apseyi kendileri patlatabilir. Ancak kıl dönmesi apsesinin patlatılması sorunu çözmemektedir. Kıl dönmesi kistlerinin, irinin yanı sıra saç ve diğer döküntülerle dolu olduğunu ve sıkarak her şeyin çıkarılamayacağı bilinmelidir. Ayrıca yarayı hastanın sıkarak patlatması yeni bir enfeksiyon gelişmesi veya yara izi kalması bakımından risklidir.Tedavi edilmeyen kıl dönmesi başka hastalıklara neden olabilir mi? Uzun süre tedavisiz kalan pilonidal sinüs yani kıl dönmesi vakalarında çok nadir de olsa kansere dönüşebilir. Bu durumda kanserin nüksetmesi ve hayati tehlike riski vardır.Kıl dönmesi ameliyatı zor mudur? Kıl dönmesi ameliyatı, anestezi gerektirmeden lokal olarak yapılır. Açıklan yaralar küçük olduğundan yaranın iyileşmesi ve kapanması daha kolay olmaktadır. | 9,646 |
428 | Hastalıklar | Kıl Kurdu | Yaklaşık 1 ve 1-5 cm uzunluğunda, insanların kalın bağırsağında yaşayabilen, enterobius vermicularis isimli küçük, ince beyaz parazitlerdir. Tıbben enterobiasis enfeksiyonu olarak adlandırılan kıl kurdu genellikle iyi pişmemiş etten, besinlerden, dışkı ya da ağız yoluyla kişiden kişiye bulaşarak bağırsaklara yerleşir ve mikroskobik yumurtalarını bırakarak çeşitli semptomlara neden olur. İshal, karın ağrısı, iştahsızlık, gece uyurken ağızdan salya akması kıl kurdu belirtileri arasında yer alır. Antiparaziter ilaçlar ve antibiyotikler sayesinde bağırsak kurdu enfeksiyonu vücuttan temizlenebilir.Yaklaşık 1 ve 1-5 cm uzunluğunda, insanların kalın bağırsağında yaşayabilen, enterobius vermicularis isimli küçük, ince beyaz parazitlerdir. Tıbben enterobiasis enfeksiyonu olarak adlandırılan kıl kurdu genellikle iyi pişmemiş etten, besinlerden, dışkı ya da ağız yoluyla kişiden kişiye bulaşarak bağırsaklara yerleşir ve mikroskobik yumurtalarını bırakarak çeşitli semptomlara neden olur. İshal, karın ağrısı, iştahsızlık, gece uyurken ağızdan salya akması kıl kurdu belirtileri arasında yer alır. Antiparaziter ilaçlar ve antibiyotikler sayesinde bağırsak kurdu enfeksiyonu vücuttan temizlenebilir.
Kıl Kurdu Nedir?Kıl kurdu, bağırsakta yaşayarak ishal, karın ağrısı ve mide bulantısı gibi semptomlara neden olan paraziter yapıdaki enfeksiyondur. Özellikle okul çağındaki çocuklarda sıklıkla görülen bağırsak kurdu, tüketilen gıdalarla beslenir. Beyaz ya da krem renkli bir yapıda olan kıl kurdu, 5 ila 10 milimetre uzunluğundadır.Kıl kurdu konakçısı olduğu organizmadan beslenerek insan vücudunu barınma için kullanılır. Bu bölgede çoğalıp gelişerek başka konakçılara bulaşma eğilimi gösterirler. Yarattığı semptomların çoğalması durumda sağlık açısından risk oluşturabilirler.Kıl Kurdu Çeşitleri Nelerdir?En yaygın görülen bağırsak kurdu çeşidi protozoa enfeksiyonlarıdır. Bunlar; Giardia lamblia, Entamoeba histolytica, Cryptosporidium ve Cyclospora cayetanensis'tir. Bu grup gıda, su, toprak ve insanlardan ve hayvanlardan dışkı ile kontamine olmuş yüzeylere yayılabilir. Örneğin, bu organizmalar, bakımı kötü yapılan kaplıcaların ve havuzların kirli sularında bulunabilir. Bu parazitlerden bazıları, hastanın dışında aylarca yaşayabilen kistler oluşturur. Mikroskobik kistleri veya parazitleri yutmak enfeksiyona neden olur.Bağırsak parazitleri ikiye ayrılır.Çıplak gözle görülebilen büyük organizmalar olan helmintler: Yassı kurtlar ve yuvarlak kurtlar dahil olmak üzere yaklaşık 50.000 farklı helmint türü vardır. Yassı kurtlar, kurtları ve tenyaları içerir. Yuvarlak kurtlar, en yaygın helmint bağırsak paraziti olan kıl kurtlarını içerir.Tek hücreli, mikroskobik organizmalar olan protozoa: 10.000'den fazla farklı protozoa türü vardır. En yaygın olanlar arasında Giardia lamblia, Entamoeba histolytica, Cryptosporidium ve Cyclospora cayetanensis bulunurKıl (Bağırsak) Kurdu Neden Olur?Kıl kurdu, yumurtalarının besinler yoluyla vücuda alınması nedeniyle olur. Hijyenik olmayan ortamlarda tüketilen gıdalar ve iyi pişmemiş besinler kıl kurdunun en belirgin nedenleri arasındadır. Bağırsak kurtları vücuda girip bağırsağa yerleştikten sonra erişkin hale gelerek orada yaşarlar. Kıl kurdu paraziti ayrıca çocuk bezlerini değiştirmek veya diğer anal veya dışkı teması gibi kişiden kişiye temas yoluyla da yayılabilir. Yumurtalar mikroskobik boyutta olduğundan yuttuğunuzu bilmenin yolu yoktur.Kıl kurdunun en yaygın görülen nedenleri şöyle sıralanır: Kirlenmiş suyun tüketilmesi Hijyenik olmayan ortamda hazırlana yiyecekleri yemek Kirli suyla yıkanmış veya kirli toprakta yetiştirilen besinleri tüketmek Parmakları ve elleri sürekli ağıza dokundurmak Kirli toprakta çıplak ayakla yürümekBağırsak parazitleri gelişmekte olan ülkelerde çok yaygındır. Bu ülkelerde yeterli sağlık kontrollerinin eksikliği bunun ana nedenidir.Kıl Kurdu Risk Faktörleri Nelerdir?Kıl kurdu enfeksiyonu için çocuklar en yüksek risk grubudur. Çok kolay yayıldığı için, enfekte bir çocuğun aile üyeleri, bakıcıları, arkadaşları ve okul arkadaşları da risk altındadır. Bulaşmaları aynı zamanda kalabalık veya kurumsal yaşam koşullarında kıl kurtlarını yaygın hale getirir. Başlıca risk faktörleri şunlardır; Oral-anal cinsel ilişkiye girmek Kirlenmiş suyu yutmak Bulaşmış bir kişiyle mutfak eşyaları, yiyecekler veya diğer nesnelerin paylaşılması Sağlık hizmetlerinin yetersiz olduğu bölgelere seyahat etmekKıl Kurdu Belirtileri Nelerdir?Kıl kurdu parazitinin semptomları türüne göre farklılık gösterebilir. Bağırsakta yer alan kıl kurdunun en yaygın belirtisi anüs çevresinde kaşıntı, kadınlarda vajinal akıntı, anüste küçük beyaz solucanlar ve karın ağrısıdır.Kıl kurdu belirtileri şunlardır: Özellikle geceleri anüs çevresinde kaşıntı Kadınlarda vajinal akıntı Anüs bölgesinde görülebilecek minik beyaz solucanlar Uyku sorunları Mide bulantısı ve ağrısı Sulu ishal Karın ağrısı Vajinada kaşıntı Gaz ağrısı Şişkinlik Anüs kaşıntısı Sinirlilik hali Dişleri gıcırdatma Kansızlık Kilo alamama Geceleri uykuda huzursuzlukGeceleri meydana gelen kaşıntı dişi kıl kurtlarının yumurtalarını bırakarak bağırsaktan anüse doğru hareket etmesinden kaynaklanır.Çocuklarda Kıl Kurdu Belirtileri Nelerdir?Çocuğun ağzından gece uykusunda salya geliyorsa bu önemli bir belirtidir. Çocuklarda genital bölgede kaşıntı, gece uykuda ağızdan salya akması, diş gıcırdatma, iştahsızlık, kansızlık, aşırı gaz çıkarma, geğirme, ishal, bulantı-kusma durumlarında parazit ihtimali akla gelmelidir. Bazen bebeklerin bezlerinde kıl kurtları görülebilir. Çok küçük çocuklarda ve bebeklerde parazite rastlanması, bağışıklık sistemi ile ilgili çok önemli sorunların olabileceğini düşündürmelidir. Hastalık, basit temizlik kurallarına uyulması ve parazit taşıyanların tedavi edilmesi ile kontrol altına alınabilir.Kıl Kurdu Hangi Hastalıklara Neden Olur?Kıl ya da bağırsak kurtları özellikle çocuklarda gelişim geriliğine sebep olabilir. Çok sayıda olan parazitlerde bağırsak tıkanıklığı görülebilir. Bağırsak parazitleri ishale neden olduğunda, büyük tehlike dehidrasyondur. Bunun yanında kıl kurdu kadınlarda cinsel organda enfeksiyon oluşmasına neden olur. Bazı parazitlerin larvaları akciğer ve karaciğer gibi organlara yerleşip oraya özgü şikayetler yapabilmektedir.Kıl kurdunun neden olduğu hastalıklar şöyle sıralanabilir: Zatürre Kanama Ciddi alerjik reaksiyonlar DehidrasyonÇocuklarda kıl kurdu şu durumlara neden olabilir: Ağız ve dil kuruluğu Halsizlik Sinirlilik ve kuru ağlama Çökük gözler ve yanaklar görülebilirÇocuklarda, gelişme geriliğinin önemli nedenlerinden biri olan kıl kurtları; el, ağız, dışkı ve nadiren de deri yoluyla bulaşabilir. Özellikle bir yaş civarındaki çocuklarda; kansızlık, iştahsızlık ve mide-bağırsak şikayetlerine de yol açabilen sorun, hijyen kurallarına dikkat edilerek ve erken evrede tedaviye başlanarak kontrol altına alınabilmektedir.Kıl Kurdu Teşhisi Nasıl Konur?Kıl kurdu gibi parazitler dışkı ile atılabilir. Bu nedenle gözle görülerek tanı konulabilmektedir. Yassı solucanlarda olduğu gibi parazitin son halkaları anüsten atılmakta ve sümüksü yapının görülmesi ve incelenmesi ile tanı konulmaktadır. Yuvarlak solucanlar anüsten atılabilir. Bunun yanında dışkının direkt veya özel boyalar ile mikroskobik incelemesi sonucunda parazit yumurtaları görülebilmektedir. Kıl kurdu şüphesinde selobant yöntemi kullanılır ve parazit yumurtaları aranır.Kıl Kurdu Nasıl Tedavi Edilir?Kıl kurdu mebendazol, albendazol ve pyrantel pamoate gibi anti-parazit ilaçlar ile tedavi edilir. Kaşıntıyı durdurması içinde topikal olarak uygulanan krem önerilir. Ayrıca bu süreçte kıyafetleri, çarşafları ve havluları en az 130° sıcaklıkta yıkayarak ve sıcak kurutma yaparak tekrar kullanmak, bol sıvı içerek dehidrasyonu önlemekte tedavinin önemli bir parçasıdır.Kıl Kurdundan Korunmak İçin Neler Yapılmalıdır?Kıl kurtları yani bağırsak parazitleri, kişisel hijyen kurallarına uyulmadığında ortaya çıkar. Özellikle tırnak altlarında yaşama eğilimi gösteren kıl kurtlarına karşı korunmak için elleri sık sık yıkamalı, kıyafet hijyeni sağlanmalı ve çarşaf temizliğine özen gösterilmelidir.Kıl kurdundan (bağırsak kurdu) korunmak için şu yöntemler uygulanabilir: İyi pişmemiş et ve et ürünleri tüketilmemeli Çiğ yenen sebze ve meyveler iyi yıkanmalı Güvenli su ve gıda tüketilmeli El hijyenine uyulmalı Günlük iç çamaşırı, pijama, havlu, el bezi ve yatak takımları değiştirilmeli, sıcak suyla yıkanarak yüksek ısıda kurutulmalı Parmak veya başparmak emme ile tırnak yeme önlenmeli Tırnaklar kısa ve temiz tutulmalı Anal bölgeyi kaşımaktan kaçınılmalıKıl Kurdu Hakkında Sık Sorulan Sorular3 saatte kıl kurdu nasıl dökülür?3 saatte kıl kurdu dökmek mümkün değildir. Kıl kurdu 2 doz olarak alınan anti-parazit ilaç ile birkaç günde öldürürerek dökülür. İlaçlar kıl kurtlarını öldürebilse de yumurtaları öldüremez, bu yüzden ilk dozdan 2 hafta sonra yumurtaların bırakabileceği kurtları öldürmek için bir doz daha alınır.Bebeklere bağırsak/kıl kurtları nasıl bulaşır?Bağırsak kurtları yani parazitlerin bulaşmasına zemin hazırlayan en önemli sorun, hijyen kurallarına dikkat edilmemesidir. Bu nedenle bebek doğduğu ve beslenmeye başladığı andan itibaren bağırsak kurtlarıyla karşılaşma riski de oluşur. Bebeklerde anne sütünden ek besinlere geçildiği dönemde besinler hazırlanırken hijyen kurallarına uyulması çok önemlidir. Aksi takdirde parazit bulaşabilir. 12 ay civarındaki bebeklerde her şeye dokunma ve bulduklarını ağzına götürme güdüsü güçlü olduğundan, bu yaş grubunda bağırsak parazitlerine daha sık rastlanır. Bağırsak kurtlarına bağlı enfeksiyonlar genellikle belirti vermez. Ancak çocuklarda ilerleyen dönemde anemi, beslenme bozukluğu, fiziksel ve zihinsel gelişimde azalmaya neden olabilir.Çocukta kıl kurdu varsa ne yapılmalıdır?Bağırsak kurtlarının teşhisi için öncelikle dışkıda inceleme gerekir. Bazen bunun birkaç kez tekrarlaması gerekli olabilir. Bunun yanında kan tahlilleri de yapılır. Anne-baba ya da bakıcı, çocukların makat bölgelerinde kıl kurtlarını çıplak gözle gördüğü durumlarda tetkik yapılmadan da tedaviye başlanabilir. Enfeksiyon evde ortaya çıktığında ailedeki diğer bireylere de hızla bulaşacağı unutulmamalıdır. Bu nedenle hangi ilaç grubu kullanılırsa kullanılsın tüm ailenin veya grubun tedavi edilmesi gerekir. Bağırsak kurdu ve parazitiyle karşılaşıldığı takdirde; iç çamaşırları kaynatılarak yıkanmalı, mümkünse ütülenmeli ve tırnaklar kısa kesilmelidir.Çocukları bağırsak / kıl kurdundan korumak için şunlara dikkat edilmelidir; Anne sütüyle beslenme koruyucudur. Bu nedenle bebekler ilk 6 ay sadece anne sütüyle beslenmelidir. Ek besinlere geçildiği andan itibaren besinlerin hazırlanması, saklanması ve bebeğe sunulması aşamalarında temizlik kurallarına dikkat edilmelidir. Mama hazırlarken kullanılan sular güvenilir ya da kaynatılmış olmalıdır. Kaynağı belli olmayan sular ve kuyu suları hiçbir zaman kullanılmamalıdır. Çiğ et ve ürünleri tüketilmemelidir. Sebze ve meyveler çiğ tüketilecekse mutlaka iyi yıkanmalıdır. Çocukların çıplak ayakla toprakta gezinmesi önlenmeli ve mutlaka ayakkabı giymeleri sağlanmalıdır. Sokak kedi ve köpekleriyle temas en aza indirgenmelidir.Kıl kurdu tedavi edilebilir mi?Kıl kurdu enfeksiyonu için reçetesiz satılan ve reçeteli solucan karşıtı ilaçlar vardır. Tedavi, iki hafta arayla iki doz gerektirir. Çoğu durumda, hane halkı üyeleri ve bakıcılar, enfekte çocukla aynı zamanda tedaviye ihtiyaç duyar. Bu, enfeksiyonun yeniden bulaşmasını ve yayılmasını önlemeye yardımcı olur. Tüm dozlar tamamlanana kadar sıkı hijyen gereklidir.Protozoal bağırsak enfeksiyonları tedavi gerektirmeyebilir. Enfeksiyon hafif olduğunda sağlıklı kişilerde birkaç hafta içinde kendiliğinden geçebilir. Şiddetli veya kalıcı enfeksiyonlar, bağışıklık sistemi zayıflamış kişilerde olduğu gibi genellikle ilaç gerektirir. Spesifik parazite bağlı olarak doktorların kullanabileceği birkaç anti-parazitik ilaç vardır. İshal varsa, sorunları önlemek için yeterli hidrasyon sağlamak da önemlidir.Cinsel ilişki bağırsak/kıl kurduna sebep olur mu?Giardia paraziti anal seks yoluyla da bulaşabilmektedir.Bağırsak/kıl kurdu tedavi edilmezse ne olur?Sağlıklı insanlar genellikle protozoa bağırsak parazitleriyle savaşabilirler. Enfeksiyon ve ishal genellikle bağışıklık sistemi güçlü olduğunda birkaç hafta içinde düzelir. Bununla birlikte, bağışıklık sistemi zayıflamış kişiler, bağırsak parazitlerinden hayatı tehdit eden komplikasyonlar geliştirebilirler. Buna şiddetli dehidratasyon, yetersiz beslenme, tehlikeli kilo kaybı ve solunum yolu gibi vücudun diğer bölgelerine yayılma dahildir. Bu nedenle bağırsak parazitleri ciddiye alınmalı, belirtilerden birkaçı olduğu anda zaman geçirmeden bir uzmana başvurulmalıdır.En yaygın bağırsak parazitinin bulaşma riskini azaltmak için neler yapılabilir? Enfekte bir kişiyle yakın temastan kaçınmak ve kapı kolları ve musluklar gibi yüzeyleri dezenfekte etmek Bilinmeyen veya şüpheli kaynaklardan gelen suyu içmeden önce kaynatmak Seyahat ederken, yürüyüş yaparken veya kamp yaparken yalnızca kapalı şişelenmiş su içmek. Dişleri şişelenmiş su ile fırçalamak Yiyecekleri iyice pişirmek, sıcak yiyecekleri sıcak ve soğuk yiyecekleri soğuk tutmak Cinsel aktivite sırasında dışkıyla temas edilmemesini sağlamak Yemek yemek için temiz kaplar kullanmak ve enfekte bir kişiyle yiyecek veya mutfak eşyaları paylaşmamak Banyoyu kullandıktan sonra, yemek hazırlamadan veya yemeden önce de dahil olmak üzere elleri düzenli olarak yıkamak Seyahat edilecekse veya muhtemelen bağırsak parazitlerinin kaynaklarıyla temas edilebilir bir durum söz konusuysa önceden bir uzmanla görüşülmelidir.
Kıl Kurdu Nedir?Kıl kurdu, bağırsakta yaşayarak ishal, karın ağrısı ve mide bulantısı gibi semptomlara neden olan paraziter yapıdaki enfeksiyondur. Özellikle okul çağındaki çocuklarda sıklıkla görülen bağırsak kurdu, tüketilen gıdalarla beslenir. Beyaz ya da krem renkli bir yapıda olan kıl kurdu, 5 ila 10 milimetre uzunluğundadır.Kıl kurdu konakçısı olduğu organizmadan beslenerek insan vücudunu barınma için kullanılır. Bu bölgede çoğalıp gelişerek başka konakçılara bulaşma eğilimi gösterirler. Yarattığı semptomların çoğalması durumda sağlık açısından risk oluşturabilirler.Kıl Kurdu Çeşitleri Nelerdir?En yaygın görülen bağırsak kurdu çeşidi protozoa enfeksiyonlarıdır. Bunlar; Giardia lamblia, Entamoeba histolytica, Cryptosporidium ve Cyclospora cayetanensis'tir. Bu grup gıda, su, toprak ve insanlardan ve hayvanlardan dışkı ile kontamine olmuş yüzeylere yayılabilir. Örneğin, bu organizmalar, bakımı kötü yapılan kaplıcaların ve havuzların kirli sularında bulunabilir. Bu parazitlerden bazıları, hastanın dışında aylarca yaşayabilen kistler oluşturur. Mikroskobik kistleri veya parazitleri yutmak enfeksiyona neden olur.Bağırsak parazitleri ikiye ayrılır.Çıplak gözle görülebilen büyük organizmalar olan helmintler: Yassı kurtlar ve yuvarlak kurtlar dahil olmak üzere yaklaşık 50.000 farklı helmint türü vardır. Yassı kurtlar, kurtları ve tenyaları içerir. Yuvarlak kurtlar, en yaygın helmint bağırsak paraziti olan kıl kurtlarını içerir.Tek hücreli, mikroskobik organizmalar olan protozoa: 10.000'den fazla farklı protozoa türü vardır. En yaygın olanlar arasında Giardia lamblia, Entamoeba histolytica, Cryptosporidium ve Cyclospora cayetanensis bulunurKıl (Bağırsak) Kurdu Neden Olur?Kıl kurdu, yumurtalarının besinler yoluyla vücuda alınması nedeniyle olur. Hijyenik olmayan ortamlarda tüketilen gıdalar ve iyi pişmemiş besinler kıl kurdunun en belirgin nedenleri arasındadır. Bağırsak kurtları vücuda girip bağırsağa yerleştikten sonra erişkin hale gelerek orada yaşarlar. Kıl kurdu paraziti ayrıca çocuk bezlerini değiştirmek veya diğer anal veya dışkı teması gibi kişiden kişiye temas yoluyla da yayılabilir. Yumurtalar mikroskobik boyutta olduğundan yuttuğunuzu bilmenin yolu yoktur.Kıl kurdunun en yaygın görülen nedenleri şöyle sıralanır:Bağırsak parazitleri gelişmekte olan ülkelerde çok yaygındır. Bu ülkelerde yeterli sağlık kontrollerinin eksikliği bunun ana nedenidir.Kıl Kurdu Risk Faktörleri Nelerdir?Kıl kurdu enfeksiyonu için çocuklar en yüksek risk grubudur. Çok kolay yayıldığı için, enfekte bir çocuğun aile üyeleri, bakıcıları, arkadaşları ve okul arkadaşları da risk altındadır. Bulaşmaları aynı zamanda kalabalık veya kurumsal yaşam koşullarında kıl kurtlarını yaygın hale getirir.Kıl Kurdu Belirtileri Nelerdir?Kıl kurdu parazitinin semptomları türüne göre farklılık gösterebilir. Bağırsakta yer alan kıl kurdunun en yaygın belirtisi anüs çevresinde kaşıntı, kadınlarda vajinal akıntı, anüste küçük beyaz solucanlar ve karın ağrısıdır.Kıl kurdu belirtileri şunlardır:Geceleri meydana gelen kaşıntı dişi kıl kurtlarının yumurtalarını bırakarak bağırsaktan anüse doğru hareket etmesinden kaynaklanır.Çocuklarda Kıl Kurdu Belirtileri Nelerdir?Çocuğun ağzından gece uykusunda salya geliyorsa bu önemli bir belirtidir. Çocuklarda genital bölgede kaşıntı, gece uykuda ağızdan salya akması, diş gıcırdatma, iştahsızlık, kansızlık, aşırı gaz çıkarma, geğirme, ishal, bulantı-kusma durumlarında parazit ihtimali akla gelmelidir. Bazen bebeklerin bezlerinde kıl kurtları görülebilir. Çok küçük çocuklarda ve bebeklerde parazite rastlanması, bağışıklık sistemi ile ilgili çok önemli sorunların olabileceğini düşündürmelidir. Hastalık, basit temizlik kurallarına uyulması ve parazit taşıyanların tedavi edilmesi ile kontrol altına alınabilir.Kıl Kurdu Hangi Hastalıklara Neden Olur?Kıl ya da bağırsak kurtları özellikle çocuklarda gelişim geriliğine sebep olabilir. Çok sayıda olan parazitlerde bağırsak tıkanıklığı görülebilir. Bağırsak parazitleri ishale neden olduğunda, büyük tehlike dehidrasyondur. Bunun yanında kıl kurdu kadınlarda cinsel organda enfeksiyon oluşmasına neden olur. Bazı parazitlerin larvaları akciğer ve karaciğer gibi organlara yerleşip oraya özgü şikayetler yapabilmektedir.Kıl kurdunun neden olduğu hastalıklar şöyle sıralanabilir:Çocuklarda kıl kurdu şu durumlara neden olabilir:Çocuklarda, gelişme geriliğinin önemli nedenlerinden biri olan kıl kurtları; el, ağız, dışkı ve nadiren de deri yoluyla bulaşabilir. Özellikle bir yaş civarındaki çocuklarda; kansızlık, iştahsızlık ve mide-bağırsak şikayetlerine de yol açabilen sorun, hijyen kurallarına dikkat edilerek ve erken evrede tedaviye başlanarak kontrol altına alınabilmektedir.Kıl Kurdu Teşhisi Nasıl Konur?Kıl kurdu gibi parazitler dışkı ile atılabilir. Bu nedenle gözle görülerek tanı konulabilmektedir. Yassı solucanlarda olduğu gibi parazitin son halkaları anüsten atılmakta ve sümüksü yapının görülmesi ve incelenmesi ile tanı konulmaktadır. Yuvarlak solucanlar anüsten atılabilir. Bunun yanında dışkının direkt veya özel boyalar ile mikroskobik incelemesi sonucunda parazit yumurtaları görülebilmektedir. Kıl kurdu şüphesinde selobant yöntemi kullanılır ve parazit yumurtaları aranır.Kıl Kurdu Nasıl Tedavi Edilir?Kıl kurdu mebendazol, albendazol ve pyrantel pamoate gibi anti-parazit ilaçlar ile tedavi edilir. Kaşıntıyı durdurması içinde topikal olarak uygulanan krem önerilir. Ayrıca bu süreçte kıyafetleri, çarşafları ve havluları en az 130° sıcaklıkta yıkayarak ve sıcak kurutma yaparak tekrar kullanmak, bol sıvı içerek dehidrasyonu önlemekte tedavinin önemli bir parçasıdır.Kıl Kurdundan Korunmak İçin Neler Yapılmalıdır?Kıl kurtları yani bağırsak parazitleri, kişisel hijyen kurallarına uyulmadığında ortaya çıkar. Özellikle tırnak altlarında yaşama eğilimi gösteren kıl kurtlarına karşı korunmak için elleri sık sık yıkamalı, kıyafet hijyeni sağlanmalı ve çarşaf temizliğine özen gösterilmelidir.Kıl kurdundan (bağırsak kurdu) korunmak için şu yöntemler uygulanabilir:Kıl Kurdu Hakkında Sık Sorulan Sorular3 saatte kıl kurdu nasıl dökülür?3 saatte kıl kurdu dökmek mümkün değildir. Kıl kurdu 2 doz olarak alınan anti-parazit ilaç ile birkaç günde öldürürerek dökülür. İlaçlar kıl kurtlarını öldürebilse de yumurtaları öldüremez, bu yüzden ilk dozdan 2 hafta sonra yumurtaların bırakabileceği kurtları öldürmek için bir doz daha alınır.Bebeklere bağırsak/kıl kurtları nasıl bulaşır?Bağırsak kurtları yani parazitlerin bulaşmasına zemin hazırlayan en önemli sorun, hijyen kurallarına dikkat edilmemesidir. Bu nedenle bebek doğduğu ve beslenmeye başladığı andan itibaren bağırsak kurtlarıyla karşılaşma riski de oluşur. Bebeklerde anne sütünden ek besinlere geçildiği dönemde besinler hazırlanırken hijyen kurallarına uyulması çok önemlidir. Aksi takdirde parazit bulaşabilir. 12 ay civarındaki bebeklerde her şeye dokunma ve bulduklarını ağzına götürme güdüsü güçlü olduğundan, bu yaş grubunda bağırsak parazitlerine daha sık rastlanır. Bağırsak kurtlarına bağlı enfeksiyonlar genellikle belirti vermez. Ancak çocuklarda ilerleyen dönemde anemi, beslenme bozukluğu, fiziksel ve zihinsel gelişimde azalmaya neden olabilir.Çocukta kıl kurdu varsa ne yapılmalıdır?Bağırsak kurtlarının teşhisi için öncelikle dışkıda inceleme gerekir. Bazen bunun birkaç kez tekrarlaması gerekli olabilir. Bunun yanında kan tahlilleri de yapılır. Anne-baba ya da bakıcı, çocukların makat bölgelerinde kıl kurtlarını çıplak gözle gördüğü durumlarda tetkik yapılmadan da tedaviye başlanabilir. Enfeksiyon evde ortaya çıktığında ailedeki diğer bireylere de hızla bulaşacağı unutulmamalıdır. Bu nedenle hangi ilaç grubu kullanılırsa kullanılsın tüm ailenin veya grubun tedavi edilmesi gerekir. Bağırsak kurdu ve parazitiyle karşılaşıldığı takdirde; iç çamaşırları kaynatılarak yıkanmalı, mümkünse ütülenmeli ve tırnaklar kısa kesilmelidir.Çocukları bağırsak / kıl kurdundan korumak için şunlara dikkat edilmelidir;Kıl kurdu tedavi edilebilir mi?Kıl kurdu enfeksiyonu için reçetesiz satılan ve reçeteli solucan karşıtı ilaçlar vardır. Tedavi, iki hafta arayla iki doz gerektirir. Çoğu durumda, hane halkı üyeleri ve bakıcılar, enfekte çocukla aynı zamanda tedaviye ihtiyaç duyar. Bu, enfeksiyonun yeniden bulaşmasını ve yayılmasını önlemeye yardımcı olur. Tüm dozlar tamamlanana kadar sıkı hijyen gereklidir.Protozoal bağırsak enfeksiyonları tedavi gerektirmeyebilir. Enfeksiyon hafif olduğunda sağlıklı kişilerde birkaç hafta içinde kendiliğinden geçebilir. Şiddetli veya kalıcı enfeksiyonlar, bağışıklık sistemi zayıflamış kişilerde olduğu gibi genellikle ilaç gerektirir. Spesifik parazite bağlı olarak doktorların kullanabileceği birkaç anti-parazitik ilaç vardır. İshal varsa, sorunları önlemek için yeterli hidrasyon sağlamak da önemlidir.Cinsel ilişki bağırsak/kıl kurduna sebep olur mu?Giardia paraziti anal seks yoluyla da bulaşabilmektedir.Bağırsak/kıl kurdu tedavi edilmezse ne olur?Sağlıklı insanlar genellikle protozoa bağırsak parazitleriyle savaşabilirler. Enfeksiyon ve ishal genellikle bağışıklık sistemi güçlü olduğunda birkaç hafta içinde düzelir. Bununla birlikte, bağışıklık sistemi zayıflamış kişiler, bağırsak parazitlerinden hayatı tehdit eden komplikasyonlar geliştirebilirler. Buna şiddetli dehidratasyon, yetersiz beslenme, tehlikeli kilo kaybı ve solunum yolu gibi vücudun diğer bölgelerine yayılma dahildir. Bu nedenle bağırsak parazitleri ciddiye alınmalı, belirtilerden birkaçı olduğu anda zaman geçirmeden bir uzmana başvurulmalıdır.En yaygın bağırsak parazitinin bulaşma riskini azaltmak için neler yapılabilir? | 9,039 |
429 | Hastalıklar | Kırık Kalp Sendromu | İlk duyulduğunda kulağa psikolojik bir rahatsızlıkmış gibi gelen kırık kalp sendromu, travma öyküleri, geçirilmiş cerrahiler veya birbirinden farklı pek çok nedene bağlı ortaya çıkan bir kalp rahatsızlığı olarak ortaya çıkıyor. Özellikle kalp krizine benzeyen bulgularıyla paniğe yol açan bu sendromun bir kardiyoloji uzmanı tarafından tanı konulduktan sonra tedavisinin sağlanması gerekiyor. Memorial Diyarbakır Hastanesi Kardiyoloji Bölümü Uzmanları, kırık kalp sendromu ve tedavisi ile ilgili merak edilenleri anlattı.İlk duyulduğunda kulağa psikolojik bir rahatsızlıkmış gibi gelen kırık kalp sendromu, travma öyküleri, geçirilmiş cerrahiler veya birbirinden farklı pek çok nedene bağlı ortaya çıkan bir kalp rahatsızlığı olarak ortaya çıkıyor. Özellikle kalp krizine benzeyen bulgularıyla paniğe yol açan bu sendromun bir kardiyoloji uzmanı tarafından tanı konulduktan sonra tedavisinin sağlanması gerekiyor. Memorial Diyarbakır Hastanesi Kardiyoloji Bölümü Uzmanları, kırık kalp sendromu ve tedavisi ile ilgili merak edilenleri anlattı.
Kırık Kalp Sendromu Nedir? Bir Japon bilim adamı tarafından isimlendirilen kırık kalp sendromu diğer adıyla Takotsubo sendromu boşanma, iflas, ayrılık, deprem gibi büyük travmalar sonrasında ortaya çıkmaktadır. Ani stres kaynaklı kişinin kalp kasını hızlıca zayıflatan kırık kalp sendromu genellikle geçici bir hastalık çeşididir. Ancak farklı bir hastalığı tetikleyebileceği için tedavisi sağlanmadığı ve geç kalındığı durumlar hayati tehdit oluşturabilmektedir. Ani göğüs ağrısı ile belirtileri ortaya çıkmayan başlayan kırık kalp sendromu kalp krizi ile karıştırılabilmektedir. Bu sendromun ortaya çıkmasıyla kalp her zaman olduğu gibi kan pompalama işlevini yerine getirmeye devam ederken sıkıntılar yaşamaktadır. Bu şekilde kesintiye uğrayan kan pompalama işlemi ile birlikte kalbin bir kısmında işlev devam ederken, diğer kısmında görülen aksamalar belirtilerin ortaya çıkmasına ve kalp kasının zayıflamasına yol açmaktadır.Kırık Kalp Sendromu Belirtileri Nelerdir? Kırık kalp sendromu normal bir koroner damar ağacı olan bir bireyin yaşamış olduğu travmalar veya duygu- durumunu olumsuz etkileyen olaylar sonrası ani bir spazmla kalbinin önünde bulunan damarda ciddi bir darlık oluşması ve orada yer alan kalp dokusunun ödem yapmasına yol açmaktadır. Daha sonrasında ise şiddetli kalp ritim bozukluklarına bağlı ağrıların görülmesi kalp krizi ile benzeri belirtileri taşımaktadır. Kısaca kırık kalp sendrom belirtileri şunları içerir; Ritim bozukluğu Ağrı ve sızı hissetme Sol kol uyuşması ve ağrı Panik ruh hali, Dikkat eksikliği Şiddetli baş ağrısı Stres ve halsizlik Nefes darlığı, Göğüste baskı hissi, Bayılma gibi belirtiler görülebilir.Kırık Kalp Sendromu Nedenleri Nelerdir? Erkeklere oranla özellikle ileri yaş kadınları daha sık etkilediği düşünülen kırık kalp sendromu üzüntü ve stres gibi olumsuz ruh hali dışında aşırı sevinçli ve heyecanlı duygu- durumlarında da ortaya çıkabilmektedir. Bu sendromun temelinde ani ve hızlı değişim gösteren ruh halinin kalpte oluşturacağı problemler görülmektedir. Bu durumda hayati önem taşıyan kalbin yalnızca yaralanma ve darbe alma gibi durumlarda değil psikolojik etmenlere bağlı zarar görebileceği gözlemlenmektedir. Maddeler halinde kırık kalp sendromu ele alındığında şu şekilde bir sıralama yapılabilir; Üzüntü Stres Geçirilmiş ameliyatlarKırık Kalp Sendromunda Tanı Nasıl Konur?Hastanın doktora başcurması ile yapılan koroner anjiyografide kalbin önünü besleyen ana damarda problem görünmez fakat onun beslediği alanda ciddi bir ödem ciddi bir genişleme ile beraber, şiddetli göğüs ağrısı ve aritmi görülür. 3 ay sonra yapılan kontrolde hasta iyi tedavi edilmişse, bu ödemin tamamen geçtiği, kalbin tamamen normal hale geldiği görülmektedir.Kırık Kalp Sendromu Tedavisi Nasıl Sağlanır?Semptomları nedeniyle kalp krizi ile karıştırılan kırık kalp sendromu çoğu zaman belirtilerden dolayı sağlık kuruluşlarına başvuru sonrası ortaya çıkmaktadır. Kalpte ritim bozukluklarına yol açtığından çok ciddi bir ağrı oluşumuna neden olmaktadır. Fark edilmez ise ani kayıplara fark edilir ise 3 ay içerisinde bir tedavi ile hasta sağlığına kavuşabilir. Bulguların ortadan kaldırılmasında ilaçlı tedavi ilk basamak olarak kabul edilmektedir. Farklı kalp sorunlarına yol açmadan tanısı alınmış kırık kalp sendromun da cerrahi müdahale söz konusu değildir. Kan akışını düzelmesi için ilaçlı tedavilere ek olarak stres, üzüntü, panik ve heyecan gibi ani nabız yükselten duygulardan kaçınılması gerekir. Bazı durumlarda profesyonel psikolojik danışmanlığı hizmeti alınması önerilir.Kırık Kalp Sendromu Hakkında Sık Sorulan SorularKırık Kalp Sendromu Kimlerde Görülür?Kırık kalp sendromu yaş ve cinsiyet fark etmeksizin her bireyde görülebilir. Bazı araştırmalarda özellikle kadınlarda ileri yaş döneminde kırık kalp sendromunun daha sık görüldüğü düşünülmektedir.Kırık Kalp Sendromu Kendiliğinden Geçer mi?“Kırık Kalp Sendromu Kendiliğinden Geçer mi?” sorusunun cevabı bireyden bireye değişkenlik gösterir. Bazı kişilerde tedavi gerektirmeden kendiliğinden ortaya çıkan semptomlar ortadan kaybolurken, bazılarında ise tedavi gerektiren ciddi bir kalp sağlık sorunu olarak karşımı çıkar. Kırık kalp sendromu göz ardı edilmeyerek, tanısı ve tedavisi sağlanmalıdır. Uzman hekim tarafından yapılacak muayene ve tetkikler sonrasında tedavinin gerekliliği ve nasıl ilerleyeceği belirlenmelidir.Kırık Kalp Sendromu Nasıl Geçer?Yaşanmış travmalar ile ani duygu geçişlerinin atlatıldığı ve kan basıncının normal seviyesine döndüğü dönemlerde kırık kalp sendromunda iyileşme görülebilir. Kan pompalamanın düzenli gerçekleşmesi için ilaçlı tedavilerin doğru zamanda alınmış olması önemlidir.Kırık Kalp Sendromu Psikolojik mi?Kırık kalp sendromu ciddi kalp rahatsızlığı ile uyuşan belirtileri nedeniyle aynı sonucu doğurmadığı takdirde yalnızca psikolojik bir rahatsızlık gibi görünebilir. Ancak bu sendrom psikolojik etmenler kaynaklı kalpte problemlere neden olarak ortaya çıkar. Kalp kaslarında zayıflamaya yol açarak kalbin işleyiş biçiminde aksamalara yol açar. Bu durum ciddi sonuçlar doğurabilir ve hayati tehdit oluşturabilir.Kırık Kalp Sendromu Tekrarlar mı?Pek çok sağlık sorununda olduğu gibi kırık kalp sendromunda da tekrarlama söz konusudur. Yalnızca diğer sağlık sorunlarına oranla tekrarlama ihtimali düşüktür. Zamanında uygulanan tedavi ve düzenli kontroller ile iyileşme sağlanır.
Kırık Kalp Sendromu Nedir? Bir Japon bilim adamı tarafından isimlendirilen kırık kalp sendromu diğer adıyla Takotsubo sendromu boşanma, iflas, ayrılık, deprem gibi büyük travmalar sonrasında ortaya çıkmaktadır. Ani stres kaynaklı kişinin kalp kasını hızlıca zayıflatan kırık kalp sendromu genellikle geçici bir hastalık çeşididir. Ancak farklı bir hastalığı tetikleyebileceği için tedavisi sağlanmadığı ve geç kalındığı durumlar hayati tehdit oluşturabilmektedir. Ani göğüs ağrısı ile belirtileri ortaya çıkmayan başlayan kırık kalp sendromu kalp krizi ile karıştırılabilmektedir. Bu sendromun ortaya çıkmasıyla kalp her zaman olduğu gibi kan pompalama işlevini yerine getirmeye devam ederken sıkıntılar yaşamaktadır. Bu şekilde kesintiye uğrayan kan pompalama işlemi ile birlikte kalbin bir kısmında işlev devam ederken, diğer kısmında görülen aksamalar belirtilerin ortaya çıkmasına ve kalp kasının zayıflamasına yol açmaktadır.Kırık Kalp Sendromu Belirtileri Nelerdir? Kırık kalp sendromu normal bir koroner damar ağacı olan bir bireyin yaşamış olduğu travmalar veya duygu- durumunu olumsuz etkileyen olaylar sonrası ani bir spazmla kalbinin önünde bulunan damarda ciddi bir darlık oluşması ve orada yer alan kalp dokusunun ödem yapmasına yol açmaktadır. Daha sonrasında ise şiddetli kalp ritim bozukluklarına bağlı ağrıların görülmesi kalp krizi ile benzeri belirtileri taşımaktadır. Kısaca kırık kalp sendrom belirtileri şunları içerir;Kırık Kalp Sendromu Nedenleri Nelerdir? Erkeklere oranla özellikle ileri yaş kadınları daha sık etkilediği düşünülen kırık kalp sendromu üzüntü ve stres gibi olumsuz ruh hali dışında aşırı sevinçli ve heyecanlı duygu- durumlarında da ortaya çıkabilmektedir. Bu sendromun temelinde ani ve hızlı değişim gösteren ruh halinin kalpte oluşturacağı problemler görülmektedir. Bu durumda hayati önem taşıyan kalbin yalnızca yaralanma ve darbe alma gibi durumlarda değil psikolojik etmenlere bağlı zarar görebileceği gözlemlenmektedir. Maddeler halinde kırık kalp sendromu ele alındığında şu şekilde bir sıralama yapılabilir;Kırık Kalp Sendromunda Tanı Nasıl Konur?Hastanın doktora başcurması ile yapılan koroner anjiyografide kalbin önünü besleyen ana damarda problem görünmez fakat onun beslediği alanda ciddi bir ödem ciddi bir genişleme ile beraber, şiddetli göğüs ağrısı ve aritmi görülür. 3 ay sonra yapılan kontrolde hasta iyi tedavi edilmişse, bu ödemin tamamen geçtiği, kalbin tamamen normal hale geldiği görülmektedir.Kırık Kalp Sendromu Tedavisi Nasıl Sağlanır?Semptomları nedeniyle kalp krizi ile karıştırılan kırık kalp sendromu çoğu zaman belirtilerden dolayı sağlık kuruluşlarına başvuru sonrası ortaya çıkmaktadır. Kalpte ritim bozukluklarına yol açtığından çok ciddi bir ağrı oluşumuna neden olmaktadır. Fark edilmez ise ani kayıplara fark edilir ise 3 ay içerisinde bir tedavi ile hasta sağlığına kavuşabilir. Bulguların ortadan kaldırılmasında ilaçlı tedavi ilk basamak olarak kabul edilmektedir. Farklı kalp sorunlarına yol açmadan tanısı alınmış kırık kalp sendromun da cerrahi müdahale söz konusu değildir. Kan akışını düzelmesi için ilaçlı tedavilere ek olarak stres, üzüntü, panik ve heyecan gibi ani nabız yükselten duygulardan kaçınılması gerekir. Bazı durumlarda profesyonel psikolojik danışmanlığı hizmeti alınması önerilir.Kırık Kalp Sendromu Hakkında Sık Sorulan SorularKırık Kalp Sendromu Kimlerde Görülür?Kırık kalp sendromu yaş ve cinsiyet fark etmeksizin her bireyde görülebilir. Bazı araştırmalarda özellikle kadınlarda ileri yaş döneminde kırık kalp sendromunun daha sık görüldüğü düşünülmektedir.Kırık Kalp Sendromu Kendiliğinden Geçer mi?“Kırık Kalp Sendromu Kendiliğinden Geçer mi?” sorusunun cevabı bireyden bireye değişkenlik gösterir. Bazı kişilerde tedavi gerektirmeden kendiliğinden ortaya çıkan semptomlar ortadan kaybolurken, bazılarında ise tedavi gerektiren ciddi bir kalp sağlık sorunu olarak karşımı çıkar. Kırık kalp sendromu göz ardı edilmeyerek, tanısı ve tedavisi sağlanmalıdır. Uzman hekim tarafından yapılacak muayene ve tetkikler sonrasında tedavinin gerekliliği ve nasıl ilerleyeceği belirlenmelidir.Kırık Kalp Sendromu Nasıl Geçer?Yaşanmış travmalar ile ani duygu geçişlerinin atlatıldığı ve kan basıncının normal seviyesine döndüğü dönemlerde kırık kalp sendromunda iyileşme görülebilir. Kan pompalamanın düzenli gerçekleşmesi için ilaçlı tedavilerin doğru zamanda alınmış olması önemlidir.Kırık Kalp Sendromu Psikolojik mi?Kırık kalp sendromu ciddi kalp rahatsızlığı ile uyuşan belirtileri nedeniyle aynı sonucu doğurmadığı takdirde yalnızca psikolojik bir rahatsızlık gibi görünebilir. Ancak bu sendrom psikolojik etmenler kaynaklı kalpte problemlere neden olarak ortaya çıkar. Kalp kaslarında zayıflamaya yol açarak kalbin işleyiş biçiminde aksamalara yol açar. Bu durum ciddi sonuçlar doğurabilir ve hayati tehdit oluşturabilir.Kırık Kalp Sendromu Tekrarlar mı?Pek çok sağlık sorununda olduğu gibi kırık kalp sendromunda da tekrarlama söz konusudur. Yalnızca diğer sağlık sorunlarına oranla tekrarlama ihtimali düşüktür. Zamanında uygulanan tedavi ve düzenli kontroller ile iyileşme sağlanır. | 4,315 |
430 | Hastalıklar | Kırım Kongo Kanamalı Ateşi |
Kırım Kongo Kanamalı Ateşi, bunyaviridae ailesinden bir virüs olan nairovirüsün neden olduğu kene ısırması ile bulaşan viral bir hastalıktır. Kırım Kongo Kanamalı Ateş hastalığının tipik belirtileri ateş, deride kanama, kas ve baş ağrıları, kusma ve ishaldir.
Kırım Kongo Kanamalı Ateşi, bunyaviridae ailesinden bir virüs olan nairovirüsün neden olduğu kene ısırması ile bulaşan viral bir hastalıktır. Kırım Kongo Kanamalı Ateş hastalığının tipik belirtileri ateş, deride kanama, kas ve baş ağrıları, kusma ve ishaldir.Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Nedir?Kırım Kongo Kanamalı Ateşi, kene ısırması sonucu nairovirüs adı verilen virüsün vücuda girmesiyle ortaya çıkan ve yüksek ateş belirtisiyle kendisini gösteren ölümcül bir enfeksiyondur. Kırım Kongo Kanamalı Ateşi’nde yüksek ateşle birlikte cildin içinde ve vücudun bazı bölgelerinde kanamalar görülür.Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığı 1944 yılında Kırım'da tanımlandığı için kırım kanamalı ateşi adını almıştır.Kene ısırmasının ardından genellikle ani ve hızlı belirtilerle ortaya çıkan hastalık ilk olarak yüksek ateşle ortaya çıkar. Yüksek ateşle birlikte baş ağrısı, vücut ağrısı, kusma ve ciltte meydana gelen kanamalar da Kırım Kongo Kanamalı Ateşi’nin yaygın belirtileridir.Ölüm oranı yüksek bir hastalık olan Kırım Kongo Kanamalı Ateşi, belirtiler ortaya çıktıktan sonra teşhis edilmeli ve vakit kaybetmeden tedavi sürecine geçilmelidir.Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Neden Olur?Kene ısırması, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi’nin en temel nedenidir. Kene ısırması sonucu nairovirüs adı verilen virüs vücuda girer ve enfeksiyon meydana getirir. Bu enfeksiyon sonucunda yüksek ateş, baş ağrısı, vücut ağrısı ve kusma gibi belirtiler ortaya çıkar.Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Belirtileri Nelerdir?Kene ısırması sonucunda Kırım Kongo Kanamalı Ateşi’ne yakalanıldığının en somut göstergesi yüksek ateştir. Yüksek ateşle birlikte ortaya çıkabilecek diğer belirtiler baş ağrısı, baş dönmesi, vücut ağrısı, kusma ve ciltteki kanamalardır.Kırım Kongo Kanamalı Ateşi’nde görülebilecek belirtiler şu şekildedir:Bunlarla birlikte Kırım Kongo Kanamalı Ateşi’nin bazı vakalarında sarılık da görülebilir. Bunun yanı sıra şiddetli KKKA vakalarında duygudurum değişiklikleri, duyusal algı değişiklikleri ve kafa karışıklığı fark edilmesi de söz konusu olabilir. Virüs tarafından enfekte olduktan 2 ila 4 gün sonra kişi kendini uykulu veya depresif de hissedebilir.Diğer yandan Kırım Kongo Kanamalı Ateşi, karaciğer büyümesine (hepatomegali) bağlı olarak mide ağrısını sağ üst bölgeye doğru hareket ettirebilir.Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Nasıl Bulaşır?Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığı kene ısırması sonucunda insanlara bulaşır. Kene ısırmasıyla birlikte nairovirüs tarafından enfekte olan kişilerde yüksek ateş görülür. Bununla birlikte hastalıklı hayvanların kesilmesi veya hayvanların dokularına temas edilmesi de hastalığa yol açabilir.Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Nasıl Teşhis Edilir?Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığı genellikle laboratuvar testleriyle teşhis edilir. Bu doğrultuda faydalanılabilecek testler antijen tespiti, ELISA testi, ters transkriptaz polimeraz zincir reaksiyonu (RT-PCR) tahlili ve hücre kültürüyle virüs izolasyonu yöntemleri uygulanır.Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Tedavisi Nasıl Yapılır?Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığının tedavisi, kene ısırması sonrasında belirtiler ortaya çıktığında vakit kaybetmeden yapılmalıdır. Hastalığın tedavisince öncelikli olarak antiviral ilaçlar tercih edilir.Bununla birlikte yüksek ateşin kontrol edilmesi, kişinin sıvı dengesinin ayarlanması, elektrolit anormalliklerinin düzeltilmesi, oksijenasyon ve hemodinamik desteğin yanında ikincil enfeksiyonlara yönelik tedaviler de Kırım Kongo Kanamalı Ateşi’nin tedavisine yöneliktir.Kontrol altında tutulan hastalarda iyileşme süreci 10. günden sonra başlar ancak bu süreç bazı vakalarda dört haftaya kadar uzayabilir. Kene ısırmasından emin olur olmaz, kene tedavisi yapan hastanelere vakit kaybetmeden ulaşmak, tedavi sürecinin daha hızlı ve başarılı olmasını sağlar.Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Hakkında Sık Sorulan SorularKırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığı ne demek?Kırım Kongo Kanamalı Ateşi, kene ısırması sonucunda meydana gelen ateşli bir enfeksiyon hastalığıdır.Kırım Kongo Kanamalı Ateşi öldürür mü?Kene ısırmasıyla meydana gelen Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığı aynı zamanda öldürücü bir hastalıktır ve ortaya çıktıktan sonra tedavi edilmelidir.Kırım Kongo Kanamalı Ateşi risk grupları nelerdir?Kırım Kongo Kanamalı Ateşi’nin başlıca risk grupları kırsal kesimde yaşayanlar, meslek grubu olarak veterinerler, kasaplar, çiftçiler ve sağlık çalışanlarıdır.Kırım Kongo Kanamalı Ateşi nasıl önlenir? Öncelikle kene olmak üzere enfeksiyon belirtisi olan hayvanlardan uzak durulmalı, kenelerin yaşayabileceği ortamlarda çıplak ayakla dolaşılmamalı, ormanda çalışan işçiler lastik çizme giymeli ve hastalık konusunda şüpheli kişilerle temastan kaçınılmalıdır.Kene nasıl çıkarılır?Öncelikle bilinmelidir ki kene çıkarma işlemi elle yapılmamalıdır. Bu konuda cımbız veya pense kene çıkarma sırasında işe yarar ekipmanlardandır. Tam yapışmamış keneler yukarı doğru cımbız veya pense yardımıyla rahatça çıkarılabilirken deriye yapışmış kenelerin çıkmadığı durumlarda sağlık kuruluşuna başvurmanız gerekebilir. | 2,062 |
431 | Hastalıklar | Kızamık | Daha çok çocukluk çağında görülen kızamık, temas yoluyla bulaşan ve hava yoluyla yayılan kızamık virüsü kaynaklı bir hastalıktır. Kızamık hastalığı için alınabilecek önlemler olsa da aşı hastalıktan korunmanın en kesin yoludur ve aşılı olunmadığında özellikle gebelere ve bağışıklığı düşük kişiler kolayca bu virüs ile enfekte olabilirler.Daha çok çocukluk çağında görülen kızamık, temas yoluyla bulaşan ve hava yoluyla yayılan kızamık virüsü kaynaklı bir hastalıktır. Kızamık hastalığı için alınabilecek önlemler olsa da aşı hastalıktan korunmanın en kesin yoludur ve aşılı olunmadığında özellikle gebelere ve bağışıklığı düşük kişiler kolayca bu virüs ile enfekte olabilirler.
Kızamık Nedir?Kızamık, tüm vücutta deri döküntüsü ve grip benzeri semptomlara neden olan kızamık virüsü kaynaklı bulaşıcı enfeksiyon hastalığıdır. Yüksek ateş ve halsizlikle kendini gösteren kızamık, enfekte olmuş kişilerin öksürmesi, hapşırması veya konuşması esnasında yayılan damlacıkların solunması ya da bu kişilerin kullandığı nesnelere temas edilmesiyle bulaşır. Genellikle kış sonu, ilkbahar başlarında artan kızamık küçük çocuklarda yaygın olmakla birlikte aşılama yapılmayan veya daha önce kızamık geçirmemiş yetişkinlerde de görülebilir.Kızamık Belirtileri Nelerdir?Kızamık belirtileri virüs bulaştıktan sonra yaklaşık 7 ila 14 gün içinde ortaya çıkar. Burun akıntısı veya tıkanıklığı, hapşırma, öksürük, ağız içinde koplik lekeleri olarak anılan gri lekeler, genellikle yüzde ve kulak arkasında başlayan ve birkaç saat içinde baş, boyun ve sonrasında tüm vücuda yayılan döküntüler hastalığın ilk 3 günü ile birlikte başlayan kızamık belirtileridir.Kızamık hastalığı belirtileri genel olarak şunları içerir: Burun akıntısı Hapşırma Öksürük Yüksek ateş Vücutta kırmızı döküntüler Ağız içinde küçük grimsi beyaz lekeler (koplik lekeleri) Halsizlik Gözlerde sulanma ve kanlanma Kuru öksürük Boğaz ağrısı Yorgunluk Işığa karşı duyarlılığın artması İştah kaybıKızamıkta ilk belirtiler ortaya çıktıktan 2-4 gün sonra kızamık döküntüsü başlar. Kızamık döküntüsü; vücutta küçük kırmızı-kahverengi, yassı ya da hafif kabarık noktalar şeklindedir. Kızamık döküntüsü yüz ve baş bölgesinden başlar ve yukarıdan aşağıya doğru yayılım gösterir. Döküntüler gövde de birleşme eğilimi gösterirken kol ve bacaklarda ayrı ayrı lezyonlar olarak görülür. Kızamık döküntüsü ile birlikte hastada yüksek ateş gelişir. Kızamık lekelerinin yaşandığı dönemde ateş 40-41 dereceye kadar yükselebilir.Döküntüler yaklaşık 4 gün kadar devam eder ve hafif bir soyulma ile başladığı gibi yukarıdan aşağıya doğru solarak kaybolur. Döküntülerin solmasıyla birlikte hastanın da ateşi düşer. (Kızamık döküntüsü bu şekilde görülür)Kızamık Hastalığının Nedenleri Nelerdir?Çocukluk çağı daha sık olmak üzere her yaş grubunda görülebilen kızamık şu durumlarda daha kolay bulaşır; Aşısız olmak: Kızamık için aşı olunmaması hastalığa yakalanmadaki en büyük risk faktörüdür. Uluslararası seyahat: Özellikle kızamığın yaygın olduğu ülkelere seyahat etmek hastalığa yakalanma riskini artırır. A vitamini eksikliği: Beslenme düzeninde yeterince A vitamini içeren besinlerin tüketilmemesi yaşanan rahatsızlıkların artmasına yol açabilir.Kızamık Teşhisi Nasıl Yapılır?Kızamık tanısı genellikle doktor muayenesi ile konulabilmektedir. Kızamık hastalığının karakteristik deri döküntüsü ve ağız içinde çıkan lekelerden (koplik lekeleri) teşhis edilebilir. Belirtilerin farklı hastalıklarla karıştırılma olasılığına karşı kan testi ile kızamık teşhisi netleştirilebilir. Kızamık Nasıl Geçer?Kızamığın yayılmasına karşı en önemli önlem aşılamadır. Ancak kızamık hastalığının kesin bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır. Bununla birlikte bazı tedaviler uygulanabilmektedir. Öncelikli olarak bol sıvı tüketilmelidir. Ateş varsa ateş düşürücü ilaçlar kullanılabilir. Öksürük veya boğaz ağrısı için hava yollarını rahatlatacak nemlendiriciler kullanılabilir Parlak ışığın rahatsız ettiği durumlarda güneş ışığından uzak durup güneş gözlüğü takılabilir. A vitamini takviyesi semptomların azalmasına yardımcı olabilir. Bebekler dahil, aşılanmamış insanlar virüs bulaşmasından 72 saat sonra kızamık aşısı yaptırmalıdır. Hamile kadınlar, bebekler ve hastalığa maruz kalmış bağışıklık sistemi zayıf kişilerde bağışıklık serum globülini adı verilen bir protein enjeksiyonu kullanılabilir. Virüse maruz kaldıktan sonraki altı gün içinde verildiğinde, bu antikorlar kızamık oluşumunu önleyebilir veya şikayetleri azaltabilir.Kızamık tedavisi uygulanırken aspirin kullanılmamasına dikkat edilmelidir. Bu gibi durumlarda aspirin kullanılması reye sendromu gibi çok daha ciddi sorunlara yol açabilmektedir. Kızamık ile birlikte zatürre veya kulak enfeksiyonu gelişirse doktorun önerdiği bir antibiyotik kullanılabilir.Kızamık ile İlgili Sık Sorulan SorularÇocuklarda kızamık belirtileri nelerdir?Kızamık hastalığının en tipik belirtisi boyun, gövde, kollara, bacaklara ve ayaklara doğru yayılan kırmızı döküntüler olup, burun akıntısı, hapşırma, öksürük, yüksek ateş, iştah kaybı, ağız içinde çıkan beyaz lekeler, gözlerde iltihaplanmada görülür.Kızamık kaç günde geçer?Kızamık döküntüsü ve ateşi ortalama 4-5 gün sürer, kuru öksürük ise bir hafta ile 10 gün kadar devam edebilir. Beş günden uzun süren ateş durumunda kızamığa bağlı gelişebilen komplikasyonlar akla gelmelidir. Bunlar içinde en sık olarak orta kulak iltihabı ve zatüre en sık olanlarıdır. Kızamığın bitkisel bir tedavisi yoktur. Toplumda bilinen kızamık şekeri, kızamık bitkisi türündeki ürünlerin kullanılmaması gerekmektedir. Doktor kontrolünde gidilmesi hastalık için daha doğru olacaktır.Kızamık olan çocuğa ne yedirmeli?Kızamık olan çocuğun bağışıklığını güçlendirmek ve gerekli olan vitaminleri vücuda almasını sağlamak için flavonoidler açısından zengin olan sebze ve meyve tüketmelerine yardımcı olmak gerekir.Yetişkinlerde kızamık görülür mü?Yetişkinlerde yüksek ateş, halsizlik, göz yaşarması ve kaşıntı şeklinde ortaya çıkarak kızamık belirtileri görülür. Kızamık ciddi bir hastalık mıdır?Kızamık çocuk sağlığı açısından önemli bir hastalıktır. Özellikle 1 yaşın altındaki çocuklarda ciddi hatta ölümcül olabilmektedir. Aşılama ile birlikte kızamık kaynaklı ölüm oranları dünya çapında azalmış olsa da hastalık halen 5 yaşın altında yılda 100 bin çocuğun ölümüne neden olmaktadır. Gelişmiş Avrupa Birliği Ülkelerinde bile geçen yıl toplam 12 bin kızamık vakası tespit edilmiştir ve bunlardan 33 vaka hayatını kaybetmiştir.Kızamık hangi hastalıklara neden olur? İshal ve kusma Kulak ağrısı ve orta kulak enfeksiyonu (otitis media) Göz enfeksiyonu (konjonktivit) veya gözlerde kızarıklık Larenjit Zatürre, bronşit, krup gibi solunum yolları ve akciğer enfeksiyonları Ateşli nöbetlerKızamık ölümcül müdür?Kızamık bazı hastalarda ve ilerleyen evrelerde çok daha ciddi hatta ölümcül sorunlara yol açabilir.Beyni ve omuriliği çevreleyen zarlarda enfeksiyon(menenjit) yaşanabilir. Nadir olmakla birlikte beyin inflamasyonu olarak bilinen subakut sklerozan panensefalit (SSPE). Sağırlığa ve beyinde kalıcı hasarlara neden olabilen bu rahatsızlık kızamıktan birkaç yıl sonra bile ortaya çıkabilir. Kızamığın sebep olduğu ölümcül hastalıklar şöyle: Karaciğer enfeksiyonu (hepatit) Virüs gözün sinir kaslarını etkilediği durumlarda şaşılık, göz bozuklukları veya görme kaybı. Kalp ve sinir sistemi problemleriKızamık hastalığını risk faktörleri nelerdir?Aşısız olmak: Kızamık için aşı olunmaması hastalığa yakalanmadaki en büyük risk faktörüdür.Uluslararası seyahat: Özellikle kızamığın yaygın olduğu ülkelere seyahat etmek hastalığa yakalanma riskini artırır.A vitamini eksikliği: Beslenme düzeninde yeterince A vitamini içeren besinlerin tüketilmemesi yaşanan rahatsızlıkların artmasına yol açabilir.Kızamık önlenebilir mi?Kızamığı önlemenin en kolay ve güvenilir yola aşılamadır. İlk doz aşılamadan sonra kızamığa karşı korunla %93, ikinci doz kızamık aşısından sonra kızamığa karşı korunma %97’ye çıkar. Kızamığın yayılmasını önlemek için hastalığın bulaştığından şüphelenilen kişi sağlıklı insanlardan uzak tutulmalıdır.Kızamık aşısı ne zaman yapılmalıdır?Çocuklara rutin olarak yapılması gereken kızamık aşısının ilk dozu 1 yaşında (12.ay), ikinci dozu ise 4 yaşına girdiğinde 2 doz olarak uygulanır. İkinci doz aşının daha erken yapılması tavsiye edilmemektedir. Ancak, 4 yaşından küçük çocuk kızamık salgınının olduğu bir bölgeye gitmek zorundaysa ikinci doz aşı önerilebilir. Bağışıklığı olmayan daha büyük çocuklar ve gençler de iki doz kızamık aşısı yaptırmalıdır. Daha önce aşılanıp aşılanmadığından emin olmayan kişilerin kızamık aşısı olmasının bir zararı bulunmamaktadır.Bebeklere doğumdan hemen sonra kızamık aşısı yapılır mı?Kızamık aşısını 12 aylıktan küçük bebekler için önerilmemektedir. 12 aylıktan küçük bebekler, hamilelik sırasında annelerinden alınan antikorların varlığından dolayı aşının kızamık bileşenine cevap veremezler. Salgın durumlarında kızamık aşısı 6 aylıktan itibaren yapılabilir. Yalnız bir yaşından önce yapılan aşılar aşı dozu yapılmış olarak sayılmaz bu çocuklar bir yaşında ve 4-6 yaş arasında tekrar aşı yapılması gereklidir.Hamileler kızamık aşısı olabilir mi?Hamilelerin kızamık aşısı olması tavsiye edilmemektedir. Sadece kızamık aşısı değil hamilelik döneminde canlı virüs aşısı olarak bilinen hiçbir aşının yaptırılmaması gerekir. Emziren annelerin kızamık aşısı olmasının bir mahsuru bulunmamaktadır.Kızamık aşısının yan etkileri nelerdir?Kızamık aşısından sonra nadir de olsa kızamığa benzer yan etkiler görülebilir. Aşıdan sonra yüksek ateş ve kızamığa benzer döküntüler yaşanabilir. Bu belirtiler hafif ve kısa sürmektedir. Basit ateş düşürücülerle yüksek ateş kontrol altına alınabilir. Çok nadir lenflerde şişkinlik ve yetişkin kadınlarda eklem ağrıları yaşanabilir.Hamilelik sırasında kızamık olmanın riskleri nelerdir?Hamilelik sırasında kızamıktan korunmak çok önemlidir. Hamilelik sırasında geçirilen kızamık; Düşük veya ölü doğum Erken doğum Düşük doğum ağırlığı Annenin kaybına neden olabilmektedir.Gebelik sırasında kızamık olan birisiyle temas kurulduğu şüphesi dahi varsa en kısa sürede bir doktora başvurulmalıdır.Hamilelikten önce kızamık testinin önemi nedir?Kızamık, kızamıkçık ve toksoplazma erken gebelik sırasında geçirildiği taktirde bebekte bazı ciddi problemlere yol açabilecek enfeksiyon hastalıklarıdır. Eğer, kızamık ya da kızamıkçık antikorlarınız negatif ise bu hastalığa karşı bağışıklığınız yok yani duyarlısınız anlamına gelir. Bu durumda, size doktorunuz gebelik öncesinde aşı önerebilir. Kızamık, kızamıkçık aşısı etkisi azaltılmış da olsa canlı virüslerden yapıldığı için aşı sonrası 3 ay süreyle hamile kalmamanız ve bu sürenin sonunda bağışıklık gelişip gelişmediğini kontrol ettirmeniz gereklidir.Kızamık olan bir daha kızamık olur mu?Kızamık geçirenler, ömür boyu bağışıklık kazandıkları için bir daha kızamık geçirmezler.Kanser hastaları kızamık aşısı olmalı mı?Kanser hastası terimi çok geniş bir grubu kapsamaktadır. Bu yüzden her hasta kendi özelinde değerlendirilmelidir. Grip ve pnömokok aşıları mutlaka yapılmalıdır. Erişkin aşılama şemasında olan tetanoz aşısı unutulmamalıdır. Hasta grubuna göre endike ise hepatit, Hemophilus influenza ve meningokok aşıları yapılmalıdır. Genel olarak bu hastalarda istisnalar hariç canlı, zayıflatılmış aşıların kullanımı yani, kızamık, kabakulak, kızamıkçık, suçiçeği, sarı humma, oral tifo, ve rotavirus aşıları, hastalığa yol açabileceğinden kontrendikedir, yapılmamalıdır.Kimler kızamık aşısı olmamalıdır? Yüksek ateş olanlar Tüberküloz, zatürre gibi enfeksiyon hastalığı olanlar Bağışıklık sistemini baskılayan hastalığı olanlar Kişinin kanında trombosit eksikliği olanlar Radyoterapi ve kemoterapi tedavisi alanlar Hamile kadınlar kızamık aşısı olmamalıdır.Alerjik kişiler kızamık aşısı olabilir mi?Kızamık aşısından sonra kızarma, kaşınma gibi reaksiyonlar görülebilir ancak bunlar uzun vadeli ciddi sorunlar yaratmamaktadır. Alerjik şoklara sorun durumlar çok nadir yaşanmaktadır. İlk doz aşılamadan sonra ciddi alerjik reaksiyon gösteren kişilere 2. Doz yapılmamalıdır. Yumurtaya karşı nefes darlığı, gırtlak ödemi, bayılma gibi tepkiler gösteren kişilere yapılmamalıdır. Saman nezlesi, astım gibi alerjisi olan kişilerin kızamık aşısı olmasında mahsur yoktur. Kızamık geçiren birine kızamık aşısı yapılırsa zararlı olur mu?Kızamık geçirmiş olanlara aşı yapılmasına gerek yoktur ama yanlışlıkla bu kişilere, aşı yapılmasının bir sakıncası yoktur. Daha önce kızamık aşısı yapılmış olan birine tekrar aşı yapılması da herhangi bir soruna neden olmaz.Kızamık aşısı 3 doz yapılır mı?Türkiye’de 1970 yılında başlanan kızamık aşılaması 1998 yılına kadar tek doz olarak uygulanmıştır. Bu tarihten sonra kızamık aşısı 2 doza çıkarılmıştır. Nadiren 2 doz sonrası tam bağışıklık olmayan kişilerde 3. Doz aşılama yapılabilmektedir.Kızamık aşısı otizm yapar mı?Dünyada aşıların otizm yaptığına dair bazı tartışmalar devam ediyor. Ancak aşıyla otizmin bir ilgisi yoktur. Otizm sebebi bilinmeyen bir sorundur. Aşılarda civa bulunmamakla birlikte, aşılar güvenlidir ve çocukların hayatını kurtarır.Kızamık hayvandan insana geçer mi?Kızamık bir insan hastalığıdır; kızamık virüsü başka hiçbir hayvan türü tarafından yayılmazYurtdışı seyahatlerde kızamık aşısı yaptırılmalı mıdır?Yurt dışı seyahatlerde kızamık aşısı yaptırmak şart değildir. Ancak özellikle kızamık salgını bulunan bir bölgeye seyahat edilecekse dikkatli olunmalıdır.Kızamık cinsel yolla bulaşır mı?Kızamık çok bulaşıcı viral bir hastalıktır. Kızamık hastalığı cinsel yolla bulaşmaz. Kızamık hastası bir kişi kızamık döküntüsü başlamadan dört gün önce ve kızamık döküntüsü başladıktan dört gün sonraki dönem arasında hastalığı başkalarına bulaştırabilir.Kızamıkçık nedir?Rubella virüsünün sebep olduğu, kızamığa benzeyen ve hafif seyirli olan bir hastalıktır. Ateşle seyreder, kızamığa benzeyen lenfadenopati yapan, döküntülü bir sorundur. Genellikle 5-9 yaşları arasındaki çocuklarda rastlanır. Kızamıkçığa neden olan virüs, damlacık yolu ile üst solunum yollarına yerleşir. Sonrasında ise lenf nodlarında çoğalır, döküntüye sebep olur. Gebelik döneminde de rastlanabilen bu sorun, anne karnındaki bebeğe zarar verebilir.Kızamık ile kızamıkçık arasındaki fark nedir?Kızamık, paramyxoviridae ailesinin morbillivirus genusunun üyesi olan kızamık (measles) virüsü sebebiyle meydana gelir. Kızamıkçıkın sebebi ise rubella virüsüdür.Kızamık hastalığının bulaşmaması için alınabilecek önlemler nelerdir?En koruyucu yöntem aşı olduğu için, kızamıktan korunabilmenin öncelikli yolu kızamık aşısı olmaktır. Bununla birlikte kişisel hijyen, kalabalık ortamlardan uzak durulması ve maske kullanımı alınabilecek önlemler arasında yer alır.
Kızamık Nedir?Kızamık, tüm vücutta deri döküntüsü ve grip benzeri semptomlara neden olan kızamık virüsü kaynaklı bulaşıcı enfeksiyon hastalığıdır. Yüksek ateş ve halsizlikle kendini gösteren kızamık, enfekte olmuş kişilerin öksürmesi, hapşırması veya konuşması esnasında yayılan damlacıkların solunması ya da bu kişilerin kullandığı nesnelere temas edilmesiyle bulaşır. Genellikle kış sonu, ilkbahar başlarında artan kızamık küçük çocuklarda yaygın olmakla birlikte aşılama yapılmayan veya daha önce kızamık geçirmemiş yetişkinlerde de görülebilir.Kızamık Belirtileri Nelerdir?Kızamık belirtileri virüs bulaştıktan sonra yaklaşık 7 ila 14 gün içinde ortaya çıkar. Burun akıntısı veya tıkanıklığı, hapşırma, öksürük, ağız içinde koplik lekeleri olarak anılan gri lekeler, genellikle yüzde ve kulak arkasında başlayan ve birkaç saat içinde baş, boyun ve sonrasında tüm vücuda yayılan döküntüler hastalığın ilk 3 günü ile birlikte başlayan kızamık belirtileridir.Kızamık hastalığı belirtileri genel olarak şunları içerir:Kızamıkta ilk belirtiler ortaya çıktıktan 2-4 gün sonra kızamık döküntüsü başlar. Kızamık döküntüsü; vücutta küçük kırmızı-kahverengi, yassı ya da hafif kabarık noktalar şeklindedir. Kızamık döküntüsü yüz ve baş bölgesinden başlar ve yukarıdan aşağıya doğru yayılım gösterir. Döküntüler gövde de birleşme eğilimi gösterirken kol ve bacaklarda ayrı ayrı lezyonlar olarak görülür. Kızamık döküntüsü ile birlikte hastada yüksek ateş gelişir. Kızamık lekelerinin yaşandığı dönemde ateş 40-41 dereceye kadar yükselebilir.Döküntüler yaklaşık 4 gün kadar devam eder ve hafif bir soyulma ile başladığı gibi yukarıdan aşağıya doğru solarak kaybolur. Döküntülerin solmasıyla birlikte hastanın da ateşi düşer. (Kızamık döküntüsü bu şekilde görülür)Kızamık Hastalığının Nedenleri Nelerdir?Çocukluk çağı daha sık olmak üzere her yaş grubunda görülebilen kızamık şu durumlarda daha kolay bulaşır;Kızamık Teşhisi Nasıl Yapılır?Kızamık tanısı genellikle doktor muayenesi ile konulabilmektedir. Kızamık hastalığının karakteristik deri döküntüsü ve ağız içinde çıkan lekelerden (koplik lekeleri) teşhis edilebilir. Belirtilerin farklı hastalıklarla karıştırılma olasılığına karşı kan testi ile kızamık teşhisi netleştirilebilir. Kızamık Nasıl Geçer?Kızamığın yayılmasına karşı en önemli önlem aşılamadır. Ancak kızamık hastalığının kesin bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır. Bununla birlikte bazı tedaviler uygulanabilmektedir.Kızamık tedavisi uygulanırken aspirin kullanılmamasına dikkat edilmelidir. Bu gibi durumlarda aspirin kullanılması reye sendromu gibi çok daha ciddi sorunlara yol açabilmektedir. Kızamık ile birlikte zatürre veya kulak enfeksiyonu gelişirse doktorun önerdiği bir antibiyotik kullanılabilir.Kızamık ile İlgili Sık Sorulan SorularÇocuklarda kızamık belirtileri nelerdir?Kızamık hastalığının en tipik belirtisi boyun, gövde, kollara, bacaklara ve ayaklara doğru yayılan kırmızı döküntüler olup, burun akıntısı, hapşırma, öksürük, yüksek ateş, iştah kaybı, ağız içinde çıkan beyaz lekeler, gözlerde iltihaplanmada görülür.Kızamık kaç günde geçer?Kızamık döküntüsü ve ateşi ortalama 4-5 gün sürer, kuru öksürük ise bir hafta ile 10 gün kadar devam edebilir. Beş günden uzun süren ateş durumunda kızamığa bağlı gelişebilen komplikasyonlar akla gelmelidir. Bunlar içinde en sık olarak orta kulak iltihabı ve zatüre en sık olanlarıdır. Kızamığın bitkisel bir tedavisi yoktur. Toplumda bilinen kızamık şekeri, kızamık bitkisi türündeki ürünlerin kullanılmaması gerekmektedir. Doktor kontrolünde gidilmesi hastalık için daha doğru olacaktır.Kızamık olan çocuğa ne yedirmeli?Kızamık olan çocuğun bağışıklığını güçlendirmek ve gerekli olan vitaminleri vücuda almasını sağlamak için flavonoidler açısından zengin olan sebze ve meyve tüketmelerine yardımcı olmak gerekir.Yetişkinlerde kızamık görülür mü?Yetişkinlerde yüksek ateş, halsizlik, göz yaşarması ve kaşıntı şeklinde ortaya çıkarak kızamık belirtileri görülür. Kızamık ciddi bir hastalık mıdır?Kızamık çocuk sağlığı açısından önemli bir hastalıktır. Özellikle 1 yaşın altındaki çocuklarda ciddi hatta ölümcül olabilmektedir. Aşılama ile birlikte kızamık kaynaklı ölüm oranları dünya çapında azalmış olsa da hastalık halen 5 yaşın altında yılda 100 bin çocuğun ölümüne neden olmaktadır. Gelişmiş Avrupa Birliği Ülkelerinde bile geçen yıl toplam 12 bin kızamık vakası tespit edilmiştir ve bunlardan 33 vaka hayatını kaybetmiştir.Kızamık hangi hastalıklara neden olur?Kızamık ölümcül müdür?Kızamık bazı hastalarda ve ilerleyen evrelerde çok daha ciddi hatta ölümcül sorunlara yol açabilir.Beyni ve omuriliği çevreleyen zarlarda enfeksiyon(menenjit) yaşanabilir. Nadir olmakla birlikte beyin inflamasyonu olarak bilinen subakut sklerozan panensefalit (SSPE). Sağırlığa ve beyinde kalıcı hasarlara neden olabilen bu rahatsızlık kızamıktan birkaç yıl sonra bile ortaya çıkabilir. Kızamığın sebep olduğu ölümcül hastalıklar şöyle:Kızamık hastalığını risk faktörleri nelerdir?Aşısız olmak: Kızamık için aşı olunmaması hastalığa yakalanmadaki en büyük risk faktörüdür.Uluslararası seyahat: Özellikle kızamığın yaygın olduğu ülkelere seyahat etmek hastalığa yakalanma riskini artırır.A vitamini eksikliği: Beslenme düzeninde yeterince A vitamini içeren besinlerin tüketilmemesi yaşanan rahatsızlıkların artmasına yol açabilir.Kızamık önlenebilir mi?Kızamığı önlemenin en kolay ve güvenilir yola aşılamadır. İlk doz aşılamadan sonra kızamığa karşı korunla %93, ikinci doz kızamık aşısından sonra kızamığa karşı korunma %97’ye çıkar. Kızamığın yayılmasını önlemek için hastalığın bulaştığından şüphelenilen kişi sağlıklı insanlardan uzak tutulmalıdır.Kızamık aşısı ne zaman yapılmalıdır?Çocuklara rutin olarak yapılması gereken kızamık aşısının ilk dozu 1 yaşında (12.ay), ikinci dozu ise 4 yaşına girdiğinde 2 doz olarak uygulanır. İkinci doz aşının daha erken yapılması tavsiye edilmemektedir. Ancak, 4 yaşından küçük çocuk kızamık salgınının olduğu bir bölgeye gitmek zorundaysa ikinci doz aşı önerilebilir. Bağışıklığı olmayan daha büyük çocuklar ve gençler de iki doz kızamık aşısı yaptırmalıdır. Daha önce aşılanıp aşılanmadığından emin olmayan kişilerin kızamık aşısı olmasının bir zararı bulunmamaktadır.Bebeklere doğumdan hemen sonra kızamık aşısı yapılır mı?Kızamık aşısını 12 aylıktan küçük bebekler için önerilmemektedir. 12 aylıktan küçük bebekler, hamilelik sırasında annelerinden alınan antikorların varlığından dolayı aşının kızamık bileşenine cevap veremezler. Salgın durumlarında kızamık aşısı 6 aylıktan itibaren yapılabilir. Yalnız bir yaşından önce yapılan aşılar aşı dozu yapılmış olarak sayılmaz bu çocuklar bir yaşında ve 4-6 yaş arasında tekrar aşı yapılması gereklidir.Hamileler kızamık aşısı olabilir mi?Hamilelerin kızamık aşısı olması tavsiye edilmemektedir. Sadece kızamık aşısı değil hamilelik döneminde canlı virüs aşısı olarak bilinen hiçbir aşının yaptırılmaması gerekir. Emziren annelerin kızamık aşısı olmasının bir mahsuru bulunmamaktadır.Kızamık aşısının yan etkileri nelerdir?Kızamık aşısından sonra nadir de olsa kızamığa benzer yan etkiler görülebilir. Aşıdan sonra yüksek ateş ve kızamığa benzer döküntüler yaşanabilir. Bu belirtiler hafif ve kısa sürmektedir. Basit ateş düşürücülerle yüksek ateş kontrol altına alınabilir. Çok nadir lenflerde şişkinlik ve yetişkin kadınlarda eklem ağrıları yaşanabilir.Hamilelik sırasında kızamık olmanın riskleri nelerdir?Hamilelik sırasında kızamıktan korunmak çok önemlidir. Hamilelik sırasında geçirilen kızamık;Gebelik sırasında kızamık olan birisiyle temas kurulduğu şüphesi dahi varsa en kısa sürede bir doktora başvurulmalıdır.Hamilelikten önce kızamık testinin önemi nedir?Kızamık, kızamıkçık ve toksoplazma erken gebelik sırasında geçirildiği taktirde bebekte bazı ciddi problemlere yol açabilecek enfeksiyon hastalıklarıdır. Eğer, kızamık ya da kızamıkçık antikorlarınız negatif ise bu hastalığa karşı bağışıklığınız yok yani duyarlısınız anlamına gelir. Bu durumda, size doktorunuz gebelik öncesinde aşı önerebilir. Kızamık, kızamıkçık aşısı etkisi azaltılmış da olsa canlı virüslerden yapıldığı için aşı sonrası 3 ay süreyle hamile kalmamanız ve bu sürenin sonunda bağışıklık gelişip gelişmediğini kontrol ettirmeniz gereklidir.Kızamık olan bir daha kızamık olur mu?Kızamık geçirenler, ömür boyu bağışıklık kazandıkları için bir daha kızamık geçirmezler.Kanser hastaları kızamık aşısı olmalı mı?Kanser hastası terimi çok geniş bir grubu kapsamaktadır. Bu yüzden her hasta kendi özelinde değerlendirilmelidir. Grip ve pnömokok aşıları mutlaka yapılmalıdır. Erişkin aşılama şemasında olan tetanoz aşısı unutulmamalıdır. Hasta grubuna göre endike ise hepatit, Hemophilus influenza ve meningokok aşıları yapılmalıdır. Genel olarak bu hastalarda istisnalar hariç canlı, zayıflatılmış aşıların kullanımı yani, kızamık, kabakulak, kızamıkçık, suçiçeği, sarı humma, oral tifo, ve rotavirus aşıları, hastalığa yol açabileceğinden kontrendikedir, yapılmamalıdır.Kimler kızamık aşısı olmamalıdır?Alerjik kişiler kızamık aşısı olabilir mi?Kızamık aşısından sonra kızarma, kaşınma gibi reaksiyonlar görülebilir ancak bunlar uzun vadeli ciddi sorunlar yaratmamaktadır. Alerjik şoklara sorun durumlar çok nadir yaşanmaktadır. İlk doz aşılamadan sonra ciddi alerjik reaksiyon gösteren kişilere 2. Doz yapılmamalıdır. Yumurtaya karşı nefes darlığı, gırtlak ödemi, bayılma gibi tepkiler gösteren kişilere yapılmamalıdır. Saman nezlesi, astım gibi alerjisi olan kişilerin kızamık aşısı olmasında mahsur yoktur. Kızamık geçiren birine kızamık aşısı yapılırsa zararlı olur mu?Kızamık geçirmiş olanlara aşı yapılmasına gerek yoktur ama yanlışlıkla bu kişilere, aşı yapılmasının bir sakıncası yoktur. Daha önce kızamık aşısı yapılmış olan birine tekrar aşı yapılması da herhangi bir soruna neden olmaz.Kızamık aşısı 3 doz yapılır mı?Türkiye’de 1970 yılında başlanan kızamık aşılaması 1998 yılına kadar tek doz olarak uygulanmıştır. Bu tarihten sonra kızamık aşısı 2 doza çıkarılmıştır. Nadiren 2 doz sonrası tam bağışıklık olmayan kişilerde 3. Doz aşılama yapılabilmektedir.Kızamık aşısı otizm yapar mı?Dünyada aşıların otizm yaptığına dair bazı tartışmalar devam ediyor. Ancak aşıyla otizmin bir ilgisi yoktur. Otizm sebebi bilinmeyen bir sorundur. Aşılarda civa bulunmamakla birlikte, aşılar güvenlidir ve çocukların hayatını kurtarır.Kızamık hayvandan insana geçer mi?Kızamık bir insan hastalığıdır; kızamık virüsü başka hiçbir hayvan türü tarafından yayılmazYurtdışı seyahatlerde kızamık aşısı yaptırılmalı mıdır?Yurt dışı seyahatlerde kızamık aşısı yaptırmak şart değildir. Ancak özellikle kızamık salgını bulunan bir bölgeye seyahat edilecekse dikkatli olunmalıdır.Kızamık cinsel yolla bulaşır mı?Kızamık çok bulaşıcı viral bir hastalıktır. Kızamık hastalığı cinsel yolla bulaşmaz. Kızamık hastası bir kişi kızamık döküntüsü başlamadan dört gün önce ve kızamık döküntüsü başladıktan dört gün sonraki dönem arasında hastalığı başkalarına bulaştırabilir.Kızamıkçık nedir?Rubella virüsünün sebep olduğu, kızamığa benzeyen ve hafif seyirli olan bir hastalıktır. Ateşle seyreder, kızamığa benzeyen lenfadenopati yapan, döküntülü bir sorundur. Genellikle 5-9 yaşları arasındaki çocuklarda rastlanır. Kızamıkçığa neden olan virüs, damlacık yolu ile üst solunum yollarına yerleşir. Sonrasında ise lenf nodlarında çoğalır, döküntüye sebep olur. Gebelik döneminde de rastlanabilen bu sorun, anne karnındaki bebeğe zarar verebilir.Kızamık ile kızamıkçık arasındaki fark nedir?Kızamık, paramyxoviridae ailesinin morbillivirus genusunun üyesi olan kızamık (measles) virüsü sebebiyle meydana gelir. Kızamıkçıkın sebebi ise rubella virüsüdür.Kızamık hastalığının bulaşmaması için alınabilecek önlemler nelerdir?En koruyucu yöntem aşı olduğu için, kızamıktan korunabilmenin öncelikli yolu kızamık aşısı olmaktır. Bununla birlikte kişisel hijyen, kalabalık ortamlardan uzak durulması ve maske kullanımı alınabilecek önlemler arasında yer alır. | 10,632 |
432 | Hastalıklar | Kızamıkçık | Kızamıkçık, rubella (RuV) virüsünün neden olduğu, kırmızı döküntülerle ortaya çıkan, genellikle çocuklarda görülen viral bir enfeksiyondur. Virüsün vücuda girmesini takiben iki ila üç haftasında içinde kendisini göstermeye başlayan kızamıkçık, kırmızı döküntüler, hafif ateş ve baş ağrısı gibi yaygın klinik belirtiler ortaya çıkarır. Hastalığı bir kez geçiren kişiler ömür boyu koruyuculuk kazanırken, kızamıkçık aşısı olarak da antikor üretebilir ve hastalığa karşı savunmalı bir hale gelebilirsiniz.Kızamıkçık, rubella (RuV) virüsünün neden olduğu, kırmızı döküntülerle ortaya çıkan, genellikle çocuklarda görülen viral bir enfeksiyondur. Virüsün vücuda girmesini takiben iki ila üç haftasında içinde kendisini göstermeye başlayan kızamıkçık, kırmızı döküntüler, hafif ateş ve baş ağrısı gibi yaygın klinik belirtiler ortaya çıkarır. Hastalığı bir kez geçiren kişiler ömür boyu koruyuculuk kazanırken, kızamıkçık aşısı olarak da antikor üretebilir ve hastalığa karşı savunmalı bir hale gelebilirsiniz.
Kızamıkçık Nedir?Kızamıkçık, rubella virüsünün neden olduğu, hafif ateş, boğaz ağrısı ve genellikle yüzde başlayarak vücuda yayılan kırmızı döküntülerle karakterize viral bir hastalıktır. Alman kızamığı olarak da bilinen kızamıkçık, öksürük ve hapşırık gibi damlacık yayılımı yoluyla bulaşıcı özellik gösterir ve genellikle çocuklarda ya da ergen bireylerde görülür.Yaygın görülen klinik belirtileri arasında kırmızı döküntüler, kızarıklık, hafif ateş, baş ağrısı, öksürük ve boğaz ağrısı olan kızamıkçık hastalığının çocuklarda görülen ilk semptomu döküntülerdir. Bu belirtilerin temel kaynağı ise rubella virüsüdür. Rubella virüsünün neden olduğu kızamıkçık, özellikle hamilelik döneminde meydana geldiğinde anne karnındaki bebekte birtakım komplikasyonlara sebep olabilir. Bu sebeple anne adaylarının hamilelik sürecinde daha dikkatli olması gerekir.Kızamıkçığın meydana gelmesi aynı zamanda kişiyi hastalığa karşı ömür boyu koruyucu hale getirir. Kızamıkçık olan çocukların bir daha hastalığa yakalanma ihtimalleri çok düşüktür. Hastalığa yakalanılmasının dışında kızamıkçık aşısı da kişinin vücudunda antikor üreterek hastalığın vücuda girmesinin önünü keser. Genellikle kızamık hastalığıyla karıştırılan kızamıkçık, belirtileri benzerlik gösterse de başka bir virüs kaynaklı meydana geldiği için kızamıktan ayrılır.Genellikle tedaviye gerek kalmadan 7 ila 10 gün içinde iyileşen hafif bir durum olan kızamıkçık, şiddetli döküntüler ve semptomlar oluşturursa doktor kontrolüne ihtiyaç duyulabilir.Kızamıkçık Neden Olur?Kızamıkçık, rubella (RuV) virüsünün vücuda girmesi ve kırmızı döküntüler, hafif ateş, baş ağrısı ve öksürük gibi belirtiler ortaya çıkarmasıyla meydana gelir. Yakın temas başta olmak üzere, öksürük ve hapşırık sırasında damlacıklar yoluyla kişiden kişiye geçen kızamıkçık hastalığı bulaşıcı bir özellik taşır.Genellikle çocuklarda görülen kızamıkçık, hamile olan kişilerden kan dolaşımı yoluyla doğmamış çocuklara da geçebilir. Kızamıkçığa neden olan rubella virüsüyle enfekte olan bir kişi, döküntülerin başlamasından yaklaşık bir hafta önce, döküntülerin kaybolmasından yaklaşık bir hafta sonrasına kadar bulaşıcılık taşır. Aynı zamanda enfekte olan bir kişi, hastalığın farkına varmadan önce de hastalığı yayabilir.Kızamıkçık Belirtileri Nelerdir?Kızamıkçık, yaygın olarak kendine özgü kırmızı döküntü belirtisiyle ortaya çıkar. Bu belirti çocuklarda görülen ilk kızamıkçık belirtisidir. Kırmızı döküntü genelde yüzde başlayıp cilde doğru yayılır. Döküntülerle birlikte hafif ateş, baş ağrısı, boğaz ağrısı, öksürük, burun akıntısı ve eklem ağrıları da kızamıkçık belirtileri arasındadır.Meydana gelen bu kızamıkçık belirtileri genellikle virüsün vücuda girmesinde iki ila üç hafta sonra ortaya çıkarlar.Kırmızı döküntülerle başlayan kızamıkçık belirtileri genel olarak şöyedir: Yüzde başlayıp vücuda yayılan kırmızı döküntüler 37-38 derecelerde gidip gelen 1-2 günlük hafif ateş Boğaz ağrısı Baş ağrısı Öksürük Burun akıntısı Lenf bezlerinde hassasiyet ve şişlik Eklem ağrıları (özellikle kadınlarda) Konjonktivit adı verilen gözlerde kızarıklık Halsizlik Hamilelik sırasında virüse maruz kalındı ise düşük veya ciddi doğum problemleri görülebilir.Yüzde başlayıp cilde doğru yayılan kırmızı döküntüler, kızarıklıklarRubella virüsünün neden olduğu kızamıkçığın en karakterize belirtisi öncelikle yüzde başlayıp daha sonra cilde yayılan döküntü ve kızarıklıktır. Bu durumun temel sebebi hastalığa neden olan rubella virüsüdür.37-38 derecelerde gidip gelen 1-2 günlük hafif ateşKızamıkçık, hafif ateşle kendisini gösteren bir hastalıktır. Bu ateş, 37-38 derece aralığında gidip gelir ve genellikle birkaç gün sürer.Boğaz ağrısı Boğaz ağrısı, kızamıkçıkta görülen yaygın semptomlar arasında kabul edilir. Hafif ateş ve öksürüğün yanında çocuklarda boğaz ağrısı da görülür ve bu durum kendiliğinden geçer.Baş ağrısı Kızamıkçık, kulak arkası ve boyuna kadar ulaşabilen baş ağrısı ortaya çıkarabilir. Baş ağrısı belirtisi kızamıkçığın sık görülen belirtilerinden kabul edilir.ÖksürükGenellikle çocuklarda görülen kızamıkçık, öksürüğe sebep olabilir.Burun akıntısı Kızamıkçık hastalığına yakalanan çocukların çoğunda burun akıntısı belirtisi yaygın olarak görülür.Lenf bezlerinde hassasiyet ve şişlikİlk olarak yüzde başlayıp daha sonra cilde yayılan kızamıkçığın en çok etkilediği bölgelerden biri de lenf bezleridir. Kızamıkçığa sebep olan rubella virüsü, bezlerin veya lenf düğümlerinin şişmesine neden olur ve bu durum bir haftaya kadar devam edebilir.Kızamıkçık Nasıl Teşhis Edilir?Kızamıkçık tanısı için öncelikle doktor tarafından hasta muayene edilir ve meydana gelen belirtiler incelenir. Daha sonrasında kesin tanı için bazı testler istenebilir.Kızamıkçık teşhisi için uygulanan testler şunlardır: Tam kan tahlili İdrar tahlili Burun veya boğaz sürüntüsüEğer kan tahlili, burun, boğaz veya idrar testi sonucu pozitif bulgulara rastlanırsa kişinin kızamıkçık hastalığına yakalanmış olduğu sonucuna varılır. Kızamıkçık kan testinizin pozitif çıkması kızamıkçığa karşı vücutta antikorların olduğu anlamına gelir.Hasta olunmadığı halde test sonucu pozitif çıkarsa, bu durum daha önce kızamıkçığa yakalanıldığı veya kızamıkçık aşısı olunduğunun göstergesidir.Kızamıkçık Tedavisi Nasıl Yapılır?Kızamıkçık hastalığının özel bir tedavisi yoktur. Genellike kendi kendine geçebilen bir hastalık olan kızamıkçık için özel bir uygulama gerekmez. Semptomların kişiyi rahatsız ettiği durumlarda hastalığa yönelik tedavi seçenekleri genellikle semptomları hafifletmeye ve kişinin genel sağlık durumunu iyileştirmeye yöneliktir.Kızamıkçık tedavisi ilk olarak istirahat önerilir. İstirahatle birlikte ateş düşürücü ilaçlar ve ağrı kesiciler ve hastalığın bulaşma ihtimaline karşı izolasyon önerilir. Bu süreçte hasta bireylerin hamile olanlarla temasını kesmesi gerekir. Çünkü kızamıkçık hastalığı kan yoluyla anneden bebeğe geçerek bebekte ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir.Kızamıkçık Hakkında Sık Sorulan SorularKızamıkçık bulaşıcı mıdır?Kızamıkçık, öksürük veya hapşırık sırasında damlacık ve sıvı yoluyla kişiden kişiye geçen bulaşıcı bir hastalıktır. Rubella virüsünün neden olduğu kızamıkçık, cillte kırmızı döküntülerle ortaya çıkar.Kızamıkçık nasıl başlar?Kızamıkçık, öncelikle yüzde daha sonra ise cilde yayılan kırmızı döküntülerle başlar ve hafif ateş, baş ağrısı, öksürük ve lenf bezlerinde şişlik gibi belirtiler gösterir.Kızamıkçık aşısı var mı?Kızamıkçık aşısı vardır ve genellikle 12 yaş ve üzeri çocukluk döneminde iki doz şeklinde yapılır. Uygulanan kızamıkçık aşısıyla kişinin ömür boyu hastalığa karşı antikor kazanması sağlanır.
Kızamıkçık Nedir?Kızamıkçık, rubella virüsünün neden olduğu, hafif ateş, boğaz ağrısı ve genellikle yüzde başlayarak vücuda yayılan kırmızı döküntülerle karakterize viral bir hastalıktır. Alman kızamığı olarak da bilinen kızamıkçık, öksürük ve hapşırık gibi damlacık yayılımı yoluyla bulaşıcı özellik gösterir ve genellikle çocuklarda ya da ergen bireylerde görülür.Yaygın görülen klinik belirtileri arasında kırmızı döküntüler, kızarıklık, hafif ateş, baş ağrısı, öksürük ve boğaz ağrısı olan kızamıkçık hastalığının çocuklarda görülen ilk semptomu döküntülerdir. Bu belirtilerin temel kaynağı ise rubella virüsüdür. Rubella virüsünün neden olduğu kızamıkçık, özellikle hamilelik döneminde meydana geldiğinde anne karnındaki bebekte birtakım komplikasyonlara sebep olabilir. Bu sebeple anne adaylarının hamilelik sürecinde daha dikkatli olması gerekir.Kızamıkçığın meydana gelmesi aynı zamanda kişiyi hastalığa karşı ömür boyu koruyucu hale getirir. Kızamıkçık olan çocukların bir daha hastalığa yakalanma ihtimalleri çok düşüktür. Hastalığa yakalanılmasının dışında kızamıkçık aşısı da kişinin vücudunda antikor üreterek hastalığın vücuda girmesinin önünü keser. Genellikle kızamık hastalığıyla karıştırılan kızamıkçık, belirtileri benzerlik gösterse de başka bir virüs kaynaklı meydana geldiği için kızamıktan ayrılır.Genellikle tedaviye gerek kalmadan 7 ila 10 gün içinde iyileşen hafif bir durum olan kızamıkçık, şiddetli döküntüler ve semptomlar oluşturursa doktor kontrolüne ihtiyaç duyulabilir.Kızamıkçık Neden Olur?Kızamıkçık, rubella (RuV) virüsünün vücuda girmesi ve kırmızı döküntüler, hafif ateş, baş ağrısı ve öksürük gibi belirtiler ortaya çıkarmasıyla meydana gelir. Yakın temas başta olmak üzere, öksürük ve hapşırık sırasında damlacıklar yoluyla kişiden kişiye geçen kızamıkçık hastalığı bulaşıcı bir özellik taşır.Genellikle çocuklarda görülen kızamıkçık, hamile olan kişilerden kan dolaşımı yoluyla doğmamış çocuklara da geçebilir. Kızamıkçığa neden olan rubella virüsüyle enfekte olan bir kişi, döküntülerin başlamasından yaklaşık bir hafta önce, döküntülerin kaybolmasından yaklaşık bir hafta sonrasına kadar bulaşıcılık taşır. Aynı zamanda enfekte olan bir kişi, hastalığın farkına varmadan önce de hastalığı yayabilir.Kızamıkçık Belirtileri Nelerdir?Kızamıkçık, yaygın olarak kendine özgü kırmızı döküntü belirtisiyle ortaya çıkar. Bu belirti çocuklarda görülen ilk kızamıkçık belirtisidir. Kırmızı döküntü genelde yüzde başlayıp cilde doğru yayılır. Döküntülerle birlikte hafif ateş, baş ağrısı, boğaz ağrısı, öksürük, burun akıntısı ve eklem ağrıları da kızamıkçık belirtileri arasındadır.Meydana gelen bu kızamıkçık belirtileri genellikle virüsün vücuda girmesinde iki ila üç hafta sonra ortaya çıkarlar.Kırmızı döküntülerle başlayan kızamıkçık belirtileri genel olarak şöyedir:Yüzde başlayıp cilde doğru yayılan kırmızı döküntüler, kızarıklıklarRubella virüsünün neden olduğu kızamıkçığın en karakterize belirtisi öncelikle yüzde başlayıp daha sonra cilde yayılan döküntü ve kızarıklıktır. Bu durumun temel sebebi hastalığa neden olan rubella virüsüdür.37-38 derecelerde gidip gelen 1-2 günlük hafif ateşKızamıkçık, hafif ateşle kendisini gösteren bir hastalıktır. Bu ateş, 37-38 derece aralığında gidip gelir ve genellikle birkaç gün sürer.Boğaz ağrısı Boğaz ağrısı, kızamıkçıkta görülen yaygın semptomlar arasında kabul edilir. Hafif ateş ve öksürüğün yanında çocuklarda boğaz ağrısı da görülür ve bu durum kendiliğinden geçer.Baş ağrısı Kızamıkçık, kulak arkası ve boyuna kadar ulaşabilen baş ağrısı ortaya çıkarabilir. Baş ağrısı belirtisi kızamıkçığın sık görülen belirtilerinden kabul edilir.ÖksürükGenellikle çocuklarda görülen kızamıkçık, öksürüğe sebep olabilir.Burun akıntısı Kızamıkçık hastalığına yakalanan çocukların çoğunda burun akıntısı belirtisi yaygın olarak görülür.Lenf bezlerinde hassasiyet ve şişlikİlk olarak yüzde başlayıp daha sonra cilde yayılan kızamıkçığın en çok etkilediği bölgelerden biri de lenf bezleridir. Kızamıkçığa sebep olan rubella virüsü, bezlerin veya lenf düğümlerinin şişmesine neden olur ve bu durum bir haftaya kadar devam edebilir.Kızamıkçık Nasıl Teşhis Edilir?Kızamıkçık tanısı için öncelikle doktor tarafından hasta muayene edilir ve meydana gelen belirtiler incelenir. Daha sonrasında kesin tanı için bazı testler istenebilir.Kızamıkçık teşhisi için uygulanan testler şunlardır:Eğer kan tahlili, burun, boğaz veya idrar testi sonucu pozitif bulgulara rastlanırsa kişinin kızamıkçık hastalığına yakalanmış olduğu sonucuna varılır. Kızamıkçık kan testinizin pozitif çıkması kızamıkçığa karşı vücutta antikorların olduğu anlamına gelir.Hasta olunmadığı halde test sonucu pozitif çıkarsa, bu durum daha önce kızamıkçığa yakalanıldığı veya kızamıkçık aşısı olunduğunun göstergesidir.Kızamıkçık Tedavisi Nasıl Yapılır?Kızamıkçık hastalığının özel bir tedavisi yoktur. Genellike kendi kendine geçebilen bir hastalık olan kızamıkçık için özel bir uygulama gerekmez. Semptomların kişiyi rahatsız ettiği durumlarda hastalığa yönelik tedavi seçenekleri genellikle semptomları hafifletmeye ve kişinin genel sağlık durumunu iyileştirmeye yöneliktir.Kızamıkçık tedavisi ilk olarak istirahat önerilir. İstirahatle birlikte ateş düşürücü ilaçlar ve ağrı kesiciler ve hastalığın bulaşma ihtimaline karşı izolasyon önerilir. Bu süreçte hasta bireylerin hamile olanlarla temasını kesmesi gerekir. Çünkü kızamıkçık hastalığı kan yoluyla anneden bebeğe geçerek bebekte ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir.Kızamıkçık Hakkında Sık Sorulan SorularKızamıkçık bulaşıcı mıdır?Kızamıkçık, öksürük veya hapşırık sırasında damlacık ve sıvı yoluyla kişiden kişiye geçen bulaşıcı bir hastalıktır. Rubella virüsünün neden olduğu kızamıkçık, cillte kırmızı döküntülerle ortaya çıkar.Kızamıkçık nasıl başlar?Kızamıkçık, öncelikle yüzde daha sonra ise cilde yayılan kırmızı döküntülerle başlar ve hafif ateş, baş ağrısı, öksürük ve lenf bezlerinde şişlik gibi belirtiler gösterir.Kızamıkçık aşısı var mı?Kızamıkçık aşısı vardır ve genellikle 12 yaş ve üzeri çocukluk döneminde iki doz şeklinde yapılır. Uygulanan kızamıkçık aşısıyla kişinin ömür boyu hastalığa karşı antikor kazanması sağlanır. | 5,570 |
433 | Hastalıklar | Kızıl Hastalığı | Kızıl hastalığı, özellikle 5-15 yaş arası çocuklarda yaygın olan, yüksek ateş, boğaz ağrısı ve kırmızı döküntü gibi belirtiler gösteren A grubu streptokok bakterilerinin neden olduğu enfeksiyon hastalığıdır. Kızıl hastalığı belirtileri, parlak dil, boğaz, boyun ve deride kırmızı döküntüler şeklinde görülür. Çocukların günlük yaşamını olumsuz etkileyen kızıl hastalığı genellikle ciddi sonuçlar doğurmaz ve kısa süre içinde geçe ancak şiddetli kızıl hastalığı vakaları doktor kontrolünde tedavi gerektirir.Kızıl hastalığı, özellikle 5-15 yaş arası çocuklarda yaygın olan, yüksek ateş, boğaz ağrısı ve kırmızı döküntü gibi belirtiler gösteren A grubu streptokok bakterilerinin neden olduğu enfeksiyon hastalığıdır. Kızıl hastalığı belirtileri, parlak dil, boğaz, boyun ve deride kırmızı döküntüler şeklinde görülür. Çocukların günlük yaşamını olumsuz etkileyen kızıl hastalığı genellikle ciddi sonuçlar doğurmaz ve kısa süre içinde geçe ancak şiddetli kızıl hastalığı vakaları doktor kontrolünde tedavi gerektirir.
Kızıl Hastalığı Nedir?Tıbbi olarak scarlatina olarak bilinen kızıl hastalığı; strep boğaz enfeksiyonuna neden olan A grubu streptokok bakterilerinin vücuda girmesi sonucu, yüksek ateş, boğaz ağrısı, döküntü ve halsizlik ile kendini gösteren bulaşıcı bir enfeksiyon hastalığıdır. Kızıl hastalığı özellikle 5-15 yaş arası çocuklarda daha yaygın olarak görülür ve vücutta parlak kırmızı döküntülere neden olur. Bu kırmızı döküntüler genellikle yüz veya boyun bölgesinde başlar ve daha sonra göğüs, gövde, kol ve bacaklara doğru yayılır.Geçmişte daha sık görülen bir hastalık olan kızıl hastalığı, günümüzde antibiyotik tedavisinin hastalığın erken evresinde kullanılmasıyla etkinliğini azaltmıştır ancak belli dönemlerde salgın olarak varlığını sürdürmeye devam etmektedir.Kızıl Hastalığı Neden Olur?Kızıl hastalığı, A grubu Streptokok adı verilen bakteriler nedeniyle ortaya çıkar. Vücuda giren bu bakteri aynı zamanda boğaz enfeksiyonlarının da başlıca sebeplerinden biri olarak da bilinir. Vücutta kırmızı döküntülere yol açarak bir toksin üretmeye başlar. Bu döküntülerle birlikte kişide yüksek ateş, boğaz ve baş ağrısı gibi kızıl hastalığı semptomları görülür. Genellikle çocuklarda görülen kızıl hastalığı, her yaştan insanı etkileme özelliğine de sahiptir.Kızıl hastalığı genellikle şu nedenlerle ortaya çıkar:Bakteriye maruz kalmaVücuda dışardan alınan bakteri, enfekte bir kişinin öksürük, hapşırık yoluyla havaya yaydığı damlacıklarla yoluyla bulaşabilir. Ayrıca enfekte yüzeylere dokunana kişi de bu bakteriye maruz kalarak enfeksiyon oluşmasına zemin hazırlar. Kızıl hastalığı genellikle streptococcus pyogenes adlı bakteri nedeniyle görülür.Bağışıklık sisteminin zayıf olmasıBağışıklık sisteminin zayıf olması çocuklar ve yetişkinlerin kızıl hastalığına neden olan streptococcus pyogenes bakterisine karşı daha hassas olmasına neden olur. Bu nedenle enfeksiyona yakalanma riskinin arttığı görülür.Kalabalık ortamlarda bulunmakOkullar, kreşler, toplu taşıma araçları gibi kalabalık ortamlarda hastalığın yayılması ve bulaşması daha kolaydır. Özellikle çocuklar arasında çok hızlı bir şekilde bulaşabilen kızıl hastalığı, bu tür alanlarda sıklıkla görülür. Bu nedenle bu ortamlara girildiğinde el hijyenine dikkat etmek ve maske kullanmak büyük önem taşır.Mevsimsel geçişi ve değişimiGenellikle sonbahar ve kış aylarında daha yaygın olarak görülen kızıl hastalığı, özellikle kapalı ortamlarda yer almaktan kaynaklı olarak bulaşabilir. Soğuk havalarda kalabalık ve kapalı alanlarda bulunmak bakterinin yayılmasını kolaylaştıran durumlardandırKızıl Hastalığı Belirtileri Nelerdir?Kızıl hastalığında A grubu streptokok bakterilerinin neden olduğu parlak dil, boğaz, boyun ve deride kırmızı döküntülerin yaygın semptomları arasında yer aldığı belirtileri şunlardır: 38 derecenin üzerinde ateş Parlak kırmızı döküntüler Yutkunma güçlüğü ile birlikte boğaz ağrısı Baş ağrısı Beyaz kaplama şeklinde oluşan kırmızı bir dil (çilek dili) Yüzde kızarıklık Koltuk altı, dirsek ve dizlerde koyu kırmızı buruşmalar Titreme Mide bulantısı ve kusma Karın ağrısı Şişmiş boyun bezi ve lenf düğümleri İştah azalmasıKızıl hastalığı bulaşıcı mıdır?Özellikle çocuklarda sıklıkla görülen kızıl hastalığı bulaşıcı bir hastalıktır damlacıklar yoluyla kişiden kişiye bulaşır. Kızıl hastalığı olan bir kişi yakınınızda hapşırıp öksürürse bakteriler su damlacıkları aracılığıyla havaya karışır. Bu damlacıkların soluyan veya bakterilerin bulaştığı bir yüzeye dokunan kişiler kızıl hastalığına yakalanabilir.Ayrıca herhangi bir belirti göstermemesine rağmen kızıl hastalığına yakalanan bir kişi de hastalığı başkalarına bulaştırabilir. Kızıl hastalığı bakterileri özellikle okulda, işte, toplu taşıma veya kalabalık alanlarda daha rahat yayılım alanı bulur.Kızıl Hastalığı Nasıl Teşhis Edilir?Kızıl hastalığı belirtileri gösteren bir çocuk, doktor tarafından fiziki olarak muayene edilir. Muayene sırasında hekim çocuğun dil, boğaz ve bademciklerinin durumunu kontrol eder. Çocuğun kızıl hastalığı olabileceğinden şüphelenen doktor boğaz sürüntüsü ve boğaz kültürü alır. Daha sonrasında ise alınan numune incelenmesi için laboratuvara gönderilir.Bunlarla birlikte kan tahlili, strep a testi ve antijen testi de kızıl hastalığı teşhisinde faydalanılan yöntemlerden biridir.Boğaz kültürüBoğazdan alınan örnekle yapılan olan boğaz kültürü testi, boğazdan alınan örnekle beraber laboratuvarda incelenir ve streptococcus pyogenes bakterinin olup olmadığı tespit edilebilir.Antijen TestiBoğazdan alınan örnekle yapılan bu test ise hızlı bir şekilde streptokok bakterisinin varlığını ortaya çıkarabilir. Sonuçlar kısa sürede çıkar ancak bazen doğruluğunu teyit etmek için boğaz kültürü yapılabilir.Kızıl hastalığını teşhis etmek için yararlanılan bu testler, hastalığı grip veya viral enfeksiyonlardan ayırt etmek ve doğru tedavi planını oluşturmak için kullanılır.Kızıl Hastalığı Nasıl Tedavi Edilir?Kızıl hastalığının en etkili tedavi yöntemi 10 gün süre ile uygulanacak olan antibiyotik tedavisidir. Geçmişe göre daha az görülen bir hastalık olan kızıl hastalığı, hastalığın erken döneminde kullanılan antibiyotik ilaçlar sayesinde etkisini azaltmıştır.Genellikle kendiliğinden geçen bir hastalık olan kızıl hastalığı doktor tarafından verilen antibiyotikler sayesinde vücuttaki bakterilerin öldürülmesini sağlar ve bağışıklık sistemini güçlendirerek enfeksiyonların meydana getirdiği bakterilerle mücadele konusunda önemli bir rol üstlenir. Antibiyotik verildikten sonra özellikle hastalığın sebep olduğu yüksek ateş ilk 24 saat içinde düşer, hastalık da 4-5 gün içinde geçer ve kişi sağlığına kavuşur.Ayrıca kızıl hastalığının meydana getirdiği semptomlardan olan boğaz ağrısı ve yüksek ateş için de doktor reçeteli başka ilaçlar da yazabilir. Bununla birlikte kızıl hastalığı konusunda merak edilen konulardan biri de aşıdır. Kızıl hastalığı tedavisi için kullanılan bir aşı şu an için yoktur ve bu konuda çalışmaların devam ettiği bilinmektedir.Kızıl Hastalığı Nasıl Geçer?Tıbbi tedaviler dışında kızıl hastalığı tedavisinde evde uygulanacak yöntemler de söz konusudur. Bunları şu şekilde sıralamak mümkündür: Tuzlu su ile gargara yapılmalıdır. Bol su içilmelidir. Bol bol dinlenilmelidir. Yumuşak yiyecekler ve sıvı bir diyet tercih edilmelidir. Boğaz pastillerine başvurulabilir. Kaşıntı önleyici ilaç ve kremler kullanılabilir.Kızıl Hastalığı Nasıl Önlenir?Enfeksiyon hastalıklarını önlemek için uygulanan en sağlıklı yöntem aşı olarak bilinir ancak kızıl hastalığının bulunan bir aşısı şu an için yoktur. Bu yüzden birçok enfeksiyon hastalıklarıyla mücadele konusunda olduğu gibi kızıl hastalığını önleme konusunda da başvurulan yöntemler ilaçlar ve doğal hijyen yollarıdır.Aşağıdaki yöntemleri uygulamak kızıl hastalığını önleme konusunda yardımcı olur: Çocuklarınızın ellerini sık sık yıkayın. Öksürürken veya hapşırırken burnunuzu kapatın. Kişisel eşyalarınızı başkalarıyla kullanmaktan kaçının. Kızıl hastası olan veya şüphe taşıyan bir kişiden uzak durun. Alkol bazlı dezenfektanlar kullanın.Kızıl Hastalığı Komplikasyonları Nelerdir?A grubu streptokok bakterilerinin vücutta parlak kırmızı döküntüler oluşturarak meydana getirdiği kızıl hastalığı vücutta bazı komplikasyonlar oluşturabilir.Kızıl hastalığı komplikasyonları aşağıdaki gibi yaşanabilir: Romatizmal ateş Bademcik hastalığı Orta kulak iltihabı Boğaz apsesi Sinüzit Zatürre Septisemi Böbrek hasarı Cilt enfeksiyonları Menenjit Artrit Kalbin iç zarının iltihabı (Endokardit)Kızıl hastalığıyla birlikte meydana gelebilecek bu komplikasyonların fark edilip doktor kontrolünde antibiyotiklerle tedavisi hastalığın belirtileri ve yarattığı komplikasyonları önleyebilir.Kızıl Hastalığında Yenmemesi Gerekenler Nelerdir?Kızıl hastalığı, boğazda ağrı ve tahrişe neden olduğundan dolayı tüketilecek olan besinlere de dikkat etmek gerekir. Özellikle iyileşme süresince bağışıklık sistemini güçlendiren, enerji veren gıdaların tüketilmesi önerilir. Bunun yanından tüketilmemesi ve kaçınılması gereken besinlerin beslenme planından çıkarılması enfeksiyonun hızlı iyileşmesinde etkili olur.Kızıl hastalığında tüketilmemesi gereken besinler şöyle sıralanabilir:Asit içeren ve baharatlı besinlerBoğazın tahrişini önlemek ve ağrıların azalmasına yardımcı olmak için turşu, baharatlı gıdalar, domates ve asidik besinlerden kaçınmak gerekir. Bu tür besinler boğazdaki ağrının artmasına neden olarak kişinin hastalık sürecinin yavaş iyileşmesine neden olabilir.Çok tuzlu gıdalarCips, turşu veya işlenmiş yiyecekler gibi yüksek tuz içeriğine sahip olan besinler, boğazın kurumasına neden olarak oluşan ağrıyı artırabilir.Sert ve kuru gıdalarÇıtır ekmek, kraker, cips gibi sert ve kuru besinlerin tüketilmesi durumunda boğazda daha fazla tahriş meydana gelebilir. Bunun yerine daha yumuşak ve kolay yutulabilen yiyecekler tercih edilmesi önemlidir.Tatlı ve şekerli gıdalarYüksek şeker oranına sahip olan besinler bağışıklık sistemini zayıflatarak iyileşme sürecini olumsuz etkilenmesine neden olur. Ayrıca, şekerin fazla tüketimi durumunda boğazda bakteri üreyebilir. Bu nedenle tatlı tüketimini sınırlamak önemlidir.Gazlı ve kafein içeren içeceklerGazlı içecekler, asidik yapısı nedeniyle boğaz tahrişinin çoğalmasına neden olabilir. Bunun yanında kızıl hastalığını geçirirken narenciye suyu gibi yine asit barındıran meyve sularından da kaçınmak gerekir. Bunun yanında kahve ve çay gibi kafein içeren içecekler, idrar söktürücü özellik gösterdiğinden vücuttan sıvı kaybına yol açabilir. Bu durum nedeniyle boğazda kuruluk oluşur.Kızıl hastalığı süresince özellikle ılık çorba, püre haline getirilmiş besinler ve besleyici gıdalardan yararlanmak gerekir. Bu yiyecekler sayesinde boğazın rahatlaması sağlanarak vücut direnci artırılır. Bunların yanında bol sıvı tüketimi de yapmak önemlidir.Kızıl Hastalığı Hakkında Sık Sorulan SorularKızıl hastalığı nasıl başlar?Kızıl hastalığı genellikle 5-15 yaş arası çocukları etkiler ve A grubu streptokok bakterilerinin vücuda girmesiyle başlar. Bu bakteriler en yaygın belirti olarak vücutta parlak kırmızı döküntüler oluşturur.Kızıl hastalığı tehlikeli midir?Çoğu kızıl vakası, uygun şekilde tedavi edildiği taktirde komplikasyonlara neden olmaz. Ancak enfeksiyon vücutta yayılırsa kulak enfeksiyonu gibi daha ciddi enfeksiyonlara neden olabilir.Kızıl hastalığı olanlar banyo yapabilir mi?Kızıl hastalığı veya herhangi bir enfeksiyon hastalığı olan çocukların banyo rutininin aksatılmaması önerilir.Kızıl hastalığı kendi kendine geçer mi?Hafif kızıl vakalarının çoğu kendi kendine iyileşebilir. İyileşmediği durumlarda doktor onayı ile antibiyotik uygulanarak tedavi edilmelidir.Kızıl hastalığı yetişkinlerde olur mu?Kızıl hastalığı daha çok esas olarak 10 yaşın altındaki çocukları etkilemektedir. 5-15 yaş arası en sık karşılaşılan yaş grubu olsa da, her yaştan insanda görülebilen bakteriyel bir hastalıktır.Kızıl hastalığının kuluçka süresi ne kadardır?Kızıl hastalığının kuluçka süresi genellikle 2-4 gün arasında yer alır. Bu süre zarfında bakteriye maruz kalan kişi kızıl hastalığı belirtileri göstermeye başlar.Kızıl hastalığında neler yenebilir?Kızıl hastalığı vücutta enfeksiyona ve boğaz tahrişine neden olduğundan boğazı tahriş etmeyen, yumuşak besinlerde yararlanmak gerekir. Bu nedenle, çorba, yoğurt, püre, haşlanmış sebzeler ve muz gibi besinlerde yararlanılabilir. Böylelikle boğazın rahatlaması sağlanır ve iyileşme süreci desteklenir. Ayrıca boğazı nemli tutmak için bol sıvı tüketimi yapmak, bitki çaylarından yararlanmak gerekir.
Kızıl Hastalığı Nedir?Tıbbi olarak scarlatina olarak bilinen kızıl hastalığı; strep boğaz enfeksiyonuna neden olan A grubu streptokok bakterilerinin vücuda girmesi sonucu, yüksek ateş, boğaz ağrısı, döküntü ve halsizlik ile kendini gösteren bulaşıcı bir enfeksiyon hastalığıdır. Kızıl hastalığı özellikle 5-15 yaş arası çocuklarda daha yaygın olarak görülür ve vücutta parlak kırmızı döküntülere neden olur. Bu kırmızı döküntüler genellikle yüz veya boyun bölgesinde başlar ve daha sonra göğüs, gövde, kol ve bacaklara doğru yayılır.Geçmişte daha sık görülen bir hastalık olan kızıl hastalığı, günümüzde antibiyotik tedavisinin hastalığın erken evresinde kullanılmasıyla etkinliğini azaltmıştır ancak belli dönemlerde salgın olarak varlığını sürdürmeye devam etmektedir.Kızıl Hastalığı Neden Olur?Kızıl hastalığı, A grubu Streptokok adı verilen bakteriler nedeniyle ortaya çıkar. Vücuda giren bu bakteri aynı zamanda boğaz enfeksiyonlarının da başlıca sebeplerinden biri olarak da bilinir. Vücutta kırmızı döküntülere yol açarak bir toksin üretmeye başlar. Bu döküntülerle birlikte kişide yüksek ateş, boğaz ve baş ağrısı gibi kızıl hastalığı semptomları görülür. Genellikle çocuklarda görülen kızıl hastalığı, her yaştan insanı etkileme özelliğine de sahiptir.Kızıl hastalığı genellikle şu nedenlerle ortaya çıkar:Bakteriye maruz kalmaVücuda dışardan alınan bakteri, enfekte bir kişinin öksürük, hapşırık yoluyla havaya yaydığı damlacıklarla yoluyla bulaşabilir. Ayrıca enfekte yüzeylere dokunana kişi de bu bakteriye maruz kalarak enfeksiyon oluşmasına zemin hazırlar. Kızıl hastalığı genellikle streptococcus pyogenes adlı bakteri nedeniyle görülür.Bağışıklık sisteminin zayıf olmasıBağışıklık sisteminin zayıf olması çocuklar ve yetişkinlerin kızıl hastalığına neden olan streptococcus pyogenes bakterisine karşı daha hassas olmasına neden olur. Bu nedenle enfeksiyona yakalanma riskinin arttığı görülür.Kalabalık ortamlarda bulunmakOkullar, kreşler, toplu taşıma araçları gibi kalabalık ortamlarda hastalığın yayılması ve bulaşması daha kolaydır. Özellikle çocuklar arasında çok hızlı bir şekilde bulaşabilen kızıl hastalığı, bu tür alanlarda sıklıkla görülür. Bu nedenle bu ortamlara girildiğinde el hijyenine dikkat etmek ve maske kullanmak büyük önem taşır.Mevsimsel geçişi ve değişimiGenellikle sonbahar ve kış aylarında daha yaygın olarak görülen kızıl hastalığı, özellikle kapalı ortamlarda yer almaktan kaynaklı olarak bulaşabilir. Soğuk havalarda kalabalık ve kapalı alanlarda bulunmak bakterinin yayılmasını kolaylaştıran durumlardandırKızıl Hastalığı Belirtileri Nelerdir?Kızıl hastalığında A grubu streptokok bakterilerinin neden olduğu parlak dil, boğaz, boyun ve deride kırmızı döküntülerin yaygın semptomları arasında yer aldığı belirtileri şunlardır:Kızıl hastalığı bulaşıcı mıdır?Özellikle çocuklarda sıklıkla görülen kızıl hastalığı bulaşıcı bir hastalıktır damlacıklar yoluyla kişiden kişiye bulaşır. Kızıl hastalığı olan bir kişi yakınınızda hapşırıp öksürürse bakteriler su damlacıkları aracılığıyla havaya karışır. Bu damlacıkların soluyan veya bakterilerin bulaştığı bir yüzeye dokunan kişiler kızıl hastalığına yakalanabilir.Ayrıca herhangi bir belirti göstermemesine rağmen kızıl hastalığına yakalanan bir kişi de hastalığı başkalarına bulaştırabilir. Kızıl hastalığı bakterileri özellikle okulda, işte, toplu taşıma veya kalabalık alanlarda daha rahat yayılım alanı bulur.Kızıl Hastalığı Nasıl Teşhis Edilir?Kızıl hastalığı belirtileri gösteren bir çocuk, doktor tarafından fiziki olarak muayene edilir. Muayene sırasında hekim çocuğun dil, boğaz ve bademciklerinin durumunu kontrol eder. Çocuğun kızıl hastalığı olabileceğinden şüphelenen doktor boğaz sürüntüsü ve boğaz kültürü alır. Daha sonrasında ise alınan numune incelenmesi için laboratuvara gönderilir.Bunlarla birlikte kan tahlili, strep a testi ve antijen testi de kızıl hastalığı teşhisinde faydalanılan yöntemlerden biridir.Boğaz kültürüBoğazdan alınan örnekle yapılan olan boğaz kültürü testi, boğazdan alınan örnekle beraber laboratuvarda incelenir ve streptococcus pyogenes bakterinin olup olmadığı tespit edilebilir.Antijen TestiBoğazdan alınan örnekle yapılan bu test ise hızlı bir şekilde streptokok bakterisinin varlığını ortaya çıkarabilir. Sonuçlar kısa sürede çıkar ancak bazen doğruluğunu teyit etmek için boğaz kültürü yapılabilir.Kızıl hastalığını teşhis etmek için yararlanılan bu testler, hastalığı grip veya viral enfeksiyonlardan ayırt etmek ve doğru tedavi planını oluşturmak için kullanılır.Kızıl Hastalığı Nasıl Tedavi Edilir?Kızıl hastalığının en etkili tedavi yöntemi 10 gün süre ile uygulanacak olan antibiyotik tedavisidir. Geçmişe göre daha az görülen bir hastalık olan kızıl hastalığı, hastalığın erken döneminde kullanılan antibiyotik ilaçlar sayesinde etkisini azaltmıştır.Genellikle kendiliğinden geçen bir hastalık olan kızıl hastalığı doktor tarafından verilen antibiyotikler sayesinde vücuttaki bakterilerin öldürülmesini sağlar ve bağışıklık sistemini güçlendirerek enfeksiyonların meydana getirdiği bakterilerle mücadele konusunda önemli bir rol üstlenir. Antibiyotik verildikten sonra özellikle hastalığın sebep olduğu yüksek ateş ilk 24 saat içinde düşer, hastalık da 4-5 gün içinde geçer ve kişi sağlığına kavuşur.Ayrıca kızıl hastalığının meydana getirdiği semptomlardan olan boğaz ağrısı ve yüksek ateş için de doktor reçeteli başka ilaçlar da yazabilir. Bununla birlikte kızıl hastalığı konusunda merak edilen konulardan biri de aşıdır. Kızıl hastalığı tedavisi için kullanılan bir aşı şu an için yoktur ve bu konuda çalışmaların devam ettiği bilinmektedir.Kızıl Hastalığı Nasıl Geçer?Tıbbi tedaviler dışında kızıl hastalığı tedavisinde evde uygulanacak yöntemler de söz konusudur. Bunları şu şekilde sıralamak mümkündür:Kızıl Hastalığı Nasıl Önlenir?Enfeksiyon hastalıklarını önlemek için uygulanan en sağlıklı yöntem aşı olarak bilinir ancak kızıl hastalığının bulunan bir aşısı şu an için yoktur. Bu yüzden birçok enfeksiyon hastalıklarıyla mücadele konusunda olduğu gibi kızıl hastalığını önleme konusunda da başvurulan yöntemler ilaçlar ve doğal hijyen yollarıdır.Aşağıdaki yöntemleri uygulamak kızıl hastalığını önleme konusunda yardımcı olur:Kızıl Hastalığı Komplikasyonları Nelerdir?A grubu streptokok bakterilerinin vücutta parlak kırmızı döküntüler oluşturarak meydana getirdiği kızıl hastalığı vücutta bazı komplikasyonlar oluşturabilir.Kızıl hastalığı komplikasyonları aşağıdaki gibi yaşanabilir:Kızıl hastalığıyla birlikte meydana gelebilecek bu komplikasyonların fark edilip doktor kontrolünde antibiyotiklerle tedavisi hastalığın belirtileri ve yarattığı komplikasyonları önleyebilir.Kızıl Hastalığında Yenmemesi Gerekenler Nelerdir?Kızıl hastalığı, boğazda ağrı ve tahrişe neden olduğundan dolayı tüketilecek olan besinlere de dikkat etmek gerekir. Özellikle iyileşme süresince bağışıklık sistemini güçlendiren, enerji veren gıdaların tüketilmesi önerilir. Bunun yanından tüketilmemesi ve kaçınılması gereken besinlerin beslenme planından çıkarılması enfeksiyonun hızlı iyileşmesinde etkili olur.Kızıl hastalığında tüketilmemesi gereken besinler şöyle sıralanabilir:Asit içeren ve baharatlı besinlerBoğazın tahrişini önlemek ve ağrıların azalmasına yardımcı olmak için turşu, baharatlı gıdalar, domates ve asidik besinlerden kaçınmak gerekir. Bu tür besinler boğazdaki ağrının artmasına neden olarak kişinin hastalık sürecinin yavaş iyileşmesine neden olabilir.Çok tuzlu gıdalarCips, turşu veya işlenmiş yiyecekler gibi yüksek tuz içeriğine sahip olan besinler, boğazın kurumasına neden olarak oluşan ağrıyı artırabilir.Sert ve kuru gıdalarÇıtır ekmek, kraker, cips gibi sert ve kuru besinlerin tüketilmesi durumunda boğazda daha fazla tahriş meydana gelebilir. Bunun yerine daha yumuşak ve kolay yutulabilen yiyecekler tercih edilmesi önemlidir.Tatlı ve şekerli gıdalarYüksek şeker oranına sahip olan besinler bağışıklık sistemini zayıflatarak iyileşme sürecini olumsuz etkilenmesine neden olur. Ayrıca, şekerin fazla tüketimi durumunda boğazda bakteri üreyebilir. Bu nedenle tatlı tüketimini sınırlamak önemlidir.Gazlı ve kafein içeren içeceklerGazlı içecekler, asidik yapısı nedeniyle boğaz tahrişinin çoğalmasına neden olabilir. Bunun yanında kızıl hastalığını geçirirken narenciye suyu gibi yine asit barındıran meyve sularından da kaçınmak gerekir. Bunun yanında kahve ve çay gibi kafein içeren içecekler, idrar söktürücü özellik gösterdiğinden vücuttan sıvı kaybına yol açabilir. Bu durum nedeniyle boğazda kuruluk oluşur.Kızıl hastalığı süresince özellikle ılık çorba, püre haline getirilmiş besinler ve besleyici gıdalardan yararlanmak gerekir. Bu yiyecekler sayesinde boğazın rahatlaması sağlanarak vücut direnci artırılır. Bunların yanında bol sıvı tüketimi de yapmak önemlidir.Kızıl Hastalığı Hakkında Sık Sorulan SorularKızıl hastalığı nasıl başlar?Kızıl hastalığı genellikle 5-15 yaş arası çocukları etkiler ve A grubu streptokok bakterilerinin vücuda girmesiyle başlar. Bu bakteriler en yaygın belirti olarak vücutta parlak kırmızı döküntüler oluşturur.Kızıl hastalığı tehlikeli midir?Çoğu kızıl vakası, uygun şekilde tedavi edildiği taktirde komplikasyonlara neden olmaz. Ancak enfeksiyon vücutta yayılırsa kulak enfeksiyonu gibi daha ciddi enfeksiyonlara neden olabilir.Kızıl hastalığı olanlar banyo yapabilir mi?Kızıl hastalığı veya herhangi bir enfeksiyon hastalığı olan çocukların banyo rutininin aksatılmaması önerilir.Kızıl hastalığı kendi kendine geçer mi?Hafif kızıl vakalarının çoğu kendi kendine iyileşebilir. İyileşmediği durumlarda doktor onayı ile antibiyotik uygulanarak tedavi edilmelidir.Kızıl hastalığı yetişkinlerde olur mu?Kızıl hastalığı daha çok esas olarak 10 yaşın altındaki çocukları etkilemektedir. 5-15 yaş arası en sık karşılaşılan yaş grubu olsa da, her yaştan insanda görülebilen bakteriyel bir hastalıktır.Kızıl hastalığının kuluçka süresi ne kadardır?Kızıl hastalığının kuluçka süresi genellikle 2-4 gün arasında yer alır. Bu süre zarfında bakteriye maruz kalan kişi kızıl hastalığı belirtileri göstermeye başlar.Kızıl hastalığında neler yenebilir?Kızıl hastalığı vücutta enfeksiyona ve boğaz tahrişine neden olduğundan boğazı tahriş etmeyen, yumuşak besinlerde yararlanmak gerekir. Bu nedenle, çorba, yoğurt, püre, haşlanmış sebzeler ve muz gibi besinlerde yararlanılabilir. Böylelikle boğazın rahatlaması sağlanır ve iyileşme süreci desteklenir. Ayrıca boğazı nemli tutmak için bol sıvı tüketimi yapmak, bitki çaylarından yararlanmak gerekir. | 8,717 |
434 | Hastalıklar | Kistik Fibrozis | Kistik fibrozis, ter ve mukus üreten bezlerin hücrelerindeki anormallik sonucu akciğer, pankreas ve diğer organlarda yapışkan ve yoğun mukus birikmesine neden olan genetik bir hastalıktır. Kistik fibrozis olan kişilerde kalın, yapışkan ve yoğun mukus akciğerleri olumsuz etkileyip solunum yollarını tıkayarak nefes almayı zorlaştırır. Bu mukus birikimi ayrıca pankreastaki kanalları da tıkayarak besinlerin sindirilmesinde sorunlara yaratır. Akciğerleri etkilediği için yaygın görülen kistik fibrozis belirtileri arasında balgamlı öksürük, nefes darlığı ve sinüslerde tıkanıklık görülür. Kistik fibrozis tedavisi genellikle akciğerleri temizlemek ve doğru beslenmek üzerine yoğunlaşır.Kistik fibrozis, ter ve mukus üreten bezlerin hücrelerindeki anormallik sonucu akciğer, pankreas ve diğer organlarda yapışkan ve yoğun mukus birikmesine neden olan genetik bir hastalıktır. Kistik fibrozis olan kişilerde kalın, yapışkan ve yoğun mukus akciğerleri olumsuz etkileyip solunum yollarını tıkayarak nefes almayı zorlaştırır. Bu mukus birikimi ayrıca pankreastaki kanalları da tıkayarak besinlerin sindirilmesinde sorunlara yaratır. Akciğerleri etkilediği için yaygın görülen kistik fibrozis belirtileri arasında balgamlı öksürük, nefes darlığı ve sinüslerde tıkanıklık görülür. Kistik fibrozis tedavisi genellikle akciğerleri temizlemek ve doğru beslenmek üzerine yoğunlaşır.
Kistik Fibrozis Nedir?Kistik fibrozis, CFTR adı verilen proteinin etkilenmesine bağlı akciğer ve sindirim sistemlerinin zarar gördüğü, kalın ve yapışkan mukus üretilmesine neden olan genetik bir hastalıktır. Kistik fibrozis olan hastaların vücudundaki bütün salgılar susuz, koyulaşmış ve yoğun kıvamda olup akışkan özelliği kaybolmuştur. Solunum sisteminde, karaciğer, pankreas ve bağırsaklar sindirim sistemlerinde biriken salgılar tıkanmaya, enfeksiyonlara ve dolayısı ile ciddi hasara neden olur.Bu hastalıkta otozomal resesif olarak bilinen genetik geçiş söz konusudur; yani hastalık çocuğa sadece anneden ya da babadan geçmez. Anne ve babanın kistik fibrozis taşıyıcısı olması durumunda bebekte de ortaya çıkar. Eğer anne ya da babadan sadece birinde mutasyon varsa çocuk kistik fibrozis olmaz.Solunum ve sindirim sisteminde hasar meydana getiren kistik fibrozis, özellikle solunum ve sindirimle ilgili belirtiler ortaya çıkarır. Solunum sistemiyle ilgili belirtiler arasında kalıcı olan balgamlı öksürük, hırıltı, nefes darlığı, burun tıkanıklığı ve akciğer enfeksiyonları yer alır. Kistik fibrozisin sindirim sistemiyle ilgili görülen semptomları ise kötü kokulu dışkı, kilo alamama ve bağırsak hareketlerinde bozulmadır.Kistik fibrozis hastalığının tedavi seçenekleri genellikle solunum yollarını iyileştirmeye yöneliktir. Bu doğrultuda akciğer enfeksiyonlarını iyileştirmek, mukusu inceltmek ve solunum yollarını açmak için çeşitli tedavi yöntemleri uygulanır.Kistik Fibrozis Neden Olur?Genetik bir hastalık olan kistik fibrozis hastalığı, CFTR (kistik fibroz transmembran iletkenlik düzenleyici) adı verilen bir gendeki anormal derecede değişiklik veya mutasyondan kaynaklanır. Bu değişiklik aynı zamanda hücre içi ile dışı arasındaki tuz hareketini düzenleyen bir proteinin yapısının değişmesi anlamına gelir.Meydana gelen bu mutasyon sonucunda başta akciğerler ve pankreas olmak üzere birçok organda kalın, yapışkan ve yoğun mukus birikir. Bu mukus birikimi akciğerleri etkilediği için solunum yollarını tıkar ve bazı komplikasyonlara neden olur.Kistik Fibrozis Belirtileri Nelerdir?Kistik fibroziste ortaya çıkan yaygın belirtiler, balgamlı öksürük, hırıltı, nefes darlığı, zatürre, burun tıkanıklığı, kötü kokulu ve yağlı dışkı, kilo alamama, çocuklarda gelişim bozukluğu ve bağırsak hareketlerinde anormalliktir.Genelde kistik fibrozisli çocuklarda bağırsak tıkanıklığı da ortaya çıkabilir. Bu çocuklar solunum yolu enfeksiyonlarını çok ağır ve sık geçirir. Aynı zamanda bu belirtiler farklı farklı da ortaya çıkabilir. Bronşektazi ve zatürre gibi akciğer enfeksiyonlarında artış ile karakterize kistik fibrozis belirtileri şunlardır: Hırıltı, nefes darlığı ve öksürük gibi tekrarlayan akciğer sorunları Kilo alamama ve gelişim bozukluğu Kötü kokan ve yağlı dışkılama ve bağırsaklarda tıkanıklık Cilt ve göz akında sararma K vitamini eksikliğine bağlı kanama bozukluğu Zatürre ve bronşektazi gibi akciğer hastalıkları gelişmesi Sinüslerde kalın, yapışkan mukus birikmesi Gaz birikimi ve karın şişkinliği Burun tıkanıklığı Safra taşı oluşması Pankreas iltihabı Pankreas hasarına bağlı diyabet gelişimiKistik Fibrozis Nasıl Teşhis Edilir?Kistik fibrozis hastalığının teşhisi için uygulanan temel yöntem ter testidir. Ter testi yoluyla terde yüksek düzeyde tuz ve klorür olup olmadığıının kontrolü yapılır. Bu test sonrasında terdeki klor miktarı 60'ın üzerinde çıktıysa kişiye kistik fibrozis tanısı konur.Ter testi başta olmak üzere kistik fibrozis için başvurulan teşhis yöntemleri şöyledir: Genetik testler Akciğer grafisi Sinüs röntgeni Akciğer fonksiyon testleri Balgam kültürü Gaita (dışkı) testi2015 yılından itibaren kistik fibrozis hastalığı ülkemizde yeni doğan tarama programına dahil edilmiştir. Bebekler doğduklarında alınan topuk kanında başta hipotiroidiolmak üzere metabolik bazı hastalıklara ek olarak kistik fibrozis için de tarama yapılmaktadır. Topuk kanı testinde pozitiflik görülürse yine de endişe etmemek gerekir. Çünkü bu sadece bir tarama testidir ve bu testin pozitif olması çocuğun kistik fibrozis olduğu anlamına gelmez. Bu testte pozitiflik görülürse, 14. günde bir kez daha kan testi yapılır. İkinci testte de pozitifliğin saptandığı hastalara ter testi ve gerekli durumlarda genetik testler yapılır. Tarama testi negatif olmasına rağmen, kistik fibrozisi düşündürecek klinik bulguları olan çocuklarda, özellikle anne-baba arasında akraba evliliği ve kardeş ölüm öyküsü var ise kistik fibrozis hastalığının tanısına yönelik testlerin yapılması uygun olacaktır. Tanı alan hastalara bazı tedaviler başlanır ve izlem süresince belirli aralıklar ile balgam testlerinin ve akciğer fonksiyon testlerinin yapılması gerekir.Kistik Fibrozis Tedavisi Nasıl Yapılır?Kistik fibrozis hastalığını tamamen geçiren bir tedavi yoktur ancak uygulanan yöntemler hastalığın semptomlarını ve şikayetlerini azaltmaya yöneliktir. Genellikle kistik fibrozis hastalığı olan kişilerin sorunlarının başında solunum sistemi problemleri gelir. Hastaların balgamlarını daha rahat çıkarabilmeleri ve solunum yollarının açılması için nefes yolundan verilen bazı ilaçlar kullanılır ve solunum fizyoterapisi yapılır. Kistik fibrozis hastalığı olan kişiler için enfeksiyon tedavisi de önemlidir. Bu doğrultuda öksürük ve balgamın artması gibi durumlarda ağızdan, nefes yolundan ya da damar yolu ile antibiyotik tedavisi uygulanır. Kistik fibrozis hastalığı pankreası da önemli ölçüde etkilediği için hastaların % 85'inde pankreatik yetersizlik vardır ve bu hastalarda genellikle yağlı, bol miktarda dışkılama ve büyüme ve gelişme yetersizliği olur. Bu hastaların beslenmelerinin uygun şekilde düzenlenmesi ve besinler ile birlikte enzim desteklerinin verilmesi gerekir.Kistik fibrozis hastalığının tedavi yöntemleri şunları içerir: Solunum yollarının açılması ve balgam söktürmek için ilaçlar Solunum fizyoterapisi Ağız veya damar yolundan antibiyotik tedavisi Pankreas enzimleri Yüksek enerji ve kalori içeren bir diyet listesi Dışkı yumuşatıcı ilaçlar Gerekirse burun, sinüs ve bağırsak ameliyatları Fizik tedavi uygulamalarıKistik Fibrozis Hakkında Sık Sorulan Sorular Kistik fibrozis ne demek?Kistik fibrozis, genellikle akciğer ve pankreas organlarını etkileyerek sindirim ve solunum sistemini olumsuz etkileyen genetik bir hastalık olarak tanımlanır.Kistik fibrozis neden önemli?Kistik fibrozis sık ve şiddetli geçirilen solunum yolu enfeksiyonları bulgusuyla kendisini belli eder ama her hastada da aynı bulgular görünmez. Bu hastalara genelde öncesinde astım, zatürre gibi teşhisler konulur. Dikkatli tanı yapılmazsa tedavi gecikebilir. Bu da hastanın durumunun kötüleşmesine neden olur. Kistik fibrozis hastalığının sıklığı nedir?Kuzey Amerika’da ve Avrupa’da kistik fibrozis hastalığısıklığı 1/ 2500 civarındadır. Ülkemizde 2015 yılında başlanan kistik fibrozis yeni doğan taraması sonuçlarına göre hastalığın sıklığı 1/ 7000- 9000 olarak belirlenmek ile birlikte bu sıklığın bazı bölgelerde daha yüksek olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Komşu coğrafyalardaki ülkelerde sıklığı 1/ 3000- 4000civarındadır. Ülkemizde kayıtlı olarak izlenen hasta sayısı 2000 civarındadır. Ama kistik fibrozis hastalığının çok farklı yaşlarda ve çok farklı bulgular ile ortaya çıkabileceği unutulmamalıdır. Henüz tarama başlamadan önce doğan, ya da taramada yakalanamamış olan hastalar mevcuttur. Bu nedenle başta büyüme gelişme geriliği ve tekraralayan solunum sistemi enfeksiyonları olan hastaların kistik fibrzis açısından değerlendirilmesi gerekir.Kistik fibrozis ölümcül müdür?Kistik fibrozis uzun sürüp zaman içinde kötüleşelebilir. Bu durum ciddi bir enfeksiyona yol açar veya akciğerler düzgün çalışmayı durdurursa ölümcül bir tablo ortaya çıkabilir.Kistik fibrozis kaç yaşında ortaya çıkar?Kistik fibrozis hastalığına ilişkin bulgular yenidoğan döneminden itibaren ortaya çıkabileceği gibi bazı hastalarda bulgular hayatın daha ileri safhalarında ortaya çıkabilir. Özellikle daha hafif bulgular ile seyreden atipik kistik fibrozisli hastalar erişkin dönemde tanı alabilirler.Kistik fibrozis kanda çıkar mı?Kistik fibrozis kanda ve sürüntü testinde ortaya çıkabileceği gibi temel olarak ter testi yoluyla belirlenir.Kistik fibrozis hastaları ne yemeli?Kistik fibrozis hastalığı olan kişilerin diyet listesinde pankreatik enzimler kullanması ve yağdan zengin bir diyet ile beslenmeleri gerekir. Bu bağlamda doktor tarafından genellikle meyve ve sebzenin bol tüketilmesi, A, D, E ve K vitaminleri içeren besinler veya takviyelerle beslenilmesi ve tam tahılların tercih edilmesi önerilir.Kistik fibrozis sonradan olur mu?Hayır, kistik fibrozis genetik bir hastalık olduğundan doğuştan olur, sonradan gelişmez.Kistik fibrozis düzelir mi?Kistik fibrozisin kesin bir tedavisi bulunmadığı için bu hastalık için uygulanacak tedavi yöntemleri genellikle şikayet ve semptomları iyileştirmeye yönelik olur.Kistik fibrozis ter testi nasıl yapılır?Ter testi basit, ağrısız ve kistik fibrozis tanısı için altın standart bir testtir. Çocuğun koluna küçük saat gibi bir cihaz takılır. Bu cihaz aracılığıyla ter toplanır ve terin içindeki tuz miktarı ölçülür. Buna göre tuz miktarı normal değerler üzerindeyse kistik fibrozis tanısı konur.Kistik fibrozis ter testi ne kadar sürer?Genellikle bir saat sürmektedir. Ancak bu süre çocuğun ter miktarına göre değişebilir.Ter testi nerede yapılır?Kistik fibrozis için ter testi hemen hemen tüm büyük sağlık kuruluşlarında yapılabilmektedir.Kistik fibrozis yenidoğan belirtileri nelerdir?Bazı yenidoğanlarda uzamış sarılık görülmektedir. Bağırsak tıkanıklığı, öpülünce tuzlu bir tat alınması belirtiler arasında olabilir. Süt çocukluğun devresinde de büyüme geriliği, pis kokulu dışkı, solunum yolu enfeksiyonları olabilir. Kistik fibrozisli hastaların yaklaşık yüzde 10’unda doğum sırasında dışkılama gecikir veya dışkılama olmaz (Mekonyum ileusu). Kistik fibrozis bulaşıcı mıdır?Kistik fibrozis bulaşıcı bir hastalık değildir.Kistik fibrozisli bebekler aşı olabilir mi?Her sağlıklı bebek ve çocuk gibi kistik fibrozisli bebekler de aşılarını tam ve eksiksiz olmalıdır. Altı aydan büyük olanlara her yıl grip aşısı önerilir. Eğer organ nakli düşünülen bir kistik fibrozis hastası varsa eksik aşılar mutlaka tamamlanmalıdır.Kistik fibrozisli bebekler anne sütü alabilir mi?Anne sütü çocuğa verilmesi gereken en önemli besindir. Çocuğun ilk 4-6 ayında yeterlidir. Ama en az 12 ay anne sütü alınmalıdır. Bazı durumlarda anne sütü yetersiz olabilir. Bu durumda uzman hekimin önereceği tamamlayıcı mamalar, devam sütleri önerilir. Pankreatik yetersizlik olan bebeklerde anne sütü alınırken de enzim tedavisi verilmelidir.
Kistik Fibrozis Nedir?Kistik fibrozis, CFTR adı verilen proteinin etkilenmesine bağlı akciğer ve sindirim sistemlerinin zarar gördüğü, kalın ve yapışkan mukus üretilmesine neden olan genetik bir hastalıktır. Kistik fibrozis olan hastaların vücudundaki bütün salgılar susuz, koyulaşmış ve yoğun kıvamda olup akışkan özelliği kaybolmuştur. Solunum sisteminde, karaciğer, pankreas ve bağırsaklar sindirim sistemlerinde biriken salgılar tıkanmaya, enfeksiyonlara ve dolayısı ile ciddi hasara neden olur.Bu hastalıkta otozomal resesif olarak bilinen genetik geçiş söz konusudur; yani hastalık çocuğa sadece anneden ya da babadan geçmez. Anne ve babanın kistik fibrozis taşıyıcısı olması durumunda bebekte de ortaya çıkar. Eğer anne ya da babadan sadece birinde mutasyon varsa çocuk kistik fibrozis olmaz.Solunum ve sindirim sisteminde hasar meydana getiren kistik fibrozis, özellikle solunum ve sindirimle ilgili belirtiler ortaya çıkarır. Solunum sistemiyle ilgili belirtiler arasında kalıcı olan balgamlı öksürük, hırıltı, nefes darlığı, burun tıkanıklığı ve akciğer enfeksiyonları yer alır. Kistik fibrozisin sindirim sistemiyle ilgili görülen semptomları ise kötü kokulu dışkı, kilo alamama ve bağırsak hareketlerinde bozulmadır.Kistik fibrozis hastalığının tedavi seçenekleri genellikle solunum yollarını iyileştirmeye yöneliktir. Bu doğrultuda akciğer enfeksiyonlarını iyileştirmek, mukusu inceltmek ve solunum yollarını açmak için çeşitli tedavi yöntemleri uygulanır.Kistik Fibrozis Neden Olur?Genetik bir hastalık olan kistik fibrozis hastalığı, CFTR (kistik fibroz transmembran iletkenlik düzenleyici) adı verilen bir gendeki anormal derecede değişiklik veya mutasyondan kaynaklanır. Bu değişiklik aynı zamanda hücre içi ile dışı arasındaki tuz hareketini düzenleyen bir proteinin yapısının değişmesi anlamına gelir.Meydana gelen bu mutasyon sonucunda başta akciğerler ve pankreas olmak üzere birçok organda kalın, yapışkan ve yoğun mukus birikir. Bu mukus birikimi akciğerleri etkilediği için solunum yollarını tıkar ve bazı komplikasyonlara neden olur.Kistik Fibrozis Belirtileri Nelerdir?Kistik fibroziste ortaya çıkan yaygın belirtiler, balgamlı öksürük, hırıltı, nefes darlığı, zatürre, burun tıkanıklığı, kötü kokulu ve yağlı dışkı, kilo alamama, çocuklarda gelişim bozukluğu ve bağırsak hareketlerinde anormalliktir.Genelde kistik fibrozisli çocuklarda bağırsak tıkanıklığı da ortaya çıkabilir. Bu çocuklar solunum yolu enfeksiyonlarını çok ağır ve sık geçirir. Aynı zamanda bu belirtiler farklı farklı da ortaya çıkabilir. Bronşektazi ve zatürre gibi akciğer enfeksiyonlarında artış ile karakterize kistik fibrozis belirtileri şunlardır:Kistik Fibrozis Nasıl Teşhis Edilir?Kistik fibrozis hastalığının teşhisi için uygulanan temel yöntem ter testidir. Ter testi yoluyla terde yüksek düzeyde tuz ve klorür olup olmadığıının kontrolü yapılır. Bu test sonrasında terdeki klor miktarı 60'ın üzerinde çıktıysa kişiye kistik fibrozis tanısı konur.Ter testi başta olmak üzere kistik fibrozis için başvurulan teşhis yöntemleri şöyledir:2015 yılından itibaren kistik fibrozis hastalığı ülkemizde yeni doğan tarama programına dahil edilmiştir. Bebekler doğduklarında alınan topuk kanında başta hipotiroidiolmak üzere metabolik bazı hastalıklara ek olarak kistik fibrozis için de tarama yapılmaktadır. Topuk kanı testinde pozitiflik görülürse yine de endişe etmemek gerekir. Çünkü bu sadece bir tarama testidir ve bu testin pozitif olması çocuğun kistik fibrozis olduğu anlamına gelmez. Bu testte pozitiflik görülürse, 14. günde bir kez daha kan testi yapılır. İkinci testte de pozitifliğin saptandığı hastalara ter testi ve gerekli durumlarda genetik testler yapılır. Tarama testi negatif olmasına rağmen, kistik fibrozisi düşündürecek klinik bulguları olan çocuklarda, özellikle anne-baba arasında akraba evliliği ve kardeş ölüm öyküsü var ise kistik fibrozis hastalığının tanısına yönelik testlerin yapılması uygun olacaktır. Tanı alan hastalara bazı tedaviler başlanır ve izlem süresince belirli aralıklar ile balgam testlerinin ve akciğer fonksiyon testlerinin yapılması gerekir.Kistik Fibrozis Tedavisi Nasıl Yapılır?Kistik fibrozis hastalığını tamamen geçiren bir tedavi yoktur ancak uygulanan yöntemler hastalığın semptomlarını ve şikayetlerini azaltmaya yöneliktir. Genellikle kistik fibrozis hastalığı olan kişilerin sorunlarının başında solunum sistemi problemleri gelir. Hastaların balgamlarını daha rahat çıkarabilmeleri ve solunum yollarının açılması için nefes yolundan verilen bazı ilaçlar kullanılır ve solunum fizyoterapisi yapılır. Kistik fibrozis hastalığı olan kişiler için enfeksiyon tedavisi de önemlidir. Bu doğrultuda öksürük ve balgamın artması gibi durumlarda ağızdan, nefes yolundan ya da damar yolu ile antibiyotik tedavisi uygulanır. Kistik fibrozis hastalığı pankreası da önemli ölçüde etkilediği için hastaların % 85'inde pankreatik yetersizlik vardır ve bu hastalarda genellikle yağlı, bol miktarda dışkılama ve büyüme ve gelişme yetersizliği olur. Bu hastaların beslenmelerinin uygun şekilde düzenlenmesi ve besinler ile birlikte enzim desteklerinin verilmesi gerekir.Kistik fibrozis hastalığının tedavi yöntemleri şunları içerir:Kistik Fibrozis Hakkında Sık Sorulan Sorular Kistik fibrozis ne demek?Kistik fibrozis, genellikle akciğer ve pankreas organlarını etkileyerek sindirim ve solunum sistemini olumsuz etkileyen genetik bir hastalık olarak tanımlanır.Kistik fibrozis neden önemli?Kistik fibrozis sık ve şiddetli geçirilen solunum yolu enfeksiyonları bulgusuyla kendisini belli eder ama her hastada da aynı bulgular görünmez. Bu hastalara genelde öncesinde astım, zatürre gibi teşhisler konulur. Dikkatli tanı yapılmazsa tedavi gecikebilir. Bu da hastanın durumunun kötüleşmesine neden olur. Kistik fibrozis hastalığının sıklığı nedir?Kuzey Amerika’da ve Avrupa’da kistik fibrozis hastalığısıklığı 1/ 2500 civarındadır. Ülkemizde 2015 yılında başlanan kistik fibrozis yeni doğan taraması sonuçlarına göre hastalığın sıklığı 1/ 7000- 9000 olarak belirlenmek ile birlikte bu sıklığın bazı bölgelerde daha yüksek olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Komşu coğrafyalardaki ülkelerde sıklığı 1/ 3000- 4000civarındadır. Ülkemizde kayıtlı olarak izlenen hasta sayısı 2000 civarındadır. Ama kistik fibrozis hastalığının çok farklı yaşlarda ve çok farklı bulgular ile ortaya çıkabileceği unutulmamalıdır. Henüz tarama başlamadan önce doğan, ya da taramada yakalanamamış olan hastalar mevcuttur. Bu nedenle başta büyüme gelişme geriliği ve tekraralayan solunum sistemi enfeksiyonları olan hastaların kistik fibrzis açısından değerlendirilmesi gerekir.Kistik fibrozis ölümcül müdür?Kistik fibrozis uzun sürüp zaman içinde kötüleşelebilir. Bu durum ciddi bir enfeksiyona yol açar veya akciğerler düzgün çalışmayı durdurursa ölümcül bir tablo ortaya çıkabilir.Kistik fibrozis kaç yaşında ortaya çıkar?Kistik fibrozis hastalığına ilişkin bulgular yenidoğan döneminden itibaren ortaya çıkabileceği gibi bazı hastalarda bulgular hayatın daha ileri safhalarında ortaya çıkabilir. Özellikle daha hafif bulgular ile seyreden atipik kistik fibrozisli hastalar erişkin dönemde tanı alabilirler.Kistik fibrozis kanda çıkar mı?Kistik fibrozis kanda ve sürüntü testinde ortaya çıkabileceği gibi temel olarak ter testi yoluyla belirlenir.Kistik fibrozis hastaları ne yemeli?Kistik fibrozis hastalığı olan kişilerin diyet listesinde pankreatik enzimler kullanması ve yağdan zengin bir diyet ile beslenmeleri gerekir. Bu bağlamda doktor tarafından genellikle meyve ve sebzenin bol tüketilmesi, A, D, E ve K vitaminleri içeren besinler veya takviyelerle beslenilmesi ve tam tahılların tercih edilmesi önerilir.Kistik fibrozis sonradan olur mu?Hayır, kistik fibrozis genetik bir hastalık olduğundan doğuştan olur, sonradan gelişmez.Kistik fibrozis düzelir mi?Kistik fibrozisin kesin bir tedavisi bulunmadığı için bu hastalık için uygulanacak tedavi yöntemleri genellikle şikayet ve semptomları iyileştirmeye yönelik olur.Kistik fibrozis ter testi nasıl yapılır?Ter testi basit, ağrısız ve kistik fibrozis tanısı için altın standart bir testtir. Çocuğun koluna küçük saat gibi bir cihaz takılır. Bu cihaz aracılığıyla ter toplanır ve terin içindeki tuz miktarı ölçülür. Buna göre tuz miktarı normal değerler üzerindeyse kistik fibrozis tanısı konur.Kistik fibrozis ter testi ne kadar sürer?Genellikle bir saat sürmektedir. Ancak bu süre çocuğun ter miktarına göre değişebilir.Ter testi nerede yapılır?Kistik fibrozis için ter testi hemen hemen tüm büyük sağlık kuruluşlarında yapılabilmektedir.Kistik fibrozis yenidoğan belirtileri nelerdir?Bazı yenidoğanlarda uzamış sarılık görülmektedir. Bağırsak tıkanıklığı, öpülünce tuzlu bir tat alınması belirtiler arasında olabilir. Süt çocukluğun devresinde de büyüme geriliği, pis kokulu dışkı, solunum yolu enfeksiyonları olabilir. Kistik fibrozisli hastaların yaklaşık yüzde 10’unda doğum sırasında dışkılama gecikir veya dışkılama olmaz (Mekonyum ileusu). Kistik fibrozis bulaşıcı mıdır?Kistik fibrozis bulaşıcı bir hastalık değildir.Kistik fibrozisli bebekler aşı olabilir mi?Her sağlıklı bebek ve çocuk gibi kistik fibrozisli bebekler de aşılarını tam ve eksiksiz olmalıdır. Altı aydan büyük olanlara her yıl grip aşısı önerilir. Eğer organ nakli düşünülen bir kistik fibrozis hastası varsa eksik aşılar mutlaka tamamlanmalıdır.Kistik fibrozisli bebekler anne sütü alabilir mi?Anne sütü çocuğa verilmesi gereken en önemli besindir. Çocuğun ilk 4-6 ayında yeterlidir. Ama en az 12 ay anne sütü alınmalıdır. Bazı durumlarda anne sütü yetersiz olabilir. Bu durumda uzman hekimin önereceği tamamlayıcı mamalar, devam sütleri önerilir. Pankreatik yetersizlik olan bebeklerde anne sütü alınırken de enzim tedavisi verilmelidir. | 8,464 |
435 | Hastalıklar | Kireçlenme | Kireçlenme, vücutta aşırı kalsiyum birikmesi ile ortaya çıkan bir durumdur. Özellikle yaşlanmayla birlikte ortaya çıkan hücresel kayıplar sonrası görülmeye başlanan kireçlenme genç yaştada eklemlerde ortaya çıkabilmektedir. Kireçlenme, eklemler yanı sıra yumuşak dokular, atardamarlar ve organlarda da dahil olmak üzere vücudun bir çok yerinde ortaya çıkabilir.Kireçlenme, vücutta aşırı kalsiyum birikmesi ile ortaya çıkan bir durumdur. Özellikle yaşlanmayla birlikte ortaya çıkan hücresel kayıplar sonrası görülmeye başlanan kireçlenme genç yaştada eklemlerde ortaya çıkabilmektedir. Kireçlenme, eklemler yanı sıra yumuşak dokular, atardamarlar ve organlarda da dahil olmak üzere vücudun bir çok yerinde ortaya çıkabilir.
Kireçlenme Nedir? Halk arasında kireçlenme, tıpta dejeneratif eklem hastalığı olarak adlandırılan eklem kireçlenmeleri, vücuttaki tüm eklemleri etkileyebildiği gibi özellikle; kalça ve bel, boyun, diz ve parmak eklemlerinde hareket kabiliyetini kısıtlayıcı sorunları beraberinde getirebilir. Omurgadaki kireçlenme, kalça ve dizlere binen yükü artırır. Beldeki kireçlenme, boyun ve sırttaki kireçlenmeleri tetikler. Belde bir ya da iki omurda kireçlenme ortaya çıkmışsa, diğer üç omura binen yük de artar. Bu durum nedeniyle, omurların dayanıklılığının azalmasıyla kayma ya da omurga kanalında darlık oluşabilir.Kireçlenme Belirtileri Nelerdir? Kireçlenme, vücuttaki bazı eklemlerde ortaya çıkan ve hastada hareket kabiliyetini olumsuz etkileyen bir hastalıktır. Kireçlenmenin belirtileri, hastalığın hangi eklemi tuttuğu ve etkilediği ile ilişkilidir.Kireçlenme diz ekleminde; yürürken ve merdiven çıkarken dizde dayanılmaz bir ağrılar, dizde kilitlenme, ağrıyla birlikte ses veya çıtırtı hissi gibi belirtiler ile kendini göstermektedir.Kireçlenme boyunda kendini gösterdiğinde; baş ağrısı ve boyun ağrısı, kola yayılan ağrı, boyunda tutukluk, kolda güçsüzlük - hissizlik - yanma - batma, ellerde zayıflık - beceri azalması - uyuşma - karıncalanma, kulak çınlaması, baş dönmesi ve bulanık görme gibi belirtilere neden olabilir.Kireçlenmeye sebep olan eklem içi sıvının azalması omurgada ortaya çıktığında, buradaki küçük eklemlerin yavaş yavaş fonksiyonlarını kaybetmesine neden olur. Omurganın esnekliğini yitirmesi ile kemikler kalınlaşır. Sonuç olarak sinirlerde sıkışıklık, esnekliğin azalmasına bağlı olarak ağrıyla birlikte gelen hareket kısıtlılığı, kamburluklar, bel çukurunda artma, öne ve yana eğrilikler gibi şekil bozuklukları görülebilir. Omurga kireçlenmesinde hasta ‘yumruk yemiş’ hissi yaratan ağrılar hisseder, omurgada kayma veya omurga kanalında darlık gibi sorunlar oluşur.Kalça bölgesinde görülen kireçlenmede en sık görülen belirti ağrıdır. İlk evrede ağrı, dinlenme ile ortadan kalkan bir karakterdedir. Hastalık ilerlediğinde ise istirahat etmek ağrısının giderilmesinde etkisiz kalır ve hasta, ağrı kesici kullanımına ihtiyaç duyar. Hastalığın daha ileri aşamasındaysa, deformasyonun artışına bağlı olarak ağır ağrı kesiciler kullanılmakta ve bir süre sonra fizik tedavi ile enjeksiyon gibi uygulamalar da artık sonuç vermemektedir. Son evrede ameliyat gerekli hale gelmektedir. Kulak kireçlenmesi ise tıpta, ‘Otoskleroz’ adıyla bilinir. İç kulağın kemik duvarının bozulmaya bağlı olarak iç kulak girişinde süngerimsi bir kemiğin ortaya çıkması ve üzengi kemiğinin de kireçlenip hareket kabiliyetini kaybetmesi durumudur. Kulak çınlaması ve kulakların birinde ya da ikisinde yavaş ilerleyen işitme kaybı gibi belirtiler göstermektedir. Ancak bu şikayetler, farklı hastalıkların da habercisi olabileceği için hasta öyküsü ve ayrıntılı incelemenin önemi büyüktür.Genel olarak kireçlenme belirtileri şu şekildedir: Hareket kısıtlılığı Dizde kilitlenme Diz, boyun, kalça gibi kireçlenme oluşan yerde ağrı Dizde ses ve çıtırtı hissi Yürüyüşte dengesizlikKireçlenme Neden Olur?Kireçlenme, yaşlanmayla birlikte gelen hücresel kayıplar, hareketsiz yaşam, iltihaplanma ve enfeksiyon, iskelet ve bağ dokularını etkileyen sorunlar, genetik ve otoimmün hastalıklar ve vitamin eksiklikleri gibi nedenlerle kanda çok fazla kalsiyum bulunmasının bir sonucudur. Kireçlenmenin nedenleri, vücutta etkilediği ekleme göre de değişkenlik göstermektedir. Dizde kireçlenmeye yol açan eklem içi sıvı azalmasının temelinde, bazı hastalıkların olduğu bilinmektedir. Diz kireçlemesini; eklem kıkırdağını zaman içinde aşındıran ‘osteoartrit’, vücuttaki farklı pek çok eklemi tutabilen ve inflamatuar-iltihabi bir hastalık olan ‘romatoid artrit’ ile diz ekleminde oluşan kırıklar ile bağ yaralanmalarına bağlı olarak görülebilen ‘posttravmatik’ adlı eklem bozuklukları tetikleyebilmektedir.Boyundaki kireçlenme; yaşlanma ile birlikte mikro ve makro travmalar, duruş bozuklukları ve genetik faktörler kaynaklı olarak görülmektedir.Omurga kireçlenmesinin temelinde yatan en önemli faktörler arasında; ileri yaş ile birlikte sedanter yaşam yer almaktadır. Bunun yanında; aşırı kilo, sağlıksız beslenme, sigara kullanımı ve masa başında hareketsiz olarak geçirilen uzun saatler de kireçlenmeye zemin hazırlamaktadır. Değiştirilemez faktörler arasındaki genetik özellikler de önemli nedenler arasında yer almaktadır.Kalça bölgesinde görülen kireçlenme; hareketli ve oynak eklemlerin yüzeyindeki kıkırdak hasarına bağlı olarak ortaya çıkar. Kulak kireçlenmesi; nedeni tam olarak bilinmese de kalıtımsal faktörler ile ortaya çıktığı düşünülmektedir. Erkeklerden daha çok kadınlarda ve genelde 20 ila 40 yaş arasında görülmektedir.Kireçlenme Nasıl Teşhis Edilir?Kireçlenme teşhisi, hastalığın vücutta görüldüğü eklemlere göre klinik muayene, hasta öyküsünün sorgulanması ve bazı tetkikler gerçekleştirilerek konulmaktadır.Omurga kireçlenmesi veya daralması tanısı; muayene, ağrı karakterinin tanımlanması ve radyolojik incelemelerle konulur. 3 aydan fazla süren ve geçmeyen ağrılar, eklemlerde bir sorunun varlığının göstergesidir. Hastada ağrı geniş bir alana yayılır ve yumruk yenmiş gibi bir his yaratır. Ağrıyı iç organlarda hissetmek de mümkündür. Ağrı aralıklarla gidip gelebilir. Tanı konulurken tüm omurga sistemi gözden geçirilmelidir.Diz kireçlenmesi teşhisi; muayene sonrası basit bir röntgen ile konulabilir. Kompleks vakalarda ise MR ve kan tahlilleri de gerekebilir.Kalça kireçlenmesinin teşhisinde, kalça filmi önemli bir yer tutar. Bunun yanında, kalça ekleminde hissedilen ağrıda yapılan özel testlerle, hastanın belli hareketleri yapıp yapamadığı incelenir. Kalça filmi de kalça yapısındaki sorunların tespiti için önemli ayrıntıları gösterir. Hastanın, tedavisi mümkün olmayan ve protez gerektirecek bir kireçlenme tablosuyla karşılaşmaması için hastalık erken dönemde bu tür tetkik yöntemleri ile belirlenebilir.Kulak kireçlenmesinin tanısı; kulak çınlaması ya da işitme kaybı ile doktora başvuran hastalara uygulanan işitme testleri ile konulur. Bunun yanında hastanın ailesindeki hastalık geçmişi öyküsü ve klinik muayene de önemlidir. Hastanın, muayene ve yapılan testler sonucu ‘otoskleroz’ teşhisi alması durumunda, hangi tedavinin uygulanacağının da kararı verilir. Boyun kireçlenmesinin tanısı; klinik muayene, hasta öyküsü ve gerektiğinde röntgen ve MR gibi görüntüleme yöntemleri ile konulur. Kireçlenmenin boyutu ve bunun, hastanın sosyal yaşamına etkisi göz önüne alınarak uygun tedavi yöntemi belirlenir.Kireçlenme Nasıl Tedavi Edilir?Kireçlenme tedavisinde; günlük yaşam alışkanlıklarında değişiklikler, romatizmal ve bitkisel ilaçlar, fizik tedavi uygulamaları, ozon tedavisi, eklem içi sıvı kaybının yerine konulmasına yönelik enjeksiyonlar gibi pek çok yöntemden yararlanılmaktadır. Ancak kireçlenme, bu tedavilere yanıt vermiyorsa, hastanın yaşam kalitesi önemli oranda düşüş gösteriyor ve hastalığın seyri giderek kötüleşiyorsa, cerrahi seçenekler gündeme gelmektedir. Diz kireçlenmelerinde öncelikle, artroskopi ve osteotomi denilen cerrahi tekniklere başvurulmaktadır. Kapalı ameliyat olarak da bilinen ‘mikro cerrahi’ yöntemiyle, ortalama 1.5-2 saat süren mikro cerrahi ameliyatının tamamı 2 cm’lik cilt kesisi ve özel ameliyat mikroskobu ile yapılır. Hasta, 1 gün hastanede kaldıktan sonra taburcu olabilir ve ameliyattan iki hafta sonra da iş yaşamına geri dönebilir.Kalça kireçlenmesi tedavisinde, öncelikle kalça eklemi çevresindeki kasların kuvvetini ve dengesini ayarlamak için özel bir egzersiz tedavisi uygulanır. Hasta, bel fıtığı gibi sorun yaşamıyorsa, esneme ve germe harekelerini içeren, yoga ve pilatesten önemli ölçüde fayda sağlayabilir. Egzersizlerin yanı sıra gerektiğinde, ağrı kesici ve kas gevşetici ilaçlardan da yararlanılmaktadır.Kalça eklemi koruyucu ameliyatların uygulanacağı hastalarda, ‘kalça artroskopisi’ cerrahisi gündeme gelmektedir. Bu yöntem ile eklem içi problemler önemli ölçüde giderilmektedir. “Güvenilir Luksasyon” tekniğinde ise kalça, yuvasından eklem koruyucu yöntem ile çıkarılarak, gelişebilecek kireçlenme de önlenebilmektedir.Boyun kireçlenmelerinde ağırlıklı olarak; istirahat, boyun korsesi, ilaç tedavisi, fizik tedavi uygulamaları, egzersizler, enjeksiyon yöntemleri ve hastanın günlük yaşam alışkanlıklarını değiştirmesine yönelik eğitimler kullanılmaktadır. Kulak kireçlenmesinde öncelikle fiziksel muayene, işitme testi ve gerekirse radyolojik incelemeler yapılır. Ardından kireçlenmenin durumuna göre tedavi planlanır. Kulak zarında herhangi bir hasar yaratmayan miringoskleroz; yani basit kulak zarı kireçlenmelerinde cerrahi bir müdahale yapılmaz. Timpanoskleroz denen ve orta kulak kemikçiklerini tutan tipinde çekiç, örs ve üzengi kemiklerinin kireçlenme durumuna göre cerrahi uygulanır. Etkilenen kemikçikler operasyon sırasında tespit edilip çıkarılır ve buna uygun orta kulak protezleri ile işitme tekrar normal seviyelere getirilir. Bu protezler titanyum, floroplastik, teflon ya da teflon floroplastik olabilir. Hangisinin tercih edileceği, kullanılacağı yere ve amacına göre belirlenmektedir.Kulak kireçlenmesinin özel bir tipi olan “otoskleroz”un tedavisi erken ve geç evre olarak ikiye ayrılır. Erken dönemde henüz kireçlenme tam oluşmamıştır. Yumuşak evre olarak da bilinen bu dönemde hastaya sodyum florür içerikli tabletler verilip hastalığın ilerlemesi yavaşlatılabilir. Ancak kireçlenmenin ilerlediği ve geç evre olarak bilinen durumda tedavi yöntemi cerrahi olmaktadır. Genel ya da lokal anestezi altında gerçekleştirilen ameliyatta kireçlenmiş kemikçik çıkarılarak yerine piston yerleştirilir. Bazen otoskleroz, iç kulak kireçlenmesine kadar gidebilir. Kireçlenmenin iç kulağa kadar gitmesi durumunda ameliyat yapılsa bile işitme kaybı düzeltilemez hale gelebilir. Çünkü kireçlenme iç kulağa ilerledikçe hastanın sinirsel işitme kaybı başlar. Bunun için erken dönemde tedavi sağlanması önemlidir.Omurga kireçlenmesinin tedavisinde amaç; hastanın günlük yaşam aktivitelerini geri kazanmasını sağlamaktır. İlaç kullanımı, egzersizler, fizik tedavi, vücutta kesi oluşturmayan mikrocerrahi yöntemi ile gerçekleştirilen ameliyatlar ile hastalar sağlığına kavuşmaktadır.Kireçlenme, yaşam boyu sürebilen bir hastalıktır ve bu nedenle tedavilerin ardından hastanın yaşam konforunu koruyucu önlemler alması çok önemlidir. Kilo vermek ve sağlıklı kilo kontrolü, sigara kullanımını sonlandırmak, yaşa uygun düzenli spor ve egzersiz yapmak bu açıdan gereklidir. Yüzme gibi vücuttaki kasların düzenli olarak çalışmasını sağlayan sporların belirli bir düzende yapılması, kireçlenmenin neden olacağı olumsuz etkilerin azalmasına ve hastalığın seyrinin yavaşlamasına yardımcı olacaktır. Kireçlenme ile İlgili Sık Sorulan SorularDiz eklemlerinin dikkatsiz kullanımı kireçlenmeye neden olur mu?Diz bölgesindeki kireçlenmenin en önemli sebebi genetik yatkınlık, aşırı kilo ile kötü ve dikkatsiz aktivite yapılmasıdır. Yükü dizleri ile kaldıran meslek grupları ile ısınmadan bilinçsizce yapılan spor ve uzun süre yanlış ayakkabı kullanımı sonucunda bu sorun ile birlikte ayak ve ayak bileği problemleri ortaya çıkabilmektedir.Dizden gelen çıtırtı sesi neye işaret eder?Kireçlenme dizin iç bölümünde ya da diz kapağında görülmektedir. Diz bölgesindeki kireçlenme sonucunda hastanın bir süre sonra merdiven inip çıkması ve oturup kalkması zorlaşır. Kireçlenme deneniyle hareket kabiliyeti düşer. Hastalar, bu sorun nedeniyle eklemlerinden gelen çıtırtı sesinden rahatsız olmaktadır. Menüsküs yırtığı ya da eklem faresine bağlı gelişen diz kilitlenmeleri sonrası oluşan ani düşmeler kalça kırıklarının nedenidir. Kalça kırıkları, yaşlı hastalarda hayati tehlikesi olan bir yaralanmadır.Diz protezi ameliyatı sonrası hasta hemen yürüyebilir mi?Diz protezi ameliyatı, dizin kireçlenmiş eklem kıkırdaklarının alınarak onların yerine metalden yapılmış ve araya polietilen destek parçası konulmuş benzerlerinin konulmasıyla yapılmaktadır. Hem uyluk kemiğinin alt, hem de kaval kemiğinin üst eklem yüzleri değiştirilir. Ender de olsa diz kapağı da değiştirilebilir. Bu parçalar çimento denilen özel bir malzeme ile kemiğe yapıştırılır. Hasta ertesi gün yürütülür ve 15-20 gün içerisinde de dikişleri alınabilir. Kalça kireçlenmesi diz ağrısı ile kendini gösterir mi?Kalça kireçlenmesinin teşhisinde ağrının kaynağının doğru belirlenmesi gerekmektedir. Bu sorun nedeniyle rahatsız olan birçok kişi, kalça ağrısı değil de diz ağrısı nedeniyle ortopedistlere başvurmaktadır. Kalçadaki kireçlenme sorununun neden olduğu ağrının genellikle dize vurması sonucunda bu hastalık teşhis edilmektedir. Kalçada kemik kangreni ve yumuşak dokuları etkileyen hastalıklar ile bel kaynaklı ağrılar da kalça bölgesinde ağrıya neden olabilmektedir. Bu ağrıların kireçlenme sorunu ile ilgisi genellikle bulunmamaktadır. Kireçlenmeye bağlı ağrılar kasığın ön tarafında ağrı şeklinde kendini gösterirken, kalçanın arka kısmındaki ağrıların büyük kısmı bel bölgesi kökenli ağrılar olmaktadır.Kalça ve diz kireçlenmesi olan hastalar kilo vermeli mi?Kalça eklemi vücudun en fazla yük taşıyan eklemidir. Dizlere de vücudun ağırlığı binmektedir. Bu nedenle aşırı kiloyla daha fazla yük taşıması önlenmelidir. Kalça veya diz eklemlerinde kireçlenme olan aşırı kilolu kişilerin mutlaka beslenmesine dikkat etmesi ve kilo vermesi gerekir.Boyun kireçlenmesi ağrısı nerelere vurur?Boyunda görülen kireçlenme sadece boyun bölgesinde değil omuz ve kollarda da ağrıya neden olabilmektedir. Gerekli tedavi uygulaması ile bu bölgelerdeki ağrıların da geçtiği görülmektedir.Boyun kireçlenmesi tedavi edilmediğinde ne olur?Boyun kireçlenmesi egzersiz, istirahat ve medikal uygulamalar ile tedavi edilebilen bir sorundur. Tedavisi ihmal edildiğinde boynun hareket kabiliyeti önemli ölçüde düşecektir ve hasta günlük işlerini, kendi öz bakımını bile yapamayacak duruma gelebilir.Kulak kireçlenmesinde cerrahi süreci nasıldır?Otoskleroz vakalarında tercih edilen tedavi yöntemi ameliyattır. “Stapedotomi” denilen bu ameliyat üzengi kemiğinin çıkarılarak yerine metal ya da plastik bir protez yerleştirilmesi esasına dayanır. Ameliyattan sonra birkaç gün boyunca baş dönmesi görülebilir, bu yüzden yatak istirahatı gereklidir. Her ameliyatta olduğu gibi bazı riskler mevcuttur. Bu yüzden iki kulakta birden kireçlenme varsa öncelikle bir kulağın ameliyat edilmesi alınan sonuca göre diğerine de ameliyat gerekip gerekmediğine karar verilmesi uygun olanıdır.Operasyon sonrası nelere dikkat edilmelidir?Operasyon sonrası hastaların iki gün dinlenmesi yeterli olur. Ancak ameliyatı takip eden ilk üç hatta altı ay önem taşımaktadır. Hastanın bu sürede kulakta pozitif basınca yol açacak ağır kaldırma, ıkınma, dalış ya da uçak yolcuğu gibi durumlardan kaçınması gerekir. Otosklerozun her iki kulakta ortaya çıkma ihtimali daha fazla bu tür hastalarda her iki kulağa aynı anda müdahale yapılmaz, en az 6 ay beklemek gerekir. Cerrahi sonrası hastaların işitmeleri hemen düzelir ve buna paralel olarak da duydukları kulak çınlamaları azalır, hatta kaybolur. Hastalar daha önce kullanmak zorunda kaldıkları işitme cihazlarını ve getirdiği sıkıntıları bırakıp normal yaşantılarına geri dönebilir.İşitme cihazı seçiminde nelere dikkat edilmelidir?Hekim ameliyatı riskli bulduğu durumlarda, ilaçla tedavi de mümkün değilse en uygunu işitme cihazlarıdır. Dışarıdan gelen seslerin şiddetini yükselterek kulağın duyabileceği seviyeye getiren bu elektronik cihazlar, seçilirken işitme kaybının derecesi ve sebebi göz önünde bulundurulur.
Kireçlenme Nedir? Halk arasında kireçlenme, tıpta dejeneratif eklem hastalığı olarak adlandırılan eklem kireçlenmeleri, vücuttaki tüm eklemleri etkileyebildiği gibi özellikle; kalça ve bel, boyun, diz ve parmak eklemlerinde hareket kabiliyetini kısıtlayıcı sorunları beraberinde getirebilir. Omurgadaki kireçlenme, kalça ve dizlere binen yükü artırır. Beldeki kireçlenme, boyun ve sırttaki kireçlenmeleri tetikler. Belde bir ya da iki omurda kireçlenme ortaya çıkmışsa, diğer üç omura binen yük de artar. Bu durum nedeniyle, omurların dayanıklılığının azalmasıyla kayma ya da omurga kanalında darlık oluşabilir.Kireçlenme Belirtileri Nelerdir? Kireçlenme, vücuttaki bazı eklemlerde ortaya çıkan ve hastada hareket kabiliyetini olumsuz etkileyen bir hastalıktır. Kireçlenmenin belirtileri, hastalığın hangi eklemi tuttuğu ve etkilediği ile ilişkilidir.Kireçlenme diz ekleminde; yürürken ve merdiven çıkarken dizde dayanılmaz bir ağrılar, dizde kilitlenme, ağrıyla birlikte ses veya çıtırtı hissi gibi belirtiler ile kendini göstermektedir.Kireçlenme boyunda kendini gösterdiğinde; baş ağrısı ve boyun ağrısı, kola yayılan ağrı, boyunda tutukluk, kolda güçsüzlük - hissizlik - yanma - batma, ellerde zayıflık - beceri azalması - uyuşma - karıncalanma, kulak çınlaması, baş dönmesi ve bulanık görme gibi belirtilere neden olabilir.Kireçlenmeye sebep olan eklem içi sıvının azalması omurgada ortaya çıktığında, buradaki küçük eklemlerin yavaş yavaş fonksiyonlarını kaybetmesine neden olur. Omurganın esnekliğini yitirmesi ile kemikler kalınlaşır. Sonuç olarak sinirlerde sıkışıklık, esnekliğin azalmasına bağlı olarak ağrıyla birlikte gelen hareket kısıtlılığı, kamburluklar, bel çukurunda artma, öne ve yana eğrilikler gibi şekil bozuklukları görülebilir. Omurga kireçlenmesinde hasta ‘yumruk yemiş’ hissi yaratan ağrılar hisseder, omurgada kayma veya omurga kanalında darlık gibi sorunlar oluşur.Kalça bölgesinde görülen kireçlenmede en sık görülen belirti ağrıdır. İlk evrede ağrı, dinlenme ile ortadan kalkan bir karakterdedir. Hastalık ilerlediğinde ise istirahat etmek ağrısının giderilmesinde etkisiz kalır ve hasta, ağrı kesici kullanımına ihtiyaç duyar. Hastalığın daha ileri aşamasındaysa, deformasyonun artışına bağlı olarak ağır ağrı kesiciler kullanılmakta ve bir süre sonra fizik tedavi ile enjeksiyon gibi uygulamalar da artık sonuç vermemektedir. Son evrede ameliyat gerekli hale gelmektedir. Kulak kireçlenmesi ise tıpta, ‘Otoskleroz’ adıyla bilinir. İç kulağın kemik duvarının bozulmaya bağlı olarak iç kulak girişinde süngerimsi bir kemiğin ortaya çıkması ve üzengi kemiğinin de kireçlenip hareket kabiliyetini kaybetmesi durumudur. Kulak çınlaması ve kulakların birinde ya da ikisinde yavaş ilerleyen işitme kaybı gibi belirtiler göstermektedir. Ancak bu şikayetler, farklı hastalıkların da habercisi olabileceği için hasta öyküsü ve ayrıntılı incelemenin önemi büyüktür.Genel olarak kireçlenme belirtileri şu şekildedir:Kireçlenme Neden Olur?Kireçlenme, yaşlanmayla birlikte gelen hücresel kayıplar, hareketsiz yaşam, iltihaplanma ve enfeksiyon, iskelet ve bağ dokularını etkileyen sorunlar, genetik ve otoimmün hastalıklar ve vitamin eksiklikleri gibi nedenlerle kanda çok fazla kalsiyum bulunmasının bir sonucudur. Kireçlenmenin nedenleri, vücutta etkilediği ekleme göre de değişkenlik göstermektedir. Dizde kireçlenmeye yol açan eklem içi sıvı azalmasının temelinde, bazı hastalıkların olduğu bilinmektedir. Diz kireçlemesini; eklem kıkırdağını zaman içinde aşındıran ‘osteoartrit’, vücuttaki farklı pek çok eklemi tutabilen ve inflamatuar-iltihabi bir hastalık olan ‘romatoid artrit’ ile diz ekleminde oluşan kırıklar ile bağ yaralanmalarına bağlı olarak görülebilen ‘posttravmatik’ adlı eklem bozuklukları tetikleyebilmektedir.Boyundaki kireçlenme; yaşlanma ile birlikte mikro ve makro travmalar, duruş bozuklukları ve genetik faktörler kaynaklı olarak görülmektedir.Omurga kireçlenmesinin temelinde yatan en önemli faktörler arasında; ileri yaş ile birlikte sedanter yaşam yer almaktadır. Bunun yanında; aşırı kilo, sağlıksız beslenme, sigara kullanımı ve masa başında hareketsiz olarak geçirilen uzun saatler de kireçlenmeye zemin hazırlamaktadır. Değiştirilemez faktörler arasındaki genetik özellikler de önemli nedenler arasında yer almaktadır.Kalça bölgesinde görülen kireçlenme; hareketli ve oynak eklemlerin yüzeyindeki kıkırdak hasarına bağlı olarak ortaya çıkar. Kulak kireçlenmesi; nedeni tam olarak bilinmese de kalıtımsal faktörler ile ortaya çıktığı düşünülmektedir. Erkeklerden daha çok kadınlarda ve genelde 20 ila 40 yaş arasında görülmektedir.Kireçlenme Nasıl Teşhis Edilir?Kireçlenme teşhisi, hastalığın vücutta görüldüğü eklemlere göre klinik muayene, hasta öyküsünün sorgulanması ve bazı tetkikler gerçekleştirilerek konulmaktadır.Omurga kireçlenmesi veya daralması tanısı; muayene, ağrı karakterinin tanımlanması ve radyolojik incelemelerle konulur. 3 aydan fazla süren ve geçmeyen ağrılar, eklemlerde bir sorunun varlığının göstergesidir. Hastada ağrı geniş bir alana yayılır ve yumruk yenmiş gibi bir his yaratır. Ağrıyı iç organlarda hissetmek de mümkündür. Ağrı aralıklarla gidip gelebilir. Tanı konulurken tüm omurga sistemi gözden geçirilmelidir.Diz kireçlenmesi teşhisi; muayene sonrası basit bir röntgen ile konulabilir. Kompleks vakalarda ise MR ve kan tahlilleri de gerekebilir.Kalça kireçlenmesinin teşhisinde, kalça filmi önemli bir yer tutar. Bunun yanında, kalça ekleminde hissedilen ağrıda yapılan özel testlerle, hastanın belli hareketleri yapıp yapamadığı incelenir. Kalça filmi de kalça yapısındaki sorunların tespiti için önemli ayrıntıları gösterir. Hastanın, tedavisi mümkün olmayan ve protez gerektirecek bir kireçlenme tablosuyla karşılaşmaması için hastalık erken dönemde bu tür tetkik yöntemleri ile belirlenebilir.Kulak kireçlenmesinin tanısı; kulak çınlaması ya da işitme kaybı ile doktora başvuran hastalara uygulanan işitme testleri ile konulur. Bunun yanında hastanın ailesindeki hastalık geçmişi öyküsü ve klinik muayene de önemlidir. Hastanın, muayene ve yapılan testler sonucu ‘otoskleroz’ teşhisi alması durumunda, hangi tedavinin uygulanacağının da kararı verilir. Boyun kireçlenmesinin tanısı; klinik muayene, hasta öyküsü ve gerektiğinde röntgen ve MR gibi görüntüleme yöntemleri ile konulur. Kireçlenmenin boyutu ve bunun, hastanın sosyal yaşamına etkisi göz önüne alınarak uygun tedavi yöntemi belirlenir.Kireçlenme Nasıl Tedavi Edilir?Kireçlenme tedavisinde; günlük yaşam alışkanlıklarında değişiklikler, romatizmal ve bitkisel ilaçlar, fizik tedavi uygulamaları, ozon tedavisi, eklem içi sıvı kaybının yerine konulmasına yönelik enjeksiyonlar gibi pek çok yöntemden yararlanılmaktadır. Ancak kireçlenme, bu tedavilere yanıt vermiyorsa, hastanın yaşam kalitesi önemli oranda düşüş gösteriyor ve hastalığın seyri giderek kötüleşiyorsa, cerrahi seçenekler gündeme gelmektedir. Diz kireçlenmelerinde öncelikle, artroskopi ve osteotomi denilen cerrahi tekniklere başvurulmaktadır. Kapalı ameliyat olarak da bilinen ‘mikro cerrahi’ yöntemiyle, ortalama 1.5-2 saat süren mikro cerrahi ameliyatının tamamı 2 cm’lik cilt kesisi ve özel ameliyat mikroskobu ile yapılır. Hasta, 1 gün hastanede kaldıktan sonra taburcu olabilir ve ameliyattan iki hafta sonra da iş yaşamına geri dönebilir.Kalça kireçlenmesi tedavisinde, öncelikle kalça eklemi çevresindeki kasların kuvvetini ve dengesini ayarlamak için özel bir egzersiz tedavisi uygulanır. Hasta, bel fıtığı gibi sorun yaşamıyorsa, esneme ve germe harekelerini içeren, yoga ve pilatesten önemli ölçüde fayda sağlayabilir. Egzersizlerin yanı sıra gerektiğinde, ağrı kesici ve kas gevşetici ilaçlardan da yararlanılmaktadır.Kalça eklemi koruyucu ameliyatların uygulanacağı hastalarda, ‘kalça artroskopisi’ cerrahisi gündeme gelmektedir. Bu yöntem ile eklem içi problemler önemli ölçüde giderilmektedir. “Güvenilir Luksasyon” tekniğinde ise kalça, yuvasından eklem koruyucu yöntem ile çıkarılarak, gelişebilecek kireçlenme de önlenebilmektedir.Boyun kireçlenmelerinde ağırlıklı olarak; istirahat, boyun korsesi, ilaç tedavisi, fizik tedavi uygulamaları, egzersizler, enjeksiyon yöntemleri ve hastanın günlük yaşam alışkanlıklarını değiştirmesine yönelik eğitimler kullanılmaktadır. Kulak kireçlenmesinde öncelikle fiziksel muayene, işitme testi ve gerekirse radyolojik incelemeler yapılır. Ardından kireçlenmenin durumuna göre tedavi planlanır. Kulak zarında herhangi bir hasar yaratmayan miringoskleroz; yani basit kulak zarı kireçlenmelerinde cerrahi bir müdahale yapılmaz. Timpanoskleroz denen ve orta kulak kemikçiklerini tutan tipinde çekiç, örs ve üzengi kemiklerinin kireçlenme durumuna göre cerrahi uygulanır. Etkilenen kemikçikler operasyon sırasında tespit edilip çıkarılır ve buna uygun orta kulak protezleri ile işitme tekrar normal seviyelere getirilir. Bu protezler titanyum, floroplastik, teflon ya da teflon floroplastik olabilir. Hangisinin tercih edileceği, kullanılacağı yere ve amacına göre belirlenmektedir.Kulak kireçlenmesinin özel bir tipi olan “otoskleroz”un tedavisi erken ve geç evre olarak ikiye ayrılır. Erken dönemde henüz kireçlenme tam oluşmamıştır. Yumuşak evre olarak da bilinen bu dönemde hastaya sodyum florür içerikli tabletler verilip hastalığın ilerlemesi yavaşlatılabilir. Ancak kireçlenmenin ilerlediği ve geç evre olarak bilinen durumda tedavi yöntemi cerrahi olmaktadır. Genel ya da lokal anestezi altında gerçekleştirilen ameliyatta kireçlenmiş kemikçik çıkarılarak yerine piston yerleştirilir. Bazen otoskleroz, iç kulak kireçlenmesine kadar gidebilir. Kireçlenmenin iç kulağa kadar gitmesi durumunda ameliyat yapılsa bile işitme kaybı düzeltilemez hale gelebilir. Çünkü kireçlenme iç kulağa ilerledikçe hastanın sinirsel işitme kaybı başlar. Bunun için erken dönemde tedavi sağlanması önemlidir.Omurga kireçlenmesinin tedavisinde amaç; hastanın günlük yaşam aktivitelerini geri kazanmasını sağlamaktır. İlaç kullanımı, egzersizler, fizik tedavi, vücutta kesi oluşturmayan mikrocerrahi yöntemi ile gerçekleştirilen ameliyatlar ile hastalar sağlığına kavuşmaktadır.Kireçlenme, yaşam boyu sürebilen bir hastalıktır ve bu nedenle tedavilerin ardından hastanın yaşam konforunu koruyucu önlemler alması çok önemlidir. Kilo vermek ve sağlıklı kilo kontrolü, sigara kullanımını sonlandırmak, yaşa uygun düzenli spor ve egzersiz yapmak bu açıdan gereklidir. Yüzme gibi vücuttaki kasların düzenli olarak çalışmasını sağlayan sporların belirli bir düzende yapılması, kireçlenmenin neden olacağı olumsuz etkilerin azalmasına ve hastalığın seyrinin yavaşlamasına yardımcı olacaktır. Kireçlenme ile İlgili Sık Sorulan SorularDiz eklemlerinin dikkatsiz kullanımı kireçlenmeye neden olur mu?Diz bölgesindeki kireçlenmenin en önemli sebebi genetik yatkınlık, aşırı kilo ile kötü ve dikkatsiz aktivite yapılmasıdır. Yükü dizleri ile kaldıran meslek grupları ile ısınmadan bilinçsizce yapılan spor ve uzun süre yanlış ayakkabı kullanımı sonucunda bu sorun ile birlikte ayak ve ayak bileği problemleri ortaya çıkabilmektedir.Dizden gelen çıtırtı sesi neye işaret eder?Kireçlenme dizin iç bölümünde ya da diz kapağında görülmektedir. Diz bölgesindeki kireçlenme sonucunda hastanın bir süre sonra merdiven inip çıkması ve oturup kalkması zorlaşır. Kireçlenme deneniyle hareket kabiliyeti düşer. Hastalar, bu sorun nedeniyle eklemlerinden gelen çıtırtı sesinden rahatsız olmaktadır. Menüsküs yırtığı ya da eklem faresine bağlı gelişen diz kilitlenmeleri sonrası oluşan ani düşmeler kalça kırıklarının nedenidir. Kalça kırıkları, yaşlı hastalarda hayati tehlikesi olan bir yaralanmadır.Diz protezi ameliyatı sonrası hasta hemen yürüyebilir mi?Diz protezi ameliyatı, dizin kireçlenmiş eklem kıkırdaklarının alınarak onların yerine metalden yapılmış ve araya polietilen destek parçası konulmuş benzerlerinin konulmasıyla yapılmaktadır. Hem uyluk kemiğinin alt, hem de kaval kemiğinin üst eklem yüzleri değiştirilir. Ender de olsa diz kapağı da değiştirilebilir. Bu parçalar çimento denilen özel bir malzeme ile kemiğe yapıştırılır. Hasta ertesi gün yürütülür ve 15-20 gün içerisinde de dikişleri alınabilir. Kalça kireçlenmesi diz ağrısı ile kendini gösterir mi?Kalça kireçlenmesinin teşhisinde ağrının kaynağının doğru belirlenmesi gerekmektedir. Bu sorun nedeniyle rahatsız olan birçok kişi, kalça ağrısı değil de diz ağrısı nedeniyle ortopedistlere başvurmaktadır. Kalçadaki kireçlenme sorununun neden olduğu ağrının genellikle dize vurması sonucunda bu hastalık teşhis edilmektedir. Kalçada kemik kangreni ve yumuşak dokuları etkileyen hastalıklar ile bel kaynaklı ağrılar da kalça bölgesinde ağrıya neden olabilmektedir. Bu ağrıların kireçlenme sorunu ile ilgisi genellikle bulunmamaktadır. Kireçlenmeye bağlı ağrılar kasığın ön tarafında ağrı şeklinde kendini gösterirken, kalçanın arka kısmındaki ağrıların büyük kısmı bel bölgesi kökenli ağrılar olmaktadır.Kalça ve diz kireçlenmesi olan hastalar kilo vermeli mi?Kalça eklemi vücudun en fazla yük taşıyan eklemidir. Dizlere de vücudun ağırlığı binmektedir. Bu nedenle aşırı kiloyla daha fazla yük taşıması önlenmelidir. Kalça veya diz eklemlerinde kireçlenme olan aşırı kilolu kişilerin mutlaka beslenmesine dikkat etmesi ve kilo vermesi gerekir.Boyun kireçlenmesi ağrısı nerelere vurur?Boyunda görülen kireçlenme sadece boyun bölgesinde değil omuz ve kollarda da ağrıya neden olabilmektedir. Gerekli tedavi uygulaması ile bu bölgelerdeki ağrıların da geçtiği görülmektedir.Boyun kireçlenmesi tedavi edilmediğinde ne olur?Boyun kireçlenmesi egzersiz, istirahat ve medikal uygulamalar ile tedavi edilebilen bir sorundur. Tedavisi ihmal edildiğinde boynun hareket kabiliyeti önemli ölçüde düşecektir ve hasta günlük işlerini, kendi öz bakımını bile yapamayacak duruma gelebilir.Kulak kireçlenmesinde cerrahi süreci nasıldır?Otoskleroz vakalarında tercih edilen tedavi yöntemi ameliyattır. “Stapedotomi” denilen bu ameliyat üzengi kemiğinin çıkarılarak yerine metal ya da plastik bir protez yerleştirilmesi esasına dayanır. Ameliyattan sonra birkaç gün boyunca baş dönmesi görülebilir, bu yüzden yatak istirahatı gereklidir. Her ameliyatta olduğu gibi bazı riskler mevcuttur. Bu yüzden iki kulakta birden kireçlenme varsa öncelikle bir kulağın ameliyat edilmesi alınan sonuca göre diğerine de ameliyat gerekip gerekmediğine karar verilmesi uygun olanıdır.Operasyon sonrası nelere dikkat edilmelidir?Operasyon sonrası hastaların iki gün dinlenmesi yeterli olur. Ancak ameliyatı takip eden ilk üç hatta altı ay önem taşımaktadır. Hastanın bu sürede kulakta pozitif basınca yol açacak ağır kaldırma, ıkınma, dalış ya da uçak yolcuğu gibi durumlardan kaçınması gerekir. Otosklerozun her iki kulakta ortaya çıkma ihtimali daha fazla bu tür hastalarda her iki kulağa aynı anda müdahale yapılmaz, en az 6 ay beklemek gerekir. Cerrahi sonrası hastaların işitmeleri hemen düzelir ve buna paralel olarak da duydukları kulak çınlamaları azalır, hatta kaybolur. Hastalar daha önce kullanmak zorunda kaldıkları işitme cihazlarını ve getirdiği sıkıntıları bırakıp normal yaşantılarına geri dönebilir.İşitme cihazı seçiminde nelere dikkat edilmelidir?Hekim ameliyatı riskli bulduğu durumlarda, ilaçla tedavi de mümkün değilse en uygunu işitme cihazlarıdır. Dışarıdan gelen seslerin şiddetini yükselterek kulağın duyabileceği seviyeye getiren bu elektronik cihazlar, seçilirken işitme kaybının derecesi ve sebebi göz önünde bulundurulur. | 12,231 |
436 | Hastalıklar | Kleptomani (Çalma-hırsızlık hastalığı) | Psikolojik bir rahatsızlık olan kleptomani, halk arasında çalma hastalığı olarak tanımlanıyor. Kleptomanlar tarafından çalınan eşyalar genellikle kullanılmamak üzere saklanıyor. Hatta bazı kişiler çaldıkları eşyaları bağışlayabiliyor, aile üyelerine ve arkadaşlarına hediye edebiliyorlar. Bazen çaldıkları yere geri giderek bırakabiliyorlar. Çalma dürtüsü dönem dönem gidip gelebiliyor, zamanla daha az ya da daha yoğun şekilde hissedilebiliyor. Kleptomani konusunda uzman yardımı alınması büyük önem taşıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Psikoloji Bölümü’nden Uz. Psi. Arzu Beyribey, kleptomani (çalma- hırsızlık hastalığı) hakkında bilgi verdi.Psikolojik bir rahatsızlık olan kleptomani, halk arasında çalma hastalığı olarak tanımlanıyor. Kleptomanlar tarafından çalınan eşyalar genellikle kullanılmamak üzere saklanıyor. Hatta bazı kişiler çaldıkları eşyaları bağışlayabiliyor, aile üyelerine ve arkadaşlarına hediye edebiliyorlar. Bazen çaldıkları yere geri giderek bırakabiliyorlar. Çalma dürtüsü dönem dönem gidip gelebiliyor, zamanla daha az ya da daha yoğun şekilde hissedilebiliyor. Kleptomani konusunda uzman yardımı alınması büyük önem taşıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Psikoloji Bölümü’nden Uz. Psi. Arzu Beyribey, kleptomani (çalma- hırsızlık hastalığı) hakkında bilgi verdi.
Kleptomani Nedir?Hırsızlık hastalığı olarak da bilinen kleptomani, maddi değeri olmadığı, kişisel kullanım için gereksinim duyulmadığı halde, nesnelere yönelik çalma dürtüsüne kişinin kendini kontrol edemediği psikolojik bir rahatsızlıktır. Genelde ergenlik döneminde başlayan, geç erişkinliğe kadar süren, bazı hastalarda ömür boyu sürebilen bir rahatsızlıktır. Seyrek rastlandığı, sosyal damgalamaya yol açtığı için tedavi arayışının kısıtlılığı sebebiyle, halk arasında yaygınlığı kesin saptanamamaktadır. Çalışmalar, hırsızların %3,8 ile %10’unun kleptoman olduğunu ortaya koymuştur.Kleptomani Risk Faktörleri Nelerdir?Kleptomani genellikle gençlik yılları ya da genç erişkinlik döneminde başlamakta olup, bazen yetişkinlikte ya da daha sonraki dönemde de başlayabilir. Teşhis konulmuş olan hastaların yaklaşık üçte ikisi kadındır.Aile geçmişi: Kleptomanisi ya da obsesif kompulsif bozukluğu olan veya alkol ya da başka bir madde kullanım bozukluğu olan bir ebeveyn veya kardeş gibi birinci dereceden bir akrabaya sahip olmak, bu hastalığa yakalanma riskini artırabilir.Ek bir psikolojik rahatsızlık varlığı: Bu kişilerde genellikle bipolar bozukluk, anksiyete bozukluğu, yeme bozukluğu, madde kullanım bozukluğu veya kişilik bozukluğu gibi başka bir psikolojik bozukluk da bulunmaktadır.Kleptomani Belirtileri Nelerdir? İhtiyaç duyulmayan eşyaları çalma konusunda güçlü dürtüsellik ve bu dürtüleri kontrol etmede yetersizlik, Dürtüler oluştuğunda hissedilen gerginlik, endişe veya uyarılma duygusu Çalarken zevk, rahatlama veya tatmin hissi duyma Hırsızlıktan sonra kendini suçlu hissederek duyulan pişmanlık, kendinden nefret etme, utanma veya tutuklanma korkusu hissetme, Dürtülerin geri dönüşü ve kleptomani döngüsünün tekrarı.Kleptomani Tedavisi Nasıldır?Kleptomani tedavisi konusunda yeterince çalışma bulunmamaktadır. Kleptomanide tedaviye engel olan bir direnç bulunmakta olup, bu olgularda tedaviyi sınırlayan durumlar arasında, hastalığın saptanabildiği dönemin geç olması, aradan uzun zaman geçmesinin tedaviyi güçleştirmesidir. Hastaların diğer yakınmaları üzerinde dururken, kleptomanik yakınmaları gizlemeye devam ediyorlarsa, tedavide ilerleme sağlanamamakta ve tedavi başarısı düşmektedir. Kleptomaniye genellikle, duygu durum bozuklukları gibi başka komorbid durumlar eşlik edebildiğinden, kişiler genellikle kleptomani için değil, kendilerini rahatsız eden diğer komorbid rahatsızlıkları nedeni ile tedaviye başlamak isterler. Çalma davranışını karmaşık hale getiren sorunlardan biri, beraberinde gelen depresyon, anksiyete, kimlik sorunları gibi farklı sorunların da beraberinde var olmasıdır. Kleptomani ile obsesif kompulsif bozukluğun, patolojik kumar oynamanın, saç yolma rahatsızlığının fenomenolojik benzerlikleri itibariyle, tedavilerinde benzer ilaçların ve yaklaşımların kullanılabileceğini göstermektedir. Kleptomani rahatsızlığının tedavisinde serotonin geri alım inhibitörleri (SSGI) , duygudurum düzenleyiciler ve opioid (dürtü) düzenleyici ilaçlar kullanılmakta ve bilișsel davranıșçı tedavi yaklaşımlarının etkinliğinin psikodinamik veya psikoanalitik yönelimli psikoterapilerden daha başarılı olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Ayrıca bilișsel davranıșçı yaklaşımlar ilaç tedavisi ile birlikte kullanıldığında, sadece ilaç tedavisi yapılan örneklerden daha fazla başarı sağlanmaktadır.Psikodinamik yaklaşımlarTemel hedef kişinin bilinçaltına erişerek, davranışın altında yatan motivasyonu belirleyip, görüşmeler sürecinde hastaya davranışını değiştirmesinde yardımcı olabilmektir. Psikanaliz uzun bir tedavi sürecini içermekte olup, kleptomani ile ilgili tedavi sonuçları tartışmalıdır. Ayrıca psikodinamik terapilerde uzun dönemli takip bilgileri yeterli olmayıp, etkinlikleri herhangi bir kontrollü çalışma bulunmaması nedeni ile bilinmemektedir.Davranıșçı terapilerBilișszl davranıșçı terapinin, depresyon, anksiyete sorunları, patolojik kumar gibi bozukluklardaki etkinliğinin yanı sıra, kleptomani tedavisindeki etkinliği ile ilgili çalışmalar literatürde yer almamakla birlikte, özellikle ilaç desteği ile birlikte kullanıldığında, dürtü kontrol bozuklukları tedavisinde başarılı bulunmaktadırlar. Amaç, doğru olmayan ve işlevsiz düşüncelerin bilișsel yapılandırılması, strese karşı problem çözme yaklaşımları ile alternatif tepkiler oluşturabilmek, yüksek riskli durumların belirlenerek, kaçınma davranışı oluşturarak, yinelemelerin önlenmesidir.Gizli Duyarlılaştırma Tekniği ile çalma isteği, hayal edilmiş çalma davranışlarının sonuçları ile ilişkilendirilerek uygulanmakta olup, kişinin yakalanması veya hapse atılma gibi durumlar yaratılarak başarılı bir şekilde kullanılabilmektedir.Farmakolojik tedavi: Kleptomaninin tedavisi tipik olarak psikoterapi ve ilaç tedavisinden birini ya da her ikisini içermekte olup, standart bir kleptomani tedavisi olmayıp, araştırmalar hala devam etmektedir. Kleptomani hastası olan bir kişi için hangi tip tedavinin en iyi işe yaradığını bulmak için birkaç farklı yok denemek durumunda kalınabilir.Kleptomani için FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Bakanlığı, Food and Drug Administration) onaylı bir ilaç olmamakla beraber, bazı ilaç grupları kleptomani tedavisinde reçetelenebilir: Naltrekson: Çalmakla ilişkili dürtü ve zevkleri azaltabilen, bir opioid antagonisti olup, aslında bir bağımlılık ilacıdır. Antidepresan: Özellikle seçici serotonin geri alım inhibitörü (SSRI) olan antidepresanlar tercih edilmektedir. Kleptomani ile İlgili Sık Sorulan SorularKleptomani neden ortaya çıkar?Serotonine bağlı sorunlar: Beyinde normal olarak bulunan serotonin adı verilen, mutluluk veren nörotransmitter madde, ruh halini ve duyguları düzenlemeye yardımcı olduğundan, dürtü kontrol bozukluğuna yatkın olan insanlarda, düşük düzeyde serotonin bulunduğu gözlenmektedir.Bağımlılık bozuklukları: Çalmak, dopamin denen başka bir nörotransmitter maddenin salınımına neden olabilir. Dopamin ödül ve tatmin gibi duygulara neden olur ve bazı insanlar bu ödüllendirici hissi tekrar tekrar yaşamak isterler.Beynin opioid sistemi bozuklukları: Dürtüler beynin opioid sistemi tarafından düzenlenir. Bu sistemdeki bir dengesizlik dürtülere direnmeyi zorlaştırabilmektedir.Çocuklarda çalma davranışı kleptomani belirtisi midir? 2-8 yaş arası döneminde, henüz mülkiyet kavramını algılayamamış olan çocukların, henüz paylaşma konusunda olgunlaşmamaları sebebiyle, izin alması gerektiğinin bilincinde olmadığını hatırlamak gereklidir. Bu yaş dönemindeki izinsiz alma eylemi kleptomani olmayabilir.Ebeveynin aşırı disiplinli olması, çocuğunu yaşıtlarıyla kıyaslaması, eleştirel tutum, çocuğa olumlu geri bildirimlerde bulunmamak gibi sebepler bu davranışın oluşmasına sebep olabilir. Ebeveynler arasında gerginlik, şiddet varsa çocuk çalma davranışına sürüklenebilir.Kleptomani hastalığının cezai sorumluluğa etkisi nedir?Kleptomani (çalma hastalığı), tam anlamıyla bir akıl hastalığı değildir. Hastanın, işlediği fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği azalmıştır. Mahkemeler, sanık hakkında TCK 32/2 madde gereğince, hükmedilecek cezada indirim yapabilecek, ya da akıl hastalarına özgü güvenlik tedbiri de uygulayabileceklerdir.5237 Sayılı Türk Ceza KanunuAkıl hastalığıMadde 32-(2) Birinci fıkrada yazılı derecede olmamakla birlikte işlediği fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği azalmış olan kişiye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine yirmi beş yıl, müebbet hapis cezası yerine yirmi yıl hapis cezası verilir. Diğer hallerde verilecek ceza, altıda birden fazla olmamak üzere indirilebilir. Mahkûm olunan ceza, süresi aynı olmak koşuluyla, kısmen veya tamamen, akıl hastalarına özgü güvenlik tedbiri olarak da uygulanabilir.
Kleptomani Nedir?Hırsızlık hastalığı olarak da bilinen kleptomani, maddi değeri olmadığı, kişisel kullanım için gereksinim duyulmadığı halde, nesnelere yönelik çalma dürtüsüne kişinin kendini kontrol edemediği psikolojik bir rahatsızlıktır. Genelde ergenlik döneminde başlayan, geç erişkinliğe kadar süren, bazı hastalarda ömür boyu sürebilen bir rahatsızlıktır. Seyrek rastlandığı, sosyal damgalamaya yol açtığı için tedavi arayışının kısıtlılığı sebebiyle, halk arasında yaygınlığı kesin saptanamamaktadır. Çalışmalar, hırsızların %3,8 ile %10’unun kleptoman olduğunu ortaya koymuştur.Kleptomani Risk Faktörleri Nelerdir?Kleptomani genellikle gençlik yılları ya da genç erişkinlik döneminde başlamakta olup, bazen yetişkinlikte ya da daha sonraki dönemde de başlayabilir. Teşhis konulmuş olan hastaların yaklaşık üçte ikisi kadındır.Aile geçmişi: Kleptomanisi ya da obsesif kompulsif bozukluğu olan veya alkol ya da başka bir madde kullanım bozukluğu olan bir ebeveyn veya kardeş gibi birinci dereceden bir akrabaya sahip olmak, bu hastalığa yakalanma riskini artırabilir.Ek bir psikolojik rahatsızlık varlığı: Bu kişilerde genellikle bipolar bozukluk, anksiyete bozukluğu, yeme bozukluğu, madde kullanım bozukluğu veya kişilik bozukluğu gibi başka bir psikolojik bozukluk da bulunmaktadır.Kleptomani Belirtileri Nelerdir?Kleptomani Tedavisi Nasıldır?Kleptomani tedavisi konusunda yeterince çalışma bulunmamaktadır. Kleptomanide tedaviye engel olan bir direnç bulunmakta olup, bu olgularda tedaviyi sınırlayan durumlar arasında, hastalığın saptanabildiği dönemin geç olması, aradan uzun zaman geçmesinin tedaviyi güçleştirmesidir. Hastaların diğer yakınmaları üzerinde dururken, kleptomanik yakınmaları gizlemeye devam ediyorlarsa, tedavide ilerleme sağlanamamakta ve tedavi başarısı düşmektedir. Kleptomaniye genellikle, duygu durum bozuklukları gibi başka komorbid durumlar eşlik edebildiğinden, kişiler genellikle kleptomani için değil, kendilerini rahatsız eden diğer komorbid rahatsızlıkları nedeni ile tedaviye başlamak isterler. Çalma davranışını karmaşık hale getiren sorunlardan biri, beraberinde gelen depresyon, anksiyete, kimlik sorunları gibi farklı sorunların da beraberinde var olmasıdır. Kleptomani ile obsesif kompulsif bozukluğun, patolojik kumar oynamanın, saç yolma rahatsızlığının fenomenolojik benzerlikleri itibariyle, tedavilerinde benzer ilaçların ve yaklaşımların kullanılabileceğini göstermektedir. Kleptomani rahatsızlığının tedavisinde serotonin geri alım inhibitörleri (SSGI) , duygudurum düzenleyiciler ve opioid (dürtü) düzenleyici ilaçlar kullanılmakta ve bilișsel davranıșçı tedavi yaklaşımlarının etkinliğinin psikodinamik veya psikoanalitik yönelimli psikoterapilerden daha başarılı olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Ayrıca bilișsel davranıșçı yaklaşımlar ilaç tedavisi ile birlikte kullanıldığında, sadece ilaç tedavisi yapılan örneklerden daha fazla başarı sağlanmaktadır.Psikodinamik yaklaşımlarTemel hedef kişinin bilinçaltına erişerek, davranışın altında yatan motivasyonu belirleyip, görüşmeler sürecinde hastaya davranışını değiştirmesinde yardımcı olabilmektir. Psikanaliz uzun bir tedavi sürecini içermekte olup, kleptomani ile ilgili tedavi sonuçları tartışmalıdır. Ayrıca psikodinamik terapilerde uzun dönemli takip bilgileri yeterli olmayıp, etkinlikleri herhangi bir kontrollü çalışma bulunmaması nedeni ile bilinmemektedir.Davranıșçı terapilerBilișszl davranıșçı terapinin, depresyon, anksiyete sorunları, patolojik kumar gibi bozukluklardaki etkinliğinin yanı sıra, kleptomani tedavisindeki etkinliği ile ilgili çalışmalar literatürde yer almamakla birlikte, özellikle ilaç desteği ile birlikte kullanıldığında, dürtü kontrol bozuklukları tedavisinde başarılı bulunmaktadırlar. Amaç, doğru olmayan ve işlevsiz düşüncelerin bilișsel yapılandırılması, strese karşı problem çözme yaklaşımları ile alternatif tepkiler oluşturabilmek, yüksek riskli durumların belirlenerek, kaçınma davranışı oluşturarak, yinelemelerin önlenmesidir.Gizli Duyarlılaştırma Tekniği ile çalma isteği, hayal edilmiş çalma davranışlarının sonuçları ile ilişkilendirilerek uygulanmakta olup, kişinin yakalanması veya hapse atılma gibi durumlar yaratılarak başarılı bir şekilde kullanılabilmektedir.Farmakolojik tedavi: Kleptomaninin tedavisi tipik olarak psikoterapi ve ilaç tedavisinden birini ya da her ikisini içermekte olup, standart bir kleptomani tedavisi olmayıp, araştırmalar hala devam etmektedir. Kleptomani hastası olan bir kişi için hangi tip tedavinin en iyi işe yaradığını bulmak için birkaç farklı yok denemek durumunda kalınabilir.Kleptomani için FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Bakanlığı, Food and Drug Administration) onaylı bir ilaç olmamakla beraber, bazı ilaç grupları kleptomani tedavisinde reçetelenebilir:Kleptomani ile İlgili Sık Sorulan SorularKleptomani neden ortaya çıkar?Serotonine bağlı sorunlar: Beyinde normal olarak bulunan serotonin adı verilen, mutluluk veren nörotransmitter madde, ruh halini ve duyguları düzenlemeye yardımcı olduğundan, dürtü kontrol bozukluğuna yatkın olan insanlarda, düşük düzeyde serotonin bulunduğu gözlenmektedir.Bağımlılık bozuklukları: Çalmak, dopamin denen başka bir nörotransmitter maddenin salınımına neden olabilir. Dopamin ödül ve tatmin gibi duygulara neden olur ve bazı insanlar bu ödüllendirici hissi tekrar tekrar yaşamak isterler.Beynin opioid sistemi bozuklukları: Dürtüler beynin opioid sistemi tarafından düzenlenir. Bu sistemdeki bir dengesizlik dürtülere direnmeyi zorlaştırabilmektedir.Çocuklarda çalma davranışı kleptomani belirtisi midir? 2-8 yaş arası döneminde, henüz mülkiyet kavramını algılayamamış olan çocukların, henüz paylaşma konusunda olgunlaşmamaları sebebiyle, izin alması gerektiğinin bilincinde olmadığını hatırlamak gereklidir. Bu yaş dönemindeki izinsiz alma eylemi kleptomani olmayabilir.Ebeveynin aşırı disiplinli olması, çocuğunu yaşıtlarıyla kıyaslaması, eleştirel tutum, çocuğa olumlu geri bildirimlerde bulunmamak gibi sebepler bu davranışın oluşmasına sebep olabilir. Ebeveynler arasında gerginlik, şiddet varsa çocuk çalma davranışına sürüklenebilir.Kleptomani hastalığının cezai sorumluluğa etkisi nedir?Kleptomani (çalma hastalığı), tam anlamıyla bir akıl hastalığı değildir. Hastanın, işlediği fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği azalmıştır. Mahkemeler, sanık hakkında TCK 32/2 madde gereğince, hükmedilecek cezada indirim yapabilecek, ya da akıl hastalarına özgü güvenlik tedbiri de uygulayabileceklerdir.5237 Sayılı Türk Ceza KanunuAkıl hastalığıMadde 32- | 5,807 |
437 | Hastalıklar | Kısırlık (İnfertilite) | Dünya sağlık örgütüne göre İnfertilite, 12 ay veya daha uzun süreli korunmasız düzenli cinsel ilişkiden sonra gebelik elde edilememesi olarak tanımlanan, erkek veya kadın üreme sisteminin bir hastalığı olarak tanımlanmaktadır. Çabalamaya ve bilinen bir soruna rağmen hamile kalınamaması çiftlerden birinde infertilitenin söz konusu olduğu şüphesini doğurur.Dünya sağlık örgütüne göre İnfertilite, 12 ay veya daha uzun süreli korunmasız düzenli cinsel ilişkiden sonra gebelik elde edilememesi olarak tanımlanan, erkek veya kadın üreme sisteminin bir hastalığı olarak tanımlanmaktadır. Çabalamaya ve bilinen bir soruna rağmen hamile kalınamaması çiftlerden birinde infertilitenin söz konusu olduğu şüphesini doğurur.
Kısırlık (İnfertilite) Nedir?Halk arasında kısırlık olarak bilinen infertilite, doğum kontrolü uygulanmadığı halde düzenli cinsel ilişkiye girilmesine rağmen bir yıl boyunca hamile kalamama olarak tanımlanmaktadır. İnfertilitede çocuk sahibi olmak için çabalanmasına rağmen doğal yollardan çocuk sahibi olunamaz.Kadınlarda (infertilite) nedir?Kısırlık çoğu zaman belirti vermese de, adet düzensizlikleri yumurtlama probleminin işareti olabilmektedir. 35 yaşından genç kadınlarda 1 yıllık denemeye rağmen gebelik olmaması durumunda doktora başvurulabilir. 35- 40 yaş arasında ise altı aylık deneme yeterli görülmektedir. 40 yaşından sonra çocuk sahibi olmayı arzulayan çiftler için uzman hekim tarafından uygun görülen tetkikler sonrası tedaviye en kısa sürede başlanmaktadır. Eşler arasında bilinen bir kısırlık problemi varsa, düzensiz veya ağrılı adet döngüleri varsa, genital enfeksiyon geçirildiyse, tekrarlayan düşükler, kanser tedavisi görmüş ise veya bilinen endometriozis varsa bu durumlarda daha erken tetkik ve tedaviye başlanabilmektedir.Kadınlarda gebelik oluşumu için pek çok faktörün bir arada olması gereklidir. Bu faktörler şunları içerir; Yumurtalıklardan olgun yumurtanın atılması, Yumurtanın tüp tarafından alınması, Spermin rahim ağzından ve rahimden geçerek tüp içinde yumurtaya ulaşması, Döllenen yumurtanın tüpten rahime ulaşması, buraya yerleşip gelişmesi gerekmektedir.Kadınlardaki bu işleyişi engelleyecek herhangi bir durum kısırlığa sebep olabilmektedir.Erkeklerde kısırlık (infertilite) nedir?Erkeklerde kadınlarda olduğu gibi bir yıllık korunmasız düzenli ilişkiye rağmen çocuk sahibi olunamadığında kısırlık tanısı alabilmektedir. Erkeklerde kısırlık belirtisi çoğu zaman yoktur. Ancak bazılarında edinilmiş hastalıklar, hormonal dengesizlik, testis etrafında genişlemiş damar yapıları veya spermin geçişini engelleyen durumlar söz konusu olabilir. Kısaca erkeklerde görülen şu belirtiler durumlar kısırlık işareti olabilir; Semenin salınımında zorluk, salınan semen miktarında azlık, cinsel istekte azalma, sertleşme problemleri, Testiste ağrı, şişlik veya ele gelen kitle, Tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonları, Koku alamama, Meme dokusunda büyüme, Yüz ve vücutta azalmış kıllanma veya diğer kromozomal veya hormonal bozukluk belirtileri, Laboratuvar bulgusu olarak azalmış sperm sayısı belirti olarak sayılabilir.Kısırlık kriteri bir yıllık düzenli korunmasız ilişki olsa da, bu belirtilerden herhangi biri varsa veya daha önce genital organlarla ilgili bir ameliyat ya da hastalık geçirilmiş ise daha erken sürede bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır.Kısırlık (İnfertilite) Türleri Nelerdir?Kısırlık; hiç çocuk sahibi olamamak olduğu gibi, bir ya da daha fazla çocuğu olduğu halde sonradan çiftlerin istemesine rağmen bir yıldan uzun süre çocuk sahibi olamaması da söz konusu olabilmektedir. Hiç çocuk olmamasına primer (birincil) infertilite, sonradan istediği halde tekrar çocuk sahibi olamamaya sekonder (ikincil) infertilite olarak tanımlanmaktadır. İkisinin de sebepleri aynı ya da farklı olabilmektedir.Kısırlık Belirtileri Nelerdir?Kısırlık belirtisi olarak en net hamile kalamama olarak tanımlanır. Çocuk sahibi olunmadığı anlaşılana kadar kısırlık belirtisi olup olmadığı fark edilmeyebilir. Kısırlık semptomları kadınlarda ve erkeklerde farklı şekilde kendini gösterebilir. Kadınlarda vajinal kanama, düzensiz adet görme ya da adet görememe olarak görülen kısırlık belirtileri, erkeklerde penis bozuklukları ve boşalma problemi olarak kendini gösterir.Kadınlar ve erkeklerde ortaya çıkan en kapsayıcı belirtileri şunları içerir; 1 yıllık düzenli cinsel ilişkiye rağmen gebelik elde edilmemesi Regl döneminde şiddetli ağrı Adet dönemlerinde düzensizlik ya da adet görememe Aşırı tüylenme durumu ve akne problemi Genital enfeksiyon Hormonal dengesizlik Tekrarlayan düşük Sertleşme sorunları, Cinsel isteksizlik Testiste şişlik ya da ele gelen kitleKorunmasız ilişkiye rağmen çocuk sahibi olamamak infertilitenin en belirgin belirtisidir. Bunun yanında 35 yaş üstü kadınlarda bu süre 6 aya kadar inebilir. Bunun yanında daha önceki gebeliklerin başarısızlıkla da sonuçlanması kısırlığın oluşmasına zemin hazırlayabilir.Erkeklerde kısırlık belirtileri nelerdir?Erkeklerde kısırlık belirtileri, sperm sayısının düşük olması, sperm hareketliliğinin azlığı, meni içerisinde sperm yer almaması, ereksiyon problemleri, cinsel istekte azalma olması olarak sıralanabilir. Bunların yanında testiste ağrı, şişlik ve meme büyümesi de erkeklerde kısırlık belirtileri arasında yer alır. Erkek kısırlığının en yaygın nedeni spermle ilgili meydana gelen problemlerdir.Erkeklerde kısırlık belirtileri şöyle sıralanabilir: Düşük sperm sayısı (oligospermi) Menide sperm sayısının normalin altında olması Spermlerin yavaş veya hareketsiz olması (astenospermi) Spermlerin yeterince hızlı hareket etmemesi Sperm şekil bozuklukları (teratospermi) Menide sperm bulunmaması (azospermi) Ereksiyon sorunlarının görülmesi (erektil disfonksiyon) Penisin sertleşememesi veya ereksiyonu sürdürememesi Spermin meni yerine mesaneye gitmesi Cinsel ilişki sırasında erken boşalma Cinsel istekte azalma (libido düşüklüğü) Testiste ağrı ve şişlik Enfeksiyonlar, yaralanmalar veya varikosel (damar genişlemesi) Testis küçülmesi (atrofi) Skrotumda kitlenin oluşması veya sertlik Hormonal problemler Jinekomasti (erkeklerde meme büyümesi) Enerji eksikliği ve halsizlik Kas kaybının görülmesi Vücut veya yüz kıllarının seyrelmesi Klinefelter sendromuErkeklerde kısırlık belirtilerinin görülmesi durumunda erken teşhis için bir üroloji uzmanına başvurmak önemlidir Bu noktada kişinin sperm analizi yapılarak, sperm sayısı ve kalitesi hakkında detaylı bilgi alınır.Kadınlarda kısırlık belirtileri nelerdir?Kadınlarda kısırlık belirtileri, fallop tüplerinde sorun oluşması, hormonal dengesizlikler, yumurtalama problemleri, adet düzensizliği ve cilt sorunları şeklinde kendini gösterir. Kadınlar oluşan kısırlık belirtileri bazen açık görülmeyebilir ve yalnızca çocuk sahibi olamama durumunda fark edilir.Kadınlarda kısırlık belirtileri şöyle sıralanabilir: Adet döngünün düzensiz olması Adetlerin 21 günden kısa veya 35 günden uzun aralıklarla görülmesi Kanama miktarının fazla veya az olması Adet görememe (amenore) Ağrılı regl dönemleri (dismenore) Akne ve cilt problemleri Aşırı tüylenme (hirsutizm) Saç dökülmesi ve incelmesi Ani kilo artışı veya kilo verilmesi Cinsel istekte azalma (libido düşüklüğü) Cinsel ilişki sırasında ağrı (disparoni) Pelvik ağrı görülmesi Daha önce dış gebelik geçirmiş olmak Üçten fazla gebelik kaybı yaşanması Gebelik olmadan meme ucundan süt gelmesi Stres ve depresyonKadınlarda kısırlık belirtilerinin görülmesi durumunda kadın doğum uzmanına başvurmak ve hormon testleri yaptırmak erken teşhis açısından önemlidir.Kısırlık (infertilite) Tanısı Nasıl Konulur? Kısırlık en temel tanımıyla belli bir süre içinde gebelik elde edilememesidir. Bunun sebebinin bulunması için kadınlarda ve erkeklerde muayene sonrası yapılabilecek testler mevcuttur. Hormon tahlili, sperm analizi, rahim filmi çekilmesi, yumurtlamanın kontrolü, laparoskopi ve histeroskopi bu tetkikler içerisinde yer almaktadır.Kısırlık Nasıl Tedavi Edilir?Tespit edilecek soruna göre tedavi seçenekleri değişmektedir. Bazen kadın ve erkeğe hormon tedavisi verilerek, bazı durumlarda ise yumurtlamanın sağlanması ile veya bir cerrahi işlem ile sorun çözülebilirken, bazı hallerde aşılama veya tüp bebek gerekebilmektedir. Burada tedavi şeklini belirleyen nokta ana nedenin bulunmasıdır. Günümüzde kısırlık konusunda son derece modern tekniklerden faydalanılmakta ve oldukça başarılı sonuçlar elde edilmektedir.Erkek Kısırlığında Yardımcı Üreme Teknikleriyle Tedavi YöntemleriErkek kısırlığının tanısı hormon tetkikleri, sperm analizi, görüntüleme teknikleri veya bazen cerrahi ile konulabilmektedir. Bunun sonrasındaki aşamada eğer yeterli sayı ve kalitede sperm varsa aşılama denenebilmektedir. Ancak bazı hastalarda bunun için bile yeterli sperm olmayabilir, bu durumda tüp bebek tedavisi devreye girebilir. Tüp bebekte kullanılacak sağlıklı sperm normal ejakulasyon ya da cerrahi ile dokudan direk olarak elde edilebilir.Kısırlık (infertilite) ile İlgili Sık Sorulan SorularKısırlık genetik midir?Bazı genetik hastalıklarda veya gelişimsel problemlerde kısırlık doğuştan olabilir. Fakat bu durumlar çoğu zaman önceden tanı alabilmektedir.Kısırlık riskini artıran etkenler nelerdir?Kısırlık riskini artıran bazı belirleyici kriterler bulunmaktadır. Bu kriterler kısaca şu şekilde sıralanabilir; Yaş: Özellikle kadınlarda 35 yaşından sonra yumurtalık rezervi azalmakta, yumurta kalitesi düşmekte, bu da düşük riskini de artırmaktadır. Sigara kullanımı: Sigara içmek rahim ağzı ve tüplere zarar vermesinin yanı sıra düşük ve dış gebelik riskini artırır. Yumurtalıkların yaşlanmasını da hızlandırdığı düşünülmektedir. Kilo dengesi: Fazla kilolu veya zayıf olmak yumurtlama durumunu etkiler. Alkol: Aşırı alkol tüketimi doğurganlığı azaltır.Kısırlık giderici bitkiler nelerdir?İnfertilite yani kısırlık çok sebepli olduğundan bu durumla alakalı çok fazla bilgi kirliliği bulunmaktadır. Toplumda infertiliteye iyi geldiği söylenen pek çok bitkisel ürün veya takviye edici gıda satılmaktadır. Bunların bir kısmı sağlıklı olmayan şartlarda bile üretilebilmektedir. Anne ve baba olmak isteyen bireylerin bu tür şifa sağlayacağı düşünülen bitkileri bir hekim gözetiminde seçerek kullanılması önerilmektedir. Çiftler sağlıklı yaşıyor ve besleniyorsa hekim tarafından bu tür ürünlerin kullanmasına gerek görülmeyebilir.Kısırlığı önlemenin yolları nelerdir?Çocuk sahibi olmanın en temel basamağı sağlıklı bir yaşam şeklinin benimsenmesi olarak kabul edilebilir. Daha uzun ömürlü, kaliteli ve sağlıklı bir yaşam için vücut sağlığının bazı şartlar esas alınarak korunması üreme sağlığı için de oldukça önem arz eder. Kısırlığı (infertiliteyi) önlemek için dikkat edilmesi gereken bazı hususlar; Kilo kontrolünün sağlıklı yapılması ve ideal kilonun korunması, Tütün ürünlerinin kullanılmaması, Alkol tüketiminden kaçınılması, Erkeklerin yüksek ısıya ve kimyasal ürüne maruz kalmaması Stres faktörünün azaltılmasıKısırlık belirtileri kaç yaşında ortaya çıkar?Kısırlık belirtileri her yaşta olan kişilerde görülebilir fakat en net belirtisi çocuk olmadığı zaman görülür. Kadınlarda 30 yaş sonrasunda yumurta rezervi azalmaya başlar 35 yaş sonrası doğurganlık düşer. Erken menopoz gibi durumlar 40 yaş öncesinde kısırlığa neden olabilir. Erkeklerde kısırlık belirtileri ise her yaşta görülebilir, ancak 40 yaşından sonra sperm kalitesi ve hareketliliği azalır.Kısırlık belirtileri ne kadar sürede geçer?Kısırlık belirtileri, kısırlığın altında yatan nedene bağlı olarak farklılık gösterir ve kendiliğinde yok olmaz. Kısırlık belirtileri hormonal dengesizliğe bağlı olarak ortaya çıkıyorsa ilaç tedavisiyle birkaç ay içinde düzelebilir. Polikistik over sendromu nedeniyle kadınlarda görülüyorsa tedavi uzun süreler devam eder. Yaş ilerledikçe doğurganlık sorunları kalıcı olarak kendini gösterebilir.
Kısırlık (İnfertilite) Nedir?Halk arasında kısırlık olarak bilinen infertilite, doğum kontrolü uygulanmadığı halde düzenli cinsel ilişkiye girilmesine rağmen bir yıl boyunca hamile kalamama olarak tanımlanmaktadır. İnfertilitede çocuk sahibi olmak için çabalanmasına rağmen doğal yollardan çocuk sahibi olunamaz.Kadınlarda (infertilite) nedir?Kısırlık çoğu zaman belirti vermese de, adet düzensizlikleri yumurtlama probleminin işareti olabilmektedir. 35 yaşından genç kadınlarda 1 yıllık denemeye rağmen gebelik olmaması durumunda doktora başvurulabilir. 35- 40 yaş arasında ise altı aylık deneme yeterli görülmektedir. 40 yaşından sonra çocuk sahibi olmayı arzulayan çiftler için uzman hekim tarafından uygun görülen tetkikler sonrası tedaviye en kısa sürede başlanmaktadır. Eşler arasında bilinen bir kısırlık problemi varsa, düzensiz veya ağrılı adet döngüleri varsa, genital enfeksiyon geçirildiyse, tekrarlayan düşükler, kanser tedavisi görmüş ise veya bilinen endometriozis varsa bu durumlarda daha erken tetkik ve tedaviye başlanabilmektedir.Kadınlarda gebelik oluşumu için pek çok faktörün bir arada olması gereklidir. Bu faktörler şunları içerir;Kadınlardaki bu işleyişi engelleyecek herhangi bir durum kısırlığa sebep olabilmektedir.Erkeklerde kısırlık (infertilite) nedir?Erkeklerde kadınlarda olduğu gibi bir yıllık korunmasız düzenli ilişkiye rağmen çocuk sahibi olunamadığında kısırlık tanısı alabilmektedir. Erkeklerde kısırlık belirtisi çoğu zaman yoktur. Ancak bazılarında edinilmiş hastalıklar, hormonal dengesizlik, testis etrafında genişlemiş damar yapıları veya spermin geçişini engelleyen durumlar söz konusu olabilir. Kısaca erkeklerde görülen şu belirtiler durumlar kısırlık işareti olabilir;Kısırlık kriteri bir yıllık düzenli korunmasız ilişki olsa da, bu belirtilerden herhangi biri varsa veya daha önce genital organlarla ilgili bir ameliyat ya da hastalık geçirilmiş ise daha erken sürede bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır.Kısırlık (İnfertilite) Türleri Nelerdir?Kısırlık; hiç çocuk sahibi olamamak olduğu gibi, bir ya da daha fazla çocuğu olduğu halde sonradan çiftlerin istemesine rağmen bir yıldan uzun süre çocuk sahibi olamaması da söz konusu olabilmektedir. Hiç çocuk olmamasına primer (birincil) infertilite, sonradan istediği halde tekrar çocuk sahibi olamamaya sekonder (ikincil) infertilite olarak tanımlanmaktadır. İkisinin de sebepleri aynı ya da farklı olabilmektedir.Kısırlık Belirtileri Nelerdir?Kısırlık belirtisi olarak en net hamile kalamama olarak tanımlanır. Çocuk sahibi olunmadığı anlaşılana kadar kısırlık belirtisi olup olmadığı fark edilmeyebilir. Kısırlık semptomları kadınlarda ve erkeklerde farklı şekilde kendini gösterebilir. Kadınlarda vajinal kanama, düzensiz adet görme ya da adet görememe olarak görülen kısırlık belirtileri, erkeklerde penis bozuklukları ve boşalma problemi olarak kendini gösterir.Kadınlar ve erkeklerde ortaya çıkan en kapsayıcı belirtileri şunları içerir;Korunmasız ilişkiye rağmen çocuk sahibi olamamak infertilitenin en belirgin belirtisidir. Bunun yanında 35 yaş üstü kadınlarda bu süre 6 aya kadar inebilir. Bunun yanında daha önceki gebeliklerin başarısızlıkla da sonuçlanması kısırlığın oluşmasına zemin hazırlayabilir.Erkeklerde kısırlık belirtileri nelerdir?Erkeklerde kısırlık belirtileri, sperm sayısının düşük olması, sperm hareketliliğinin azlığı, meni içerisinde sperm yer almaması, ereksiyon problemleri, cinsel istekte azalma olması olarak sıralanabilir. Bunların yanında testiste ağrı, şişlik ve meme büyümesi de erkeklerde kısırlık belirtileri arasında yer alır. Erkek kısırlığının en yaygın nedeni spermle ilgili meydana gelen problemlerdir.Erkeklerde kısırlık belirtileri şöyle sıralanabilir:Erkeklerde kısırlık belirtilerinin görülmesi durumunda erken teşhis için bir üroloji uzmanına başvurmak önemlidir Bu noktada kişinin sperm analizi yapılarak, sperm sayısı ve kalitesi hakkında detaylı bilgi alınır.Kadınlarda kısırlık belirtileri nelerdir?Kadınlarda kısırlık belirtileri, fallop tüplerinde sorun oluşması, hormonal dengesizlikler, yumurtalama problemleri, adet düzensizliği ve cilt sorunları şeklinde kendini gösterir. Kadınlar oluşan kısırlık belirtileri bazen açık görülmeyebilir ve yalnızca çocuk sahibi olamama durumunda fark edilir.Kadınlarda kısırlık belirtileri şöyle sıralanabilir:Kadınlarda kısırlık belirtilerinin görülmesi durumunda kadın doğum uzmanına başvurmak ve hormon testleri yaptırmak erken teşhis açısından önemlidir.Kısırlık (infertilite) Tanısı Nasıl Konulur? Kısırlık en temel tanımıyla belli bir süre içinde gebelik elde edilememesidir. Bunun sebebinin bulunması için kadınlarda ve erkeklerde muayene sonrası yapılabilecek testler mevcuttur. Hormon tahlili, sperm analizi, rahim filmi çekilmesi, yumurtlamanın kontrolü, laparoskopi ve histeroskopi bu tetkikler içerisinde yer almaktadır.Kısırlık Nasıl Tedavi Edilir?Tespit edilecek soruna göre tedavi seçenekleri değişmektedir. Bazen kadın ve erkeğe hormon tedavisi verilerek, bazı durumlarda ise yumurtlamanın sağlanması ile veya bir cerrahi işlem ile sorun çözülebilirken, bazı hallerde aşılama veya tüp bebek gerekebilmektedir. Burada tedavi şeklini belirleyen nokta ana nedenin bulunmasıdır. Günümüzde kısırlık konusunda son derece modern tekniklerden faydalanılmakta ve oldukça başarılı sonuçlar elde edilmektedir.Erkek Kısırlığında Yardımcı Üreme Teknikleriyle Tedavi YöntemleriErkek kısırlığının tanısı hormon tetkikleri, sperm analizi, görüntüleme teknikleri veya bazen cerrahi ile konulabilmektedir. Bunun sonrasındaki aşamada eğer yeterli sayı ve kalitede sperm varsa aşılama denenebilmektedir. Ancak bazı hastalarda bunun için bile yeterli sperm olmayabilir, bu durumda tüp bebek tedavisi devreye girebilir. Tüp bebekte kullanılacak sağlıklı sperm normal ejakulasyon ya da cerrahi ile dokudan direk olarak elde edilebilir.Kısırlık (infertilite) ile İlgili Sık Sorulan SorularKısırlık genetik midir?Bazı genetik hastalıklarda veya gelişimsel problemlerde kısırlık doğuştan olabilir. Fakat bu durumlar çoğu zaman önceden tanı alabilmektedir.Kısırlık riskini artıran etkenler nelerdir?Kısırlık riskini artıran bazı belirleyici kriterler bulunmaktadır. Bu kriterler kısaca şu şekilde sıralanabilir;Kısırlık giderici bitkiler nelerdir?İnfertilite yani kısırlık çok sebepli olduğundan bu durumla alakalı çok fazla bilgi kirliliği bulunmaktadır. Toplumda infertiliteye iyi geldiği söylenen pek çok bitkisel ürün veya takviye edici gıda satılmaktadır. Bunların bir kısmı sağlıklı olmayan şartlarda bile üretilebilmektedir. Anne ve baba olmak isteyen bireylerin bu tür şifa sağlayacağı düşünülen bitkileri bir hekim gözetiminde seçerek kullanılması önerilmektedir. Çiftler sağlıklı yaşıyor ve besleniyorsa hekim tarafından bu tür ürünlerin kullanmasına gerek görülmeyebilir.Kısırlığı önlemenin yolları nelerdir?Çocuk sahibi olmanın en temel basamağı sağlıklı bir yaşam şeklinin benimsenmesi olarak kabul edilebilir. Daha uzun ömürlü, kaliteli ve sağlıklı bir yaşam için vücut sağlığının bazı şartlar esas alınarak korunması üreme sağlığı için de oldukça önem arz eder. Kısırlığı (infertiliteyi) önlemek için dikkat edilmesi gereken bazı hususlar;Kısırlık belirtileri kaç yaşında ortaya çıkar?Kısırlık belirtileri her yaşta olan kişilerde görülebilir fakat en net belirtisi çocuk olmadığı zaman görülür. Kadınlarda 30 yaş sonrasunda yumurta rezervi azalmaya başlar 35 yaş sonrası doğurganlık düşer. Erken menopoz gibi durumlar 40 yaş öncesinde kısırlığa neden olabilir. Erkeklerde kısırlık belirtileri ise her yaşta görülebilir, ancak 40 yaşından sonra sperm kalitesi ve hareketliliği azalır.Kısırlık belirtileri ne kadar sürede geçer? | 7,220 |
438 | Hastalıklar | Kişilik Bozuklukları | Kişilik, genetik yatkınlık önemli olmakla beraber ağırlıklı olarak çevreyle etkileşim sonucu oluşmaktadır. Bir insanın doğduğu andan itibaren çevresinde yer alan bireylerle olan etkileşimi kişilik oluşumunda derin izler bırakmakta ve kişiliğin şekillenmesinde etkili olmaktadır. Kişilik bozukluğu ise ergenlik ya da erken yetişkinlik dönemlerinde ortaya çıkan ve artık kişilik özelliklerinden biri haline gelmiş bir rahatsızlıktır. Kökleri çok derinlere inen bu bozuklukların tedavi süreci uzundur ve süreklilik gerektirmektedir.Kişilik, genetik yatkınlık önemli olmakla beraber ağırlıklı olarak çevreyle etkileşim sonucu oluşmaktadır. Bir insanın doğduğu andan itibaren çevresinde yer alan bireylerle olan etkileşimi kişilik oluşumunda derin izler bırakmakta ve kişiliğin şekillenmesinde etkili olmaktadır. Kişilik bozukluğu ise ergenlik ya da erken yetişkinlik dönemlerinde ortaya çıkan ve artık kişilik özelliklerinden biri haline gelmiş bir rahatsızlıktır. Kökleri çok derinlere inen bu bozuklukların tedavi süreci uzundur ve süreklilik gerektirmektedir.
Uzm. Psi. Gizem Mine ÇÖLÜMLÜ Psikoloji (Klinik)
Kolay Randevu Talebi
Kişilik bozukluğu nedir? Kişiliğimiz ‘o nasıl biridir’ sorusununa cevap veren, aynı zamanda kişiyi diğer bireylerden ayıran ve süreklilik gösteren davranış biçimleridir. Kişilik özellikleri ise çok çeşitli toplumsal ve kişisel ortamlarda sergilenen, kişinin kendisini ve çevresini algılaması, ilişki kurma biçimi ve düşünceleri ile ilgili bir yapıdır. Kişilik özellikleri esneklikten yoksun ve uyum bozucu, işlevsellikte belirgin bir bozulma ya da öznel bir sıkıntıya neden oluyorsa kişilik bozuklukları düşünülebilir. Bir kişilik bozukluğunun başlıca özelliği kişinin kültürüne göre beklenenden önemli ölçüde sapmalar gösteren süregiden bir iç yaşantı ve davranış örüntüsüdür. Bir kişilik bozukluğunun özellikleri genellikle ergenlik ya da erken erişkinlik döneminde tanınabilir. Kişilik bozuklukları birçok psikiyatrik rahatsızlığın da oluşmasına zemin hazırlayabilmektedir. Kişilik bozukluğunun nedenleri nelerdir? Kişilik bozukluklarının kesin olarak nedenleri bilinmemekle birlikte bu hastalıkları etkileyen faktörlerin olduğu düşünülmektedir.Genetik geçişle ilgili yapılan çalışmalar bulunmaktadır. Özellikle antisosyal kişilik bozukluğu ve obsesif kişilik bozukluklarında genetik bir yatkınlık oluğunu ortaya koymaktadır.Anne ve baba ya da çocuğu büyüten aile yakınlarında bulunan kişilik bozuklukları etken olabilmektedir. Ebeveynler çocuğun rol modeli oldukları ve çocuk ilk bu davranışları kopyalayacağı için bozuk davranış kalıplarını öğrenebilmektedir.Çocuklukta yaşanan duygusal travmalar da yine kişilik bozukluklarını arttıran faktörler arasında yer alabilmektedir.Kişinin hayatında çok değer verdiği bir insanın kaybı ya da yaşadığı duygusal travmatik başka olaylar nedenler arasında sayılabilmektedir.Kişilik bozukluklarının belirtileri nelerdir?Belirtiler genellikle ergenlik ve erken erişkinlik dönemlerinde ortaya çıkmaktadır. Ergenlik dönemleri kişinin aile ortamından çıkıp sosyal çevresiyle etkileşiminin arttığı, kendini birey olarak ifade etmeye başladığı dönemlerdir. Aile içindeyken fark edilmeyen bazı kişilik özellikleri sosyal çevrede daha fark edilir olmaya başlayabilmektedir.Kişilik bozukluklarında kişinin karakter özellikleri ve davranışları uzun süredir bu şekildedir bu da aile, sosyal ve iş yaşantısını etkiler ve bozar.Kişilik bozuklukları belirtileri kişililik bozukluğu türlerine göre değişebilmektedir. Çevresiyle etkileşiminde daha gürültülü tablolara sebep olan kişilik bozukluklarının yanında içe kapanıklık ve çekingenlikle kendini gösteren kişilik bozukluğu belirtileri de bulunmaktadır.Bazen de yaşadıkları güçlük ve zorluklar için başkalarını suçlama eğilimde de olabilirler. Bu durumlarda kişilerin çevreleri durumdan muzdarip olmaktadır.Kişilik bozukluklarıyla birlikte görülen başka psikolojik hastalıklar da görülebilmektedir. Bazı kişilik bozukluklarıyla beraber, alkol ve madde bağımlılığı, OKB, panik bozukluk, sosyal fobiler sık rastlanılan diğer psikolojik sorunlardır.Kaç grup kişilik bozukluğu vardır?Kişilik bozuklukları da kendi aralarında 3 gruba ayrılmaktadır. A kümesi garip ve başkasına benzemeyen, B kümesi duygusal ve dramatik, C kümesinde ise korkulu ve kaygılı kişilik bozuklukları yer almaktadır. A Kümesi Kişilik Bozuklukları Kuşkucu (Paranoid) Kişilik BozukluğuErken erişkinlikte başlayan ve değişik bağlamlarda ortaya çıkan, başkalarının davranışlarını kötü niyetli yorumlamak gibi, başkalarına karşı duyulan genel bir güvensizlik ve kuşkuculuk halinin olmasıdır. Genellikle;Yeterli bir temele dayanmayan, başkalarının kendisini sömürdüğünden ve ya da kendisine kötülük yapıp kendisini aldattığından kuşkulanır. Söylediklerinin ya da paylaştıklarının kendisine karşı kullanılacağı korkusu ile başkalarına açılmak istemez.Sıradan sözlerden ya da olaylardan, aşağılanma ya da göz korkutma anlamı çıkartırSürekli kin besler. Eşinin ya da partnerinin kendisine bağlılığı ile ilgili yineleyici kuşkuları vardır.Şizoid Kişilik BozukluğuDaha çok toplumsal ilişkilerden kopma ve kişilerarası ilişkilerde duygularını kısıtlı gösterme yaygın örüntüsüdür. Neredeyse her zaman tek başına etkinliklerde bulunmayı yeğler. Birinci derece akrabaları dışında yakın arkadaşları ya da sırdaşları yoktur. Duygusal olarak da genellikle soğuktur, kopuktur ve tekdüze duygulanımları (Bireyin uyaranlara, olaylara, anılara,düşüncelere duygusal tepki ile katılabilme yetisi) vardır.Şizotipal Kişilik BozukluğuYakın ilişkilerinde birdenbire rahatsızlık duyma ve yakın ilişkiye girme yeterliliğinin düşük olması ile kendini gösteren toplumsal ve kişilerarası eksikliklerin yanı sıra bilişsel ve algısal çarpıtmalar ve sıra dışı davranışlarla gözlemlenen bir örüntüdür. Yadırganacak kadar olağana aykırı düşünce ya da konuşmalar (örn, belirsiz, çevresel ya da çok ayrıntılı ya da basmakalıp) vardır. Uygunsuz ya da kısıtlayıcı duygulanımları vardır.B Kümesi Kişilik Bozuklukları Antisosyal Kişilik Bozukluğu 15 yaşından beri süregelen, başkalarının haklarını umursamayan ve çiğneyen bir kişilik örüntüsüdür. Sık sık yalan söyleme, takma adlar kullanma, kişisel çıkar ya da zevki için insanları dolandırma ve tutuklanmasına yol açan yineleyici eylemlerde bulunma ile yaygın bir örüntüdür. Sık sık kavga dövüşlere katılma, sinirlilik ve saldırganlık, sürekli bir işinin olmaması ve sorumluluklarını yerine getirmeme ile karakterizedir. Yine başkasını incitmesi, başkasına kötü davranması durumunda aldırmazlık ve vicdan azabı çekmeme durumudur.Borderline Kişilik Bozukluğu Kişilerarası ilişkilerinde, benlik algısında ve duygulanımında tutarsızlık ve belirgin dürtüsellik ile giden bir kişilik örüntüsüdür. Kişilerarası ilişkilerinde gözünde aşırı büyütme (göklere çıkarma ) ve yerin dibine sokma uçları arasında gelip giden, tutarsız ve genellikle gergin kişilerdir. Kimlik karmaşası ve süreğen bir boşluk duygusu buna eşlik eden yineleyici intihar düşünceleri, girişimleri ya da göz korkutmaları vardır. Uygunsuz, yoğun öfke ya da öfkesini denetlemekte güçlük çekme de yaygındır.Histriyonik Kişilik BozukluğuAşırı duygusallık ve ilgi çekme arayışı ile giden kişilik örüntüsüdür. Genellikle bulunduğu ortamda ilgi odağı olmadığında rahatsız olur. Başkalarıyla olan etkileşimleri, cinsel yönden, ayartıcı, kışkırtıcı ya da baştan çıkartıcı, uygunsuz davranışlar şeklindedir. İlgi çekmek için sürekli dış görünümünü kullanır. Birden değişen yüzeysel duygular gösterir. Kolay etki altında kalır ve yapmacık davranır ve duygularını abartır. Ayrıca ilişkilerin olduğundan daha yoğun olması gerektiğini düşünürler.Narsistik Kişilik Bozukluğu Büyüklenme, beğenilme ve empati kuramama ile yaygın görülen kişilik örüntüsüdür. Başarılarını, yeteneklerini abartma ve kendini üstün biri olarak görme eğilimi içindedir. Kendi çıkarı için insanları kullanan ve çok fazla beğenilme arzusu içindedir. Başkalarının duygularını ve ihtiyaçlarını anlamak istemez. Genellikle başkalarına saygısız davranır, kendini beğenmiş davranışlar ya da tutumlar sergiler.C Kümesi Kişilik BozukluklarıÇekingen Kişilik Bozukluğu Kişi eleştirilme onaylanmama ya da dışlanma korkuları yüzünden, kişisel ilişki kurmayı gerektiren işle ilgili etkinliklerden kaçınır. Toplum içinde yetersizlik duyguları ve olumsuz değerlendirilmeye aşırı duyarlılık ile karakterizedir. Genellikle seveceklerini kesin olarak bilmedikçe insanlarla ilişkiye girmez. Utandırılacağı ya da alay edileceği korkusu yüzünden yakın ilişkilerde tutuk davranışlar sergiler.Bağımlı Kişilik Bozukluğu Bağımlı kişilik bozukluğu, boyun eğici, yapışkan davranışlara ve ayrılma korkularına yol açan, ilgilenilme gereksinimi ile daha çok uyumlu olan kişilik bozukluğudur. Başkalarından çok öğüt ve güvence almadıkça güncelik kararlar almak konusunda oldukça güçlük çekerler. Yaşamının çoğu alanından kendileri yerine başkalarının sorumluluk almasına gereksinir. Kendi başlarına bir işe girmek ve sürdürmek konusunda sıkıntı yaşarlar.Takıntılı-Zorlantılı Kişilik Bozukluğu Yapılan etkinliğin başlıca amacını gözden kaçırıp ayrıntılar, kurallar, sıralama, düzen ve örgütlenme ya da tasarımıyla uğraşıp duran kişilerdir. Aşırı düzenlilik, eksiksizlik, düşüncelerini ve kişilerarası ilişkilerini denetim altında tutma uğraşları ile karakterizedir.Kişilik bozukluklarında tedavi yöntemleri nelerdir?Kişilik bozukluğu olan birçok insan hayatına normal şekilde devam edebilmektedir. Kişilik bozukluğu olan kişiler hastalığının farkında olmadıkları için genellikle kendi başlarına tedavi arayışı içinde olmazlar. Genelde aile ya da arkadaş gibi çevrelerindeki insanlara zarar verdikleri zaman onlar tarafından tedaviye getirilmektedir. Belli gruplar haricinde kendiliklerinden doktora başvuran hasta sayısı oldukça azdır. Sonuç olarak hastaların birçoğu tedavi edilmez.Kişilik bozukluğu oturmuş davranışlarının düzeltilmesi gereken bir rahatsızlıktır. Kişinin yıllardır edindiği davranışları hızlı bir şekilde değiştirmesi mümkün olmadığı için tedavi süreci uzun sürebilmektedir. Kişinin tedavi için istekli olması ve bu süreci kabul etmesi tedavi için çok önemlidir.Kişilik bozukluklarında tedavinin ana unsuru psikoterapidir. Kişilik bozukluğunun türüne bağlı olarak psikoterapi metodu değişebilmektedir. Psikoterapi sürecine gerektiği zamanlarda ilaç tedavisi de eklenebilmektedir. Psikoterapi tedavisinde, temel amaç hatalı düşünce kalıplarının değerlendirilmesi, yeni düşünce ve davranış kalıplarının öğrenilmesidir. Psikoterapi süreci aynı zamanda başa çıkma ve kişiler arasındaki ilişki becerilerini geliştirmeyi amaçlar. Burada bahsedilen psikoterapi süreci uzun ve süreklilik arz eden bir süreçtir.Kişilik bozuklukları hakkında sık sorulan sorularÇoklu kişilik bozukluğu nedir?Çoklu kişilik bozukluğu kişinin hayatını ciddi şekilde etkileyen psikolojik bir rahatsızlıktır. Zihin bölünmesi olarak da adlandırılabilmektedir. Bir insanda birden fazla kimlik oluşması şeklinde ortaya çıkmaktadır. Kişinin çocukken yaşadığı travmalar sonucu ortaya çıkabilmektedir. Zihin bu travmalardan kendini korumak için bölünmekte ve alter kimlikler oluşturmaktadır. Çoklu kişilik bozukluğuna sahip hastalar alter kimliklerinin birbirleriyle konuşmalarını iç ses olarak duyabilmektedir.Çoklu kişilik bozukluğu ne gibi problemlere neden olur?Çoklu kişilik bozukluğunda kişinin duygu durumunda, ruh hallerinde ani değişimler yaşanabilir. Kişi diğer kişiliklerine ait iç sesler duyup bunları eyleme geçirebilmektedir. Unutkanlık, dalgınlık yine yaşanan problemler arasında yer almaktadır. Bütün bunlar kişinin hayatını olumsuz etkilemektedir.
Uzm. Psi. Gizem Mine ÇÖLÜMLÜ Psikoloji (Klinik)
Kolay Randevu Talebi
Kişilik bozukluğu nedir? Kişiliğimiz ‘o nasıl biridir’ sorusununa cevap veren, aynı zamanda kişiyi diğer bireylerden ayıran ve süreklilik gösteren davranış biçimleridir. Kişilik özellikleri ise çok çeşitli toplumsal ve kişisel ortamlarda sergilenen, kişinin kendisini ve çevresini algılaması, ilişki kurma biçimi ve düşünceleri ile ilgili bir yapıdır. Kişilik özellikleri esneklikten yoksun ve uyum bozucu, işlevsellikte belirgin bir bozulma ya da öznel bir sıkıntıya neden oluyorsa kişilik bozuklukları düşünülebilir. Bir kişilik bozukluğunun başlıca özelliği kişinin kültürüne göre beklenenden önemli ölçüde sapmalar gösteren süregiden bir iç yaşantı ve davranış örüntüsüdür. Bir kişilik bozukluğunun özellikleri genellikle ergenlik ya da erken erişkinlik döneminde tanınabilir. Kişilik bozuklukları birçok psikiyatrik rahatsızlığın da oluşmasına zemin hazırlayabilmektedir. Kişilik bozukluğunun nedenleri nelerdir? Kişilik bozukluklarının kesin olarak nedenleri bilinmemekle birlikte bu hastalıkları etkileyen faktörlerin olduğu düşünülmektedir.Genetik geçişle ilgili yapılan çalışmalar bulunmaktadır. Özellikle antisosyal kişilik bozukluğu ve obsesif kişilik bozukluklarında genetik bir yatkınlık oluğunu ortaya koymaktadır.Anne ve baba ya da çocuğu büyüten aile yakınlarında bulunan kişilik bozuklukları etken olabilmektedir. Ebeveynler çocuğun rol modeli oldukları ve çocuk ilk bu davranışları kopyalayacağı için bozuk davranış kalıplarını öğrenebilmektedir.Çocuklukta yaşanan duygusal travmalar da yine kişilik bozukluklarını arttıran faktörler arasında yer alabilmektedir.Kişinin hayatında çok değer verdiği bir insanın kaybı ya da yaşadığı duygusal travmatik başka olaylar nedenler arasında sayılabilmektedir.Kişilik bozukluklarının belirtileri nelerdir?Belirtiler genellikle ergenlik ve erken erişkinlik dönemlerinde ortaya çıkmaktadır. Ergenlik dönemleri kişinin aile ortamından çıkıp sosyal çevresiyle etkileşiminin arttığı, kendini birey olarak ifade etmeye başladığı dönemlerdir. Aile içindeyken fark edilmeyen bazı kişilik özellikleri sosyal çevrede daha fark edilir olmaya başlayabilmektedir.Kişilik bozukluklarında kişinin karakter özellikleri ve davranışları uzun süredir bu şekildedir bu da aile, sosyal ve iş yaşantısını etkiler ve bozar.Kişilik bozuklukları belirtileri kişililik bozukluğu türlerine göre değişebilmektedir. Çevresiyle etkileşiminde daha gürültülü tablolara sebep olan kişilik bozukluklarının yanında içe kapanıklık ve çekingenlikle kendini gösteren kişilik bozukluğu belirtileri de bulunmaktadır.Bazen de yaşadıkları güçlük ve zorluklar için başkalarını suçlama eğilimde de olabilirler. Bu durumlarda kişilerin çevreleri durumdan muzdarip olmaktadır.Kişilik bozukluklarıyla birlikte görülen başka psikolojik hastalıklar da görülebilmektedir. Bazı kişilik bozukluklarıyla beraber, alkol ve madde bağımlılığı, OKB, panik bozukluk, sosyal fobiler sık rastlanılan diğer psikolojik sorunlardır.Kaç grup kişilik bozukluğu vardır?Kişilik bozuklukları da kendi aralarında 3 gruba ayrılmaktadır. A kümesi garip ve başkasına benzemeyen, B kümesi duygusal ve dramatik, C kümesinde ise korkulu ve kaygılı kişilik bozuklukları yer almaktadır. A Kümesi Kişilik Bozuklukları Kuşkucu (Paranoid) Kişilik BozukluğuErken erişkinlikte başlayan ve değişik bağlamlarda ortaya çıkan, başkalarının davranışlarını kötü niyetli yorumlamak gibi, başkalarına karşı duyulan genel bir güvensizlik ve kuşkuculuk halinin olmasıdır. Genellikle;Yeterli bir temele dayanmayan, başkalarının kendisini sömürdüğünden ve ya da kendisine kötülük yapıp kendisini aldattığından kuşkulanır. Söylediklerinin ya da paylaştıklarının kendisine karşı kullanılacağı korkusu ile başkalarına açılmak istemez.Sıradan sözlerden ya da olaylardan, aşağılanma ya da göz korkutma anlamı çıkartırSürekli kin besler. Eşinin ya da partnerinin kendisine bağlılığı ile ilgili yineleyici kuşkuları vardır.Şizoid Kişilik BozukluğuDaha çok toplumsal ilişkilerden kopma ve kişilerarası ilişkilerde duygularını kısıtlı gösterme yaygın örüntüsüdür. Neredeyse her zaman tek başına etkinliklerde bulunmayı yeğler. Birinci derece akrabaları dışında yakın arkadaşları ya da sırdaşları yoktur. Duygusal olarak da genellikle soğuktur, kopuktur ve tekdüze duygulanımları (Bireyin uyaranlara, olaylara, anılara,düşüncelere duygusal tepki ile katılabilme yetisi) vardır.Şizotipal Kişilik BozukluğuYakın ilişkilerinde birdenbire rahatsızlık duyma ve yakın ilişkiye girme yeterliliğinin düşük olması ile kendini gösteren toplumsal ve kişilerarası eksikliklerin yanı sıra bilişsel ve algısal çarpıtmalar ve sıra dışı davranışlarla gözlemlenen bir örüntüdür. Yadırganacak kadar olağana aykırı düşünce ya da konuşmalar (örn, belirsiz, çevresel ya da çok ayrıntılı ya da basmakalıp) vardır. Uygunsuz ya da kısıtlayıcı duygulanımları vardır.B Kümesi Kişilik Bozuklukları Antisosyal Kişilik Bozukluğu 15 yaşından beri süregelen, başkalarının haklarını umursamayan ve çiğneyen bir kişilik örüntüsüdür. Sık sık yalan söyleme, takma adlar kullanma, kişisel çıkar ya da zevki için insanları dolandırma ve tutuklanmasına yol açan yineleyici eylemlerde bulunma ile yaygın bir örüntüdür. Sık sık kavga dövüşlere katılma, sinirlilik ve saldırganlık, sürekli bir işinin olmaması ve sorumluluklarını yerine getirmeme ile karakterizedir. Yine başkasını incitmesi, başkasına kötü davranması durumunda aldırmazlık ve vicdan azabı çekmeme durumudur.Borderline Kişilik Bozukluğu Kişilerarası ilişkilerinde, benlik algısında ve duygulanımında tutarsızlık ve belirgin dürtüsellik ile giden bir kişilik örüntüsüdür. Kişilerarası ilişkilerinde gözünde aşırı büyütme (göklere çıkarma ) ve yerin dibine sokma uçları arasında gelip giden, tutarsız ve genellikle gergin kişilerdir. Kimlik karmaşası ve süreğen bir boşluk duygusu buna eşlik eden yineleyici intihar düşünceleri, girişimleri ya da göz korkutmaları vardır. Uygunsuz, yoğun öfke ya da öfkesini denetlemekte güçlük çekme de yaygındır.Histriyonik Kişilik BozukluğuAşırı duygusallık ve ilgi çekme arayışı ile giden kişilik örüntüsüdür. Genellikle bulunduğu ortamda ilgi odağı olmadığında rahatsız olur. Başkalarıyla olan etkileşimleri, cinsel yönden, ayartıcı, kışkırtıcı ya da baştan çıkartıcı, uygunsuz davranışlar şeklindedir. İlgi çekmek için sürekli dış görünümünü kullanır. Birden değişen yüzeysel duygular gösterir. Kolay etki altında kalır ve yapmacık davranır ve duygularını abartır. Ayrıca ilişkilerin olduğundan daha yoğun olması gerektiğini düşünürler.Narsistik Kişilik Bozukluğu Büyüklenme, beğenilme ve empati kuramama ile yaygın görülen kişilik örüntüsüdür. Başarılarını, yeteneklerini abartma ve kendini üstün biri olarak görme eğilimi içindedir. Kendi çıkarı için insanları kullanan ve çok fazla beğenilme arzusu içindedir. Başkalarının duygularını ve ihtiyaçlarını anlamak istemez. Genellikle başkalarına saygısız davranır, kendini beğenmiş davranışlar ya da tutumlar sergiler.C Kümesi Kişilik BozukluklarıÇekingen Kişilik Bozukluğu Kişi eleştirilme onaylanmama ya da dışlanma korkuları yüzünden, kişisel ilişki kurmayı gerektiren işle ilgili etkinliklerden kaçınır. Toplum içinde yetersizlik duyguları ve olumsuz değerlendirilmeye aşırı duyarlılık ile karakterizedir. Genellikle seveceklerini kesin olarak bilmedikçe insanlarla ilişkiye girmez. Utandırılacağı ya da alay edileceği korkusu yüzünden yakın ilişkilerde tutuk davranışlar sergiler.Bağımlı Kişilik Bozukluğu Bağımlı kişilik bozukluğu, boyun eğici, yapışkan davranışlara ve ayrılma korkularına yol açan, ilgilenilme gereksinimi ile daha çok uyumlu olan kişilik bozukluğudur. Başkalarından çok öğüt ve güvence almadıkça güncelik kararlar almak konusunda oldukça güçlük çekerler. Yaşamının çoğu alanından kendileri yerine başkalarının sorumluluk almasına gereksinir. Kendi başlarına bir işe girmek ve sürdürmek konusunda sıkıntı yaşarlar.Takıntılı-Zorlantılı Kişilik Bozukluğu Yapılan etkinliğin başlıca amacını gözden kaçırıp ayrıntılar, kurallar, sıralama, düzen ve örgütlenme ya da tasarımıyla uğraşıp duran kişilerdir. Aşırı düzenlilik, eksiksizlik, düşüncelerini ve kişilerarası ilişkilerini denetim altında tutma uğraşları ile karakterizedir.Kişilik bozukluklarında tedavi yöntemleri nelerdir?Kişilik bozukluğu olan birçok insan hayatına normal şekilde devam edebilmektedir. Kişilik bozukluğu olan kişiler hastalığının farkında olmadıkları için genellikle kendi başlarına tedavi arayışı içinde olmazlar. Genelde aile ya da arkadaş gibi çevrelerindeki insanlara zarar verdikleri zaman onlar tarafından tedaviye getirilmektedir. Belli gruplar haricinde kendiliklerinden doktora başvuran hasta sayısı oldukça azdır. Sonuç olarak hastaların birçoğu tedavi edilmez.Kişilik bozukluğu oturmuş davranışlarının düzeltilmesi gereken bir rahatsızlıktır. Kişinin yıllardır edindiği davranışları hızlı bir şekilde değiştirmesi mümkün olmadığı için tedavi süreci uzun sürebilmektedir. Kişinin tedavi için istekli olması ve bu süreci kabul etmesi tedavi için çok önemlidir.Kişilik bozukluklarında tedavinin ana unsuru psikoterapidir. Kişilik bozukluğunun türüne bağlı olarak psikoterapi metodu değişebilmektedir. Psikoterapi sürecine gerektiği zamanlarda ilaç tedavisi de eklenebilmektedir. Psikoterapi tedavisinde, temel amaç hatalı düşünce kalıplarının değerlendirilmesi, yeni düşünce ve davranış kalıplarının öğrenilmesidir. Psikoterapi süreci aynı zamanda başa çıkma ve kişiler arasındaki ilişki becerilerini geliştirmeyi amaçlar. Burada bahsedilen psikoterapi süreci uzun ve süreklilik arz eden bir süreçtir.Kişilik bozuklukları hakkında sık sorulan sorularÇoklu kişilik bozukluğu nedir?Çoklu kişilik bozukluğu kişinin hayatını ciddi şekilde etkileyen psikolojik bir rahatsızlıktır. Zihin bölünmesi olarak da adlandırılabilmektedir. Bir insanda birden fazla kimlik oluşması şeklinde ortaya çıkmaktadır. Kişinin çocukken yaşadığı travmalar sonucu ortaya çıkabilmektedir. Zihin bu travmalardan kendini korumak için bölünmekte ve alter kimlikler oluşturmaktadır. Çoklu kişilik bozukluğuna sahip hastalar alter kimliklerinin birbirleriyle konuşmalarını iç ses olarak duyabilmektedir.Çoklu kişilik bozukluğu ne gibi problemlere neden olur?Çoklu kişilik bozukluğunda kişinin duygu durumunda, ruh hallerinde ani değişimler yaşanabilir. Kişi diğer kişiliklerine ait iç sesler duyup bunları eyleme geçirebilmektedir. Unutkanlık, dalgınlık yine yaşanan problemler arasında yer almaktadır. Bütün bunlar kişinin hayatını olumsuz etkilemektedir. | 8,635 |
439 | Hastalıklar | Klinefelter sendromu | Klinefelter sendromu, erkeklik hormon seviyesi düşüklüğü ve kısırlık ile ilgili en yaygın cinsiyet kromozom bozukluğudur. Sadece erkek cinsiyetine özgü genetik bir rahatsızlık olan Klinefelter sendromu genellikle yetişkinlik yaşına kadar teşhis edilememektedir. Normal testislerden daha küçük boyutlarda testislere sahip olan Klinefelter sendromu hastalarında; buna bağlı olarak daha düşük testosteron üretimi olmaktadır. Etkileri her hastada farklı olabilen Klinefelter sendromu ayrıca kas kütlesi, vücut veya yüzdeki kılların azalmasına ya da meme dokusunun büyümesine de neden olabilmektedir. Bu rahatsızlığa sahip erkeklerin çoğu ya çok az sperm ürettiği ya da hiç sperm üretemediği için infertilite yani kısırlıkla karşı karşıya kalabilmektedir. Günümüzdeki yardımcı üreme imkanları ile Klinefelter sendromlu bazı erkekler çocuk sahibi olabilmektedir. Memorial Şişli Hastanesi Genetik Hastalıklar Değerlendirme Merkezi’nden Tıbbi Genetik Uzmanı Dr. Serhat Seyhan, Klinefelter sendromunun nedenleri, belirtileri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.Klinefelter sendromu, erkeklik hormon seviyesi düşüklüğü ve kısırlık ile ilgili en yaygın cinsiyet kromozom bozukluğudur. Sadece erkek cinsiyetine özgü genetik bir rahatsızlık olan Klinefelter sendromu genellikle yetişkinlik yaşına kadar teşhis edilememektedir. Normal testislerden daha küçük boyutlarda testislere sahip olan Klinefelter sendromu hastalarında; buna bağlı olarak daha düşük testosteron üretimi olmaktadır. Etkileri her hastada farklı olabilen Klinefelter sendromu ayrıca kas kütlesi, vücut veya yüzdeki kılların azalmasına ya da meme dokusunun büyümesine de neden olabilmektedir. Bu rahatsızlığa sahip erkeklerin çoğu ya çok az sperm ürettiği ya da hiç sperm üretemediği için infertilite yani kısırlıkla karşı karşıya kalabilmektedir. Günümüzdeki yardımcı üreme imkanları ile Klinefelter sendromlu bazı erkekler çocuk sahibi olabilmektedir. Memorial Şişli Hastanesi Genetik Hastalıklar Değerlendirme Merkezi’nden Tıbbi Genetik Uzmanı Dr. Serhat Seyhan, Klinefelter sendromunun nedenleri, belirtileri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.
Klinefelter sendromu nedir?Klinefelter sendromu; ilk olarak 1942’de Amerikalı doktor Harry Klinefelter ve arkadaşları tarafından tanımlandı. 1959'da ise İngiliz doktor Patricia A. Jacobs ve arkadaşları normal erkek cinsiyet kromozomları XY kromozomundan oluşurken; Klinefelter sendromu hastalarının fazladan bir cinsiyet kromozomuna (XXY) sahip olduklarını keşfetti. Spesifik bir kromozomal anormallik olarak kayıtlara geçen Klinefelter sendromu bu tarihten sonra 47,XXY sendromu olarak da tanımlanmaya başladı. Klinefelter sendromu erkekte hipogonadizm (erkeklik hormon seviyesinin düşüklüğü) ve infertilite (kısırlık) ile ilişkili en yaygın cinsiyet kromozom bozukluğudur. Normal erkek cinsiyet kromozomları (XY) yerine fazladan bir cinsiyet kromozomuna yani (XXY) sahiptir. Yaklaşık her 500 ila 1000 erkekten 1 tanesi Klinefelter sendromuna sahip olarak dünyaya gelmektedir.Klinefelter sendromunun nedenleri nedir?Biri anne birini babadan aldığımız iki iplikli DNA’nın çeşitli proteinler etrafında sarılması ve yaklaşık 10 bin kat yoğunlaşması ile birlikte hücrenin bölünme aşamasında görülebilen haline kromozom denilmektedir. Sağlıklı bir erkekte tespit edilen normal kromozom sayısı 46 olup, X ve Y cinsiyet kromozomları da belirtilerek 46,XY şeklinde yazılmaktadır. Klinefelter sendromunda ise en az bir tane X kromozomunun fazlalığı söz konusudur. Fazla olan X kromozomu anneden ya da babadan gelebilmektedir. Buradaki fazla X kromozomunun nedeni; ebeveynlerdeki taşıyıcılıktan ziyade ebeveynlerin yumurta veya sperm hücreleri oluşurken meydana gelen kromozomların ayrılmamasından kaynaklanmaktadır.Klinefelter sendromu riski kimlerde yüksek?Klinefelter sendromunda fazladan en az bir tane olan X kromozomu; %60 oranında anneden, %40 oranında ise babadan köken almaktadır. Bu durum genellikle ebeveynler tarafından taşıyıcılığı olan ve ebeveynlere yapılacak kan testleri ile farkedilebilecek bir durum değildir. Ebeveynlerden alınan fazla kromozom genellikle yumurta veya sperm hücreleri oluşurken meydana gelen bölünme hatasından kaynaklanır. Anneden kaynaklı olan fazla X kromozomu vakalarında, ileri anne yaşı (>35) hastalık için bir risk faktörü oluşturmaktadır. 33 yaşındaki bir annenin çocuğunda 47,XXY görülme ihtimali 1/2500 iken, 43 yaşındaki bir annenin çocuğunda bu ihtimal 1/300’e yükselmektedir. Aynı zamanda son çalışmalar gösteriyor ki; yaşlı babaların da spermlerinde fazladan X kromozomu olma ihtimali artmıştır ve bu da hastalık riskini artırabilmektedir.Klinefelter sendromu belirtileri nedir?Klinefelter sendromunda belirtiler hastanın kromozom yapısına, mozaik/varyant olup olmadığına göre değişkenlik gösterebilmektedir. Klinefelter sendromuna sahip bebek ve çocuklarda boy, kilo ve baş çevresi normalken; ergenlikten sonra kol ve bacakların gövdeye oranının daha fazla olduğu uzun boy görülmektedir. Bazı Klinefelter sendromlu hastalarda hafif gelişimsel gerilik, davranışsal bozukluk ve öğrenme güçlüğü görülebilmektedir. Klinefelter sendromlu hastaların yaklaşık yarısında mitral kapak prolapsusu denen kalp problemine rastlabilmektedir. Hastalarda romatizmal hastalıklar, tiroid hastalıkları, şeker hastalığı gibi otoimmün hastalıkların riskinde artış olabilmektedir. Hastalardaki testis boyutunun düşük olmasına bağlı olarak testosteron hormon seviyesinde düşüklük ve diğer hormonlarla olan dengede bozulma söz konusu olabilmektedir. Hastalardaki bozulmuş hormon seviyelerine bağlı olarak ergenlik döneminin sonuna doğru meme dokusunda büyüme (Jinekomasti) meydana gelebilmekte ve bu hastalarda meme kanserine yakalanma riski 20 kat artış gösterebilmektedir. Ayrıca hastalarda kısırlık ve azospermi saptanabilmekte ancak mozaik tipte olan hastalarda bu durum daha hafif olabilmekte veya görülmeyebilmektedir. Genellikle kısırlık nedeniyle başvuran erkekte yapılan testler sonucunda tespit edildiği için bu durum hastalar için çok önemli olabilmektedir.Klinefelter sendromu nasıl teşhis edilir?Yapılan muayene ve tetkikler sonucunda Klinefelter sendromundan şüphelenildiği takdirde; hastanın kolundan alınacak kandan (Periferik kan) kromozom analizi testi ile hastalık tanısı kesin olarak konulabilmektedir. Kromozom analizi testi için öncelikle kan hücreleri çoğaltılıp bölünme aşamasına getirilir ve bu aşamada kromozom elde edilip boyanarak incelemesi yapılır. Bu basamaklar nedeniyle testin çıkması biraz zaman alabilmektedir. Kromozom analizi testi sonucunda Klinefelter hastalarının %80-90’ında 47,XXY yapısı saptanmaktadır. Geriye kalan Klinefelter sendromlu hastalarda ise daha nadir görülen mozaik tipler, varyantlar ve yapısal X kromozom anomalisi içeren tipler de tespit edilebilir.Klinefelter sendromunun tedavisi nedir?Klinefelter sendromu genetik bir hastalık olduğu için tamamen tedavi edip normale döndürme şansı günümüz için maalesef söz konusu değildir ancak Klinefelter sendromuna eşlik eden hastalıklar tedavi edilmeye çalışılmaktadır. Klinefelter sendromu erken çocukluk döneminde tespit edilmesi durumunda eksik olan hormonların yerine konması şeklinde tedavi uygulanabilmektedir. Uygulanan hormon tedavisi ile birtakım bulgular düzelebilir. Klinefelter sendromunun bazı tipleri için konuşma terapisi, fizik tedavi, özel eğitim gibi seçenekler faydalı olabilmektedir. Kısırlık nedeniyle başvuran hastalarda da çocuk sahibi olmak için tedavi seçenekleri söz konusudur. Hastaların yaklaşık yarısında mitral kapak problemi görülebileceği için mutlaka kardiyoloji doktor kontrolü önerilmelidir. Hastalardaki meme kanseri risk artışı nedeniyle bu açıdan da doktor kontrolünde olmaları tavsiye edilmektedir.Klinefelter sendromu nasıl önlenir?Hasta bir çocuğa sahip ebeveynlerin aklındaki en önemli sorulardan biri; sonraki çocuklarında bu hastalığın olup olmayacağıdır. Mozaik olmayan Klinefelter sendromlu bir çocuğa sahip olan ebeveynlerin bundan sonraki çocuklarında, sadece hasta çocuk göz önüne alınarak bakıldığında risk artışı yoktur; yani ebeveynlerde taşıyıcılık durumu beklenmemektedir. Bunun dışındaki ileri anne/baba yaşı durumları veya farklı durumlar için risk kendi içinde değerlendirilmelidir. Klinefelter sendromlu birey çocuk sahibi olmak istiyorsa doğacak çocuklarında anöploidi yani cinsiyet kromozomları ve 21. kromozom (Down sendromu) riskinde artış görülebilir. Bazı bilim insanları ise, mozaik olmayan Klinefelter sendromlu erkeklerde fokal sperm üretiminin mevcut olduğu yerlerde, normal kromozom yapısına sahip olgun gametler üretilebildiğini göstermiştir. Mozaik olmayan Klinefelter sendromlu hastalarından doğan çocukların büyük çoğunluğunun kromozomal olarak normal olması bu bulguyu destekleyebilir.Klinefelter sendromu kadınlarda mı erkeklerde mı sık görülür?Klinefelter sendromu kadınlarda görülmesini beklemediğimiz, Y kromozomunun varlığından dolayı erkeklerde görülen bir hastalıktır. Kadınlarda Klinefelter sendromu bildirilmiş olsa bu durum çok çok nadir görülmekte ve ek bir anomali ile açıklanmaya çalışılmaktadır.Klinefelter sendromu ölümcül bir hastalık mıdırKlinefelter sendromu genellikle ya gebelik sırasında amniyosentez/CVS'de beklenmedik bir bulgu olarak ya da erişkin dönemde erkek infertilitesinin araştırılması sırasında teşhis edilmektedir. Bu dönemler dışında tanı alsa da; muhtemelen hastaların çoğu hayatının hiçbir döneminde Klinefelter sendromu olduğunu öğrenmemektedir. Klinefelter sendromunda ölümcül bir bulgu görülmese de eşlik eden bazı hastalıklar nedeniyle yaşam süresinde 2-5 yıl azalma görülebilmektedir.Klinefelter sendromu hastası çocuk sahibi olabilir mi?Günümüzde, mozaik olmayan tip de dahil olmak üzere Klinefelter sendromlu hastaların artık geri dönülmez şekilde kısır olduğu düşünülmemelidir, çünkü intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu (ICSI) ejakülatta hiç spermatozoa olmasa bile üreme için bir fırsat sunabilir. Azospermik hastaların önemli bir kısmında testis biyopsi örneklerinden sperm elde edilerek gebelik ve canlı doğum elde edilmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken konulardan birisi, Klinefelter sendromlu hastalardan alınan spermlerde cinsiyet kromozomal anomali ve otozomal anöploidi sıklığının (Özellikle Down sendromu) normal erkeklerden daha yüksek olabilmesidir.
Klinefelter sendromu nedir?Klinefelter sendromu; ilk olarak 1942’de Amerikalı doktor Harry Klinefelter ve arkadaşları tarafından tanımlandı. 1959'da ise İngiliz doktor Patricia A. Jacobs ve arkadaşları normal erkek cinsiyet kromozomları XY kromozomundan oluşurken; Klinefelter sendromu hastalarının fazladan bir cinsiyet kromozomuna (XXY) sahip olduklarını keşfetti. Spesifik bir kromozomal anormallik olarak kayıtlara geçen Klinefelter sendromu bu tarihten sonra 47,XXY sendromu olarak da tanımlanmaya başladı. Klinefelter sendromu erkekte hipogonadizm (erkeklik hormon seviyesinin düşüklüğü) ve infertilite (kısırlık) ile ilişkili en yaygın cinsiyet kromozom bozukluğudur. Normal erkek cinsiyet kromozomları (XY) yerine fazladan bir cinsiyet kromozomuna yani (XXY) sahiptir. Yaklaşık her 500 ila 1000 erkekten 1 tanesi Klinefelter sendromuna sahip olarak dünyaya gelmektedir.Klinefelter sendromunun nedenleri nedir?Biri anne birini babadan aldığımız iki iplikli DNA’nın çeşitli proteinler etrafında sarılması ve yaklaşık 10 bin kat yoğunlaşması ile birlikte hücrenin bölünme aşamasında görülebilen haline kromozom denilmektedir. Sağlıklı bir erkekte tespit edilen normal kromozom sayısı 46 olup, X ve Y cinsiyet kromozomları da belirtilerek 46,XY şeklinde yazılmaktadır. Klinefelter sendromunda ise en az bir tane X kromozomunun fazlalığı söz konusudur. Fazla olan X kromozomu anneden ya da babadan gelebilmektedir. Buradaki fazla X kromozomunun nedeni; ebeveynlerdeki taşıyıcılıktan ziyade ebeveynlerin yumurta veya sperm hücreleri oluşurken meydana gelen kromozomların ayrılmamasından kaynaklanmaktadır.Klinefelter sendromu riski kimlerde yüksek?Klinefelter sendromunda fazladan en az bir tane olan X kromozomu; %60 oranında anneden, %40 oranında ise babadan köken almaktadır. Bu durum genellikle ebeveynler tarafından taşıyıcılığı olan ve ebeveynlere yapılacak kan testleri ile farkedilebilecek bir durum değildir. Ebeveynlerden alınan fazla kromozom genellikle yumurta veya sperm hücreleri oluşurken meydana gelen bölünme hatasından kaynaklanır. Anneden kaynaklı olan fazla X kromozomu vakalarında, ileri anne yaşı (>35) hastalık için bir risk faktörü oluşturmaktadır. 33 yaşındaki bir annenin çocuğunda 47,XXY görülme ihtimali 1/2500 iken, 43 yaşındaki bir annenin çocuğunda bu ihtimal 1/300’e yükselmektedir. Aynı zamanda son çalışmalar gösteriyor ki; yaşlı babaların da spermlerinde fazladan X kromozomu olma ihtimali artmıştır ve bu da hastalık riskini artırabilmektedir.Klinefelter sendromu belirtileri nedir?Klinefelter sendromunda belirtiler hastanın kromozom yapısına, mozaik/varyant olup olmadığına göre değişkenlik gösterebilmektedir. Klinefelter sendromuna sahip bebek ve çocuklarda boy, kilo ve baş çevresi normalken; ergenlikten sonra kol ve bacakların gövdeye oranının daha fazla olduğu uzun boy görülmektedir. Bazı Klinefelter sendromlu hastalarda hafif gelişimsel gerilik, davranışsal bozukluk ve öğrenme güçlüğü görülebilmektedir. Klinefelter sendromlu hastaların yaklaşık yarısında mitral kapak prolapsusu denen kalp problemine rastlabilmektedir. Hastalarda romatizmal hastalıklar, tiroid hastalıkları, şeker hastalığı gibi otoimmün hastalıkların riskinde artış olabilmektedir. Hastalardaki testis boyutunun düşük olmasına bağlı olarak testosteron hormon seviyesinde düşüklük ve diğer hormonlarla olan dengede bozulma söz konusu olabilmektedir. Hastalardaki bozulmuş hormon seviyelerine bağlı olarak ergenlik döneminin sonuna doğru meme dokusunda büyüme (Jinekomasti) meydana gelebilmekte ve bu hastalarda meme kanserine yakalanma riski 20 kat artış gösterebilmektedir. Ayrıca hastalarda kısırlık ve azospermi saptanabilmekte ancak mozaik tipte olan hastalarda bu durum daha hafif olabilmekte veya görülmeyebilmektedir. Genellikle kısırlık nedeniyle başvuran erkekte yapılan testler sonucunda tespit edildiği için bu durum hastalar için çok önemli olabilmektedir.Klinefelter sendromu nasıl teşhis edilir?Yapılan muayene ve tetkikler sonucunda Klinefelter sendromundan şüphelenildiği takdirde; hastanın kolundan alınacak kandan (Periferik kan) kromozom analizi testi ile hastalık tanısı kesin olarak konulabilmektedir. Kromozom analizi testi için öncelikle kan hücreleri çoğaltılıp bölünme aşamasına getirilir ve bu aşamada kromozom elde edilip boyanarak incelemesi yapılır. Bu basamaklar nedeniyle testin çıkması biraz zaman alabilmektedir. Kromozom analizi testi sonucunda Klinefelter hastalarının %80-90’ında 47,XXY yapısı saptanmaktadır. Geriye kalan Klinefelter sendromlu hastalarda ise daha nadir görülen mozaik tipler, varyantlar ve yapısal X kromozom anomalisi içeren tipler de tespit edilebilir.Klinefelter sendromunun tedavisi nedir?Klinefelter sendromu genetik bir hastalık olduğu için tamamen tedavi edip normale döndürme şansı günümüz için maalesef söz konusu değildir ancak Klinefelter sendromuna eşlik eden hastalıklar tedavi edilmeye çalışılmaktadır. Klinefelter sendromu erken çocukluk döneminde tespit edilmesi durumunda eksik olan hormonların yerine konması şeklinde tedavi uygulanabilmektedir. Uygulanan hormon tedavisi ile birtakım bulgular düzelebilir. Klinefelter sendromunun bazı tipleri için konuşma terapisi, fizik tedavi, özel eğitim gibi seçenekler faydalı olabilmektedir. Kısırlık nedeniyle başvuran hastalarda da çocuk sahibi olmak için tedavi seçenekleri söz konusudur. Hastaların yaklaşık yarısında mitral kapak problemi görülebileceği için mutlaka kardiyoloji doktor kontrolü önerilmelidir. Hastalardaki meme kanseri risk artışı nedeniyle bu açıdan da doktor kontrolünde olmaları tavsiye edilmektedir.Klinefelter sendromu nasıl önlenir?Hasta bir çocuğa sahip ebeveynlerin aklındaki en önemli sorulardan biri; sonraki çocuklarında bu hastalığın olup olmayacağıdır. Mozaik olmayan Klinefelter sendromlu bir çocuğa sahip olan ebeveynlerin bundan sonraki çocuklarında, sadece hasta çocuk göz önüne alınarak bakıldığında risk artışı yoktur; yani ebeveynlerde taşıyıcılık durumu beklenmemektedir. Bunun dışındaki ileri anne/baba yaşı durumları veya farklı durumlar için risk kendi içinde değerlendirilmelidir. Klinefelter sendromlu birey çocuk sahibi olmak istiyorsa doğacak çocuklarında anöploidi yani cinsiyet kromozomları ve 21. kromozom (Down sendromu) riskinde artış görülebilir. Bazı bilim insanları ise, mozaik olmayan Klinefelter sendromlu erkeklerde fokal sperm üretiminin mevcut olduğu yerlerde, normal kromozom yapısına sahip olgun gametler üretilebildiğini göstermiştir. Mozaik olmayan Klinefelter sendromlu hastalarından doğan çocukların büyük çoğunluğunun kromozomal olarak normal olması bu bulguyu destekleyebilir.Klinefelter sendromu kadınlarda mı erkeklerde mı sık görülür?Klinefelter sendromu kadınlarda görülmesini beklemediğimiz, Y kromozomunun varlığından dolayı erkeklerde görülen bir hastalıktır. Kadınlarda Klinefelter sendromu bildirilmiş olsa bu durum çok çok nadir görülmekte ve ek bir anomali ile açıklanmaya çalışılmaktadır.Klinefelter sendromu ölümcül bir hastalık mıdırKlinefelter sendromu genellikle ya gebelik sırasında amniyosentez/CVS'de beklenmedik bir bulgu olarak ya da erişkin dönemde erkek infertilitesinin araştırılması sırasında teşhis edilmektedir. Bu dönemler dışında tanı alsa da; muhtemelen hastaların çoğu hayatının hiçbir döneminde Klinefelter sendromu olduğunu öğrenmemektedir. Klinefelter sendromunda ölümcül bir bulgu görülmese de eşlik eden bazı hastalıklar nedeniyle yaşam süresinde 2-5 yıl azalma görülebilmektedir.Klinefelter sendromu hastası çocuk sahibi olabilir mi?Günümüzde, mozaik olmayan tip de dahil olmak üzere Klinefelter sendromlu hastaların artık geri dönülmez şekilde kısır olduğu düşünülmemelidir, çünkü intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu (ICSI) ejakülatta hiç spermatozoa olmasa bile üreme için bir fırsat sunabilir. Azospermik hastaların önemli bir kısmında testis biyopsi örneklerinden sperm elde edilerek gebelik ve canlı doğum elde edilmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken konulardan birisi, Klinefelter sendromlu hastalardan alınan spermlerde cinsiyet kromozomal anomali ve otozomal anöploidi sıklığının (Özellikle Down sendromu) normal erkeklerden daha yüksek olabilmesidir. | 6,796 |
440 | Hastalıklar | KOAH | Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), kısıtlı hava akışına ve solunum sorunlarına neden olan bir akciğer hastalığıdır. Akciğer damarlarının kronik tıkanıklığı ile karakterizedir. KOAH, öksürük, balgam çıkarma ve özellikle efor sarf etmekle beraber oluşan nefes darlığı şeklinde ortaya çıkar. Sigara, çevre ve hava kirliliği, ısınmak ya da yemek pişirmek için kullanılan biyoyakıtların gazları KOAH’ın sebepleri arasında yer alır. Akciğer enfeksiyonları KOAH'lı kişilerde ciddi sorunlara neden olabilir. Grip ve pnömoni aşıları gibi bazı aşılar özellikle KOAH'lı kişiler için önemlidir.Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), kısıtlı hava akışına ve solunum sorunlarına neden olan bir akciğer hastalığıdır. Akciğer damarlarının kronik tıkanıklığı ile karakterizedir. KOAH, öksürük, balgam çıkarma ve özellikle efor sarf etmekle beraber oluşan nefes darlığı şeklinde ortaya çıkar. Sigara, çevre ve hava kirliliği, ısınmak ya da yemek pişirmek için kullanılan biyoyakıtların gazları KOAH’ın sebepleri arasında yer alır. Akciğer enfeksiyonları KOAH'lı kişilerde ciddi sorunlara neden olabilir. Grip ve pnömoni aşıları gibi bazı aşılar özellikle KOAH'lı kişiler için önemlidir.
KOAH Nedir?Kronik obstrüktif akciğer hastalığının kısaltması olan KOAH, hava kesecikleri olan bronşların daralması sonucu akciğerde elastikiyet kaybı, nefes darlığı, öksürük ve hava akımının kısıtlanması ile karakterize kronik inflamatuar bir akciğer hastalığıdır. KOAH, amfizem ve kronik obstrüktif bronşiti de içerir. Kronik bronşit, en az iki yıl üst üste görülen ve bu iki yılın en az üç ayında semptomları ilerleyici bir rahatsızlık olarak bilinir. Amfizem ise, kana oksijen taşınmasını sağlayan hava keseciklerinin esnekliğini kaybetmesine neden olan bir hastalıktır. Bunun sonucunda akciğerde elastikiyet kaybı ve nefes darlığı görülür.KOAH yalnızca akciğerleri değil tüm vücut sistemini olumsuz etkileyen önemli bir hastalıktır. Diyabet, kemik erimesi, kalp damar tıkanıklıkları, kaslarda enfeksiyon dışı iltihaplar gibi sorunlar KOAH ile birlikte görülebilmektedir. KOAH akciğer yaşlanmasını hızlandıran önemli bir hastalıktır.KOAH Neden Olur?KOAH’ın en yaygın nedeni sigara olarak bilinir. Bunun yanından kişinin mesleki açıdan ciğeri etkileyen durumlara maruz kalması ve çevresel faktörler gibi durumlar da KOAH nedeni olarak bilinir. Hastalığın sinsi bir şekilde ilerlemesinden dolayı teşhisi de bu noktada zorlaşabilir. Birçok kişi akciğer kapasitesinin büyük bir kısmını kaybetmesiyle beraber KOAH olduğunun farkına varabilir. KOAH’ın başlıca sebebi sigaradır. Pipo, puro ve nargile kullanımı da KOAH’ın nedenleri arasındadır. Kişinin yaşadığı yer ya da mesleği nedeniyle organik ve inorganik tozlu ortamlara, kimyasal maddeler ve buharları içeren maddelere ya da toz, duman ve zararlı gazlara maruz kalması. Kapalı ortamlarda ısınmak ya da yemek pişirme amacıyla kullanılan biomas adı verilen organik yakıtlar, odun, tezek, bitki kökleri ve kömür dumanının yol açtığı iç ortam hava kirliliği Hava kirliliğiKOAH, 40 yaş üstü her 5 yetişkinden birinde görülen bir hastalıktır. KOAH teşhisi alanların büyük çoğunluğu sigara içen veya çok uzun süre sigara içmiş ve bırakmış kişilerdir.Yapılan araştırmalar kadınların tütün dumanına daha duyarlı olduğu ve erkeklerle eşit miktarda sigara içmelerine rağmen daha şiddetli hastalık geliştiği göstermektedir.Hastalık sinsi ilerlediği için ve sigara bağımlıları öksürük, balgam çıkarma gibi şikayetleri önemsemediklerinden hastalık teşhisi konulduğunda, hastalar akciğer kapasitelerinin önemli kısmını kaybetmiş olmaktadır.KOAH Evreleri Nelerdir?Kronik obstrüktif akciğer hastalığı yani KOAH, dört farklı evrede incelenen ilerleyici bir hastalık türüdür. Hastalığın her bir evresi kişinin maruz kaldığı faktörlere, akciğer kaybının derecesine göre farklılık gösterebilir. Sinsi bir hastalık olan KOAH erken dönemde fark edilmeyebilir. Fakat hastalığın ilerlemesiyle beraber solunum zorluğu, öksürük, balgam üretimi semptomlar daha belirgin bir hale gelebilir. KOAH evrelerinin belirlenmesi, hastalığın yönetimi ve semptomların yönetimi açısından önemlidir. KOAH evreleri şöyle sıralanabilir:KOAH 1. evre nedir?KOAH’ın ilk evresinde akciğer fonksiyonlarında azalmalar ortaya çıkabilir. Bu durum genellikle kişinin günlük aktivitelerini etkileyerek, nefes darlığı gibi belirtilerin oluşmasına neden olabilir. KOAH 1.evre belirtileri şöyle sıralanabilir: Zaman zaman ortaya çıkarak tekrarlayan hafif öksürük Balgam çıkarma Nefes darlığıKOAH 2. evre nedir?KOAH’ın 2.evresinde ise kişinin akciğer fonksiyonları daha azalarak belirtilerin arttığı görülür. Kişi bu evrede günlük aktivitelerini yapmakta güçlük çekebilir. Semptomların rahatsız etmesiyle beraber kişi bu süreçte doktora başvurabilir. KOAH 2.evre belirtileri şöyle sıralanabilir: Sürekli tekrar eden ve sıklaşan öksürük Balgam miktarının artması Fiziksel hareket esnasında nefes darlığı yaşama Soğuk algınlığı gibi solunum yolu enfeksiyonlarına yatkınlıkKOAH 3. evre nedir?Bu evrede hastalığın ciddi bir boyuta ulaştığı görülür. KOAH 3.evrede kişinin solunum kapasitesi ciddi oranda azalır. Bunun yanında günlük yaşam aktivitelerinin zorlaştığı görülür. Ataklar da daha bu süreçte dahil olarak kişiyi önemli oranda etkiler. KOAH 3.evre belirtileri şöyle sıralanabilir: Her gün nefes darlığı çekme Sürekli halsizlik ve yorgunluk Şiddetli öksürük Balgam üretiminin yoğun olması Solunum yolu enfeksiyonlarının sıklaşması Uyurken bile solunum zorlukları yaşamaKOAH 4. evre nedir?KOAH 4.evre hastalığın son evresi olarak bilinir. Bu evrede akciğerler ciddi oranda hasar gördüğünden kişi günlük aktivitelerini yerine getirmede güçlük çekebilir. 4.evre KOAH durumunda kişinin yaşam kalitesinin önemli oranda etkileyerek oksijen tedavisini gereklilik haline getirebilir. KOAH 4.evre belirtileri şöyle sıralanabilir: Dinlenme esnasında bile şiddetli ve sürekli nefes darlığı Akciğer fonksiyonlarının önemli oranda azalması Vücut oksijen seviyesinin düşmesiyle beraber dudaklarda ve tırnaklarda morarma yani siyoz geliştirme Ağır alevlenmeler nedeniyle sık sık hastaneye yatışın olması Kilo kaybı ve kaslarda erimeKOAH, belirtilerini göstermesinin ardından erken teşhis ve tedavi sayesinde kontrol altına alınabilir. Kişinin sigarayı bırakması, düzenli olarak egzersiz yapması ve buna bağlı olarak sağlıklı bir yaşam tarzı benimsemesi önemlidir. Bu durum hastalığın ilerlemesini yavaşlatabilir.KOAH Belirtileri Nelerdir? Fiziksel aktiviteler ile ortaya çıkan nefes darlığı, balgamlı öksürük, göğüste sıkışma ve rahatsızlık hissi, hırıltılı nefes alma, genel halsizlik ve enerji eksikliği, plansız kilo kaybı, akciğerlerde sık enfeksiyon yaşanması ve bacak ve ayaklarda şişlik (ödem) KOAH belirtileridir.KOAH hastalığında görülen belirtiler şunlardır: Özellikle fiziksel aktiviteler sırasında nefes darlığı Balgamlı öksürük Göğüste hırıltı Solunum yolu enfeksiyonlarında artış Enerji kaybı Ayak bilekleri ve bacaklarda şişlik oluşması İlerleyen aşamalarında kilo kaybı Nefes alışverişte artış Cildin mavimsi renk değişikliği (siyanoz)Gençlerde, akciğer kapasitesinin yeterli olması nedeniyle günlük yaşamları bu belirtiler yüzünden olumsuz etkilenmemektedir. Oysa ki bu şikayetlerin iki sene üst üste en az 3 ay süreyle yaşanması, mutlaka doktora başvurmayı gerektirir. Eğer sigara içmeye devam edilirse ve hastalık ilerlerse öksürük şiddetlenir ve balgam miktarı gittikçe artar. Hastalar günün her saatinde balgam çıkarmaya başlar. Bazen boğulacak kadar şiddetle öksürükler oluşabilir.KOAH 4.Evre BelirtileriKoah’ın son evresi 4.evre olarak bilinir. KOAH hastalığında son evrede şu belirtileri ortaya çıkabilir: Nefes alıp verirken zorlanma Ani kilo kaybı Kalp atışlarında düzensizlik Solunumda hırıltı Balgamlı öksürük içeren kronik öksürükKOAH Risk Faktörleri Nelerdir?KOAH genellikle "sigara içenlerin hastalığı" olarak bilinir fakat sigara içmek KOAH gelişimi için ana risk faktörlerinden biri olmasına rağmen, hiç sigara içmeyen kişilerde de KOAH oluşabilir. Kronik obstrüktif akciğer hastalığının en yaygın görülen risk faktörleri şunlardır: Sigara içmek KOAH’ın en önemli risk faktörüdür. Zira sigara içenlerin yaklaşık yüzde 20 ila 25'inde KOAH gelişebilir. Daha önceden sigara içip bırakanlar da risk altındadır. Bu kişiler nefes darlığı semptomlarının farkında olmalıdır. Akciğeri tahriş edici maddelere uzun süreli maruz kalmak, şiddetli hava kirliliği, sigara içenlerde KOAH'ı daha da kötüleştirebilir Alfa-1-antitripsin eksikliği olarak bilinen genetik bir bozukluk, başka risk faktörleri olmasa bile amfizemi tetikleyebilir. Çocukluk çağında solunum yolu enfeksiyonu ve astım öyküsünün olması da KOAH riskleri arasında sayılır. Az gelişmiş akciğerleri ve 40 yaş, üstü olanlarda da görülme olasılığı vardır.Sigara kullanımının yanında, KOAH gelişme riskinin artmasının bazı nedenleri, iç ve dış ortam kirliliğine maruz kalma, mesleki maruziyet ve sağlık hizmetlerine erişim eksikliğini içerebilir.KOAH Nasıl Teşhis Edilir?KOAH hastalığında erken tanı ve müdahale, hastalığın ilerleyişini durdurabilir ya da yavaşlatabilir. Tanıda öncelikle hastanın şikayetleri değerlendirilmekte ve solunum fonksiyon testleri ile akciğer grafisi gibi tetkiklerden yararlanılmaktadır. Solunum kapasitesi, hastanın yaşı, cinsiyeti ve kilosuna göre olması gereken fonksiyon hedef alınıp ölçülmektedir. Solunum testi ile hem KOAH teşhisi konur hem de hastalığın şiddeti belirlenir. Kan oksijen seviyesi ölçümü, bazı kan ve egzersiz testleri diğer yardımcı tetkiklerdir.KOAH Nasıl Tedavi Edilir?KOAH tedavisinde ilk yöntem bronşları genişleterek oksijen alımını artırmayı sağlayan bronkodilatör ilaç kullanımı olup, sigaranın bırakılması, tozlu ve dumanlı ortamlarda bulunmamak temel tedavi girişimleridir.Sigara bırakıldığı zaman hava yollarında ve akciğerdeki hava keseciklerindeki bozulmaların şiddeti de yavaşlamaktadır. KOAH’ta ana tedavi var olan veya daralmış olan hava yollarını açan ilaçlardır. Ayrıca balgam sökücü bir takım ilaçlar, enfeksiyon oluşursa antibiyotikler tedavi kapsamında verilmektedir. İlaçlar düzenli kullanılmazsa hastalık ilerler, sürekli nükseder ve hastane yatışları artarak birçok yan etkiler gelişebilir. Son yıllarda özellikle KOAH’ın amfizem ve kronik bronşit formları bronkoskopik, volüm azaltıcı metotlarla tedavi edilebilmektedir.Volüm azaltıcı metotDiyafram göğüs kafesiyle batın arasındaki yer alan solunumda çok önemli bir kastır. Bazı durumlarda akciğer şişer ve diyafram aşağıda, kasılıp akciğeri pasif hale getirebilir. Bu metotlarla şişkin olan bölgelerin volümü azaltılarak akciğerin sağlam kısımlarının solunuma katkısı artırılmaktadır. Uygulama sonrası ciddi şekilde nefes darlığı çeken hastalar nefeslerini rahatça alarak daha konforlu hayata kavuşabilmektedir.KOAH Nasıl Önlenir?KOAH hastalığından korunmak ve kontrol altında tutmak için sağlıklı bir yaşam tarzı oluşturmak gerekir. Bu da doğru beslenme, doktor kontrolünde olan egzersiz programıyla, düzenli uyku ve sigaradan uzak durmayla gerçekleşir. Bunun yanında KOAH’tan korunma yöntemleri şöyle sıralanır: Sigara mutlaka bırakılmalı, sigara içilen ortamlardan uzak durulmalı Düzenli egzersiz ve yürüyüş yapılmalı Soğuk ve hava kirliliğinin fazla olduğu saatlerde dışarıya çıkmamalı Stresten uzak durulmalı Sağlıklı beslenme programları uygulanmalıSigara mutlaka bırakılmalıSigara içmek, KOAH’ın en büyük nedenlerinden biri olduğu için sigarının tamamen bırakılması önemlidir. Özellikle pasif içici durumundaysanız, KOAH riskini artırabileceğinden o ortamdan uzaklaşmanız önerilir.Düzenli egzersiz ve yürüyüş yapılmalıKişinin düzenli olarak egzersiz ve yürüyüş yapması akciğer kapasitesini artırarak genel sağlık durumunun iyileşmesine destek olur. Özellikle hafif ve tempolu yürüyüşler, akciğeri zorlamayan egzersizler tercih edilebilir.Hava kirliliği ve soğuktan kaçınılmasıSoğuk hava ve hava kirliliği KOAH semptomlarının kötüleşmesine neden olabilir. Bu nedenle dışarı çıkarken dikkatli olunması gerekir. Ağzı ve burnu kapatacak şekilde atkılar kullanılması önerilir.Stresten uzak durulmasıGün içerisinde yaşanan ya da genel stres kişinin nefes darlığını artırarak KOAH krizlerinin tetiklenmesine neden olabilir. Bu sebeple nefes egzersizleri yapmak, meditasyon ve rahatlatıcı aktivitelerden yararlanmak gerekebilir.Sağlıklı beslenme programlarının uygulanmasıKOAH’a karşı önlem almak için kişinin vücuduna yeterli miktarda vitamin ve mineral alması gerekir. Bu durum bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlayarak enfeksiyon riskini azaltır. Bunun yanında günlük su tüketimine dikkat ederek balgamın kolay bir şekilde atılması amaçlanır.KOAH Semptomları Nasıl Azaltılır?KOAH hastalığının yol açabildiği semptomlarınızı hafifletmek, yaşam kalitesini artırmak için aşağıdaki önerilere dikkat edilmelidir: Sigara kullanımı kesinlikle bırakılmalıdır. Toz ve hava kirliliğinden mümkün olduğunca kaçınılmalıdır. Doktorların yazdığı ilaçlar belirtildiği şekilde kullanılmalıdır Düzenli şekilde doktor kontrolüne gidilmelidir Nefes egzersizleri yapılmalıdır Haftada birkaç kez yürüyüş yapılmalı, hafif egzersizler yapılmalıdır Sağlıklı dengeli bir beslenme programına uyulmalıdır Kontrollü öksürmeye, bol su içmeye ve ciğerlerin temizlenmesine yardımcı olması için nemlendirici kullanımına dikkat edilmelidir İhtiyaç duyulması halinde psikolojik destek alınmalıdır.KOAH Hastalığı ile İlgili Sık Sorulan Sorular KOAH krizi nasıl olur?KOAH krizi, hastalığın akut evresinde gelişerek alevlenme dönemi olarak isimlendirilir. Bu kriz anında kişide öksürük, nefes darlığı ve balgam gibi belirtiler ortaya çıkar. Havanın kirliliği, enfeksiyon ve tütün dumanın gibi tetikleyiciler sebebiyle görülebilir. Kriz anında hastalar günlük aktivitelerini yerine getirmekte güçlük çeker. Ciddi solunum sıkıntısına neden olan bu durum karşısında müdahale edilmesi gerekebilir. KOAH krizleri akciğer fonksiyonlarının daha hızlı kaybına neden olabilir.KOAH hastalarının yememesi gerekenler nelerdir?KOAH hastaları, beslenme düzenine dikkat ederek özellikle tuz ve sodyum içeren gıdalardan kaçınmaları gerekir. Bu tür besinlerin tüketilmesi kişinin vücudunda sıvı birikimine neden olabilir. Bunların yanında şeker ve rafine karbonhidratlar da akciğer fonksiyonlarını etkileyebileceğinden baklagiller, lahana, gazlı içecekler gibi karın bölgesinde basınca neden olarak solunum zorluğu yaşatacak besinlerin tüketilmemesi önerilir.KOAH bulaşıcı mı?KOAH hastalığı tütün kullanımı, mesleki ve çevresel maruziyet, genetik faktörler gibi nedenlere bağlı olarak ortaya çıktığından bulaşıcı değildir. Fakat KOAH hastaları solunum yolu enfeksiyonlarını sık sık yaşadığı göz önünde bulundurulduğunda bu enfeksiyonların bulaşıcı olduğu söylenebilir. Bu nedenle hijyen kurallarına dikkat edilmesi ve temastan kaçınılması gerekir.KOAH kanser mi?KOAH, akciğerlerde meydana gelen hasar ve hava yollarının daralması nedeniyle meydana gelen bir hastalık türüdür. Bu nedenle kanser türü olarak değerlendirilmemektedir. KOAH hastalarında akciğer kanseri görülme riski sağlıklı kişilere kıyasla daha yüksek olarak bilinir.KOAH nasıl bir hastalıktır?Koah, hava yollarının daralması ve tıkanması ile ortaya çıkan akciğer hastalığıdır.KOAH hastaları neleri yemekten kaçınmalıdır?KOAH hastaları kızarmış yiyecekleri sınırlamalı, tuz tüketimini azaltmalı, işlenmiş etleri yememeye dikkat etmeli, gazlı içecekler ve süt ürünleri kullanmamaya özen göstermeli, brokoli ve brüksel lahanası gibi turpgillerden uzak durmalıdır.Koah hastaları nasıl beslenmeli?Koah hastaları protein açısından zengin olan yağsız kümes hayvanları, yumurta, yağsız kırmızı et, yağlı balıklar, bezelye, mercimek, kinoa ve fasulye gibi kompleks karbonhidratlar, avokado, domates, kuşkonmaz ve muz gibi potasyum açısından zengin gıdalar, zeytin yağı, hindistan cevizi yağı ve peynir gibi sağlıklı yağlarla beslenmeye dikkat etmelidir.KOAH başlangıcı nasıl anlaşılır? Şiddetli olmayan öksürük ile birlikte az miktarda balgam çıkarmak KOAH’ın erken habercisi olabilir. KOAH tanısında gecikilmesinin en önemli sebebi, sigara içenlerin öksürüğü ve balgamı normal kabul etmeleridir. Oysaki normal öksürük ya da normal balgam yoktur. KOAH’lı kişiler, öksürük ve balgam yakınmaları iyice artana kadar doktora gitmemektedir. Kişi sigara kullanıyorsa öksürük ve balgam şikayeti varsa mutlaka bir göğüs hastalıkları uzmanına başvurmalıdır.KOAH ölümcül bir hastalık mıdır?Can kaybına yol açan hastalıklar arasında dünyada 4. Türkiye’de ise 3. sırada yer almaktadır. KOAH, tedavi edilmediği takdirde hayat kalitesini düşürür, işgücü kaybına neden olur ve kişiyi zamanla kendi bakımını bile gerçekleştiremeyecek hale getirebilmektedir.KOAH hastası iyileşir mi? KOAH önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalıktır. Erken tanı ve teşhis tedavi edilebilmesi için çok değerlidir. KOAH’ın erken evrelerde teşhis edilmesi, sigaranın bırakılması ve ilaçların düzenli kullanılması hastalığın ilerlemesini engelleyebilmektedir. KOAH hangi seviyede olursa olsun, hasta sigarayı bıraktığında hastalığın seyri olumlu etkilenmektedir. Öyle ki hastanın sigarayı bırakmasından sonraki an az iki ay içinde solunum fonksiyonlarında % 10’luk bir iyileşme görülür. KOAH hastalarının akciğerlerinde ortaya çıkan geri dönüşümsüz form değişikliğinin ise herhangi bir seçenekle tedavisi yoktur.KOAH akciğer fonksiyonunu nasıl etkiler?Amfizemi olan kişilerde alveoller ve bronşlar hasar görür. Zayıflamış ve yırtılmış hava keseleri oksijeni havadan kana verimli bir şekilde taşıyamaz. Hastalık ilerledikçe ve daha fazla hava kesesine zarar verdikçe KOAH’lı kişi dinlenirken dahi nefes darlığı şikayeti yaşıyabilir. Bronşit, bronşların iltihabı anlamına gelir. Akciğerler normalde sağlıklı kalmak için az miktarda sıvı üretir, ancak kronik bronşit aşırı sıvı üretimine neden olur. Bu durum balgam üretiminin artmasına yol açar. Sigara alışkanlığı KOAH'a neden olur mu?Sigara içmek KOAH’ın en önemli risk faktörüdür. Nitekim sigara içenlerin yaklaşık yüzde 20 ila 25'inde KOAH gelişebilir. KOAH, yalnızca sigaranın değil, aynı zamanda iç ve dış hava kirleticilerinin de rol oynadığı bir hastalıktır. Özellikle iç ortam kirleticileri, kırsal alanda insan sağlığını tehdit etmektedir. Biomas adı verilen organik yakıtlar; kömür, tezek, odun dumanına maruz kalan ve evlerinde tandır ya da şömine gibi ısınma araçları bulunan kişiler, KOAH tehdidi altındadır. KOAH oluşumunda, sigara kullanımının yanı sıra KOAH’a neden olabilecek çevresel faktörler ve zararlı etkenler ve genetik yatkınlığın da önemi vardır. KOAH hangi seviyede yakalanmış olursa olsun, hasta sigarayı bıraktığında hastalığın seyri olumlu etkilenmektedir. Hasta yalnızca sigarayı bıraktığında, tüm ilaçlarını kullandığı dönemdekinden çok daha yüksek performansta solunum kapasitesine sahip olmaktadır. Hastanın sigarayı bırakmasından sonraki an az iki ay içinde solunum fonksiyonlarında % 10’luk bir iyileşme görülür.
KOAH Nedir?Kronik obstrüktif akciğer hastalığının kısaltması olan KOAH, hava kesecikleri olan bronşların daralması sonucu akciğerde elastikiyet kaybı, nefes darlığı, öksürük ve hava akımının kısıtlanması ile karakterize kronik inflamatuar bir akciğer hastalığıdır. KOAH, amfizem ve kronik obstrüktif bronşiti de içerir. Kronik bronşit, en az iki yıl üst üste görülen ve bu iki yılın en az üç ayında semptomları ilerleyici bir rahatsızlık olarak bilinir. Amfizem ise, kana oksijen taşınmasını sağlayan hava keseciklerinin esnekliğini kaybetmesine neden olan bir hastalıktır. Bunun sonucunda akciğerde elastikiyet kaybı ve nefes darlığı görülür.KOAH yalnızca akciğerleri değil tüm vücut sistemini olumsuz etkileyen önemli bir hastalıktır. Diyabet, kemik erimesi, kalp damar tıkanıklıkları, kaslarda enfeksiyon dışı iltihaplar gibi sorunlar KOAH ile birlikte görülebilmektedir. KOAH akciğer yaşlanmasını hızlandıran önemli bir hastalıktır.KOAH Neden Olur?KOAH’ın en yaygın nedeni sigara olarak bilinir. Bunun yanından kişinin mesleki açıdan ciğeri etkileyen durumlara maruz kalması ve çevresel faktörler gibi durumlar da KOAH nedeni olarak bilinir. Hastalığın sinsi bir şekilde ilerlemesinden dolayı teşhisi de bu noktada zorlaşabilir. Birçok kişi akciğer kapasitesinin büyük bir kısmını kaybetmesiyle beraber KOAH olduğunun farkına varabilir.KOAH, 40 yaş üstü her 5 yetişkinden birinde görülen bir hastalıktır. KOAH teşhisi alanların büyük çoğunluğu sigara içen veya çok uzun süre sigara içmiş ve bırakmış kişilerdir.Yapılan araştırmalar kadınların tütün dumanına daha duyarlı olduğu ve erkeklerle eşit miktarda sigara içmelerine rağmen daha şiddetli hastalık geliştiği göstermektedir.Hastalık sinsi ilerlediği için ve sigara bağımlıları öksürük, balgam çıkarma gibi şikayetleri önemsemediklerinden hastalık teşhisi konulduğunda, hastalar akciğer kapasitelerinin önemli kısmını kaybetmiş olmaktadır.KOAH Evreleri Nelerdir?Kronik obstrüktif akciğer hastalığı yani KOAH, dört farklı evrede incelenen ilerleyici bir hastalık türüdür. Hastalığın her bir evresi kişinin maruz kaldığı faktörlere, akciğer kaybının derecesine göre farklılık gösterebilir. Sinsi bir hastalık olan KOAH erken dönemde fark edilmeyebilir. Fakat hastalığın ilerlemesiyle beraber solunum zorluğu, öksürük, balgam üretimi semptomlar daha belirgin bir hale gelebilir. KOAH evrelerinin belirlenmesi, hastalığın yönetimi ve semptomların yönetimi açısından önemlidir. KOAH evreleri şöyle sıralanabilir:KOAH 1. evre nedir?KOAH’ın ilk evresinde akciğer fonksiyonlarında azalmalar ortaya çıkabilir. Bu durum genellikle kişinin günlük aktivitelerini etkileyerek, nefes darlığı gibi belirtilerin oluşmasına neden olabilir. KOAH 1.evre belirtileri şöyle sıralanabilir:KOAH 2. evre nedir?KOAH’ın 2.evresinde ise kişinin akciğer fonksiyonları daha azalarak belirtilerin arttığı görülür. Kişi bu evrede günlük aktivitelerini yapmakta güçlük çekebilir. Semptomların rahatsız etmesiyle beraber kişi bu süreçte doktora başvurabilir. KOAH 2.evre belirtileri şöyle sıralanabilir:KOAH 3. evre nedir?Bu evrede hastalığın ciddi bir boyuta ulaştığı görülür. KOAH 3.evrede kişinin solunum kapasitesi ciddi oranda azalır. Bunun yanında günlük yaşam aktivitelerinin zorlaştığı görülür. Ataklar da daha bu süreçte dahil olarak kişiyi önemli oranda etkiler. KOAH 3.evre belirtileri şöyle sıralanabilir:KOAH 4. evre nedir?KOAH 4.evre hastalığın son evresi olarak bilinir. Bu evrede akciğerler ciddi oranda hasar gördüğünden kişi günlük aktivitelerini yerine getirmede güçlük çekebilir. 4.evre KOAH durumunda kişinin yaşam kalitesinin önemli oranda etkileyerek oksijen tedavisini gereklilik haline getirebilir. KOAH 4.evre belirtileri şöyle sıralanabilir:KOAH, belirtilerini göstermesinin ardından erken teşhis ve tedavi sayesinde kontrol altına alınabilir. Kişinin sigarayı bırakması, düzenli olarak egzersiz yapması ve buna bağlı olarak sağlıklı bir yaşam tarzı benimsemesi önemlidir. Bu durum hastalığın ilerlemesini yavaşlatabilir.KOAH Belirtileri Nelerdir? Fiziksel aktiviteler ile ortaya çıkan nefes darlığı, balgamlı öksürük, göğüste sıkışma ve rahatsızlık hissi, hırıltılı nefes alma, genel halsizlik ve enerji eksikliği, plansız kilo kaybı, akciğerlerde sık enfeksiyon yaşanması ve bacak ve ayaklarda şişlik (ödem) KOAH belirtileridir.KOAH hastalığında görülen belirtiler şunlardır:Gençlerde, akciğer kapasitesinin yeterli olması nedeniyle günlük yaşamları bu belirtiler yüzünden olumsuz etkilenmemektedir. Oysa ki bu şikayetlerin iki sene üst üste en az 3 ay süreyle yaşanması, mutlaka doktora başvurmayı gerektirir. Eğer sigara içmeye devam edilirse ve hastalık ilerlerse öksürük şiddetlenir ve balgam miktarı gittikçe artar. Hastalar günün her saatinde balgam çıkarmaya başlar. Bazen boğulacak kadar şiddetle öksürükler oluşabilir.KOAH 4.Evre BelirtileriKoah’ın son evresi 4.evre olarak bilinir. KOAH hastalığında son evrede şu belirtileri ortaya çıkabilir:KOAH Risk Faktörleri Nelerdir?KOAH genellikle "sigara içenlerin hastalığı" olarak bilinir fakat sigara içmek KOAH gelişimi için ana risk faktörlerinden biri olmasına rağmen, hiç sigara içmeyen kişilerde de KOAH oluşabilir. Kronik obstrüktif akciğer hastalığının en yaygın görülen risk faktörleri şunlardır:Sigara kullanımının yanında, KOAH gelişme riskinin artmasının bazı nedenleri, iç ve dış ortam kirliliğine maruz kalma, mesleki maruziyet ve sağlık hizmetlerine erişim eksikliğini içerebilir.KOAH Nasıl Teşhis Edilir?KOAH hastalığında erken tanı ve müdahale, hastalığın ilerleyişini durdurabilir ya da yavaşlatabilir. Tanıda öncelikle hastanın şikayetleri değerlendirilmekte ve solunum fonksiyon testleri ile akciğer grafisi gibi tetkiklerden yararlanılmaktadır. Solunum kapasitesi, hastanın yaşı, cinsiyeti ve kilosuna göre olması gereken fonksiyon hedef alınıp ölçülmektedir. Solunum testi ile hem KOAH teşhisi konur hem de hastalığın şiddeti belirlenir. Kan oksijen seviyesi ölçümü, bazı kan ve egzersiz testleri diğer yardımcı tetkiklerdir.KOAH Nasıl Tedavi Edilir?KOAH tedavisinde ilk yöntem bronşları genişleterek oksijen alımını artırmayı sağlayan bronkodilatör ilaç kullanımı olup, sigaranın bırakılması, tozlu ve dumanlı ortamlarda bulunmamak temel tedavi girişimleridir.Sigara bırakıldığı zaman hava yollarında ve akciğerdeki hava keseciklerindeki bozulmaların şiddeti de yavaşlamaktadır. KOAH’ta ana tedavi var olan veya daralmış olan hava yollarını açan ilaçlardır. Ayrıca balgam sökücü bir takım ilaçlar, enfeksiyon oluşursa antibiyotikler tedavi kapsamında verilmektedir. İlaçlar düzenli kullanılmazsa hastalık ilerler, sürekli nükseder ve hastane yatışları artarak birçok yan etkiler gelişebilir. Son yıllarda özellikle KOAH’ın amfizem ve kronik bronşit formları bronkoskopik, volüm azaltıcı metotlarla tedavi edilebilmektedir.Volüm azaltıcı metotDiyafram göğüs kafesiyle batın arasındaki yer alan solunumda çok önemli bir kastır. Bazı durumlarda akciğer şişer ve diyafram aşağıda, kasılıp akciğeri pasif hale getirebilir. Bu metotlarla şişkin olan bölgelerin volümü azaltılarak akciğerin sağlam kısımlarının solunuma katkısı artırılmaktadır. Uygulama sonrası ciddi şekilde nefes darlığı çeken hastalar nefeslerini rahatça alarak daha konforlu hayata kavuşabilmektedir.KOAH Nasıl Önlenir?KOAH hastalığından korunmak ve kontrol altında tutmak için sağlıklı bir yaşam tarzı oluşturmak gerekir. Bu da doğru beslenme, doktor kontrolünde olan egzersiz programıyla, düzenli uyku ve sigaradan uzak durmayla gerçekleşir. Bunun yanında KOAH’tan korunma yöntemleri şöyle sıralanır:Sigara mutlaka bırakılmalıSigara içmek, KOAH’ın en büyük nedenlerinden biri olduğu için sigarının tamamen bırakılması önemlidir. Özellikle pasif içici durumundaysanız, KOAH riskini artırabileceğinden o ortamdan uzaklaşmanız önerilir.Düzenli egzersiz ve yürüyüş yapılmalıKişinin düzenli olarak egzersiz ve yürüyüş yapması akciğer kapasitesini artırarak genel sağlık durumunun iyileşmesine destek olur. Özellikle hafif ve tempolu yürüyüşler, akciğeri zorlamayan egzersizler tercih edilebilir.Hava kirliliği ve soğuktan kaçınılmasıSoğuk hava ve hava kirliliği KOAH semptomlarının kötüleşmesine neden olabilir. Bu nedenle dışarı çıkarken dikkatli olunması gerekir. Ağzı ve burnu kapatacak şekilde atkılar kullanılması önerilir.Stresten uzak durulmasıGün içerisinde yaşanan ya da genel stres kişinin nefes darlığını artırarak KOAH krizlerinin tetiklenmesine neden olabilir. Bu sebeple nefes egzersizleri yapmak, meditasyon ve rahatlatıcı aktivitelerden yararlanmak gerekebilir.Sağlıklı beslenme programlarının uygulanmasıKOAH’a karşı önlem almak için kişinin vücuduna yeterli miktarda vitamin ve mineral alması gerekir. Bu durum bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlayarak enfeksiyon riskini azaltır. Bunun yanında günlük su tüketimine dikkat ederek balgamın kolay bir şekilde atılması amaçlanır.KOAH Semptomları Nasıl Azaltılır?KOAH hastalığının yol açabildiği semptomlarınızı hafifletmek, yaşam kalitesini artırmak için aşağıdaki önerilere dikkat edilmelidir:KOAH Hastalığı ile İlgili Sık Sorulan Sorular KOAH krizi nasıl olur?KOAH krizi, hastalığın akut evresinde gelişerek alevlenme dönemi olarak isimlendirilir. Bu kriz anında kişide öksürük, nefes darlığı ve balgam gibi belirtiler ortaya çıkar. Havanın kirliliği, enfeksiyon ve tütün dumanın gibi tetikleyiciler sebebiyle görülebilir. Kriz anında hastalar günlük aktivitelerini yerine getirmekte güçlük çeker. Ciddi solunum sıkıntısına neden olan bu durum karşısında müdahale edilmesi gerekebilir. KOAH krizleri akciğer fonksiyonlarının daha hızlı kaybına neden olabilir.KOAH hastalarının yememesi gerekenler nelerdir?KOAH hastaları, beslenme düzenine dikkat ederek özellikle tuz ve sodyum içeren gıdalardan kaçınmaları gerekir. Bu tür besinlerin tüketilmesi kişinin vücudunda sıvı birikimine neden olabilir. Bunların yanında şeker ve rafine karbonhidratlar da akciğer fonksiyonlarını etkileyebileceğinden baklagiller, lahana, gazlı içecekler gibi karın bölgesinde basınca neden olarak solunum zorluğu yaşatacak besinlerin tüketilmemesi önerilir.KOAH bulaşıcı mı?KOAH hastalığı tütün kullanımı, mesleki ve çevresel maruziyet, genetik faktörler gibi nedenlere bağlı olarak ortaya çıktığından bulaşıcı değildir. Fakat KOAH hastaları solunum yolu enfeksiyonlarını sık sık yaşadığı göz önünde bulundurulduğunda bu enfeksiyonların bulaşıcı olduğu söylenebilir. Bu nedenle hijyen kurallarına dikkat edilmesi ve temastan kaçınılması gerekir.KOAH kanser mi?KOAH, akciğerlerde meydana gelen hasar ve hava yollarının daralması nedeniyle meydana gelen bir hastalık türüdür. Bu nedenle kanser türü olarak değerlendirilmemektedir. KOAH hastalarında akciğer kanseri görülme riski sağlıklı kişilere kıyasla daha yüksek olarak bilinir.KOAH nasıl bir hastalıktır?Koah, hava yollarının daralması ve tıkanması ile ortaya çıkan akciğer hastalığıdır.KOAH hastaları neleri yemekten kaçınmalıdır?KOAH hastaları kızarmış yiyecekleri sınırlamalı, tuz tüketimini azaltmalı, işlenmiş etleri yememeye dikkat etmeli, gazlı içecekler ve süt ürünleri kullanmamaya özen göstermeli, brokoli ve brüksel lahanası gibi turpgillerden uzak durmalıdır.Koah hastaları nasıl beslenmeli?Koah hastaları protein açısından zengin olan yağsız kümes hayvanları, yumurta, yağsız kırmızı et, yağlı balıklar, bezelye, mercimek, kinoa ve fasulye gibi kompleks karbonhidratlar, avokado, domates, kuşkonmaz ve muz gibi potasyum açısından zengin gıdalar, zeytin yağı, hindistan cevizi yağı ve peynir gibi sağlıklı yağlarla beslenmeye dikkat etmelidir.KOAH başlangıcı nasıl anlaşılır? Şiddetli olmayan öksürük ile birlikte az miktarda balgam çıkarmak KOAH’ın erken habercisi olabilir. KOAH tanısında gecikilmesinin en önemli sebebi, sigara içenlerin öksürüğü ve balgamı normal kabul etmeleridir. Oysaki normal öksürük ya da normal balgam yoktur. KOAH’lı kişiler, öksürük ve balgam yakınmaları iyice artana kadar doktora gitmemektedir. Kişi sigara kullanıyorsa öksürük ve balgam şikayeti varsa mutlaka bir göğüs hastalıkları uzmanına başvurmalıdır.KOAH ölümcül bir hastalık mıdır?Can kaybına yol açan hastalıklar arasında dünyada 4. Türkiye’de ise 3. sırada yer almaktadır. KOAH, tedavi edilmediği takdirde hayat kalitesini düşürür, işgücü kaybına neden olur ve kişiyi zamanla kendi bakımını bile gerçekleştiremeyecek hale getirebilmektedir.KOAH hastası iyileşir mi? KOAH önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalıktır. Erken tanı ve teşhis tedavi edilebilmesi için çok değerlidir. KOAH’ın erken evrelerde teşhis edilmesi, sigaranın bırakılması ve ilaçların düzenli kullanılması hastalığın ilerlemesini engelleyebilmektedir. KOAH hangi seviyede olursa olsun, hasta sigarayı bıraktığında hastalığın seyri olumlu etkilenmektedir. Öyle ki hastanın sigarayı bırakmasından sonraki an az iki ay içinde solunum fonksiyonlarında % 10’luk bir iyileşme görülür. KOAH hastalarının akciğerlerinde ortaya çıkan geri dönüşümsüz form değişikliğinin ise herhangi bir seçenekle tedavisi yoktur.KOAH akciğer fonksiyonunu nasıl etkiler?Amfizemi olan kişilerde alveoller ve bronşlar hasar görür. Zayıflamış ve yırtılmış hava keseleri oksijeni havadan kana verimli bir şekilde taşıyamaz. Hastalık ilerledikçe ve daha fazla hava kesesine zarar verdikçe KOAH’lı kişi dinlenirken dahi nefes darlığı şikayeti yaşıyabilir. Bronşit, bronşların iltihabı anlamına gelir. Akciğerler normalde sağlıklı kalmak için az miktarda sıvı üretir, ancak kronik bronşit aşırı sıvı üretimine neden olur. Bu durum balgam üretiminin artmasına yol açar. Sigara alışkanlığı KOAH'a neden olur mu?Sigara içmek KOAH’ın en önemli risk faktörüdür. Nitekim sigara içenlerin yaklaşık yüzde 20 ila 25'inde KOAH gelişebilir. KOAH, yalnızca sigaranın değil, aynı zamanda iç ve dış hava kirleticilerinin de rol oynadığı bir hastalıktır. Özellikle iç ortam kirleticileri, kırsal alanda insan sağlığını tehdit etmektedir. Biomas adı verilen organik yakıtlar; kömür, tezek, odun dumanına maruz kalan ve evlerinde tandır ya da şömine gibi ısınma araçları bulunan kişiler, KOAH tehdidi altındadır. KOAH oluşumunda, sigara kullanımının yanı sıra KOAH’a neden olabilecek çevresel faktörler ve zararlı etkenler ve genetik yatkınlığın da önemi vardır. KOAH hangi seviyede yakalanmış olursa olsun, hasta sigarayı bıraktığında hastalığın seyri olumlu etkilenmektedir. Hasta yalnızca sigarayı bıraktığında, tüm ilaçlarını kullandığı dönemdekinden çok daha yüksek performansta solunum kapasitesine sahip olmaktadır. Hastanın sigarayı bırakmasından sonraki an az iki ay içinde solunum fonksiyonlarında % 10’luk bir iyileşme görülür. | 12,736 |
441 | Hastalıklar | Kolesterol | Kolesterol, karaciğer tarafından üretilen, vücudun hücre oluşturmak, vitamin ve diğer hormonları üretmek için kullandığı mumsu, yağ benzeri bir maddedir. Vücudun hormonları, D vitaminini ve yiyecekleri sindirmesine yardımcı olan maddeleri üretmek kolesterole ihtiyacı vardır. Vücut ihtiyaç duyulan bu kolesterolü üretir. Ancak vücut kolesterole ihtiyaç duysa da kanda çok fazla yer alması kalp hastalıkları riskinin artmasına neden olabilir. Bu nedenle kolesterol dengesinin sağlanması sağlık açısından önemlidir.Kolesterol, karaciğer tarafından üretilen, vücudun hücre oluşturmak, vitamin ve diğer hormonları üretmek için kullandığı mumsu, yağ benzeri bir maddedir. Vücudun hormonları, D vitaminini ve yiyecekleri sindirmesine yardımcı olan maddeleri üretmek kolesterole ihtiyacı vardır. Vücut ihtiyaç duyulan bu kolesterolü üretir. Ancak vücut kolesterole ihtiyaç duysa da kanda çok fazla yer alması kalp hastalıkları riskinin artmasına neden olabilir. Bu nedenle kolesterol dengesinin sağlanması sağlık açısından önemlidir.
Kolesterol Nedir? Kolesterol, hücreler tarafından üretilen ve kanda bulunan, hormon üretimi, sindirim ve hücre zarı oluşumundan sorumlu lipid yağ türüdür. Mumsu yağ benzeri bir yapısı bulunan kolesterolün D vitaminin oluşturulmasına da yardımcı olur.İnsan vücudu, günde yaklaşık 1 gram civarında olan kolesterol ihtiyacının dörtte üçünü kendi üretir. Vücutta kolesterol üretiminin ana merkezi karaciğer organıdır. Zira günlük kolesterol üretiminin yaklaşık %70’ini karaciğer sağlar. Vücutta üretilen kolesterolün kalan kısmı da böbreküstü bezlerinde, ince bağırsakta ve üreme organlarında yapılır. Kolesterolün dörtte birlik kısmı ise yumurta sarısı, peynir, et gibi hayvansal gıdalardan elde edilir.Hücre dayanıklılığından sorumlu olan kolesterol yalnızca sağlık için değil, hayat için elzem olan bir maddedir. Zira üreyip çoğalmak dahi kolesterol vasıtasıyla gerçekleşir. Testosteron ve östrojen kolesterol olmadan üretilemez.Kolesterol Belirtileri Nelerdir?Kandaki kolesterol seviyesinin yükselmesi bir takım belirtilere neden olur. Bunlar arasında sayılabilecek olan yüksek kolesterolün belirtileri, göğüs ağrısı, bacaklarda ağrı ve karıncalanma, göz çevresinde yağ birikimine bağlı sarı bezeler, mide bulantısı, yorgunluk, yaraların geç iyileşmesi, baş dönmesi, nefes darlığı ve cilt solgunluğudur. Kolesterol aşırı yüksekse, hipertansiyon ve felç de kolesterolün bir sonucu olarak ortaya çıkabilir.Kolesterol düzeyinin yüksek olduğunu gösteren belirtiler şunlardır: Göz kapakları ve çevresinde sarı yağ birikimi Göğüs ağrısı (anjina) Konuşma bozukluğu Bacaklarda karıncalanma ve ağrı Yüksek tansiyon Yaraların normalden geç iyileşimesi Baş dönmesi Mide bulantısı Yorgunluk ve halsizlik Nefes darlığı Ciltte solgunlukKolesterol Çeşitleri Nelerdir?Hücre zarlarının inşası ve bakımı için gerekli olan kolesterol esas olarak iyi ve kötü huylu olmak üzere ikiye ayrılır. Kolesterol, yağımsı bir madde olduğundan normal koşullarda suda çözünmez. Bu nedenle kanda çözünmesi ve taşınması için karaciğerde bir protein ile birleştirilir (paket edilir). Bu kolesterol ile protein birleşimine lipoprotein adı verilir. Bunlardan; LDL-kolestrol (düşük yoğunluklu lipoprotein): kötü huylu kolesteroldür. HDL-kolesterol ise (yüksek yoğunluklu lipoprotein) iyi huylu kolesteroldür.HDL Kolesterolİyi kolesterol yani HDL kolesterol, dokulardaki kolesterolü toplayıp dışarı atılmasını sağlar. Kolesterol türlerinden HDL, kardiyovasküler sisteminizin sağlıklı kalmasına yardımcı olur. Aslında LDL'nin arterlerden çıkarılmasına yardımcı olur. Nitekim HDL kötü kolesterolü karaciğere geri taşıyarak burada parçalanır.Yüksek HDL kolesterolü seviyeleri kalp krizine ve inmeye karşı koruyucudur, HDL kolesterol testi düşük olması ise bu riskleri artırır.LDL Kolesterol Kolesterol türlerinden olan LDL “kötü” kolesterol olarak bilinir, çünkü LDL değerlerinin yükselmesi atardamarların sertleşmesine yol açar. İlk olarak, vücuttaki oksijen açısından zengin kan akışını zorlayarak kan damarlarını daraltabilir. İkincisi, kan pıhtılarına yol açabilir, kan akışını engelleyerek kalp krizi veya felce neden olabilir.Kötü kolesterol yani LDL kolesterolü dokulara taşıyıp arterlerin duvarlarında birikime neden olur. Kötü kolesterolü normalleştirmek yeterli değildir. İyi kolesterolün artırılması gerekmektedir.Yalnızca kötü kolesterolün değil, iyi kolesterolün de düzeyinin bilinmesi gerekmektedir. Kanda bakılan diğer bir yağ da trigliseridtir. Trigliserid de kolesterol gibi kanda çözünen bir yağdır. Kan trigliserid düzeyi ile aterokleroz arasındaki ilişki kolesterol kadar belirgin değildir.Kolesterol Ne İşe Yarar? Görevleri Nelerdir?Kolesterolün görevleri arasında vücudu derinin altındaki mikroplara karşı korumak, alyuvarları ve sinir dokularını güçlendirmek, vücuttaki su dengesini ayarlamak vardır. Sağlıklı bir yaşam için kolesterol düzeyinin, olması gereken seviyede tutulması çok önemlidir. Kolesterolün vücuttaki işlevleri şu şekilde sıralanabilir; Hücre duvarlarının yapısına katkıda bulunur Bağırsakta sindirim safra asitleri oluşturur Vücudun D vitamini üretmesine izin verir Vücutta belirli hormonların (üreme-kortizol) üretilmesini sağlarKolesterol Değerleri Neden Yükselir?Kolesterol, karaciğerde üretilse de hayvansal gıdalar aracılığıyla vücuda alınır. Bu gıdaların aşırı tüketimi, trans yağ içeren besinlerle beslenmek yüksek kolesterolün oluşmasına neden olur. Aşırı kilolu olmak ve hareketsiz yaşam biçimi de yüksek kolesterole neden olur. Fazla kilolu kişiler çoğunlukla yüksek bir trigliserit seviyesine sahiptir. Kolesterol değerinin yükselme nedenleri şöyle sıralanabilir: Egzersiz yapmamak Hareketsiz yaşam tarzı Şişmanlık Ailenin tıbbi geçmişi de kolesterolu yükseltebilir.Bazı hastalıklar da kolesterolün artmasına sebep olabilir. Bunlar tiroid bezinin yetersiz çalışması, karaciğer hastalıkları, böbreğin mikrobik olmayan iltihabi hastalıkları, şeker hastalığı, şişmanlık ve bazı ilaçlardır.Kanda kolesterol ve LDL-kolesterolün yüksek olması hasta için risktir ve kolesterol yüksekliği bir kalp-damar risk faktörüdür. HDL-kolesterolün (iyi kolesterol) düşük olması da bir risktir. Zira bu riske sahip hastalarda kalp krizi, felç, damar tıkanması gibi hastalıkların ortaya çıkma olasılığı daha fazladır.Kolesterol Değerleri Kaç Olmalı?Kandaki toplam kolesterol düzeyinin 200 mg/dL'nin altında olması ideal olarak kabul edilir. 200-239 mg/dL arası kolesterol sınırında, 240 mg/dL'nin üstü ise kolesterol yüksekliği olarak kabul edilir. Kan LDL kolesterol düzeyi 130 mg/dL'nin altında ise normal,130-159 mg/dL arası sınırda yüksek olarak değerlendirilir. Kan HDL kolesterol düzeyi için ise 35 mg/dL'nin altı ise düşük olarak kabul edilir.Özetle: Kanda toplam kolesterol 200 mg/dL altında, veya LDL kolesterol 130 mg/dL'nin altında veya HDL kolesterol düzeyinin 35 mg/dL'nin üstünde olması beklenir.LDL-K (kötü kolesterol) değerlerindeki her 10 mg/dl’lik artış, kalp krizi riskini yaklaşık %20 oranında artırmaktadır. Buna karşılık HDL-K (iyi kolesterol) değerlerindeki yükseklikle birlikte kalp krizi riskinde azalma olmaktadır. HDL-K her 1 mg/dl’lik artış kalp damar hastalığı gelişme riskini %2 oranında azaltmaktadır.Uzmanlar, 20 yaşı ve sonrasında her beş yılda bir kolesterol testi yaptırmanızı önerir. Kalp hastalığı için yüksek risk faktörleri olanlar içinse, doktor yıllık kolesterol kontrolü önerebilir.“Lipit profili” adı verilen test 9 ila 12 saat aç kaldıktan sonra yapılır. Test sonuçlarında; toplam kolesterol, LDL (kötü) kolesterol, HDL (iyi) kolesterol ve trigliseritlerin (kanınızdaki bir yağ türü) anlık görüntüsü sağlanır.Kolesterol Nasıl Düşürülür?Kolesterol seviyesini dengede tutmak için beslenmeye önem gösterilmeli, doymuş yağları içeren hayvansal gıdalar, kırmızı et, tereyağı ve şarküteri ürünlerini tüketirken dikkatli olunmalı yağ kullanımında; zeytinyağı, fındık yağı, ayçiçek ve soya yağı tercih edilmesi gerekir. Kolesterolun düşürülmesi için en önemli 3 öge; egzersiz, diyet ve kilo kaybıdır.Egzersiz yapmakHaftanın her günü olmasa da fırsat buldukça çoğu günde 30 dakikalık fiziksel aktivite hedeflenmelidir. Düzenli egzersiz yapmak HDL kolesterolü (iyi kolesterol) yükseltir, LDL kolesterolü (kötü kolesterol) düşürür. Egzersiz yapmak, büyük bir bel ölçülü ve aşırı kilolu (erkekler için bel ölçüsü 102 cm’den yüksek ve kadınlar için 88 cm’den yüksek) yüksek trigliseritler ve / veya düşük HDL seviyeleri olan kişiler için bilhassa çok önemlidir.DiyetKolesterol diyetinde, yağlı yiyecekler ve doymuş yağlardan uzak durulması gerekmektedir. Diyet esnasında tereyağı, margarinden ziyade zeytinyağı tercih edilmelidir. Hazır ve dondurulmuş gıdalardan kaçınılmalıdır.Kilo vermekFazla kilolardan kurtulmak LDL'yi (kötü kolesterol) düşürmeye yardımcı olabilir ve özellikle yüksek trigliseritler ve /veya düşük HDL seviyeleri içeren ve aşırı kilolu olanlar için bir dizi risk faktörü olan kişiler için önemlidir.Yaşam tarzı değişikliği sonucu kolesterolda beklenen düşüş sağlanmadıysa doktor ilaç tedavisine başlanmasını önerebilir. Bu aşamada da birçok hastalık riskini azaltmak için yaşam tarzı değişikliğinin sürekliliği elzemdir. Kolesterol yüksekliği tedavisi mutlaka yaşam şartlarındaki değişiklikle birlikte olmalıdır. Bu olmadan uygulanacak ilaç tedavisi iyi bir çözüm değildir.Kolesterol hakkında sık sorulan sorular Kolesterol neye sebep olur?Kolesterolün yükselmesi mide bulantısı, konuşma bozukluğu, aşırı yorgunluk, göğüs ağrısı, nefes darlığı, uzuvlarda uyuşma veya ciltte solgunluk oluşması gibi belirtilere neden olabilir.Kolesterol diyeti örneği var mı?TLC (Therapeutic Lifestyle Changes Diet ) de yaygın kolesterol diyetlerinden biridir. Söz konusu diyet ABD’de Ulusal Kolesterol Eğitim Programı kapsamında yüksek kolesterol hastaları için geliştirilmiştir. Diyet, kolesterol düşürücü ilaçları kullanmadan, lifli gıdaları arttırıp, yağ içeren gıdaları şiddetli şekilde baskılayıp kolesterolü düşürmeye yardımcı olur. Bu, doymuş yağdan alınan kalorilerin yüzde 7'sinden azını ve günde 200 mg'dan az diyet kolesterolünü gerektiren düşük doymuş yağ, düşük kolesterol yeme planıdır. TLC diyeti, istenen bir kiloyu korumak ve kilo alımını önlemek için sadece yeterli kalori önerirSabah:* 30 gram yarım yağlı beyaz peynir* 2 dilim esmer ekmek* Domates, salatalık* Çay (şekersiz)* 2 adet ceviz veya 6-8 adet fındık Ara:* 2 -3 adet kepekli grisini* Şekersiz çay ya da bitki çayı* 1 porsiyon meyveÖğle: * 150 gram beyaz et (Tavuk, balık, hindi)Haşlama, ızgara ya da fırında pişirilmiş olacak. * 1 kase çorba* 2 ince dilim esmer ekmek* Bol salata (yağsız olacak)Ara:Probiyotik yoğurt Akşam:* 1 porsiyon sebze yemeği (etsiz, az yağlı)* 1 kase light yoğurt* 2 ince dilim esmer ekmek* Dilerseniz salata/söğüş çiğ sebze (yağsız)Ara:* 1 bardak light süt* 1 porsiyon meyve Not: Haftada 1-2 kez 1 dilim beyaz peynir yerine 1 adet haşlanmış yumurta yenebilir.Şekerli gıdalardan uzak durun.Haftada en az 2 kez kurubaklagil tüketin. Trigliserid nedir? Normal değerler kaç olmalıdır?Kanda bakılan diğer bir yağda trigliseriddir. Trigliserid de kolesterol gibi kanda çözünen bir yağdır. Trigliserid hem vücut tarafından üretilir hem de besinler aracılığıyla alınabilir.Araştırmalarda trigliserid düzeyi yüksek olan kişilerde de kalp hastalığının çok fazla görüldüğüne rastlanmıştır. Normal bir trigliserid değeri 150 mg/dl'den düşük olmalıdır. 150 ile 199 mg/dl değerler sınırda bulunmaktadır. Eğer trigliserid değeriniz 200-499 mg/dl arasındaysa yüksektir, 500 mg/dl üzerinde bir değeriniz varsa bu çok yüksek bir trigliserid değeridir.Çocuklarda kolesterol değerleri kaç olmalı?Her ne kadar çocuklarda kolesterol değerleri çok fazla önemsenmese de kolesterol yüksekliği son yıllarda çocuklarda da en sık görülen sağlık problemleri arasında yer alır. Yüksek kolesterol değerlerinin neden olabileceği sorunlar uzun bir süreç içinde meydana geldiği için kolesterol yüksekliği çocukluk çağında göze çarpan bir belirtiye neden olmaz.Anne ve babada yüksek kolesterol sorunu olduğu takdirde çocuklarında da yüksek kolesterol sorunu olma ihtimali yükselir. Zira yüksek kolesterolde ailesel yatkınlık da etkilidir. 2-19 yaş aralığındaki kişiler için de belirli kolesterol sınırları mevcuttur. Çocuklar için 170 mg-dl normal değer olarak kabul edilirken 170-199 sınır değer olarak belirtilmektedir. 200 üzerindeki değerler ise yüksek olarak kabul edilmektedir. Yüksek kolesterolün çocukluk döneminde kontrol altına alınması elzemdir. Zira yüksek kolesterol kalp damar hastalıklarını tetikleyen bir faktördür. Nitekim yüksel kolesterolün kontrol altına alınması gelecekte meydana gelebilecek kalp damar hastalıklarının da önüne geçilmesini sağlayabilir.Her ne kadar çocuklarda kolesterol değeri önemsenmese de 2-19 yaş aralığındaki kişilerde belirli sınırlar mevcuttur. Çocuklar için kabul edilen total kolesterol ölçüm değerleridir. 170 mg-dl normal değer olarak kabul edilirken 170-199 sınır değer olarak kabul edilmektedir 200 üzerindeki değerler ise yüksek olarak kabul edilmektedir.Kolesterol zararlı mıdır?Kanda aşırı miktarda bulunan kolesterol yavaş yavaş (yıllar içinde) damar duvarında birikir. Bu birikim sonucu o damarda daralma, tıkanma ortaya çıkar. Kolesterol hangi damarda birikmişse o damarla ilişkili sorunlar ve hastalıklar ortaya çıkar. Kolesterol yüksekliğinde belirti ve bulgular çoğu zaman ani kolesterol yükselmesine bağlı değildir, uzun süreli kolesterol yüksekliğinin damar duvarında kolesterol birikmesine yol açmasının sonucudur.Kalbi besleyen damarlarda (koroner arterler) kolesterol birikimi bu damarlarda tıkanma ve daralmanın sonucu göğüs ağrısı, kalp krizi ve kalp yetmezliği gibi sorunlara neden olur. Bunların sonucu hasta koroner by pass ameliyatı (cerrahi olarak darlığın ortadan kaldırılması) veya anjiyoplasti (balonla daralmış koroner arterin genişletilmesi) işlemine ihtiyaç duyabilir. Beyini besleyen boyun damarlarında kolesterol birikimi olması felçlere, konuşma bozukluklarına, dengesiz yürümeye, bilinç kaybına yol açar.Böbrek damarlarında kolesterol birikimi yüksek tansiyon ve böbrek yetmezliğine yol açabilir. Ana atardamarda (aort) kolesterol birikimi de tehlikelidir. Buradan kopan kolesterol birikintileri daha küçük damarları tıkayarak çok değişik sorunlara yol açabilirler. Bağırsağı besleyen damarları tıkayarak bağırsak ölümüne, göz damarlarını tıkayarak körlüğe, bacak damarlarını tıkayarak kangrene vs. yol açabilirler. Kolesterol yüksekliğine bağlı sorunlar ortaya çıktığı zaman hasta geç kalmış olabilir; bu nedenle kolesterol yüksekliğini önlemek, yükselmişse düşürmek çok önemlidir.Kolesterolü düşüren ve yükselten besinler nelerdir? Kolesterol düzeyini düşürmek için kolesterol açısından zengin yiyeceklerden kaçınmak gerekir. Yumurtanın sarısı, hayvansal yağlar, sakatatlar, işlenmiş şarküteri ürünleri, margarin, trans yağlı yiyecekler, mayonez, kırmızı et gibi gıdalar kolesterolü yükselten besinler arasındadır.Kolesterolün düşürülmesi ve kalori miktarının azaltılması açısından kepekli ekmek tüketilmesi beslenme önerisi olarak tavsiye edilir. Fındık ve ceviz gibi gıdaların çok fazla tüketilmesi kolesterolü düşürmek için yardımcı olmaz. Yine de fındık, ceviz gibi kuruyemişlerin belirli ölçülerde tüketilmesi tavsiye edilir. Özellikle günde 2-3 adet ceviz yemenin kolesterol üzerine olumlu etkileri olduğu söylenebilir. Meyve ve sebzeleri ise mutlaka yeterli miktarlarda tüketmek gerekir. Normal beslenme düzeninde de meyve ve sebzelerin rolü büyüktür. Beyaz et, balık, hindi eti tüketmek kolesterolü dengede tutmak için tüketilebilir. Tuz kolesterolü yükseltmez. Direkt bir bağlantısı yoktur ama çok fazla tuz tüketen kişilerin tansiyonlarında bir yükselme görülebilir. Tansiyonu yüksek olan kişilerde bir de kolesterol yüksek olursa kalp ve damar hastalıkları için risk faktörleri artış gösterir.Harvard Health'in bir raporunda yer alan kolesterol seviyelerini etkin olarak azaltan 11 kolesterol düşürücü gıda şöyle; Yulaf Arpa ve kepekli tahıllar Fasulyeler Patlıcan ve bamya Fındık Bitkisel yağlar Meyveler (Özellikle narenciye, çilek, elma, üzüm) Soya ve soya bazlı gıdalar Yağlı balıklar (Somon, ton balığı, sardalya vb.) Lif bakımından zengin gıdalarYüksek oranda kötü kolesterol (LDL) içeren gıdalar ise aynı raporda şöyle sıralandı: Kırmızı et Tam yağlı süt Margarin Hidrojenik yağlar Pişmiş ürünlerYüksek kolesterol nelere yol açar?Yüksek kolesterol, arterlerinizin duvarlarında (ateroskleroz) tehlikeli bir kolesterol ve diğer birikintilere neden olabilir. Bu birikintiler (plaklar) atardamarlarınızdaki kan akışını azaltabilir, bu da aşağıdaki gibi komplikasyonlara neden olabilir: Göğüs ağrısı Kalp krizi İnmeYüksek kolesterol seviyeleri kalp hastalığı, inme ve periferik arter hastalığı için risk faktörlerinden biridir. Bu 3 hastalıkta da mekanizma aynıdır. Zira arterlerde plak birikimi, bu kan damarlarının sağladığı hücrelerin ve organların işlevini etkileyen kan akışını azaltır.Aterosklerotik kalp hastalığı veya kalpteki daralmış koroner arterler, kalp kasına çalışmak için yeterli oksijen sağlanmadığında anjin semptomlarına neden olabilir.Kolesterol ilaçlarının yan etkisi var mı?Etkili olan her ilacın da aynı değerlerde istenmeyen etkileri olabilir. Kolesterol ilaçlarının da seyrek olan bazı yan etkileri bilinmektedir. Ancak ilaçların kesilmesi ile bu sorunlar hemen her zaman ortadan kalkar ve kalıcı hasara neden olmaz.Kolesterol ilaçlarının karaciğere fonksiyonlarına olumsuz etkileri, karaciğer fonksiyon testleri dört misline yükselene kadar ilacı kesmek gerekmez. Kolesterol ilacı kullananlarda adale ağrıları ve yorgunluk da nadir olarak görülebilir. Çok nadiren görülen adale erimesinin işareti olan Creatin kinaz (CK) değeri 10 misli yükselse bile ilaç kesilince düzelir. Bunlar dışında görülen yan etkiler hepsi tolere edilen basit sorunlardır.Stres kolesterolü yükseltir mi?Stresle kolesterol arasında bağlantı vardır. Zira stres esnasında adrenalin ve noradrenalin gibi stres hormonlarında artış görülür. Bu maddelerin kanda yükselmesi kolesterolün yükselmesine neden olduğu gibi, obez veya diyabet hastalığı olan kişilerde kan şekerinin artmasına sebep olmaktadır.Sigara içmek kolesterolü yükseltir mi?Sigara içen kişilerde özellikle iyi kolesterol düşer, kötü kolesterol da yükselmeye başlayabilir; ancak sigara ile kolesterol arasında doğrudan bir bağlantı söz konusu değildir. Sigara kendi başına damar hastalıkları için bir risk faktörüdür. Kolesterolün de damar sertliği için risk faktörü olduğunu düşünülürse, iki risk faktörü bir araya geldiğinde risk çok daha fazla olur.Yumurta kolesterol yapar mı? Yumurta en faydalı en besleyici gıdalardandır. Öyle ki bütün bir yumurta tek bir hücreyi bir tavuğa dönüştürmek için gerekli olan tüm besinleri içerir.Bununla birlikte yumurta sarısı yüksek kolesterol içerdiği için yumurtalar kötü bir üne kavuşmuştur. Günde birkaç yumurta yemek kolesterol seviyelerinde ciddi bir artışa yol açmaz. Yapılan araştırmalarda günde 3 yumurtaya kadar tüketmenin sağlıklı insanlar için tamamen güvenli olduğu belirtilmektedir.Yumurtanın vücut sağlığına birçok faydası vardır. Yumurtanın etkileyici faydaları aşağıdaki gibi sıralanabilir; Yumurta lutein ve zeaksantin bakımından yüksektir. Bu değerlerin yüksek olması yumurtanın makula dejerasyonu ve katarakt gibi göz hastalıkları riskini azaltan antioksidanların bulunduğu anlamına gelir. Yumurtalar kolin maddesi bakımında da zengindir. Kolin tüm hücrelerde önemli bir rol oynar. Yumurta tüketmek kemik ve kas sağlığı açısından da önemlidir. Zira yumurtada kaliteli hayvan proteinleri yüksek miktarda bulunmaktadır. Yapılan araştırmalar yumurtanın doygunluk hislerini de artırdığını ortaya çıkarmıştır.
Kolesterol Nedir? Kolesterol, hücreler tarafından üretilen ve kanda bulunan, hormon üretimi, sindirim ve hücre zarı oluşumundan sorumlu lipid yağ türüdür. Mumsu yağ benzeri bir yapısı bulunan kolesterolün D vitaminin oluşturulmasına da yardımcı olur.İnsan vücudu, günde yaklaşık 1 gram civarında olan kolesterol ihtiyacının dörtte üçünü kendi üretir. Vücutta kolesterol üretiminin ana merkezi karaciğer organıdır. Zira günlük kolesterol üretiminin yaklaşık %70’ini karaciğer sağlar. Vücutta üretilen kolesterolün kalan kısmı da böbreküstü bezlerinde, ince bağırsakta ve üreme organlarında yapılır. Kolesterolün dörtte birlik kısmı ise yumurta sarısı, peynir, et gibi hayvansal gıdalardan elde edilir.Hücre dayanıklılığından sorumlu olan kolesterol yalnızca sağlık için değil, hayat için elzem olan bir maddedir. Zira üreyip çoğalmak dahi kolesterol vasıtasıyla gerçekleşir. Testosteron ve östrojen kolesterol olmadan üretilemez.Kolesterol Belirtileri Nelerdir?Kandaki kolesterol seviyesinin yükselmesi bir takım belirtilere neden olur. Bunlar arasında sayılabilecek olan yüksek kolesterolün belirtileri, göğüs ağrısı, bacaklarda ağrı ve karıncalanma, göz çevresinde yağ birikimine bağlı sarı bezeler, mide bulantısı, yorgunluk, yaraların geç iyileşmesi, baş dönmesi, nefes darlığı ve cilt solgunluğudur. Kolesterol aşırı yüksekse, hipertansiyon ve felç de kolesterolün bir sonucu olarak ortaya çıkabilir.Kolesterol düzeyinin yüksek olduğunu gösteren belirtiler şunlardır:Kolesterol Çeşitleri Nelerdir?Hücre zarlarının inşası ve bakımı için gerekli olan kolesterol esas olarak iyi ve kötü huylu olmak üzere ikiye ayrılır. Kolesterol, yağımsı bir madde olduğundan normal koşullarda suda çözünmez. Bu nedenle kanda çözünmesi ve taşınması için karaciğerde bir protein ile birleştirilir (paket edilir). Bu kolesterol ile protein birleşimine lipoprotein adı verilir. Bunlardan; LDL-kolestrol (düşük yoğunluklu lipoprotein): kötü huylu kolesteroldür. HDL-kolesterol ise (yüksek yoğunluklu lipoprotein) iyi huylu kolesteroldür.HDL Kolesterolİyi kolesterol yani HDL kolesterol, dokulardaki kolesterolü toplayıp dışarı atılmasını sağlar. Kolesterol türlerinden HDL, kardiyovasküler sisteminizin sağlıklı kalmasına yardımcı olur. Aslında LDL'nin arterlerden çıkarılmasına yardımcı olur. Nitekim HDL kötü kolesterolü karaciğere geri taşıyarak burada parçalanır.Yüksek HDL kolesterolü seviyeleri kalp krizine ve inmeye karşı koruyucudur, HDL kolesterol testi düşük olması ise bu riskleri artırır.LDL Kolesterol Kolesterol türlerinden olan LDL “kötü” kolesterol olarak bilinir, çünkü LDL değerlerinin yükselmesi atardamarların sertleşmesine yol açar. İlk olarak, vücuttaki oksijen açısından zengin kan akışını zorlayarak kan damarlarını daraltabilir. İkincisi, kan pıhtılarına yol açabilir, kan akışını engelleyerek kalp krizi veya felce neden olabilir.Kötü kolesterol yani LDL kolesterolü dokulara taşıyıp arterlerin duvarlarında birikime neden olur. Kötü kolesterolü normalleştirmek yeterli değildir. İyi kolesterolün artırılması gerekmektedir.Yalnızca kötü kolesterolün değil, iyi kolesterolün de düzeyinin bilinmesi gerekmektedir. Kanda bakılan diğer bir yağ da trigliseridtir. Trigliserid de kolesterol gibi kanda çözünen bir yağdır. Kan trigliserid düzeyi ile aterokleroz arasındaki ilişki kolesterol kadar belirgin değildir.Kolesterol Ne İşe Yarar? Görevleri Nelerdir?Kolesterolün görevleri arasında vücudu derinin altındaki mikroplara karşı korumak, alyuvarları ve sinir dokularını güçlendirmek, vücuttaki su dengesini ayarlamak vardır. Sağlıklı bir yaşam için kolesterol düzeyinin, olması gereken seviyede tutulması çok önemlidir. Kolesterolün vücuttaki işlevleri şu şekilde sıralanabilir;Kolesterol Değerleri Neden Yükselir?Kolesterol, karaciğerde üretilse de hayvansal gıdalar aracılığıyla vücuda alınır. Bu gıdaların aşırı tüketimi, trans yağ içeren besinlerle beslenmek yüksek kolesterolün oluşmasına neden olur. Aşırı kilolu olmak ve hareketsiz yaşam biçimi de yüksek kolesterole neden olur. Fazla kilolu kişiler çoğunlukla yüksek bir trigliserit seviyesine sahiptir. Kolesterol değerinin yükselme nedenleri şöyle sıralanabilir:Bazı hastalıklar da kolesterolün artmasına sebep olabilir. Bunlar tiroid bezinin yetersiz çalışması, karaciğer hastalıkları, böbreğin mikrobik olmayan iltihabi hastalıkları, şeker hastalığı, şişmanlık ve bazı ilaçlardır.Kanda kolesterol ve LDL-kolesterolün yüksek olması hasta için risktir ve kolesterol yüksekliği bir kalp-damar risk faktörüdür. HDL-kolesterolün (iyi kolesterol) düşük olması da bir risktir. Zira bu riske sahip hastalarda kalp krizi, felç, damar tıkanması gibi hastalıkların ortaya çıkma olasılığı daha fazladır.Kolesterol Değerleri Kaç Olmalı?Kandaki toplam kolesterol düzeyinin 200 mg/dL'nin altında olması ideal olarak kabul edilir. 200-239 mg/dL arası kolesterol sınırında, 240 mg/dL'nin üstü ise kolesterol yüksekliği olarak kabul edilir. Kan LDL kolesterol düzeyi 130 mg/dL'nin altında ise normal,130-159 mg/dL arası sınırda yüksek olarak değerlendirilir. Kan HDL kolesterol düzeyi için ise 35 mg/dL'nin altı ise düşük olarak kabul edilir.Özetle: Kanda toplam kolesterol 200 mg/dL altında, veya LDL kolesterol 130 mg/dL'nin altında veya HDL kolesterol düzeyinin 35 mg/dL'nin üstünde olması beklenir.LDL-K (kötü kolesterol) değerlerindeki her 10 mg/dl’lik artış, kalp krizi riskini yaklaşık %20 oranında artırmaktadır. Buna karşılık HDL-K (iyi kolesterol) değerlerindeki yükseklikle birlikte kalp krizi riskinde azalma olmaktadır. HDL-K her 1 mg/dl’lik artış kalp damar hastalığı gelişme riskini %2 oranında azaltmaktadır.Uzmanlar, 20 yaşı ve sonrasında her beş yılda bir kolesterol testi yaptırmanızı önerir. Kalp hastalığı için yüksek risk faktörleri olanlar içinse, doktor yıllık kolesterol kontrolü önerebilir.“Lipit profili” adı verilen test 9 ila 12 saat aç kaldıktan sonra yapılır. Test sonuçlarında; toplam kolesterol, LDL (kötü) kolesterol, HDL (iyi) kolesterol ve trigliseritlerin (kanınızdaki bir yağ türü) anlık görüntüsü sağlanır.Kolesterol Nasıl Düşürülür?Kolesterol seviyesini dengede tutmak için beslenmeye önem gösterilmeli, doymuş yağları içeren hayvansal gıdalar, kırmızı et, tereyağı ve şarküteri ürünlerini tüketirken dikkatli olunmalı yağ kullanımında; zeytinyağı, fındık yağı, ayçiçek ve soya yağı tercih edilmesi gerekir. Kolesterolun düşürülmesi için en önemli 3 öge; egzersiz, diyet ve kilo kaybıdır.Egzersiz yapmakHaftanın her günü olmasa da fırsat buldukça çoğu günde 30 dakikalık fiziksel aktivite hedeflenmelidir. Düzenli egzersiz yapmak HDL kolesterolü (iyi kolesterol) yükseltir, LDL kolesterolü (kötü kolesterol) düşürür. Egzersiz yapmak, büyük bir bel ölçülü ve aşırı kilolu (erkekler için bel ölçüsü 102 cm’den yüksek ve kadınlar için 88 cm’den yüksek) yüksek trigliseritler ve / veya düşük HDL seviyeleri olan kişiler için bilhassa çok önemlidir.DiyetKolesterol diyetinde, yağlı yiyecekler ve doymuş yağlardan uzak durulması gerekmektedir. Diyet esnasında tereyağı, margarinden ziyade zeytinyağı tercih edilmelidir. Hazır ve dondurulmuş gıdalardan kaçınılmalıdır.Kilo vermekFazla kilolardan kurtulmak LDL'yi (kötü kolesterol) düşürmeye yardımcı olabilir ve özellikle yüksek trigliseritler ve /veya düşük HDL seviyeleri içeren ve aşırı kilolu olanlar için bir dizi risk faktörü olan kişiler için önemlidir.Yaşam tarzı değişikliği sonucu kolesterolda beklenen düşüş sağlanmadıysa doktor ilaç tedavisine başlanmasını önerebilir. Bu aşamada da birçok hastalık riskini azaltmak için yaşam tarzı değişikliğinin sürekliliği elzemdir. Kolesterol yüksekliği tedavisi mutlaka yaşam şartlarındaki değişiklikle birlikte olmalıdır. Bu olmadan uygulanacak ilaç tedavisi iyi bir çözüm değildir.Kolesterol hakkında sık sorulan sorular Kolesterol neye sebep olur?Kolesterolün yükselmesi mide bulantısı, konuşma bozukluğu, aşırı yorgunluk, göğüs ağrısı, nefes darlığı, uzuvlarda uyuşma veya ciltte solgunluk oluşması gibi belirtilere neden olabilir.Kolesterol diyeti örneği var mı?TLC (Therapeutic Lifestyle Changes Diet ) de yaygın kolesterol diyetlerinden biridir. Söz konusu diyet ABD’de Ulusal Kolesterol Eğitim Programı kapsamında yüksek kolesterol hastaları için geliştirilmiştir. Diyet, kolesterol düşürücü ilaçları kullanmadan, lifli gıdaları arttırıp, yağ içeren gıdaları şiddetli şekilde baskılayıp kolesterolü düşürmeye yardımcı olur. Bu, doymuş yağdan alınan kalorilerin yüzde 7'sinden azını ve günde 200 mg'dan az diyet kolesterolünü gerektiren düşük doymuş yağ, düşük kolesterol yeme planıdır. TLC diyeti, istenen bir kiloyu korumak ve kilo alımını önlemek için sadece yeterli kalori önerirSabah:* 30 gram yarım yağlı beyaz peynir* 2 dilim esmer ekmek* Domates, salatalık* Çay (şekersiz)* 2 adet ceviz veya 6-8 adet fındık Ara:* 2 -3 adet kepekli grisini* Şekersiz çay ya da bitki çayı* 1 porsiyon meyveÖğle: * 150 gram beyaz et (Tavuk, balık, hindi)Haşlama, ızgara ya da fırında pişirilmiş olacak. * 1 kase çorba* 2 ince dilim esmer ekmek* Bol salata (yağsız olacak)Ara:Probiyotik yoğurt Akşam:* 1 porsiyon sebze yemeği (etsiz, az yağlı)* 1 kase light yoğurt* 2 ince dilim esmer ekmek* Dilerseniz salata/söğüş çiğ sebze (yağsız)Ara:* 1 bardak light süt* 1 porsiyon meyve Not: Haftada 1-2 kez 1 dilim beyaz peynir yerine 1 adet haşlanmış yumurta yenebilir.Şekerli gıdalardan uzak durun.Haftada en az 2 kez kurubaklagil tüketin. Trigliserid nedir? Normal değerler kaç olmalıdır?Kanda bakılan diğer bir yağda trigliseriddir. Trigliserid de kolesterol gibi kanda çözünen bir yağdır. Trigliserid hem vücut tarafından üretilir hem de besinler aracılığıyla alınabilir.Araştırmalarda trigliserid düzeyi yüksek olan kişilerde de kalp hastalığının çok fazla görüldüğüne rastlanmıştır. Normal bir trigliserid değeri 150 mg/dl'den düşük olmalıdır. 150 ile 199 mg/dl değerler sınırda bulunmaktadır. Eğer trigliserid değeriniz 200-499 mg/dl arasındaysa yüksektir, 500 mg/dl üzerinde bir değeriniz varsa bu çok yüksek bir trigliserid değeridir.Çocuklarda kolesterol değerleri kaç olmalı?Her ne kadar çocuklarda kolesterol değerleri çok fazla önemsenmese de kolesterol yüksekliği son yıllarda çocuklarda da en sık görülen sağlık problemleri arasında yer alır. Yüksek kolesterol değerlerinin neden olabileceği sorunlar uzun bir süreç içinde meydana geldiği için kolesterol yüksekliği çocukluk çağında göze çarpan bir belirtiye neden olmaz.Anne ve babada yüksek kolesterol sorunu olduğu takdirde çocuklarında da yüksek kolesterol sorunu olma ihtimali yükselir. Zira yüksek kolesterolde ailesel yatkınlık da etkilidir. 2-19 yaş aralığındaki kişiler için de belirli kolesterol sınırları mevcuttur. Çocuklar için 170 mg-dl normal değer olarak kabul edilirken 170-199 sınır değer olarak belirtilmektedir. 200 üzerindeki değerler ise yüksek olarak kabul edilmektedir. Yüksek kolesterolün çocukluk döneminde kontrol altına alınması elzemdir. Zira yüksek kolesterol kalp damar hastalıklarını tetikleyen bir faktördür. Nitekim yüksel kolesterolün kontrol altına alınması gelecekte meydana gelebilecek kalp damar hastalıklarının da önüne geçilmesini sağlayabilir.Her ne kadar çocuklarda kolesterol değeri önemsenmese de 2-19 yaş aralığındaki kişilerde belirli sınırlar mevcuttur. Çocuklar için kabul edilen total kolesterol ölçüm değerleridir. 170 mg-dl normal değer olarak kabul edilirken 170-199 sınır değer olarak kabul edilmektedir 200 üzerindeki değerler ise yüksek olarak kabul edilmektedir.Kolesterol zararlı mıdır?Kanda aşırı miktarda bulunan kolesterol yavaş yavaş (yıllar içinde) damar duvarında birikir. Bu birikim sonucu o damarda daralma, tıkanma ortaya çıkar. Kolesterol hangi damarda birikmişse o damarla ilişkili sorunlar ve hastalıklar ortaya çıkar. Kolesterol yüksekliğinde belirti ve bulgular çoğu zaman ani kolesterol yükselmesine bağlı değildir, uzun süreli kolesterol yüksekliğinin damar duvarında kolesterol birikmesine yol açmasının sonucudur.Kalbi besleyen damarlarda (koroner arterler) kolesterol birikimi bu damarlarda tıkanma ve daralmanın sonucu göğüs ağrısı, kalp krizi ve kalp yetmezliği gibi sorunlara neden olur. Bunların sonucu hasta koroner by pass ameliyatı (cerrahi olarak darlığın ortadan kaldırılması) veya anjiyoplasti (balonla daralmış koroner arterin genişletilmesi) işlemine ihtiyaç duyabilir. Beyini besleyen boyun damarlarında kolesterol birikimi olması felçlere, konuşma bozukluklarına, dengesiz yürümeye, bilinç kaybına yol açar.Böbrek damarlarında kolesterol birikimi yüksek tansiyon ve böbrek yetmezliğine yol açabilir. Ana atardamarda (aort) kolesterol birikimi de tehlikelidir. Buradan kopan kolesterol birikintileri daha küçük damarları tıkayarak çok değişik sorunlara yol açabilirler. Bağırsağı besleyen damarları tıkayarak bağırsak ölümüne, göz damarlarını tıkayarak körlüğe, bacak damarlarını tıkayarak kangrene vs. yol açabilirler. Kolesterol yüksekliğine bağlı sorunlar ortaya çıktığı zaman hasta geç kalmış olabilir; bu nedenle kolesterol yüksekliğini önlemek, yükselmişse düşürmek çok önemlidir.Kolesterolü düşüren ve yükselten besinler nelerdir? Kolesterol düzeyini düşürmek için kolesterol açısından zengin yiyeceklerden kaçınmak gerekir. Yumurtanın sarısı, hayvansal yağlar, sakatatlar, işlenmiş şarküteri ürünleri, margarin, trans yağlı yiyecekler, mayonez, kırmızı et gibi gıdalar kolesterolü yükselten besinler arasındadır.Kolesterolün düşürülmesi ve kalori miktarının azaltılması açısından kepekli ekmek tüketilmesi beslenme önerisi olarak tavsiye edilir. Fındık ve ceviz gibi gıdaların çok fazla tüketilmesi kolesterolü düşürmek için yardımcı olmaz. Yine de fındık, ceviz gibi kuruyemişlerin belirli ölçülerde tüketilmesi tavsiye edilir. Özellikle günde 2-3 adet ceviz yemenin kolesterol üzerine olumlu etkileri olduğu söylenebilir. Meyve ve sebzeleri ise mutlaka yeterli miktarlarda tüketmek gerekir. Normal beslenme düzeninde de meyve ve sebzelerin rolü büyüktür. Beyaz et, balık, hindi eti tüketmek kolesterolü dengede tutmak için tüketilebilir. Tuz kolesterolü yükseltmez. Direkt bir bağlantısı yoktur ama çok fazla tuz tüketen kişilerin tansiyonlarında bir yükselme görülebilir. Tansiyonu yüksek olan kişilerde bir de kolesterol yüksek olursa kalp ve damar hastalıkları için risk faktörleri artış gösterir.Harvard Health'in bir raporunda yer alan kolesterol seviyelerini etkin olarak azaltan 11 kolesterol düşürücü gıda şöyle;Yüksek oranda kötü kolesterol (LDL) içeren gıdalar ise aynı raporda şöyle sıralandı:Yüksek kolesterol nelere yol açar?Yüksek kolesterol, arterlerinizin duvarlarında (ateroskleroz) tehlikeli bir kolesterol ve diğer birikintilere neden olabilir. Bu birikintiler (plaklar) atardamarlarınızdaki kan akışını azaltabilir, bu da aşağıdaki gibi komplikasyonlara neden olabilir:Yüksek kolesterol seviyeleri kalp hastalığı, inme ve periferik arter hastalığı için risk faktörlerinden biridir. Bu 3 hastalıkta da mekanizma aynıdır. Zira arterlerde plak birikimi, bu kan damarlarının sağladığı hücrelerin ve organların işlevini etkileyen kan akışını azaltır.Aterosklerotik kalp hastalığı veya kalpteki daralmış koroner arterler, kalp kasına çalışmak için yeterli oksijen sağlanmadığında anjin semptomlarına neden olabilir.Kolesterol ilaçlarının yan etkisi var mı?Etkili olan her ilacın da aynı değerlerde istenmeyen etkileri olabilir. Kolesterol ilaçlarının da seyrek olan bazı yan etkileri bilinmektedir. Ancak ilaçların kesilmesi ile bu sorunlar hemen her zaman ortadan kalkar ve kalıcı hasara neden olmaz.Kolesterol ilaçlarının karaciğere fonksiyonlarına olumsuz etkileri, karaciğer fonksiyon testleri dört misline yükselene kadar ilacı kesmek gerekmez. Kolesterol ilacı kullananlarda adale ağrıları ve yorgunluk da nadir olarak görülebilir. Çok nadiren görülen adale erimesinin işareti olan Creatin kinaz (CK) değeri 10 misli yükselse bile ilaç kesilince düzelir. Bunlar dışında görülen yan etkiler hepsi tolere edilen basit sorunlardır.Stres kolesterolü yükseltir mi?Stresle kolesterol arasında bağlantı vardır. Zira stres esnasında adrenalin ve noradrenalin gibi stres hormonlarında artış görülür. Bu maddelerin kanda yükselmesi kolesterolün yükselmesine neden olduğu gibi, obez veya diyabet hastalığı olan kişilerde kan şekerinin artmasına sebep olmaktadır.Sigara içmek kolesterolü yükseltir mi?Sigara içen kişilerde özellikle iyi kolesterol düşer, kötü kolesterol da yükselmeye başlayabilir; ancak sigara ile kolesterol arasında doğrudan bir bağlantı söz konusu değildir. Sigara kendi başına damar hastalıkları için bir risk faktörüdür. Kolesterolün de damar sertliği için risk faktörü olduğunu düşünülürse, iki risk faktörü bir araya geldiğinde risk çok daha fazla olur.Yumurta kolesterol yapar mı? Yumurta en faydalı en besleyici gıdalardandır. Öyle ki bütün bir yumurta tek bir hücreyi bir tavuğa dönüştürmek için gerekli olan tüm besinleri içerir.Bununla birlikte yumurta sarısı yüksek kolesterol içerdiği için yumurtalar kötü bir üne kavuşmuştur. Günde birkaç yumurta yemek kolesterol seviyelerinde ciddi bir artışa yol açmaz. Yapılan araştırmalarda günde 3 yumurtaya kadar tüketmenin sağlıklı insanlar için tamamen güvenli olduğu belirtilmektedir.Yumurtanın vücut sağlığına birçok faydası vardır. Yumurtanın etkileyici faydaları aşağıdaki gibi sıralanabilir; | 13,750 |
442 | Hastalıklar | Kolera | Kolera hastalığı, vibrio cholerae adlı toksijenik bir bakterinin neden olduğu bakteriyel ince bağırsak hastalığıdır. Kolera genellikle kirli su ve kişisel hijyenin yetersiz olduğu yerlerde, bakterinin içecek ve yiyeceklere bulaşması ile yayılır. Hızlı bir şekilde yayılan ve ciddi bir hastalık olan kolera, hastalarda şiddetli ishal ve dehidrasyona neden olarak ölüme sebebiyet verebilir. Kolera hastalığı, vibrio cholerae adlı toksijenik bir bakterinin neden olduğu bakteriyel ince bağırsak hastalığıdır. Kolera genellikle kirli su ve kişisel hijyenin yetersiz olduğu yerlerde, bakterinin içecek ve yiyeceklere bulaşması ile yayılır. Hızlı bir şekilde yayılan ve ciddi bir hastalık olan kolera, hastalarda şiddetli ishal ve dehidrasyona neden olarak ölüme sebebiyet verebilir.
Kolera Hastalığı Nedir?Kolera, vibrio cholerae bakterisiyle kontamine olmuş yiyecek veya suyun tüketilmesiyle oluşan akut bir ishal enfeksiyonudur. Kolera hastalığı ile birlikte şiddetli ishal ve susuzluk meydana gelir.Kolera hastalığına uygun su kaynakları ve kanalizasyonun bulunmadığı az gelişmiş ülkelerde daha sık rastlanır. Modern kanalizasyon ve su arıtma altyapısına sahip, sanayileşmiş ülkelerde kolera hastalığı hemen hemen ortadan kalkmış olsa da Afrika, Güneydoğu Asya ve Haiti gibi daha az gelişmiş ülkelerde hala görülmektedir. Hastalığın önlenmesi temiz su kaynaklarının bulunması büyük önem arz ederken kişinin el hijyenine dikkat etmesi hijyen eksikliği bulunan bölgelerdeki yiyecek ve içeceklere karşı dikkatli olması gerekir.Kolera hastalığında ortaya çıkan yaygın belirtiler ishal ve dehidrasyondur. Dehidrasyon aynı zamanda vücudun susuz kalması anlamına gelir. Nadiren ve özellikle şiddetli vakalarda ise şok ve nöbetler görülebilir. Özellikle sulu ishal ve vücudun susuz kalması çok şiddetli kolera vakalarında ölümle sonuçlanabilir. Bu yüzden tıbbi tedavi kritiktir. Koleranın tedavi yöntemleri arasında ise rehidratasyon, intravenöz sıvılar ve antibiyotikler yer alır.Kolera salgınları hangi bölgelerde daha çok görülür?Ortaya çıkan kolera salgınları daha çok sıcak iklimlerde yaygındır. Meydana gelen salgınlar bazen deprem ve kasırga gibi doğal afetlerden sonra ortaya çıkar. Bu afetler kanalizasyon sistemlerine zarar verebilir. Oluşan zarar sonrası kanalizasyon sistemi zarar görür ve su kalitesi bozulur. Sağlıklı su kaynaklarının bulunmadığı bölgelerde de kolera salgınları patlak verebilir. Bununla birlikte kolera hastalığı kalabalık, savaş ve kıtlık olan yerlerde de yaygın olarak ortaya çıkar. Bu bölgelere örnek olarak Afrika, Güney Asya ve Latin Amerika'nın bazı bölgeleri verilebilir.Kolera Hastalığı Neden Olur?Kolera hastalığının ortaya çıkmasına neden olan bakteri vibrio cholerae bakterisidir. Bu bakteri ile kontamine olmuş yiyecek veya suyun tüketilmesi sonucu, bakterinin ince bağırsakta salgıladığı toksinler kolera hastalığına yol açar. Bu toksinler bağırsaklardan büyük miktarlarda sıvı salgılanmasına neden olur ve buna bağlı olarak ishal ve vücutta hızla sıvı ve elektrolit (vücut tuzları) kaybı yaşanır. Bu kayıpların şiddetli olduğu kolera vakalarının ölümle sonuçlanması da söz konusudur. Kişi, vibrio cholerae bakterisi içeren yiyecek veya su tükettiğinde bu bakteriler vücudun içinde büyür. Bu bakteriler daha sonra ince bağırsakların sıvı salgılamasını (sızdırmasını) sağlar ve bu da aşırı sulu olacak şekilde ishale yol açar. Kolera genellikle kişiden kişiye doğrudan yayılmaz ancak dışkı yoluyla besinleri kontamine edebilir. Bu nedenle hastalığın yayılmasını önlemek için ellerin yıkanması ve hijyene önem verilmesi gerekir.Kolera Hastalığı Nasıl Bulaşır?Kolera bakterisi dışkı yoluyla bulaşır. Hastalıkla enfekte olmuş kişinin dışkısı ile kontamine olmuş yiyecek veya suyun tüketilmesi ile hastalık bulaşır. Yiyecek ve içeceklere dışkı bulaşması gerekir. Enfekte olan kişinin tuvaletini yaptıktan sonra elini doğru bir şekilde temizlememesi, ellediği yiyecek ve içeceklere bakterinin bulaşmasına neden olacaktır. Koleranın kişiden kişiye bulaşması ise eğer el hijyenine dikkat edilirse söz konusu değildir.Kolera Belirtileri Nelerdir?Kolera olan kişi bakteri ile enfekte olduktan 12 saat-5 gün içinde semptomları yaşamaya başlar. Kolera hastalığı bazen pirinç suyu gibi tanımlanan, şiddetli, aşırı sulu ishal ve kusma belirtileri ile ortaya çıkar. Bunlara karın veya bacak krampları, ağız kuruluğu, susuzluk, idrarda azalma, şiddetli vakalarda ise şok ve nöbetler eşlik eder.Kolera hastası yaklaşık 10 kişiden 1'i şu belirtileri yaşar: Bol sulu ishal Kusma Karın ve bacaklarda kramp Vücutta aşırı sıvı kaybı Şok Ağız kuruluğu İdrar çıkışında azalma Huzursuzluk Sinirlilik Kan basıncının düşmesi Cilt mukozalarında kuruma Cildin elastikiyetini kaybetmesi Kalp atışının hızlanması Gözlerin çukurlaşmasıKolera hastalığında ortaya çıkan hafif semptomlar birkaç gün içinde kendiliğinden geçebilir ancak dehidrasyon çok hızlı bir şekilde ölümcül sonuçlara yol açabilir. Bu sebeple erken tedavi kişinin hayatını kurtarabilir.Bol sulu ishal Vibrio cholerae bakterisinin bulunduğu besinlerin tüketimi sonucu bakteri bağırsaklara karışır ve bağırsak sistemine zarar verir. Bu zararla birlikte bol sulu bir şekilde sulu ishal görülebilir. Bu ishal kolera hastalığının en yaygın ve ilk belirtisidir. KusmaSulu ishal ile birlikte kusma da koleranın en sık görülen belirtileri arasında kabul edilir. İshal ve kusmanın şiddetli görüldüğü vakalarda vakit kaybetmeden doktora başvurmak erken teşhis ve tedavi açısından hayatidir. Vücutta aşırı sıvı kaybıDehidrasyon olarak bilinen vücudun aşırı sıvı kaybetmesi genellikle ishal sonrası gelişir. İshal ile birlikte vücut bolca su kaybeder ve normalin üstünden bir sıvı kaybı ile karşı karşıya kalınır. Bu sıvı kaybı aynı zamanda kişide ağız kuruluğu da yaratır. Şok ve nöbetlerVücut sıvılarının hızlı ve kontrolsüz bir şekilde azalması şok etkisi yaratabilir. Nadir de olsa kolera hastalığında şok ve nöbetlerin görüldüğüne rastlanabilir. Bu durum kişinin hayatını tehdit eden bir unsurdur.Kolera Hangi Sorunlara Neden Olabilir?Kolera tedavi edilmediği takdirde hastada günde 10-15 litre sıvı kaybına neden olabilir. Ciddi sıvı kaybı yaşayan hastalar saatler içinde şok ve ölümle karşılaşabilmektedir. Kolera hastalarda şu sağlık problemlerine de neden olabilir: Tansiyon düşüklüğü (Hipotansiyon) Kanda düşük potasyum (Hipokalemi) Kalp atım hızında artış Ağız kuruluğu Cilt elastikiyetinde azalmaAyrıca tedavi edilmeyen koleranın hastada yarattığı ciddi dehidrasyon şunlara yol açabilir: Böbrek yetmezliği Şok Koma ÖlümKolera Nasıl Teşhis Edilir?Kolera belirtisi ile hastaneye başvuran hastaya doktor tarafından fiziki muayene yapılır. Kolera teşhisinin kesin konulması için hastadan gaita(dışkı) örneği alınarak laboratuvara gönderilir. Hastadan alınan gaita örneği özel bir mikroskop aracılığıyla görüntülenir. Gaita testinde vibrio cholera bakterisinin görülmesi üzerine hastaya kolera teşhisi konularak tedavi planlaması yapılır. Hastalığın erken teşhis edilmesi tedavideki başarı şansını artıran bir faktördür. Kolera Hastalığından Korunma YöntemleriKolera hastalığından korunmak için öncelikle el hijyenine dikkat etmek, sağlıklı su ve gıda kullanmak gerekir. Kolera etkeni Vibrio cholerae kirli sularla çok kısa sürede, çok sayıda insana bulaşabilir.Koleradan korunmak için şunlara dikkat etmek gerekmektedir: Tuvalet sonrasında ve gün içinde gerektikçe eller su ve sabunla yıkanmalı. Su ve sabun bulunamayan durumlarda en az %60 alkol içeren el temizleyicileri kullanılmalı. Gıdayla temas, yemek yeme ve yemek hazırlama öncesinde eller mutlaka yıkanmalı. Kolera varlığında tuvalet, banyo, lavabo gibi kirli yüzeylerin dezenfeksiyonunda çamaşır suyu 10 kat sulandırılarak (1 birim çamaşır suyu 9 birim su) kullanılmalı. Koleranın yaygın görüldüğü bir ülke veya bölgelere seyahat edildiğinde ise şu önlemler alınmalıdır: Temiz olduğundan emin olunmayan sular içilmemeli. Şişelenmiş su ve içecekler tercih edilmeli. Temiz olduğundan emin olunmayan sular kaynatılarak, filtre edilerek veya içme suyuna özel dezenfektanları önerilen ölçülerde uygulayarak kullanılmalı. Diş fırçalamada musluk suyu kullanılmamalı, temizliğinden emin olunan sular kullanılmalı Buzlar temiz sudan hazırlanmamış olabileceği için dışarıda içeceklere buz konulmamalı. Yemeden önce soyulamayan, uygun şekilde temizlenemeyen taze meyve ve sebzelerden kaçınılmalı. İçecekler uygun şekilde şişelenmiş değilse sokak satıcılarından içecek ve yiyecek alınmamalı.Kolera Hastalığı Nasıl Tedavi Edilir?Kolera sıklıkla ölümle sonuçlanabilen çok ciddi bir hastalıktır. Koleranın primer tedavisi kaybedilen sıvının ağız veya damar yoluyla yerine konmasıdır. Ağızdan alınan sıvılarla sıvı kaybının yerine konmasına çalışılır. Ciddi sıvı kayıplarında özellikle hasta bulantı ve kusma nedeniyle yeterli sıvı ve gıda alamıyorsa damar yoluyla sıvı verilmesi gerekebilir.Kolera tedavisinde özellikle ciddi seyreden hastalarda sıvı tedavisi yanında hastalığa neden olan mikrobiyal etkene yönelik tedavi yapılır. Gebeler ve ciddi beslenme bozukluğu, HIV infeksiyonu gibi altta yatan hastalığı olan tüm hastalara kolera bakterilerine etkili antibiyotik tedavisi verilir. Antibiyotikler ishal süresini ve çıkarılan dışkı miktarını azaltarak daha hızlı iyileşmeye yardımcı olur. Antibiyotik tedavisine ise doktor tarafından karar verilir.Kolera Hastalığı Hakkında Sık Sorulan SorularKolera ne demek?Kolera, vibrio cholera bakterisinin neden olduğu ince bağırsağın bulaşıcı ve genellikle ölümcül bir bakteriyel hastalığıdır.Türkiye’de kolera hastalığı görüldü mü?Ülkemiz ve bölgemiz de geçmişteki kolera salgınlarından etkilendi. 1831, 1855, 1865, 1892, 1915, 1960, 1970, 1994 yıllarında kolera salgınları görülmüştür. Bu salgınların 1831 ve 1835 salgını gibi bazılarında binlerce kişi yaşamını yitirdi. Ülkemizde son kolera salgınları 1970 yılında İstanbul ve 1994 yılında Ankara’da görüldü. Koleranın aşısı var mı?Ağız yoluyla uygulanan zayıflatılmış canlı veya ölü kolera bakterileri içeren aşılar vardır. Kolera aşılarının koruyuculuğu yüksek değildir ve etki süreleri uzun değildir. Bu nedenle seyahate giden herkese rutin olarak uygulanması önerilmez. Kolera aşısı standart koruma ve kontrol önlemlerinin yerini alamaz.Kolera bulaşması açısından kimler daha yüksek risk altındadır?Koleranın aktif olarak bulaştığı bir bölgede kolera hastalarını tedavi eden sağlık çalışanları, kolera ile mücadele eden diğer çalışanlar ve temiz gıda ve suya ulaşamayanlar kolera bulaşması açısından daha yüksek risk altındadır.Koleralı hasta ne zaman doktora gitmeli?Kolera hastalığının hafif semptomları birkaç gün içinde kendi kendine geçebilir. Ancak şiddetli semptomlarınız varsa ve susuz kalmaya başlarsanız, tıbbi yardıma ihtiyacınız vardır. Çok hızlı bir şekilde sıvı takviyesi yapılması için tedaviye hemen başlanılmalıdır.Kolera hamile ve çocuklara bulaşır mı?Kolera ağız yoluyla bulaşan bir hastalık olduğu için dikkat edilmediği takdirde hamile kadınlar, çocuklar ve tüm insanlarda görülebilir.Hamile ve kronik hastalığı olan kolera hastaları nasıl tedavi edilir?Kolera hastalığının tedavisi hamile ve ciddi beslenme bozukluğu, HIV infeksiyonu gibi altta yatan hastalığı olan tüm hastalara kolera bakterilerine etkili antibiyotik tedavisi verilir. Antibiyotikler ishal süresini ve çıkarılan dışkı miktarını azaltarak daha hızlı iyileşmeye yardımcı olur.Kolera hangi sistemin hastalığıdır?Kolera Vibrio cholerae bakterisinin etken olduğu infeksiyöz bir sindirim sistemi hastalığıdır.Su kirliliği koleranın dışında hangi hastalıklara neden olur?Kirli sular ishal, kolera, amipli ve basilli dizanteri, tifo, hepatit A, çocuk felci gibi hastalıkların bulaşmasına neden olabilir.Kolera hastalığı ilk ne zaman ortaya çıktı?İlk kolera pandemisi (tüm dünyaya yayılan salgın) Hindistan’da Ganj deltasında Jessore’da bir salgınla başlamıştır. Hastalık ticaret yollarını izleyerek hızla Hindistan’ın çoğuna, Myanmar’a ve Sri Lanka’ya yayılmıştır. Bunun sonrasında son 200 yılda yedi kolera pandemisi görülmüştür. Yedinci kolera pandemisi şu anda devam etmektedir. Afrika, Güneydoğu Asya, Hindistan ve çevresi ve Haiti’de kolera hastalığı varlığını sürdürmektedir. Her yıl dünyada 1.3-4 milyon kolera vakası görüldüğü ve 21 bin ile 143 bin kişinin öldüğü tahmin edilmektedir. Kolera kirli su ilişkisi bağlamı 1854 yılındaki bir vakayla örneklendirilebilir. Tarihler 1854 yılını gösterdiğinde Londra’da kolera salgını sırasında John Snow harita üzerinde kolera vakalarının yerlerini işaretlemiş ve bunun sonucunda salgının kaynağı olduğunu saptadığı tulumba mühürlenmiş ve salgın kontrol altına alınmıştır.Müsilaj (deniz salyası) koleraya neden olur mu?Uzmanlar deniz salyasının koleraya neden olmayacağını ifade ederken Marmara Denizi'nin kirli alanlarında bulaşıcı hastalıklara maruz kalınmaması için denize girilmemesi gerektiği uyarısında da bulunmuştu.
Kolera Hastalığı Nedir?Kolera, vibrio cholerae bakterisiyle kontamine olmuş yiyecek veya suyun tüketilmesiyle oluşan akut bir ishal enfeksiyonudur. Kolera hastalığı ile birlikte şiddetli ishal ve susuzluk meydana gelir.Kolera hastalığına uygun su kaynakları ve kanalizasyonun bulunmadığı az gelişmiş ülkelerde daha sık rastlanır. Modern kanalizasyon ve su arıtma altyapısına sahip, sanayileşmiş ülkelerde kolera hastalığı hemen hemen ortadan kalkmış olsa da Afrika, Güneydoğu Asya ve Haiti gibi daha az gelişmiş ülkelerde hala görülmektedir. Hastalığın önlenmesi temiz su kaynaklarının bulunması büyük önem arz ederken kişinin el hijyenine dikkat etmesi hijyen eksikliği bulunan bölgelerdeki yiyecek ve içeceklere karşı dikkatli olması gerekir.Kolera hastalığında ortaya çıkan yaygın belirtiler ishal ve dehidrasyondur. Dehidrasyon aynı zamanda vücudun susuz kalması anlamına gelir. Nadiren ve özellikle şiddetli vakalarda ise şok ve nöbetler görülebilir. Özellikle sulu ishal ve vücudun susuz kalması çok şiddetli kolera vakalarında ölümle sonuçlanabilir. Bu yüzden tıbbi tedavi kritiktir. Koleranın tedavi yöntemleri arasında ise rehidratasyon, intravenöz sıvılar ve antibiyotikler yer alır.Kolera salgınları hangi bölgelerde daha çok görülür?Ortaya çıkan kolera salgınları daha çok sıcak iklimlerde yaygındır. Meydana gelen salgınlar bazen deprem ve kasırga gibi doğal afetlerden sonra ortaya çıkar. Bu afetler kanalizasyon sistemlerine zarar verebilir. Oluşan zarar sonrası kanalizasyon sistemi zarar görür ve su kalitesi bozulur. Sağlıklı su kaynaklarının bulunmadığı bölgelerde de kolera salgınları patlak verebilir. Bununla birlikte kolera hastalığı kalabalık, savaş ve kıtlık olan yerlerde de yaygın olarak ortaya çıkar. Bu bölgelere örnek olarak Afrika, Güney Asya ve Latin Amerika'nın bazı bölgeleri verilebilir.Kolera Hastalığı Neden Olur?Kolera hastalığının ortaya çıkmasına neden olan bakteri vibrio cholerae bakterisidir. Bu bakteri ile kontamine olmuş yiyecek veya suyun tüketilmesi sonucu, bakterinin ince bağırsakta salgıladığı toksinler kolera hastalığına yol açar. Bu toksinler bağırsaklardan büyük miktarlarda sıvı salgılanmasına neden olur ve buna bağlı olarak ishal ve vücutta hızla sıvı ve elektrolit (vücut tuzları) kaybı yaşanır. Bu kayıpların şiddetli olduğu kolera vakalarının ölümle sonuçlanması da söz konusudur. Kişi, vibrio cholerae bakterisi içeren yiyecek veya su tükettiğinde bu bakteriler vücudun içinde büyür. Bu bakteriler daha sonra ince bağırsakların sıvı salgılamasını (sızdırmasını) sağlar ve bu da aşırı sulu olacak şekilde ishale yol açar. Kolera genellikle kişiden kişiye doğrudan yayılmaz ancak dışkı yoluyla besinleri kontamine edebilir. Bu nedenle hastalığın yayılmasını önlemek için ellerin yıkanması ve hijyene önem verilmesi gerekir.Kolera Hastalığı Nasıl Bulaşır?Kolera bakterisi dışkı yoluyla bulaşır. Hastalıkla enfekte olmuş kişinin dışkısı ile kontamine olmuş yiyecek veya suyun tüketilmesi ile hastalık bulaşır. Yiyecek ve içeceklere dışkı bulaşması gerekir. Enfekte olan kişinin tuvaletini yaptıktan sonra elini doğru bir şekilde temizlememesi, ellediği yiyecek ve içeceklere bakterinin bulaşmasına neden olacaktır. Koleranın kişiden kişiye bulaşması ise eğer el hijyenine dikkat edilirse söz konusu değildir.Kolera Belirtileri Nelerdir?Kolera olan kişi bakteri ile enfekte olduktan 12 saat-5 gün içinde semptomları yaşamaya başlar. Kolera hastalığı bazen pirinç suyu gibi tanımlanan, şiddetli, aşırı sulu ishal ve kusma belirtileri ile ortaya çıkar. Bunlara karın veya bacak krampları, ağız kuruluğu, susuzluk, idrarda azalma, şiddetli vakalarda ise şok ve nöbetler eşlik eder.Kolera hastası yaklaşık 10 kişiden 1'i şu belirtileri yaşar:Kolera hastalığında ortaya çıkan hafif semptomlar birkaç gün içinde kendiliğinden geçebilir ancak dehidrasyon çok hızlı bir şekilde ölümcül sonuçlara yol açabilir. Bu sebeple erken tedavi kişinin hayatını kurtarabilir.Bol sulu ishal Vibrio cholerae bakterisinin bulunduğu besinlerin tüketimi sonucu bakteri bağırsaklara karışır ve bağırsak sistemine zarar verir. Bu zararla birlikte bol sulu bir şekilde sulu ishal görülebilir. Bu ishal kolera hastalığının en yaygın ve ilk belirtisidir. KusmaSulu ishal ile birlikte kusma da koleranın en sık görülen belirtileri arasında kabul edilir. İshal ve kusmanın şiddetli görüldüğü vakalarda vakit kaybetmeden doktora başvurmak erken teşhis ve tedavi açısından hayatidir. Vücutta aşırı sıvı kaybıDehidrasyon olarak bilinen vücudun aşırı sıvı kaybetmesi genellikle ishal sonrası gelişir. İshal ile birlikte vücut bolca su kaybeder ve normalin üstünden bir sıvı kaybı ile karşı karşıya kalınır. Bu sıvı kaybı aynı zamanda kişide ağız kuruluğu da yaratır. Şok ve nöbetlerVücut sıvılarının hızlı ve kontrolsüz bir şekilde azalması şok etkisi yaratabilir. Nadir de olsa kolera hastalığında şok ve nöbetlerin görüldüğüne rastlanabilir. Bu durum kişinin hayatını tehdit eden bir unsurdur.Kolera Hangi Sorunlara Neden Olabilir?Kolera tedavi edilmediği takdirde hastada günde 10-15 litre sıvı kaybına neden olabilir. Ciddi sıvı kaybı yaşayan hastalar saatler içinde şok ve ölümle karşılaşabilmektedir. Kolera hastalarda şu sağlık problemlerine de neden olabilir:Ayrıca tedavi edilmeyen koleranın hastada yarattığı ciddi dehidrasyon şunlara yol açabilir:Kolera Nasıl Teşhis Edilir?Kolera belirtisi ile hastaneye başvuran hastaya doktor tarafından fiziki muayene yapılır. Kolera teşhisinin kesin konulması için hastadan gaita(dışkı) örneği alınarak laboratuvara gönderilir. Hastadan alınan gaita örneği özel bir mikroskop aracılığıyla görüntülenir. Gaita testinde vibrio cholera bakterisinin görülmesi üzerine hastaya kolera teşhisi konularak tedavi planlaması yapılır. Hastalığın erken teşhis edilmesi tedavideki başarı şansını artıran bir faktördür. Kolera Hastalığından Korunma YöntemleriKolera hastalığından korunmak için öncelikle el hijyenine dikkat etmek, sağlıklı su ve gıda kullanmak gerekir. Kolera etkeni Vibrio cholerae kirli sularla çok kısa sürede, çok sayıda insana bulaşabilir.Koleradan korunmak için şunlara dikkat etmek gerekmektedir:Koleranın yaygın görüldüğü bir ülke veya bölgelere seyahat edildiğinde ise şu önlemler alınmalıdır: Kolera Hastalığı Nasıl Tedavi Edilir?Kolera sıklıkla ölümle sonuçlanabilen çok ciddi bir hastalıktır. Koleranın primer tedavisi kaybedilen sıvının ağız veya damar yoluyla yerine konmasıdır. Ağızdan alınan sıvılarla sıvı kaybının yerine konmasına çalışılır. Ciddi sıvı kayıplarında özellikle hasta bulantı ve kusma nedeniyle yeterli sıvı ve gıda alamıyorsa damar yoluyla sıvı verilmesi gerekebilir.Kolera tedavisinde özellikle ciddi seyreden hastalarda sıvı tedavisi yanında hastalığa neden olan mikrobiyal etkene yönelik tedavi yapılır. Gebeler ve ciddi beslenme bozukluğu, HIV infeksiyonu gibi altta yatan hastalığı olan tüm hastalara kolera bakterilerine etkili antibiyotik tedavisi verilir. Antibiyotikler ishal süresini ve çıkarılan dışkı miktarını azaltarak daha hızlı iyileşmeye yardımcı olur. Antibiyotik tedavisine ise doktor tarafından karar verilir.Kolera Hastalığı Hakkında Sık Sorulan SorularKolera ne demek?Kolera, vibrio cholera bakterisinin neden olduğu ince bağırsağın bulaşıcı ve genellikle ölümcül bir bakteriyel hastalığıdır.Türkiye’de kolera hastalığı görüldü mü?Ülkemiz ve bölgemiz de geçmişteki kolera salgınlarından etkilendi. 1831, 1855, 1865, 1892, 1915, 1960, 1970, 1994 yıllarında kolera salgınları görülmüştür. Bu salgınların 1831 ve 1835 salgını gibi bazılarında binlerce kişi yaşamını yitirdi. Ülkemizde son kolera salgınları 1970 yılında İstanbul ve 1994 yılında Ankara’da görüldü. Koleranın aşısı var mı?Ağız yoluyla uygulanan zayıflatılmış canlı veya ölü kolera bakterileri içeren aşılar vardır. Kolera aşılarının koruyuculuğu yüksek değildir ve etki süreleri uzun değildir. Bu nedenle seyahate giden herkese rutin olarak uygulanması önerilmez. Kolera aşısı standart koruma ve kontrol önlemlerinin yerini alamaz.Kolera bulaşması açısından kimler daha yüksek risk altındadır?Koleranın aktif olarak bulaştığı bir bölgede kolera hastalarını tedavi eden sağlık çalışanları, kolera ile mücadele eden diğer çalışanlar ve temiz gıda ve suya ulaşamayanlar kolera bulaşması açısından daha yüksek risk altındadır.Koleralı hasta ne zaman doktora gitmeli?Kolera hastalığının hafif semptomları birkaç gün içinde kendi kendine geçebilir. Ancak şiddetli semptomlarınız varsa ve susuz kalmaya başlarsanız, tıbbi yardıma ihtiyacınız vardır. Çok hızlı bir şekilde sıvı takviyesi yapılması için tedaviye hemen başlanılmalıdır.Kolera hamile ve çocuklara bulaşır mı?Kolera ağız yoluyla bulaşan bir hastalık olduğu için dikkat edilmediği takdirde hamile kadınlar, çocuklar ve tüm insanlarda görülebilir.Hamile ve kronik hastalığı olan kolera hastaları nasıl tedavi edilir?Kolera hastalığının tedavisi hamile ve ciddi beslenme bozukluğu, HIV infeksiyonu gibi altta yatan hastalığı olan tüm hastalara kolera bakterilerine etkili antibiyotik tedavisi verilir. Antibiyotikler ishal süresini ve çıkarılan dışkı miktarını azaltarak daha hızlı iyileşmeye yardımcı olur.Kolera hangi sistemin hastalığıdır?Kolera Vibrio cholerae bakterisinin etken olduğu infeksiyöz bir sindirim sistemi hastalığıdır.Su kirliliği koleranın dışında hangi hastalıklara neden olur?Kirli sular ishal, kolera, amipli ve basilli dizanteri, tifo, hepatit A, çocuk felci gibi hastalıkların bulaşmasına neden olabilir.Kolera hastalığı ilk ne zaman ortaya çıktı?İlk kolera pandemisi (tüm dünyaya yayılan salgın) Hindistan’da Ganj deltasında Jessore’da bir salgınla başlamıştır. Hastalık ticaret yollarını izleyerek hızla Hindistan’ın çoğuna, Myanmar’a ve Sri Lanka’ya yayılmıştır. Bunun sonrasında son 200 yılda yedi kolera pandemisi görülmüştür. Yedinci kolera pandemisi şu anda devam etmektedir. Afrika, Güneydoğu Asya, Hindistan ve çevresi ve Haiti’de kolera hastalığı varlığını sürdürmektedir. Her yıl dünyada 1.3-4 milyon kolera vakası görüldüğü ve 21 bin ile 143 bin kişinin öldüğü tahmin edilmektedir. Kolera kirli su ilişkisi bağlamı 1854 yılındaki bir vakayla örneklendirilebilir. Tarihler 1854 yılını gösterdiğinde Londra’da kolera salgını sırasında John Snow harita üzerinde kolera vakalarının yerlerini işaretlemiş ve bunun sonucunda salgının kaynağı olduğunu saptadığı tulumba mühürlenmiş ve salgın kontrol altına alınmıştır.Müsilaj (deniz salyası) koleraya neden olur mu?Uzmanlar deniz salyasının koleraya neden olmayacağını ifade ederken Marmara Denizi'nin kirli alanlarında bulaşıcı hastalıklara maruz kalınmaması için denize girilmemesi gerektiği uyarısında da bulunmuştu. | 8,920 |
443 | Hastalıklar | Klostrofobi | Klostrofobi, asansör, uçak, mağara, kilitli oda ve bodrum katları gibi kapalı alanda kalma korkusu olarak bilinen bir kaygı bozukluğudur. Genellikle çocukluk veya ergenlik döneminde ortaya çıkar. Kapalı alanlara karşı yoğun bir korku söz konusudur. Birçok farklı durum veya duygu klostrofobiyi tetikleyebilir. Bazı durumları yalnızca düşünmek bile klostrofobiyi tetikleyebilir.Klostrofobi, asansör, uçak, mağara, kilitli oda ve bodrum katları gibi kapalı alanda kalma korkusu olarak bilinen bir kaygı bozukluğudur. Genellikle çocukluk veya ergenlik döneminde ortaya çıkar. Kapalı alanlara karşı yoğun bir korku söz konusudur. Birçok farklı durum veya duygu klostrofobiyi tetikleyebilir. Bazı durumları yalnızca düşünmek bile klostrofobiyi tetikleyebilir.
Klostrofobi Nedir?Klostrofobi, kapalı veya dar alanlarda bulunmaktan kaynaklanan anormal korku ile karakterize psikolojik bir rahatsızlıktır. Klostrofobisi olan kişiler sınırlayıcı veya kısıtlayıcı bir durumlar ya da ortamda bulunma konusunda korku, rahatsızlık veya hoşnutsuzluk yaşar. En yaygın fobilerden biri klostrofobi diğer bir deyişle kapalı alan korkusudur. Fobiler gibi anksiyete bozukluklarının nedeninin, genetik kırılganlık ve yaşam deneyiminin bir kombinasyonu olduğu düşünülmektedir.Klostrofobisi olan bazı insanlar, kapalı bir alanda yalnızca hafif kaygıyla tepki verirken, bazıları şiddetli kaygı yaşar veya panik atak geçirir. Birçok durum, klostrofobik bir kişide kaygı veya panik atak başlangıcını tetikleyebilir. Spesifik tetikleyiciler kişiden kişiye değişir ancak genel olarak her türlü kapalı veya dar alan kişide endişeye neden olabilir. Birçok insan, kaygılarını sınırlamak için bu tür tetikleyicilerden kaçınmak isteyecektir.Klostrofobi Neden Olur?Klostrofobi gibi belirli fobiler, belirli beyin bölgelerinin aşırı aktivasyonu ile ilişkilidir. Kişiden kişiye farklılık gösteren klostrofobinin kesin nedenleri belli değildir. Ancak belirli fobilerin ve özellikle klostrofobinin nedenleri hakkında aşağıdakiler gibi birkaç teori mevcuttur.Çocukluk travmasıPsikiyatrlar çocukluk çağı travması gibi çevresel faktörlerin klostrofobinin gelişimine katkıda bulunabileceğine inanmaktadır. Örneğin çocukluk çağında cezalandırma nedeniyle ya da farklı nedenlerle çocuğu kapalı bir odada kilitlemek, ilerleyen yıllarda klostrofobinin gelişmesine neden olabilir.Yakın alan algısıYakın uzay ve uzak uzay beyin tarafından farklı algılanır. Vücuda yakın veya yaklaşan nesnelere yanıt veren belirli nöronlar vardır. Çoğu insan, yakın uzay nesnelerini görüntülerken sola doğru küçük bir algı önyargısına sahiptir. Önyargı uzak alanlar için sağa kayar. Mesafe arttıkça soldan sağa kayma hızı, yakın uzayın algılanan boyutu için bir belirteç olarak kullanılabilir. Klostrofobi, ‘kişisel alan’ olarak düşünebilen yakın uzaydaki algısal farklılıklardan da kaynaklanabilir. 2011 yılında yapılan bir araştırma, daha geniş yakın alanlara sahip kişilerde daha şiddetli klostrofobi görüldüğü saptanmıştı.GenetikKlostrofobiye yol açan genetik bir neden de olabilir. Nitekim 2013 yılında yapılan bir araştırmada, klostrofobisi olan bireylerde GPM6A genindeki bir mutasyonun daha sık olduğu saptanmıştır.Klostrofobiyi Neler Tetikler?Klostrofobiyi tetikleyici bazı yaygın faktörler şunlardır: Asansörler Tüneller Su altı mağaraları Mağaralar Kalabalık alanlar Metro, tren, minibüs ve otobüsler Küçük arabalar (Özellikle sıkışık bir otoyolda seyir halindeyken) Halka açık tuvaletler Merkezi kilitli araçlar Manyetik rezonans görüntüleme (MRI) CT taramaları Mağazalardaki kabinler Penceresiz odalar Döner kapılar Uçaklar (Özellikle türbülans sırasında) Bodrum katlar Mahsenler Dar giysiler giymekKlostrofobi Belirtileri Nelerdir?Klostrofobi belirtileri diğer anksiyete bozukluğu belirtileriyle örtüşür. Klostrofobi yaygın olarak görülen kalp çarpıntısı, titreme ve nefes almada güçlük gibi belirtileriyle fizyolojik sorunlara yol açabilir. Klostrofobinin en yaygın deneyimi, kontrolü kaybetme hissi veya korkusudur. Şiddetli şekilde klostrofobisi olan kişiler asansöre binme uçağa binme gibi durumlardan kaçınmak isteyeceğinden bu kişilerin günlük yaşam kaliteleri bu durumdan olumsuz şekilde etkilenir.Panik ataklar, klostrofobisi olan kişilerde yaygın şekilde görülebilir. Panik atak semptomlar genellikle uyarı vermeden ortaya çıkar.Panik atak; aniden ortaya çıkan korku, endişe ve sıkıntı gibi duyguların yanı sıra aşağıdaki durumlara da neden olabilir: Terlemek Titremek Sıcak basması hissi Nefes almada zorluk Boğulma hissi Hızlı kalp atımı Göğüs ağrısı veya göğüste sıkışma hissi Midede kelebek hissi Mide bulantısı Baş ağrısı ve baş dönmesi Baygın hissetmek Vücudun uyuşması, iğne batıyor hissi Ağzın kuruması Tuvalete gitme ihtiyacı Kulaklarda çınlama Kafa karışıklığıAyrıca şiddetli klostrofobisi olan kişiler aşağıdaki gibi psikolojik semptomlar da yaşayabilir: Kontrolü kaybetme korkusu Bayılma korkusu Şiddetli korku duyguları Ölme korkusuKlostrofobi Nasıl Teşhis Edilir?Klostrofobiyi teşhis etmek için doktor belirtilere ve kişinin geçmişini değerlendirmeye (hastalık öyküsüne) yönelik sorular soracaktır. Bu sorular; sosyal anksiyete bozukluğu, travma sonrası stres bozukluğu veya panik bozukluğu gibi ilgili bozuklukları tanımlamaya yardımcı olabilir.Doktorun sorabileceği sorulardan bazıları aşağıdaki örnektekilere benzer şekilde olabilir: Kapalı bir yere girerken çıkışların nerede olduğunu tespit etmeye çalışıyor musun? Sinema, tiyatro salonları gibi kapalı yerlerde çıkış kapılarının yakınında mı oturmak istiyorsun? Kapalı bir yerde şayet çıkış kapıları kapalı ise gergin hissediyor musun? Yoğun trafikte araç kullanmaktan kaçınıyor musun? Mümkün olduğunda ulaşımda metrolardan kaçınıyor musun? Asansör kullanabiliyor musun?Klostrofobi için fiziksel veya laboratuvar testleri mevcut değildir; ancak doktor klostrofobi ölçeği, klostrofobi anketi (CLQ) gibi standart değerlendirmeler ve anketler uygulayabilir. Doktor, klostrofobi teşhisi için DSM-5 standartlarını karşıladığını saptamalıdır.Klostrofobi Nasıl Tedavi Edilir?Klostrofobisi olan bir kişi, asansör, uçak veya kalabalık oda gibi kapalı bir alanda paniğe kapılabilir. Uygun bir tedavi yöntemi ile klostrofobi veya diğer fobilerin üstesinden gelmek mümkündür. Nitekim klostrofobi, diğer anksiyete bozuklukları gibi tedavi edilebilir bir durumdur. Klostrofobi tedavi yöntemleri arasında psikoterapi, ilaç tedavisi, maruz kalma terapisi, sanal gerçeklik ve alternatif terapiler yer alır.Klostrofobi, kişinin kendi kendine kapalı alanda kalması ile yani korkusunun üzerine giderek çözebileceği bir durum değildir. Bununla birlikte klostrofobik bireylerin bu durumdan kurtulmaları amacı ile çevresindeki kişiler tarafından kapalı alanlarda tek başına bırakılması doğru bir yaklaşım olmamaktadır. Bu durum tam aksine daha olumsuz sonuçlara yol açabilmektedir.Bilişsel Davranışçı Terapi (CBT)Bilişsel davranışçı terapi (CBT), klostrofobinin ve diğer spesifik fobilerin ve anksiyete bozukluklarının merkezi bir tedavisidir. 2001'de yapılan bir randomize kontrollü çalışma, beş seanslık bilişsel davranışçı terapinin klostrofobi semptomlarını klinik olarak iyileştirmede etkili olduğu saptandı.İlaç tedavisiBilişsel davranışçı terapiye ek olarak, ilaç tedavisi de klostrofobi için bir tedavi seçeneğidir.Not: Yeni bir ilaca başlamadan önce, olası etkileşimleri belirlemek ve önlemek için mevcut kullanılan ilaçlar vitaminler ve takviyeler doktora bildirilmelidir.Maruziyet terapisiMaruz kalma terapisi, klostrofobi gibi belirli fobiler için yaygın bir tedavidir. Maruziyet tekniği, bir diğer adıyla maruziyet terapisiyle hasta kademeli olarak fobik uyarana maruz bırakılır. Söz konusu teknikte hastada en yararlı başa çıkma becerilerini geliştirmeyi içeren sistematik duyarsızlaştırma amaçlanır.Sanal gerçeklikSanal gerçeklik (VR), klostrofobi için maruz kalma terapisine katılmanın başka bir yoludur. VR, bir klostrofobi durumunu simüle etmek için bilgisayar tarafından oluşturulan bir ortamı kullanmayı içerir. Sanal gerçeklik güvenli olduğu için faydalıdır, tedavi senaryoları klinisyen tarafından kolayca kontrol edilir. Her ne kadar daha fazla araştırılmaya ihtiyaç duyulsa da klostrofobinin tedavisinde sanal gerçekliğin kullanımını desteklemektedir. Şöyle ki 2000 yılında klostrofobisi olan dört katılımcıyla yapılan bir araştırmada sekiz adet sanal gerçeklik seansı gerçekleştirilmiştir. Sekiz seansın neticesinde araştırmadaki tüm katılımcıların klostrofobi durumlarındaki korkunun ve kaçınmanın azaldığı saptanmıştır. Klostrofobi ile İlgili Sık Sorulan SorularKlostrofobi için ne zaman doktora başvurulmalıdır? Kişinin işlevselliğini engelleyen veya yaşam kalitesini önemli ölçüde düşüren herhangi bir anksiyete bozukluğu için bir doktora başvurulmalıdır. Klostrofobi kişinin mesleki veya sosyal durumlardan kaçınmasına yıkıcı anksiyete veya panik ataklara neden oluyorsa zaman kaybedilmeden bir doktora başvurulmalıdır.Klostrofobiyi yönetmenin yolları nelerdir?Bir terapist, kişide kaygı arttığında aşağıda sıralanan tekniklerin en iyi şekilde nasıl uygulanabileceğini öğretebilir. Derin nefes egzersizleri: Kişi nefesini hissetmek için elinin birini karnına koyabilir. 7s ile yukarı veya aşağı sayma gibi uygulamalar Kaygıyı azaltmaya yardımcı olabilen yollardan biri de görünen, duyulan, dokunulan, koklanabilen ve tadılan şeylere odaklanmak yani beş duyunun kullanılmasıdır. Sakinleştirici bir iç konuşma da kaygıyı azaltmada işe yarayabilir. (Bu duygu geçecek, ben şu an güvendeyim vb…)
Klostrofobi Nedir?Klostrofobi, kapalı veya dar alanlarda bulunmaktan kaynaklanan anormal korku ile karakterize psikolojik bir rahatsızlıktır. Klostrofobisi olan kişiler sınırlayıcı veya kısıtlayıcı bir durumlar ya da ortamda bulunma konusunda korku, rahatsızlık veya hoşnutsuzluk yaşar. En yaygın fobilerden biri klostrofobi diğer bir deyişle kapalı alan korkusudur. Fobiler gibi anksiyete bozukluklarının nedeninin, genetik kırılganlık ve yaşam deneyiminin bir kombinasyonu olduğu düşünülmektedir.Klostrofobisi olan bazı insanlar, kapalı bir alanda yalnızca hafif kaygıyla tepki verirken, bazıları şiddetli kaygı yaşar veya panik atak geçirir. Birçok durum, klostrofobik bir kişide kaygı veya panik atak başlangıcını tetikleyebilir. Spesifik tetikleyiciler kişiden kişiye değişir ancak genel olarak her türlü kapalı veya dar alan kişide endişeye neden olabilir. Birçok insan, kaygılarını sınırlamak için bu tür tetikleyicilerden kaçınmak isteyecektir.Klostrofobi Neden Olur?Klostrofobi gibi belirli fobiler, belirli beyin bölgelerinin aşırı aktivasyonu ile ilişkilidir. Kişiden kişiye farklılık gösteren klostrofobinin kesin nedenleri belli değildir. Ancak belirli fobilerin ve özellikle klostrofobinin nedenleri hakkında aşağıdakiler gibi birkaç teori mevcuttur.Çocukluk travmasıPsikiyatrlar çocukluk çağı travması gibi çevresel faktörlerin klostrofobinin gelişimine katkıda bulunabileceğine inanmaktadır. Örneğin çocukluk çağında cezalandırma nedeniyle ya da farklı nedenlerle çocuğu kapalı bir odada kilitlemek, ilerleyen yıllarda klostrofobinin gelişmesine neden olabilir.Yakın alan algısıYakın uzay ve uzak uzay beyin tarafından farklı algılanır. Vücuda yakın veya yaklaşan nesnelere yanıt veren belirli nöronlar vardır. Çoğu insan, yakın uzay nesnelerini görüntülerken sola doğru küçük bir algı önyargısına sahiptir. Önyargı uzak alanlar için sağa kayar. Mesafe arttıkça soldan sağa kayma hızı, yakın uzayın algılanan boyutu için bir belirteç olarak kullanılabilir. Klostrofobi, ‘kişisel alan’ olarak düşünebilen yakın uzaydaki algısal farklılıklardan da kaynaklanabilir. 2011 yılında yapılan bir araştırma, daha geniş yakın alanlara sahip kişilerde daha şiddetli klostrofobi görüldüğü saptanmıştı.GenetikKlostrofobiye yol açan genetik bir neden de olabilir. Nitekim 2013 yılında yapılan bir araştırmada, klostrofobisi olan bireylerde GPM6A genindeki bir mutasyonun daha sık olduğu saptanmıştır.Klostrofobiyi Neler Tetikler?Klostrofobiyi tetikleyici bazı yaygın faktörler şunlardır:Klostrofobi Belirtileri Nelerdir?Klostrofobi belirtileri diğer anksiyete bozukluğu belirtileriyle örtüşür. Klostrofobi yaygın olarak görülen kalp çarpıntısı, titreme ve nefes almada güçlük gibi belirtileriyle fizyolojik sorunlara yol açabilir. Klostrofobinin en yaygın deneyimi, kontrolü kaybetme hissi veya korkusudur. Şiddetli şekilde klostrofobisi olan kişiler asansöre binme uçağa binme gibi durumlardan kaçınmak isteyeceğinden bu kişilerin günlük yaşam kaliteleri bu durumdan olumsuz şekilde etkilenir.Panik ataklar, klostrofobisi olan kişilerde yaygın şekilde görülebilir. Panik atak semptomlar genellikle uyarı vermeden ortaya çıkar.Panik atak; aniden ortaya çıkan korku, endişe ve sıkıntı gibi duyguların yanı sıra aşağıdaki durumlara da neden olabilir:Ayrıca şiddetli klostrofobisi olan kişiler aşağıdaki gibi psikolojik semptomlar da yaşayabilir:Klostrofobi Nasıl Teşhis Edilir?Klostrofobiyi teşhis etmek için doktor belirtilere ve kişinin geçmişini değerlendirmeye (hastalık öyküsüne) yönelik sorular soracaktır. Bu sorular; sosyal anksiyete bozukluğu, travma sonrası stres bozukluğu veya panik bozukluğu gibi ilgili bozuklukları tanımlamaya yardımcı olabilir.Doktorun sorabileceği sorulardan bazıları aşağıdaki örnektekilere benzer şekilde olabilir:Klostrofobi için fiziksel veya laboratuvar testleri mevcut değildir; ancak doktor klostrofobi ölçeği, klostrofobi anketi (CLQ) gibi standart değerlendirmeler ve anketler uygulayabilir. Doktor, klostrofobi teşhisi için DSM-5 standartlarını karşıladığını saptamalıdır.Klostrofobi Nasıl Tedavi Edilir?Klostrofobisi olan bir kişi, asansör, uçak veya kalabalık oda gibi kapalı bir alanda paniğe kapılabilir. Uygun bir tedavi yöntemi ile klostrofobi veya diğer fobilerin üstesinden gelmek mümkündür. Nitekim klostrofobi, diğer anksiyete bozuklukları gibi tedavi edilebilir bir durumdur. Klostrofobi tedavi yöntemleri arasında psikoterapi, ilaç tedavisi, maruz kalma terapisi, sanal gerçeklik ve alternatif terapiler yer alır.Klostrofobi, kişinin kendi kendine kapalı alanda kalması ile yani korkusunun üzerine giderek çözebileceği bir durum değildir. Bununla birlikte klostrofobik bireylerin bu durumdan kurtulmaları amacı ile çevresindeki kişiler tarafından kapalı alanlarda tek başına bırakılması doğru bir yaklaşım olmamaktadır. Bu durum tam aksine daha olumsuz sonuçlara yol açabilmektedir.Bilişsel Davranışçı Terapi (CBT)Bilişsel davranışçı terapi (CBT), klostrofobinin ve diğer spesifik fobilerin ve anksiyete bozukluklarının merkezi bir tedavisidir. 2001'de yapılan bir randomize kontrollü çalışma, beş seanslık bilişsel davranışçı terapinin klostrofobi semptomlarını klinik olarak iyileştirmede etkili olduğu saptandı.İlaç tedavisiBilişsel davranışçı terapiye ek olarak, ilaç tedavisi de klostrofobi için bir tedavi seçeneğidir.Not: Yeni bir ilaca başlamadan önce, olası etkileşimleri belirlemek ve önlemek için mevcut kullanılan ilaçlar vitaminler ve takviyeler doktora bildirilmelidir.Maruziyet terapisiMaruz kalma terapisi, klostrofobi gibi belirli fobiler için yaygın bir tedavidir. Maruziyet tekniği, bir diğer adıyla maruziyet terapisiyle hasta kademeli olarak fobik uyarana maruz bırakılır. Söz konusu teknikte hastada en yararlı başa çıkma becerilerini geliştirmeyi içeren sistematik duyarsızlaştırma amaçlanır.Sanal gerçeklikSanal gerçeklik (VR), klostrofobi için maruz kalma terapisine katılmanın başka bir yoludur. VR, bir klostrofobi durumunu simüle etmek için bilgisayar tarafından oluşturulan bir ortamı kullanmayı içerir. Sanal gerçeklik güvenli olduğu için faydalıdır, tedavi senaryoları klinisyen tarafından kolayca kontrol edilir. Her ne kadar daha fazla araştırılmaya ihtiyaç duyulsa da klostrofobinin tedavisinde sanal gerçekliğin kullanımını desteklemektedir. Şöyle ki 2000 yılında klostrofobisi olan dört katılımcıyla yapılan bir araştırmada sekiz adet sanal gerçeklik seansı gerçekleştirilmiştir. Sekiz seansın neticesinde araştırmadaki tüm katılımcıların klostrofobi durumlarındaki korkunun ve kaçınmanın azaldığı saptanmıştır. Klostrofobi ile İlgili Sık Sorulan SorularKlostrofobi için ne zaman doktora başvurulmalıdır? Kişinin işlevselliğini engelleyen veya yaşam kalitesini önemli ölçüde düşüren herhangi bir anksiyete bozukluğu için bir doktora başvurulmalıdır. Klostrofobi kişinin mesleki veya sosyal durumlardan kaçınmasına yıkıcı anksiyete veya panik ataklara neden oluyorsa zaman kaybedilmeden bir doktora başvurulmalıdır.Klostrofobiyi yönetmenin yolları nelerdir?Bir terapist, kişide kaygı arttığında aşağıda sıralanan tekniklerin en iyi şekilde nasıl uygulanabileceğini öğretebilir. | 6,383 |
444 | Hastalıklar | Kondromalazi patella (koşucu dizi) | Diz kapağının alt tarafındaki dokunun yani kıkırdağın yumuşaması veya parçalanmasıyla ortaya çıkan kondromalazi patella rahatsızlığı, diz ve uyluk kemiğinin birbirine sürtünmesine neden oluyor. Kıkırdak tabakasındaki bozulmadan kaynaklanan bu sürtünme, dayanılmaz diz ağrıları ve dizde gıcırdama hissine sebebiyet verebiliyor. Halk arasında koşucu dizi olarak da adlandırılan kondromalazi patella semptomlarını kontrol altına almak için ilk etapta istirahat, soğuk uygulama, dizlik kullanımı ve egzersizlerle diz çevresindeki kasları kuvvetlendirilmesi öneriliyor. Memoral Şişli Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. İlknur Saral, kondromalazi patella rahatsızlığının nedenleri, belirtileri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi. Diz kapağının alt tarafındaki dokunun yani kıkırdağın yumuşaması veya parçalanmasıyla ortaya çıkan kondromalazi patella rahatsızlığı, diz ve uyluk kemiğinin birbirine sürtünmesine neden oluyor. Kıkırdak tabakasındaki bozulmadan kaynaklanan bu sürtünme, dayanılmaz diz ağrıları ve dizde gıcırdama hissine sebebiyet verebiliyor. Halk arasında koşucu dizi olarak da adlandırılan kondromalazi patella semptomlarını kontrol altına almak için ilk etapta istirahat, soğuk uygulama, dizlik kullanımı ve egzersizlerle diz çevresindeki kasları kuvvetlendirilmesi öneriliyor. Memoral Şişli Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. İlknur Saral, kondromalazi patella rahatsızlığının nedenleri, belirtileri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.
Kondromalazi patella nedir?Diz kapağı kıkırdağındaki yumuşama olarak da tanımlanan kondromalazi patella, halk arasında koşucu dizi olarak adlandırılır. Diz kapağı alt tarafında bulunan kıkırdaktaki yumuşama, parçalanma ya da bozulmaya bağlı diz ile uyluk kemiği birbirine sürtünür. Bu sürtünme hastanın dizinde ağrılara ve gıcırdama hissine neden olur.Kondromalazi patellanın nedenleri nedir?Kondromalazi patella rahatsızlığının başlıca nedeni, diz kapağının hareketinde bozukluklar oluşmasıdır. Bu hareket bozukluğu doğumsal veya gelişimsel olarak kemiklerin dizilimdeki bozukluklar nedeniyle ortaya çıkabileceği gibi, uyluğun ön ve arka tarafındaki kasların zayıf olması ya da uyluğun iç ve dış tarafındaki kaslar arasındaki dengesizlikler diz kapağında hareket sorunlarına yol açabilir. Yine uyluğun dış yan kısımdaki iliotibial bandın fazla gergin olması, buna karşın kuadriseps kasının iç yan parçasının zayıflığı söz konusudur. Koşma, zıplama, kayak gibi hareketlere bağlı tekrar tekrar diz kapağının aşırı strese maruz kalması ya da diz kapağına gelen ani bir travma da kondromalazi patella sebebi olabilir.Kondromalazi patella belirtileri nelerdir?Kondromalazi patella rahatsızlığının en önemli belirtisi tipik olarak dizin ön tarafında ağrı şikayetlerinin oluşmasıdır. Dizi büküp açarken sürtünme hissi veya çıtırtı sesleri gelebilir. Uzun süre oturunca veya diz üzerine fazla yük bindiren aktiviteler sırasında ağrı kötüleşebilir. Merdiven ve yokuş inmek genelde daha ağrılı olur.Kondromalazi Patella nasıl teşhis edilir?Kondromalazi patella rahatsızlığının teşhisinde öncelikle fizik muayene gerekir. Teşhis için önemli olan fiziki muayene ile dizde şiş ve hassas bölgeler olup olmadığıdır. Diz kapağının uyluk kemiğine göre yerleşimi de kontrol edilir. Röntgen filmi ile kemik hasarı ve diz kapağı yerleşimi incelenebilir. Kıkırdak hasarı açısından MR (manyetik rezonans) görüntüleme yapılabilir.Kondromalazi Patellanın tedavisi nelerdir?Kondromalazi patella rahatsızlığının tedavisinde amaç öncelikle diz kapağının maruz kaldığı stresi azaltmaktır. Şikayetlerin kısa bir sürede ani şiddette arttığı durumlarda istirahat, soğuk uygulama (birkaç gün, günde 4-5 kez, 15’er dakika) ve dizlik kullanımı uygulanabilir. Birkaç hafta non-steroid anti-inflamatuar ilaçlar kullanılabilir Bu ilaçlar ağrı kesici olmaları yanında ödem azaltıcı etki de göstermektedir.Kondromalazi patella rahatsızlığının tedavisinde egzersiz ile diz çevresi kaslarının kuvvetlendirilmesiyle dizin stabilitesi artar. Uyluğun ön-arka ve iç-dış kısmında yer alan bu kasların birbirini dengeleyecek kuvvet ve esneklikte olması, diz kapağının normal dizilimde hareket edebilmesi için gereklidir. Fazla yüklenme yapmadan kasları kuvvetlendiren yüzme, egzersiz bisikleti gibi sporlar tercih edilebilir. Yine özel bantlama teknikleri (kinezyoteyp vb) ile diz kapağı yerleşimi düzeltilebilir. Dizlik ve tabanlık gibi ortezler kullanılabilir. Rejeneratif tıp yöntemlerinden PRP, kök hücre enjeksiyonları kıkırdak dokunun kendini onarmasına yardımcı olabilir. Eğer ameliyatsız yöntemlerden sonuç alınamazsa diz kapağının tutan bazı bağların gevşetilmesi, kıkırdak yüzey düzensizliklerini giderecek şekilde tıraşlama yapılması, kıkırdak doku grefti gibi çeşitli cerrahi yöntemler uygulanabilmektedir.Kondromalazi patella sık sorulan sorular Kondromalazi patella evreleri nelerdir?Kondromalazi patella rahatsızlığına neden olan diz kapağı kıkırdağındaki hasarlanma veya yumuşama bağlı olarak 4 evreye ayrılır. Bu evreler şunlardır; Kondromalazi patella evre 1: Diz kapağı altındaki kıkırdağın yumuşamasına bağlı olarak oluşan rahatsızlık kondromalazi patella rahatsızlığının yeni başladığının yani ilk evresinin göstergesidir. Kondromalazi patella evre 2: Kıkırdak yumuşaması ile beraber kıkırdak yüzeyinde düzensizleşme oluşmaya başlamıştır. Kondromalazi patella rahatsızlığının biraz daha ilerlediğini gösterir. Kondromalazi patella evre 3: Kıkırdak yapıda incelme ve bozulma bulguları daha belirginleştiği evresidir. Kondromalazi patella evre 4: Kıkırdağın büyük kısmı bozulmuş ve yer yer altta kalan kemik doku açığa çıkmıştır. Bunun sonucunda diz hareketleri sırasında kemik yüzeyler birbirine sürtünür.Kondromalazi patella için kimler risk altındadır?Kondromalazi patella geliştirmene neden olan diz kapağındaki hareket bozuklukları doğumsal ya da gelişimsel dönemlerde oluşabilmektedir. Risk taşıyan gruplar şöyle sıralanabilir: Fazla kilolu olanlar Diz kapağı ve bu bölgeye yakın yaralanmaları olan kişiler Koşucular, futbolcular, bisikletçiler veya sık egzersiz yapanlar Kadınlar ( Kadınlar erkeklerden daha fazla risk altındadır)Kondromalazi Patella fizik tedavi ve rehabilitasyon desteği ile geçer mi? Başlangıç düzeyindeki kıkırdak zedelenmeleri zaman içinde kendi kendine iyileşebilir. İyileşme birkaç hafta kadar kısa sürebilir ya da bazen sorun yıllarca devam edip kronikleşebilir. Kondromalazi patellanın her evresinde fizik tedavi ve rehabilitasyon özellikle kişiye göre düzenlenmiş egzersiz programları etkilidir.Kondromalazi Patella erkeklerde mi kadınlarda mı çok görülür? Kadınlarda erkeklere göre daha sık ortaya çıkar. Bunun nedeni kadınlarda kas kütlesinin daha az olması olabilir. Özellikle gençler risk altındadır. Boy uzaması döneminde kemikler ve kaslar hızla uzar; bu da geçici kas dengesizliğine yol açabilir. Yoğun antrenman yapan sporcularda örneğin koşucular, futbolcular ve bisikletçilerde ortaya çıkabilir. Yine koşma, çömelme, zıplama içeren tüm sporlarda oluşabilir. Obezitede diz daha fazla baskıya maruz kaldığından risk artar.
Kondromalazi patella nedir?Diz kapağı kıkırdağındaki yumuşama olarak da tanımlanan kondromalazi patella, halk arasında koşucu dizi olarak adlandırılır. Diz kapağı alt tarafında bulunan kıkırdaktaki yumuşama, parçalanma ya da bozulmaya bağlı diz ile uyluk kemiği birbirine sürtünür. Bu sürtünme hastanın dizinde ağrılara ve gıcırdama hissine neden olur.Kondromalazi patellanın nedenleri nedir?Kondromalazi patella rahatsızlığının başlıca nedeni, diz kapağının hareketinde bozukluklar oluşmasıdır. Bu hareket bozukluğu doğumsal veya gelişimsel olarak kemiklerin dizilimdeki bozukluklar nedeniyle ortaya çıkabileceği gibi, uyluğun ön ve arka tarafındaki kasların zayıf olması ya da uyluğun iç ve dış tarafındaki kaslar arasındaki dengesizlikler diz kapağında hareket sorunlarına yol açabilir. Yine uyluğun dış yan kısımdaki iliotibial bandın fazla gergin olması, buna karşın kuadriseps kasının iç yan parçasının zayıflığı söz konusudur. Koşma, zıplama, kayak gibi hareketlere bağlı tekrar tekrar diz kapağının aşırı strese maruz kalması ya da diz kapağına gelen ani bir travma da kondromalazi patella sebebi olabilir.Kondromalazi patella belirtileri nelerdir?Kondromalazi patella rahatsızlığının en önemli belirtisi tipik olarak dizin ön tarafında ağrı şikayetlerinin oluşmasıdır. Dizi büküp açarken sürtünme hissi veya çıtırtı sesleri gelebilir. Uzun süre oturunca veya diz üzerine fazla yük bindiren aktiviteler sırasında ağrı kötüleşebilir. Merdiven ve yokuş inmek genelde daha ağrılı olur.Kondromalazi Patella nasıl teşhis edilir?Kondromalazi patella rahatsızlığının teşhisinde öncelikle fizik muayene gerekir. Teşhis için önemli olan fiziki muayene ile dizde şiş ve hassas bölgeler olup olmadığıdır. Diz kapağının uyluk kemiğine göre yerleşimi de kontrol edilir. Röntgen filmi ile kemik hasarı ve diz kapağı yerleşimi incelenebilir. Kıkırdak hasarı açısından MR (manyetik rezonans) görüntüleme yapılabilir.Kondromalazi Patellanın tedavisi nelerdir?Kondromalazi patella rahatsızlığının tedavisinde amaç öncelikle diz kapağının maruz kaldığı stresi azaltmaktır. Şikayetlerin kısa bir sürede ani şiddette arttığı durumlarda istirahat, soğuk uygulama (birkaç gün, günde 4-5 kez, 15’er dakika) ve dizlik kullanımı uygulanabilir. Birkaç hafta non-steroid anti-inflamatuar ilaçlar kullanılabilir Bu ilaçlar ağrı kesici olmaları yanında ödem azaltıcı etki de göstermektedir.Kondromalazi patella rahatsızlığının tedavisinde egzersiz ile diz çevresi kaslarının kuvvetlendirilmesiyle dizin stabilitesi artar. Uyluğun ön-arka ve iç-dış kısmında yer alan bu kasların birbirini dengeleyecek kuvvet ve esneklikte olması, diz kapağının normal dizilimde hareket edebilmesi için gereklidir. Fazla yüklenme yapmadan kasları kuvvetlendiren yüzme, egzersiz bisikleti gibi sporlar tercih edilebilir. Yine özel bantlama teknikleri (kinezyoteyp vb) ile diz kapağı yerleşimi düzeltilebilir. Dizlik ve tabanlık gibi ortezler kullanılabilir. Rejeneratif tıp yöntemlerinden PRP, kök hücre enjeksiyonları kıkırdak dokunun kendini onarmasına yardımcı olabilir. Eğer ameliyatsız yöntemlerden sonuç alınamazsa diz kapağının tutan bazı bağların gevşetilmesi, kıkırdak yüzey düzensizliklerini giderecek şekilde tıraşlama yapılması, kıkırdak doku grefti gibi çeşitli cerrahi yöntemler uygulanabilmektedir.Kondromalazi patella sık sorulan sorular Kondromalazi patella evreleri nelerdir?Kondromalazi patella rahatsızlığına neden olan diz kapağı kıkırdağındaki hasarlanma veya yumuşama bağlı olarak 4 evreye ayrılır. Bu evreler şunlardır;Kondromalazi patella için kimler risk altındadır?Kondromalazi patella geliştirmene neden olan diz kapağındaki hareket bozuklukları doğumsal ya da gelişimsel dönemlerde oluşabilmektedir. Risk taşıyan gruplar şöyle sıralanabilir:Kondromalazi Patella fizik tedavi ve rehabilitasyon desteği ile geçer mi? Başlangıç düzeyindeki kıkırdak zedelenmeleri zaman içinde kendi kendine iyileşebilir. İyileşme birkaç hafta kadar kısa sürebilir ya da bazen sorun yıllarca devam edip kronikleşebilir. Kondromalazi patellanın her evresinde fizik tedavi ve rehabilitasyon özellikle kişiye göre düzenlenmiş egzersiz programları etkilidir.Kondromalazi Patella erkeklerde mi kadınlarda mı çok görülür? | 4,250 |
445 | Hastalıklar | Kolit ve Ülseratif Kolit | Kolit, kalın bağırsağın iltihaplanma sonucu tahriş olması ve şişmesidir. Ülseratif kolit ise kalın bağırsağın iç yüzeyindeki tabaka olan kolon mukozasında iltihaplanma meydana gelmesi sonucu oluşan inflamatuar bir bağırsak hastalığıdır. Kolonda meydana gelen bu iltihaplanma dışkıyı daha acil, ağrılı, akıcı veya kanlı bir hale getirebilir. Ülseratif kolit, mukozada iltihaplı ve kanamalı yaralara (ülser) sebep olur. En yaygın nedeni enfeksiyon olan kolit, akut veya kronik olarak gelişebilir.Kolit, kalın bağırsağın iltihaplanma sonucu tahriş olması ve şişmesidir. Ülseratif kolit ise kalın bağırsağın iç yüzeyindeki tabaka olan kolon mukozasında iltihaplanma meydana gelmesi sonucu oluşan inflamatuar bir bağırsak hastalığıdır. Kolonda meydana gelen bu iltihaplanma dışkıyı daha acil, ağrılı, akıcı veya kanlı bir hale getirebilir. Ülseratif kolit, mukozada iltihaplı ve kanamalı yaralara (ülser) sebep olur. En yaygın nedeni enfeksiyon olan kolit, akut veya kronik olarak gelişebilir.
Kolit Nedir?Kolit, sindirilen besinlerin dışkı haline geldiği kalın bağırsağın (kolon) iç astarının iltihaplanmasıyla karakterize akut veya kronik bir hastalıktır. Özet haliyle İltihaplanma olarak adlandırılan kolit, kalın bağırsakta tahriş ve şişmeye neden olarak buradaki iç astarda ülser denen yaralara yol açar. En yaygın ve sık görüleni ülseratif kolit olan bu hastalık, kişinin yaşam kalitesini olumsuz yönde etkiler ve sürekli kontrol altında tutulmayı gerektirir.En yaygın nedeni virüs, zararlı bakteriler veya parazitlerin kalın bağırsağında iltihaplanma meydana getirmesi olan kolit, crohn hastalığı ve ülseratif kolit gibi inflamatuar bağırsak hastalıkları sonucunda da ortaya çıkabilir. Ayrıca kalın bağırsaktaki azalan kan akışı ve alerjik reaksiyonların da kolit hastalığını tetiklediği görülür.En yaygın kolit belirtileri arasında ise karın ağrısı, kramp, karın şişkinliği, kansızlık, iştahsızlığa bağlı kilo kaybı ve dışkıda kan görülmesidir. Tedavi, genellikle kolite neden olan enfeksiyonların giderilmesini içerir.Kolit Neden Olur?Virüs, zararlı bakteriler veya parazitlerin kolon olarak bilinen kalın bağırsakta iltihaplanma oluşturması sonucunda kolit hastalığı meydana gelir. Campylobacter, shigella, E. Coli, yersinia ve salmonella kolite neden olan en yaygın bakterilerdir. Bakterilerden kaynaklanan gıda zehirlenmesi, crohn hastalığı veya alerjik reaksiyonlar da kolit hastalığına yol açabilir. Tüketilen besinler ve stres kolite yol açmaz ancak semptomlarını tetikleyebilir.Kolit hastalığı şu nedenlere bağlı olarak ortaya çıkar: Virüs, zararlı bakteriler veya parazitler Bakteri kaynaklı gıda zehirlenmesi Crohn hastalığı Alerjik reaksiyonlar Kalın bağırsaktaki kan akışının azalması Radyasyon tedavisiYukarıda yer alan nedenlerin dışında sürekli tüketilen gıdalar ve yoğun stres altında yaşamak da kolit hastalığının semptomlarını tetikleyici özellik gösterebilir.Kolit Belirtileri Nelerdir?Hastalığın şiddetine bağlı olarak kolit belirtileri de değişebilir. En yaygın kolit belirtileri arasında karın ağrısı veya kramp, karın şişkinliği, dışkıda kan görülmesi, kanlı ishal, iştahsızlığa bağlı kilo kaybı, mide bulantısı ve kusma yer alır.Kolit belirtileri genel olarak şunları içerir: Karın ağrısı veya kramp Karın şişkinliği Dışkıda kan görülmesi Kanlı ishal veya kabızlık İştahsızlığa bağlı kilo kaybı Mide bulantısı ve kusma Kansızlık Ateş ve titreme Makatta akıntı Cilt döküntüleri Karaciğer fonksiyonlarında bozukluk Gözde kızarıklık ve yanma hissi Eklem ağrıları ve eklemlerde şişmeBu ve benzeri belirtilere sahipseniz kolit şüphesiyle doktora başvurmakta fayda vardır.Kolit Bulaşıcı mıdır?Kolitin bulaşıcı olan ve olmayan çeşitleri bulunur. Bu çeşitler şöyle sınıflandırılabilir: Enterit: Bulaşıcı olan ve olmayan çeşitleri vardır Proktit: Bulaşıcı olan ve olmayan çeşitleri vardır Crohn hastalığı: Bulaşıcı değildir Ülseratif kolit: Bulaşıcı değildir. Alerjik kolit: Bulaşıcı değildir Psödomembranöz kolit: Bulaşıcıdır. Enfeksiyöz Kolit: Birçok tipi bulaşıcıdır ancak bulaşıcı olmayan tipleri de vardır. İskemik kolit: bulaşıcı değil Mikroskobik kolit: Bulaşıcı değilBulaşıcı tipte kolit, kişiden kişiye yayılabilir. Bulaşıcı kolit hastalığı, genellikle temas, yoluyla kişiden kişiye geçebilmektedir. Bununla birlikte gıda, sıvı hatta kıyafetlerle bile kişiden kişiye yayılabilen kolit tipleri bulunmaktadır.Kolit Çeşitleri Nelerdir?Kolit, hastalığın şiddetine ve yaygın görülme durumuna bağlı olarak kendi içinde bazı türlere ayrılır. Bu türler şu şekildedir:Psödomembranöz kolit: Psödomembranöz kolit, kalın bağırsakta Clostridium Difficile bakterisinin aşırı çoğalmasından kaynaklanır. Aslında bu tür bakteriler bağırsaklarda zaten bulunmaktadır. İyi bakterilerin varlığıyla dengelendiği için bir soruna yol açmazlar. Ancak, bazı ilaçlar özellikle antibiyotiklerin kullanımı bağırsaktaki iyi bakterilerin yok olmasına veya sayılarının azalmasına neden olarak kolit oluşmasına zemin hazırlayabilir.İskemik kolit: Kalın bağırsağın herhangi bir nedenle kan akışının kesilmesi veya azalması sonucu görülen iltihaplanmaya iskemik kolit adı verilir. İskemik kolit her yaş gurubunda görülebilmekle birlikte genellikle 64 yaş ve üstü kişilerde daha yaygındır. Kan akışının azalması ishal, ağrı ve ateşe yol açabilirken genellikle şu kişilerde daha sık görülür: Kalp yetmezliği olanlarda Diyabetle mücadele edenlerde, Kolonun kan akışına zarar veren bir ameliyat geçirenlerde, Radyoterapi tedavisi görenlerde, Damar sertliği hastalarında, İnme geçirenlerde, Kan dolaşımını etkileyen periferik arter hastalığında, Yüksek ve düşük tansiyonlu kişilerde, Travma geçirenlerde, Sigara içen kişilerde, Kansızlık yaşayanlarda, Kolon kanseri hastalarında iskemik kolit daha yaygın rastlanır.Spastik kolit: Spastik kolik hastalığının nedeni tam olarak bilinmemektedir. Sinirsel kolit olarak da bilinen spastik kolit genellikle duygusal ve stresli kişilerde daha fazla ortaya çıkmaktadır. Kadınlarda erkeklere oranla neredeyse 2 kat daha fazla görülen spastik kolit kişide kabızlık ve ishale yol açabilir.Mikroskobik kolit: Çok sık görülmeyen mikroskobik kolit kolon astarının mikroskop altında incelendiğin zamanlarda belirlenebilir. Kolonoskopi ile teşhisi konulabilen mikroskobik kolitte dışkıda kan görülmez. Mikroskobik kolitin iki türü bulunmaktadır.Lenfosittik kolit: Kolonun iç kısmında bir tür beyaz kan hücresi olan lenfositlerin birikimi söz konusudur.Kolajenöz kolit: Kolajenöz kolit bulaşıcıdır ve kolon astarın hemen altında ek bir kolajen tabakası bulunur.Kalın bağırsakta oluşan enflamasyon ve kolajen kolondan su emilimini engelleyerek ishale yol açmaktadır. İshalin 2 haftadan uzun sürdüğü durumlarda, kilo kaybı yaşandığında ve şiddetli karın ağrılarında doktora başvurmak gerekir.Alerjik kolit: Daha çok çocuklarda görülen alerjik kolit genellikle inek veya soya sütü alerjilerine bağlı gelişir. Gaz Karın ağrısı Bulantı İshal ve kabızlık Kanlı dışkı gibi belirtileri olan çocuklarda kolonoskopi yöntemiyle teşhis konulabilmektedir.Radyasyon kolit: Kanser tedavisinde görülen radyoterapinin yan etkisi olarak kalın bağırsakların zarar görmesi sonucu ortaya çıkar.İnflamatuar bağırsak hastalıklarının yol açtığı kolit: İnflamatuar bağırsak hastalıkları crohn hastalığı ve ülseratif kolittir. İki hastalığın belirtileri birbirine benzemekle birlikte farklılıkları da bulunmaktadır.Crohn hastalığı: Crohn hastalığı genellikle ince ve kalın bağırsaklarda görülmekle birlikte rahatsızlık sindirim sisteminde ağızdan makata kadar olan bölgede etkili olabilir. Neden olduğu rahatsızlık kişiden kişiye değişebilir. Bazı hastalarda yaşamı tehdit edici boyutlara ulaşabilir. Crohn hastalığında bağırsaklarda yara oluşmaz.Ülseratif kolit: Bağışıklık sisteminin sağlıklı dokulara saldırması sonucu oluştuğu düşünülen ülseratif kolit, inflamatuar kalın bağırsak hastalığıdır. Ülseratif kolit kolan yani kalın bağırsağın, rektumun veya her ikisinin de iltihaplandığı zaman oluşmaktadır. Meydana gelen iltihap kalın bağırsağın iç yüzeyinde ülser yani küçük yaraların oluşmasına yol acar.Kalın bağırsakta oluşan iltihap, bağırsak içi hareketlerin hızlanmasına neden olur ve sık sık boşalmasına yol acar. Bağırsak yüzeyindeki hücreler bu boşaltım sırasında yok olması ülser oluşumu da artırır.Ülseratif Kolit Nedir?Ülseratif kolit, kalın bağırsağın ve rektumun iç zarının iltihaplandığı inflamatuar bir bağırsak hastalığıdır. Ülseratif kolit hastalığında kolonun astarı iltihaplanır ve küçük açık yaralar veya ülserler meydana gelir.Tam olarak hangi sebeple meydana geldiği belirsiz olan ülseratif kolit, genetik faktörlere bağlı olarak her yaştan kişiyi etkileyebilir. Ülseratif kolit, bağışıklık sisteminin sağlıklı dokuları düşman olarak görmesi sonucunda meydana geldiği değerlendirilir. Yaygın ülseratif kolit belirtileri arasında da karın ağrısı, ağrıyla birlikte karından gelen sesler, ishal, rektal bölgede ağrı, makattan kan gelmesi, ishal ve ateş bulunur.Ülseratif kolitin tedavisi ise genellikle ilaç, diyet ve cerrahi yöntemleri içerir.Ülseratif Kolit Neden Olur?Ülseratif kolitin, bağışıklık sisteminin sağlıklı dokuları düşman olarak görmesi sonucunda meydana geldiği düşünülür. Bu süreci tetikleyen faktörler arasında ise genetik, beslenme alışkanlıkları, enfeksiyona bağlı hastalıklar yer alır. Stres ise ülseratif kolite neden olmasa da hastalığın şiddetini veya semptomlarını tetikler.Ülseratif kolite yol açan faktörleri tek bir başlık altında şöyle toplamak mümkündür: Genetik faktör Beslenme alışkanlıkları Enfeksiyona bağlı hastalıklar Bazı ilaçların kullanımı Stres (Hastalığa neden olmaz ama semptomlarını tetikler)Ülseratif Kolit Belirtileri Nelerdir?Ülseratif kolit hastalığının belirtileri karın ağrısı, ağrıyla birlikte karından gelen sesler, rektalde ağrı, makattan kan gelmesi, ishal, ateş ve mide bulantısıdır. Hastalığın seyrine göre de farklı belirtiler görülebilir.Ülseratif kolit hastalığında karşılaşılan yaygın belirtiler şunlardır: Karın ağrısı ve karından artarak gelen sesler Makattan kan gelmesi İshal Rektal ağrı Kilo kaybı ve iştahsızlık Halsizlik ve bitkinlik Ateş, titreme Eklem ağrısı ve eklem şişmesi Mide bulantısı Dehidrasyon Cilt sorunları Ağız yaraları Göz iltihabı Ülseratif kolit ataklarını çok şiddetli geçiren kişilerde nefes darlığı ve düzensiz kalp atışları da yaşanabilmektedir.Ülseratif Kolit Çeşitleri Nelerdir?Ülseratif kolitte meydana gelen inflamasyonun bölge ve derecesine göre farklı ülseratif kolit tipleri bulunmaktadır. Bunlar şöyle açıklanabilir: Ülseratif proktit: Rektum ile sınırlı iltihaplanmadır. Proktosigmoidit: Rektum ve rektuma bitişik kolonun kısa bir bölümünün iltihaplanmasıdır Sol taraflı kolit: Rektumda başlayan ve kalın bağırsağın sol kısmını içeren iltihaplanmadır. Pancolitis veya evrensel kolit: Tüm kolonun iltihaplanmasıdır.Ülseratif kolit kolon kanserine neden olur mu?Tedavi edilmeyen veya kontrol altına alınmayan ülseratif kolit kolon kanseri riskini artırmaktadır. Ülseratif kolitin neden olabileceği diğer rahatsızlıklar ise şunlardır; Kalın bağırsak duvarının kalınlaşması Kolonun delinmesi Bağırsakta kanama Aşırı su kaybı Sepsis Nadiren de olsa karaciğer rahatsızlıkları Pıhtılaşma riski Omurilik kemikleri arasında eklem iltihabıÜlseratif Kolit Teşhisi Nasıl Yapılır?Doktor muayenesinden sonra ülseratif kolit teşhisi için farklı test ve tetkikler yapılabilmektedir. Kan ve dışkı testi: Kansızlık varlığı, yeterli alyuvar olup olmadığı, kanda enfeksiyon olup olmadığı, dışkıda beyaz kan hücresi varlığı basit testlerle belirlenebilir. Endoskopi ve kolonoskopi: Mide, yemek borusu, ince bağırsak ve kalın bağırsak incelenir. İşlem sırasında parça alınarak detaylı inceleme yapılabilir. Esnek sigmoidoskopi: Kalın bağırsağın son kısmı olan rektum ince, esnek ve ışıklı bir tüp ile incelenir. Bilgisayarlı tomografi(BT) ve Manyetik Rezonans (MR)Röntgen ülseratif kolit teşhisinde az kullanılan bir görüntüleme yöntemidir ancak özel durumlarda röntgen çekilebilir. Röntgen tetkiki yapılmadan önce baryumlu lavman yapılarak bağırsakların daha net görülmesi sağlanmaktadır.Kolit Tedavisi Nasıl Yapılır?Kolit tedavisi hastalığın nedeni ve tipine göre farklılık göstermektedir. İşte kolit tedavisinde uygulanan tedavi yöntemleri:Psödomembranöz kolit tedavisi Kullanılan ilaçların neden olduğu Psödomembranöz kolit tedavisinde neden olan ilacın kesilmesi birinci adımdır. Psödomembranöz kolit tedavisine başladığınızda, belirtiler ve semptomlar birkaç gün içinde iyileşmeye başlayabilir. Şikayetlerin devam ettiği durumlarda rahatsızlığa neden olan Clostridium Difficile bakterisine karşı antibiyotik kullanılabilir. Tekrarlayan Psödomembranöz kolit durumlarında farklı ilaçlar ve cerrahi müdahale gündeme gelmektedir. Psödomembranöz kolitin tekrarlamaması için beslenme tarzı önemlidir. Bol sıvı tüketmek, Kahve, çay, kolalı içecekler ve alkolden uzak durun Yumuşak, kolay sindirimli yiyecekler seçin. Gün içindeki öğün sayısını çoğaltın Baharatlı, yağlı veya kızartılmış tahriş edici gıdalardan kaçınınİskemik kolit tedavisiİskemik kolit tedavisi yaşanan rahatsızlığın şiddetine bağlıdır. İskemik kolit ataklarının birçoğu geçicidir ve genellikle kendiliğinden düzelmektedir. Sıvı diyeti, yakın gözlem ve antibiyotiklerle hafif geçirilen iskemik kolit atakları ayakta tedavi edilebilir. Bağırsaklara kan akışını sağlamak amacıyla damar açıcı ilaçlar kullanılabilir. Kan pıhtılaşması olan hastalarda pıhtı çözücü ilaç kullanılabilir Tedaviden istenilen başarının elde edilmemesi cerrahi müdahaleyi zorunlu kılabilir. Kalp yetmezliği veya alta yatan başka bir rahatsızlık varsa öncelikle bunun tedavi edilmesi gerekir. Kan damarlarını daraltabilen migren, hormon ve bazı kalp ilaçları kesilebilir Kolonun delindiği, bağırsakta tıkanıklığın yaşandığı veya bağırsakta ölü dokunun olduğu durumlarda cerrahi yönteme başvurulmaktadır.Spastik kolit tedavisiStrese bağlı olarak geliştiği düşünülen spastik kolit tedavisinde kalın bağırsakta iltihap görülmediği için antibiyotik kullanılmaz. Genellikle kabızlık ve ishal giderici ilaçların kullanıldığı spastik kolit tedavisinde hastalara, stresle mücadele yolları tavsiye edilir.Mikroskobik kolit tedavisiMikroskobik kolitin tedavisi diğer kolit çeşitlerine göre daha kolaydır. Genellikle kendiliğinden düzelebilmektedir. Çok nadir hastada uzun süreli tedavi gerekmektedir. Tedavide genellikle diyet ve ishali hafifletmeye yönelik ilaçlar kullanılır.Radyasyon kolit tedavisiRadyoterapinin yan etkisi olarak ortaya çıkan radyasyon kolit, radyoterapi tedavisinin bitmesiyle birlikte kendiliğinden ortadan kalkar.Ülseratif kolit tedavisiÜlseratif kolit kronik bir hastalıktır. Ülseratif koliti tedavisi genellikle ilaç, diyet ve cerrahi yöntemi kapsamaktadır.Ülseratif kolit ilaç tedavisiİltihap ve şişkinliği azaltmak için antibiyotik, bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlar, biyolojik olarak adlandırılan ilaçlar kullanılabilir. İshal, kanama ve karın ağrısı gibi durumlarda farklı ilaçlar kullanılabilir. Şikayetlere yönelik ilaçlar kullanılırken rahatsızlığın alevlenme sıklığını azaltmaya yönelik ilaçlar da kullanılabilmektedir.Ülseratif kolit cerrahi tedavisiİlaç tedavisinden fayda görmeyen ve şikayetleri çok şiddetli olan hastalara cerrahi yöntem tavsiye edilmektedir. Ülseratif kolitin cerrahi tedavisinde kalın bağırsak tamamın çıkartılmaktadır.Ülseratif kolit diyetiTüketilen besinler ülseratif kolit hastalığına neden olmazlar ancak yaşanan şikayetleri azaltıp çoğalmasında etkindirler. Ülseratif kolit hastası bir kişi şikayetleri azaltmaya yönelik diyetlerini zaman zaman değiştirebilir. Ülseratif kolit hastalarında ishal ve kanama şikayetleri su kaydı, elektrolit dengesizliği ve yeterli beslenememe sorunlarına yol açabilir. Şikayetler dengeli beslenme şansını ortadan kaldırdığında gıda takviyelerinin alınması gündeme gelebilir. Alınacak takviyeyle ilgili muhakkak doktora danışılması gerekir.Her hasta için aynı diyet uygulanması sorunlara yol açabilir. Yaşanan şikayetlere göre her hasta kendine uygun diyeti uygulamalıdır. Yapılan tetkik ve takiplerin ardından hastaya uygun diyet şekli belirlenmelidir. Yüksek kalorili bir diyet: Ülseratif kolit hastalarının birçoğu yetersiz beslenme sonucu kilo kaybı yaşamaktadır. Yüksek kalorili bir diyet bu sorunları önleyebilir. Laktoz içermeyen bir diyet: Ülseratif koliti olan kişilerde laktoz intoleransı da olabilir. Düşük yağlı bir diyet: Ülseratif kolit, yağ emilimini engelleyebilir. Yağlı yiyeceklerin tüketilmesi şikayetlerin artmasına neden olabilir. Düşük lifli bir diyet: Bağırsak hareketlerinin ve karında yaşanan krampların azalmasına yardımcı olabilir. Düşük tuzlu diyet: Hastaların su tutulumunu azaltmaya yardımcı olmak için kortikosteroid tedavisine girdiğinde kullanılır. Glutensiz diyet: Ülseratif kolit hastaları da glutene karşı duyarlı olabilir.Kolit ve Ülseratif Kolit Hakkında Sık Sorulan Sorular Kolit hastalığı tehlikeli midir?Kolit kalın bağırsak olarak bilinen kolonu etkileyen bir hastalıktır. İltihaplanma olarak adlandırılan kolit, kalın bağırsakta tahriş ve şişmeye neden olarak buradaki iç astarda ülser denen yaralara yol açar. Kolit yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen ve sürekli kontrol altında tutulması gereken bir hastalıktır.Kolit ağrısı nereye vurur?Kolit ağrısı genelde karnın genelinde kramp şeklinde ağrılar meydana getirir. Sık görülen bölgesi ise karnın sol tarafıdır.Kolit hastaları ne yememeli?Eğer kolit hastasıysanız alkol ve kafeini hayatınızdan çıkarmanız gerekir. Bunların yanında süt ürünleri de kolit hastalarının şikayetlerini artırabilir. Ülseratif kolit şikayetlerini artıran besinler nelerdir?Tüketilen besinler ülseratif kolite neden olmasa da yaşanan şikayetleri artırabilir. Şikayetleri artıran besinleri bilmek şikayetlerin yaşanma sıklığını azaltabilir. Genel anlamda ülseratif kolit şikayetlerini artıran besinler alkol, kahve, çikolata, süt ürünleri, kuru fasulye, kurutulmuş meyveler, patlamış musur, sarımsak, kavuz-karpuzdur. Bu sayı daha da artırılabilir.Ülseratif kolite ne iyi gelir?Ülseratif koliti tedavisinde tüketilen gıdaların etkisi atakların sıklığı ve şiddetini azaltmaya yöneliktir. Ülseratif kolite iyi gelen besinlerin başında somon, ton balığı, melisa çayı, antioksidan açıdan kızılcık, yumurta, yoğurt, kefir, avokado, yulaf ezmesi, havuç suyu, muz, kiraz şeftali ve zerdeçal gelir.Ülseratif kolit için tavsiye edilen doğal yöntem ve bitkisel besin takviyelerini kullanmadan önce muhakkak doktora danışmak gerekir. Doğal yöntem olarak tabir edilen otlar ve takviyeler yan etkileri nedeniyle tehlikeli sonuçlar doğurabilir.Ülseratif kolit hastaları için probiyotiklerin kullanımıyla ilgili çalışmalar yapılmaktadır. Sindirim sisteminde bulunan yararlı bakterilerin artırılmasının hastalığa iyi gelebileceği düşünülmektedir ancak bilimsel çalışmalarda bununla ilgili somut bir kanıt bulunamamıştır.Ülseratif kolit şikayetlerini arttıran besinleri nasıl anlarım?Ülseratif kolit hastalarının günlük yiyecek listesi tutmasında fayda vardır. Günlük tüketilen besinlerin ardından hissedilen belirtiler bir deftere not edilmelidir. Bu yolla şikayetlerin artmasına neden olan besinlerin listesini çıkarmak mümkündür. Bu listeyi doktor ve diyetisyenle paylayarak dengeli ve yeterli beslenmeyi sağlarken şikayetleri tetikleyecek gıdalardan uzak durulabilir.Besinler haricinde ülseratif kolit şikayetlerini neler arttırır?Tüketilen gıdaların yanında çevresel faktörler de ülseratif şikayetlerini artırabilir. Stres, ülseratif kolite neden olmamakla birlikte yaşanan şikayetlerin artmasına zemin hazırlayabilir. Alınan bazı ilaçlar, ülseratif kolit şikayetlerinin şiddetli geçmesine yol açabilir.Ülseratif kolit atakları ne kadar sürer?Ülseratif kolit ataklarının yaşanmasına neyin yol açtığı tam olarak bilinmemektedir. En yaygın olarak karşılaşılan neden tedavi için alınan ilaçların aksatılması olarak karşımıza çıkmaktadır. Stres ve tüketilen gıdalar da ataklarının yaşanmasında etkili rol oynamaktadır. Ülseratif kolit atakları kişiden kişine değişmekle birlikte birkaç günden birkaç aya kadar sürebilir.
Kolit Nedir?Kolit, sindirilen besinlerin dışkı haline geldiği kalın bağırsağın (kolon) iç astarının iltihaplanmasıyla karakterize akut veya kronik bir hastalıktır. Özet haliyle İltihaplanma olarak adlandırılan kolit, kalın bağırsakta tahriş ve şişmeye neden olarak buradaki iç astarda ülser denen yaralara yol açar. En yaygın ve sık görüleni ülseratif kolit olan bu hastalık, kişinin yaşam kalitesini olumsuz yönde etkiler ve sürekli kontrol altında tutulmayı gerektirir.En yaygın nedeni virüs, zararlı bakteriler veya parazitlerin kalın bağırsağında iltihaplanma meydana getirmesi olan kolit, crohn hastalığı ve ülseratif kolit gibi inflamatuar bağırsak hastalıkları sonucunda da ortaya çıkabilir. Ayrıca kalın bağırsaktaki azalan kan akışı ve alerjik reaksiyonların da kolit hastalığını tetiklediği görülür.En yaygın kolit belirtileri arasında ise karın ağrısı, kramp, karın şişkinliği, kansızlık, iştahsızlığa bağlı kilo kaybı ve dışkıda kan görülmesidir. Tedavi, genellikle kolite neden olan enfeksiyonların giderilmesini içerir.Kolit Neden Olur?Virüs, zararlı bakteriler veya parazitlerin kolon olarak bilinen kalın bağırsakta iltihaplanma oluşturması sonucunda kolit hastalığı meydana gelir. Campylobacter, shigella, E. Coli, yersinia ve salmonella kolite neden olan en yaygın bakterilerdir. Bakterilerden kaynaklanan gıda zehirlenmesi, crohn hastalığı veya alerjik reaksiyonlar da kolit hastalığına yol açabilir. Tüketilen besinler ve stres kolite yol açmaz ancak semptomlarını tetikleyebilir.Kolit hastalığı şu nedenlere bağlı olarak ortaya çıkar:Yukarıda yer alan nedenlerin dışında sürekli tüketilen gıdalar ve yoğun stres altında yaşamak da kolit hastalığının semptomlarını tetikleyici özellik gösterebilir.Kolit Belirtileri Nelerdir?Hastalığın şiddetine bağlı olarak kolit belirtileri de değişebilir. En yaygın kolit belirtileri arasında karın ağrısı veya kramp, karın şişkinliği, dışkıda kan görülmesi, kanlı ishal, iştahsızlığa bağlı kilo kaybı, mide bulantısı ve kusma yer alır.Kolit belirtileri genel olarak şunları içerir:Bu ve benzeri belirtilere sahipseniz kolit şüphesiyle doktora başvurmakta fayda vardır.Kolit Bulaşıcı mıdır?Kolitin bulaşıcı olan ve olmayan çeşitleri bulunur. Bu çeşitler şöyle sınıflandırılabilir:Bulaşıcı tipte kolit, kişiden kişiye yayılabilir. Bulaşıcı kolit hastalığı, genellikle temas, yoluyla kişiden kişiye geçebilmektedir. Bununla birlikte gıda, sıvı hatta kıyafetlerle bile kişiden kişiye yayılabilen kolit tipleri bulunmaktadır.Kolit Çeşitleri Nelerdir?Kolit, hastalığın şiddetine ve yaygın görülme durumuna bağlı olarak kendi içinde bazı türlere ayrılır. Bu türler şu şekildedir:Psödomembranöz kolit: Psödomembranöz kolit, kalın bağırsakta Clostridium Difficile bakterisinin aşırı çoğalmasından kaynaklanır. Aslında bu tür bakteriler bağırsaklarda zaten bulunmaktadır. İyi bakterilerin varlığıyla dengelendiği için bir soruna yol açmazlar. Ancak, bazı ilaçlar özellikle antibiyotiklerin kullanımı bağırsaktaki iyi bakterilerin yok olmasına veya sayılarının azalmasına neden olarak kolit oluşmasına zemin hazırlayabilir.İskemik kolit: Kalın bağırsağın herhangi bir nedenle kan akışının kesilmesi veya azalması sonucu görülen iltihaplanmaya iskemik kolit adı verilir. İskemik kolit her yaş gurubunda görülebilmekle birlikte genellikle 64 yaş ve üstü kişilerde daha yaygındır. Kan akışının azalması ishal, ağrı ve ateşe yol açabilirken genellikle şu kişilerde daha sık görülür:Spastik kolit: Spastik kolik hastalığının nedeni tam olarak bilinmemektedir. Sinirsel kolit olarak da bilinen spastik kolit genellikle duygusal ve stresli kişilerde daha fazla ortaya çıkmaktadır. Kadınlarda erkeklere oranla neredeyse 2 kat daha fazla görülen spastik kolit kişide kabızlık ve ishale yol açabilir.Mikroskobik kolit: Çok sık görülmeyen mikroskobik kolit kolon astarının mikroskop altında incelendiğin zamanlarda belirlenebilir. Kolonoskopi ile teşhisi konulabilen mikroskobik kolitte dışkıda kan görülmez. Mikroskobik kolitin iki türü bulunmaktadır.Lenfosittik kolit: Kolonun iç kısmında bir tür beyaz kan hücresi olan lenfositlerin birikimi söz konusudur.Kolajenöz kolit: Kolajenöz kolit bulaşıcıdır ve kolon astarın hemen altında ek bir kolajen tabakası bulunur.Kalın bağırsakta oluşan enflamasyon ve kolajen kolondan su emilimini engelleyerek ishale yol açmaktadır. İshalin 2 haftadan uzun sürdüğü durumlarda, kilo kaybı yaşandığında ve şiddetli karın ağrılarında doktora başvurmak gerekir.Alerjik kolit: Daha çok çocuklarda görülen alerjik kolit genellikle inek veya soya sütü alerjilerine bağlı gelişir.Radyasyon kolit: Kanser tedavisinde görülen radyoterapinin yan etkisi olarak kalın bağırsakların zarar görmesi sonucu ortaya çıkar.İnflamatuar bağırsak hastalıklarının yol açtığı kolit: İnflamatuar bağırsak hastalıkları crohn hastalığı ve ülseratif kolittir. İki hastalığın belirtileri birbirine benzemekle birlikte farklılıkları da bulunmaktadır.Crohn hastalığı: Crohn hastalığı genellikle ince ve kalın bağırsaklarda görülmekle birlikte rahatsızlık sindirim sisteminde ağızdan makata kadar olan bölgede etkili olabilir. Neden olduğu rahatsızlık kişiden kişiye değişebilir. Bazı hastalarda yaşamı tehdit edici boyutlara ulaşabilir. Crohn hastalığında bağırsaklarda yara oluşmaz.Ülseratif kolit: Bağışıklık sisteminin sağlıklı dokulara saldırması sonucu oluştuğu düşünülen ülseratif kolit, inflamatuar kalın bağırsak hastalığıdır. Ülseratif kolit kolan yani kalın bağırsağın, rektumun veya her ikisinin de iltihaplandığı zaman oluşmaktadır. Meydana gelen iltihap kalın bağırsağın iç yüzeyinde ülser yani küçük yaraların oluşmasına yol acar.Kalın bağırsakta oluşan iltihap, bağırsak içi hareketlerin hızlanmasına neden olur ve sık sık boşalmasına yol acar. Bağırsak yüzeyindeki hücreler bu boşaltım sırasında yok olması ülser oluşumu da artırır.Ülseratif Kolit Nedir?Ülseratif kolit, kalın bağırsağın ve rektumun iç zarının iltihaplandığı inflamatuar bir bağırsak hastalığıdır. Ülseratif kolit hastalığında kolonun astarı iltihaplanır ve küçük açık yaralar veya ülserler meydana gelir.Tam olarak hangi sebeple meydana geldiği belirsiz olan ülseratif kolit, genetik faktörlere bağlı olarak her yaştan kişiyi etkileyebilir. Ülseratif kolit, bağışıklık sisteminin sağlıklı dokuları düşman olarak görmesi sonucunda meydana geldiği değerlendirilir. Yaygın ülseratif kolit belirtileri arasında da karın ağrısı, ağrıyla birlikte karından gelen sesler, ishal, rektal bölgede ağrı, makattan kan gelmesi, ishal ve ateş bulunur.Ülseratif kolitin tedavisi ise genellikle ilaç, diyet ve cerrahi yöntemleri içerir.Ülseratif Kolit Neden Olur?Ülseratif kolitin, bağışıklık sisteminin sağlıklı dokuları düşman olarak görmesi sonucunda meydana geldiği düşünülür. Bu süreci tetikleyen faktörler arasında ise genetik, beslenme alışkanlıkları, enfeksiyona bağlı hastalıklar yer alır. Stres ise ülseratif kolite neden olmasa da hastalığın şiddetini veya semptomlarını tetikler.Ülseratif kolite yol açan faktörleri tek bir başlık altında şöyle toplamak mümkündür:Ülseratif Kolit Belirtileri Nelerdir?Ülseratif kolit hastalığının belirtileri karın ağrısı, ağrıyla birlikte karından gelen sesler, rektalde ağrı, makattan kan gelmesi, ishal, ateş ve mide bulantısıdır. Hastalığın seyrine göre de farklı belirtiler görülebilir.Ülseratif kolit hastalığında karşılaşılan yaygın belirtiler şunlardır:Ülseratif kolit ataklarını çok şiddetli geçiren kişilerde nefes darlığı ve düzensiz kalp atışları da yaşanabilmektedir.Ülseratif Kolit Çeşitleri Nelerdir?Ülseratif kolitte meydana gelen inflamasyonun bölge ve derecesine göre farklı ülseratif kolit tipleri bulunmaktadır. Bunlar şöyle açıklanabilir:Ülseratif kolit kolon kanserine neden olur mu?Tedavi edilmeyen veya kontrol altına alınmayan ülseratif kolit kolon kanseri riskini artırmaktadır. Ülseratif kolitin neden olabileceği diğer rahatsızlıklar ise şunlardır;Ülseratif Kolit Teşhisi Nasıl Yapılır?Doktor muayenesinden sonra ülseratif kolit teşhisi için farklı test ve tetkikler yapılabilmektedir. Röntgen ülseratif kolit teşhisinde az kullanılan bir görüntüleme yöntemidir ancak özel durumlarda röntgen çekilebilir. Röntgen tetkiki yapılmadan önce baryumlu lavman yapılarak bağırsakların daha net görülmesi sağlanmaktadır.Kolit Tedavisi Nasıl Yapılır?Kolit tedavisi hastalığın nedeni ve tipine göre farklılık göstermektedir. İşte kolit tedavisinde uygulanan tedavi yöntemleri:Psödomembranöz kolit tedavisi Kullanılan ilaçların neden olduğu Psödomembranöz kolit tedavisinde neden olan ilacın kesilmesi birinci adımdır. Psödomembranöz kolit tedavisine başladığınızda, belirtiler ve semptomlar birkaç gün içinde iyileşmeye başlayabilir. Şikayetlerin devam ettiği durumlarda rahatsızlığa neden olan Clostridium Difficile bakterisine karşı antibiyotik kullanılabilir. Tekrarlayan Psödomembranöz kolit durumlarında farklı ilaçlar ve cerrahi müdahale gündeme gelmektedir. Psödomembranöz kolitin tekrarlamaması için beslenme tarzı önemlidir.İskemik kolit tedavisiİskemik kolit tedavisi yaşanan rahatsızlığın şiddetine bağlıdır. İskemik kolit ataklarının birçoğu geçicidir ve genellikle kendiliğinden düzelmektedir.Spastik kolit tedavisiStrese bağlı olarak geliştiği düşünülen spastik kolit tedavisinde kalın bağırsakta iltihap görülmediği için antibiyotik kullanılmaz. Genellikle kabızlık ve ishal giderici ilaçların kullanıldığı spastik kolit tedavisinde hastalara, stresle mücadele yolları tavsiye edilir.Mikroskobik kolit tedavisiMikroskobik kolitin tedavisi diğer kolit çeşitlerine göre daha kolaydır. Genellikle kendiliğinden düzelebilmektedir. Çok nadir hastada uzun süreli tedavi gerekmektedir. Tedavide genellikle diyet ve ishali hafifletmeye yönelik ilaçlar kullanılır.Radyasyon kolit tedavisiRadyoterapinin yan etkisi olarak ortaya çıkan radyasyon kolit, radyoterapi tedavisinin bitmesiyle birlikte kendiliğinden ortadan kalkar.Ülseratif kolit tedavisiÜlseratif kolit kronik bir hastalıktır. Ülseratif koliti tedavisi genellikle ilaç, diyet ve cerrahi yöntemi kapsamaktadır.Ülseratif kolit ilaç tedavisiİltihap ve şişkinliği azaltmak için antibiyotik, bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlar, biyolojik olarak adlandırılan ilaçlar kullanılabilir. İshal, kanama ve karın ağrısı gibi durumlarda farklı ilaçlar kullanılabilir. Şikayetlere yönelik ilaçlar kullanılırken rahatsızlığın alevlenme sıklığını azaltmaya yönelik ilaçlar da kullanılabilmektedir.Ülseratif kolit cerrahi tedavisiİlaç tedavisinden fayda görmeyen ve şikayetleri çok şiddetli olan hastalara cerrahi yöntem tavsiye edilmektedir. Ülseratif kolitin cerrahi tedavisinde kalın bağırsak tamamın çıkartılmaktadır.Ülseratif kolit diyetiTüketilen besinler ülseratif kolit hastalığına neden olmazlar ancak yaşanan şikayetleri azaltıp çoğalmasında etkindirler. Ülseratif kolit hastası bir kişi şikayetleri azaltmaya yönelik diyetlerini zaman zaman değiştirebilir. Ülseratif kolit hastalarında ishal ve kanama şikayetleri su kaydı, elektrolit dengesizliği ve yeterli beslenememe sorunlarına yol açabilir. Şikayetler dengeli beslenme şansını ortadan kaldırdığında gıda takviyelerinin alınması gündeme gelebilir. Alınacak takviyeyle ilgili muhakkak doktora danışılması gerekir.Her hasta için aynı diyet uygulanması sorunlara yol açabilir. Yaşanan şikayetlere göre her hasta kendine uygun diyeti uygulamalıdır. Yapılan tetkik ve takiplerin ardından hastaya uygun diyet şekli belirlenmelidir.Kolit ve Ülseratif Kolit Hakkında Sık Sorulan Sorular Kolit hastalığı tehlikeli midir?Kolit kalın bağırsak olarak bilinen kolonu etkileyen bir hastalıktır. İltihaplanma olarak adlandırılan kolit, kalın bağırsakta tahriş ve şişmeye neden olarak buradaki iç astarda ülser denen yaralara yol açar. Kolit yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen ve sürekli kontrol altında tutulması gereken bir hastalıktır.Kolit ağrısı nereye vurur?Kolit ağrısı genelde karnın genelinde kramp şeklinde ağrılar meydana getirir. Sık görülen bölgesi ise karnın sol tarafıdır.Kolit hastaları ne yememeli?Eğer kolit hastasıysanız alkol ve kafeini hayatınızdan çıkarmanız gerekir. Bunların yanında süt ürünleri de kolit hastalarının şikayetlerini artırabilir. Ülseratif kolit şikayetlerini artıran besinler nelerdir?Tüketilen besinler ülseratif kolite neden olmasa da yaşanan şikayetleri artırabilir. Şikayetleri artıran besinleri bilmek şikayetlerin yaşanma sıklığını azaltabilir. Genel anlamda ülseratif kolit şikayetlerini artıran besinler alkol, kahve, çikolata, süt ürünleri, kuru fasulye, kurutulmuş meyveler, patlamış musur, sarımsak, kavuz-karpuzdur. Bu sayı daha da artırılabilir.Ülseratif kolite ne iyi gelir?Ülseratif koliti tedavisinde tüketilen gıdaların etkisi atakların sıklığı ve şiddetini azaltmaya yöneliktir. Ülseratif kolite iyi gelen besinlerin başında somon, ton balığı, melisa çayı, antioksidan açıdan kızılcık, yumurta, yoğurt, kefir, avokado, yulaf ezmesi, havuç suyu, muz, kiraz şeftali ve zerdeçal gelir.Ülseratif kolit için tavsiye edilen doğal yöntem ve bitkisel besin takviyelerini kullanmadan önce muhakkak doktora danışmak gerekir. Doğal yöntem olarak tabir edilen otlar ve takviyeler yan etkileri nedeniyle tehlikeli sonuçlar doğurabilir.Ülseratif kolit hastaları için probiyotiklerin kullanımıyla ilgili çalışmalar yapılmaktadır. Sindirim sisteminde bulunan yararlı bakterilerin artırılmasının hastalığa iyi gelebileceği düşünülmektedir ancak bilimsel çalışmalarda bununla ilgili somut bir kanıt bulunamamıştır.Ülseratif kolit şikayetlerini arttıran besinleri nasıl anlarım?Ülseratif kolit hastalarının günlük yiyecek listesi tutmasında fayda vardır. Günlük tüketilen besinlerin ardından hissedilen belirtiler bir deftere not edilmelidir. Bu yolla şikayetlerin artmasına neden olan besinlerin listesini çıkarmak mümkündür. Bu listeyi doktor ve diyetisyenle paylayarak dengeli ve yeterli beslenmeyi sağlarken şikayetleri tetikleyecek gıdalardan uzak durulabilir.Besinler haricinde ülseratif kolit şikayetlerini neler arttırır?Tüketilen gıdaların yanında çevresel faktörler de ülseratif şikayetlerini artırabilir. Stres, ülseratif kolite neden olmamakla birlikte yaşanan şikayetlerin artmasına zemin hazırlayabilir. Alınan bazı ilaçlar, ülseratif kolit şikayetlerinin şiddetli geçmesine yol açabilir.Ülseratif kolit atakları ne kadar sürer?Ülseratif kolit ataklarının yaşanmasına neyin yol açtığı tam olarak bilinmemektedir. En yaygın olarak karşılaşılan neden tedavi için alınan ilaçların aksatılması olarak karşımıza çıkmaktadır. Stres ve tüketilen gıdalar da ataklarının yaşanmasında etkili rol oynamaktadır. Ülseratif kolit atakları kişiden kişine değişmekle birlikte birkaç günden birkaç aya kadar sürebilir. | 13,180 |
446 | Hastalıklar | Konjestif kalp yetmezliği | Yaşam süresinin uzaması ile birlikte toplumda kalp hastalıklarının görülme sıklığı da artış gösteriyor. Halk arasında kalp yetmezliği olarak da bilenen “Konjestif kalp yetmezliği” özellikle akciğerler, batın ve bacaklar gibi organlarda sıvı birikimi, ödem ile kendini gösteriyor. Sağ ya da sol olmak üzere kalbin tek tarafını da etkileyebilen bu rahatsızlık, kalp kasının hasar gördüğü ve zayıfladığı durumlarda ortaya çıkıyor. Pek çok sebebe bağlı olarak gelişebilen konfestif kalp yetmezliğinin tedavisi ise hastalığın nedenine yönelik planlanıyor. Genellikle ileri yaş hastalığı olarak değerlendirilen bu hastalık her yaşta görülebiliyor. Memorial Dicle Hastanesi Kardiyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Aziz Karabulut, konjestif kalp yetmezliği ile ilgili bilgi verdi.Yaşam süresinin uzaması ile birlikte toplumda kalp hastalıklarının görülme sıklığı da artış gösteriyor. Halk arasında kalp yetmezliği olarak da bilenen “Konjestif kalp yetmezliği” özellikle akciğerler, batın ve bacaklar gibi organlarda sıvı birikimi, ödem ile kendini gösteriyor. Sağ ya da sol olmak üzere kalbin tek tarafını da etkileyebilen bu rahatsızlık, kalp kasının hasar gördüğü ve zayıfladığı durumlarda ortaya çıkıyor. Pek çok sebebe bağlı olarak gelişebilen konfestif kalp yetmezliğinin tedavisi ise hastalığın nedenine yönelik planlanıyor. Genellikle ileri yaş hastalığı olarak değerlendirilen bu hastalık her yaşta görülebiliyor. Memorial Dicle Hastanesi Kardiyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Aziz Karabulut, konjestif kalp yetmezliği ile ilgili bilgi verdi.
Konjestif kalp yetmezliği nedir?Konjestif kalp yetmezliği vücutta yaygın (akciğerler, batın, bacaklar vb.) sıvı birikimi ve ödem ile karakterize bir kalp yetmezliği durumu olarak tanımlanmaktadır. Sağ veya sol olmak üzere ya da kalbin tek tarafını da etkileyebilmektedir. Kalp kasının hasar gördüğü ve zayıfladığı durumlarda ortaya çıkan konjestif kalp yetmezliği kalbin pompolama işlevini anormal bir biçimde yerine getirmesi durumu olarak da bilinmektedir. Kalp yetmezliğine eşlik eden farklı hastalıkların görülmesi durumunda kalp daha fazla hasar almaktadır. Geri dönüşü olmayan kalıcı hasarlar meydana gelmeden konjestif kalp yetmezliği tedavisinin sağlanması önem arz etmektedir.Konjestif kalp yetmezliği neden olur?Kalp yetmezliği bir hastalık olmayıp, çeşitli sebeplerin yol açtığı klinik bir tablodur. Kalbin normal fonksiyonlarında bozulmaya yol açabilecek olan tüm rahatsızlıklar kalp yetmezliğine sebep olabilmektedir. Kalp yetmezliğine sebep olabilecek hastalıklar kalp ile alakalı hastalıkların seyri sırasında oluşabileceği gibi, kalp dışı bir takım hastalıkların seyri sırasında da ortaya çıkabilmektedir. Tiroid hastalıkları, diyabet, tansiyon, kalp-ritim bozuklukları, aşırı stres, Covid gibi bazı viral hastalıkların seyri sırasında da görülebilmektedir. Kalp dışı organlarla ilgili bazı hastalıklar ve bu hastalıkların tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar da (nörolojik hastalıklar, enfeksiyon hastalıkları vb.) sebepler arasında sayılmaktadır. Hamileliğin neden olabileceği kalp yetmezliği ve doğuştan gelen genetik özellik taşıyan bazı kalp yetmezlikleri ile birlikte geniş bir yelpaze içerisinde yer almaktadır. Tüm bu nedenlere ek olarak sebebi tam olarak bilinmeyen ve idiyopatik olarak adlandırılan kalp yetmezliği türü de mevcuttur.Kalp yetmezliği belirtileri nelerdir?Kalp yetmezliği belirtileri kısaca şunları içerir; Kilo artışı, Vücutta şişlikler, Nefes darlığı Çabuk yorulma Sırtüstü yatarken ve gece yatarken ortaya çıkan nefes darlığı genellikle öncü belirtilerdir.Konjestif kalp yetmezliği tanısı nasıl konulur?İyi bir fizik muayene ve gerekli laboratuvar testlerinin yapılması gerekmektedir. Ancak tanıda altın standart ekokardiyografik (EKO) incelenmelidir.Konjestif kalp yetmezliği tedavi yöntemleri nelerdir?Kalp yetmezliği pek çok sebeple ortaya çıkabilen bir klinik tablodur. Bu nedenle kalp yetmezliğinin tedavisi hastalığın sebebinin bulunup ortadan kaldırılması esasına dayanmaktadır. Örneğin; damar tıkanıklığı nedeni ile kalp yetmezliği gelişmiş bir bireylerde tıkalı damarların açılması, en ideal tedavi seçeneği olarak kabul edilmektedir. Ancak damar tıkanıklığının sebep olduğu bir kalp yetmezliği tablosunda süreç uzamış ve kalpte kalıcı hasarlar meydana gelmişse, tıkalı damarların açılması veya değiştirilmesi kalbi tamamen eski gücüne kavuşturup kalp yetmezliğini tamamen düzeltemeyebilir. Bu durumda ömür boyu rutin destekleyici tedavilere ihtiyaç duyulmaktadır. Konjestif kalp yetmezliği tedavisinin en önemli basamağı, sebebe yönelik tedavi seçenekleridir.KONJESTİF KALP YETMEZLİĞİ İLE İLGİLİ SIK SORULAN SORULARKonjestif kalp yetmezliği evreleri nelerdir?Erken evrelerde bireylerde görülen nefes darlığı, çabuk yorulma ve vücutta şişlikler gibi belirtiler mevcut olmakla birlikte kişiler bu şikayetlerine rağmen kimseden yardım almadan günlük işlerini yapıp tamamlayabilir. İleri evrelerde ise günlük aktivitelerini yardım almadan tamamlayamaz. Daha ileri evrelerde ise istirahatte iken dinlenme anlarında bile nefes darlığı mevcuttur. Bu evrelerde konjestif kalp yetmezliği olan bireylerin hastaneye yatırılması ve yapılabilecek her türlü müdahalenin yapılması gereksinimi bulunmaktadır.Konjestif kalp yetmezliği risk faktörleri nelerdir?Kalp damar tıkanıklıkları başta olmak üzere ileri yaş, hipertansiyon, diyabet, metabolik hastalıkların yanı sıra kişilerim mevcut olan hastalıkları için verilmiş olan tedavileri almaması ve önerilere uymaması en önemli risk faktörleri arasın yer almaktadır. Aynı zamanda hastalığın ağırlaşma sebepleri olarak da kabul edilmektedir.Konjestif kalp yetmezliği kimlerde görülür?Kalp yetmezliği genellikle bir ileri yaş hastalığı olmasına rağmen her yaşta görülebilmektedir. Yalnızca kalp problemi olan bireylerde değil her türlü metabolik hastalıkların seyri sırasında da kalp yetmezliği ortaya çıkabilmektedir.Konjestif kalp yetmezliği komplikasyonları nelerdir?Vücuttaki tüm organlar kalp ve damarlar tarafından beslenmektedir. Dolayısıyla kalp yetmezliği görülen kişilerde vücuttaki tüm organların fonksiyonlarında aksamalar ortaya çıkmaktadır. Beyin, böbrekler, akciğerler, karaciğer ve tüm sistem bu tablodan zarar görebilmektedir. Bu nedenle tedavi de anlık ve duruma göre değişkenlik gösterebilmektedir. Örneğin; kalp yetmezliğinin seyri sırasında böbrek yetmezliği de gelişebilmektedir. Bu durumda kalp yetmezliği için verilmiş olan bir ilaç böbrek yetmezliği gelişmesi durumunda kesilip başka bir ilaçla değiştirilebilir. Kalp yetmezliğinin seyri sırasında karaciğer problemleri de görülebilmektedir. Bu durumda kan sulandırıcı ilacın dozunun yeniden ayarlanması gerekebilmektedir. Genel olarak kalp yetmezliğinde her türlü komplikasyon gelişimi gözlenmektedir. Bu nedenle bu hastalığın takibi ve tedavisi de duruma göre değişkenlik göstermektedir. Anlık müdahaleler ve dokunuşlara ihtiyaç duyulabilir.Konjestif kalp yetmezliğinde pulmoner ödem nedir?Konjestif kalp yetmezliğinde vücut böbrekler aracılığı ile su tutarak kalbin vücudun ihtiyaçlarını karşılamasına yardımcı olmaya çalışmaktadır. Ancak tutulan su miktarı arttıkça bu durum fayda yerine zarar vermeye başlar. Aşırı tutulmuş olan sıvı vücutta her alanda birikmeye başlar. Özellikle akciğerlerde biriken su nefes almayı da zorlaştırmaktadır. Bu durum pulmoner ödem (ciğerlerde su birikimi) olarak adlandırılır.Konjestif kalp yetmezliği sağ ve ya sol ne demek?Kalbin sağ ve sol tarafı birlikte ve koordine olarak çalışır. Bu nedenle kalp yetmezliğini sağ veya sol olarak birbirinden kesin sınırlarla ayırmak olası değildir. Ancak özellikleri açısından bir sınıflandırma gerekirse özellikle nefes darlığı ön planda ise sol kalp yetmezliği vücutta sıvı birikimine neden olacaktır. Ödem söz konusu ise sağ kalp yetmezliği ön planda demektir.Konjestif kalp yetmezliği kronik midir?Kalp yetmezliği genellikle kronik bir hastalıktır. Kalp yetmezliğine sebep olan faktör bulunup ortadan kaldırılırsa kalp yetmezliği düzelebilir. Ancak bazı durumlarda hastalığa sebep olan faktör bulunup tedavi edilene kadar geçen sürede kalpte kalıcı bir hasar gelişebilmektedir. Kalbin hasar gördüğü durumlarda etyolojik faktör ortadan kaldırılsa dahi kalp yetmezliği tablosu tamamen düzelmeyebilir.Konjestif kalp yetmezliği genetik midir?Kalp duvarlarının genetik olarak kalın olduğu bazı kalp yetmezlikleri ve kalp kaslarının zayıf olduğu bazı kalp yetmezlikleri, ritim bozuklukları genetik geçişli olup bu ve bunun gibi genetik geçişli kap yetmezliği türleri mevcuttur. Ancak bu durum tüm kalp yetmezlikleri için geçerli değildir.Kalp kaslarını güçlendirmek için ne yapmalı?Kalp sağlığının korunması için sağlıklı besinlerin tüketimi ve kalp dostu egzersizlerin uygulanması oldukça önemlidir. Hareketsiz bir yaşam, obezite, hipertansiyon, alkol ve tütün kullanımı, insülin direnci vb. pek çok hastalığın görülmesine neden olur. Kalp kaslarını güçlendirmek için düzenli hafif tempolu yürüyüşlerin yapılması önerilir. Yüzme, bisiklet kullanımı, hafif tempolu yürüyüşler kilo artışını engelleyebileceği gibi, yüksek tansiyonun ortaya çıkmasını geciktirir. Belirli periyotlar şeklinde uygulanan kalp dostu egzersizler aynı zamanda insülin direnicinin kontrol altına alınmasına, kalp kaslarının güçlenmesine ve damar sertliği görülen kişilerde kılcal damarın gelişmesine katkı sağlar.Kalp yetmezliği tamamen geçer mi?Kalp yetmezliği koruyucu ve önleyici tedavilerle yaşam boyu düzenli takip ve hekim kontörlü gerektirir. Kronik hastalıkların kontrol altında tutulması hayati öneme sahiptir.Kalp yetmezliği olan hastanın nabzı kaç olmalı?Genel olarak tansiyon 130/80'den az nabız ise 60-70 atım/dk şeklinde olmalıdır.Kalp Yetmezliği Hastaları Ne Yememeli?Kalp yetmezliği görülen kişilere potasyum miktarı bakımından zengin besinler tüketilmesi önerilir. Ancak böbrek yetmezliği bulunan kişilerin potasyum açısından zengin besinleri tüketirken aşırıya kaçmaması oldukça önemlidir. İşlenmiş et (sosis, salam vb.), konserve ürünler, fast food, trans yağ tüketiminden kaçınılmalıdır.Genç yaşta kalp yetmezliği olur mu?Genetik yatkınlık, yaşam biçimi ve çevresel faktörlere bağlı erken yaşlarda da ortaya çıkabilen kalp yetmezliği sıklıkla ileri yaşlarda görülür.Kalp yetmezliği kan tahlilinde çıkar mı?Kalp rahatsızlıklarında kan değerleri olması gerekenden farklılık göstermektedir. Ancak laboratuvar testlerine ek olarak tanı için ekokardiyografik incelenme gereklidir.
Konjestif kalp yetmezliği nedir?Konjestif kalp yetmezliği vücutta yaygın (akciğerler, batın, bacaklar vb.) sıvı birikimi ve ödem ile karakterize bir kalp yetmezliği durumu olarak tanımlanmaktadır. Sağ veya sol olmak üzere ya da kalbin tek tarafını da etkileyebilmektedir. Kalp kasının hasar gördüğü ve zayıfladığı durumlarda ortaya çıkan konjestif kalp yetmezliği kalbin pompolama işlevini anormal bir biçimde yerine getirmesi durumu olarak da bilinmektedir. Kalp yetmezliğine eşlik eden farklı hastalıkların görülmesi durumunda kalp daha fazla hasar almaktadır. Geri dönüşü olmayan kalıcı hasarlar meydana gelmeden konjestif kalp yetmezliği tedavisinin sağlanması önem arz etmektedir.Konjestif kalp yetmezliği neden olur?Kalp yetmezliği bir hastalık olmayıp, çeşitli sebeplerin yol açtığı klinik bir tablodur. Kalbin normal fonksiyonlarında bozulmaya yol açabilecek olan tüm rahatsızlıklar kalp yetmezliğine sebep olabilmektedir. Kalp yetmezliğine sebep olabilecek hastalıklar kalp ile alakalı hastalıkların seyri sırasında oluşabileceği gibi, kalp dışı bir takım hastalıkların seyri sırasında da ortaya çıkabilmektedir. Tiroid hastalıkları, diyabet, tansiyon, kalp-ritim bozuklukları, aşırı stres, Covid gibi bazı viral hastalıkların seyri sırasında da görülebilmektedir. Kalp dışı organlarla ilgili bazı hastalıklar ve bu hastalıkların tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar da (nörolojik hastalıklar, enfeksiyon hastalıkları vb.) sebepler arasında sayılmaktadır. Hamileliğin neden olabileceği kalp yetmezliği ve doğuştan gelen genetik özellik taşıyan bazı kalp yetmezlikleri ile birlikte geniş bir yelpaze içerisinde yer almaktadır. Tüm bu nedenlere ek olarak sebebi tam olarak bilinmeyen ve idiyopatik olarak adlandırılan kalp yetmezliği türü de mevcuttur.Kalp yetmezliği belirtileri nelerdir?Kalp yetmezliği belirtileri kısaca şunları içerir;Konjestif kalp yetmezliği tanısı nasıl konulur?İyi bir fizik muayene ve gerekli laboratuvar testlerinin yapılması gerekmektedir. Ancak tanıda altın standart ekokardiyografik (EKO) incelenmelidir.Konjestif kalp yetmezliği tedavi yöntemleri nelerdir?Kalp yetmezliği pek çok sebeple ortaya çıkabilen bir klinik tablodur. Bu nedenle kalp yetmezliğinin tedavisi hastalığın sebebinin bulunup ortadan kaldırılması esasına dayanmaktadır. Örneğin; damar tıkanıklığı nedeni ile kalp yetmezliği gelişmiş bir bireylerde tıkalı damarların açılması, en ideal tedavi seçeneği olarak kabul edilmektedir. Ancak damar tıkanıklığının sebep olduğu bir kalp yetmezliği tablosunda süreç uzamış ve kalpte kalıcı hasarlar meydana gelmişse, tıkalı damarların açılması veya değiştirilmesi kalbi tamamen eski gücüne kavuşturup kalp yetmezliğini tamamen düzeltemeyebilir. Bu durumda ömür boyu rutin destekleyici tedavilere ihtiyaç duyulmaktadır. Konjestif kalp yetmezliği tedavisinin en önemli basamağı, sebebe yönelik tedavi seçenekleridir.KONJESTİF KALP YETMEZLİĞİ İLE İLGİLİ SIK SORULAN SORULARKonjestif kalp yetmezliği evreleri nelerdir?Erken evrelerde bireylerde görülen nefes darlığı, çabuk yorulma ve vücutta şişlikler gibi belirtiler mevcut olmakla birlikte kişiler bu şikayetlerine rağmen kimseden yardım almadan günlük işlerini yapıp tamamlayabilir. İleri evrelerde ise günlük aktivitelerini yardım almadan tamamlayamaz. Daha ileri evrelerde ise istirahatte iken dinlenme anlarında bile nefes darlığı mevcuttur. Bu evrelerde konjestif kalp yetmezliği olan bireylerin hastaneye yatırılması ve yapılabilecek her türlü müdahalenin yapılması gereksinimi bulunmaktadır.Konjestif kalp yetmezliği risk faktörleri nelerdir?Kalp damar tıkanıklıkları başta olmak üzere ileri yaş, hipertansiyon, diyabet, metabolik hastalıkların yanı sıra kişilerim mevcut olan hastalıkları için verilmiş olan tedavileri almaması ve önerilere uymaması en önemli risk faktörleri arasın yer almaktadır. Aynı zamanda hastalığın ağırlaşma sebepleri olarak da kabul edilmektedir.Konjestif kalp yetmezliği kimlerde görülür?Kalp yetmezliği genellikle bir ileri yaş hastalığı olmasına rağmen her yaşta görülebilmektedir. Yalnızca kalp problemi olan bireylerde değil her türlü metabolik hastalıkların seyri sırasında da kalp yetmezliği ortaya çıkabilmektedir.Konjestif kalp yetmezliği komplikasyonları nelerdir?Vücuttaki tüm organlar kalp ve damarlar tarafından beslenmektedir. Dolayısıyla kalp yetmezliği görülen kişilerde vücuttaki tüm organların fonksiyonlarında aksamalar ortaya çıkmaktadır. Beyin, böbrekler, akciğerler, karaciğer ve tüm sistem bu tablodan zarar görebilmektedir. Bu nedenle tedavi de anlık ve duruma göre değişkenlik gösterebilmektedir. Örneğin; kalp yetmezliğinin seyri sırasında böbrek yetmezliği de gelişebilmektedir. Bu durumda kalp yetmezliği için verilmiş olan bir ilaç böbrek yetmezliği gelişmesi durumunda kesilip başka bir ilaçla değiştirilebilir. Kalp yetmezliğinin seyri sırasında karaciğer problemleri de görülebilmektedir. Bu durumda kan sulandırıcı ilacın dozunun yeniden ayarlanması gerekebilmektedir. Genel olarak kalp yetmezliğinde her türlü komplikasyon gelişimi gözlenmektedir. Bu nedenle bu hastalığın takibi ve tedavisi de duruma göre değişkenlik göstermektedir. Anlık müdahaleler ve dokunuşlara ihtiyaç duyulabilir.Konjestif kalp yetmezliğinde pulmoner ödem nedir?Konjestif kalp yetmezliğinde vücut böbrekler aracılığı ile su tutarak kalbin vücudun ihtiyaçlarını karşılamasına yardımcı olmaya çalışmaktadır. Ancak tutulan su miktarı arttıkça bu durum fayda yerine zarar vermeye başlar. Aşırı tutulmuş olan sıvı vücutta her alanda birikmeye başlar. Özellikle akciğerlerde biriken su nefes almayı da zorlaştırmaktadır. Bu durum pulmoner ödem (ciğerlerde su birikimi) olarak adlandırılır.Konjestif kalp yetmezliği sağ ve ya sol ne demek?Kalbin sağ ve sol tarafı birlikte ve koordine olarak çalışır. Bu nedenle kalp yetmezliğini sağ veya sol olarak birbirinden kesin sınırlarla ayırmak olası değildir. Ancak özellikleri açısından bir sınıflandırma gerekirse özellikle nefes darlığı ön planda ise sol kalp yetmezliği vücutta sıvı birikimine neden olacaktır. Ödem söz konusu ise sağ kalp yetmezliği ön planda demektir.Konjestif kalp yetmezliği kronik midir?Kalp yetmezliği genellikle kronik bir hastalıktır. Kalp yetmezliğine sebep olan faktör bulunup ortadan kaldırılırsa kalp yetmezliği düzelebilir. Ancak bazı durumlarda hastalığa sebep olan faktör bulunup tedavi edilene kadar geçen sürede kalpte kalıcı bir hasar gelişebilmektedir. Kalbin hasar gördüğü durumlarda etyolojik faktör ortadan kaldırılsa dahi kalp yetmezliği tablosu tamamen düzelmeyebilir.Konjestif kalp yetmezliği genetik midir?Kalp duvarlarının genetik olarak kalın olduğu bazı kalp yetmezlikleri ve kalp kaslarının zayıf olduğu bazı kalp yetmezlikleri, ritim bozuklukları genetik geçişli olup bu ve bunun gibi genetik geçişli kap yetmezliği türleri mevcuttur. Ancak bu durum tüm kalp yetmezlikleri için geçerli değildir.Kalp kaslarını güçlendirmek için ne yapmalı?Kalp sağlığının korunması için sağlıklı besinlerin tüketimi ve kalp dostu egzersizlerin uygulanması oldukça önemlidir. Hareketsiz bir yaşam, obezite, hipertansiyon, alkol ve tütün kullanımı, insülin direnci vb. pek çok hastalığın görülmesine neden olur. Kalp kaslarını güçlendirmek için düzenli hafif tempolu yürüyüşlerin yapılması önerilir. Yüzme, bisiklet kullanımı, hafif tempolu yürüyüşler kilo artışını engelleyebileceği gibi, yüksek tansiyonun ortaya çıkmasını geciktirir. Belirli periyotlar şeklinde uygulanan kalp dostu egzersizler aynı zamanda insülin direnicinin kontrol altına alınmasına, kalp kaslarının güçlenmesine ve damar sertliği görülen kişilerde kılcal damarın gelişmesine katkı sağlar.Kalp yetmezliği tamamen geçer mi?Kalp yetmezliği koruyucu ve önleyici tedavilerle yaşam boyu düzenli takip ve hekim kontörlü gerektirir. Kronik hastalıkların kontrol altında tutulması hayati öneme sahiptir.Kalp yetmezliği olan hastanın nabzı kaç olmalı?Genel olarak tansiyon 130/80'den az nabız ise 60-70 atım/dk şeklinde olmalıdır.Kalp Yetmezliği Hastaları Ne Yememeli?Kalp yetmezliği görülen kişilere potasyum miktarı bakımından zengin besinler tüketilmesi önerilir. Ancak böbrek yetmezliği bulunan kişilerin potasyum açısından zengin besinleri tüketirken aşırıya kaçmaması oldukça önemlidir. İşlenmiş et (sosis, salam vb.), konserve ürünler, fast food, trans yağ tüketiminden kaçınılmalıdır.Genç yaşta kalp yetmezliği olur mu?Genetik yatkınlık, yaşam biçimi ve çevresel faktörlere bağlı erken yaşlarda da ortaya çıkabilen kalp yetmezliği sıklıkla ileri yaşlarda görülür.Kalp yetmezliği kan tahlilinde çıkar mı? | 7,092 |
447 | Hastalıklar | Konjonktivit | Konjonktivit, alerjenler, tahriş edici maddeler, bakteriler, soğuk algınlığı ya da koronavirüsler gibi virüslerin neden olduğu göz kapağını kaplayan dokular olan konjonktivanın iltihaplanmasıdır. Konjonktivit, çok fazla önemsenmese de zamanında teşhis ve tedavi edilmediğinde görme kusurlarına neden olabilen bir sorundur. Bu nedenle konjonktivitin nedeninin ayırt edilmesi ve buna göre tedavinin düzenlenmesi büyük önem taşır. Konjonktivit, alerjenler, tahriş edici maddeler, bakteriler, soğuk algınlığı ya da koronavirüsler gibi virüslerin neden olduğu göz kapağını kaplayan dokular olan konjonktivanın iltihaplanmasıdır. Konjonktivit, çok fazla önemsenmese de zamanında teşhis ve tedavi edilmediğinde görme kusurlarına neden olabilen bir sorundur. Bu nedenle konjonktivitin nedeninin ayırt edilmesi ve buna göre tedavinin düzenlenmesi büyük önem taşır.
Konjonktivit (Kırmızı Göz Hastalığı) Nedir?Kırmızı göz hastalığı olarak da bilinen konjonktivit, gözün beyaz ve şeffaf bölümünü ve göz kapaklarının içini kapsayan tabakanın yani konjonktivanın iltihaplanmasıdır. Gözlerin kırmızı ve şiş (iltihaplı) ve akıntılı olması konjonktivitn en tipik belirtileridir. Bir veya her iki gözde de konjonktivit olabilir. Konjonktivit, konjonktiva isminden gelmektedir.Konjonktivit (Kırmızı Göz Hastalığı) Belirtileri Nelerdir?Halk arasında kırmızı göz hastalığı olarak bilinen konjonktivitte göz veya gözlerde ortaya çıkan belirtiler şunlardır: Bir veya her iki gözde kızarıklık Göz kapaklarında şişme Tek ya da her iki gözde kaşıntı Gözyaşı üretiminin artması Gözün içinde bir şey varmış gibi gözleri ovuşturma isteği Çapak oluşturabilen ve sabahları gözleri açmayı engelleyebilen akıntı Işığa duyarlılık Alt göz kapağı içinde foliküllerKonjonktivit Neden Olur?Kırmızı göz hastalığının nedeni kimyasal maddeler ile temas, kontakt lenste aşınma, göze giren yabancı cisimler, duman veya toz gibi iç/dış çevresel faktörler, mantar gibi enfeksiyon, parazit ve virüslerdir. Havada uçuşan bir toz zerresi göz kapaklarının arasından geçerek konjonktivaya ulaşır. Veya bazı virüs tipleri, örneğin grip sonrasında mikrop konjonktivaya yerleşirse viral konjonktivit meydana gelir. Veya gözyaşının azalmasına bağlı kurumayla birlikte kapakların hareketinin yavaşlamasıyla gözün beyazındaki kızarıklığın artmasıyla kuru göze bağlı konjonktivite neden olabilir. Hepsine birden konjonktivit yani kırmızı göz hastalığı sınıfına girmektedir.Konjonktivit Nasıl Teşhis Edilir?Öncelikle hastanın detaylı anamnezi, şikayetleri göz hastalıkları uzmanı tarafından alınır. Konjonktivit göz doktorunun biyomikrokobik muayenesiyle teşhis edilebilir. Viral, bakteriyel ya da alerjik konjonktivit teşhisi yine doktor tarafından konulmaktadır. Eğer tanı doğru konulmazsa ve iyileşme sağlanmazsa gözde farklı komplikasyonlar çıkabilir.Konjonktivit Nasıl Tedavi Edilir?Tedavi viral, bakteriyel ya da alerjik konjonktivit türüne göre değişmektedir. Konjonktivitlerin kökeninde alerji olabilir, kuru göz olabilir, mikrobik, viral olaylar olabilir. Tedavisi mutlaka uzman göz doktorları tarafından yapılmalıdır. Konjonktivitin nedeninin ayırt edilmesi ve buna göre tedavinin düzenlenmesi önemlidir. Kaşıntıyla beraber olan kızarıklık alerjiye bağlı konjonktivit olabilir. Alerjik konjonktivitin tedavisinde göz damlalarıyla alerjinin yaptığı kaşıntı ve kızarıklığın ortadan kaldırılması gerekir.Eğer kuru göz nedeniyle tahriş meydana gelen bir konjonktivit varsa suni gözyaşı damlaları ile tedavi edilip göz yüzeyinin nemlendirilmesi gerekir. Bakteriyel konjonktivit varsa bunu hangi etkinin yaptığı, bu etkinin saptanması gerekirse gözden sürüntü alınıp etken madde saptanabilir, uzman göz hekimi tarafından gereken antibiyotiklerle tedavi yapılmalıdır. Eğer tedavi olunmazsa konjonktivit yerleşip tekrarlar. Konjonktivitleri tedavi ederken kirpik diplerinin hijyeninin de sağlanması gerekmektedir. Konjonktivit damla ve çeşitli pomatlarla tedavi edilir. Konjonktivit reçete edilen ilaçlarla kolaylıkla tedavi edilmektedir.Konjonktivitten Nasıl Korunulur? Eller gözle temas ettirilmemelidir. Çevrede hasta birisi varsa onun eşyaları, örneğin makyaj malzemeleri, havlu gibi kişisel eşyaları asla kullanılmamalıdır. Sürekli bilgisayar kullanan kişilerin suni göz yaşı damlaları kullanması gerekebilir çünkü ekran gözü kurutur. Ekrana bakarken sürekli göz kırpmak korunmakta yardımcı olmaktadır. Özellikle ofis çalışanları bilgisayar kullanımını 5-10 dakikalık aralarla bırakmalı, gözlerini dinlendirmelidir. Lens kullanan kişilerin kurallara uyması önemlidir. Lensi kullanmadan önce eller 20 saniye boyunca doğru biçimde yıkanmalıdır. Yıkanan eller tek kullanımlık kağıt havluyla iyice kurulanmalıdır ve lensler o şekilde göze yerleştirilmelidir. Lens kullanım saatleri içerisinde eller ağız, burun, yüz ve göze değdirilmemelidir. Gözler ovuşturulmamalıdır. Lenslerin tatlı suyla teması sağlanmamalıdır. Aynı şekilde lensler çıkarılırken eller yine 20 saniye boyunca doğru biçimde yıkanmalı; tek kullanımlık kağıt havlu ile iyice kurutulmalı ve lensler o şekilde çıkarılarak kutusuna konulmalıdır. Soğuk ve rüzgarlı havalarda göz yaşı kanalı tıkanıklığı olan hastaların şikayetlerinde de artış olur. Gözyaşı kanal tıkanıklığı, gözde sulanmaya neden olur ve devamlı bir hal aldığında ise ameliyatla tedavi edilecek kadar ileri bir boyuta gelebilmektedir. Kardan yansıyan güneş ışınları, gözün kornea, lens ve retina tabakalarına zarar vermektedir. Bu nedenle uzun süre karlı ortamda vakit geçirenlerin özellikle kayak merkezlerinde bulunanların mutlaka UV korumalı güneş gözlüğü kullanması gerekir. Gözler sık sık kırpılmalıdır. 3 saniyede bir göz kırpmak normal olandır. Belirli aralıklarla bilinçli olarak göz kırpmak göz sağlığı için önemlidir. Gözyaşlarının buharlaşmasını yavaşlatmak, engellemek amacıyla; saç kurutma makinesi, klimalar ve pervaneler gibi araçların gözlere direkt hava üflemesinden kaçınılmalıdır. Özellikle rüzgarın şiddetli olduğu zamanlarda dışarı çıkıldığında gözlerin etrafını saran gözlüklerin takılması önerilmektedir.Konjonktivit Hastalığı Hakkında Sık Sorulan SorularKonjonktivit hastalığı bulaşıcı mıdır?Enfeksiyonlara bağlı olan konjonktivitler sıklıkla bulaşıcıdırlar. Hastalığın bulaşmasını engellemek için eller sık yıkanmalı, konjonktiviti olan kişilerle tokalaşmak ve öpüşmekten kaçınılmalıdır. Bu göz enfeksiyonuna yakalanmış kişilerle, aynı havlu ve makyaj malzemeleri kullanılmamalıdır. Adenovirus enfeksiyonu bazı hastalarda gözün kornea tabakasının da tutulmasına neden olmakta ve görmeyi azaltabilmektedir.Konjonktivit hastalığı nereden yayılır?Adenovirus nedeniyle gelişen konjonktivit genellikle kreşler, okullar, hastaneler ve toplu taşıma araçlarında hızla yayılır.Konjonktivit ne kadar zamanda iyileşir?Gözlerde oldukça yoğun kızarıklık ve çapaklanma ile seyreden bu hastalık bir hafta, on gün gibi bir süreçten sonra iyileşirken kimi hastalarda tedavi yapılmadığı takdirde ciddi, kalıcı görme bozukluklarına neden olabilir. Ayrıca göz doktorunun belirlediği sürede kontrole gitmek de çok önemlidir.Konjonktivit tedavi edilmezse ne olur?Alerjik konjonktivitler genelde çocuklarda görülür. Yenidoğan konjonktivit ve çocuklarda konjonktivit görülebilir. Tedavi edilmezse yerleşir. Yerleşme olursa da gözde aşırı kaşıntı meydana gelir. Çok kaşınma ileride keratakonus denilen korneanın incelmesiyle meydana gelen hastalığa neden olur. Bu da kalıcı görme kusurunu beraberinde getirir. Viral konjonktivit tedavi edilmezse tekrarlayan enfeksiyonlarla gözün üzerinde leke oluşturarak görme seviyesinde düşüşe neden olabilir. Eğer uçuk virüsüne bağlı bir konjonktivit olursa bu da kalıcı görme kusuruna neden olur. Bakteriyel konjontivitler hemen iyileşebilir. Ancak yerleşirse günlük yaşantıda görüntüyü bozacaktır. Çünkü sürekli çapaklanma olacaktır. Eğer konjonktivit zamanında teşhis edilip tedavi edilmezse kalıcı görme kusuruna neden olacaktır. Özellikle çocuklarda mutlaka tedavi edilmesi gerekmektedir.Konjonktivitin neden olduğu keratakonus nedir?Göz küresinin en öndeki saydam tabakası olan ve etraftaki cisimleri görmeyi sağlayan korneanın öne doğru bombeliğinin artması (sivrileşmesi) ve aynı zamanda incelmesi ile kendini gösteren hastalığa “keratokonus” adı verilmektedir. Birçok keratokonus hastasında tespit edilen alerjik konjonktivit rahatsızlığı ve buna bağlı gözün sürekli ovalanması da önemli risk faktörleri arasında bulunmaktadır. Yapılan çalışmalar gözü mekanik olarak ovalamanın kornea yapısını kalıcı ya da geçici olarak değiştirebileceğini gösterirken, göz ovalama hareketi hastalığa tetikleyici ya da ilerletici etki yapabilmektedir.Konjonktivit evde tedavi edilir mi?Uzman bir göz hekimi tarafından tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Evde uygulanan yöntemler göze zarar verebilir. Bu nedenle ilk olarak bir göz doktoruna gidilmelidir.Konjonktivite neden olan kuru gözün sebebi nedir?Gözyaşının büyük bir bölümünü aköz tabaka oluşturur. Bu tabaka çeşitli mikroorganizmalara karşı koruyucu görevdedir. Gözdeki gözyaşı film tabakasında gözyaşının sağlıklı üretilebilmesi için önemli olan yağlı bir kısım vardır. Bu tabakanın sağlıklı olmasını sağlayan bezler ise kapaklardadır ve bu tabaka her kirpiğin dibinde bulunur. Bu tabaka sağlıklı çalışmazsa gözyaşı hızlı buharlaşır ve göz kuruluğu meydana gelir. Kitap okurken, bilgisayar başında, telefon ve tablet kullanımında, klimalı yerlerde, şömine başında göz uzun süre açık kaldığında gözyaşının yağlı tabakası gözü nemli tutar. Ama bu doğru çalışmadığında göz kuruluğu oluşur.Göz temizliği konjonktivit hastalığından korunmada önemli mi?Yoğun makyaj yapanlarda, kirpik dibi boyası kullananlarda konjonktivit gelişme riski çok yüksektir. Bu nedenle göz makyajı yapanların temizliğe dikkat etmesi gerekir. Kirpik için özel bakım şampuanları, bebek şampuanları ya da göz temizleme mendilleri kullanılmalıdır. Bu ürünlerin göz doktoru onaylı olması önemlidir.Görmeyi tehdit etmeyen konjonktivit nedenleri nelerdir?Blefarit, hordeolum, kuru göz, şalazyon etkin ve doğru zamanda uygulanan tedavi sayesinde görmeyi tehdit etmez. Ancak orbital selülit, akut glokom, sklerit, üveit, korneal enfeksiyonlar görmeyi tehdit eden konjonktivit nedenlerindendir.Ilık pansumanlar konjonktivite iyi gelir mi?Toplum arasında arpacık konusunda sarımsak, diş macunu, limon gibi bitkisel uygulamalar gözde farklı sorunlara neden olabilir. Bu nedenle bu tür bitkisel yöntemler uygulanmamalıdır. Doktorun verdiği tedavi hasta için yeterlidir. Temiz bir çayla ya ılık suyla yapılan göz pansumanı sorun yaratmaz. Ancak burada çaydan daha çok sıcak pansuman etkisi önemlidir. Hastalar ilk 24 saatte hiçbir şey bulamazsa kaynamış ılık suyla gözü temizleyebilir. Ancak göze fazla bastırmamak, gözü ovalamamak gerekir. Gözü temizlemek için göz mendillerinin doktorun verdiği şekilde kullanılması da önemlidir.Konjonktiviti olanlar lens kullanmalı mı?Lens kullanımı her zaman riski artıracaktır. Bu nedenle lenslerin kullanılmaması, kullanıldıysa hastalık sonrasında bu lenslerin göze değdirilmemesi önemlidir. Hastalık sürecinde gözlük kullanılması ellerin göze temas ettirilmesini önleyici olacaktır. Bu durumdayken kontakt lens kullanılmamalıdır.
Konjonktivit (Kırmızı Göz Hastalığı) Nedir?Kırmızı göz hastalığı olarak da bilinen konjonktivit, gözün beyaz ve şeffaf bölümünü ve göz kapaklarının içini kapsayan tabakanın yani konjonktivanın iltihaplanmasıdır. Gözlerin kırmızı ve şiş (iltihaplı) ve akıntılı olması konjonktivitn en tipik belirtileridir. Bir veya her iki gözde de konjonktivit olabilir. Konjonktivit, konjonktiva isminden gelmektedir.Konjonktivit (Kırmızı Göz Hastalığı) Belirtileri Nelerdir?Halk arasında kırmızı göz hastalığı olarak bilinen konjonktivitte göz veya gözlerde ortaya çıkan belirtiler şunlardır:Konjonktivit Neden Olur?Kırmızı göz hastalığının nedeni kimyasal maddeler ile temas, kontakt lenste aşınma, göze giren yabancı cisimler, duman veya toz gibi iç/dış çevresel faktörler, mantar gibi enfeksiyon, parazit ve virüslerdir. Havada uçuşan bir toz zerresi göz kapaklarının arasından geçerek konjonktivaya ulaşır. Veya bazı virüs tipleri, örneğin grip sonrasında mikrop konjonktivaya yerleşirse viral konjonktivit meydana gelir. Veya gözyaşının azalmasına bağlı kurumayla birlikte kapakların hareketinin yavaşlamasıyla gözün beyazındaki kızarıklığın artmasıyla kuru göze bağlı konjonktivite neden olabilir. Hepsine birden konjonktivit yani kırmızı göz hastalığı sınıfına girmektedir.Konjonktivit Nasıl Teşhis Edilir?Öncelikle hastanın detaylı anamnezi, şikayetleri göz hastalıkları uzmanı tarafından alınır. Konjonktivit göz doktorunun biyomikrokobik muayenesiyle teşhis edilebilir. Viral, bakteriyel ya da alerjik konjonktivit teşhisi yine doktor tarafından konulmaktadır. Eğer tanı doğru konulmazsa ve iyileşme sağlanmazsa gözde farklı komplikasyonlar çıkabilir.Konjonktivit Nasıl Tedavi Edilir?Tedavi viral, bakteriyel ya da alerjik konjonktivit türüne göre değişmektedir. Konjonktivitlerin kökeninde alerji olabilir, kuru göz olabilir, mikrobik, viral olaylar olabilir. Tedavisi mutlaka uzman göz doktorları tarafından yapılmalıdır. Konjonktivitin nedeninin ayırt edilmesi ve buna göre tedavinin düzenlenmesi önemlidir. Kaşıntıyla beraber olan kızarıklık alerjiye bağlı konjonktivit olabilir. Alerjik konjonktivitin tedavisinde göz damlalarıyla alerjinin yaptığı kaşıntı ve kızarıklığın ortadan kaldırılması gerekir.Eğer kuru göz nedeniyle tahriş meydana gelen bir konjonktivit varsa suni gözyaşı damlaları ile tedavi edilip göz yüzeyinin nemlendirilmesi gerekir. Bakteriyel konjonktivit varsa bunu hangi etkinin yaptığı, bu etkinin saptanması gerekirse gözden sürüntü alınıp etken madde saptanabilir, uzman göz hekimi tarafından gereken antibiyotiklerle tedavi yapılmalıdır. Eğer tedavi olunmazsa konjonktivit yerleşip tekrarlar. Konjonktivitleri tedavi ederken kirpik diplerinin hijyeninin de sağlanması gerekmektedir. Konjonktivit damla ve çeşitli pomatlarla tedavi edilir. Konjonktivit reçete edilen ilaçlarla kolaylıkla tedavi edilmektedir.Konjonktivitten Nasıl Korunulur?Konjonktivit Hastalığı Hakkında Sık Sorulan SorularKonjonktivit hastalığı bulaşıcı mıdır?Enfeksiyonlara bağlı olan konjonktivitler sıklıkla bulaşıcıdırlar. Hastalığın bulaşmasını engellemek için eller sık yıkanmalı, konjonktiviti olan kişilerle tokalaşmak ve öpüşmekten kaçınılmalıdır. Bu göz enfeksiyonuna yakalanmış kişilerle, aynı havlu ve makyaj malzemeleri kullanılmamalıdır. Adenovirus enfeksiyonu bazı hastalarda gözün kornea tabakasının da tutulmasına neden olmakta ve görmeyi azaltabilmektedir.Konjonktivit hastalığı nereden yayılır?Adenovirus nedeniyle gelişen konjonktivit genellikle kreşler, okullar, hastaneler ve toplu taşıma araçlarında hızla yayılır.Konjonktivit ne kadar zamanda iyileşir?Gözlerde oldukça yoğun kızarıklık ve çapaklanma ile seyreden bu hastalık bir hafta, on gün gibi bir süreçten sonra iyileşirken kimi hastalarda tedavi yapılmadığı takdirde ciddi, kalıcı görme bozukluklarına neden olabilir. Ayrıca göz doktorunun belirlediği sürede kontrole gitmek de çok önemlidir.Konjonktivit tedavi edilmezse ne olur?Alerjik konjonktivitler genelde çocuklarda görülür. Yenidoğan konjonktivit ve çocuklarda konjonktivit görülebilir. Tedavi edilmezse yerleşir. Yerleşme olursa da gözde aşırı kaşıntı meydana gelir. Çok kaşınma ileride keratakonus denilen korneanın incelmesiyle meydana gelen hastalığa neden olur. Bu da kalıcı görme kusurunu beraberinde getirir. Viral konjonktivit tedavi edilmezse tekrarlayan enfeksiyonlarla gözün üzerinde leke oluşturarak görme seviyesinde düşüşe neden olabilir. Eğer uçuk virüsüne bağlı bir konjonktivit olursa bu da kalıcı görme kusuruna neden olur. Bakteriyel konjontivitler hemen iyileşebilir. Ancak yerleşirse günlük yaşantıda görüntüyü bozacaktır. Çünkü sürekli çapaklanma olacaktır. Eğer konjonktivit zamanında teşhis edilip tedavi edilmezse kalıcı görme kusuruna neden olacaktır. Özellikle çocuklarda mutlaka tedavi edilmesi gerekmektedir.Konjonktivitin neden olduğu keratakonus nedir?Göz küresinin en öndeki saydam tabakası olan ve etraftaki cisimleri görmeyi sağlayan korneanın öne doğru bombeliğinin artması (sivrileşmesi) ve aynı zamanda incelmesi ile kendini gösteren hastalığa “keratokonus” adı verilmektedir. Birçok keratokonus hastasında tespit edilen alerjik konjonktivit rahatsızlığı ve buna bağlı gözün sürekli ovalanması da önemli risk faktörleri arasında bulunmaktadır. Yapılan çalışmalar gözü mekanik olarak ovalamanın kornea yapısını kalıcı ya da geçici olarak değiştirebileceğini gösterirken, göz ovalama hareketi hastalığa tetikleyici ya da ilerletici etki yapabilmektedir.Konjonktivit evde tedavi edilir mi?Uzman bir göz hekimi tarafından tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Evde uygulanan yöntemler göze zarar verebilir. Bu nedenle ilk olarak bir göz doktoruna gidilmelidir.Konjonktivite neden olan kuru gözün sebebi nedir?Gözyaşının büyük bir bölümünü aköz tabaka oluşturur. Bu tabaka çeşitli mikroorganizmalara karşı koruyucu görevdedir. Gözdeki gözyaşı film tabakasında gözyaşının sağlıklı üretilebilmesi için önemli olan yağlı bir kısım vardır. Bu tabakanın sağlıklı olmasını sağlayan bezler ise kapaklardadır ve bu tabaka her kirpiğin dibinde bulunur. Bu tabaka sağlıklı çalışmazsa gözyaşı hızlı buharlaşır ve göz kuruluğu meydana gelir. Kitap okurken, bilgisayar başında, telefon ve tablet kullanımında, klimalı yerlerde, şömine başında göz uzun süre açık kaldığında gözyaşının yağlı tabakası gözü nemli tutar. Ama bu doğru çalışmadığında göz kuruluğu oluşur.Göz temizliği konjonktivit hastalığından korunmada önemli mi?Yoğun makyaj yapanlarda, kirpik dibi boyası kullananlarda konjonktivit gelişme riski çok yüksektir. Bu nedenle göz makyajı yapanların temizliğe dikkat etmesi gerekir. Kirpik için özel bakım şampuanları, bebek şampuanları ya da göz temizleme mendilleri kullanılmalıdır. Bu ürünlerin göz doktoru onaylı olması önemlidir.Görmeyi tehdit etmeyen konjonktivit nedenleri nelerdir?Blefarit, hordeolum, kuru göz, şalazyon etkin ve doğru zamanda uygulanan tedavi sayesinde görmeyi tehdit etmez. Ancak orbital selülit, akut glokom, sklerit, üveit, korneal enfeksiyonlar görmeyi tehdit eden konjonktivit nedenlerindendir.Ilık pansumanlar konjonktivite iyi gelir mi?Toplum arasında arpacık konusunda sarımsak, diş macunu, limon gibi bitkisel uygulamalar gözde farklı sorunlara neden olabilir. Bu nedenle bu tür bitkisel yöntemler uygulanmamalıdır. Doktorun verdiği tedavi hasta için yeterlidir. Temiz bir çayla ya ılık suyla yapılan göz pansumanı sorun yaratmaz. Ancak burada çaydan daha çok sıcak pansuman etkisi önemlidir. Hastalar ilk 24 saatte hiçbir şey bulamazsa kaynamış ılık suyla gözü temizleyebilir. Ancak göze fazla bastırmamak, gözü ovalamamak gerekir. Gözü temizlemek için göz mendillerinin doktorun verdiği şekilde kullanılması da önemlidir.Konjonktiviti olanlar lens kullanmalı mı?Lens kullanımı her zaman riski artıracaktır. Bu nedenle lenslerin kullanılmaması, kullanıldıysa hastalık sonrasında bu lenslerin göze değdirilmemesi önemlidir. Hastalık sürecinde gözlük kullanılması ellerin göze temas ettirilmesini önleyici olacaktır. Bu durumdayken kontakt lens kullanılmamalıdır. | 7,355 |
448 | Hastalıklar | Kolon (Kalın Bağırsak) Kanseri | Kolon kanseri, kolon veya rektumun iç yüzeyinde anormal hücre büyümesi ile başlayan kanser türüdür. Bu büyümeler polip olarak ortaya çıkar. Çoğu polip iyi huylu olsa da, türüne göre, 1 cm'den büyükse, 3'den fazla polip bulunuyorsa polipte displazi görünüyorsa bu polipler zamanla kanserleşebilir. Polipte kanser geliştiğinde bu polipler zamanla kolon ve rektum duvarına doğru büyürler. Kolonu kaplayan normal hücreler kontrolsüz bir şekilde büyür ve değişir. Kolon kanseri yaşamı tehdit eden bir hastalıktır ancak erken teşhis edildiğinde tedavi edilebilir. Genellikle kolonun iç astarındaki poliplerle başlar. Kolon kanseri, kolon veya rektumun iç yüzeyinde anormal hücre büyümesi ile başlayan kanser türüdür. Bu büyümeler polip olarak ortaya çıkar. Çoğu polip iyi huylu olsa da, türüne göre, 1 cm'den büyükse, 3'den fazla polip bulunuyorsa polipte displazi görünüyorsa bu polipler zamanla kanserleşebilir. Polipte kanser geliştiğinde bu polipler zamanla kolon ve rektum duvarına doğru büyürler. Kolonu kaplayan normal hücreler kontrolsüz bir şekilde büyür ve değişir. Kolon kanseri yaşamı tehdit eden bir hastalıktır ancak erken teşhis edildiğinde tedavi edilebilir. Genellikle kolonun iç astarındaki poliplerle başlar.
Kolon (Bağırsak) Kanseri Nedir?Kolon kanseri, kolonun iç astarında bulunan hücrelerin anormal ve kontrolsüz bir şekilde büyümesi ile kalın bağırsakta başlayan kansere verilen isimdir. Kolon ve rektum kalın bağırsağın en uzun kısmıdır. Kalın bağırsak ise sindirim sisteminin son kısmıdır. Sindirim sistemi vücuda giren besinleri parçalayarak kullanılmasını sağlar.Kolon kanseri her yaşta görülebilse de genellikle yaşlı yetişkinleri etkiler. Kolonun içerisinde yer alan polip adı verilen küçük hücre kümelerinin oluşmasıyla meydana gelir. Bu polipler genellikle kanserli değildir fakat bazıları zamanla kolon kanserine dönüşebilir. Polipler vücutta belirti vermediğinden düzenli olarak tarama testleri yaptırmak bu noktada büyük önem taşır. Poliplerin kansere dönüşmeden bulunup çıkarılması kanserin önlenmesine yardımcı olmaktadır. Kolon kanserine kolorektal kanser olarak da adlandırılır. Bu terim kolon kanseri ile rektumda başlayan rektum kanserini birleştirir.Kolon (Bağırsak) Kanseri Neden Olur?Kolon kanserinin oluşumunda; aşırı yağlı, kırmızı et ağırlıklı beslenme, şişmanlık, sigara ve alkol tüketiminin yanı sıra polipler etkilidir. Tarama kolonoskopileri sırasında kalın bağırsakta polip görüldüğünde kanserleşmeden alınarak hastalığın önlenmesi mümkün olmaktadır. Kadınlarda meme ve yumurtalık kanseri hikayesi bulunmasında bu kişilerde kolon kanseri riskini artırmaktadır. Meme ve yumurtalık kanseri olan kişilerde de 50 yaşını beklemeden kolon kanseri açısından tarama yapılması önerilmektedir.Kolon (Bağırsak) Kanseri Belirtileri Nelerdir?Karın ağrısı, dışkıda kan, anemi, uzun süreli ishal ya da kabızlık arasında gidip gelen tuvalet alışkanlığında değişiklik, dışkı şeklinin ince-uzun olması, kilo kaybı ve yorgunluk kolon kanserinin en yaygın belirtileridir.Kolon (bağırsak) kanserinin belirtileri şunları içerir: Devamlı ishal ya da kabız olma gibi dışkılamada değişiklik Dışkıda kan ve/veya rektal bölgede kanama Kansızlık (anemi) Yorgunluk ve halsizlik Dışkının kalem gibi ince ve uzun olması Dışkıda yumurta akı görünümlü salgı Karın ağrısı ya da pelvik ağrı Kilo kaybı Mide bulantısı ve kusma Göz akında ve ciltte sararma Dışkılamaya rağmen bağırsakların boşalmadığı hissi Yutma güçlüğü Yemek yerken çok çabuk doyma hissiDışkılama alışkanlığında değişiklikKolon kanserinde lümen adı verilen bağırsak hareketlerinin geçiş yolu tümör kaynaklı olarak daralır ve büyüyen tümör derin katmanlara yayılabilir. Kolon kanserinin yarattığı bu etki bağırsak dışkılama alışkanlığında değişime neden olur ve kişide kabızlık, ishal ya da bağırsakların boşalmadığı hissi gibi düzeni değişen bağırsak hareketleri oluşmaya başlar.Dışkıda incelme ve renk değişimiKolonda oluşan tümör kolonu tıkayabilir. Kolonda oluşan bu tıkanma dışkının geçeceği alanı kısıtladığı için dışkı normal formuna göre daha ince, kurşun kalem benzeri bir şekilde çıkar.Dışkıda kan bulgusuKolon kanserinde sindirim sisteminde kanama meydana gelir. Sindirim sisteminde oluşan bu kanama dışkıda görünür. Zamanla artan kan kaybı ayrıca kırmızı kan hücresi sayısının azalmasına yani anemiye de yol açar.Karın bölgesinde geçmeyen gaz, kramp veya ağrıKolon veya rektal tümörün sıvı veya katı atık ya da gazın geçişini engellemesine bağlı oluşan bağırsak tıkanıklığı karında ağrı, kramp ve şişkinliğe neden olur.Yine ayrıca bağırsağın sağ tarafını tutan kolon kanseri ile sol tarafını tutan kolon kanseri farklı belirtiler verebilir. Bağırsağın sol tarafı daha dar bir bölge olması nedeni ile bu bölgenin kanserlerinde daha çok dışkıda incelme, kanama, dışkı düzeninde değişme gibi şikayetler görülürken, sağ tarafta ise bağırsak daha geniş olduğundan, kanser burada sinsi bir şekilde ilerlemekte, belirti vermesi daha uzun sürmektedir.Bu belirtileri yaşıyorsanız uzman bir doktora başvurmanız erken tanı için önemlidir.Kolon (Bağırsak) Kanserinin Evreleri Nelerdir?Kolon kanserinin beş aşaması bulunur. Bu dört aşamadan üçünün üç alt aşaması vardır. Kolon kanseri evreleri şu şekildedir:Evre 0: Uzman doktorlar bu aşamaya in situ karsinoma diyebilmektedir. Bu aşama kolon duvarının en iç tabakası olan mukozanızda anormal ya da kanser öncesi hücrelerinin oluşmasıdır.Evre I: Bu aşamada kolon kanseri bağırsak duvarına doğru büyüyerek kas tabakasının ötesine ya da yakın lenf düğümlerine yayılma göstermiştir.Evre II: Kanser bağırsak duvarına doğru yayılmış fakat yakındaki lenf düğümlerine yayılmamıştır. Evre II’nin üç türü bulunur: Evre IIA: Kanser kolon duvarının çoğuna yayılma göstermiştir fakat duvarın dış katmanına kadar büyümemiştir. Evre IIB: Kanser, kolon duvarına dış katmanına ya da duvarın içine yayılma gösterir. Evre IIC: Kanser yakınlardaki bir organa yayılma göstermiştir.Evre III: Bu aşamada kolon kanseri lenf düğümlerine yayılma göstermiştir. Evre III kolon kanserinin de üç alt aşaması bulunur. Evre IIIA: Kolon duvarının birinci veya ikinci katmanlarında kanser bulunur ve ortalama olarak bir ila dört lenf düğümüne yayılmıştır. Evre IIIB: Kanser kolon duvarının nerdeyse tamamını etkiler. Evre IIIC: Kolonun dış katmanında ya da lenf düğümlerinde kanser vardır. Yakındaki bir organa ve lenf noduna yayılan kolon kanseri aşamasıdır.Evre IV: Kolon kanserinin metastaz yaparak vücudun karaciğer, akciğerler veya yumurtalıklar gibi diğer bölgelerine yayıldığı aşamadır. Evre IVA: Bu aşamada kolon kanseri bir organa ya da lenf düğümlerine yayılmıştır. Evre IVB: Kanser birden fazla uzak organa ve daha fazla lenf noduna yayılma göstermiştir. Evre IVC: Kanser uzak organlara, lenf düğümlerine ve karın dokusuna yayılmıştır.Kolon (Bağırsak) Kanseri Risk FaktörleriKolon (kalın bağırsak) kanseri, yaşam tarzı, çevresel etkenlerdeki değişiklikler ve kalıtsal genetik faktörler nedeniyle oluşabilir. Kolon kanseri risk faktörleri şöyle sıralanır:Genetik faktörlerAilesinde daha önce kolorektal kanser görülen kişinin kanser riski fazladır. Kalıtsal genetik faktörler, risk oranını arttırır. Genetik kolorektal kanserler hastalığın sadece %5-10’u oluşturmasına rağmen, bu genetik faktörleri taşıyan insanların hastalanma yaşı diğer kolon kanseri hastalardan daha gençtir ve daha fazla yaşamsal risk taşırYaşKolon kanseri riski yaşla birlikte artar çoğunlukla 50 yaş üzeri kişilerde görülür. 60 yaşın üzerindeki hastaların kolon ve rektum kanserlerine yakalanma oranı, 40 yaş altındaki kişilere göre 10 kat daha fazladır.Bağırsak iltihaplarıEnfeksiyona bağlı olarak kolon mukozasında oluşan ülser yani ülseratif kolit ile ağızdan anüse kadar sindirim sisteminin herhangi bir bölümünde yer alan aralıklı iltihaplar ile ortaya çıkan Crohn hastalığı olmak üzere iki çeşit iltihap bulunur.BeslenmePosasız gıda tüketimi, kabızlığı artırarak dışkının uzun süre bağırsak içinde kalmasına ve o bölgenin kanserleşerek kolon kanseri oluşmasına neden olur. Şarküteri ürünleri, salamuralar, tütsülenmiş etler, mangal türü yiyecekler ve kızartmalar, kabızlık yapan yiyeceklerdirObeziteKadın ya da erkek fark etmeksizin, aşırı kilo kolon kanseri riskini artırır.SigaraYapılan birçok araştırmalarda sigara tüketimi ile kolon kanseri arasında ilişki olduğunu belirtilmiştir.Kolon (Bağırsak) Kanseri Nasıl Teşhis Edilir?Kalın bağırsak kanserini erken evrede saptamanın en etkili yolu düzenli olarak yaptırılan endoskopik incelemelerdir. Bunların başında ise kolonoskopi gelmektedir. Kolonoskopi, hem mevcut bir tümörü erken evrede belirleme hem de kansere yol açabilecek polip ve benzeri sorunları daha kanserleşmeden tespit edip kişiyi kanser gelişiminden koruyabilecek özellikte bir işlemdir. 50 yaşın üzerindeki her bireyin risk durumlarına, kişisel sağlık hikayelerine, aile öykülerine göre 2-5 yıllık aralıklarla kolonoskopik incelemeden geçmeleri önerilir.Kolon kanseri tanısı uzman hekimler önderliğinde bazı testeler ile konur. Hastanın doktora başvurması ve fiziki muayenenin ardından sırasıyla aşağıdaki testler yapılabilir: Dışkıda gizli kan incelenmesi: Son derece basit bir testtir, küçük miktarda dışkı örnekleri laboratuvarda incelenir. Radyolojik tetkikler: Çift kontrastlı kolon grafisi ve bilgisayarlı tomografi yapılmaktadır. Laboratuvar tetkikleri: Tam kan sayımı, biyokimyasal tetkikler yapılmaktadır. Bunların arasında CEA (Karsinoembriyonik antijen) tetkiki kalın bağırsak kanserlerinde kanda yükselebilen ve tanıya yardımcı olan testlerden birisidir. Kesin tanı için endoskopik tetkikler: Rektoskopi, sigmoidoskopi, kolonoskopi ve biyopsi yapılmaktadır. Görülen lezyondan parça alınması ve patolog tarafından incelenmesi yapılır.Kişinin ailesinde 50 yaşından erken kalınbağırsak kanseri vakası varsa, 40 yaşından itibaren kolonoskopi yaptırması şarttır. Kolonoskopinin 5 yılda bir kez tekrarlanması çok önemlidir. Bunun yanında yılda bir kez dışkıda gizli kan bakılması da kanserin belirleyiciliği ve erken tanısı için çok önemlidir. Eğer kişinin ailesinde kalınbağırsak kanseri yoksa 50 yaşından itibaren düzenli olarak 5 yılda bir kolonoskopi yaptırması uygun olur.Kolon (Bağırsak) Kanserinden Nasıl Korunulur?Kolon kanserine karşı sağlığınızı korumanıza yardımcı olacak 6 yol şöyle sıralanabilir:Kanser taraması yaptırınKanser taramaları, belirti ve semptomlar gelişmeden önce kanseri araştıran testlerdir. Bu testler, tedavilerin başarılı olma ihtimalinin daha yüksek olduğu kolon veya rektum kanserini daha erken tespit edebilir.Bol miktarda sebze, meyve ve tam tahıl tüketinSebze, meyve ve tam tahıl içeren besinlerden yararlanmak kolon veya rektum kanseri riskinin azalmasını sağlar.Düzenli olarak egzersiz yapınHareket etmek diğer kanser türlerinde olduğu gibi kanser riskinizi azaltmanıza yardımcı olur.Kilonuzu kontrol altına alınDaha sağlıklı beslenmek ve fiziksel aktiviteyi arttırmak kilo kontrolünü sağlar ve sizi kolon kanserine karşı korur.Sigara içmeyinSigara içen kişilerin kolon veya rektum kanserine yakalanma olasılığı sigara içmeyen kişilere göre daha yüksektir.Alkolden kaçınınAlkol kullanımı kolon kanseri riskini artırmaktadır.Yeterli oranda vitamin alınKalsiyum ve D vitamini yeteri kadar vücuda alınması kolon kanserine karşı korunmak açsısından önemlidir.Kolon (Bağırsak) Kanseri Tedavisi Nasıl Yapılır?Kolon kanserinin tedavisi cerrahi tedavi, radyofrekans ablasyonu, kemoterapi, hedefe yönelik tedavi ve kriyoterapi tedavisi yöntemlerini içerir. Hangi tedavi yönteminin kullanılacağı kolon kanserinin evresi ve durumu dikkate alınarak planlanır. Kolon kanserinde cerrahi prosedür poliplerin kolonoskopi ile alınması olarak bilinen polipektomi ve kanserli bölümü ya da etrafında bulunan küçük boyutlarda dokuyu çıkarmayı içeren kolektomi veya kolostomi işlemlerini içerir.Kolektomide kanserli ve etrafındaki az miktarda sağlıklı doku çıkarılır ve anastamoz adı verilen yöntemle kolonun sağlıklı bölümleri birleştirilir ancak benzer bir yöntem olan kolostomide bu sağlıklı bölümler birleştirilemez, bunun yerine bağırsak karın duvarındaki bir açıklığa taşınır ve atıklar bir torba içinde toplanır.Kolon kanserinde uygulanan tedavi yöntemleri şöyle sıralanabilir:PolipektomiBu ameliyat kolonda yer alan kanserli polipleri ortadan kaldırılması amaçlanır.Kolektomi (rezeksiyon)Uzman doktor kolonun tümör içeren bölümünü ve çevredeki bazı sağlıklı dokuları çıkarır. Anastomoz adı verilen bir prosedürle sağlıklı kolon bölümlerini yeniden birleştirecekler.KolostomiliUzman doktor kolonun tümör içeren bölümünü çıkarır fakat kolektomideki gibi sağlıklı kolon bölümlerini birleştiremez. Bunun yerine kolostomi yaparak bağırsağı karın duvarınızdaki bir açıklığa taşır ve böylece atıklar bir torba içinde toplanır.Radyofrekans ablasyonuBu tedavi yöntemi ile kanser hücrelerini yok etmek için ısı kullanılmaktadır.KemoterapiKolon kanserine neden olan tümörleri küçültmek ve semptomlarını hafifletmek için kemoterapi ilaçlarını kullanabilir.Hedefe yönelik tedaviKolon kanseri hücrelerinin büyümesine ve çoğalmasına neden olan genleri, proteinleri ve dokuları hedef almaktadır.Kolon (Bağırsak) Kanseri Hakkında Sık Sorulan SorularKolon kanseri evreleri nelerdir?Kolon kanseri dört evreden oluşur. Birinci evrede kanser bağırsak duvarına yayılmıştır. Evre 2'de tüm bağırsak katlarına kanser yayılmıştır. Evre 3'te kanser lenf bezlerine yayılır. Evre 4'te karaciğer, karın zarı ve akciğer gibi yerlere sıçrama olur.Kolon kanseri 1. evre belirtileri nelerdir?Kolon kanserinin 1. evre belirtileri, kabızlık, ishal, dışkı renginde ve şeklinde değişiklik, dışkıda kan, anüste kanama, aşırı gaz ile birlikte karın kramplarıdır.Kolon kanseri hangi yaşlarda görülür?Hayatın her evresinde görülebilecek kolon kanseri sıklıkla ileri yaşlarda görülür. Temelde ileri yaş faktörünün önemli olduğu kolon kanserinde genetik yatkınlık, hareketsizlik, aşırı kilo, alkol, tütün kullanımı ve aşırıya kaçan işlenmiş et tüketimi başlıca risk oluşturur.Kolon kanserinin en önemli belirtisi nedir?Kolon kanserinde kalın bağırsağın makat bölgesine yakın olan 15 cm’lik kısımdan gelen kanama en önemli belirtileri arasında yer almaktadır. Ancak kalın bağırsağın ince bağırsağa yakın olan başlangıç kısmından kaynaklanan kolon kanserleri, makattan daha çok gizli kanama ile kan kaybına yol açar ve kansızlık ile kendini gösterir.Kolon kanseri kanaması nasıl olur?Kolon kanseri belirtileri arasında yer alan makatta kanama taze, parlak kırmızı şeklinde olabilmektedir.Kolon kanseri tamamen iyileşir mi?Kanser türlerinin birçoğunda hastalığın farklı organlara yayılma ve sıçrama durumu söz konusu olabilir. Genellikle kolon kanseri karaciğere metastaz yapabilir. Bu durumu önlemek için ameliyat sonrası kemoterapi uygulanabilmektedir.Kolon kanseri ameliyatla geçer mi?Yapılan çalışmalar, onkoloji prensiplerine uygun yapılan ve tecrübeli cerrahlar uygulanan ameliyatlar hastanın geleceği açısından en önemli faktördür.Kolon kanseri ameliyat sonrası tekrarlar mı?Kolon kanserinde ameliyattan sonra hastalığın evresine göre koruyucu olarak tekrarlamaması için kemoterapi uygulanır.Kolon kanseri ölüm riski nedir?En sık görülen kanser türü olan kolon kanseri, hem erkeklerde hem de kadınlarda kansere bağlı ölüm nedenleri arasında üçüncü sırada yer almaktadır. Ancak erken teşhis ve tedavi ile kolon kanseri ölüm riski azaltılabilir.Kolon kanseri ağrısı nerede olur?İshal ve kabızlığın belirti olarak ortaya çıktığı kolon kanserinde sık olarak lavaboya çıkma isteği ve şiddetli karın ağrıları yaşam kalitesini olumsuz etkiler. Özgüven kırılmasına neden olacak bu belirtiler psikolojik olarak zorlayıcı bir dönemi beraberinde getirebilir. Depresyon ve kaygı bozukluklarının yaşanabileceği bu evrede psikolojik destek alımı sağlanabilir.Ailesinde kolon kanser veya polip öyküsü olmayan kişiyim. Kolon kanseri için test yaptırmaya başlamalı mıyım?Genetik geçiş ile hastalıkların bir sonraki kuşağa aktarılması olasıdır. Ancak aile öyküsünün olmaması kolon kanserinin görülmeyeceği anlamına gelmez. Buna bağlı erken dönemde kontrol amaçlı dahi olsa test yaptırılmalıdır.Polipler kolon kanseri olacağım anlamına mı gelir?Polipler genellikle iyi huyludur. Ancak poliplerin kansere neden olup olmayacağı kısmı uzman hekim takibinde mutlaka değerlendirilmelidir.Kolon kanseri genetik midir?Çevresel faktörlerin önemli yer tuttuğu kolon kanserinde bazı genetik bozuklukların ebeveynlerden bir sonraki kuşağa aktarılması olasıdır. Genetik bozukluklar ise çevre faktörü ile gelişebilir.Kadınlar kolon kanseri olabilir mi?Hayati tehdit oluşturan kanser türlerinin başında yer alan kalın bağırsak kanseri diye bilinen kolon kanseri cinsiyet ayrımı olmaksızın kadın ve erkeklerde görülebilir.Kolon kanserini önlemek için ne tür bir diyet takip etmeliyim?Uzmanlar tarafından Akdeniz tipi beslenme şeklinin kolon kanserini önleme noktasında önem rol üstlendiği düşünülmektedir. Yapılan araştırmalara göre aşırıya kaçan kırmızı et tüketimi kolon kanserini tetikleyebilmektedir. Akdeniz tipi beslenme biçimine göre ise kırmızı et tüketimi minimum seviye indirilerek sıklıkla sebze ağırlıklı beslenilir. Günlük yaşamda taze meyvelerin ve sebzelerin pişirilerek tüketilmesi ise bu beslenme tarzının bir parçasıdır.Kolon kanseri kimlerde görülür? İleri yaşta, hareketsiz yaşamı olanlarda, aşırı kilolularda, alkol veya tütün kullananlarda, işlenmiş et ürünü tüketenlerde daha yaygın görüldüğü belirtilmektedir.Kolon kanserinin en sık görüldüğü yer neresidir? Kolon kanseri araştırmalarda Afrikalı, Amerikalı ırklarda daha fazla görüldüğü ifade edilmektedir. Ülkemizde de sık görülen bir kanserdir.Kolon kanseri kan tahlilinde belli olur mu? Tek başına kan tahlili ile kolon kanseri teşhisi konulmaz. Ek tetkikler gerekmektedir.Kolon kanseri neden meydana gelir? Kolorektal kanserin nedenleri; yaşam tarzı, yanlış beslenme, aşırı kilo, çevresel etkenlerdeki değişiklikler ve kalıtsal genetik faktörler olarak sıralanabilir4 evre kolon kanseri iyileşir mi? Evre 4'te ameliyat yapılması tercih edilmez. Kemoterapi ve radyoterapi ile kanserli hücrelerin küçültülmesi amaçlanmaktadır. Her 4 evre hastanın tedavisi ve seyri aynı değildir. Hastalığın yayılımına ve tedavilere verdiği yanıta göre değişir.Kolon kanseri iyi huylu olur mu? Kolon kanseri, kalın bağırsağın kötü huylu tümörüdür. Bazen iyi huylu polipler kansere dönebilir.
Kolon (Bağırsak) Kanseri Nedir?Kolon kanseri, kolonun iç astarında bulunan hücrelerin anormal ve kontrolsüz bir şekilde büyümesi ile kalın bağırsakta başlayan kansere verilen isimdir. Kolon ve rektum kalın bağırsağın en uzun kısmıdır. Kalın bağırsak ise sindirim sisteminin son kısmıdır. Sindirim sistemi vücuda giren besinleri parçalayarak kullanılmasını sağlar.Kolon kanseri her yaşta görülebilse de genellikle yaşlı yetişkinleri etkiler. Kolonun içerisinde yer alan polip adı verilen küçük hücre kümelerinin oluşmasıyla meydana gelir. Bu polipler genellikle kanserli değildir fakat bazıları zamanla kolon kanserine dönüşebilir. Polipler vücutta belirti vermediğinden düzenli olarak tarama testleri yaptırmak bu noktada büyük önem taşır. Poliplerin kansere dönüşmeden bulunup çıkarılması kanserin önlenmesine yardımcı olmaktadır. Kolon kanserine kolorektal kanser olarak da adlandırılır. Bu terim kolon kanseri ile rektumda başlayan rektum kanserini birleştirir.Kolon (Bağırsak) Kanseri Neden Olur?Kolon kanserinin oluşumunda; aşırı yağlı, kırmızı et ağırlıklı beslenme, şişmanlık, sigara ve alkol tüketiminin yanı sıra polipler etkilidir. Tarama kolonoskopileri sırasında kalın bağırsakta polip görüldüğünde kanserleşmeden alınarak hastalığın önlenmesi mümkün olmaktadır. Kadınlarda meme ve yumurtalık kanseri hikayesi bulunmasında bu kişilerde kolon kanseri riskini artırmaktadır. Meme ve yumurtalık kanseri olan kişilerde de 50 yaşını beklemeden kolon kanseri açısından tarama yapılması önerilmektedir.Kolon (Bağırsak) Kanseri Belirtileri Nelerdir?Karın ağrısı, dışkıda kan, anemi, uzun süreli ishal ya da kabızlık arasında gidip gelen tuvalet alışkanlığında değişiklik, dışkı şeklinin ince-uzun olması, kilo kaybı ve yorgunluk kolon kanserinin en yaygın belirtileridir.Kolon (bağırsak) kanserinin belirtileri şunları içerir:Dışkılama alışkanlığında değişiklikKolon kanserinde lümen adı verilen bağırsak hareketlerinin geçiş yolu tümör kaynaklı olarak daralır ve büyüyen tümör derin katmanlara yayılabilir. Kolon kanserinin yarattığı bu etki bağırsak dışkılama alışkanlığında değişime neden olur ve kişide kabızlık, ishal ya da bağırsakların boşalmadığı hissi gibi düzeni değişen bağırsak hareketleri oluşmaya başlar.Dışkıda incelme ve renk değişimiKolonda oluşan tümör kolonu tıkayabilir. Kolonda oluşan bu tıkanma dışkının geçeceği alanı kısıtladığı için dışkı normal formuna göre daha ince, kurşun kalem benzeri bir şekilde çıkar.Dışkıda kan bulgusuKolon kanserinde sindirim sisteminde kanama meydana gelir. Sindirim sisteminde oluşan bu kanama dışkıda görünür. Zamanla artan kan kaybı ayrıca kırmızı kan hücresi sayısının azalmasına yani anemiye de yol açar.Karın bölgesinde geçmeyen gaz, kramp veya ağrıKolon veya rektal tümörün sıvı veya katı atık ya da gazın geçişini engellemesine bağlı oluşan bağırsak tıkanıklığı karında ağrı, kramp ve şişkinliğe neden olur.Yine ayrıca bağırsağın sağ tarafını tutan kolon kanseri ile sol tarafını tutan kolon kanseri farklı belirtiler verebilir. Bağırsağın sol tarafı daha dar bir bölge olması nedeni ile bu bölgenin kanserlerinde daha çok dışkıda incelme, kanama, dışkı düzeninde değişme gibi şikayetler görülürken, sağ tarafta ise bağırsak daha geniş olduğundan, kanser burada sinsi bir şekilde ilerlemekte, belirti vermesi daha uzun sürmektedir.Bu belirtileri yaşıyorsanız uzman bir doktora başvurmanız erken tanı için önemlidir.Kolon (Bağırsak) Kanserinin Evreleri Nelerdir?Kolon kanserinin beş aşaması bulunur. Bu dört aşamadan üçünün üç alt aşaması vardır. Kolon kanseri evreleri şu şekildedir:Evre 0: Uzman doktorlar bu aşamaya in situ karsinoma diyebilmektedir. Bu aşama kolon duvarının en iç tabakası olan mukozanızda anormal ya da kanser öncesi hücrelerinin oluşmasıdır.Evre I: Bu aşamada kolon kanseri bağırsak duvarına doğru büyüyerek kas tabakasının ötesine ya da yakın lenf düğümlerine yayılma göstermiştir.Evre II: Kanser bağırsak duvarına doğru yayılmış fakat yakındaki lenf düğümlerine yayılmamıştır. Evre II’nin üç türü bulunur:Evre III: Bu aşamada kolon kanseri lenf düğümlerine yayılma göstermiştir. Evre III kolon kanserinin de üç alt aşaması bulunur.Evre IV: Kolon kanserinin metastaz yaparak vücudun karaciğer, akciğerler veya yumurtalıklar gibi diğer bölgelerine yayıldığı aşamadır.Kolon (Bağırsak) Kanseri Risk FaktörleriKolon (kalın bağırsak) kanseri, yaşam tarzı, çevresel etkenlerdeki değişiklikler ve kalıtsal genetik faktörler nedeniyle oluşabilir. Kolon kanseri risk faktörleri şöyle sıralanır:Genetik faktörlerAilesinde daha önce kolorektal kanser görülen kişinin kanser riski fazladır. Kalıtsal genetik faktörler, risk oranını arttırır. Genetik kolorektal kanserler hastalığın sadece %5-10’u oluşturmasına rağmen, bu genetik faktörleri taşıyan insanların hastalanma yaşı diğer kolon kanseri hastalardan daha gençtir ve daha fazla yaşamsal risk taşırYaşKolon kanseri riski yaşla birlikte artar çoğunlukla 50 yaş üzeri kişilerde görülür. 60 yaşın üzerindeki hastaların kolon ve rektum kanserlerine yakalanma oranı, 40 yaş altındaki kişilere göre 10 kat daha fazladır.Bağırsak iltihaplarıEnfeksiyona bağlı olarak kolon mukozasında oluşan ülser yani ülseratif kolit ile ağızdan anüse kadar sindirim sisteminin herhangi bir bölümünde yer alan aralıklı iltihaplar ile ortaya çıkan Crohn hastalığı olmak üzere iki çeşit iltihap bulunur.BeslenmePosasız gıda tüketimi, kabızlığı artırarak dışkının uzun süre bağırsak içinde kalmasına ve o bölgenin kanserleşerek kolon kanseri oluşmasına neden olur. Şarküteri ürünleri, salamuralar, tütsülenmiş etler, mangal türü yiyecekler ve kızartmalar, kabızlık yapan yiyeceklerdirObeziteKadın ya da erkek fark etmeksizin, aşırı kilo kolon kanseri riskini artırır.SigaraYapılan birçok araştırmalarda sigara tüketimi ile kolon kanseri arasında ilişki olduğunu belirtilmiştir.Kolon (Bağırsak) Kanseri Nasıl Teşhis Edilir?Kalın bağırsak kanserini erken evrede saptamanın en etkili yolu düzenli olarak yaptırılan endoskopik incelemelerdir. Bunların başında ise kolonoskopi gelmektedir. Kolonoskopi, hem mevcut bir tümörü erken evrede belirleme hem de kansere yol açabilecek polip ve benzeri sorunları daha kanserleşmeden tespit edip kişiyi kanser gelişiminden koruyabilecek özellikte bir işlemdir. 50 yaşın üzerindeki her bireyin risk durumlarına, kişisel sağlık hikayelerine, aile öykülerine göre 2-5 yıllık aralıklarla kolonoskopik incelemeden geçmeleri önerilir.Kolon kanseri tanısı uzman hekimler önderliğinde bazı testeler ile konur. Hastanın doktora başvurması ve fiziki muayenenin ardından sırasıyla aşağıdaki testler yapılabilir:Kişinin ailesinde 50 yaşından erken kalınbağırsak kanseri vakası varsa, 40 yaşından itibaren kolonoskopi yaptırması şarttır. Kolonoskopinin 5 yılda bir kez tekrarlanması çok önemlidir. Bunun yanında yılda bir kez dışkıda gizli kan bakılması da kanserin belirleyiciliği ve erken tanısı için çok önemlidir. Eğer kişinin ailesinde kalınbağırsak kanseri yoksa 50 yaşından itibaren düzenli olarak 5 yılda bir kolonoskopi yaptırması uygun olur.Kolon (Bağırsak) Kanserinden Nasıl Korunulur?Kolon kanserine karşı sağlığınızı korumanıza yardımcı olacak 6 yol şöyle sıralanabilir:Kanser taraması yaptırınKanser taramaları, belirti ve semptomlar gelişmeden önce kanseri araştıran testlerdir. Bu testler, tedavilerin başarılı olma ihtimalinin daha yüksek olduğu kolon veya rektum kanserini daha erken tespit edebilir.Bol miktarda sebze, meyve ve tam tahıl tüketinSebze, meyve ve tam tahıl içeren besinlerden yararlanmak kolon veya rektum kanseri riskinin azalmasını sağlar.Düzenli olarak egzersiz yapınHareket etmek diğer kanser türlerinde olduğu gibi kanser riskinizi azaltmanıza yardımcı olur.Kilonuzu kontrol altına alınDaha sağlıklı beslenmek ve fiziksel aktiviteyi arttırmak kilo kontrolünü sağlar ve sizi kolon kanserine karşı korur.Sigara içmeyinSigara içen kişilerin kolon veya rektum kanserine yakalanma olasılığı sigara içmeyen kişilere göre daha yüksektir.Alkolden kaçınınAlkol kullanımı kolon kanseri riskini artırmaktadır.Yeterli oranda vitamin alınKalsiyum ve D vitamini yeteri kadar vücuda alınması kolon kanserine karşı korunmak açsısından önemlidir.Kolon (Bağırsak) Kanseri Tedavisi Nasıl Yapılır?Kolon kanserinin tedavisi cerrahi tedavi, radyofrekans ablasyonu, kemoterapi, hedefe yönelik tedavi ve kriyoterapi tedavisi yöntemlerini içerir. Hangi tedavi yönteminin kullanılacağı kolon kanserinin evresi ve durumu dikkate alınarak planlanır. Kolon kanserinde cerrahi prosedür poliplerin kolonoskopi ile alınması olarak bilinen polipektomi ve kanserli bölümü ya da etrafında bulunan küçük boyutlarda dokuyu çıkarmayı içeren kolektomi veya kolostomi işlemlerini içerir.Kolektomide kanserli ve etrafındaki az miktarda sağlıklı doku çıkarılır ve anastamoz adı verilen yöntemle kolonun sağlıklı bölümleri birleştirilir ancak benzer bir yöntem olan kolostomide bu sağlıklı bölümler birleştirilemez, bunun yerine bağırsak karın duvarındaki bir açıklığa taşınır ve atıklar bir torba içinde toplanır.Kolon kanserinde uygulanan tedavi yöntemleri şöyle sıralanabilir:PolipektomiBu ameliyat kolonda yer alan kanserli polipleri ortadan kaldırılması amaçlanır.Kolektomi (rezeksiyon)Uzman doktor kolonun tümör içeren bölümünü ve çevredeki bazı sağlıklı dokuları çıkarır. Anastomoz adı verilen bir prosedürle sağlıklı kolon bölümlerini yeniden birleştirecekler.KolostomiliUzman doktor kolonun tümör içeren bölümünü çıkarır fakat kolektomideki gibi sağlıklı kolon bölümlerini birleştiremez. Bunun yerine kolostomi yaparak bağırsağı karın duvarınızdaki bir açıklığa taşır ve böylece atıklar bir torba içinde toplanır.Radyofrekans ablasyonuBu tedavi yöntemi ile kanser hücrelerini yok etmek için ısı kullanılmaktadır.KemoterapiKolon kanserine neden olan tümörleri küçültmek ve semptomlarını hafifletmek için kemoterapi ilaçlarını kullanabilir.Hedefe yönelik tedaviKolon kanseri hücrelerinin büyümesine ve çoğalmasına neden olan genleri, proteinleri ve dokuları hedef almaktadır.Kolon (Bağırsak) Kanseri Hakkında Sık Sorulan SorularKolon kanseri evreleri nelerdir?Kolon kanseri dört evreden oluşur. Birinci evrede kanser bağırsak duvarına yayılmıştır. Evre 2'de tüm bağırsak katlarına kanser yayılmıştır. Evre 3'te kanser lenf bezlerine yayılır. Evre 4'te karaciğer, karın zarı ve akciğer gibi yerlere sıçrama olur.Kolon kanseri 1. evre belirtileri nelerdir?Kolon kanserinin 1. evre belirtileri, kabızlık, ishal, dışkı renginde ve şeklinde değişiklik, dışkıda kan, anüste kanama, aşırı gaz ile birlikte karın kramplarıdır.Kolon kanseri hangi yaşlarda görülür?Hayatın her evresinde görülebilecek kolon kanseri sıklıkla ileri yaşlarda görülür. Temelde ileri yaş faktörünün önemli olduğu kolon kanserinde genetik yatkınlık, hareketsizlik, aşırı kilo, alkol, tütün kullanımı ve aşırıya kaçan işlenmiş et tüketimi başlıca risk oluşturur.Kolon kanserinin en önemli belirtisi nedir?Kolon kanserinde kalın bağırsağın makat bölgesine yakın olan 15 cm’lik kısımdan gelen kanama en önemli belirtileri arasında yer almaktadır. Ancak kalın bağırsağın ince bağırsağa yakın olan başlangıç kısmından kaynaklanan kolon kanserleri, makattan daha çok gizli kanama ile kan kaybına yol açar ve kansızlık ile kendini gösterir.Kolon kanseri kanaması nasıl olur?Kolon kanseri belirtileri arasında yer alan makatta kanama taze, parlak kırmızı şeklinde olabilmektedir.Kolon kanseri tamamen iyileşir mi?Kanser türlerinin birçoğunda hastalığın farklı organlara yayılma ve sıçrama durumu söz konusu olabilir. Genellikle kolon kanseri karaciğere metastaz yapabilir. Bu durumu önlemek için ameliyat sonrası kemoterapi uygulanabilmektedir.Kolon kanseri ameliyatla geçer mi?Yapılan çalışmalar, onkoloji prensiplerine uygun yapılan ve tecrübeli cerrahlar uygulanan ameliyatlar hastanın geleceği açısından en önemli faktördür.Kolon kanseri ameliyat sonrası tekrarlar mı?Kolon kanserinde ameliyattan sonra hastalığın evresine göre koruyucu olarak tekrarlamaması için kemoterapi uygulanır.Kolon kanseri ölüm riski nedir?En sık görülen kanser türü olan kolon kanseri, hem erkeklerde hem de kadınlarda kansere bağlı ölüm nedenleri arasında üçüncü sırada yer almaktadır. Ancak erken teşhis ve tedavi ile kolon kanseri ölüm riski azaltılabilir.Kolon kanseri ağrısı nerede olur?İshal ve kabızlığın belirti olarak ortaya çıktığı kolon kanserinde sık olarak lavaboya çıkma isteği ve şiddetli karın ağrıları yaşam kalitesini olumsuz etkiler. Özgüven kırılmasına neden olacak bu belirtiler psikolojik olarak zorlayıcı bir dönemi beraberinde getirebilir. Depresyon ve kaygı bozukluklarının yaşanabileceği bu evrede psikolojik destek alımı sağlanabilir.Ailesinde kolon kanser veya polip öyküsü olmayan kişiyim. Kolon kanseri için test yaptırmaya başlamalı mıyım?Genetik geçiş ile hastalıkların bir sonraki kuşağa aktarılması olasıdır. Ancak aile öyküsünün olmaması kolon kanserinin görülmeyeceği anlamına gelmez. Buna bağlı erken dönemde kontrol amaçlı dahi olsa test yaptırılmalıdır.Polipler kolon kanseri olacağım anlamına mı gelir?Polipler genellikle iyi huyludur. Ancak poliplerin kansere neden olup olmayacağı kısmı uzman hekim takibinde mutlaka değerlendirilmelidir.Kolon kanseri genetik midir?Çevresel faktörlerin önemli yer tuttuğu kolon kanserinde bazı genetik bozuklukların ebeveynlerden bir sonraki kuşağa aktarılması olasıdır. Genetik bozukluklar ise çevre faktörü ile gelişebilir.Kadınlar kolon kanseri olabilir mi?Hayati tehdit oluşturan kanser türlerinin başında yer alan kalın bağırsak kanseri diye bilinen kolon kanseri cinsiyet ayrımı olmaksızın kadın ve erkeklerde görülebilir.Kolon kanserini önlemek için ne tür bir diyet takip etmeliyim?Uzmanlar tarafından Akdeniz tipi beslenme şeklinin kolon kanserini önleme noktasında önem rol üstlendiği düşünülmektedir. Yapılan araştırmalara göre aşırıya kaçan kırmızı et tüketimi kolon kanserini tetikleyebilmektedir. Akdeniz tipi beslenme biçimine göre ise kırmızı et tüketimi minimum seviye indirilerek sıklıkla sebze ağırlıklı beslenilir. Günlük yaşamda taze meyvelerin ve sebzelerin pişirilerek tüketilmesi ise bu beslenme tarzının bir parçasıdır.Kolon kanseri kimlerde görülür? İleri yaşta, hareketsiz yaşamı olanlarda, aşırı kilolularda, alkol veya tütün kullananlarda, işlenmiş et ürünü tüketenlerde daha yaygın görüldüğü belirtilmektedir.Kolon kanserinin en sık görüldüğü yer neresidir? Kolon kanseri araştırmalarda Afrikalı, Amerikalı ırklarda daha fazla görüldüğü ifade edilmektedir. Ülkemizde de sık görülen bir kanserdir.Kolon kanseri kan tahlilinde belli olur mu? Tek başına kan tahlili ile kolon kanseri teşhisi konulmaz. Ek tetkikler gerekmektedir.Kolon kanseri neden meydana gelir? Kolorektal kanserin nedenleri; yaşam tarzı, yanlış beslenme, aşırı kilo, çevresel etkenlerdeki değişiklikler ve kalıtsal genetik faktörler olarak sıralanabilir4 evre kolon kanseri iyileşir mi? Evre 4'te ameliyat yapılması tercih edilmez. Kemoterapi ve radyoterapi ile kanserli hücrelerin küçültülmesi amaçlanmaktadır. Her 4 evre hastanın tedavisi ve seyri aynı değildir. Hastalığın yayılımına ve tedavilere verdiği yanıta göre değişir.Kolon kanseri iyi huylu olur mu? Kolon kanseri, kalın bağırsağın kötü huylu tümörüdür. Bazen iyi huylu polipler kansere dönebilir. | 12,688 |
449 | Hastalıklar | Kordon Kisti Ve Hidrosel (Su Fıtığı) | Erkek çocuklarında görülen kordon kisti ve hidrosel rahatsızlıklarının temeli, bebeklerin anne karnında oldukları döneme dayanıyor. Hamilelik sürecinde, bebeğin karnında bulunan ve doğum zamanına kadar skrotum denilen torbalara inen yumurtalıkların bu yolculuğu sırasında bazen kasık kanalı çeşitli nedenlerle tam olarak kapanamıyor ve bu durum yumurtalık çevresinin su ile dolmasına sebep oluyor. Hidrosel adı verilen bu durum toplumda “Su fıtığı” olarak biliniyor. Bazı durumlarda ise kanalda açık kalan karın zarı sonradan bazı durumlarda hem karın hem testis kesesi tarafından kapanıp, kasık bölgesinde iki taraflı kapalı kist oluşmasına neden olabiliyor. Bu oluşuma da kordon kisti deniliyor. Genellikle ağrı ve şikayete sebep olmayan bu rahatsızlıkların en önemli belirtisini ise skrotumda yani torbada meydana gelen şişlik oluşturuyor. Bazı vakalarda bu rahatsızlıklar kendiliğinden geçerken, bazı durumlarda da mutlaka cerrahi uygulanması gerekiyor. 30-60 dakika süren hidrosel ve kordon kisti cerrahileri günübirlik uygulanabiliyor. Aynı gün evlerine gidebilen çocuklar fiziksel aktivitelerine rahatlıkla devam edebiliyor. Memorial Ankara Hastanesi Çocuk Cerrahisi Bölümü’nden Op. Dr. Dilan Altıntaş Ural, kordon kisti ve hidrosel ile ilgili bilgi verdi.Erkek çocuklarında görülen kordon kisti ve hidrosel rahatsızlıklarının temeli, bebeklerin anne karnında oldukları döneme dayanıyor. Hamilelik sürecinde, bebeğin karnında bulunan ve doğum zamanına kadar skrotum denilen torbalara inen yumurtalıkların bu yolculuğu sırasında bazen kasık kanalı çeşitli nedenlerle tam olarak kapanamıyor ve bu durum yumurtalık çevresinin su ile dolmasına sebep oluyor. Hidrosel adı verilen bu durum toplumda “Su fıtığı” olarak biliniyor. Bazı durumlarda ise kanalda açık kalan karın zarı sonradan bazı durumlarda hem karın hem testis kesesi tarafından kapanıp, kasık bölgesinde iki taraflı kapalı kist oluşmasına neden olabiliyor. Bu oluşuma da kordon kisti deniliyor. Genellikle ağrı ve şikayete sebep olmayan bu rahatsızlıkların en önemli belirtisini ise skrotumda yani torbada meydana gelen şişlik oluşturuyor. Bazı vakalarda bu rahatsızlıklar kendiliğinden geçerken, bazı durumlarda da mutlaka cerrahi uygulanması gerekiyor. 30-60 dakika süren hidrosel ve kordon kisti cerrahileri günübirlik uygulanabiliyor. Aynı gün evlerine gidebilen çocuklar fiziksel aktivitelerine rahatlıkla devam edebiliyor. Memorial Ankara Hastanesi Çocuk Cerrahisi Bölümü’nden Op. Dr. Dilan Altıntaş Ural, kordon kisti ve hidrosel ile ilgili bilgi verdi.
Kordon kisti ve hidrosel nedir?Kordon kisti: Erkek çocuklarının anne karnında oluşmaya başlayan yumurtalıklarının son durağı skrotum denilen torbalardır. Bu torbalara ulaşmak için karın içerisinde ilerleyen bu yumurtalar, kasık kanalından geçerken yanında karın içi organların üzerini kaplayan periton adı verilen karı zarını da sürüklerler. Bebeğin karın bölgesinden torbalarına doğru periton uzantısı olan kanalda açık kalan karın zarı sonradan bazı durumlarda hem karın hem testis kesesi tarafından kapanıp, kasık bölgesinde iki taraflı kapalı kist oluşmasına neden olabilir. Bu kist kordon kisti ya da kord hidroseli olarak tanımlanır. Hidrosel: Testisler bebeğin karnından torbalarına hamileliğin son iki ayında prosessus vajinalis diye adlandırılan kanaldan geçerek ulaşır. Erkek bebeğin testisleri torbaya vardıktan sonra bu kanalın normalde doğumdan birkaç gün önce kapanarak karın ile olan bağlantısı kesilir. Bazı durumlarda bu kanal kapanmaz ve dar olan bu açıklıktan batın içindeki sıvı geçerek torbaya kadar ulaşıp testis çevresinde şişliğe neden olur. Halk arasında “Su fıtığı” olarak da bilinen bu hastalığa “Hidrosel” denir. Hidrosel yani su fıtığı yeni doğmuş bebeklerde yaygın olarak görülür.Hidrosel çeşitleri nelerdir?Testis hidroseli: Hidrosel, testisi saran iç ve dış zar ile sınırlı kalmışsa buna testis hidroseli denir. Prosessus vajinalis inguinal kanalın, iç delik ağzı ile torbalar arasındaki bir lokalizasyonda kısmen kapanması sonucu kistik bir yapı halini almasına ise kordon kisti denir.Komünikan hidrosel( kominikan hidrosel): Skrotuma inen karın zarının tamamen açık olması ve periton boşluğu ile ilişkili olmasına kommünikan hidrosel denilir. Kommünikan hidrosel varlığında oluşan şişlik çocuk ayakta ve hareketli olduğunda artar. Çocuk uyuyup sakin yatınca azalır veya kaybolur. Sağda daha çok görülür, sıklıkla iki taraflıdır.Nonkomünikan hidrosel: Skrotuma inen karın zarının periton boşluğu ile bağlantısı olmamasına da nonkommünikan (ilişkisiz) hidrosel denir. Nonkommünikan hidroselde ise gün içinde ve hareketle herhangi bir değişiklik olmaz.Abdominoskrotal hidrosel: Hidroselin daha nadir görülen başka şekli de skrotumdan karın boşluğuna kadar uzanan ve karın içi organlara ve böbreklere bası yapabilen abdominoskrotal hidroseldir.Kordon kisti belirtileri nelerdir? Hidrosel belirtileri nelerdir?Hidrosel genellikle herhangi bir ağrıya neden olmaz. Ancak şişliğin şiddetine bağlı olarak ağrı veya rahatsızlık da oluşabilir.Kordon kistinde ise karın içi basınç arttıkça, karın boşluğundaki sıvı açıklıktan geçip, kanal artığının son bölümünde toplanır. Ayrıca, muayene sırasında kasık kanalında bir kitle ele gelir. Ultrasonografide de fark edilen bu kitle, dışı zarla kaplı bir su kesesi gibi görünür. Kordon kistinin yani kord hidroselinin en yaygın semptomu skrotumda(torbada) meydana gelen şiş yapıdır. Kordon kistleri bazı durumlarda bebeklerde hızla huzursuzluk semptomlarına neden olurken, çoğunlukla bu kist yapıları yavaş bir şekilde ve ağrı hissi vermeyerek büyüme gösterir.Bazı durumlarda kordon kist yapısının ağırlığından dolayı huzursuzluk duyusu oluşabilmektedir. Bu kist yapısı içinde bulunan sıvının enfeksiyon kapması durumunda ise bebekler ağrı hissedebilir. Kordon kisti ve hidroselin tanısı nasıl konulur?Hidroselli bir bebekte kasıklarda veya torba içinde rahatsızlık vermeyen, gün içerisinde büyüklük anlamında değişiklik gösterebilen içi su dolu bir şişlik bulunur. Çoğu hastanın tanısı fizik muayene ve transilluminasyon yöntemi ile konur. Hidroseli olan bir hastanın skrotumuna karanlık bir odada ışık kaynağı tutulursa sıvı ışığı geçirdiği için parlak refle alınır ve hidroselde kitlenin içinde sıvı olduğu anlaşılır. Böylece hastaya hidrosel tanısı konabilir. Buna transilluminasyon denir. Uygulanan bu yöntem hekimleri % 100 tanıya götüren bir yöntem olmamakla birlikte yönlendirici olabilir. Ayrıca yapılacak skrotal ultrasonografi ile hidrosel sıvısının miktarına bakılırken; arada kalınan hastalarda da kordon kisti ve inkarsere inguinal herni ayrımına gidilebilir. Bu yöntem radyasyon içermeyen bir tanı yöntemidir. Bu yöntem sayesinde kistin içinde bulunan sıvı maddeyi, sıvı maddenin ne miktarda bulunduğunu ve kist şeklindeki yapının içinde başka oluşumların olup olmadığı değerlendirilebilir.Kordon kisti ve hidrosel tedavisi nasıl uygulanır?Komünike hidroselin büyük çoğunluğu bir yaşına kadar kendiliğinden düzeldiğinden yapılacak operasyon, bir yaşına kadar takip edilip kanalı kapanmayan çocuklarda planlanmalıdır. Kordon kistinin kendiliğinden geçme durumu ise çok ender görülür. Bunun yanında kasık kanalındaki oluşumlara basınç uygulaması sonucu enfekte olma ihtimali nedeniyle cerrahi müdahale gerektirir. Bebeğin ameliyata uygun olması için ilk 6 aylık sürecini bitirmesi beklenir; ancak genellikle ameliyat için bir yaşını geçmesi de önerilir.Kordon kisti ve hidrosel için cerrahi ameliyat kasığın üstünde, karnın altında kalan çizgiler üzerinden yaklaşık 1-2 cm’lik kesi ile vücuda girilmesiyle başlar. Burada açık olan hidrosel kanalı bulunur ve etrafı oluşumlardan serbestleştirilir. Testise giden sperm kanalı ve damarların ön-yan tarafından eldiven parmağı şeklindeki fıtık kesesi bulunarak içi kontrol edilir. Ardından kasık kanalı, içine girdiği bölgeden emilebilen dikişlerle bağlanarak kese çıkartılır. Eğer kesenin içinde yerleşmiş organ varsa ve herhangi bir hasar görmemişse, üzerinden bağlandıktan sonra karın içine geri itilir ve kasık kanalının karın içine girdiği bölge yine emilebilir dikişlerle kapatılır. Sonra bu kanal bağlanarak kasık ile karın içi sıvı akımı engellenir. Ameliyat yaklaşık 30-60 dakika sürer. Günübirlik olan bu ameliyat sonrasında çocuklar aynı gün evlerine gidebilmekte ve günlük aktivasyonlarına devam edebilmektedir. Şartlar uygunsa beraberinde çocukların sünnet işlemi de gerçekleştirilebilir.Komünike olmayan ve testis etrafında oldukça gergin durumda yer alan hidrosel için daha erken yaşta ameliyat mümkündür. Abdominoskrotal hidrosel ise tanı konduğu zaman ameliyat edilmelidir. Tedavide konjenital hidrosellerin iğne aspirasyonuyla boşaltılması çok tehlikeli bir yaklaşım olmakla birlikte; enfeksiyona sebep olarak bebeğin testisini kaybetmesine neden olabilmektedir.KORDON KİSTİ VE HİDROSEL İLE İLGİLİ SIK SORULAN SORULARHidrosel ve kordon kisti cerrahisi ne zaman yapılmalıdır?Komünike olmayan hidrosel ve testis hidroseli cerrahisi için bir yaşına kadar beklenir. Bu vakaların %90’ı kendiliğinden geçer. Bir yaşından sonra hidrosel düzelmemişse hidroselektomi ameliyatı yapmak gerekir.Hidrosel ameliyatı sonrası nelere dikkat edilmelidir?Ameliyat sonrası ilk günlerde kasık ve torbada şişlik ile hafif morluklar olabilir. Bu şişlik ve morluklar birkaç hafta içinde geçer. Ancak aşırı şişlik, kızarıklık, ağrı varsa; yaradan kan ve iltihap geliyorsa; ateş, bulantı, kusma gibi belirtiler ortaya çıkmışsa enfeksiyon gelişmiş olabilir. Böyle durumlarda mutlaka uzman hekim ile irtibata geçilmelidir.Kordon kisti tehlikeli midir?Kord hidroseli “Abdominoskrotal hidrosel” şeklinde meydana gelirse boyutu büyük olduğundan böbreğe baskı uygulaması sonucunda bebeğin üriner sisteminde genişlemeler olmasına neden olmaktadır. Eğer kordon kistine cerrahi müdahale yapılmaz ise bebeğin üriner sistemlerinde genişlemeler meydana gelebilmekte ve bu durum bebeğe zarar verebilmektedir.Kordon kisti ameliyatı komplikasyonları nelerdir?Kordon kisti ameliyatı sonucunda ortaya çıkan komplikasyonlar sıklıkla çok düşüktür ve nadir gözlenir. Bu komplikasyonlar şu şekilde sıralanabilir; Spermatik kortta cerrahi müdahale esnasında kopma durumunun meydana gelmesi. Ameliyat yerinde hematom oluşması Skrotum (torbada) meydana gelen hematom (Damar duvarındaki hasara bağlı olarak, kanın damardan uzaklaşıp farklı bir dokuda toplanması durumu) Testise giden, testisin beslenmesinden ve testisin kan dolaşımından sorumlu damar yapılarında zedelenme gözlenmesi ya da kopmalar meydana gelmesi. Cerrahi müdahale ile bağlanan kasık kanallarının yeniden açılması ya da hekimleri bu kanalı bağlamada sorun yaşaması ve kanalı bağlayamaması Yapılan cerrahi müdahaleye rağmen ameliyattan sonra kordon kistinin tekrarlamasıKordon kisti ameliyatının tam donanımlı hastanelerde ve bu konuda deneyimli cerrahi ekipler tarafından yapılması çok önemlidir.
Kordon kisti ve hidrosel nedir?Kordon kisti: Erkek çocuklarının anne karnında oluşmaya başlayan yumurtalıklarının son durağı skrotum denilen torbalardır. Bu torbalara ulaşmak için karın içerisinde ilerleyen bu yumurtalar, kasık kanalından geçerken yanında karın içi organların üzerini kaplayan periton adı verilen karı zarını da sürüklerler. Bebeğin karın bölgesinden torbalarına doğru periton uzantısı olan kanalda açık kalan karın zarı sonradan bazı durumlarda hem karın hem testis kesesi tarafından kapanıp, kasık bölgesinde iki taraflı kapalı kist oluşmasına neden olabilir. Bu kist kordon kisti ya da kord hidroseli olarak tanımlanır. Hidrosel: Testisler bebeğin karnından torbalarına hamileliğin son iki ayında prosessus vajinalis diye adlandırılan kanaldan geçerek ulaşır. Erkek bebeğin testisleri torbaya vardıktan sonra bu kanalın normalde doğumdan birkaç gün önce kapanarak karın ile olan bağlantısı kesilir. Bazı durumlarda bu kanal kapanmaz ve dar olan bu açıklıktan batın içindeki sıvı geçerek torbaya kadar ulaşıp testis çevresinde şişliğe neden olur. Halk arasında “Su fıtığı” olarak da bilinen bu hastalığa “Hidrosel” denir. Hidrosel yani su fıtığı yeni doğmuş bebeklerde yaygın olarak görülür.Hidrosel çeşitleri nelerdir?Testis hidroseli: Hidrosel, testisi saran iç ve dış zar ile sınırlı kalmışsa buna testis hidroseli denir. Prosessus vajinalis inguinal kanalın, iç delik ağzı ile torbalar arasındaki bir lokalizasyonda kısmen kapanması sonucu kistik bir yapı halini almasına ise kordon kisti denir.Komünikan hidrosel( kominikan hidrosel): Skrotuma inen karın zarının tamamen açık olması ve periton boşluğu ile ilişkili olmasına kommünikan hidrosel denilir. Kommünikan hidrosel varlığında oluşan şişlik çocuk ayakta ve hareketli olduğunda artar. Çocuk uyuyup sakin yatınca azalır veya kaybolur. Sağda daha çok görülür, sıklıkla iki taraflıdır.Nonkomünikan hidrosel: Skrotuma inen karın zarının periton boşluğu ile bağlantısı olmamasına da nonkommünikan (ilişkisiz) hidrosel denir. Nonkommünikan hidroselde ise gün içinde ve hareketle herhangi bir değişiklik olmaz.Abdominoskrotal hidrosel: Hidroselin daha nadir görülen başka şekli de skrotumdan karın boşluğuna kadar uzanan ve karın içi organlara ve böbreklere bası yapabilen abdominoskrotal hidroseldir.Kordon kisti belirtileri nelerdir? Hidrosel belirtileri nelerdir?Hidrosel genellikle herhangi bir ağrıya neden olmaz. Ancak şişliğin şiddetine bağlı olarak ağrı veya rahatsızlık da oluşabilir.Kordon kistinde ise karın içi basınç arttıkça, karın boşluğundaki sıvı açıklıktan geçip, kanal artığının son bölümünde toplanır. Ayrıca, muayene sırasında kasık kanalında bir kitle ele gelir. Ultrasonografide de fark edilen bu kitle, dışı zarla kaplı bir su kesesi gibi görünür. Kordon kistinin yani kord hidroselinin en yaygın semptomu skrotumda(torbada) meydana gelen şiş yapıdır. Kordon kistleri bazı durumlarda bebeklerde hızla huzursuzluk semptomlarına neden olurken, çoğunlukla bu kist yapıları yavaş bir şekilde ve ağrı hissi vermeyerek büyüme gösterir.Bazı durumlarda kordon kist yapısının ağırlığından dolayı huzursuzluk duyusu oluşabilmektedir. Bu kist yapısı içinde bulunan sıvının enfeksiyon kapması durumunda ise bebekler ağrı hissedebilir. Kordon kisti ve hidroselin tanısı nasıl konulur?Hidroselli bir bebekte kasıklarda veya torba içinde rahatsızlık vermeyen, gün içerisinde büyüklük anlamında değişiklik gösterebilen içi su dolu bir şişlik bulunur. Çoğu hastanın tanısı fizik muayene ve transilluminasyon yöntemi ile konur. Hidroseli olan bir hastanın skrotumuna karanlık bir odada ışık kaynağı tutulursa sıvı ışığı geçirdiği için parlak refle alınır ve hidroselde kitlenin içinde sıvı olduğu anlaşılır. Böylece hastaya hidrosel tanısı konabilir. Buna transilluminasyon denir. Uygulanan bu yöntem hekimleri % 100 tanıya götüren bir yöntem olmamakla birlikte yönlendirici olabilir. Ayrıca yapılacak skrotal ultrasonografi ile hidrosel sıvısının miktarına bakılırken; arada kalınan hastalarda da kordon kisti ve inkarsere inguinal herni ayrımına gidilebilir. Bu yöntem radyasyon içermeyen bir tanı yöntemidir. Bu yöntem sayesinde kistin içinde bulunan sıvı maddeyi, sıvı maddenin ne miktarda bulunduğunu ve kist şeklindeki yapının içinde başka oluşumların olup olmadığı değerlendirilebilir.Kordon kisti ve hidrosel tedavisi nasıl uygulanır?Komünike hidroselin büyük çoğunluğu bir yaşına kadar kendiliğinden düzeldiğinden yapılacak operasyon, bir yaşına kadar takip edilip kanalı kapanmayan çocuklarda planlanmalıdır. Kordon kistinin kendiliğinden geçme durumu ise çok ender görülür. Bunun yanında kasık kanalındaki oluşumlara basınç uygulaması sonucu enfekte olma ihtimali nedeniyle cerrahi müdahale gerektirir. Bebeğin ameliyata uygun olması için ilk 6 aylık sürecini bitirmesi beklenir; ancak genellikle ameliyat için bir yaşını geçmesi de önerilir.Kordon kisti ve hidrosel için cerrahi ameliyat kasığın üstünde, karnın altında kalan çizgiler üzerinden yaklaşık 1-2 cm’lik kesi ile vücuda girilmesiyle başlar. Burada açık olan hidrosel kanalı bulunur ve etrafı oluşumlardan serbestleştirilir. Testise giden sperm kanalı ve damarların ön-yan tarafından eldiven parmağı şeklindeki fıtık kesesi bulunarak içi kontrol edilir. Ardından kasık kanalı, içine girdiği bölgeden emilebilen dikişlerle bağlanarak kese çıkartılır. Eğer kesenin içinde yerleşmiş organ varsa ve herhangi bir hasar görmemişse, üzerinden bağlandıktan sonra karın içine geri itilir ve kasık kanalının karın içine girdiği bölge yine emilebilir dikişlerle kapatılır. Sonra bu kanal bağlanarak kasık ile karın içi sıvı akımı engellenir. Ameliyat yaklaşık 30-60 dakika sürer. Günübirlik olan bu ameliyat sonrasında çocuklar aynı gün evlerine gidebilmekte ve günlük aktivasyonlarına devam edebilmektedir. Şartlar uygunsa beraberinde çocukların sünnet işlemi de gerçekleştirilebilir.Komünike olmayan ve testis etrafında oldukça gergin durumda yer alan hidrosel için daha erken yaşta ameliyat mümkündür. Abdominoskrotal hidrosel ise tanı konduğu zaman ameliyat edilmelidir. Tedavide konjenital hidrosellerin iğne aspirasyonuyla boşaltılması çok tehlikeli bir yaklaşım olmakla birlikte; enfeksiyona sebep olarak bebeğin testisini kaybetmesine neden olabilmektedir.KORDON KİSTİ VE HİDROSEL İLE İLGİLİ SIK SORULAN SORULARHidrosel ve kordon kisti cerrahisi ne zaman yapılmalıdır?Komünike olmayan hidrosel ve testis hidroseli cerrahisi için bir yaşına kadar beklenir. Bu vakaların %90’ı kendiliğinden geçer. Bir yaşından sonra hidrosel düzelmemişse hidroselektomi ameliyatı yapmak gerekir.Hidrosel ameliyatı sonrası nelere dikkat edilmelidir?Ameliyat sonrası ilk günlerde kasık ve torbada şişlik ile hafif morluklar olabilir. Bu şişlik ve morluklar birkaç hafta içinde geçer. Ancak aşırı şişlik, kızarıklık, ağrı varsa; yaradan kan ve iltihap geliyorsa; ateş, bulantı, kusma gibi belirtiler ortaya çıkmışsa enfeksiyon gelişmiş olabilir. Böyle durumlarda mutlaka uzman hekim ile irtibata geçilmelidir.Kordon kisti tehlikeli midir?Kord hidroseli “Abdominoskrotal hidrosel” şeklinde meydana gelirse boyutu büyük olduğundan böbreğe baskı uygulaması sonucunda bebeğin üriner sisteminde genişlemeler olmasına neden olmaktadır. Eğer kordon kistine cerrahi müdahale yapılmaz ise bebeğin üriner sistemlerinde genişlemeler meydana gelebilmekte ve bu durum bebeğe zarar verebilmektedir.Kordon kisti ameliyatı komplikasyonları nelerdir?Kordon kisti ameliyatı sonucunda ortaya çıkan komplikasyonlar sıklıkla çok düşüktür ve nadir gözlenir. Bu komplikasyonlar şu şekilde sıralanabilir; | 6,742 |
450 | Hastalıklar | Konka Hipertrofisi (Burun Eti Büyümesi) | Halk arasında burun eti olarak bilinen konkalar, her iki burun deliğinde alt, orta ve üst olmak üzere toplam 6 adet olarak konumlanıyor. Bazen çeşitli sebeplerle şişen ve büyüyen konkalar; konka hipertrofisi (burun eti büyümesi) sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Nefes almayı güçleştiren bu durum yaşam kalitesini de oldukça düşürüyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Kulak Burun Boğaz (KBB) Hastalıkları Bölümü’nden Op. Dr. Mustafa Bilazer, konka hipertrofisi (burun eti büyümesi) hakkında bilgi verdi.Halk arasında burun eti olarak bilinen konkalar, her iki burun deliğinde alt, orta ve üst olmak üzere toplam 6 adet olarak konumlanıyor. Bazen çeşitli sebeplerle şişen ve büyüyen konkalar; konka hipertrofisi (burun eti büyümesi) sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Nefes almayı güçleştiren bu durum yaşam kalitesini de oldukça düşürüyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Kulak Burun Boğaz (KBB) Hastalıkları Bölümü’nden Op. Dr. Mustafa Bilazer, konka hipertrofisi (burun eti büyümesi) hakkında bilgi verdi.
Konka nedir?Konka, burnun geçiş yollarının içindeki kabuk şeklinde kemik, damar ve doku ağları olarak tanımlanır. Konkalar, solunan havanın ısıtılmasından, nemlendirilmesinden ve filtrelenmesinden sorumlu yapılardır. Kemik çıkıntıları olarak bilinen konka, alt, orta ve üst konka olarak ayrılır. Konkalar burun içerisinde çeşitli nedenlere bağlı olarak büyüyebilir ve konka hipertrofisine yani burun eti büyümesine sebebiyet verebilir.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) nedir?Konka hipertrofisi (burun eti büyümesi), burun içerisindeki ısıyı ayarlayan, burun içerisini nemlendiren ve şişip inen dokuların yani burun etlerinin çeşitli sebeplerle büyümesidir. Bu büyüme burnun önemli işlevlerinden biri olan nefes alıp vermeyi olumsuz etkilemektedir. Kişide uyku apnesi, gün içinde konsantrasyon eksikliği, yorgunluk gibi durumlara yol açabilmektedir.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) belirtileri nelerdir?Konka hipertrofisi ağız kapalıyken burundan nefes almada sorun başlaması şeklinde kendini göstermektedir. Geceleri ağız açık uyuma eşlik edebilir. Ağızdan salya akması, horlama, uykudayken nefes durması, burunda tıkanıklık gibi belirtiler gece ve gündüz görülebileceği gibi sadece geceleri de ortaya çıkabilmektedir.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) kimlerde görülür?Konka hipertrofisi daha çok alerjik yapılı kişilerde görülür. Ancak alerji olmadan da görülebilmektedir. Bazense burunda deviasyon dediğimiz kıkırdak ve kemik eğriliği varsa, örneğin eğrilik soldaysa, sağ taraftaki burun eti şişebilir. Normal bir durumdur.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) neden olur?Konka hipertrofisi alerjiye bağlı olabilir ya da deviasyon varsa görülebilmektedir.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) tanısı nasıl konulur?Tanısı basit bir muayenede burun içine endoskopla bakılarak konka hipertrofisi yani burun eti büyümesi rahat bir şekilde görülebilmektedir.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) tedavisi nasıldır?Kişide konka hipertrofisi yani burun eti büyümesi varsa önlem olarak hastanın tozlu ortamlardan uzak kalması, sigara dumanına maruz kalmaması önemlidir. Gece yatarken uyku konforunun artırılması için baş 30 derece yukarıda tutulabilir. İlaç tedavilerinde alerji ilaçları, burun damlaları tedavide kullanılmaktadır. Burun etlerinin kesilerek, yana doğru kırılarak ya da radyofrekans ve lazer gibi yöntemlerle küçültülmesi ilaç tedavilerinin yeterli olmadığı durumlarda en kesin tedavi seçeneğidir.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) Sıkça Sorulan Sorular Konka Hipertrofisine (Burun eti büyümesi) ne iyi gelir?Alerjik durumlarda alerji burun spreyi, deniz suyu gibi destekler şikayetleri azaltmaktadır.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) nasıl geçer?Burun eti büyümesi genellikle ilaç tedavisiyle ya da ameliyat ile geçer. Ancak kesin çözüm ameliyat yani uygun cerrahi yöntemlere başvurulmadır.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) nasıl anlaşılır?Hastanın kronik burun tıkanıklığı olduğunda Konka Hipertrofisi (Burun Eti Büyümesi) varlığından şüphelenilir.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) tedavi edilmezse ne olur?Burunda tıkanıklık kronik hale gelir. Geceleri rahat uyunamaz, ağzı açık uyuyup horlamak yaşam kalitesini oldukça düşürmektedir.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) zararları nelerdir?Konka hipertrofisi yani burun eti büyümesi yaşam konforunu bozan bir rahatsızlıktır. Geceleri sağlıklı uyuyamamak bu nedenle sabahları yorgun uyanmak gün içerisinde de kronik yorgunluğa yol açar. Bu da iş ve sosyal yaşamda sorunları beraberinde getirir.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) baş ağrısı yapar mı?Konka hipertrofisi genellikle baş ağrısına yol açmaz ancak çok büyüyen burun etleri burnun orta kısmına baskı yaparsa baş ağrısı görülebilmektedir. Bu durumda mutlaka uzman doktora başvuruşmalıdır.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) nefes darlığı yapar mı?Konka hipertrofisi (burun eti büyümesi) nefes darlığına neden olabilir. Kişi kaliteli nefes alamaz ve yaşam kalitesi bir anda düşebilir. Burun eti büyümesinin kişiye özel yöntemlerle tedavi edilmesi sayesinde kişi rahat bir şekilde nefes alabilir.
Konka nedir?Konka, burnun geçiş yollarının içindeki kabuk şeklinde kemik, damar ve doku ağları olarak tanımlanır. Konkalar, solunan havanın ısıtılmasından, nemlendirilmesinden ve filtrelenmesinden sorumlu yapılardır. Kemik çıkıntıları olarak bilinen konka, alt, orta ve üst konka olarak ayrılır. Konkalar burun içerisinde çeşitli nedenlere bağlı olarak büyüyebilir ve konka hipertrofisine yani burun eti büyümesine sebebiyet verebilir.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) nedir?Konka hipertrofisi (burun eti büyümesi), burun içerisindeki ısıyı ayarlayan, burun içerisini nemlendiren ve şişip inen dokuların yani burun etlerinin çeşitli sebeplerle büyümesidir. Bu büyüme burnun önemli işlevlerinden biri olan nefes alıp vermeyi olumsuz etkilemektedir. Kişide uyku apnesi, gün içinde konsantrasyon eksikliği, yorgunluk gibi durumlara yol açabilmektedir.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) belirtileri nelerdir?Konka hipertrofisi ağız kapalıyken burundan nefes almada sorun başlaması şeklinde kendini göstermektedir. Geceleri ağız açık uyuma eşlik edebilir. Ağızdan salya akması, horlama, uykudayken nefes durması, burunda tıkanıklık gibi belirtiler gece ve gündüz görülebileceği gibi sadece geceleri de ortaya çıkabilmektedir.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) kimlerde görülür?Konka hipertrofisi daha çok alerjik yapılı kişilerde görülür. Ancak alerji olmadan da görülebilmektedir. Bazense burunda deviasyon dediğimiz kıkırdak ve kemik eğriliği varsa, örneğin eğrilik soldaysa, sağ taraftaki burun eti şişebilir. Normal bir durumdur.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) neden olur?Konka hipertrofisi alerjiye bağlı olabilir ya da deviasyon varsa görülebilmektedir.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) tanısı nasıl konulur?Tanısı basit bir muayenede burun içine endoskopla bakılarak konka hipertrofisi yani burun eti büyümesi rahat bir şekilde görülebilmektedir.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) tedavisi nasıldır?Kişide konka hipertrofisi yani burun eti büyümesi varsa önlem olarak hastanın tozlu ortamlardan uzak kalması, sigara dumanına maruz kalmaması önemlidir. Gece yatarken uyku konforunun artırılması için baş 30 derece yukarıda tutulabilir. İlaç tedavilerinde alerji ilaçları, burun damlaları tedavide kullanılmaktadır. Burun etlerinin kesilerek, yana doğru kırılarak ya da radyofrekans ve lazer gibi yöntemlerle küçültülmesi ilaç tedavilerinin yeterli olmadığı durumlarda en kesin tedavi seçeneğidir.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) Sıkça Sorulan Sorular Konka Hipertrofisine (Burun eti büyümesi) ne iyi gelir?Alerjik durumlarda alerji burun spreyi, deniz suyu gibi destekler şikayetleri azaltmaktadır.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) nasıl geçer?Burun eti büyümesi genellikle ilaç tedavisiyle ya da ameliyat ile geçer. Ancak kesin çözüm ameliyat yani uygun cerrahi yöntemlere başvurulmadır.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) nasıl anlaşılır?Hastanın kronik burun tıkanıklığı olduğunda Konka Hipertrofisi (Burun Eti Büyümesi) varlığından şüphelenilir.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) tedavi edilmezse ne olur?Burunda tıkanıklık kronik hale gelir. Geceleri rahat uyunamaz, ağzı açık uyuyup horlamak yaşam kalitesini oldukça düşürmektedir.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) zararları nelerdir?Konka hipertrofisi yani burun eti büyümesi yaşam konforunu bozan bir rahatsızlıktır. Geceleri sağlıklı uyuyamamak bu nedenle sabahları yorgun uyanmak gün içerisinde de kronik yorgunluğa yol açar. Bu da iş ve sosyal yaşamda sorunları beraberinde getirir.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) baş ağrısı yapar mı?Konka hipertrofisi genellikle baş ağrısına yol açmaz ancak çok büyüyen burun etleri burnun orta kısmına baskı yaparsa baş ağrısı görülebilmektedir. Bu durumda mutlaka uzman doktora başvuruşmalıdır.Konka Hipertrofisi (Burun eti büyümesi) nefes darlığı yapar mı?Konka hipertrofisi (burun eti büyümesi) nefes darlığına neden olabilir. Kişi kaliteli nefes alamaz ve yaşam kalitesi bir anda düşebilir. Burun eti büyümesinin kişiye özel yöntemlerle tedavi edilmesi sayesinde kişi rahat bir şekilde nefes alabilir. | 3,660 |
451 | Hastalıklar | Kontakt Dermatit | Kontakt dermatit, bir maddeyle doğrudan temas sonucu veya ona karşı alerjik reaksiyondan kaynaklanan kaşıntılı bir döküntüdür. Döküntüler bulaşıcı değildir ancak zaman zaman rahatsız edici olabilir.Kontakt dermatit, bir maddeyle doğrudan temas sonucu veya ona karşı alerjik reaksiyondan kaynaklanan kaşıntılı bir döküntüdür. Döküntüler bulaşıcı değildir ancak zaman zaman rahatsız edici olabilir.
Kozmetikler, kokular, mücevherler ve bitkiler gibi birçok madde bu reaksiyona sebebiyet verebilir. Döküntü sıklıkla temas ve maruz kalınmasından sonraki günler içinde ortaya çıkar. Kontakt dermatiti başarılı bir şekilde tedavi etmek için reaksiyonun nedeninin belirlenmesi ve bu durumlardan uzak durulması gerekir. Reaksiyona neden olan maddeden kaçınırsanız döküntü genellikle 2 ila 4 hafta içinde iyileşir.Kontakt Dermatit Nedir?Kontakt dermatit, bir kimyasalla veya başka bir maddeyle temas sonucu tetiklenen ve kaşıntılı döküntüyle ortaya çıkan bir egzama türüdür. Kişi cildi tahriş eden bir madde, organizma, nesne veya kimyasalla temas ederek kontakt dermatite yakalanır.Kontakt dermatit, soruna neden olan maddenin tanımlanması ve kaçınılması durumunda genellikle iyileşir veya tamamen ortadan kalkar. Ayrıca semptomları hafifletmeye yardımcı olacak tedaviler de mevcuttur.Bebeklerden yetişkinlere kadar her yaştan kişiyi etkileyebilen bir durum olan kontakt dermatit riski bazı meslek gruplarında daha yüksektir.Kontakt dermatite yakalanma riski yüksek olan meslek grupları şöyledir: İnşaat işçileri Çiçekçiler Gıda işleyicileri Kuaförler Sağlık hizmeti sunanlar Temizlikçiler Tesisatçılar Mekanik işçileri ve SanatçılarKontakt Dermatit Neden Olur?Kontakt dermatit, cildi tahriş eden veya alerjik reaksiyonu tetikleyen bir maddeye maruz kalınması sonucu meydana gelir. Bu madde bilinen binlerce alerjen veya tahriş edici maddeden kaynaklanabilir. Çoğu zaman insanlarda tahriş edici ve alerjik reaksiyonlar aynı anda görülür. Kontakt dermatit türleri arasında tahriş edici kontakt dermatit en sık görülen tür olarak bilinir.Kontakt dermatite neden olan durumlar şunları içerir: Kobalt Nikel Parfüm Çözücüler Lastik eldivenler Deterjanlar Saç ürünleri Sabun ve temizlik ürünleri Havadaki maddeler Bitkiler Gübreler ve pestisitlerKontakt Dermatit Çeşitleri Nelerdir?Kontakt dermatik, kendi içinde irritan kontakt dermatit ve alerjik kontakt dermatit olarak ikiye ayrılır.Alerjik kontakt dermatitVücudunuzun hoşlanmadığı bir maddeye (alerjene) karşı alerjik reaksiyon göstermesi alerjik kontakt dermatit olarak tanımlanır. Yaygın alerjenler arasında mücevher metalleri (nikel gibi), kozmetik ürünler, kokular ve koruyucular bulunur. Kaşıntılı döküntülerin ortaya çıkması ve bunlara maruz kaldıktan sonra birkaç gün sürebilir.İrritan kontakt dermatit Tahriş edici kontakt dermatit olarak da adlandırılan irritan kontakt dermatit, en sık görülen kontakt dermatit türüdür. Bu dermatit türü ağrılı döküntü, tahriş edici bir maddeye tepki olarak hızla ortaya çıkma eğilimindedir. Yaygın tahriş edici maddeler arasında deterjanlar, sabun, temizleyiciler ve asit bulunur.Kontakt Dermatit Belirtileri Nelerdir?Kaşıntılı döküntü, kontakt dermatitin en yaygın görülen belirtisi olarak karşımıza çıkar. Kaşıntılı döküntüyle birlikte koyu lekeler, pullu cilt ve kabarcıklar da kontakt dermatit belirtileri arasındadır.Kaşıntılı döküntüyle ortaya çıkan kontakt dermatit belirtileri şunları içerir: Ciltte kaşıntılı döküntüler Cillte kaşınma, kuruma, kabarma ve çatlama Kırmızıdan daha koyuya dönen cilt tonu Ciltte şişme, yanma ve hassasiyet Cildin pul pul olması Kabuklanmayla ortaya çıkan kabarcıklarKontakt dermatit vakalarında en yoğun ve şiddetli reaksiyon genellikle temas edilen bölgede yaşanır. Birçok cilt rahatsızlıklarıyla benzer belirtiler gösteren kontakt dermatit için dermatoloji uzmanına başvurmanız gerekebilir.Kontakt Dermatit Nasıl Teşhis Edilir?Doktor tarafından fizik muayene yapıldıktan ve belirtiler gözden geçirildikten sonra kontakt dermatit tanısı konulabilir. Tahriş edici kontakt dermatitin nedenini belirlemek için genellikle yama testi olarak da bilinen alerji testi yapılır. Yama testi için doktor cilde yapışkan bir yama yerleştirir. Bu yama yaygın alerjenlerle kaplanmıştır. Yamayı çıkarıldığında, yamadaki alerjenlerin ciltte alerjik bir reaksiyonu tetikleyip tetiklemediği belirlenir.Ayrıca nadir de olsa, cilt döküntüsünden doku örneği alıp mikroskop altında incelenmek üzere bir cilt kültürü veya biyopsi yapılabilir.Kontakt Dermatit Tedavisi Nasıl Yapılır?Kontakt dermatit tedavisi hem alerjik hem de irritan kontakt dermatit için aynı şekilde uygulanır. Kontakt dermatit tedavisi şunları içerirAlerjenlerden kaçınmak: Kızarıklığa sebep olan alerjen durumlardan uzak durmak kontakt dermatit tedavisinin başında gelir.Şişlik ve kaşıntıyı hafifletmek için ilaç kullanmak: İlaçlar arasında reçetesiz satılan kaşıntı önleyici kremler, topikal veya oral antihistaminikler, kortikosteroid kremler veya oral bir steroid olan prednizon bulunabilir. İmmünosupresan ilaçlar ise nadir olarak tercih edilir.Kontakt Dermatit Hakkında Sık Sorulan SorularKontakt dermatit nasıl geçer?Kontakt dermatit genellikle kortizon içeren merhemler, kremler ve nemlendiricilerle tedavi edilebilir. Ayrıca doktor tarafından kontakt dermatiğin şiddetine göre tedavi süreci de değerlendirilebilir.Kontakt dermatit iz bırakır mı?Kontakt dermatitte genellikle kaşıntılı döküntüler, kabarcıklar, kabuklanmalar ve lekeler ortaya çıkar. Bunlar tedavi edilmediği takdirde iz bırakma ihtimali vardır.Kontakt dermatit bulaşıcı mıdır?Kontakt dermatit özünde bulaşıcı bir durum değildir ancak zehirli sarmaşık gibi bir alerjenle karşılaşırsanız kendinizi dezenfekte etmeden başka birinin cildiyse temas ederseniz alerjenin o kişiye bulaşması mümkündür. Yani kontakt dermatit için vücudunuzun tepkisi, ona dokunan maddeye özeldir ve herkeste aynı şekilde reaksiyon göstermeyebilir.
Kozmetikler, kokular, mücevherler ve bitkiler gibi birçok madde bu reaksiyona sebebiyet verebilir. Döküntü sıklıkla temas ve maruz kalınmasından sonraki günler içinde ortaya çıkar. Kontakt dermatiti başarılı bir şekilde tedavi etmek için reaksiyonun nedeninin belirlenmesi ve bu durumlardan uzak durulması gerekir. Reaksiyona neden olan maddeden kaçınırsanız döküntü genellikle 2 ila 4 hafta içinde iyileşir.Kontakt Dermatit Nedir?Kontakt dermatit, bir kimyasalla veya başka bir maddeyle temas sonucu tetiklenen ve kaşıntılı döküntüyle ortaya çıkan bir egzama türüdür. Kişi cildi tahriş eden bir madde, organizma, nesne veya kimyasalla temas ederek kontakt dermatite yakalanır.Kontakt dermatit, soruna neden olan maddenin tanımlanması ve kaçınılması durumunda genellikle iyileşir veya tamamen ortadan kalkar. Ayrıca semptomları hafifletmeye yardımcı olacak tedaviler de mevcuttur.Bebeklerden yetişkinlere kadar her yaştan kişiyi etkileyebilen bir durum olan kontakt dermatit riski bazı meslek gruplarında daha yüksektir.Kontakt dermatite yakalanma riski yüksek olan meslek grupları şöyledir:Kontakt Dermatit Neden Olur?Kontakt dermatit, cildi tahriş eden veya alerjik reaksiyonu tetikleyen bir maddeye maruz kalınması sonucu meydana gelir. Bu madde bilinen binlerce alerjen veya tahriş edici maddeden kaynaklanabilir. Çoğu zaman insanlarda tahriş edici ve alerjik reaksiyonlar aynı anda görülür. Kontakt dermatit türleri arasında tahriş edici kontakt dermatit en sık görülen tür olarak bilinir.Kontakt dermatite neden olan durumlar şunları içerir:Kontakt Dermatit Çeşitleri Nelerdir?Kontakt dermatik, kendi içinde irritan kontakt dermatit ve alerjik kontakt dermatit olarak ikiye ayrılır.Alerjik kontakt dermatitVücudunuzun hoşlanmadığı bir maddeye (alerjene) karşı alerjik reaksiyon göstermesi alerjik kontakt dermatit olarak tanımlanır. Yaygın alerjenler arasında mücevher metalleri (nikel gibi), kozmetik ürünler, kokular ve koruyucular bulunur. Kaşıntılı döküntülerin ortaya çıkması ve bunlara maruz kaldıktan sonra birkaç gün sürebilir.İrritan kontakt dermatit Tahriş edici kontakt dermatit olarak da adlandırılan irritan kontakt dermatit, en sık görülen kontakt dermatit türüdür. Bu dermatit türü ağrılı döküntü, tahriş edici bir maddeye tepki olarak hızla ortaya çıkma eğilimindedir. Yaygın tahriş edici maddeler arasında deterjanlar, sabun, temizleyiciler ve asit bulunur.Kontakt Dermatit Belirtileri Nelerdir?Kaşıntılı döküntü, kontakt dermatitin en yaygın görülen belirtisi olarak karşımıza çıkar. Kaşıntılı döküntüyle birlikte koyu lekeler, pullu cilt ve kabarcıklar da kontakt dermatit belirtileri arasındadır.Kaşıntılı döküntüyle ortaya çıkan kontakt dermatit belirtileri şunları içerir:Kontakt dermatit vakalarında en yoğun ve şiddetli reaksiyon genellikle temas edilen bölgede yaşanır. Birçok cilt rahatsızlıklarıyla benzer belirtiler gösteren kontakt dermatit için dermatoloji uzmanına başvurmanız gerekebilir.Kontakt Dermatit Nasıl Teşhis Edilir?Doktor tarafından fizik muayene yapıldıktan ve belirtiler gözden geçirildikten sonra kontakt dermatit tanısı konulabilir. Tahriş edici kontakt dermatitin nedenini belirlemek için genellikle yama testi olarak da bilinen alerji testi yapılır. Yama testi için doktor cilde yapışkan bir yama yerleştirir. Bu yama yaygın alerjenlerle kaplanmıştır. Yamayı çıkarıldığında, yamadaki alerjenlerin ciltte alerjik bir reaksiyonu tetikleyip tetiklemediği belirlenir.Ayrıca nadir de olsa, cilt döküntüsünden doku örneği alıp mikroskop altında incelenmek üzere bir cilt kültürü veya biyopsi yapılabilir.Kontakt Dermatit Tedavisi Nasıl Yapılır?Kontakt dermatit tedavisi hem alerjik hem de irritan kontakt dermatit için aynı şekilde uygulanır. Kontakt dermatit tedavisi şunları içerirAlerjenlerden kaçınmak: Kızarıklığa sebep olan alerjen durumlardan uzak durmak kontakt dermatit tedavisinin başında gelir.Şişlik ve kaşıntıyı hafifletmek için ilaç kullanmak: İlaçlar arasında reçetesiz satılan kaşıntı önleyici kremler, topikal veya oral antihistaminikler, kortikosteroid kremler veya oral bir steroid olan prednizon bulunabilir. İmmünosupresan ilaçlar ise nadir olarak tercih edilir.Kontakt Dermatit Hakkında Sık Sorulan SorularKontakt dermatit nasıl geçer?Kontakt dermatit genellikle kortizon içeren merhemler, kremler ve nemlendiricilerle tedavi edilebilir. Ayrıca doktor tarafından kontakt dermatiğin şiddetine göre tedavi süreci de değerlendirilebilir.Kontakt dermatit iz bırakır mı?Kontakt dermatitte genellikle kaşıntılı döküntüler, kabarcıklar, kabuklanmalar ve lekeler ortaya çıkar. Bunlar tedavi edilmediği takdirde iz bırakma ihtimali vardır.Kontakt dermatit bulaşıcı mıdır?Kontakt dermatit özünde bulaşıcı bir durum değildir ancak zehirli sarmaşık gibi bir alerjenle karşılaşırsanız kendinizi dezenfekte etmeden başka birinin cildiyse temas ederseniz alerjenin o kişiye bulaşması mümkündür. Yani kontakt dermatit için vücudunuzun tepkisi, ona dokunan maddeye özeldir ve herkeste aynı şekilde reaksiyon göstermeyebilir. | 3,872 |
452 | Hastalıklar | Koroner Arter Hastalığı | Koroner arter hastalığı (KAH), kalp kasınıza kan sağlayan koroner arterlerde plak birikmesi ya da daralması durumunda ortaya çıkan bir hastalıktır. Göğüste meydana gelen ağrı en sık görülen koroner arter hastalığı belirtisidir. Hastalık tedavi edilmediği durumda ilerleyerek kalp krizine ya da kalp yetmezliğine neden olabilir. Oluşma nedenine bağlı olarak koroner arter hastalığı tedavisi de farklılık gösterir.Koroner arter hastalığı (KAH), kalp kasınıza kan sağlayan koroner arterlerde plak birikmesi ya da daralması durumunda ortaya çıkan bir hastalıktır. Göğüste meydana gelen ağrı en sık görülen koroner arter hastalığı belirtisidir. Hastalık tedavi edilmediği durumda ilerleyerek kalp krizine ya da kalp yetmezliğine neden olabilir. Oluşma nedenine bağlı olarak koroner arter hastalığı tedavisi de farklılık gösterir.
Koroner Arter Hastalığı Nedir?Koroner arter hastalığı, kolesterol birikintileri veya yağlı bir madde olan plakların kalp kasını besleyen koroner arterde daralma ya da tıkanmaya sebep olduğu kalp damar hastalığıdır. Koroner arter daraldığında ya da tıkandığında bu damarlar kalbe yeterli kan, oksijen ve besin sağlayamaz, sonuç olarak kan akımının azalır ya da tamamen kesilir.Koroner kalp hastalığı veya iskemik kalp hastalığı olarak da adlandırılan bu hastalık, arter duvarlarında plaklar oluşmaya başladığında gelişme eğilimi gösterir. Oluşan bu plaklar atardamarların daralmasına neden olarak kalbe giden kan akışını azaltır. Bu durum iltihaba zemin hazırlar ve sertleşmeye neden olur. Yüksek kolesterol, sigara ve diğer faktörler koroner arter hastalıklarını oluşturur.Koroner Arter Hastalığı Türleri Nelerdir?Koroner arter hastalığının iki ana türü bulunur. Bu türler şöyle sıralanabilir:Stabil iskemik kalp hastalığıKoroner arterler yıllar içerisinde giderek daralarak kronik bir forma girebilir. Bu noktada kalbe daha az oksijen gitmeye başlar. Bazı semptomlar görülse de her gün bu belirtilere rastlanabilir.Akut koroner sendromAkut koroner sendrom, acil durum gerektiren bir form olarak görülür. Koroner arterde plağın aniden yırtılmasıyla kalbe kan akışını engelleyen kan pıhtısı meydana gelir. Bu da ani kalp krizlerine zemin hazırlar.Koroner Arter Hastalığı Belirtileri Nelerdir?Bazı kişilerde koroner arter hastalığı belirtileri görülmezken bazı kişilerde nefes darlığı, göğüs ağrısı ve fiziksel aktivitenin kısıtlanması şeklinde görülür. Koroner arter hastalığının en yaygın görülen belirtileri şöyle sıralanır: Göğüs ağrısı ve göğüste rahatsızlık hissi (anjina) Fiziksel aktivite veya duygusal sıkıntı yaşamak Nefes darlığı Zayıflık, baş dönmesi, mide bulantısı Bazen koroner arter hastalığının ilk belirtisi kalp krizidir.Zamanla koroner arter hastalığı kalp kasının zayıflamasına neden olabilir. Bu da kalbin gerektiği gibi kan pompalayamadığı ciddi bir durum olan kalp yetmezliğine yol açabilir.Koroner Arter Hastalığı Neden Olur?Koroner arter hastalığı, damar sertliği yani aeroskleroz nedeniyle meydana gelir. Ateroskleroz, vücutta arterlerde zamanla plak birikmesi durumdur. Bu plaklar koroner arterde kan akışını etkileyerek koroner arter hastalığına neden olur.Plaklar atardamarlarınızı tıkayarak, zarar verebilir. Bu da vücudun belirli bir kısmına kan akışını sınırlar veya durdurur. Koroner arterlerde plak oluştuğunda kalp kası yeterli oranda kan alamadığından kalbin düzgün çalışması için ihtiyaç duyduğu oksijeni sağlanamaz. Koroner arter hastalığı nedenleri şöyle sıralanır: Aşırı sigara ve alkol tüketimi Yüksek kolesterol Yüksek tansiyon (hipertansiyon) DiyabetKoroner Arter Hastalığının Risk Faktörleri Nelerdir?Koroner arter hastalığının birçok risk faktörü bulunur. Yaşam tarzında yapılan değişikliklerle ya ilaç tedavisi ile bu riskler azaltılabilir. Koroner arter hastalığı risk faktörleri şöyle sıralanır: 45-55 yaş üzerinde olmak Ailede kalp hastalığının görülmesi Yetersiz uyku Yeterli oranda egzersiz yapmamak Tütün ürünleri kullanmak Anemi Kronik böbrek hastalığı HIV/AIDS Erken menopozKoroner Arter Hastalığı Nasıl Teşhis Edilir?Uzman doktor fiziki muayenenin ardından koroner arter hastalığını teşhis edebilir. Fiziki muayeneyi yaparken kan basıncını ölçer, stetoskopla kalbinizin sesini dinler, tıbbi geçmişiniz ve yaşam tarzınız hakkında bilgiler toplar. Tüm bu bilgiler doğrultusunda kalp krizi riskinizi belirler.Bunun yanında koroner arter hastalığının daha net teşhisi için şu testler istenebilir: Kan testleri Bilgisayarlı tomografi (BT) Kalp MRI (manyetik rezonans görüntüleme) Ekokardiyogram (EKO) Elektrokardiyogram (EKG/EKG) Egzersiz stres testi Göğüs röntgeniKoroner Arter Hastalığı Nasıl Tedavi Edilir?Koroner arter hastalığında, yaşam tarzı değişiklikleri, risk faktörü yönetimi ve ilaçlar içeren bir tedavi yöntemi uygulanabilir. Bazı kişilerin ameliyata ihtiyacı olabilir. Koroner arter hastalığı tedavisi şu durumları içerebilir: Yaşam tarzında değişiklikler yapmak Egzersiz planı oluşturmak Kronik hastalıkları yönetmek İlaçlarla tansiyonu, kolesterolü düşürmekHastalık ilerlediği durumda ise koroner anjiyoplasti ve koroner arter bypass grefti uygulanabilir.Koroner Arter Hastalığı Hakkında Sık Sorulan SorularKoroner arter hastalığı iyileşir mi?Koroner arter hastalığı olan kişilerin damarlarının tedavisinde ilaçlardan, koroner balon anjiyoplastiden ve koroner bypass ameliyatından yararlanılır. Bu da hastalığın iyileşmesine yardımcı olur.Koroner arter hastalığı tedavi edilmezse ne olur?Koroner arter hastalığı tedavi edilmediği durumda kalp krizi, kalp yetmezliği, anjina, aritmi gibi sağlık sorunlarına neden olur.
Koroner Arter Hastalığı Nedir?Koroner arter hastalığı, kolesterol birikintileri veya yağlı bir madde olan plakların kalp kasını besleyen koroner arterde daralma ya da tıkanmaya sebep olduğu kalp damar hastalığıdır. Koroner arter daraldığında ya da tıkandığında bu damarlar kalbe yeterli kan, oksijen ve besin sağlayamaz, sonuç olarak kan akımının azalır ya da tamamen kesilir.Koroner kalp hastalığı veya iskemik kalp hastalığı olarak da adlandırılan bu hastalık, arter duvarlarında plaklar oluşmaya başladığında gelişme eğilimi gösterir. Oluşan bu plaklar atardamarların daralmasına neden olarak kalbe giden kan akışını azaltır. Bu durum iltihaba zemin hazırlar ve sertleşmeye neden olur. Yüksek kolesterol, sigara ve diğer faktörler koroner arter hastalıklarını oluşturur.Koroner Arter Hastalığı Türleri Nelerdir?Koroner arter hastalığının iki ana türü bulunur. Bu türler şöyle sıralanabilir:Stabil iskemik kalp hastalığıKoroner arterler yıllar içerisinde giderek daralarak kronik bir forma girebilir. Bu noktada kalbe daha az oksijen gitmeye başlar. Bazı semptomlar görülse de her gün bu belirtilere rastlanabilir.Akut koroner sendromAkut koroner sendrom, acil durum gerektiren bir form olarak görülür. Koroner arterde plağın aniden yırtılmasıyla kalbe kan akışını engelleyen kan pıhtısı meydana gelir. Bu da ani kalp krizlerine zemin hazırlar.Koroner Arter Hastalığı Belirtileri Nelerdir?Bazı kişilerde koroner arter hastalığı belirtileri görülmezken bazı kişilerde nefes darlığı, göğüs ağrısı ve fiziksel aktivitenin kısıtlanması şeklinde görülür. Koroner arter hastalığının en yaygın görülen belirtileri şöyle sıralanır:Zamanla koroner arter hastalığı kalp kasının zayıflamasına neden olabilir. Bu da kalbin gerektiği gibi kan pompalayamadığı ciddi bir durum olan kalp yetmezliğine yol açabilir.Koroner Arter Hastalığı Neden Olur?Koroner arter hastalığı, damar sertliği yani aeroskleroz nedeniyle meydana gelir. Ateroskleroz, vücutta arterlerde zamanla plak birikmesi durumdur. Bu plaklar koroner arterde kan akışını etkileyerek koroner arter hastalığına neden olur.Plaklar atardamarlarınızı tıkayarak, zarar verebilir. Bu da vücudun belirli bir kısmına kan akışını sınırlar veya durdurur. Koroner arterlerde plak oluştuğunda kalp kası yeterli oranda kan alamadığından kalbin düzgün çalışması için ihtiyaç duyduğu oksijeni sağlanamaz. Koroner arter hastalığı nedenleri şöyle sıralanır:Koroner Arter Hastalığının Risk Faktörleri Nelerdir?Koroner arter hastalığının birçok risk faktörü bulunur. Yaşam tarzında yapılan değişikliklerle ya ilaç tedavisi ile bu riskler azaltılabilir. Koroner arter hastalığı risk faktörleri şöyle sıralanır:Koroner Arter Hastalığı Nasıl Teşhis Edilir?Uzman doktor fiziki muayenenin ardından koroner arter hastalığını teşhis edebilir. Fiziki muayeneyi yaparken kan basıncını ölçer, stetoskopla kalbinizin sesini dinler, tıbbi geçmişiniz ve yaşam tarzınız hakkında bilgiler toplar. Tüm bu bilgiler doğrultusunda kalp krizi riskinizi belirler.Bunun yanında koroner arter hastalığının daha net teşhisi için şu testler istenebilir:Koroner Arter Hastalığı Nasıl Tedavi Edilir?Koroner arter hastalığında, yaşam tarzı değişiklikleri, risk faktörü yönetimi ve ilaçlar içeren bir tedavi yöntemi uygulanabilir. Bazı kişilerin ameliyata ihtiyacı olabilir. Koroner arter hastalığı tedavisi şu durumları içerebilir:Hastalık ilerlediği durumda ise koroner anjiyoplasti ve koroner arter bypass grefti uygulanabilir.Koroner Arter Hastalığı Hakkında Sık Sorulan SorularKoroner arter hastalığı iyileşir mi?Koroner arter hastalığı olan kişilerin damarlarının tedavisinde ilaçlardan, koroner balon anjiyoplastiden ve koroner bypass ameliyatından yararlanılır. Bu da hastalığın iyileşmesine yardımcı olur.Koroner arter hastalığı tedavi edilmezse ne olur?Koroner arter hastalığı tedavi edilmediği durumda kalp krizi, kalp yetmezliği, anjina, aritmi gibi sağlık sorunlarına neden olur. | 3,346 |
453 | Hastalıklar | Köpek Memesi Hastalığı (Hidradenitis Süppürativa) Nedir? | Tıbbi adı hidradenitis süppürativa olan köpek memesi hastalığı, ergenlik döneminde ortaya çıkan, koltuk altları, göğüs altları ya da göğüs bölgesinde, kasıklarda, kalçalarda ve anogenital bölgede akıntılı, ağrılı şişliklerle seyreden kronik bir hastalıktır.Tıbbi adı hidradenitis süppürativa olan köpek memesi hastalığı, ergenlik döneminde ortaya çıkan, koltuk altları, göğüs altları ya da göğüs bölgesinde, kasıklarda, kalçalarda ve anogenital bölgede akıntılı, ağrılı şişliklerle seyreden kronik bir hastalıktır.
Hidradenitis Süppürativa (Köpek Memesi Hastalığı) nedir?Hidradenitis Süppürativa (köpek memesi hastalığı), ciltte apselere ve yara izlerine neden olan ağrılı, uzun süreli bir cilt hastalığıdır. Otoinflamatuar bir rahatsızlık olan köpek memesi hastalığı, kıl köklerine saldıran ve vücudun özellikle terleyen bölgelerinde ağrılı, tekrarlayan apselere neden olan iyileşme ve alevlenme evreleriyle ortaya çıkan bir rahatsızlıktır.Hidradenitis Süppürativa (Köpek Memesi Hastalığı) belirtileri nelerdir?Köpek memesi hastalığı; koltuk altları, göğüs altları ya da göğüs bölgesinde, kasıklarda, kalçalarda ve anogenital bölgede akıntılı, ağrılı şişliklerle seyreden ve bunların gerilemesi ile çeşitli şiddetlerde skarlarla iyileşen bir hastalıktır. Hastalık bir ya da birden çok bölgeyi tutabilir. Yaygınlığından bağımsız olarak hastalığın şiddeti değişken olup hafiften çok şiddetliye şeklinde gözlenebilir ve aktif olduğu dönemlerde ağrı, akıntı gibi semptomlardan dolayı hastaların günlük hayat kalitelerini şiddetiyle orantılı olarak ciddi oranda düşürebilir. Hidradenitis Süppürativa (Köpek Memesi Hastalığı) neden olur?HS’nın tuttuğu bölgelerdeki yoğun apokrin ter bezlerinde tıkanma ve daralma etkisi ile enfekte olması ve olayın ilerlemesi ile ortaya çıktığı bilinmektedir. Genetik yatkınlık ile hormonal faktörler, sigara içilmesi, glisemik indeksi yüksek gıdalarla beslenme ve aşırı kilolu olma gibi bazı faktörlerin hastalığın seyrini olumsuz etkilediği bilinmektedir. Hidradenitis süppürativa (köpek memesi hastalığı); şiddetli akne, artrit, diyabet, metabolik sendrom, inflamatuvar barsak hastalıkları ve pilonidal sinüs ile birlikte görülebilir. Hidradenitis Süppürativa (Köpek Memesi Hastalığı) tanısı nasıl konulur?Hastalığın tanısı genellikle klinik bulgularla konmaktadır. Köpek memesi hastalığı, tuttuğu bölgelerde ağrılı şişlikler, apseler ve akıntı gibi semptomlarla seyretmektedir. Erken tanı ve tedavi hastaların ağrı gibi şikâyetlerinin gerilemesine, akıntı ve koku gibi rahatsızlık oluşturan semptomların hafiflemesine ve bunlar gerilerken yenilerinin oluşumunun engellenmesine, sonrasında oluşabilecek skarların da azalmasına yardımcı olacaktır.Hidradenitis Süppürativa (Köpek Memesi Hastalığı) tedavisi nasıldır?Hastalığın tedavi edilmemesi, akut dönemdeki ağrı, akıntı, koku ve ardından oluşan görüntü nedeniyle kişiler sosyal sıkıntı yaşayabilmektedirler. Bu tablo tuttuğu bölgede gelişen enfeksiyon, fistül, kontraktür (yapışıklıklar) ve buna bağlı hareket kısıtlılığı ile lenfödem gibi pek çok sekonder soruna da neden olabilmektedir. Oluşan skarlar üzerinde yıllar içerisinde deri kanseri de gelişebildiği de bilinmektedir.Günümüzde hastalığın birçok tedavi seçeneği mevcuttur. Akut dönemlerinde lokal ve sistemik antibiyotik tedavileri uygulanmaktadır. Apselerin boşaltılması ve gerekli durumlarda steroid enjeksiyon tedavileri de yapılabilir. Ağrılı dönemlerde çeşitli ağrı kesici ilaçlar kullanılabilir. Hafif olgularda lazer epilasyon ve botoks yararlı olabilir. Oral antidiyabetikler ve bazen çinko tedavileri de seçilmiş bazı hastalara yararlı olabilir. İleri durumlarda hormon tedavileri, sistemik retinoidler, başta anti-TNF ile IL-17 ve IL-23 inhibitörleri gibi biyolojik ajanlar ve cevapsız olgularda ileri lazer uygulamaları ile cerrahi tedavi seçenekleri kullanılabilir. Hastaların psikolojik durumlarına yönelik psikiyatrik tedaviler ve psikolojik destek alması da yararlı olabilir. Gelişen komplikasyonlara yönelik uygun tedaviler de ilgili branşlar tarafından yapılmalıdır.Hidradenitis Süppürativa (Köpek Memesi) Hastalığı Hakkında Sık Sorulan SorularHidradenitis Süppürativa (Köpek Memesi) hastaları nelere dikkat etmelidir?Hastaların uyması gereken bazı basit kurallar şikâyetlerini kontrol altına alıp atak sayı ve şiddetini azaltabilir. Bu bölgelerin kuru ve temiz tutulması, terlemenin kontrolü, lokal antiseptikler veya sabunlar ile antiperspirantlar kullanılması, sentetik ve dar giysilerden kaçınılması, beraberinde sürtünmenin azaltılması, sigara tüketilmemesi veya çok sınırlandırılması, kilo alınmaması ya da verilmesi ile dengeli ve glisemik indeksi düşük beslenilmesi hastalara önereceğimiz temel ve basit kurallardır. Hastaların liften ve omega-3’ten zengin gıdalar tüketmeye çalışmaları da yararlı olabilir.
Hidradenitis Süppürativa (Köpek Memesi Hastalığı) nedir?Hidradenitis Süppürativa (köpek memesi hastalığı), ciltte apselere ve yara izlerine neden olan ağrılı, uzun süreli bir cilt hastalığıdır. Otoinflamatuar bir rahatsızlık olan köpek memesi hastalığı, kıl köklerine saldıran ve vücudun özellikle terleyen bölgelerinde ağrılı, tekrarlayan apselere neden olan iyileşme ve alevlenme evreleriyle ortaya çıkan bir rahatsızlıktır.Hidradenitis Süppürativa (Köpek Memesi Hastalığı) belirtileri nelerdir?Köpek memesi hastalığı; koltuk altları, göğüs altları ya da göğüs bölgesinde, kasıklarda, kalçalarda ve anogenital bölgede akıntılı, ağrılı şişliklerle seyreden ve bunların gerilemesi ile çeşitli şiddetlerde skarlarla iyileşen bir hastalıktır. Hastalık bir ya da birden çok bölgeyi tutabilir. Yaygınlığından bağımsız olarak hastalığın şiddeti değişken olup hafiften çok şiddetliye şeklinde gözlenebilir ve aktif olduğu dönemlerde ağrı, akıntı gibi semptomlardan dolayı hastaların günlük hayat kalitelerini şiddetiyle orantılı olarak ciddi oranda düşürebilir. Hidradenitis Süppürativa (Köpek Memesi Hastalığı) neden olur?HS’nın tuttuğu bölgelerdeki yoğun apokrin ter bezlerinde tıkanma ve daralma etkisi ile enfekte olması ve olayın ilerlemesi ile ortaya çıktığı bilinmektedir. Genetik yatkınlık ile hormonal faktörler, sigara içilmesi, glisemik indeksi yüksek gıdalarla beslenme ve aşırı kilolu olma gibi bazı faktörlerin hastalığın seyrini olumsuz etkilediği bilinmektedir. Hidradenitis süppürativa (köpek memesi hastalığı); şiddetli akne, artrit, diyabet, metabolik sendrom, inflamatuvar barsak hastalıkları ve pilonidal sinüs ile birlikte görülebilir. Hidradenitis Süppürativa (Köpek Memesi Hastalığı) tanısı nasıl konulur?Hastalığın tanısı genellikle klinik bulgularla konmaktadır. Köpek memesi hastalığı, tuttuğu bölgelerde ağrılı şişlikler, apseler ve akıntı gibi semptomlarla seyretmektedir. Erken tanı ve tedavi hastaların ağrı gibi şikâyetlerinin gerilemesine, akıntı ve koku gibi rahatsızlık oluşturan semptomların hafiflemesine ve bunlar gerilerken yenilerinin oluşumunun engellenmesine, sonrasında oluşabilecek skarların da azalmasına yardımcı olacaktır.Hidradenitis Süppürativa (Köpek Memesi Hastalığı) tedavisi nasıldır?Hastalığın tedavi edilmemesi, akut dönemdeki ağrı, akıntı, koku ve ardından oluşan görüntü nedeniyle kişiler sosyal sıkıntı yaşayabilmektedirler. Bu tablo tuttuğu bölgede gelişen enfeksiyon, fistül, kontraktür (yapışıklıklar) ve buna bağlı hareket kısıtlılığı ile lenfödem gibi pek çok sekonder soruna da neden olabilmektedir. Oluşan skarlar üzerinde yıllar içerisinde deri kanseri de gelişebildiği de bilinmektedir.Günümüzde hastalığın birçok tedavi seçeneği mevcuttur. Akut dönemlerinde lokal ve sistemik antibiyotik tedavileri uygulanmaktadır. Apselerin boşaltılması ve gerekli durumlarda steroid enjeksiyon tedavileri de yapılabilir. Ağrılı dönemlerde çeşitli ağrı kesici ilaçlar kullanılabilir. Hafif olgularda lazer epilasyon ve botoks yararlı olabilir. Oral antidiyabetikler ve bazen çinko tedavileri de seçilmiş bazı hastalara yararlı olabilir. İleri durumlarda hormon tedavileri, sistemik retinoidler, başta anti-TNF ile IL-17 ve IL-23 inhibitörleri gibi biyolojik ajanlar ve cevapsız olgularda ileri lazer uygulamaları ile cerrahi tedavi seçenekleri kullanılabilir. Hastaların psikolojik durumlarına yönelik psikiyatrik tedaviler ve psikolojik destek alması da yararlı olabilir. Gelişen komplikasyonlara yönelik uygun tedaviler de ilgili branşlar tarafından yapılmalıdır.Hidradenitis Süppürativa (Köpek Memesi) Hastalığı Hakkında Sık Sorulan SorularHidradenitis Süppürativa (Köpek Memesi) hastaları nelere dikkat etmelidir? | 3,222 |
454 | Hastalıklar | Kreatit | Korneanın iltihaplanması olarak bilinen keratit tedavi edilmediğinde görme kaybına kadar ilerleyen bir hastalık olarak tanımlanıyor. Gözde keratitin farklı tipleri de bulunuyor. Keratitten korunmak için ise kişisel hijyen ön plana çıkıyor. Memorial Şişli Hastanesi Göz Merkezi uzmanları, keratit ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.Korneanın iltihaplanması olarak bilinen keratit tedavi edilmediğinde görme kaybına kadar ilerleyen bir hastalık olarak tanımlanıyor. Gözde keratitin farklı tipleri de bulunuyor. Keratitten korunmak için ise kişisel hijyen ön plana çıkıyor. Memorial Şişli Hastanesi Göz Merkezi uzmanları, keratit ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.
Keratit nedir?Hastaların merak ettiği ve internet ortamında aradığı sorulardan biri de “Gözde keratit nedir?” sorusudur. Keratit, gözbebeği ve irisi kaplayan, gözünüzün ön kısmında yer alan şeffaf, kubbe şeklindeki doku olan korneanın iltihaplanmasıdır. Keratit bir enfeksiyonla ilişkili olabilir veya olmayabilir. Enfeksiyöz olmayan keratit, kontakt lenslerin çok uzun süre kullanılması, göze yabancı bir cisim girmesi gibi sebeplerden olabilir. Enfeksiyöz keratite ise bakteri, virüs, mantar ve parazitler neden olabilir. Gözde kızarıklık veya diğer keratit semptomları varsa, bir göz uzmanı görmek için randevu almak gerekir. Acil müdahale ile hafif ila orta şiddette keratit vakaları genellikle görme kaybı olmadan etkili bir şekilde tedavi edilebilir. Tedavi edilmezse veya bir enfeksiyon şiddetliyse, keratit, görüşünüzü kalıcı olarak bozabilecek ciddi komplikasyonlara yol açabilir.Keratit belirtileri nelerdir?Keratitin belirtileri çok çeşitlidir. Kızarmış gözler, gözlerde ağrı ve tahriş, bulanık görme, ışığa duyarlılık, gözü açamama, gözde akıntı gibi belirtileri vardır. Tedavi edilmeyen keratit belirtileri daha da kötüleşecektir. Bu nedenle hemen teşhis edilip tedavinin başlaması gerekir.Keratit çeşitleri nelerdir?Temelde keratit ikiye ayrılabilir. Bulaşıcı olan ve bulaşıcı olmayan keratit olarak söylenebilir. Bulaşıcı keratit sebepleri şöyle sıralanabilir:Bakteriler: Pseudomonas aeruginosa ve Staphylococcus aureus bakteriyel keratite neden olan en yaygın iki bakteri türüdür. Çoğunlukla kontak lensleri yanlış kullanan kişilerde gelişir.Mantarlar: Aspergillus, Candida veya Fusarium mantarları keratite neden olur . Bakteriyel keratitte olduğu gibi, fungal keratitin de kontakt lens kullananları etkilemesi daha olasıdır. Ancak bu mantarlara açık havada maruz kalmak da mümkündür.Parazitler: Acanthamoeba adlı bir organizma kontakt lens kullananlarda daha yaygın hale geldi. Parazit açık havada yaşar, ağaçlık alanlarda da, kontakt lenslerle parazitin temasında bulaşabilir. Bu tip enfeksiyona Acanthamoeba keratiti denir.Virüsler: Viral keratite öncelikle konjonktivitten keratite ilerleyen herpes simpleks virüsü neden olur. Buna herpetik keratit ya da herpes keratit denir.Bulaşıcı olmayan keratitin sebepleri de şöyle sıralanabilir: Retinanın çizilmesi, kontakt lensleri uzun süre kullanmak, kontakt lensleri havuzda yüzerken kullanmak, zayıflayan bağışıklık sistemi, aşırı güneş ışığına maruz kalmak.Keratit neden olur?Keratit, virüs, mantar ya da bakteri kaynaklı olabildiği gibi kontak lenslerin doğru kullanılmaması da meydana gelebilir. Genel anlamda keratit nedenleri şöyle sıralanabilir:İncinme: Herhangi bir nesne korneanızın yüzeyini çizer veya yaralarsa, bulaşıcı olmayan keratit oluşabilir. Ek olarak, bir yaralanma, mikroorganizmaların hasarlı korneaya erişmesine izin vererek enfeksiyöz keratite neden olabilir.Bakteriler, mantarlar veya parazitler: Bu organizmalar kontakt lens yüzeyinde veya kontakt lens taşıma çantasında yaşayabilir. Lens gözünüzdeyken kornea kontamine olabilir ve bu da enfeksiyöz keratite neden olabilir. Yetersiz kontakt lens hijyeni veya kontakt lensin fazla aşınması hem bulaşıcı olmayan hem de bulaşıcı gözde keratit nedeni olabilir. Stafilokok, streptokok ve psödomonas, keratitte yer alan yaygın bakterilerdir.Virüsler: Herpes virüsleri yani herpes simpleks ve herpes zoster keratite neden olabilir.Kirlenmiş su: Sudaki bakteriler, mantarlar ve parazitler - özellikle okyanuslarda, nehirlerde, göllerde ve sıcak su havuzlarında yüzerken gözlerinize girebilir ve keratite neden olabilir. Bununla birlikte, bu organizmalara maruz kalsanız bile, daha önce kornea yüzeyinde bir bozulma olmadıkça, örneğin, çok uzun süre kontakt lens kullanmaktan dolayı, sağlıklı bir korneanın enfekte olması olası değildir.Keratit teşhisi nasıl konur?Keratit tanısı koymak zor değildir; ancak etiyolojiyi bulmak her zaman kolay olmamaktadır. Çoğu zaman doğrudan mikroskopi ve kültür raporları önemsizdir ve hastanın klinik bulgulara göre tedavi edilmesi gerekir. Bu nedenle tam teşekküllü sağlık merkezlerinde teşhis konulmalıdır ve tedavi de böyle bir merkezde ilerlemelidir. Herhangi bir şüpheli keratit semptomu hemen araştırılmalıdır. Keratiti teşhis etmek için doktorunuz önce belirtilerinizin geçmişi hakkında sizinle konuşacak ve ardından gözlerinize bakacaktır. Genel bir görme muayenesinden sonra ışıklı kalem ile muayene başlar. Hekim ışıkla göz incelemesi yapar. Hekimler biyomikroskop ile göz muayenesi yapar. Böylece detaylı tarama olur. Ayrıca enfeksiyon olup olmadığını veya bunun türünü belirlemek için bazı laboratuvar testleri istenebilir. Kornea üzerinden alınan örneklerle keratit etkeni saptanabilir. Gözde keratit tedavisi nasıl yapılır?Bulaşıcı olmayan keratit hastalığı tedavisi, hastalığın şiddetine göre değişir. Keratit tedavisinde kullanılan ilaçlar keratitin tipine göre değişir. Kornea çiziklerinden olan keratit damlalarla tedavi edilirken, belirgin bir yırtılma varsa topikal göz ilaçlarından faydalanılmaktadır. Bulaşıcı olan keratitte de tedaviler çeşitlidir. Eğer sorun bakteriyel bir sebepten kaynaklanıyorsa antibiyotik içeren göz damlaları ile oral antibiyotikler verilebilir. Mantardan kaynaklanan keratit varsa antifungal göz damlaları ve oral antifungal ilaçlar gerektirir. Viral keratit varsa antiviral göz damlaları ve oral antiviral ilaçlar etkili olabilir. Acanthamoeba keratiti varsa antiparaziter göz damlaları kullanılır, ancak bazı akanthamoeba enfeksiyonları ilaca dirençlidir ve birkaç ay tedavi gerektirebilir. Şiddetli acanthamoeba keratit vakaları kornea nakli gerektirebilir. Keratit ilaca yanıt vermiyorsa veya görüşünüzü önemli ölçüde bozan korneada kalıcı hasara neden oluyorsa, göz doktorunuz kornea nakli önerebilir. herpetik keratit tedavisi topikal ve/veya sistemik antiviral ilaçlarla uygulanır.Keratit hakkında sık sorulan sorular Keratit risk içeren bir hastalık mıdır?İlerleyen keratit vakalarında görme kaybı yaşanabilir. Böyle vakalarda hekimler kornea nakli önerebilir. Bazen de akut keratit olur yani hastalık çok ani gelişip hızlı ilerler. Keratitler riskli göz hastalıkları arasındadır.Herpetik keratit nedir?Herpes virüsünün neden olduğu keratite herpetik keratit denilmektedir.Marjinal keratit nedir?Hipersensitivite (aşırı reaksiyon durumları) marjinal keratit olarak adlandırılır.H16 keratit nedir?Sağlık tanımlama sisteminde keratitin kodlarından biri de h16’dır. Ayakta tedavide keratit için verilen ICD kodudur.Keratit kaç günde iyileşir?İyileşme süresi keratitin türüne ve şiddetine göre değişmektedir.Keratit bulaşıcı mıdır?Keratit enfeksiyon yoluyla bulaşabilir. Bu, bulaşıcı bir maddeyle temas edip gözlerinize dokunursanız olabilir. Bazı durumlarda, keratiti kendinize bile bulaştırabilirsiniz. Örneğin, uçuktan kaynaklanan açık bir yaranız varsa, göz çevresine dokunmadan önce dokunmanız bu duruma yol açabilir. Enfeksiyöz olmayan keratit bulaşıcı değildir. Bu vakalar ancak bir enfeksiyon gelişirse bulaşıcı hale gelir.Keratit olanlar hangi komplikasyonlarla karşılaşabilir?Kornea keratit ile karşılaştığında olumsuz bir tablo ortaya çıkabilir ancak bu durum derhal tedavi edildiğinde, keratit iyileşir. Bununla birlikte, tedavi edilmezse bazı komplikasyonlar ortaya çıkabilir. Tedavi edilmeyen keratit kalıcı görme hasarına yol açabilir. Tekrarlayan göz enfeksiyonları, kronik (uzun süreli) inflamasyon kornea ülseri olarak bilinen korneada yaralar meydana gelebilir. Ağır vakalarda kornea nakli olarak bilinen bir işleme ihtiyaç olabilir. Keratit görme hasarına veya körlüğe neden oluyorsa doktor muhtemelen bu ameliyatı önerecektir.Keratiti önlemenin yolları nelerdir?Keratit herkesin başına gelebilirken, oluşumunu önlemeye yardımcı olmak için atılabilecek bazı adımlar vardır. Kontakt lenslerle uyunmaması, duş alınmaması keratit riskini önlemektedir. Yüzmeden ya da spor yapmadan önce kontakt lensleri çıkarmak, elleri iyice yıkamadan kontakt lensleri çıkarıp takmamak önemlidir. Kontakt lensler için doğru temizleme solüsyonları kullanılması da önem taşır. Kontakt lens temizliğinde asla su ya da seyreltilmiş solüsyonlardan kullanılmaması gerekmektedir. Lens saklama kutularının temiz tutulması gerekir. Son kullanım tarihi geçen solüsyonların ya da damlaların kullanılmaması önemlidir. Viral enfeksiyonların önlenmesi de keratit riskini azaltmada faydalı olmaktadır. Özellikle kişi bir virüse maruz kaldığını düşünüyorsa, gözlerine dokunmadan önce ellerini iyice temizlediğinden emin olmalıdır. Kişisel hijyen keratiti önlemek için olmazsa olmazdır. Parlak güneşli havalarda UV uyumlu güneş gözlükleri kullanmak, göze sürülen makyaj malzemelerini paylaşmamak, zona aşısı yaptırmak, A vitamini içeren bir beslenme biçimi benimsemek de keratit olmamak için alınabilecek önlemlerdendir.Keratitin en sık nedeni nedir?En yaygın neden kontakt lenslerin yanlış kullanımı ve bakımıdır. Kirli kontakların kullanılması veya gece boyunca bırakılması korneaya zarar verebilir ve enfeksiyona neden olabilir.Keratit ciddi midir?Tedavi olunmadığı takdirde keratit hızla ciddileşebilir. Bir enfeksiyon gelişirse, ülserler meydana gelir ve bunu da görme kaybı takip edebilir. Ağır vakalarda gözün çıkarılması bile gerekebilir.Keratit ve konjonktivit arasındaki fark nedir?Konjonktivit, gözün beyaz kısmını kaplayan ve göz kapaklarının içini de kaplayan konjonktivanın enfeksiyonu veya iltihabıdır. Konjonktivit birçok şeyden kaynaklanabilir. Virüsler en yaygın nedendir, ancak buna bakteri ve kimyasallar da neden olur. Keratit, gözün şeffaf örtüsü olan korneanın iltihaplanmasıdır.
Keratit nedir?Hastaların merak ettiği ve internet ortamında aradığı sorulardan biri de “Gözde keratit nedir?” sorusudur. Keratit, gözbebeği ve irisi kaplayan, gözünüzün ön kısmında yer alan şeffaf, kubbe şeklindeki doku olan korneanın iltihaplanmasıdır. Keratit bir enfeksiyonla ilişkili olabilir veya olmayabilir. Enfeksiyöz olmayan keratit, kontakt lenslerin çok uzun süre kullanılması, göze yabancı bir cisim girmesi gibi sebeplerden olabilir. Enfeksiyöz keratite ise bakteri, virüs, mantar ve parazitler neden olabilir. Gözde kızarıklık veya diğer keratit semptomları varsa, bir göz uzmanı görmek için randevu almak gerekir. Acil müdahale ile hafif ila orta şiddette keratit vakaları genellikle görme kaybı olmadan etkili bir şekilde tedavi edilebilir. Tedavi edilmezse veya bir enfeksiyon şiddetliyse, keratit, görüşünüzü kalıcı olarak bozabilecek ciddi komplikasyonlara yol açabilir.Keratit belirtileri nelerdir?Keratitin belirtileri çok çeşitlidir. Kızarmış gözler, gözlerde ağrı ve tahriş, bulanık görme, ışığa duyarlılık, gözü açamama, gözde akıntı gibi belirtileri vardır. Tedavi edilmeyen keratit belirtileri daha da kötüleşecektir. Bu nedenle hemen teşhis edilip tedavinin başlaması gerekir.Keratit çeşitleri nelerdir?Temelde keratit ikiye ayrılabilir. Bulaşıcı olan ve bulaşıcı olmayan keratit olarak söylenebilir. Bulaşıcı keratit sebepleri şöyle sıralanabilir:Bakteriler: Pseudomonas aeruginosa ve Staphylococcus aureus bakteriyel keratite neden olan en yaygın iki bakteri türüdür. Çoğunlukla kontak lensleri yanlış kullanan kişilerde gelişir.Mantarlar: Aspergillus, Candida veya Fusarium mantarları keratite neden olur . Bakteriyel keratitte olduğu gibi, fungal keratitin de kontakt lens kullananları etkilemesi daha olasıdır. Ancak bu mantarlara açık havada maruz kalmak da mümkündür.Parazitler: Acanthamoeba adlı bir organizma kontakt lens kullananlarda daha yaygın hale geldi. Parazit açık havada yaşar, ağaçlık alanlarda da, kontakt lenslerle parazitin temasında bulaşabilir. Bu tip enfeksiyona Acanthamoeba keratiti denir.Virüsler: Viral keratite öncelikle konjonktivitten keratite ilerleyen herpes simpleks virüsü neden olur. Buna herpetik keratit ya da herpes keratit denir.Bulaşıcı olmayan keratitin sebepleri de şöyle sıralanabilir: Retinanın çizilmesi, kontakt lensleri uzun süre kullanmak, kontakt lensleri havuzda yüzerken kullanmak, zayıflayan bağışıklık sistemi, aşırı güneş ışığına maruz kalmak.Keratit neden olur?Keratit, virüs, mantar ya da bakteri kaynaklı olabildiği gibi kontak lenslerin doğru kullanılmaması da meydana gelebilir. Genel anlamda keratit nedenleri şöyle sıralanabilir:İncinme: Herhangi bir nesne korneanızın yüzeyini çizer veya yaralarsa, bulaşıcı olmayan keratit oluşabilir. Ek olarak, bir yaralanma, mikroorganizmaların hasarlı korneaya erişmesine izin vererek enfeksiyöz keratite neden olabilir.Bakteriler, mantarlar veya parazitler: Bu organizmalar kontakt lens yüzeyinde veya kontakt lens taşıma çantasında yaşayabilir. Lens gözünüzdeyken kornea kontamine olabilir ve bu da enfeksiyöz keratite neden olabilir. Yetersiz kontakt lens hijyeni veya kontakt lensin fazla aşınması hem bulaşıcı olmayan hem de bulaşıcı gözde keratit nedeni olabilir. Stafilokok, streptokok ve psödomonas, keratitte yer alan yaygın bakterilerdir.Virüsler: Herpes virüsleri yani herpes simpleks ve herpes zoster keratite neden olabilir.Kirlenmiş su: Sudaki bakteriler, mantarlar ve parazitler - özellikle okyanuslarda, nehirlerde, göllerde ve sıcak su havuzlarında yüzerken gözlerinize girebilir ve keratite neden olabilir. Bununla birlikte, bu organizmalara maruz kalsanız bile, daha önce kornea yüzeyinde bir bozulma olmadıkça, örneğin, çok uzun süre kontakt lens kullanmaktan dolayı, sağlıklı bir korneanın enfekte olması olası değildir.Keratit teşhisi nasıl konur?Keratit tanısı koymak zor değildir; ancak etiyolojiyi bulmak her zaman kolay olmamaktadır. Çoğu zaman doğrudan mikroskopi ve kültür raporları önemsizdir ve hastanın klinik bulgulara göre tedavi edilmesi gerekir. Bu nedenle tam teşekküllü sağlık merkezlerinde teşhis konulmalıdır ve tedavi de böyle bir merkezde ilerlemelidir. Herhangi bir şüpheli keratit semptomu hemen araştırılmalıdır. Keratiti teşhis etmek için doktorunuz önce belirtilerinizin geçmişi hakkında sizinle konuşacak ve ardından gözlerinize bakacaktır. Genel bir görme muayenesinden sonra ışıklı kalem ile muayene başlar. Hekim ışıkla göz incelemesi yapar. Hekimler biyomikroskop ile göz muayenesi yapar. Böylece detaylı tarama olur. Ayrıca enfeksiyon olup olmadığını veya bunun türünü belirlemek için bazı laboratuvar testleri istenebilir. Kornea üzerinden alınan örneklerle keratit etkeni saptanabilir. Gözde keratit tedavisi nasıl yapılır?Bulaşıcı olmayan keratit hastalığı tedavisi, hastalığın şiddetine göre değişir. Keratit tedavisinde kullanılan ilaçlar keratitin tipine göre değişir. Kornea çiziklerinden olan keratit damlalarla tedavi edilirken, belirgin bir yırtılma varsa topikal göz ilaçlarından faydalanılmaktadır. Bulaşıcı olan keratitte de tedaviler çeşitlidir. Eğer sorun bakteriyel bir sebepten kaynaklanıyorsa antibiyotik içeren göz damlaları ile oral antibiyotikler verilebilir. Mantardan kaynaklanan keratit varsa antifungal göz damlaları ve oral antifungal ilaçlar gerektirir. Viral keratit varsa antiviral göz damlaları ve oral antiviral ilaçlar etkili olabilir. Acanthamoeba keratiti varsa antiparaziter göz damlaları kullanılır, ancak bazı akanthamoeba enfeksiyonları ilaca dirençlidir ve birkaç ay tedavi gerektirebilir. Şiddetli acanthamoeba keratit vakaları kornea nakli gerektirebilir. Keratit ilaca yanıt vermiyorsa veya görüşünüzü önemli ölçüde bozan korneada kalıcı hasara neden oluyorsa, göz doktorunuz kornea nakli önerebilir. herpetik keratit tedavisi topikal ve/veya sistemik antiviral ilaçlarla uygulanır.Keratit hakkında sık sorulan sorular Keratit risk içeren bir hastalık mıdır?İlerleyen keratit vakalarında görme kaybı yaşanabilir. Böyle vakalarda hekimler kornea nakli önerebilir. Bazen de akut keratit olur yani hastalık çok ani gelişip hızlı ilerler. Keratitler riskli göz hastalıkları arasındadır.Herpetik keratit nedir?Herpes virüsünün neden olduğu keratite herpetik keratit denilmektedir.Marjinal keratit nedir?Hipersensitivite (aşırı reaksiyon durumları) marjinal keratit olarak adlandırılır.H16 keratit nedir?Sağlık tanımlama sisteminde keratitin kodlarından biri de h16’dır. Ayakta tedavide keratit için verilen ICD kodudur.Keratit kaç günde iyileşir?İyileşme süresi keratitin türüne ve şiddetine göre değişmektedir.Keratit bulaşıcı mıdır?Keratit enfeksiyon yoluyla bulaşabilir. Bu, bulaşıcı bir maddeyle temas edip gözlerinize dokunursanız olabilir. Bazı durumlarda, keratiti kendinize bile bulaştırabilirsiniz. Örneğin, uçuktan kaynaklanan açık bir yaranız varsa, göz çevresine dokunmadan önce dokunmanız bu duruma yol açabilir. Enfeksiyöz olmayan keratit bulaşıcı değildir. Bu vakalar ancak bir enfeksiyon gelişirse bulaşıcı hale gelir.Keratit olanlar hangi komplikasyonlarla karşılaşabilir?Kornea keratit ile karşılaştığında olumsuz bir tablo ortaya çıkabilir ancak bu durum derhal tedavi edildiğinde, keratit iyileşir. Bununla birlikte, tedavi edilmezse bazı komplikasyonlar ortaya çıkabilir. Tedavi edilmeyen keratit kalıcı görme hasarına yol açabilir. Tekrarlayan göz enfeksiyonları, kronik (uzun süreli) inflamasyon kornea ülseri olarak bilinen korneada yaralar meydana gelebilir. Ağır vakalarda kornea nakli olarak bilinen bir işleme ihtiyaç olabilir. Keratit görme hasarına veya körlüğe neden oluyorsa doktor muhtemelen bu ameliyatı önerecektir.Keratiti önlemenin yolları nelerdir?Keratit herkesin başına gelebilirken, oluşumunu önlemeye yardımcı olmak için atılabilecek bazı adımlar vardır. Kontakt lenslerle uyunmaması, duş alınmaması keratit riskini önlemektedir. Yüzmeden ya da spor yapmadan önce kontakt lensleri çıkarmak, elleri iyice yıkamadan kontakt lensleri çıkarıp takmamak önemlidir. Kontakt lensler için doğru temizleme solüsyonları kullanılması da önem taşır. Kontakt lens temizliğinde asla su ya da seyreltilmiş solüsyonlardan kullanılmaması gerekmektedir. Lens saklama kutularının temiz tutulması gerekir. Son kullanım tarihi geçen solüsyonların ya da damlaların kullanılmaması önemlidir. Viral enfeksiyonların önlenmesi de keratit riskini azaltmada faydalı olmaktadır. Özellikle kişi bir virüse maruz kaldığını düşünüyorsa, gözlerine dokunmadan önce ellerini iyice temizlediğinden emin olmalıdır. Kişisel hijyen keratiti önlemek için olmazsa olmazdır. Parlak güneşli havalarda UV uyumlu güneş gözlükleri kullanmak, göze sürülen makyaj malzemelerini paylaşmamak, zona aşısı yaptırmak, A vitamini içeren bir beslenme biçimi benimsemek de keratit olmamak için alınabilecek önlemlerdendir.Keratitin en sık nedeni nedir?En yaygın neden kontakt lenslerin yanlış kullanımı ve bakımıdır. Kirli kontakların kullanılması veya gece boyunca bırakılması korneaya zarar verebilir ve enfeksiyona neden olabilir.Keratit ciddi midir?Tedavi olunmadığı takdirde keratit hızla ciddileşebilir. Bir enfeksiyon gelişirse, ülserler meydana gelir ve bunu da görme kaybı takip edebilir. Ağır vakalarda gözün çıkarılması bile gerekebilir.Keratit ve konjonktivit arasındaki fark nedir?Konjonktivit, gözün beyaz kısmını kaplayan ve göz kapaklarının içini de kaplayan konjonktivanın enfeksiyonu veya iltihabıdır. Konjonktivit birçok şeyden kaynaklanabilir. Virüsler en yaygın nedendir, ancak buna bakteri ve kimyasallar da neden olur. Keratit, gözün şeffaf örtüsü olan korneanın iltihaplanmasıdır. | 7,339 |
455 | Hastalıklar | Kronik Lenfositik Lösemi | Yorgunluk, halsizlik, lenf bezlerinde şişlik, ateş, kemik ağrısı, karaciğer ve dalakta büyüme gibi belirtilerle ortaya çıkabilen Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) bir kan kanseri türüdür. Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) çok yavaş seyirli bir hastalık olduğu için birçok hasta yaşamları boyunca hiçbir belirti göstermeden hayatlarını sürdürebilir. Kronik Lenfositik Lösemi tedavisinde kemoterapi, hedef tedaviler, akıllı ilaçlar ve kök hücre nakli gibi seçenekler bulunmaktadır. Memorial Ataşehir Hastanesi Hematoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Hakan İsmail Sarı, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hakkında bilgi verdi.Yorgunluk, halsizlik, lenf bezlerinde şişlik, ateş, kemik ağrısı, karaciğer ve dalakta büyüme gibi belirtilerle ortaya çıkabilen Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) bir kan kanseri türüdür. Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) çok yavaş seyirli bir hastalık olduğu için birçok hasta yaşamları boyunca hiçbir belirti göstermeden hayatlarını sürdürebilir. Kronik Lenfositik Lösemi tedavisinde kemoterapi, hedef tedaviler, akıllı ilaçlar ve kök hücre nakli gibi seçenekler bulunmaktadır. Memorial Ataşehir Hastanesi Hematoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Hakan İsmail Sarı, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hakkında bilgi verdi.
Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) nedir?Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) kan kanseri türlerinden biri olan ve genellikle lenfosit adı verilen beyaz kan hücrelerinin aşırı üretimiyle karakterize, yavaş ve sinsi seyirli bir hastalıktır. Bu hücreler kemik iliğinde üretilir ve kan dolaşımında taşınarak vücudun çeşitli bölgelerinde bulunan lenf bezleri, dalak, karaciğer ve kemik iliği gibi organlara yerleşirler. Kronik lenfositik lösemi (KLL), lenfositlerin olgunlaşmamış formu olan lenfoblastların aşırı üretiminden kaynaklanan akut lenfoblastik lösemi (ALL) ile karıştırılmamalıdır.Kronik Lenfositik Lösemi nedenleri nelerdir?Kronik Lenfositik Lösemi'nin (KLL) kesin nedeni bilinmemekle birlikte, bazı risk faktörleri olduğu düşünülmektedir.Kronik Lenfositik Lösemi'nin (KLL) risk faktörleri genel olarak şu şekilde sıralanabilir. Yaş: Kronik Lenfositik Lösemi'nin (KLL) en yaygın risk faktörü yaşlılık olmakla birlikte genç yaşlarda da yaşanabilmektedir. Erkek cinsiyet: Kronik Lenfositik Lösemi'nin (KLL) kadınlara oranla erkeklerde daha fazla ortaya çıkmaktadır. Genetik faktörler: Bazı genetik faktörlerin Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) gelişiminde rol oynayabileceği düşünülmektedir. Kronik lenfositik lösemideki genetik değişiklikler ve mutasyonların çoğunluğu sonradan kazanılan genetik mutasyonlar olup, ırsi geçiş gösterdiğine dair kanıt bulunmamaktadır. Bununla birlikte, ebeveynlerinde kronik lenfositik lösemi olan kişilerde ileri yaşlarda kronik lenfositik lösemi gelişim riskinde artış bulunduğu bilinmektedir. Bağışıklık sistemi: Kronik Lenfositik Lösemi'nin (KLL) nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte bazı araştırmalar, Kronik Lenfositik Lösemi'nin bağışıklık sistemi ile ilgili bir hastalık olduğunu ve lenfositlerin anormal bir şekilde çoğalmasına neden olan bir dizi genetik değişiklikten kaynaklandığını öne sürmektedir. Bu genetik değişikliklerin bazıları, lenfositlerin kontrolsüz çoğalmasına ve kan dolaşımındaki diğer hücreleri etkilemesine neden olan bir dizi proteinin üretimindeki bozukluklarla ilgilidir. Çevresel faktörler: Yine, bazı çalışmalar çevresel faktörlerin Kronik Lenfositik Lösemi riskini artırabileceğini öne sürmektedir. Örneğin, sürekli maruz kalınan bazı kimyasalların Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) riskini artırabileceği düşünülmektedir. Bununla birlikte, çevresel faktörlerin Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) gelişimindeki rolü hala tartışmalıdır ve daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir.Kronik Lenfositik Lösemi Belirtileri Nelerdir?Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) belirtileri, genellikle hastalığın erken evrelerinde fark edilmez ve zamanla yavaş yavaş ortaya çıkar. Ayrıca, her hastanın belirtileri farklı olabilir ve bazı hastalar hiçbir belirti göstermeyebilir. Ancak, Kronik Lenfositik Lösemi’nin (KLL) yaygın belirtileri şunlardır: Yorgunluk ve halsizlik: Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastaları sıklıkla yorgun hissederler ve normal aktiviteleri yapmakta zorlanırlar. Lenf bezlerinde şişlik: Kronik Lenfositik Lösemi (KLL), lenf bezlerinin anormal bir şekilde büyümesine neden olur. Bu nedenle, hastalar genellikle boyun, koltuk altı veya kasık bölgesinde büyümüş lenf bezleri fark edebilirler. Ancak lenf bezlerinde yaşana her büyüme lösemi belirtisi anlamına gelmemektedir. Ateş: Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastaları sıklıkla ateşlenirler ve tekrarlayan enfeksiyonlar yaşayabilirler. Bu nedenli sık yaşanan enfeksiyon ve ateş durumunda zaman kaybetmeden bir doktora başvurulmalıdır. Terleme: Özellikle şiddetli ve sürekli gece terlemeleri, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastalarında sıkça görülen bir belirtidir. Kiloda ani değişiklikler: Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastalarında özellikle kilo kaybı gözlenebilir. Patolojik düzeydeki kilo kaybı son 6 ay içinde normal vücut ağırlığının %10’undan daha fazla kayıp olması şeklinde tanımlanabilir. Kiloda yaşanan ani değişikliklerin Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) belirtisi bakımından değerlendirilmesi önemlidir. Kemik ağrısı: Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastaları, özellikle hastalığın ileri evrelerinde kemik ağrısı yaşayabilirler. Yaşanan kemik ağrılarının Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) belirtisi bakımından incelenmesi hayati önem taşıyabilir. Karaciğer ve dalak büyümesi: Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastalarında, karaciğer ve dalak büyümesi gibi belirtiler sıkça görülür.Kronik Lenfositik Lösemi hastaları sıklıkla diğer hastalıklara benzeyen belirtiler gösterir. Bu nedenle, herhangi bir belirti fark eden hastaların, en kısa sürede bir doktora başvurması önerilir.Kronik Lenfositik Lösemi Tanısı Nasıl Konulur?Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tanısı konulması için birkaç adım gereklidir. Doktor muayenesi: İlk olarak, doktorunuz sizin tıbbi geçmişinizi ve aile öykünüzü inceleyecektir. Daha sonra, fizik muayene yaparak, büyümüş lenf bezlerinin ve dalak / karaciğer büyüklüğünün olup olmadığını kontrol edecektir. Kan testi ve radyolojik görüntüleme: Doktorunuz, kan testleri, kemik iliği biyopsisi ve görüntüleme testleri gibi çeşitli testler de isteyebilir. Bu testler, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tanısı koymak için kullanılabilir. Örneğin, kan testleri lenfosit sayısını ölçmek için yapılır ve normalden daha yüksek bir sayı varsa, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) olma ihtimali artar. Görüntüleme testleri, hastalığın yayılmış olup olmadığını ve lenf nodlarının büyüklüğünü belirlemek için yapılabilir. Periferik yayma: Kan sayımında lenfosit yüksekliği olan hastalarda ilk yapılacak tetkik periferik kan yayması adı verilen kan hücrelerinin mikroskopik incelemesidir. Periferik yaymada olgun lenfositler ile bu lenfositlerin yayma sırasında ezilmesi ile görülen basket hücreleri görülür. Bu görüntü kronik lenfositik lösemi için spesifik bir bulgu değildir. İndolan lenfoma olarak ifade edilen yavaş seyirli lenfomaların kemik iliği tutulumunda da benzer bir görüntü izlenebilir. Akış stometri testi: Kesin tanı için akış sitometrisi adı verilen kanda artış gösteren lenfositlerin yüzey antijenlerinin yani bir çeşit kimlik belirteçlerinin tanımlanmasına dayanan testin yapılması gerekir. Akış sitometri tetkikindeki bulgular net olarak kronik lenfositik lösemi hastalığını işaret ediyor ve hasta başlangıç aşamasında olduğu için tedavi planlanmayacak ise tanı için kemik iliği biyopsi yapılmasına gerek olmayabilir. Kemik iliği biyopsisi: Tedavi planı yapılacak her hastaya kemik iliği biyopsi yapılmalı ve hem tanı, hem hastalığın risk grubunun belirlenmesi hem de tedavi için gerekli olan genetik testler mutlaka gönderilmelidir.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tanısı konulduktan sonra, doktorunuz hastalığın hangi evrede olduğunu belirleyecektir. Bu, tedavi planının belirlenmesinde önemlidir. Kronik Lenfositik Lösemi’nin (KLL) erken evrelerinde sıklıkla belirti olmadığından, hastalığa çoğunlukla tesadüfen tanı konur. Doktorunuz, bu test sonuçlarına dayanarak Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) teşhisi koyabilir ve tedavi planını belirleyebilir.Kronik Lenfositik Lösemi Evrelemesi Nasıl Yapılır?Hastalığın evresi, kanserin ne kadar ilerlediğini ve yayıldığını belirlemek için kullanılan bir sistemdir. RAI evreleme sistemi, bu evrelendirme için yaygın olarak kullanılan bir sistemdir.RAI evreleme sistemi, Kronik Lenfositik Lösemi’nin (KLL) 0-4 arasında beş aşamasını tanımlar.Evre 0, kanserin çok erken bir aşamasını belirtirken, evre 4, kanserin ileri bir aşamasını ifade eder. RAI evreleme sistemi, lenfosit sayısının yanı sıra kanda veya kemik iliğindeki diğer belirtiler ve semptomlar da dahil olmak üzere bir dizi faktörü dikkate alır.RAI sınıflandırmasına göre: Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) Evre 0: Sadece kanda mutlak lenfosit artışı ( >5000/mm3) Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) Evre 1: Mutlak lenfositozla birlikte lenf bezelerinde büyüme Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) Evre 2: Dalakta büyümenin eklenmesi Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) Evre 3: Kansızlık gelişmesi (Hb <11 g/dl) Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) Evre 4: Trombositlerde azalma olması (< 100.000 /mm3)Evre 0 düşük risk, evre 1-2 orta, evre 3-4 ise riskli olarak kabul edilmektedir.Bu evreleme sistemi, hastalığın ne kadar ciddi olduğunu ve tedavi için ne kadar agresif bir yaklaşımın gerektiğini belirlemeye yardımcı olur. Doktorunuz size Kronik Lenfositik Lösemi’nin (KLL) hangi evresinde olduğunu söyleyecektir ve tedavi seçeneklerini tartışacaktır.Kronik Lenfositik Lösemi TedavisiKronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisi her hasta için gerekli olmayabilir. Bazı hastalar, hastalığın ilerlemesi ve belirtileri olmadığı sürece takip edilebilir. Bununla birlikte, hastalığın belirtileri ortaya çıktığında veya ilerlemesi durumunda, tedavi önemlidir.Kronik lenfositik lösemi tedavisi verilecek hastalar için tedavi kriterleri şu şekilde sıralanabilir: Lenfosit sayısı ikiye katlanma zamanının çok kısa olması İleri evre Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) olması Hastalık ilerlemesine bağlı kansızlık (Hgb < 11 g/dL) gelişmesi (Diğer kansızlık nedenleri dışlanmalıdır) Hastalık ilerlemesine bağlı trombosit sayısının düşmesi (PLT < 100 bin/mm3 olmalı ve trombosit düşüklüğünün olası diğer nedenleri dışlanmalıdır) Dalağın çok büyümesi Lenf nodlarının çok aşırı büyümesi Sık ve tekrarlayan enfeksiyonlar B semptomları adı verilen ateş, gece terlemesi ve kilo kaybı durumunun olmasıBu kriterler olmayan hastalara bekle-gör stratejisi uygulanarak sadece izlem yapılabilir.Tedavi gereken Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastalarında kullanılan bazı tedavi yöntemleri şunlardır:Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) kemoterapi tedavisi: İlaçlar, kanser hücrelerini öldürmek için kullanılır. Kemoterapi genellikle damardan veya ağız yoluyla alınır. Kronik lenfositik lösemi tedavisinde halen kullanılmakla birlikte yerini yavaş yavaş hedef tedaviler ve akıllı ilaçlara bırakmaktadır.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hedef tedaviler ve akıllı ilaçlar: Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisinde son yıllarda yapılan gelişmeler sayesinde hastaların tedaviye verdiği yanıt oranı artmıştır. Yanıtların artmasında monoklonal antikorlar, Bruton Kinaz İnhibitörleri ve Bcl-2 İnhibitörleri gibi hedef tedaviler ve akıllı ilaçların rolü büyüktür.Monoklonal antikorlar, çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılan protein yapısındaki ilaçlardır. Bu ilaçlar, kanser hücrelerinin belirli hedeflerine saldıran laboratuvar ortamında üretilen antikorlardır. Bu antikorlar, kanser hücrelerinin büyümesini engeller veya öldürür. Monoklonal antikorlar, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisinde de kullanılır.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisinde kullanılan monoklonal antikorlar, kanser hücrelerini hedefleyen ve öldüren proteinlerdir. Bu antikorlar, kanser hücrelerinde bulunan spesifik hedefleri tanıyarak, hücrelerin büyümesini durdurur veya öldürür. Bu hedefler arasında CD20, CD52 ve CD19 gibi proteinler bulunur.CD20 proteinine karşı geliştirilen monoklonal antikorlar, kanser hücrelerinde bulunan CD20 proteinine bağlanarak hücre ölümüne yol açar. Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisinde en sık kullanılan monoklonal antikorlardır. İlaçların kullanımı sırasında, bazı yan etkiler görülebilir. Bunlar arasında ateş, üşüme, bulantı, kusma, baş ağrısı ve kas ağrısı gibi belirtiler yer alabilir.Bruton Kinaz İnhibitörleri, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisinde son yıllarda kullanılan etkili bir ilaç grubudur. Bu ilaçlar, B hücrelerinin normal işlevini engelleyen Bruton kinaz adlı bir enzimi hedef alır. B hücreleri, vücudun enfeksiyonlara karşı savunmasında önemli bir rol oynar. Ancak, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastalarında, bu hücreler normalden daha fazla üretilir ve bu da hastalığın ilerlemesine yol açar.Bruton Kinaz İnhibitörleri, Bruton kinaz enzimini hedef alarak, B hücreleri adı verilen lenfositlerin üretimini engeller ve kanser hücrelerinin büyümesini yavaşlatır. İlaçların kullanımı sırasında ishal, baş ağrısı, yorgunluk ve ciltte döküntü gibi yan etkiler görülebilir.Bcl-2 İnhibitörleri, KLL tedavisinde kullanılan diğer bir ilaç grubudur. Bu ilaçlar, kanser hücrelerinin hayatta kalmasına yardımcı olan Bcl-2 adlı bir protein hedef alır. Normalde, bu protein hücre ölümünü engeller ve kanser hücrelerinin ölümünü önler. Ancak, Bcl-2 İnhibitörleri bu proteinin işlevini engeller ve kanser hücrelerinin ölümünü tetikler. İlaçların kullanımı sırasında, bazı yan etkiler görülebilir. Bunlar arasında kırmızı kan hücrelerinin azalması, ateş, yorgunluk, ödem ve ishal gibi belirtiler yer alabilir.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) kök hücre nakli: Otolog ve allojenik kök hücre nakli olmak üzere iki tip nakil bulunmaktadır. Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisinde allojenik kök hücre nakli bazı durumlarda önerilebilir.Vericinin kanındaki kök hücrelerinin alınarak hastaya yüksek dozda kemoterapi ve / veya radyoterapi uygulanması arkasından vericiden alınan bu kök hücrelerin hastaya verildiği bir işlemdir.Kronik lenfositik lösemide kök hücre nakli, çoğunlukla ileri evre Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) veya tedaviye dirençli hastalarda düşünülebilir.Kök hücre nakli öncesinde, hastanın sağlık durumu, yaş ve diğer faktörler göz önünde bulundurularak bir değerlendirme yapılır. Nakil öncesi ve sonrası dönemlerde hastanın enfeksiyonlara karşı direncini artırmak için koruyucu ilaçlar verilir ve bu konuda bazı önlemler alınır.Kronik lenfositik lösemi tedavisinde kök hücre nakli, ciddi yani yaşamsal risk içeren bir tedavi yöntemi olmakla birlikte, hastanın uzun vadeli sağ kalım şansını artırabilir. Ancak, her hastanın durumu farklı olduğundan ve kök hücre nakli gibi ciddi bir tedavinin gerekip gerekmediği ve ne zaman yapılacağı konusunda mutlaka bir uzman doktorla görüşmek gerekmektedir.Kronik Lenfositik Lösemide (KLL) yaşam süreleri nasıldır?Kronik Lenfositik Löseminin (KLL) seyri çok yavaş ilerlediği için birçok hasta yaşamları boyunca hiçbir belirti göstermeden hayatlarını sürdürebilir. Bazı hastaların ise zamanla belirtiler göstermeye başlaması nedeniyle tedavi gerekebilir. Tedavinin seçimi hastanın yaşına, sağlık durumuna ve hastalığın ilerlemesine bağlıdır. Yapılan araştırmalar, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisindeki gelişmeler neticesinde ortalama sağ kalım süresinin belirgin uzadığını göstermektedir. Ancak, her hasta farklı olduğu için bu süreler değişebilir. Doktorunuz, hastalığın seyrini ve tedavi seçeneklerini size özgü olarak değerlendirecektir. Unutmayın ki düzenli takip ve doktor ziyaretleri, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) ile mücadelede önemli bir rol oynar.Kronik lenfositik lösemide bitkisel tedavi yapılır mı?Tıbbi literatüre bakıldığında, bitkisel tedavilerin Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisinde etkili olduğuna dair herhangi bir kanıt bulunmadığı görülmektedir. Bitkisel ilaçlar, vitaminler, mineraller, çaylar ve diğer doğal ürünlerin kullanımı bazı kişiler tarafından tercih edilebilir, ancak bu tür ürünlerin Kronik Lenfositik Lösemiyi (KLL) tedavi etmek için tek başına ya da diğer ilaçlarla birlikte etkili olabileceğine dair bilimsel bir veri bulunmamaktadır.Bu konudaki hasta ve hasta yakınlarının genel kanısı, bitkisel tedavilerin yan etkilerinin daha az olacağı veya daha iyi tolere edileceği şeklindedir. Ancak, bitkisel tedavilerin de ciddi yan etkilere neden olabileceği unutulmamalıdır. Örneğin, bazı bitkisel ilaçlar kanama riskini artırabilir, bazıları da diğer ilaçlarla etkileşime girebilir ve bunların sonucunda istenmeyen yan etkiler ortaya çıkabilir.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisi, kanser hücrelerini yok etmek için tasarlanmış çeşitli ilaçları içerebilir. Bu ilaçların yan etkileri olabilir, ancak tedavi altında olmak kanser hücrelerinin yok edilmesi açısından hayati önem taşır. Bu nedenle, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisi için akademik olarak kabul edilen ve bilimsel olarak kanıtlanmış tedavilerin kullanılması önemlidir.Kronik lenfositik lösemi (KLL) hastalarında beslenme nasıl olmalıdır?Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastaları ne yemeli ne yememeli? Sorusu sıklıkla karşılaşılan sorular arasında yer almaktadır.Kronik lenfositik lösemi (KLL) hastalarının beslenmesi, sağlıklı bir yaşam sürdürmek ve hastalığın etkilerini azaltmak için son derece önemlidir.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastaları için genel beslenme önerileri şu şekilde sıralanabilir.Dengeli bir diyet izleyin: Dengeli bir diyet, vücudun ihtiyaç duyduğu tüm besin maddelerini sağlar. Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastaları özellikle tedavi görmedikleri dönemde hijyenik bir şekilde temizlenmiş taze meyve ve sebzeler, tam tahıllar, düşük yağlı proteinler ve sağlıklı yağlar içeren bir diyet uygulamalıdırlar. Kemoterapi ve / veya akıllı ilaç tedavisi gören hastaların beslenme önerileri için kendi hekimi ve sağlık ekibi ile görüşerek eğitim alması önemlidir.Yeterli su tüketin: Su, vücuttaki toksinlerin atılmasına yardımcı olur ve genel sağlık için son derece önemlidir. Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastaları, her gün en az 8-10 bardak su içmelidir.A vitamini, C vitamini ve E vitamini içeren doğal gıdalar tüketin: Bu vitaminler, antioksidan özelliklere sahiptir ve bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardımcı olabilir. Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastaları, turunçgiller, brokoli, kırmızı biber, tatlı patates, kavun, havuç, badem, fındık ve avokado gibi A, C ve E vitamini içeren gıdaları özellikle kemoterapi almadıkları ve ilaçsız takip edildikleri dönemde tüketebilirler.Probiyotikler tüketin: Probiyotikler, vücuttaki yararlı bakterilerin artmasına ve sindirim sistemi sağlığını korumaya yardımcı olur. Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastaları yine ilaçsız takip dönemlerinde yoğurt, kefir, turşu, lahana turşusu gibi probiyotik içeren gıdaları tüketebilirler.Az tuzlu bir diyet izleyin: Normal sağlıklı dönemde olduğu gibi, tüm Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastaları, yüksek tuzlu gıdaları tüketmekten kaçınmalıdırlar. Tuz tüketimi sınırlandırılmalıdır, çünkü yüksek tuz tüketimi, yüksek tansiyon ve kalp hastalığı riskini artırabilir.Alkol tüketimini sınırlandırın veya tamamen kaçının: Alkol tüketimi, Kronik Lenfositik Lösemi hastalarının bağışıklık sistemini zayıflatabilir ve sağlıklarını olumsuz etkileyebilir. Sigara ve tütün ürünlerinin de kesinlikle tüketilmemesi gerekir.Kronik lenfositik lösemi ölümcül müdür?Kronik Lenfositik Lösemi (KLL), genellikle yavaş ilerleyen bir hastalıktır ve çoğu zaman semptomlar görülmeden uzun yıllar boyunca devam edebilir. Bu nedenle, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastaları genellikle normal yaşamlarına devam edebilirler. Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) genellikle yaşlı insanlarda görülür ve tedavi edilmezse zamanla semptomlar ortaya çıkabilir. Semptomlar arasında lenf düğümlerinde şişlik, halsizlik, ateş, kilo kaybı ve gece terlemeleri yer alır. Ancak, KLL, diğer kanser türlerine göre daha az agresiftir ve tedavi seçenekleri mevcuttur.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisi, hastalığın evresine ve hastanın yaşına ve genel sağlık durumuna göre değişir. Bazı hastalar, yıllarca tedavi görmeye gerek duymadan, semptomlarının kontrol altında tutulduğu bir şekilde yaşamlarına devam edebilirler. Diğerleri ise kemoterapi, immünoterapi veya kök hücre nakli gibi tedaviler alabilirler.Kronik Lenfositik Löseminin (KLL) ölümcüllük oranı, birçok faktöre bağlıdır ve hastalığın ilerlemesi ile artabilir. Ancak, çoğu Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastası normal bir yaşam sürdürür ve birçok kişi, diğer nedenlerden ötürü yaşlılık nedeniyle hayatını kaybeder. Bununla birlikte, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisi, ölümcüllük oranını önemli ölçüde azaltabilir.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tamamen iyileşir mi?Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastalarının tamamen iyileşmesi mümkün değildir, ancak tedavi seçenekleri ile hastalık belirli bir süre ortadan kaldırılabilir ve hasta normal yaşamını sürdürebilecek hale gelir.Ama belirli bir zaman diliminde hastalık tekrarlar. Kronik lenfositik lösemiyi tamamen ortadan kaldıracak tek tedavi yöntemi allojenik kök hücre naklidir. Fakat tedavi sırası ve sonrasında yaşamsal riskin yüksek olması nedeni ile daha çok akıllı ilaç ve hedef tedavilere yanıtsız genç hastalarda uygulanmaktadır. Bu konuda sizi takip eden doktorunuz ve sağlık ekibi ile görüşmeniz ve detaylı bilgi almanız önerilir.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) ilerler mi?Kronik Lenfositik Lösemi (KLL), genellikle yavaş ilerleyen bir hastalıktır ve çoğu zaman semptomlar görülmeden uzun yıllar boyunca devam edebilir. Ancak, hastalığın ilerleme hızı, birçok faktöre bağlıdır ve hastalık bazı hastalarda daha hızlı ilerleyebilir.Hastalığın ilerleme hızı; Hastanın yaşına Hastanın genel sağlık durumuna Hastalığın evresine Lenfosit sayısındaki artış hızına Moleküler ve genetik belirteçlere bağlıdır.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastalarının yaklaşık %30'u yıllarca semptomları kontrol altında tutulduğu ve tedavi almadan normal bir yaşam sürdürdüğü halde, diğer hastalarda semptomlar daha hızlı ilerleyebilir.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastaları, semptomların takibini yapmak için düzenli olarak doktor kontrolüne gitmelidir. Semptomlar arasında yorgunluk, lenf düğümlerinde şişme, gece terlemeleri, kilo kaybı ve sık enfeksiyonlar yer alabilir. Hastalığın ilerleme hızının takibi için de düzenli olarak kan testleri yapılması gerekebilir.Tedavi, hastalığın ilerlemesini yavaşlatır ve semptomları kontrol altında tutar. Bazı hastalar yıllarca tedavi görmeye gerek duymadan, semptomlarının kontrol altında tutulduğu bir şekilde yaşamlarına devam edebilirken, diğerleri kemoterapi, immünoterapi veya kök hücre nakli gibi tedaviler alabilirler.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisi ne kadar sürer?Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisi, genel olarak hastalığın evresine, semptomlara ve hastanın genel sağlık durumuna bağlı olarak değişebilir.Kemoterapi, kanser hücrelerini öldürmek için kullanılan bir ilaç tedavisidir. Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) için kullanılan kemoterapi tedavisi, genellikle 6 aydan daha kısa bir süre sürer. Tedavinin süresi, kullanılan ilaçların türüne ve dozuna bağlıdır.Hedef tedaviler ve akıllı ilaçlar, genellikle kemoterapi tedavisine ek olarak veya kemoterapiye dirençli hastalar için kullanılır. Immünoterapi tedavisi, kemoterapiye göre daha az yan etkiye sahiptir ve genellikle birkaç yıl veya daha uzun bir süre boyunca verilir.Kök hücre nakli, uzun bir iyileşme süreci gerektirir ve hastaların birkaç hafta veya daha uzun süre hastanede kalmasını gerektirir.Tedavinin süresi hakkında daha fazla bilgi edinmek için doktorunuza danışabilirsiniz.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) metastaz yapar mı?Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) dahil tüm hematolojik kanserlerde “metastaz” ifadesinden daha çok “tutulum” ifadesi daha sık kullanılır. Kronik Lenfositik Löseminin (KLL) diğer organlarda metastaz yapma yani diğer organlarda tutulum yapma potansiyeli düşüktür, ancak bazı durumlarda saptanabilir. Metastaz, kanser hücrelerinin orijinal yerinden başka bir bölgeye yayılması anlamına gelir. Bu durumda, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hücreleri genellikle lenfoid dokularda biriktiği için lenfoid dokularda tutulum daha yaygın olabilir.Kronik Lenfositik Lösemide (KLL) diğer organlarda metastaz yani tutulum belirtileri, tutulum olan organın yerine bağlı olarak değişebilir.Örneğin, karaciğerde tutulum olursa; Sarılık Karın ağrısı Kilo kaybı ve iştahsızlık gibi semptomlar görülebilir.Lenf düğümlerinde tutulum olursa; Şişmiş lenf düğümleri Ağrı ve hassasiyet gibi semptomlar görülebilir.Kronik Lenfositik Löseminin (KLL) metastaz yapma potansiyeli düşük olsa da, hastalığın evresi ve diğer faktörler göz önüne alındığında, metastaz oluşumunun mümkün olduğunu unutmamak önemlidir. Bu nedenle, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastalarının düzenli olarak takip edilmesi, semptomların izlenmesi ve tedaviye yanıtın değerlendirilmesi için düzenli sağlık kontrollerine gitmeleri gereklidir.Kronik lenfositik lösemi (KLL) genetik midir?Kronik Lenfositik Löseminin (KLL) kesin nedeni bilinmemekle birlikte, son yıllarda yapılan araştırmalar bu hastalığın sonradan kazanılan genetik mutasyonlarla ilgili olduğunu göstermektedir.İnsan genomu, yaklaşık 20.000 gen içeren bir moleküler yapıdır ve bu genlerin her biri, hücrelerimizin çalışmasını sağlamak için gerekli olan spesifik bir proteini kodlar. Kronik Lenfositik Lösemide (KLL), lenfosit adı verilen beyaz kan hücrelerinde bazı genlerdeki mutasyonlar sonucu kanserli bir birikim meydana gelir. Bu gen mutasyonları, hücrelerin normal işlevlerini kaybetmelerine ve kontrolsüz bir şekilde çoğalmalarına neden olabilir.Kronik Lenfositik Lösemide (KLL) görülen gen mutasyonları, genellikle yaşlanma süreci ile birlikte ortaya çıkar ve hücrelerin çoğalması ve bölünmesi sırasında birikir. Bu gen mutasyonları, hücrelerin normal işlevlerini kaybetmelerine ve kontrolden çıkarak kanserli bir hücre birikimine dönüşmelerine neden olabilir.Kronik lenfositik lösemi, ırsi geçiş ile aktarılmaz. Ancak, bazı ailelerde benzer tipte lösemi hastalarının görülmesi nedeniyle, ailesel bir eğilim olduğu düşünülebilir. Bu durum, aynı ailenin üyelerinin benzer çevresel faktörlere maruz kalma olasılığı ile açıklanabilirKronik Lösemi tedavi edilmezse ne olur?Kronik lenfositik lösemi (KLL), yavaş seyirli bir kan kanseridir. Tedavi edilmediğinde, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) ilerleyebilir ve vücuttaki sağlıklı kan hücrelerini engelleyerek çeşitli sorunlara neden olabilir. Bunlar arasında enfeksiyon riskinde artış, anemi, kanama eğilimi ve diğer sağlık sorunları yer alabilir.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL), genellikle çok yavaş ilerleyen bir kanserdir ve bu nedenle erken dönemde tedavi gerektirmeyebilir. Ancak bazı hastalar için, hastalık semptomları belirgin hale gelirse, tedavi gerekli olabilir. Tedavi edilmezse, hastalık ilerleyebilir ve hayat kalitesini ciddi şekilde etkileyebilir.Hasta ve doktor arasındaki iletişim, tedavinin etkinliği ve hastanın hayatta kalma şansını artırabilir. Bu nedenle, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) teşhisi konulduğunda, hastaların doktorlarıyla düzenli olarak iletişim halinde olmaları ve tedavilerinin ilerlemesini takip etmeleri önemlidir.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) lenfomaya döner mi?Kronik Lenfositik Löseminin (KLL) lenfomaya dönüşme riski düşüktür, ancak bu dönüşüm nadir olarak görülebilir. Kronik lenfositik löseminin agresif bir lenfomaya dönüşümüne “Richter Dönüşümü” adı verilir.Richter Dönüşümü, kronik lenfositik lösemi (KLL) hastalarında nadiren görülen bir durumdur. Bu durumda, KLL hastalığı daha agresif bir lenfoma türüne dönüşebilir. Richter Dönüşümü'nün en sık rastlanan türü, diffüz büyük B hücreli lenfoma olarak adlandırılır. İkinci sıklıkta Hodgkin Lenfoma’ya dönüşüm de izlenebilir.Richter Dönüşümü tanısı, lenf bezlerindeki değişikliklerin mikroskopla incelenmesiyle yani biyopsi yapılarak konulur. Ayrıca, pozitron emisyon tomografisi (PET) adı verilen bir görüntüleme testi de kullanılabilir. Bu test, lenf bezlerindeki değişiklikleri daha net gösterir ve doğru biyopsi yerinin belirlenmesine yardımcı olur.Richter Dönüşümü tanısı konulan hastalarda tedavi seçenekleri mevcuttur. Tedavide kemoterapi, hedefe yönelik tedaviler ve kök hücre nakli gibi yöntemler uygulanabilir. Tedavinin etkili olabilmesi için hastalığın erken evrede tespit edilmesi önemlidir.Richter Dönüşümü, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastaları için nadir bir durumdur, ancak bu konuda farkındalık oluşturmak ve hastaların belirtiler hakkında doktorlarına danışmalarını teşvik etmek önemlidir. Hastalık erken evrede tespit edilirse tedavi seçenekleri daha etkili olmaktadır.
Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) nedir?Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) kan kanseri türlerinden biri olan ve genellikle lenfosit adı verilen beyaz kan hücrelerinin aşırı üretimiyle karakterize, yavaş ve sinsi seyirli bir hastalıktır. Bu hücreler kemik iliğinde üretilir ve kan dolaşımında taşınarak vücudun çeşitli bölgelerinde bulunan lenf bezleri, dalak, karaciğer ve kemik iliği gibi organlara yerleşirler. Kronik lenfositik lösemi (KLL), lenfositlerin olgunlaşmamış formu olan lenfoblastların aşırı üretiminden kaynaklanan akut lenfoblastik lösemi (ALL) ile karıştırılmamalıdır.Kronik Lenfositik Lösemi nedenleri nelerdir?Kronik Lenfositik Lösemi'nin (KLL) kesin nedeni bilinmemekle birlikte, bazı risk faktörleri olduğu düşünülmektedir.Kronik Lenfositik Lösemi'nin (KLL) risk faktörleri genel olarak şu şekilde sıralanabilir.Kronik Lenfositik Lösemi Belirtileri Nelerdir?Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) belirtileri, genellikle hastalığın erken evrelerinde fark edilmez ve zamanla yavaş yavaş ortaya çıkar. Ayrıca, her hastanın belirtileri farklı olabilir ve bazı hastalar hiçbir belirti göstermeyebilir. Ancak, Kronik Lenfositik Lösemi’nin (KLL) yaygın belirtileri şunlardır:Kronik Lenfositik Lösemi hastaları sıklıkla diğer hastalıklara benzeyen belirtiler gösterir. Bu nedenle, herhangi bir belirti fark eden hastaların, en kısa sürede bir doktora başvurması önerilir.Kronik Lenfositik Lösemi Tanısı Nasıl Konulur?Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tanısı konulması için birkaç adım gereklidir.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tanısı konulduktan sonra, doktorunuz hastalığın hangi evrede olduğunu belirleyecektir. Bu, tedavi planının belirlenmesinde önemlidir. Kronik Lenfositik Lösemi’nin (KLL) erken evrelerinde sıklıkla belirti olmadığından, hastalığa çoğunlukla tesadüfen tanı konur. Doktorunuz, bu test sonuçlarına dayanarak Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) teşhisi koyabilir ve tedavi planını belirleyebilir.Kronik Lenfositik Lösemi Evrelemesi Nasıl Yapılır?Hastalığın evresi, kanserin ne kadar ilerlediğini ve yayıldığını belirlemek için kullanılan bir sistemdir. RAI evreleme sistemi, bu evrelendirme için yaygın olarak kullanılan bir sistemdir.RAI evreleme sistemi, Kronik Lenfositik Lösemi’nin (KLL) 0-4 arasında beş aşamasını tanımlar.Evre 0, kanserin çok erken bir aşamasını belirtirken, evre 4, kanserin ileri bir aşamasını ifade eder. RAI evreleme sistemi, lenfosit sayısının yanı sıra kanda veya kemik iliğindeki diğer belirtiler ve semptomlar da dahil olmak üzere bir dizi faktörü dikkate alır.RAI sınıflandırmasına göre:Evre 0 düşük risk, evre 1-2 orta, evre 3-4 ise riskli olarak kabul edilmektedir.Bu evreleme sistemi, hastalığın ne kadar ciddi olduğunu ve tedavi için ne kadar agresif bir yaklaşımın gerektiğini belirlemeye yardımcı olur. Doktorunuz size Kronik Lenfositik Lösemi’nin (KLL) hangi evresinde olduğunu söyleyecektir ve tedavi seçeneklerini tartışacaktır.Kronik Lenfositik Lösemi TedavisiKronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisi her hasta için gerekli olmayabilir. Bazı hastalar, hastalığın ilerlemesi ve belirtileri olmadığı sürece takip edilebilir. Bununla birlikte, hastalığın belirtileri ortaya çıktığında veya ilerlemesi durumunda, tedavi önemlidir.Kronik lenfositik lösemi tedavisi verilecek hastalar için tedavi kriterleri şu şekilde sıralanabilir:Bu kriterler olmayan hastalara bekle-gör stratejisi uygulanarak sadece izlem yapılabilir.Tedavi gereken Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastalarında kullanılan bazı tedavi yöntemleri şunlardır:Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) kemoterapi tedavisi: İlaçlar, kanser hücrelerini öldürmek için kullanılır. Kemoterapi genellikle damardan veya ağız yoluyla alınır. Kronik lenfositik lösemi tedavisinde halen kullanılmakla birlikte yerini yavaş yavaş hedef tedaviler ve akıllı ilaçlara bırakmaktadır.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hedef tedaviler ve akıllı ilaçlar: Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisinde son yıllarda yapılan gelişmeler sayesinde hastaların tedaviye verdiği yanıt oranı artmıştır. Yanıtların artmasında monoklonal antikorlar, Bruton Kinaz İnhibitörleri ve Bcl-2 İnhibitörleri gibi hedef tedaviler ve akıllı ilaçların rolü büyüktür.Monoklonal antikorlar, çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılan protein yapısındaki ilaçlardır. Bu ilaçlar, kanser hücrelerinin belirli hedeflerine saldıran laboratuvar ortamında üretilen antikorlardır. Bu antikorlar, kanser hücrelerinin büyümesini engeller veya öldürür. Monoklonal antikorlar, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisinde de kullanılır.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisinde kullanılan monoklonal antikorlar, kanser hücrelerini hedefleyen ve öldüren proteinlerdir. Bu antikorlar, kanser hücrelerinde bulunan spesifik hedefleri tanıyarak, hücrelerin büyümesini durdurur veya öldürür. Bu hedefler arasında CD20, CD52 ve CD19 gibi proteinler bulunur.CD20 proteinine karşı geliştirilen monoklonal antikorlar, kanser hücrelerinde bulunan CD20 proteinine bağlanarak hücre ölümüne yol açar. Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisinde en sık kullanılan monoklonal antikorlardır. İlaçların kullanımı sırasında, bazı yan etkiler görülebilir. Bunlar arasında ateş, üşüme, bulantı, kusma, baş ağrısı ve kas ağrısı gibi belirtiler yer alabilir.Bruton Kinaz İnhibitörleri, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisinde son yıllarda kullanılan etkili bir ilaç grubudur. Bu ilaçlar, B hücrelerinin normal işlevini engelleyen Bruton kinaz adlı bir enzimi hedef alır. B hücreleri, vücudun enfeksiyonlara karşı savunmasında önemli bir rol oynar. Ancak, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastalarında, bu hücreler normalden daha fazla üretilir ve bu da hastalığın ilerlemesine yol açar.Bruton Kinaz İnhibitörleri, Bruton kinaz enzimini hedef alarak, B hücreleri adı verilen lenfositlerin üretimini engeller ve kanser hücrelerinin büyümesini yavaşlatır. İlaçların kullanımı sırasında ishal, baş ağrısı, yorgunluk ve ciltte döküntü gibi yan etkiler görülebilir.Bcl-2 İnhibitörleri, KLL tedavisinde kullanılan diğer bir ilaç grubudur. Bu ilaçlar, kanser hücrelerinin hayatta kalmasına yardımcı olan Bcl-2 adlı bir protein hedef alır. Normalde, bu protein hücre ölümünü engeller ve kanser hücrelerinin ölümünü önler. Ancak, Bcl-2 İnhibitörleri bu proteinin işlevini engeller ve kanser hücrelerinin ölümünü tetikler. İlaçların kullanımı sırasında, bazı yan etkiler görülebilir. Bunlar arasında kırmızı kan hücrelerinin azalması, ateş, yorgunluk, ödem ve ishal gibi belirtiler yer alabilir.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) kök hücre nakli: Otolog ve allojenik kök hücre nakli olmak üzere iki tip nakil bulunmaktadır. Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisinde allojenik kök hücre nakli bazı durumlarda önerilebilir.Vericinin kanındaki kök hücrelerinin alınarak hastaya yüksek dozda kemoterapi ve / veya radyoterapi uygulanması arkasından vericiden alınan bu kök hücrelerin hastaya verildiği bir işlemdir.Kronik lenfositik lösemide kök hücre nakli, çoğunlukla ileri evre Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) veya tedaviye dirençli hastalarda düşünülebilir.Kök hücre nakli öncesinde, hastanın sağlık durumu, yaş ve diğer faktörler göz önünde bulundurularak bir değerlendirme yapılır. Nakil öncesi ve sonrası dönemlerde hastanın enfeksiyonlara karşı direncini artırmak için koruyucu ilaçlar verilir ve bu konuda bazı önlemler alınır.Kronik lenfositik lösemi tedavisinde kök hücre nakli, ciddi yani yaşamsal risk içeren bir tedavi yöntemi olmakla birlikte, hastanın uzun vadeli sağ kalım şansını artırabilir. Ancak, her hastanın durumu farklı olduğundan ve kök hücre nakli gibi ciddi bir tedavinin gerekip gerekmediği ve ne zaman yapılacağı konusunda mutlaka bir uzman doktorla görüşmek gerekmektedir.Kronik Lenfositik Lösemide (KLL) yaşam süreleri nasıldır?Kronik Lenfositik Löseminin (KLL) seyri çok yavaş ilerlediği için birçok hasta yaşamları boyunca hiçbir belirti göstermeden hayatlarını sürdürebilir. Bazı hastaların ise zamanla belirtiler göstermeye başlaması nedeniyle tedavi gerekebilir. Tedavinin seçimi hastanın yaşına, sağlık durumuna ve hastalığın ilerlemesine bağlıdır. Yapılan araştırmalar, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisindeki gelişmeler neticesinde ortalama sağ kalım süresinin belirgin uzadığını göstermektedir. Ancak, her hasta farklı olduğu için bu süreler değişebilir. Doktorunuz, hastalığın seyrini ve tedavi seçeneklerini size özgü olarak değerlendirecektir. Unutmayın ki düzenli takip ve doktor ziyaretleri, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) ile mücadelede önemli bir rol oynar.Kronik lenfositik lösemide bitkisel tedavi yapılır mı?Tıbbi literatüre bakıldığında, bitkisel tedavilerin Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisinde etkili olduğuna dair herhangi bir kanıt bulunmadığı görülmektedir. Bitkisel ilaçlar, vitaminler, mineraller, çaylar ve diğer doğal ürünlerin kullanımı bazı kişiler tarafından tercih edilebilir, ancak bu tür ürünlerin Kronik Lenfositik Lösemiyi (KLL) tedavi etmek için tek başına ya da diğer ilaçlarla birlikte etkili olabileceğine dair bilimsel bir veri bulunmamaktadır.Bu konudaki hasta ve hasta yakınlarının genel kanısı, bitkisel tedavilerin yan etkilerinin daha az olacağı veya daha iyi tolere edileceği şeklindedir. Ancak, bitkisel tedavilerin de ciddi yan etkilere neden olabileceği unutulmamalıdır. Örneğin, bazı bitkisel ilaçlar kanama riskini artırabilir, bazıları da diğer ilaçlarla etkileşime girebilir ve bunların sonucunda istenmeyen yan etkiler ortaya çıkabilir.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisi, kanser hücrelerini yok etmek için tasarlanmış çeşitli ilaçları içerebilir. Bu ilaçların yan etkileri olabilir, ancak tedavi altında olmak kanser hücrelerinin yok edilmesi açısından hayati önem taşır. Bu nedenle, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisi için akademik olarak kabul edilen ve bilimsel olarak kanıtlanmış tedavilerin kullanılması önemlidir.Kronik lenfositik lösemi (KLL) hastalarında beslenme nasıl olmalıdır?Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastaları ne yemeli ne yememeli? Sorusu sıklıkla karşılaşılan sorular arasında yer almaktadır.Kronik lenfositik lösemi (KLL) hastalarının beslenmesi, sağlıklı bir yaşam sürdürmek ve hastalığın etkilerini azaltmak için son derece önemlidir.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastaları için genel beslenme önerileri şu şekilde sıralanabilir.Dengeli bir diyet izleyin: Dengeli bir diyet, vücudun ihtiyaç duyduğu tüm besin maddelerini sağlar. Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastaları özellikle tedavi görmedikleri dönemde hijyenik bir şekilde temizlenmiş taze meyve ve sebzeler, tam tahıllar, düşük yağlı proteinler ve sağlıklı yağlar içeren bir diyet uygulamalıdırlar. Kemoterapi ve / veya akıllı ilaç tedavisi gören hastaların beslenme önerileri için kendi hekimi ve sağlık ekibi ile görüşerek eğitim alması önemlidir.Yeterli su tüketin: Su, vücuttaki toksinlerin atılmasına yardımcı olur ve genel sağlık için son derece önemlidir. Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastaları, her gün en az 8-10 bardak su içmelidir.A vitamini, C vitamini ve E vitamini içeren doğal gıdalar tüketin: Bu vitaminler, antioksidan özelliklere sahiptir ve bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardımcı olabilir. Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastaları, turunçgiller, brokoli, kırmızı biber, tatlı patates, kavun, havuç, badem, fındık ve avokado gibi A, C ve E vitamini içeren gıdaları özellikle kemoterapi almadıkları ve ilaçsız takip edildikleri dönemde tüketebilirler.Probiyotikler tüketin: Probiyotikler, vücuttaki yararlı bakterilerin artmasına ve sindirim sistemi sağlığını korumaya yardımcı olur. Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastaları yine ilaçsız takip dönemlerinde yoğurt, kefir, turşu, lahana turşusu gibi probiyotik içeren gıdaları tüketebilirler.Az tuzlu bir diyet izleyin: Normal sağlıklı dönemde olduğu gibi, tüm Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastaları, yüksek tuzlu gıdaları tüketmekten kaçınmalıdırlar. Tuz tüketimi sınırlandırılmalıdır, çünkü yüksek tuz tüketimi, yüksek tansiyon ve kalp hastalığı riskini artırabilir.Alkol tüketimini sınırlandırın veya tamamen kaçının: Alkol tüketimi, Kronik Lenfositik Lösemi hastalarının bağışıklık sistemini zayıflatabilir ve sağlıklarını olumsuz etkileyebilir. Sigara ve tütün ürünlerinin de kesinlikle tüketilmemesi gerekir.Kronik lenfositik lösemi ölümcül müdür?Kronik Lenfositik Lösemi (KLL), genellikle yavaş ilerleyen bir hastalıktır ve çoğu zaman semptomlar görülmeden uzun yıllar boyunca devam edebilir. Bu nedenle, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastaları genellikle normal yaşamlarına devam edebilirler. Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) genellikle yaşlı insanlarda görülür ve tedavi edilmezse zamanla semptomlar ortaya çıkabilir. Semptomlar arasında lenf düğümlerinde şişlik, halsizlik, ateş, kilo kaybı ve gece terlemeleri yer alır. Ancak, KLL, diğer kanser türlerine göre daha az agresiftir ve tedavi seçenekleri mevcuttur.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisi, hastalığın evresine ve hastanın yaşına ve genel sağlık durumuna göre değişir. Bazı hastalar, yıllarca tedavi görmeye gerek duymadan, semptomlarının kontrol altında tutulduğu bir şekilde yaşamlarına devam edebilirler. Diğerleri ise kemoterapi, immünoterapi veya kök hücre nakli gibi tedaviler alabilirler.Kronik Lenfositik Löseminin (KLL) ölümcüllük oranı, birçok faktöre bağlıdır ve hastalığın ilerlemesi ile artabilir. Ancak, çoğu Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastası normal bir yaşam sürdürür ve birçok kişi, diğer nedenlerden ötürü yaşlılık nedeniyle hayatını kaybeder. Bununla birlikte, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisi, ölümcüllük oranını önemli ölçüde azaltabilir.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tamamen iyileşir mi?Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastalarının tamamen iyileşmesi mümkün değildir, ancak tedavi seçenekleri ile hastalık belirli bir süre ortadan kaldırılabilir ve hasta normal yaşamını sürdürebilecek hale gelir.Ama belirli bir zaman diliminde hastalık tekrarlar. Kronik lenfositik lösemiyi tamamen ortadan kaldıracak tek tedavi yöntemi allojenik kök hücre naklidir. Fakat tedavi sırası ve sonrasında yaşamsal riskin yüksek olması nedeni ile daha çok akıllı ilaç ve hedef tedavilere yanıtsız genç hastalarda uygulanmaktadır. Bu konuda sizi takip eden doktorunuz ve sağlık ekibi ile görüşmeniz ve detaylı bilgi almanız önerilir.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) ilerler mi?Kronik Lenfositik Lösemi (KLL), genellikle yavaş ilerleyen bir hastalıktır ve çoğu zaman semptomlar görülmeden uzun yıllar boyunca devam edebilir. Ancak, hastalığın ilerleme hızı, birçok faktöre bağlıdır ve hastalık bazı hastalarda daha hızlı ilerleyebilir.Hastalığın ilerleme hızı;Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastalarının yaklaşık %30'u yıllarca semptomları kontrol altında tutulduğu ve tedavi almadan normal bir yaşam sürdürdüğü halde, diğer hastalarda semptomlar daha hızlı ilerleyebilir.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastaları, semptomların takibini yapmak için düzenli olarak doktor kontrolüne gitmelidir. Semptomlar arasında yorgunluk, lenf düğümlerinde şişme, gece terlemeleri, kilo kaybı ve sık enfeksiyonlar yer alabilir. Hastalığın ilerleme hızının takibi için de düzenli olarak kan testleri yapılması gerekebilir.Tedavi, hastalığın ilerlemesini yavaşlatır ve semptomları kontrol altında tutar. Bazı hastalar yıllarca tedavi görmeye gerek duymadan, semptomlarının kontrol altında tutulduğu bir şekilde yaşamlarına devam edebilirken, diğerleri kemoterapi, immünoterapi veya kök hücre nakli gibi tedaviler alabilirler.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisi ne kadar sürer?Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) tedavisi, genel olarak hastalığın evresine, semptomlara ve hastanın genel sağlık durumuna bağlı olarak değişebilir.Kemoterapi, kanser hücrelerini öldürmek için kullanılan bir ilaç tedavisidir. Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) için kullanılan kemoterapi tedavisi, genellikle 6 aydan daha kısa bir süre sürer. Tedavinin süresi, kullanılan ilaçların türüne ve dozuna bağlıdır.Hedef tedaviler ve akıllı ilaçlar, genellikle kemoterapi tedavisine ek olarak veya kemoterapiye dirençli hastalar için kullanılır. Immünoterapi tedavisi, kemoterapiye göre daha az yan etkiye sahiptir ve genellikle birkaç yıl veya daha uzun bir süre boyunca verilir.Kök hücre nakli, uzun bir iyileşme süreci gerektirir ve hastaların birkaç hafta veya daha uzun süre hastanede kalmasını gerektirir.Tedavinin süresi hakkında daha fazla bilgi edinmek için doktorunuza danışabilirsiniz.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) metastaz yapar mı?Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) dahil tüm hematolojik kanserlerde “metastaz” ifadesinden daha çok “tutulum” ifadesi daha sık kullanılır. Kronik Lenfositik Löseminin (KLL) diğer organlarda metastaz yapma yani diğer organlarda tutulum yapma potansiyeli düşüktür, ancak bazı durumlarda saptanabilir. Metastaz, kanser hücrelerinin orijinal yerinden başka bir bölgeye yayılması anlamına gelir. Bu durumda, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hücreleri genellikle lenfoid dokularda biriktiği için lenfoid dokularda tutulum daha yaygın olabilir.Kronik Lenfositik Lösemide (KLL) diğer organlarda metastaz yani tutulum belirtileri, tutulum olan organın yerine bağlı olarak değişebilir.Örneğin, karaciğerde tutulum olursa;Lenf düğümlerinde tutulum olursa;Kronik Lenfositik Löseminin (KLL) metastaz yapma potansiyeli düşük olsa da, hastalığın evresi ve diğer faktörler göz önüne alındığında, metastaz oluşumunun mümkün olduğunu unutmamak önemlidir. Bu nedenle, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hastalarının düzenli olarak takip edilmesi, semptomların izlenmesi ve tedaviye yanıtın değerlendirilmesi için düzenli sağlık kontrollerine gitmeleri gereklidir.Kronik lenfositik lösemi (KLL) genetik midir?Kronik Lenfositik Löseminin (KLL) kesin nedeni bilinmemekle birlikte, son yıllarda yapılan araştırmalar bu hastalığın sonradan kazanılan genetik mutasyonlarla ilgili olduğunu göstermektedir.İnsan genomu, yaklaşık 20.000 gen içeren bir moleküler yapıdır ve bu genlerin her biri, hücrelerimizin çalışmasını sağlamak için gerekli olan spesifik bir proteini kodlar. Kronik Lenfositik Lösemide (KLL), lenfosit adı verilen beyaz kan hücrelerinde bazı genlerdeki mutasyonlar sonucu kanserli bir birikim meydana gelir. Bu gen mutasyonları, hücrelerin normal işlevlerini kaybetmelerine ve kontrolsüz bir şekilde çoğalmalarına neden olabilir.Kronik Lenfositik Lösemide (KLL) görülen gen mutasyonları, genellikle yaşlanma süreci ile birlikte ortaya çıkar ve hücrelerin çoğalması ve bölünmesi sırasında birikir. Bu gen mutasyonları, hücrelerin normal işlevlerini kaybetmelerine ve kontrolden çıkarak kanserli bir hücre birikimine dönüşmelerine neden olabilir.Kronik lenfositik lösemi, ırsi geçiş ile aktarılmaz. Ancak, bazı ailelerde benzer tipte lösemi hastalarının görülmesi nedeniyle, ailesel bir eğilim olduğu düşünülebilir. Bu durum, aynı ailenin üyelerinin benzer çevresel faktörlere maruz kalma olasılığı ile açıklanabilirKronik Lösemi tedavi edilmezse ne olur?Kronik lenfositik lösemi (KLL), yavaş seyirli bir kan kanseridir. Tedavi edilmediğinde, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) ilerleyebilir ve vücuttaki sağlıklı kan hücrelerini engelleyerek çeşitli sorunlara neden olabilir. Bunlar arasında enfeksiyon riskinde artış, anemi, kanama eğilimi ve diğer sağlık sorunları yer alabilir.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL), genellikle çok yavaş ilerleyen bir kanserdir ve bu nedenle erken dönemde tedavi gerektirmeyebilir. Ancak bazı hastalar için, hastalık semptomları belirgin hale gelirse, tedavi gerekli olabilir. Tedavi edilmezse, hastalık ilerleyebilir ve hayat kalitesini ciddi şekilde etkileyebilir.Hasta ve doktor arasındaki iletişim, tedavinin etkinliği ve hastanın hayatta kalma şansını artırabilir. Bu nedenle, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) teşhisi konulduğunda, hastaların doktorlarıyla düzenli olarak iletişim halinde olmaları ve tedavilerinin ilerlemesini takip etmeleri önemlidir.Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) lenfomaya döner mi?Kronik Lenfositik Löseminin (KLL) lenfomaya dönüşme riski düşüktür, ancak bu dönüşüm nadir olarak görülebilir. Kronik lenfositik löseminin agresif bir lenfomaya dönüşümüne “Richter Dönüşümü” adı verilir.Richter Dönüşümü, kronik lenfositik lösemi (KLL) hastalarında nadiren görülen bir durumdur. Bu durumda, KLL hastalığı daha agresif bir lenfoma türüne dönüşebilir. Richter Dönüşümü'nün en sık rastlanan türü, diffüz büyük B hücreli lenfoma olarak adlandırılır. İkinci sıklıkta Hodgkin Lenfoma’ya dönüşüm de izlenebilir.Richter Dönüşümü tanısı, lenf bezlerindeki değişikliklerin mikroskopla incelenmesiyle yani biyopsi yapılarak konulur. Ayrıca, pozitron emisyon tomografisi (PET) adı verilen bir görüntüleme testi de kullanılabilir. Bu test, lenf bezlerindeki değişiklikleri daha net gösterir ve doğru biyopsi yerinin belirlenmesine yardımcı olur.Richter Dönüşümü tanısı konulan hastalarda tedavi seçenekleri mevcuttur. Tedavide kemoterapi, hedefe yönelik tedaviler ve kök hücre nakli gibi yöntemler uygulanabilir. Tedavinin etkili olabilmesi için hastalığın erken evrede tespit edilmesi önemlidir. | 18,682 |
456 | Hastalıklar | Kronik Pelvik Ağrı | İştah kaybı, bel ağrısı ve özellikle cinsel ilişki esnasında ya da sonrasında ağrı ile günlük yaşamı olumsuz etkileyen kronik pelvik ağrı, karnın en alt kısmında sık sık, şiddetli ağrı ve acı hissedilmesi olarak ifade ediliyor. Günümüzde genellikle genç kadınlarda rastlanılan bu durum, fiziksel acı ve yorgunluk hissinin yanı sıra depresyon ve uyku problemleri gibi psikolojik rahatsızlıklara da neden olabiliyor. Memorial Diyarbakır Hastanesi Kadın ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. İ. Burhan Özel, kronik pelvik ağrı ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.İştah kaybı, bel ağrısı ve özellikle cinsel ilişki esnasında ya da sonrasında ağrı ile günlük yaşamı olumsuz etkileyen kronik pelvik ağrı, karnın en alt kısmında sık sık, şiddetli ağrı ve acı hissedilmesi olarak ifade ediliyor. Günümüzde genellikle genç kadınlarda rastlanılan bu durum, fiziksel acı ve yorgunluk hissinin yanı sıra depresyon ve uyku problemleri gibi psikolojik rahatsızlıklara da neden olabiliyor. Memorial Diyarbakır Hastanesi Kadın ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. İ. Burhan Özel, kronik pelvik ağrı ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.
Kronik pelvik ağrı nedir?Kadınlarda sık tekrarlayan alt karın ağrısı ya da bir diğer ismiyle üreme fonksiyonları için önemli bir bölge olan pelvis bölgesinde 6 ay ve daha uzun süre devam eden ağrılar pelvik ağrılar olarak tanımlanmaktadır. Bu ağrılar özellikle adet dönemi, cinsel ilişki esnasında veya sonrasında şiddetli alt karın ağrısı olarak belirti göstermektedir. Kronik pelvik ağrı hastalık değil semptomdur. Genişlemiş pelvik venler sıklıkla meydana gelen pelvik ağrıya neden olabilmektedir. Bu durum adet öncesi kötüleşir ve yürüme periyodundan sonra ya da uzun süre ayakta hareket edilen günlerde görülebilmektedir. En belirgin semptom ise cinsel ilişki esnasında ortaya çıkan ağrı olarak tanımlanmaktadır. Bu rahatsızlık idrarda yanma gibi bulgularla da kendini belli etmektedir. Kronik pelvik ağrının 15-73 yaşındaki kadınlarda yıllık görülme oranı 38/1000 civarındadır.Kronik pelvik ağrının belirtileri nelerdir?Kronik pelvik ağrı, karnın en alt kısmında sık sık yaşanan ve şiddetli ağrılardır.Kronik pelvik ağrı nedenleri nelerdir?Kadınlarda sıklık ve süreklilik ile pelvik bölgede hissedilen ağrı sosyal hayatı olumsuz etkilemektedir. Sosyal yaşamı kısıtlayan ve psikolojik olarak da yıpratıcı olan bu durum birçok kadında görülmektedir. Jinekolojik nedenlere bağlı pelvik ağrılar arasında çikolata kistleri, pelvik adezyonlar diye adlandırılan doku tabakalarının neden olduğu bağırsak rahatsızlıkları ve gebe kalmayı güçleştiren durumlar kronik pelvik ağrının jinekolojik nedenleri olarak bilinmektedir. Jinekolojik nedenlerin dışında kronik pelvik ağrıya neden olabilecek başka rahatsızlıklarda bulunmaktadır. Bunlar kısaca şu şekilde sıralanabilir;Gastrointestinol sebepler Irritabl bağırsak sendorumu, yaygın üreme çağındaki kadınların %20 sinde görülür ve pelvik ağrıya neden olabilir. Konstipasyon (kabızlık) yaygın görülen ve kolay tedavi edilen bir durumdur ancak pelvik ağrıya neden olabilir. Fıtıklar (hermi ) karın ve pelvik fıtıklar ağrıya neden olabilir.Ürolojik sebepler İnterstisyel sistit yani idrar torbasının iltihaplanması pelvik ağrıya neden gösterilebilir. İnflamatuar rahatsızlık, ağrı ve sık idrara gitme ile ilişkilidir. İşeme ile ağrı azalmasına neden olan bu durum karnın alt kısmında ağrıyla bulgu verebilir. Üretrol sendrom adı verilen rahatsızlık da nedeni bilinmeyen sık idrara çıkma isteğidir.Kas iskelete bağlı sebeplerYumuşak doku romatizması özellikle omuz, boyun ve pelvik eklemlerde olan yaygın ağrının nedeni olabilir. Hassas noktalar ve ağrı eşiğinin düşmesi ile karekterizedir.Nörolojik sebepler Sinir tuzağı Cerrahi işlem sonrası skar dokuda sinir sıkışması Sinir dağılım alanında ağrı veya fonksiyon bozukluğu Boyun, omurilik ya da vücudun farklı noktalarında geçmeyen ağrılar Sinirin gerçek hasarı sonucu oluşur Zonklama saplama ya da yanma tarif ederKronik pelvik ağrı kimlerde görülür? Kadınlarda genellikle ergenlik dönemlerinde başlayarak ileri yaşlara kadar sık görülen bu durum birçok nedene bağlı olarak gelişebilir. Kesin tanı için hekim muayenesi gerekir.Kronik pelvik ağrı tedavisi nasıl yapılır?Vücudun karın bölgesinde meydana gelen yanma, acı ve ağrı hissi çoğu zaman ciddiye alınmayarak evde bitkisel çaylar ve ağrı kesiciler ile tedavi sağlanmaya çalışılmaktadır. Pelvik ağrılar jinekoloiik nedenlerden kaynaklı görülebileceği gibi bazı farklı hastalıkların belirtisi olarak görülebilir bu durum tedavi yöntemlerinde farklılığa neden olmaktadır. Karnın alt kısmında sürekli ve sıklıkla meydana gelen kronik pelvik ağrının jinekolojik ve jinekolojik olamayan diğer nedenleri için uzman hekim muayenesi sonrası ilaç tedavisi ya da cerrahi müdahale söz konusu olabilmektedir. Kronik pelvik ağrı tedavisi çoğu zaman ağızdan yutulan ilaçlar ile sağlanmaktadır. Uzman hekim tavsiyesi doğrultusunda başlıca uygulanacak tedavi yöntemleri ise şu şekilde sıralanabilir; Ağrı kesici Doğum kontrol hapı Hormon ilaçları Fizik tedavi yöntemleri Antibiyotik Psikoterapi Laporoskopik cerrahi ile karın bölgesinde gerekli ameliyatlarda küçük kesi yöntemi ile yapılır. Histerektomi ameliyatı ile vajinal bölgeden rahmin alınması ile cerrahi tedavi sağlanır. Kronik pelvik ağrı yani alt karında sıklıkla uzun süreli şiddetli devam eden ağrı durumlarında ise şunlar yapılabilir; İstirahat etmek Duş almak Hafif egzersizler yapmak Hafif tempolu yürüyüşler yapılabilir.Kronik pelvik ağrı ile ilgili sık sorulan sorular Kronik pelvik ağrı ve akut pelvik ağrı arasındaki fark nedir? Ani başlayan ve genellikle ciddi hastalıkların belirtisi olan akut ağrılar, sıklıkla hissedilen ve uzun süre devam eden kronik ağrıların zıddı olarak tanımlanmaktadır. Akut pelvik ağrılar en kısa sürede tedavi gerektiren durumlara sebebiyet verebilmektedir. Üreme çağındaki bir kadında akut pelvik ağrı gebelik testi pozitifliğinde diğer nedenler kanıtlanana kadar dış gebeliktir. Dış gebelikte anne adayında hayati tehlike yaratacak komplikasyonları en kısa sürede ortadan kaldırılmalıdır. Akut pelvik ağrıya neden olabilecek bazı jinekolojik nedenler şöyle sıralanabilir; Erken gebelik Dış gebelik Düşük Yumurtalık kistleri Hipersmülasyon sendromu( yumurtalıkların aşırı uyarılması sonucu gelişen bir tablo) sonrasında oluşan over kistler neden olabilir.Akut pelvik ağrının neden olabileceği jinekolojik olmayan sebepleri ise şu şekilde sıralanabilir; Apandist Irritabl bağırsak sendromu Bağırsak iltihabı Sindirim sistemi rahatsızlıkları Böbrek mesane taşı Fıtık Enfeksiyona bağlı rahatsızlıkların tümü jinekolojik kaynaklı olmayan nedenlere bağlı olabilir.Kronik pelvik ağrı erkeklerde görülür mü?Erkeklerde yaş aralığı fark etmeksizin pelvik ağrı görülebilir. Enfeksiyona bağlı görülebileceği gibi kas zorlaması, kasık fıtığı ve testislerin şişmesi nedeni ile belirti olarak görülebilir.Hamilelikte kronik pelvik ağrıya ne iyi gelir?Kronik pelvik ağrı esnasında acıyı hafifletmek için istirahat etmek ve ılık bir duş almak gebeler içinde yeterli olacaktır.Kronik pelvik ağrı evde geçer mi?Sıklıkla bir bölgede acı ve ağrının olması farklı hastalıkların habercisi konumundadır. Günü kurtarmak için istirahat edilebilir ancak tedavisi sağlanmadıkça ağrı devam edecektir.Kronik pelvik ağrı nerede hissedilir?Göbek deliğinin altından sonra bulunan kısım alt kısım olarak tanımlanır. Bu bölgede üreme fonksiyonlarına ait önemli organlar bulunur.Kronik pelvik ağrı tedavisi ne kadar sürer?Tedavi sürecinden önemli olan ağrı ve acının hangi hastalıktan kaynakladığı durumudur. Hastalık, hastalığın şiddeti ve seyri bu süreci belirlemektedir.
Kronik pelvik ağrı nedir?Kadınlarda sık tekrarlayan alt karın ağrısı ya da bir diğer ismiyle üreme fonksiyonları için önemli bir bölge olan pelvis bölgesinde 6 ay ve daha uzun süre devam eden ağrılar pelvik ağrılar olarak tanımlanmaktadır. Bu ağrılar özellikle adet dönemi, cinsel ilişki esnasında veya sonrasında şiddetli alt karın ağrısı olarak belirti göstermektedir. Kronik pelvik ağrı hastalık değil semptomdur. Genişlemiş pelvik venler sıklıkla meydana gelen pelvik ağrıya neden olabilmektedir. Bu durum adet öncesi kötüleşir ve yürüme periyodundan sonra ya da uzun süre ayakta hareket edilen günlerde görülebilmektedir. En belirgin semptom ise cinsel ilişki esnasında ortaya çıkan ağrı olarak tanımlanmaktadır. Bu rahatsızlık idrarda yanma gibi bulgularla da kendini belli etmektedir. Kronik pelvik ağrının 15-73 yaşındaki kadınlarda yıllık görülme oranı 38/1000 civarındadır.Kronik pelvik ağrının belirtileri nelerdir?Kronik pelvik ağrı, karnın en alt kısmında sık sık yaşanan ve şiddetli ağrılardır.Kronik pelvik ağrı nedenleri nelerdir?Kadınlarda sıklık ve süreklilik ile pelvik bölgede hissedilen ağrı sosyal hayatı olumsuz etkilemektedir. Sosyal yaşamı kısıtlayan ve psikolojik olarak da yıpratıcı olan bu durum birçok kadında görülmektedir. Jinekolojik nedenlere bağlı pelvik ağrılar arasında çikolata kistleri, pelvik adezyonlar diye adlandırılan doku tabakalarının neden olduğu bağırsak rahatsızlıkları ve gebe kalmayı güçleştiren durumlar kronik pelvik ağrının jinekolojik nedenleri olarak bilinmektedir. Jinekolojik nedenlerin dışında kronik pelvik ağrıya neden olabilecek başka rahatsızlıklarda bulunmaktadır. Bunlar kısaca şu şekilde sıralanabilir;Gastrointestinol sebeplerÜrolojik sebeplerKas iskelete bağlı sebeplerYumuşak doku romatizması özellikle omuz, boyun ve pelvik eklemlerde olan yaygın ağrının nedeni olabilir. Hassas noktalar ve ağrı eşiğinin düşmesi ile karekterizedir.Nörolojik sebeplerKronik pelvik ağrı kimlerde görülür?Kronik pelvik ağrı tedavisi nasıl yapılır?Vücudun karın bölgesinde meydana gelen yanma, acı ve ağrı hissi çoğu zaman ciddiye alınmayarak evde bitkisel çaylar ve ağrı kesiciler ile tedavi sağlanmaya çalışılmaktadır. Pelvik ağrılar jinekoloiik nedenlerden kaynaklı görülebileceği gibi bazı farklı hastalıkların belirtisi olarak görülebilir bu durum tedavi yöntemlerinde farklılığa neden olmaktadır. Karnın alt kısmında sürekli ve sıklıkla meydana gelen kronik pelvik ağrının jinekolojik ve jinekolojik olamayan diğer nedenleri için uzman hekim muayenesi sonrası ilaç tedavisi ya da cerrahi müdahale söz konusu olabilmektedir. Kronik pelvik ağrı tedavisi çoğu zaman ağızdan yutulan ilaçlar ile sağlanmaktadır. Uzman hekim tavsiyesi doğrultusunda başlıca uygulanacak tedavi yöntemleri ise şu şekilde sıralanabilir; Kronik pelvik ağrı yani alt karında sıklıkla uzun süreli şiddetli devam eden ağrı durumlarında ise şunlar yapılabilir;Kronik pelvik ağrı ile ilgili sık sorulan sorular Kronik pelvik ağrı ve akut pelvik ağrı arasındaki fark nedir? Ani başlayan ve genellikle ciddi hastalıkların belirtisi olan akut ağrılar, sıklıkla hissedilen ve uzun süre devam eden kronik ağrıların zıddı olarak tanımlanmaktadır. Akut pelvik ağrılar en kısa sürede tedavi gerektiren durumlara sebebiyet verebilmektedir. Üreme çağındaki bir kadında akut pelvik ağrı gebelik testi pozitifliğinde diğer nedenler kanıtlanana kadar dış gebeliktir. Dış gebelikte anne adayında hayati tehlike yaratacak komplikasyonları en kısa sürede ortadan kaldırılmalıdır. Akut pelvik ağrıya neden olabilecek bazı jinekolojik nedenler şöyle sıralanabilir;Akut pelvik ağrının neden olabileceği jinekolojik olmayan sebepleri ise şu şekilde sıralanabilir;Kronik pelvik ağrı erkeklerde görülür mü?Erkeklerde yaş aralığı fark etmeksizin pelvik ağrı görülebilir. Enfeksiyona bağlı görülebileceği gibi kas zorlaması, kasık fıtığı ve testislerin şişmesi nedeni ile belirti olarak görülebilir.Hamilelikte kronik pelvik ağrıya ne iyi gelir?Kronik pelvik ağrı esnasında acıyı hafifletmek için istirahat etmek ve ılık bir duş almak gebeler içinde yeterli olacaktır.Kronik pelvik ağrı evde geçer mi?Sıklıkla bir bölgede acı ve ağrının olması farklı hastalıkların habercisi konumundadır. Günü kurtarmak için istirahat edilebilir ancak tedavisi sağlanmadıkça ağrı devam edecektir.Kronik pelvik ağrı nerede hissedilir?Göbek deliğinin altından sonra bulunan kısım alt kısım olarak tanımlanır. Bu bölgede üreme fonksiyonlarına ait önemli organlar bulunur.Kronik pelvik ağrı tedavisi ne kadar sürer?Tedavi sürecinden önemli olan ağrı ve acının hangi hastalıktan kaynakladığı durumudur. Hastalık, hastalığın şiddeti ve seyri bu süreci belirlemektedir. | 4,841 |
457 | Hastalıklar | Kronik Miyeloid Lösemi (KML) | Yavaş seyirli bir hastalık olduğu için genellikle belirti vermeden ilerleyen Kronik Miyeloid Lösemi (KML), kemik iliğinin belirli hücrelerinde başlayan kanser türüdür. KML hastalığı başka bir nedenle yapılan kan sayımında beyaz kan hücrelerinin yüksekliğiyle ortaya çıkabilir. Kronik Miyeloid Lösemi tedavisinde öncelikli hedef, kan sayımındaki bozuklukları düzelmektir. Daha sonra sitogenetik ve moleküler anormalliklerin normale getirilmesi için tirozin kinaz inhibitörleri, kemoterapi ve kök hücre nakli gibi tedavi seçenekleri kullanılabilmektedir. Memorial Ataşehir Hastanesi Hematoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Hakan İsmail Sarı, kronik miyeloid lösemi (KML) ve tedavisi hakkında bilgi verdi.Yavaş seyirli bir hastalık olduğu için genellikle belirti vermeden ilerleyen Kronik Miyeloid Lösemi (KML), kemik iliğinin belirli hücrelerinde başlayan kanser türüdür. KML hastalığı başka bir nedenle yapılan kan sayımında beyaz kan hücrelerinin yüksekliğiyle ortaya çıkabilir. Kronik Miyeloid Lösemi tedavisinde öncelikli hedef, kan sayımındaki bozuklukları düzelmektir. Daha sonra sitogenetik ve moleküler anormalliklerin normale getirilmesi için tirozin kinaz inhibitörleri, kemoterapi ve kök hücre nakli gibi tedavi seçenekleri kullanılabilmektedir. Memorial Ataşehir Hastanesi Hematoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Hakan İsmail Sarı, kronik miyeloid lösemi (KML) ve tedavisi hakkında bilgi verdi.
Kronik Miyeloid Lösemi (KML) nedir? Kronik Myeloid Lösemi KML olarak kısaltılmaktadır. Halk arasında beyaz küre, beyaz kan hücresi ya da akyuvar olarak bilinen lökositlerin kanseridir. Kronik olarak isimlendirilmesinin nedeni yavaş ve sinsi seyirli bir lösemi olmasından kaynaklanmaktadır.Kronik Miyeloid Lösemi (KML) nedenleri nelerdir? Kronik Myeloid Lösemi (KML) nedenleri tam olarak bilinmemektedir. Kronik Myeloid Lösemi hastalığında ırsi bir genetik geçiş gösterilememiştir. KML nedeni tam olarak bilinmese de, lösemi riskini artıran faktörler bulunmaktadır. Yüksek dozda radyasyona maruz kalmak, Kronik Myeloid Lösemi riskini artırabilmektedir. Yapılan çalışmalarda atom bombası ve nükleer santral kazalarından kurtulan kişilerde KML gelişme riskinin arttığı görülmektedir. KML riski ileri yaşlarda daha fazla görülmektedir. Kronik Myeloid Lösemiye (KML) erkeklerde kadınlardan biraz daha fazla rastlanmaktadır. Böcek öldürücü ilaçlar olan pestisitler veya benzene maruz kalan kişilerde insanlarda Kronik Myeloid Lösemi (KML) görülme riski artabilmektedir.Kronik Miyeloid Lösemi (KML) nasıl oluşur?Hastalığın nedenleri tam olarak bilinmemekle birlikte, oluşum mekanizması iyi bilinmektedir. Kemik iliğindeki bir hücrede 9 ve 22. kromozomlar kırıldıktan sonra Philadelphia kromozomu olarak adlandırılan karakteristik bir anormal kromozom oluşturmak için birleşir. Yeni oluşan kromozoma Philadelphia denmesinin nedeni ilk olarak bu şehirde yeni kromozomun tanımlanmasından kaynaklanmaktadır. Bu iki kromozomun birleşmesi, bu kromozomlar üzerinde yer alan ve normalde yer aldıkları hücrenin büyümesinden sorumlu iki ayrı gen olan BCR ve ABL1'in bir araya getirildiği bir genetik bilgi alışverişine neden olur. Elde edilen BCRABL adı verilen yeni anormal gen, kemik iliği hücreleri içinde oluşan KML hücrelerinin normal kan hücrelerinden daha hızlı ve daha fazla çoğalmasına yol açan anormal bir protein (BCR-ABL tirozin kinaz) üretmesine neden olur. Bu protein nedeni ile hastalıklı hücreler kemik iliğinde aşırı bir şekilde artarak, önce kemik iliğini işgal eder ve normal kan hücrelerinin gelişimini engelleyerek kana yayılırlar. Kronik Miyeloid Lösemi’de görülen bu genetik bozukluk doğuştan gelen ve ileriki nesillere aktarılan bir genetik bozukluk değil sonradan kazanılan bir genetik bozukluktur.Kronik Miyeloid Lösemi (KML) belirtileri nelerdir? Kronik Myeloid Lösemi hiçbir belirti vermeden de ilerleyebilmektedir. Belirtisi olmayan hastalarda başka bir nedenle ya da kontrol amaçlı yapılan kan sayımında WBC değerinin yani lökositlerin yüksekliği ile fark edilebilir.Genel olarak Kronik Miyeloid Lösemi (KML) belirtileri şu şekilde sıralanabilir; Beyaz kan hücre sayısındaki aşırı artışın yanı sıra KML hastalarında dalağın büyümesine bağlı olarak karında dolgunluk ve ağrı hissi yaşanabilir. Yine dalağın büyümesiyle alakalı hafif bir kansızlık ile birlikte “trombosit” adı verilen pıhtılaşma hücrelerinin artışı yaşanabilir. Ateş ve çamaşır değiştirmeyi gerektirecek kadar gece terlemeleri de KML belirtisi olabilmektedir. Kronik Myeloid Lösemi (KML) hastalarında beyaz küre yüksekliğinin yanında trombosit yüksekliği de yaşanabilmektedir. Bu durum da nadir de olsa pıhtı gelişimi ve yine bu hücrelerin işlevlerinde meydana gelen bozulma nedeni ile diş eti kanaması, burun kanaması gibi kanamalara yol açabilir. Kronik Myeloid Lösemi (KML) belirtileri tipik olarak çok yavaş gelişir. Fakat, hastaların küçük bir yüzdesinde, KML daha şiddetli semptomlar ve giderek daha fazla anormal sayıda blast olarak isimlendirilen beyaz kan hücresi artışı ile agresif bir akut lösemi formuna dönüşebilir. Bu nedenle teşhiste gecikme yaşanmamalıdır.Kronik Miyeloid Lösemi (KML) teşhisi nasıl yapılır? KML belirtileri olan hastalarda, kemik iliğinde üretilen üç kan hücresi (Beyaz kan hücreleri, kırmızı kan hücreleri, trombositler) türünü kontrol etmek için tam kan sayımı (hemogram) adı verilen bir tetkik yapılmalıdır. Tam kan sayımında hafif bir kansızlık ile birlikte çoğu zaman beyaz kan hücrelerinde yükseklik görülür. Beyaz kan hücrelerindeki yüksekliğe bazen trombosit yüksekliği de eşlik edebilir. Beyaz küre ya da lökosit olarak adlandırılan beyaz kan hücrelerinin 5 alt tipi vardır. Makine bu alt tiplerinin sayılarını da bize vermektedir. Bu dağılıma bakıldığında bazofil dediğimiz beyaz kan hücrelerinde de artış söz konusu olabilir. Ayrıca KML’de saptanan olgunlaşmamış beyaz küre hücrelerini kan sayımı cihazı monosit olarak sayar ve cihazda monosit sayısı da yüksek görülebilir. Tam kan sayımında bu bulguları olan hastalardan alınan kan lam üzerine yayılarak boyanır ve periferik yayma dediğimiz tetkik yapılır. Bu tetkikte hematoloji uzmanı kandaki her üç hücre grubunu mikroskop altında inceler. Özellikle beyaz kürelerin olgunlaşmamış tiplerinin yüksek sayıda olması nedeniyle periferik yaymada bu hücrelerin kemik iliğindeki görüntüsünü taklit eden bir durum izlenir (periferik yayma aynı kemik iliği aspirasyonundaki görüntüyü verir). KML tanısında kemik iliği biyopsi işleminin direkt yeri yoktur. Fakat KML hastalığının spesifik gen bulgusunun gösterilmesi açısından hiç olmaz ise tanı esnasında kemik iliği aspirasyon ve biyopsi yapılarak bu tetkikin kemik iliği örneğinden gönderilmesi önerilmektedir. Kemik iliği aspirasyon ve biyopsisi sırasında yukarıda açıklanan 9 ve 22. Kromozomun yer değiştirmesini (translokasyon 9;22) göstermek için genetik örnek alınır. Bu genetik örnek hem FISH hem de PCR denilen yöntemle yapılmalıdır. Translokasyon 9;22 genetik bozukluğunun gösterilmesi ile tanı konmuş olur. Tanı sonrası vakit geçirmeden tedavi planlanmalı ve başlanmalıdır.Kronik Miyeloid Lösemi (KML) tedavisi nasıldır?Kronik Myeloid Lösemi (KML) teşhisi alan hastaların tam kan sayımında beyaz küreler (WBC) ve bazen de trombositler (PLT) yüksek saptanır. İlk hedef olarak hastalığın bu görünen yüzünü yani tam kan sayımındaki bozuklukları düzeltmek için hareket edilir. Daha sonra ise hastalığın görünmeyen yüzü olarak belirtilen sitogenetik ve moleküler anormalliklerin normale getirilmesi hedeflenmektedir.Bu hedeflerin sağlanması hastanın hastalığa ait yakınmalarını geçirir, yaşam süresini uzatır, akut lösemi denilen hızlı seyirli lösemilere dönüşümü engeller. Kan değerlerinin düzelmesi hematolojik yanıt, sitogenetik anormalliklerin düzelmesi sitogenetik yanıt ve moleküler anormalliklerin düzelmesi ise moleküler yanıt olarak adlandırılır. Bu nedenle tedavi başlanan hastalar belirli aralıklarla tedaviye yanıt ve yan etki açısından izlenir. Özellikle 3., 6., 12 ve 18. aydaki yanıt durumuna göre tedaviye devam veya ilaç değiştirme kararı verilir. Mevcut tedaviye yanıt veren hastalardaki herhangi bir zamandaki yanıt kaybı da tedavinin değiştirilmesini gerektirir. Özellikle erken dönemde istenilen düzeyde moleküler yanıt elde edilen hastaların yaşam süreleri toplumdaki normal insanların yaşam süresine eşittir. Bu yüzden tanının erken konması ve tedaviye hızlı bir şekilde başlanması hayati önem arz eder.Tedavi seçenekleri ve tedaviyi etkileyen faktörler nelerdir? Tedavi seçenekleri arasında: Tirozin kinaz İnhibitörleri Kemoterapi Kök hücre nakli bulunmaktadır.Tedavinin seçiminde hastalığın fazı yani evresi ve hastalığın risk skoru önem kazanmaktadır. En sık kullanılan risk skorlaması “Sokal” risk skorlamasıdır. Bu skorlama sisteminde yaş, dalak boyutu ve kan değerlerinin durumuna göre bazı puanlar verilerek bir hesaplama yapılır. Elde edilen rakam 1.2 ise yüksek risk olarak kabul edilir.Kronik Miyeloid Lösemi (Kml) Hakkında Sık Sorulan SorularKronik Miyeloid Lösemi (KML) evreleri nelerdir? Kronik Myeloid Lösemi’nin (KML) 3 evresi bulunmaktadır. KML evreleri faz olarak da isimlendirilmektedir.KML 1. evreKronik Myeloid Lösemi 1. evresi başlangıç evresi veya kronik evre olarak da isimlendirilir. KML 1. evrede hastanın kanda, ilik veya her ikisinde de artmış beyaz kan hücresi bulunmaktadır. Hastaların büyük bir çoğunluğuna KML teşhisi 1. evrede konulmaktadır. KML 1. evre yani kronik faz KML’de kemik iliği değerlendirildiğinde olgunlaşmamış lösemi hücrelerinin (blast=anormal beyaz kan hücreleri) oranı %5'in altındadır. Kronik Miyeloid Lösemi (KML) 1. Evresinde yani kronik fazda çoğu zaman kanser semptomları yoktur. Varsa, semptomlar genellikle hafiftir. 1. Evre KML’de genel olarak belirtiler şu şekildedir; Hastada yorgunluk yaşanabilir. Kaburgaların sol tarafının altında dolgunluk hissi olabilir. Kan sayımı normale yakın olduğu için vücut hala mikroplarla savaşabilir.KML 1. evrede (kronik fazda) çok yavaş ilerler. Bir sonraki aşamaya ulaşmak birkaç ay veya yıl sürebilir. Diğer fazlarla karşılaştırıldığında, kronik fazdaki KML tedaviye daha iyi cevap verme eğilimindedir.KML 2. evreKronik Myeloid Lösemi’nin (KML) 2. Evresi “Akselere faz=hızlandırılmış faz” olarak da isimlendirilir. Hızlandırılmış faz boyunca, beyaz kan hücreleri normalde olgunlaşmaya devam edemez hale gelir ve kanda veya kemik iliğinde lösemi hücresi yüzde 10 ila 19 arasında değişen oranda yani normalden fazla bulunur. Kronik fazda (KML 1. Evre) trombosit sayısı genelde yüksek olarak bulunurken hızlandırılmış fazda (KML 2. Evre) düşük de bulunabilir. Tüm fazlarda, KML hücreleri Philadelphia kromozomunu içerir. Ancak, hızlandırılmış fazda, kromozomlar içinde yeni anormal değişiklikler olabilir. Hızlandırılmış fazda, KML hücreleri daha hızlı çoğalabilir.Kronik Myeloid Lösemi (KML) 2. Evre de genel olarak şu belirtiler görülür; Ateş Diyet yapmadan istemsiz kilo kaybı Doygunluk hissi Dalakta büyüklük gibi belirtiler görülebilmektedir.KML 2. Evre (Hızlandırılmış faz), muhtemelen KML hücrelerinde gelişen yeni mutasyonlar (yeni genetik bozukluklar) nedeniyle ilaçlarla kontrol edilmesi daha zordur.KML 3. evreKronik Myeloid Lösemi 3. Evre yani son evresi “Blastik Faz” ya da “Blast krizi” olarak da isimlendirilmektedir. KML’nin “akut lösemi” dediğimiz hızlı seyirli lösemi tipine dönüştüğü evredir. Akut lösemi türleri olan AML (akut miyeloid lösemi) veya ALL'ye (akut lenfoblastik lösemi) dönüşüm görülebilir. Kanda veya kemik iliğinde yüzde 20'den fazla lösemi hücresi vardır. KML, kronik veya hızlandırılmış fazdan blast evresine ilerleyebilir veya bazı durumlarda tanı anında zaten blast evresindedir.Kronik Miyeloid Lösemi son evresinde belirtiler yaygındır. Enfeksiyonlar Kanama Karın ağrısı Kemik ağrısı görülebilir.Blast evresinde bulunan KML hastalığını sadece ağızdan alınan akıllı ilaçlarla kontrol etmek zordur.Kronik Miyeloid Lösemi (KML) tedavisinde kullanılan tirozin kinaz inhibitörleri nelerdir?Tirozin kinaz inhibitörleri (TKI'ler), KML'li birçok insan için ilk tercih edilen tedavi yöntemidir. Hap şeklinde kullanılır. KML'nin tanımlayıcı bir özelliği olan Philadelphia kromozomu, BCR-ABL adı verilen anormal bir protein üretir. Tirozin kinaz inhibitörleri KML hücrelerinin aşırı artışına yol açan BCR-ABL'nin etkisini inhibe eder. Tirozin kinaz inhibitörleri (TKI) ile tedavi edilen insanlar genellikle geleneksel kemoterapi ile tedavi edilenlere göre daha az ve daha hafif yan etkilere sahiptir. Tirozin kinaz inhibitörleri (TKI) KML'yi tamamen ortadan kaldırdığı kanıtlanmamış olmasına rağmen, çoğu insanda ilaç kullanıldığı müddetçe hastalığın uzun süreli kontrolünü sağlarlar. Hamilelik veya emzirme döneminde kullanılması tavsiye edilmez.KML tedavisinde hangi Tirozin kinaz inhibitörlerinin kullanılacağı kararı hastalığın evresine, olası yan etkilere, hastalığın risk grubuna, ilaç direncine yol açan yeni mutasyonlara ve hastanın tıbbi geçmişine göre değişmektedir. Çoğu KML hastası, Tirozin kinaz inhibitörleri ile tedaviye başladıktan sonra günlük aktivitelerine geri dönebilir.Tirozin kinaz inhibitörlerinin hematoloji uzmanı doktorun belirttiği şekilde alınması ve etkinliği etkileyebilecek diğer ilaçlardan veya takviyelerden kaçınılması oldukça önemlidir. Dozlarını atlamadan alan kişilerin daha iyi sonuçlara sahip olma olasılığı daha yüksektir; doz atlama, iyi bir yanıt alma şansınızı tehlikeye atabilir.Bazı Tirozin kinaz inhibitörleri yiyeceklerle birlikte alınması gerekirken, bazılarının aç karnına alınması gerekir. Birçok reçeteli ve reçetesiz ilaç, TKİ'lerle etkileşime girerek tedaviyi daha az etkili hale getirir veya kan dolaşımındaki ilaç miktarını tehlikeli şekilde artırır veya azaltır. Kaçınılması gereken en önemli iki ilaç parasetamol ve sarı kantaron otudur.Tirozin kinaz inhibitörleri kullanıyorsanız ilaç düzeyini etkilediği için greyfurt suyundan da kaçınmanız gerekir.Kronik Miyeloid Lösemi (KML) tedavisinde kullanılan tirozin kinaz inhibitörleri yan etkileri nelerdir?Tirozin kinaz inhibitörleri kullanırken, hangi ilacın kullanıldığına bağlı olarak değişen yan etkiler gelişebilir. Düşük kan sayımı (artmış enfeksiyon) Bulantı Şişme (ödem) ve sıvı tutma İshal veya kabızlık Yorgunluk Kolay kanama ve morarma Kas krampları Baş ağrısı Döküntü Karaciğer testi anormallikleri gibi birçok yan etki, tedavinin ilk bir - iki ayında daha sık görülür ve zamanla yok olur veya daha hafif hale gelir.Kalp ve damar (kardiyovasküler) sistemi ile ilgili problemler ve bazı yan etkiler ise aylar veya yıllar süren tedaviden sonra gelişebilir.Bu yan etkiler ve riskler genel olarak şunları içermektedir; Kalp hasarı (nadir) Karaciğer hasarı (nadir) Anormal kalp ritmi (QT uzaması denir) Elektrolit dengesizliği Karaciğer hasarı Pankreatit (mide ağrısına neden olabilecek pankreas iltihabı) Plevral veya perikardiyal efüzyonlar (akciğer veya kalp etrafındaki sıvı) Pulmoner hipertansiyon (kanı akciğerlere taşıyan kan damarlarında yüksek tansiyon; nadir)Kronik Miyeloid Lösemi (KML) tedavisinde kt kemoterapiKemoterapi kanser hücrelerinin yaşam döngüsünü bozan ilaçları içerir. Kemoterapi türleri ilacın çalışma şekillerine göre farklılık gösterir. Bazıları kanser hücresinin DNA'sına zarar vererek veya DNA yapımını bozarak kanser hücrelerini öldürür. Diğerleri, yeni hücreler yapmak için gereken hücre parça ya da parçacıklarına müdahale eder. Böylece, ölen hücrelerin yerini alacak yeni hücreler üretilmez.Kemoterapi hem kanseri hem de normal hücreleri etkileyebilir. Bazı kemoterapi ilaçları, hücreler aktif bir büyüme fazındayken çalışır. Aktif büyüme aşamasında, hücreler büyür ve yeni bir hücre oluşturmak için bölünürler. Büyüme fazını bozan kemoterapi ilaçları hızla büyüyen kanser hücrelerinde işe yarar. Diğer kemoterapi ilaçları herhangi bir büyüme veya dinlenme evresinde çalışır.Kemoterapi bir veya daha fazla ilaçtan oluşabilir. Tek ilacın kullanılması “monoterapi” olarak adlandırılır. Tüm ilaçlar aynı şekilde iş görmez. Bu nedenle çoğu zaman birden fazla ilaç kullanılır. İki veya daha fazla kemoterapi ilacının birlikte kullanılmasına “kombinasyon tedavisi” adı verilir.Omasetaksin, KML tedavisi için geliştirilen en yeni kemoterapidir. Tirozin kinaz inhibitörlerinin işe yaramadığı tüm mutasyonlara karşı aktiftir. Özellikle KML'nin ileri aşamaları için kullanılır.Omasetaksin, cilt altına bir iğne ile enjekte edilen bir sıvı olarak verilir. Diğer kemoterapi ilaçları damar içine enjekte edilebilir veya hap olarak verilebilir.Kemoterapinin verildiği günlere “tedavi günleri”, kemoterapi bittikten sonra diğer kemoterapi zamanına kadar geçen süreye ise “dinlenme günleri” denir. Tedavi günleri ile birlikte dinlenme günlerinin toplamı bir döngü veya bir siklus olarak adlandırılır. Siklusların hangi ilaçların kullanıldığına bağlı olarak uzunlukları değişir. Genellikle, bir siklus 14, 21 veya 28 gün uzunluğundadır. Kemoterapi alacaksanız, doktorunuza kaç siklus verileceğini, ayrıca bir döngü içinde kaç günlük tedavi olduğunu da sormanız iyi olacaktır.Kemoterapinin genellikle hızlandırılmış veya blast fazında veya tüm tirozin kinaz inhibitörlerine dirençli hastalarda uygulanan bir tedavi yöntemi olduğu unutulmamalıdır.Kronik Miyeloid Lösemi (KML) tedavisinde kemoterapini yan etkileri nelerdir?Kemoterapinin yan etkileri birçok faktöre bağlıdır. Bu faktörler arasında ilaç tipi, alınan miktar, tedavi süresi ve ilacı alacak kişinin özellikleri yer alır. Genel olarak, yan etkiler hızlı büyüyen hücrelerin ölümünden kaynaklanmaktadır. Hızlı büyüyen hücreler kıl foliküllerinde, bağırsaklarda, ağızda ve kanda bulunur.Bu hücrelerin ölümü, kan hücrelerinin hızlı bir şekilde düşmesine, iştahsızlığa, bulantı, kusma, ishal, saç dökülmesi ve ağızda yaralara neden olabilir.Çoğu yan etki, tedavinin başlamasından kısa bir süre sonra ortaya çıkar ve tedaviden sonra durur. Bununla birlikte, diğer yan etkiler uzun vadelidir veya yıllar sonra ortaya çıkabilir.Geç yan etkiler başka bir kanser türü oluşma olasılığı, kalp hastalığı ve bebek sahibi olma problemlerini (kısırlık) içerir.Kronik Miyeloid Lösemi (KML) tedavisinde Kök Hücre Nakli Kök hücre naklinde hastalıklı kemik iliği hücrelerinin yerini almak üzere başka bir kişiden sağlıklı kök hücreler nakledilir. Nakledilen kök hücrelerle birlikte bulunan bağışıklık sisteminin savaşçı hücreleri, lösemi hücrelerini yabancı olarak tanıyarak onları yok etmeye çalışır. Bu durumun tıbbi adı “graft versus lösemi” etkisidir.Bu sayede hem verilen kök hücreler ile hastalıksız yeni kan hücreleri yapılırken, diğer taraftan lösemi ile de savaşılmış olur.Öte yandan, kök hücrelerle birlikte verilen bağışıklık sisteminin bu savaşçı hücreleri sağlıklı hücrelere de saldırabilir. En çok saldırdığı organlar cilt, karaciğer ve mide bağırsak (gastro-intestinal) sistemidir.Karaciğer saldırısı nedeniyle karaciğer enzimlerinde bozulma ve bilirubin yüksekliğine bağlı sarılık, cilt saldırısına bağlı ciltte çok hafif döküntülerden yanık derecesine varan lezyonlar ve mide- bağırsak sistemine saldırıdan dolayı ishal, karın ağrısı bazen barsak tıkanıklığı gibi ciddi durumlar görülebilir. Bu durumun tıbbi adı “graft-versus-host” hastalığıdır.Kök hücre nakli öncesi ve sonrasında bu durumu önlemek ya da hafif geçirmek için ilaçlar verilecektir.Kronik Myeloid Lösemide (KML), kök hücre nakli ile KML'yi başarılı bir şekilde kontrol etme şansı, nakil sırasındaki hastalık aşaması ile ilgilidir. Nakilden en iyi yanıt alınan faz kronik fazdır. Bununla birlikte, komplikasyonlarından dolayı nakil genellikle kronik fazda 1. seçenek değildir. Bu yüzden genelde hızlandırılmış aşama veya blast fazı denilen lösemi fazında ya da tüm Tirozin kinaz inhibitörlere dirençli kronik fazdaki hastalarda tercih edilir.Hızlandırılmış ve blast fazında kök hücre nakli planı yapılmışsa önce Tirozin kinaz inhibitörleri ve/veya kemoterapi verilerek hastalık kronik faza döndürülmeye çalışılarak nakil yapılması daha uygun olacaktır.Tedavi yanıtı için bilinmesi gereken tanımlar şu şekildedir.Hematolojik yanıtKML hücrelerinin kandan kaybolarak kan sayımı değerlerinin normale gelmesi anlamına gelir. Tam hematolojik yanıt diyebilmek için şu kriterler gereklidir: Tam kan sayımının normale gelerek lökosit sayısının 10.000/mm3 altına inmesi Trombosit denilen pıhtılaşma hücrelerinin 450 bin/mm3 altına düşmesi Mikroskop altında kan hücrelerine bakıldığında anormal hücre (genç hücreler ve blast denilen lösemik hücreleri) görülmemesi Hastalığa bağlı yakınmaların ortadan kaybolması ve dalak boyutunun normale dönmesiSitogenetik yanıtHücreler genetik olarak değerlendirildiğinde, Philadelphia kromozomunu içeren hastalıklı hücrelerin kan veya kemik iliğinden kaybolmasını ifade eder. Tam sitogenetik yanıt. Hiç philedelphia kromozomu pozitif (Ph +) hücre izlenmemesidir. Majör sitogenetik yanıt (MSY). Ph + hücrelerin %0 - 35 arasında olması Kısmi sitogenetik yanıt (KSY). Ph + hücrelerin %1 - 35 arasında olması Minör sitogenetik yanıt (MiSY). Ph + hücrelerin %>35 - 65 arasında olması Moleküler yanıtRT-PCR (ters transkriptaz polimeraz zincir reaksiyonu) adı verilen hassas bir moleküler test kullanılarak anormal BCR-ABL1 geninin mevcut olup olmadığını gösterir. Başlangıçtaki sayıya göre kaç kat azaldığı logaritmik azalma) hesaplanarak yanıt düzeyi verilir. Ulaşılması istenen azalma en az 1000 katın üzerindedir (BCR-ABL düzeyinin %0.1’den küçük olması).Hamilelikte Kronik Miyeloid Lösemi (KML) tedavisi nasıldır?Kronik Myeloid Lösemi (KML) tedavisi sırasında Tirozin kinaz inhibitör tedavisi alırken hamile kalan veya emziren KML'li kadınlar ile eşleri hamile kalabilecek tedavi gören erkekler için özel durumlar söz konusudur.Tirozin kinaz inhibitör tedavisi alan kadınlar ve erkekler genellikle doğurganlıkla ilgili olarak artan bir problem yaşamamaktadır.Bununla birlikte, Tirozin kinaz inhibitör tedavisi alırken düşük ve doğum kusurları riski belirsizdir.Sonuç olarak, Tirozin kinaz inhibitörü tedavisi almış olan kadın ve erkeklerin tedavi sırasında doğum kontrol yöntemlerini kullanmaları şiddetle tavsiye edilir.Tirozin kinaz inhibitörü alan ve gebe kalan kadınların hamileliği sonlandırmak veya Tirozin kinaz inhibitör tedavisini sürdürmek (gelişmekte olan ceninde sorunlara neden olabilir) veya Tirozin kinaz inhibitör tedavisini geçici olarak durdurmak ( KML'nin tekrarlamasına neden olabilir) seçilebilecek yöntemler arasında yer almaktadır.Bugün için bu yöntemlerden en doğru olanı gebeliği sonlandırarak Tirozin kinaz inhibitör tedavisine devam etmek olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte ailenin çocuk isteği sonucu, her türlü komplikasyon riskini göze alarak Tirozin kinaz inhibitör tedavisini bırakmayı tercih eden kadınlar için, birçok doktor geçici olarak interferon alfa denilen ilaca geçmeyi önermektedir. Bu seçeneklerin hasta ile çok detaylı olarak kar – zarar oranı açısından tartışılması gerekir.Emziren kadınların Tirozin kinaz inhibitör tedavisinden uzak durmaları tavsiye edilir çünkü bu ilaçlar anne sütüne geçer. Tirozin kinaz inhibitör tedavisinin bebekler üzerindeki etkileri iyi tanımlanmamıştır.Tirozin kinaz inhibitör kullanırken hamile kalırsanız, ilacı derhal almayı bırakmanızı ve mümkün olan en kısa sürede hematoloji uzmanınız ile görüşmenizi tavsiye ediyoruz.Kronik Miyeloid Lösemi (KML) tedavisi sırasında Tirozin kinaz inhibitör tedavisinin kesilmesi mümkün mü? Yakın zamana kadar, tedavi durdurulursa hastalığın tekrar edeceği endişeleri nedeniyle Tirozin kinaz inhibitör tedavisi ile sürekli (belirsiz) tedavi önerildi. Bununla birlikte, belirli kriterleri karşılayan kişilerde, Tirozin kinaz inhibitör tedavisinin kesilmesini düşünmek mümkün olabilir.Tirozin kinaz inhibitör tedavisinin kesilmesi, yalnızca en az iki - üç yıl boyunca çok düşük veya saptanamayan BCR / ABL seviyelerine sahip kişilerde dikkate alınmaktadır.Tedavisi kesilen kişilerin altı ay boyunca dört ila altı haftada bir, daha sonra da iki ayda bir BCR-ABL düzeyi ile izlenmesi gerekir. Bugün için önerimiz klinik çalışma kapsamı hariç TKI tedavisinin ömür boyu kullanılması şeklindedir.
Kronik Miyeloid Lösemi (KML) nedir? Kronik Myeloid Lösemi KML olarak kısaltılmaktadır. Halk arasında beyaz küre, beyaz kan hücresi ya da akyuvar olarak bilinen lökositlerin kanseridir. Kronik olarak isimlendirilmesinin nedeni yavaş ve sinsi seyirli bir lösemi olmasından kaynaklanmaktadır.Kronik Miyeloid Lösemi (KML) nedenleri nelerdir?Kronik Miyeloid Lösemi (KML) nasıl oluşur?Hastalığın nedenleri tam olarak bilinmemekle birlikte, oluşum mekanizması iyi bilinmektedir. Kemik iliğindeki bir hücrede 9 ve 22. kromozomlar kırıldıktan sonra Philadelphia kromozomu olarak adlandırılan karakteristik bir anormal kromozom oluşturmak için birleşir. Yeni oluşan kromozoma Philadelphia denmesinin nedeni ilk olarak bu şehirde yeni kromozomun tanımlanmasından kaynaklanmaktadır. Bu iki kromozomun birleşmesi, bu kromozomlar üzerinde yer alan ve normalde yer aldıkları hücrenin büyümesinden sorumlu iki ayrı gen olan BCR ve ABL1'in bir araya getirildiği bir genetik bilgi alışverişine neden olur. Elde edilen BCRABL adı verilen yeni anormal gen, kemik iliği hücreleri içinde oluşan KML hücrelerinin normal kan hücrelerinden daha hızlı ve daha fazla çoğalmasına yol açan anormal bir protein (BCR-ABL tirozin kinaz) üretmesine neden olur. Bu protein nedeni ile hastalıklı hücreler kemik iliğinde aşırı bir şekilde artarak, önce kemik iliğini işgal eder ve normal kan hücrelerinin gelişimini engelleyerek kana yayılırlar. Kronik Miyeloid Lösemi’de görülen bu genetik bozukluk doğuştan gelen ve ileriki nesillere aktarılan bir genetik bozukluk değil sonradan kazanılan bir genetik bozukluktur.Kronik Miyeloid Lösemi (KML) belirtileri nelerdir? Kronik Myeloid Lösemi hiçbir belirti vermeden de ilerleyebilmektedir. Belirtisi olmayan hastalarda başka bir nedenle ya da kontrol amaçlı yapılan kan sayımında WBC değerinin yani lökositlerin yüksekliği ile fark edilebilir.Genel olarak Kronik Miyeloid Lösemi (KML) belirtileri şu şekilde sıralanabilir;Kronik Miyeloid Lösemi (KML) teşhisi nasıl yapılır?Kronik Miyeloid Lösemi (KML) tedavisi nasıldır?Kronik Myeloid Lösemi (KML) teşhisi alan hastaların tam kan sayımında beyaz küreler (WBC) ve bazen de trombositler (PLT) yüksek saptanır. İlk hedef olarak hastalığın bu görünen yüzünü yani tam kan sayımındaki bozuklukları düzeltmek için hareket edilir. Daha sonra ise hastalığın görünmeyen yüzü olarak belirtilen sitogenetik ve moleküler anormalliklerin normale getirilmesi hedeflenmektedir.Bu hedeflerin sağlanması hastanın hastalığa ait yakınmalarını geçirir, yaşam süresini uzatır, akut lösemi denilen hızlı seyirli lösemilere dönüşümü engeller. Kan değerlerinin düzelmesi hematolojik yanıt, sitogenetik anormalliklerin düzelmesi sitogenetik yanıt ve moleküler anormalliklerin düzelmesi ise moleküler yanıt olarak adlandırılır. Bu nedenle tedavi başlanan hastalar belirli aralıklarla tedaviye yanıt ve yan etki açısından izlenir. Özellikle 3., 6., 12 ve 18. aydaki yanıt durumuna göre tedaviye devam veya ilaç değiştirme kararı verilir. Mevcut tedaviye yanıt veren hastalardaki herhangi bir zamandaki yanıt kaybı da tedavinin değiştirilmesini gerektirir. Özellikle erken dönemde istenilen düzeyde moleküler yanıt elde edilen hastaların yaşam süreleri toplumdaki normal insanların yaşam süresine eşittir. Bu yüzden tanının erken konması ve tedaviye hızlı bir şekilde başlanması hayati önem arz eder.Tedavi seçenekleri ve tedaviyi etkileyen faktörler nelerdir? Tedavi seçenekleri arasında:Tedavinin seçiminde hastalığın fazı yani evresi ve hastalığın risk skoru önem kazanmaktadır. En sık kullanılan risk skorlaması “Sokal” risk skorlamasıdır. Bu skorlama sisteminde yaş, dalak boyutu ve kan değerlerinin durumuna göre bazı puanlar verilerek bir hesaplama yapılır. Elde edilen rakam 1.2 ise yüksek risk olarak kabul edilir.Kronik Miyeloid Lösemi (Kml) Hakkında Sık Sorulan SorularKronik Miyeloid Lösemi (KML) evreleri nelerdir? Kronik Myeloid Lösemi’nin (KML) 3 evresi bulunmaktadır. KML evreleri faz olarak da isimlendirilmektedir.KML 1. evreKronik Myeloid Lösemi 1. evresi başlangıç evresi veya kronik evre olarak da isimlendirilir. KML 1. evrede hastanın kanda, ilik veya her ikisinde de artmış beyaz kan hücresi bulunmaktadır. Hastaların büyük bir çoğunluğuna KML teşhisi 1. evrede konulmaktadır. KML 1. evre yani kronik faz KML’de kemik iliği değerlendirildiğinde olgunlaşmamış lösemi hücrelerinin (blast=anormal beyaz kan hücreleri) oranı %5'in altındadır. Kronik Miyeloid Lösemi (KML) 1. Evresinde yani kronik fazda çoğu zaman kanser semptomları yoktur. Varsa, semptomlar genellikle hafiftir. 1. Evre KML’de genel olarak belirtiler şu şekildedir;KML 1. evrede (kronik fazda) çok yavaş ilerler. Bir sonraki aşamaya ulaşmak birkaç ay veya yıl sürebilir. Diğer fazlarla karşılaştırıldığında, kronik fazdaki KML tedaviye daha iyi cevap verme eğilimindedir.KML 2. evreKronik Myeloid Lösemi’nin (KML) 2. Evresi “Akselere faz=hızlandırılmış faz” olarak da isimlendirilir. Hızlandırılmış faz boyunca, beyaz kan hücreleri normalde olgunlaşmaya devam edemez hale gelir ve kanda veya kemik iliğinde lösemi hücresi yüzde 10 ila 19 arasında değişen oranda yani normalden fazla bulunur. Kronik fazda (KML 1. Evre) trombosit sayısı genelde yüksek olarak bulunurken hızlandırılmış fazda (KML 2. Evre) düşük de bulunabilir. Tüm fazlarda, KML hücreleri Philadelphia kromozomunu içerir. Ancak, hızlandırılmış fazda, kromozomlar içinde yeni anormal değişiklikler olabilir. Hızlandırılmış fazda, KML hücreleri daha hızlı çoğalabilir.Kronik Myeloid Lösemi (KML) 2. Evre de genel olarak şu belirtiler görülür;KML 2. Evre (Hızlandırılmış faz), muhtemelen KML hücrelerinde gelişen yeni mutasyonlar (yeni genetik bozukluklar) nedeniyle ilaçlarla kontrol edilmesi daha zordur.KML 3. evreKronik Myeloid Lösemi 3. Evre yani son evresi “Blastik Faz” ya da “Blast krizi” olarak da isimlendirilmektedir. KML’nin “akut lösemi” dediğimiz hızlı seyirli lösemi tipine dönüştüğü evredir. Akut lösemi türleri olan AML (akut miyeloid lösemi) veya ALL'ye (akut lenfoblastik lösemi) dönüşüm görülebilir. Kanda veya kemik iliğinde yüzde 20'den fazla lösemi hücresi vardır. KML, kronik veya hızlandırılmış fazdan blast evresine ilerleyebilir veya bazı durumlarda tanı anında zaten blast evresindedir.Kronik Miyeloid Lösemi son evresinde belirtiler yaygındır.Blast evresinde bulunan KML hastalığını sadece ağızdan alınan akıllı ilaçlarla kontrol etmek zordur.Kronik Miyeloid Lösemi (KML) tedavisinde kullanılan tirozin kinaz inhibitörleri nelerdir?Tirozin kinaz inhibitörleri (TKI'ler), KML'li birçok insan için ilk tercih edilen tedavi yöntemidir. Hap şeklinde kullanılır. KML'nin tanımlayıcı bir özelliği olan Philadelphia kromozomu, BCR-ABL adı verilen anormal bir protein üretir. Tirozin kinaz inhibitörleri KML hücrelerinin aşırı artışına yol açan BCR-ABL'nin etkisini inhibe eder. Tirozin kinaz inhibitörleri (TKI) ile tedavi edilen insanlar genellikle geleneksel kemoterapi ile tedavi edilenlere göre daha az ve daha hafif yan etkilere sahiptir. Tirozin kinaz inhibitörleri (TKI) KML'yi tamamen ortadan kaldırdığı kanıtlanmamış olmasına rağmen, çoğu insanda ilaç kullanıldığı müddetçe hastalığın uzun süreli kontrolünü sağlarlar. Hamilelik veya emzirme döneminde kullanılması tavsiye edilmez.KML tedavisinde hangi Tirozin kinaz inhibitörlerinin kullanılacağı kararı hastalığın evresine, olası yan etkilere, hastalığın risk grubuna, ilaç direncine yol açan yeni mutasyonlara ve hastanın tıbbi geçmişine göre değişmektedir. Çoğu KML hastası, Tirozin kinaz inhibitörleri ile tedaviye başladıktan sonra günlük aktivitelerine geri dönebilir.Tirozin kinaz inhibitörlerinin hematoloji uzmanı doktorun belirttiği şekilde alınması ve etkinliği etkileyebilecek diğer ilaçlardan veya takviyelerden kaçınılması oldukça önemlidir. Dozlarını atlamadan alan kişilerin daha iyi sonuçlara sahip olma olasılığı daha yüksektir; doz atlama, iyi bir yanıt alma şansınızı tehlikeye atabilir.Bazı Tirozin kinaz inhibitörleri yiyeceklerle birlikte alınması gerekirken, bazılarının aç karnına alınması gerekir. Birçok reçeteli ve reçetesiz ilaç, TKİ'lerle etkileşime girerek tedaviyi daha az etkili hale getirir veya kan dolaşımındaki ilaç miktarını tehlikeli şekilde artırır veya azaltır. Kaçınılması gereken en önemli iki ilaç parasetamol ve sarı kantaron otudur.Tirozin kinaz inhibitörleri kullanıyorsanız ilaç düzeyini etkilediği için greyfurt suyundan da kaçınmanız gerekir.Kronik Miyeloid Lösemi (KML) tedavisinde kullanılan tirozin kinaz inhibitörleri yan etkileri nelerdir?Tirozin kinaz inhibitörleri kullanırken, hangi ilacın kullanıldığına bağlı olarak değişen yan etkiler gelişebilir.Kalp ve damar (kardiyovasküler) sistemi ile ilgili problemler ve bazı yan etkiler ise aylar veya yıllar süren tedaviden sonra gelişebilir.Bu yan etkiler ve riskler genel olarak şunları içermektedir;Kronik Miyeloid Lösemi (KML) tedavisinde kt kemoterapiKemoterapi kanser hücrelerinin yaşam döngüsünü bozan ilaçları içerir. Kemoterapi türleri ilacın çalışma şekillerine göre farklılık gösterir. Bazıları kanser hücresinin DNA'sına zarar vererek veya DNA yapımını bozarak kanser hücrelerini öldürür. Diğerleri, yeni hücreler yapmak için gereken hücre parça ya da parçacıklarına müdahale eder. Böylece, ölen hücrelerin yerini alacak yeni hücreler üretilmez.Kemoterapi hem kanseri hem de normal hücreleri etkileyebilir. Bazı kemoterapi ilaçları, hücreler aktif bir büyüme fazındayken çalışır. Aktif büyüme aşamasında, hücreler büyür ve yeni bir hücre oluşturmak için bölünürler. Büyüme fazını bozan kemoterapi ilaçları hızla büyüyen kanser hücrelerinde işe yarar. Diğer kemoterapi ilaçları herhangi bir büyüme veya dinlenme evresinde çalışır.Kemoterapi bir veya daha fazla ilaçtan oluşabilir. Tek ilacın kullanılması “monoterapi” olarak adlandırılır. Tüm ilaçlar aynı şekilde iş görmez. Bu nedenle çoğu zaman birden fazla ilaç kullanılır. İki veya daha fazla kemoterapi ilacının birlikte kullanılmasına “kombinasyon tedavisi” adı verilir.Omasetaksin, KML tedavisi için geliştirilen en yeni kemoterapidir. Tirozin kinaz inhibitörlerinin işe yaramadığı tüm mutasyonlara karşı aktiftir. Özellikle KML'nin ileri aşamaları için kullanılır.Omasetaksin, cilt altına bir iğne ile enjekte edilen bir sıvı olarak verilir. Diğer kemoterapi ilaçları damar içine enjekte edilebilir veya hap olarak verilebilir.Kemoterapinin verildiği günlere “tedavi günleri”, kemoterapi bittikten sonra diğer kemoterapi zamanına kadar geçen süreye ise “dinlenme günleri” denir. Tedavi günleri ile birlikte dinlenme günlerinin toplamı bir döngü veya bir siklus olarak adlandırılır. Siklusların hangi ilaçların kullanıldığına bağlı olarak uzunlukları değişir. Genellikle, bir siklus 14, 21 veya 28 gün uzunluğundadır. Kemoterapi alacaksanız, doktorunuza kaç siklus verileceğini, ayrıca bir döngü içinde kaç günlük tedavi olduğunu da sormanız iyi olacaktır.Kemoterapinin genellikle hızlandırılmış veya blast fazında veya tüm tirozin kinaz inhibitörlerine dirençli hastalarda uygulanan bir tedavi yöntemi olduğu unutulmamalıdır.Kronik Miyeloid Lösemi (KML) tedavisinde kemoterapini yan etkileri nelerdir?Kemoterapinin yan etkileri birçok faktöre bağlıdır. Bu faktörler arasında ilaç tipi, alınan miktar, tedavi süresi ve ilacı alacak kişinin özellikleri yer alır. Genel olarak, yan etkiler hızlı büyüyen hücrelerin ölümünden kaynaklanmaktadır. Hızlı büyüyen hücreler kıl foliküllerinde, bağırsaklarda, ağızda ve kanda bulunur.Bu hücrelerin ölümü, kan hücrelerinin hızlı bir şekilde düşmesine, iştahsızlığa, bulantı, kusma, ishal, saç dökülmesi ve ağızda yaralara neden olabilir.Çoğu yan etki, tedavinin başlamasından kısa bir süre sonra ortaya çıkar ve tedaviden sonra durur. Bununla birlikte, diğer yan etkiler uzun vadelidir veya yıllar sonra ortaya çıkabilir.Geç yan etkiler başka bir kanser türü oluşma olasılığı, kalp hastalığı ve bebek sahibi olma problemlerini (kısırlık) içerir.Kronik Miyeloid Lösemi (KML) tedavisinde Kök Hücre Nakli Kök hücre naklinde hastalıklı kemik iliği hücrelerinin yerini almak üzere başka bir kişiden sağlıklı kök hücreler nakledilir. Nakledilen kök hücrelerle birlikte bulunan bağışıklık sisteminin savaşçı hücreleri, lösemi hücrelerini yabancı olarak tanıyarak onları yok etmeye çalışır. Bu durumun tıbbi adı “graft versus lösemi” etkisidir.Bu sayede hem verilen kök hücreler ile hastalıksız yeni kan hücreleri yapılırken, diğer taraftan lösemi ile de savaşılmış olur.Öte yandan, kök hücrelerle birlikte verilen bağışıklık sisteminin bu savaşçı hücreleri sağlıklı hücrelere de saldırabilir. En çok saldırdığı organlar cilt, karaciğer ve mide bağırsak (gastro-intestinal) sistemidir.Karaciğer saldırısı nedeniyle karaciğer enzimlerinde bozulma ve bilirubin yüksekliğine bağlı sarılık, cilt saldırısına bağlı ciltte çok hafif döküntülerden yanık derecesine varan lezyonlar ve mide- bağırsak sistemine saldırıdan dolayı ishal, karın ağrısı bazen barsak tıkanıklığı gibi ciddi durumlar görülebilir. Bu durumun tıbbi adı “graft-versus-host” hastalığıdır.Kök hücre nakli öncesi ve sonrasında bu durumu önlemek ya da hafif geçirmek için ilaçlar verilecektir.Kronik Myeloid Lösemide (KML), kök hücre nakli ile KML'yi başarılı bir şekilde kontrol etme şansı, nakil sırasındaki hastalık aşaması ile ilgilidir. Nakilden en iyi yanıt alınan faz kronik fazdır. Bununla birlikte, komplikasyonlarından dolayı nakil genellikle kronik fazda 1. seçenek değildir. Bu yüzden genelde hızlandırılmış aşama veya blast fazı denilen lösemi fazında ya da tüm Tirozin kinaz inhibitörlere dirençli kronik fazdaki hastalarda tercih edilir.Hızlandırılmış ve blast fazında kök hücre nakli planı yapılmışsa önce Tirozin kinaz inhibitörleri ve/veya kemoterapi verilerek hastalık kronik faza döndürülmeye çalışılarak nakil yapılması daha uygun olacaktır.Tedavi yanıtı için bilinmesi gereken tanımlar şu şekildedir.Hematolojik yanıtKML hücrelerinin kandan kaybolarak kan sayımı değerlerinin normale gelmesi anlamına gelir. Tam hematolojik yanıt diyebilmek için şu kriterler gereklidir:Sitogenetik yanıtHücreler genetik olarak değerlendirildiğinde, Philadelphia kromozomunu içeren hastalıklı hücrelerin kan veya kemik iliğinden kaybolmasını ifade eder.Moleküler yanıtRT-PCR (ters transkriptaz polimeraz zincir reaksiyonu) adı verilen hassas bir moleküler test kullanılarak anormal BCR-ABL1 geninin mevcut olup olmadığını gösterir. Başlangıçtaki sayıya göre kaç kat azaldığı logaritmik azalma) hesaplanarak yanıt düzeyi verilir. Ulaşılması istenen azalma en az 1000 katın üzerindedir (BCR-ABL düzeyinin %0.1’den küçük olması).Hamilelikte Kronik Miyeloid Lösemi (KML) tedavisi nasıldır?Kronik Myeloid Lösemi (KML) tedavisi sırasında Tirozin kinaz inhibitör tedavisi alırken hamile kalan veya emziren KML'li kadınlar ile eşleri hamile kalabilecek tedavi gören erkekler için özel durumlar söz konusudur.Tirozin kinaz inhibitör tedavisi alan kadınlar ve erkekler genellikle doğurganlıkla ilgili olarak artan bir problem yaşamamaktadır.Bununla birlikte, Tirozin kinaz inhibitör tedavisi alırken düşük ve doğum kusurları riski belirsizdir.Sonuç olarak, Tirozin kinaz inhibitörü tedavisi almış olan kadın ve erkeklerin tedavi sırasında doğum kontrol yöntemlerini kullanmaları şiddetle tavsiye edilir.Tirozin kinaz inhibitörü alan ve gebe kalan kadınların hamileliği sonlandırmak veya Tirozin kinaz inhibitör tedavisini sürdürmek (gelişmekte olan ceninde sorunlara neden olabilir) veya Tirozin kinaz inhibitör tedavisini geçici olarak durdurmak ( KML'nin tekrarlamasına neden olabilir) seçilebilecek yöntemler arasında yer almaktadır.Bugün için bu yöntemlerden en doğru olanı gebeliği sonlandırarak Tirozin kinaz inhibitör tedavisine devam etmek olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte ailenin çocuk isteği sonucu, her türlü komplikasyon riskini göze alarak Tirozin kinaz inhibitör tedavisini bırakmayı tercih eden kadınlar için, birçok doktor geçici olarak interferon alfa denilen ilaca geçmeyi önermektedir. Bu seçeneklerin hasta ile çok detaylı olarak kar – zarar oranı açısından tartışılması gerekir.Emziren kadınların Tirozin kinaz inhibitör tedavisinden uzak durmaları tavsiye edilir çünkü bu ilaçlar anne sütüne geçer. Tirozin kinaz inhibitör tedavisinin bebekler üzerindeki etkileri iyi tanımlanmamıştır.Tirozin kinaz inhibitör kullanırken hamile kalırsanız, ilacı derhal almayı bırakmanızı ve mümkün olan en kısa sürede hematoloji uzmanınız ile görüşmenizi tavsiye ediyoruz.Kronik Miyeloid Lösemi (KML) tedavisi sırasında Tirozin kinaz inhibitör tedavisinin kesilmesi mümkün mü? Yakın zamana kadar, tedavi durdurulursa hastalığın tekrar edeceği endişeleri nedeniyle Tirozin kinaz inhibitör tedavisi ile sürekli (belirsiz) tedavi önerildi. Bununla birlikte, belirli kriterleri karşılayan kişilerde, Tirozin kinaz inhibitör tedavisinin kesilmesini düşünmek mümkün olabilir.Tirozin kinaz inhibitör tedavisinin kesilmesi, yalnızca en az iki - üç yıl boyunca çok düşük veya saptanamayan BCR / ABL seviyelerine sahip kişilerde dikkate alınmaktadır. | 15,268 |
458 | Hastalıklar | Kronik Yorgunluk Sendromu | Yorgunluk, bir insanın günlük işlerini yaparken kendini yorgun, halsiz ve yetersiz hissetmesi olarak tanımlanabilir. Günlük hayatta efor kapasitesinin üzerinde bir fiziksel aktivite yapıldığında yorulmak normaldir ve bu durum dinlenildiği zaman geçmektedir. Günlük aktivitenin üzerinde bir aktive yapılmadığı halde kişinin kendisini yorgun hissetmesi bazı hastalıkların belirtisi olabilmektedir. Ancak hiçbir hastalık belirtisi olmamasına ve dinlenmiş olmasına rağmen kişi yorgun hissediyorsa bu durum kronik yorgunluk sendromunu işaret edebilmektedir. Kronik yorgunluk sendromu en çok fibromiyalji hastalığıyla karıştırılmaktadır. Yorgunluk, bir insanın günlük işlerini yaparken kendini yorgun, halsiz ve yetersiz hissetmesi olarak tanımlanabilir. Günlük hayatta efor kapasitesinin üzerinde bir fiziksel aktivite yapıldığında yorulmak normaldir ve bu durum dinlenildiği zaman geçmektedir. Günlük aktivitenin üzerinde bir aktive yapılmadığı halde kişinin kendisini yorgun hissetmesi bazı hastalıkların belirtisi olabilmektedir. Ancak hiçbir hastalık belirtisi olmamasına ve dinlenmiş olmasına rağmen kişi yorgun hissediyorsa bu durum kronik yorgunluk sendromunu işaret edebilmektedir. Kronik yorgunluk sendromu en çok fibromiyalji hastalığıyla karıştırılmaktadır.
Kronik yorgunluk sendromu nedir?Yorgunlukta kişinin uykusunu ne kadar iyi aldığı, nasıl beslendiği ve stres düzeyi önemlidir. Geçici yorgunluklar çok önemli sayılmamaktadır ancak kronik yorgunluk olduğunda bu durum mutlaka önemsenmelidir. Sürekli yorgun hissetmek kişiyi sosyal ya da iş hayatında geri plana düşürdüğü zaman sorun oluşturmaktadır. Kişi, daha önce yorulmadan rahatlıkla yapabildiği işleri artık yorularak yapıyorsa bir doktora başvurmalı, yorgunluğun sebebi araştırılmalıdır.Kronik yorgunluk sendromu kişinin herhangi bir hastalık şikayetinin olmadığı, 6 aydan fazla süredir devam eden sürekli yorgunluk hissine denmektedir. Gündelik hayatta yapılan faaliyetler yorgunluk, halsizlik sonucu gerçekleştirilemez. Kronik yorgunluk sendromunda; yorgunluk, halsizlik, kas ağıları sürekli uyku ve uykusuzluk hali, ayakta yorgunluk hissi görülmektedir. Kronik yorgunluk sendromu, 20-40 yaş arası kadınlarda, erkeklerden 4 kat fazla görülmektedir.Kronik yorgunluk neden olur?Kronik yorgunluğun pek çok sebebi olabilir. Kansızlık, enfeksiyonlar, karaciğer, kalp ve böbrek yetmezlikleri, vitamin ve mineral eksiklikleri, metabolik bozukluklar (hipoglisemi), hormonal problemler (hipotiroidi, böbrek üstü bezi yetmezliği), kanser gibi ciddi sağlık sorunlarında yorgunluk bazen ilk işarettir. Hastalık sebebiyle oluşan yorgunluk, halsizlik durumları hastalık tedavi edilince ortadan kalkmaktadır. Yorgunluk, tekrarlayan ve uzun süren stresin, uyku problemlerinin, depresyon ve diğer bazı psikolojik sorunların sonucunda da oluşabilir.Kronik yorgunluğa sebep olan hastalıklardan bazıları şunlardır;Anemi: Yorgunluğun en sık görüldüğü hastalık grubu anemidir. Çünkü oksijen taşıyan hemoglobinin eksikliği kişinin kendini yorgun ve halsiz hissetmesine neden olur. Bu durumda kişi mutlaka bir uzman doktor muayenesi ve gerekli tetkikler yaptırmalıdır. Gerekli tedavi planlaması ile kansızlık giderildikten sonra yorgunluk hissinin de kaybolmaktadır.Tiroit hastalıkları: Hipotiroidi başta olmak üzere tiroit hastalıkları kişinin kendisini çok yorgun hissetmesine neden olmaktadır. Yine endokrin hastalıklarından şeker hastaları da sürekli yorgundurlar. Bu insanlar kendilerini yorgun, bezgin ve güçsüz hissederler. Şeker seviyeleri yüksek olduğu zaman günlük yaşamları bile kesintiye uğrayabilir.Kalp hastalıkları: Halsizlik, yorgunluk kalp yetmezliklerinin de en önemli belirtilerinden birisidir. Hatta kalp hastalıklarının en erken bulguları arasında yer almaktadır. İster kapak lezyonu olsun, ister kalp damar hastalıkları olsun, bunlar kalbin oksijen ihtiyacını karşılamasına engel oldukları için yorgunluk yaratırlar. Kişi bir kat merdiven bile çıksa yorulur, bacakları kesilir, nefessiz kalır.Enfeksiyon hastalıkları: Vücutta çeşitli nedenlerle ortaya çıkan enfeksiyon hastalıkları da yorgunluğun sık görülen nedenlerini oluşturmaktadır. Metabolik hastalıklar: Böbrek yetmezliği, karaciğer yetersizliği, kalsiyum yüksekliği ve potasyum düşüklüğü gibi durumlarda da vücuttaki kan tuzları ve minerallerdeki azalmalar yorgunluğun ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu hastalık ve durumların erken dönemde tedavisi çok önemlidir.Kanser: Yorgunluk, bir takım erken onkolojik hastalıkların belirtisi de olabilir. Kanser hücreleri hastanın tüm vücut sistemlerini bozarak yorgunluğa neden olabilir. Örneğin kansızlık yapmışsa, beslenmeyi bozuyorsa yorgunluk yaratabilir. Uyku bozuklukları: Uyku bozuklukları yaşam kalitesini bozan en önemli sorunlardandır. Uyku apnesi de yorgunluğun önemli sebeplerinden birisidir. Yeterli sürede, kaliteli bir uyku Yorgunluk, tekrarlayan ve uzun süren stresin, uyku problemlerinin, depresyon ve diğer bazı psikolojik sorunların sonucunda da oluşabilir. Yorgunluk, tekrarlayan ve uzun süren stresin, uyku problemlerinin, depresyon ve diğer bazı psikolojik sorunların sonucunda da oluşabilir. uyuyamayan kişiler kendisini ertesi gün aşırı yorgun hissedecektir. Bu durum gün içerisindeki tüm faaliyetlere yansımaktadır.Depresyon ve stres: Yorgunluğa yol açan hastalıklardan ikinci sırada depresyon gibi psikosomotik hastalıklar gelir. Depresyon da kişilerin kendisini yorgun hissetmesine neden olabilir.Kronik yorgunluk sendromunun belirtileri nelerdir? Kronik yorgunluk sendromunun başlıca belirtileri arasında 6 aydan uzun süredir devam eden, tıbbi bir nedeni olmayan halsizlik ve yorgunluk hissi bulunmaktadır. Kişi günlük hayatındaki aktiviteleri yorgunluk, halsizlik sonucu yerine getirememektedir. Yorgunluğa eşlik eden, beyin sisi, baş, boğaz, kas ve eklem ağrıları, tırnak kırılması, saç dökülmesi, huzursuzluk depresyon ve uyku bozukluğu gibi başka belirtiler varsa kronik yorgunluk sendromundan şüphelenilmektedir.Kronik yorgunluk sendromunun tanı ve teşhisi nasıl yapılır? Kronik yorgunluk sendromunda var olan belirtilerin başka bir hastalıktan kaynaklanıp kaynaklanmadığı anlamak için klinik bir takım muayeneler ve tahliller yapılmaktadır. Hasta hikayesi de diğer bütün hastalıklarda olduğu gibi kronik yorgunluk sendromu teşhisinde önemlidir. Hastalıkların dışında uyku bozuklukları ve psikolojik rahatsızlıklar da kronik yorgunluk sendromuna neden olabileceği için doğru teşhisi koyabilmek için bu olasılıklarında değerlendirilmesi gerekmektedir. Kronik yorgunluk sendromu tanısı psikolog, psikiyatrist ve ilgili diğer tıbbi branşların olduğu multidisipliner bir ekiple değerlendirilerek konulmaktadır.Kronik yorgunluk sendromunun tedavisi nasıldır? Tedavide amaç, hastalık semptomlarını iyileştirmektir. Kişiye özel belirlenen egzersiz uygulamalarının düzenli olarak yapılmasının yanı sıra hastaya psikolojik destek verilmesi de çok önemlidir. Yaşam şekli değişiklikleri ve beslenme terapileri de tedavinin bir parçasıdır. Tedavi süresince hasta her aşamada iyileşeceği yolunda cesaretlendirilmeli ve hasta, aile ve hekim yakın iş birliği içinde olmalıdır. Kronik yorgunluk sendromunun tedavisi kişiye özel olmalıdır.Çalışma ve dinlenme periyotları doğru ayarlanmalıdır. Kısa ve sık dinlenme aralıkları verilerek yorgunluğun ortaya çıkması önlenebilir. Çalışma ortamının iyi havalandığından emin olunmalıdır. Çok sıcak veya çok soğuk ortamlar vücudumuzda ekstra bir stres yaratır. Vücudun çok hafif düzeyde susuz kalması dahi metabolizmayı yavaşlatır. Bu nedenle günde en az 8-10 bardak su içilmesi, kahve ve çayın mümkün olduğunca az tüketilmesi gerekir.Düzenli egzersiz ile metabolizma hızlanır, daha fazla enerji oluşumu sağlanır. He gün yapılacak en az 30 dakikalık yürüyüşler, vücut ağırlığının dengelenmesine, kemik sağlığının korunması ve geliştirilmesine yardımcı olmaktadır. Kalp damar sisteminin ve solunumun düzenlenmesini, dokulara yeterli düzeyle oksijen taşınmasını sağlar.Yeterli, dengeli ve sağlıklı beslenme bağışıklık sisteminin güçlü olması için gereklidir. Öğün atlamamaya özen gösterin. Az ve sık yiyin. Beyaz rafine edilmiş tahıllar yerine; tam buğdaylı, çavdarlı, yulaflı ve kepekli rafine edilmemiş tahılları ve besinleri tercih edin. Gün içerisinde 8-10 bardak su içmeye özen gösterin. Kızartmalardan uzak durun, bunların yerine fırında haşlama, buğulama tercih edin. Yağlı besinlerden mümkün olduğunca uzak durun. Özellikle akşam yemeklerini sebze ağırlıklı olmasına dikkat edin.Kronik yorgunluk sendromu hakkında sık sorulan sorularKronik yorgunluk sendromunda hangi önlemler alınmalıdır? Düzenli egzersiz alışkanlığı edinilmeli ve stres azaltılmalıdır. Sıcak yaz günlerinde ağır yiyecekler yerine zeytinyağlı hafif yiyecekler tercih edilmelidir. Su tüketimi artırılmalı, susuz kalmak metabolizmayı yavaşlatarak yorgunluğa yol açabilmektedir. Uyku alışkanlığı iyileştirilmeli, her gece aynı saatte ve yeterli uyumak alışkanlık haline getirilmelidir. Uyku öncesinde kafeinli, alkollü içeceklerden, nikotinden, aşırı yağlı yiyeceklerden ve aşırı aktiviteden kaçınılmalıdır. Güneş ışınlarının dik geldiği 11.00- 15.00 saatleri arasında 20 dakika boyunca güneş koruyucu olmadan güneşlenilmelidir.Kronik yorgunluk sendromunun getirdiği halsizlik ve yorgunluk için hangi vitaminler kullanılabilir?C,D E, B6, B12 vitaminleri ve koenzim Q10, çinko, magnezyum gibi mineraller halsizlik ve yorgunluk için kullanılan vitamin ve mineraller arasında yer almaktadır.Sürekli yorgunluk hissi neden olur? Sürekli yorgunluk hissinin birçok sebebi olabilmektedir. Anemi, tiroit hastalıkları, kalp hastalıkları, enfeksiyon hastalıkları, metabolik hastalıklar, kanser, uyku bozuklukları, depresyon ve stres sonucu sürekli yorgunluk hissi görülebilmektedir.Kronik yorgunluk sendromu nasıl geçer? Kronik yorgunluk bir hastalık sebebiyle oluşuyorsa bu hastalığın tedavisi edilmesiyle kronik yorgunluk hissi de ortadan kalkabilmektedir. Altta yatan bir hastalık yoksa kronik yorgunluk sendromu tedavisi kişiye özel bir şekilde belirlenmektedir. Hastaya özel hazırlanmış düzenli egzersiz programları ve verilecek psikolojik destek de çok önemlidir. Yaşam şekli değişiklikleri ve beslenme terapileri de tedavinin bir parçasıdır. Tedavi süresince hasta her aşamada iyileşeceği yolunda cesaretlendirilmeli ve hasta, aile ve hekim yakın iş birliği içinde olmalıdır.
Kronik yorgunluk sendromu nedir?Yorgunlukta kişinin uykusunu ne kadar iyi aldığı, nasıl beslendiği ve stres düzeyi önemlidir. Geçici yorgunluklar çok önemli sayılmamaktadır ancak kronik yorgunluk olduğunda bu durum mutlaka önemsenmelidir. Sürekli yorgun hissetmek kişiyi sosyal ya da iş hayatında geri plana düşürdüğü zaman sorun oluşturmaktadır. Kişi, daha önce yorulmadan rahatlıkla yapabildiği işleri artık yorularak yapıyorsa bir doktora başvurmalı, yorgunluğun sebebi araştırılmalıdır.Kronik yorgunluk sendromu kişinin herhangi bir hastalık şikayetinin olmadığı, 6 aydan fazla süredir devam eden sürekli yorgunluk hissine denmektedir. Gündelik hayatta yapılan faaliyetler yorgunluk, halsizlik sonucu gerçekleştirilemez. Kronik yorgunluk sendromunda; yorgunluk, halsizlik, kas ağıları sürekli uyku ve uykusuzluk hali, ayakta yorgunluk hissi görülmektedir. Kronik yorgunluk sendromu, 20-40 yaş arası kadınlarda, erkeklerden 4 kat fazla görülmektedir.Kronik yorgunluk neden olur?Kronik yorgunluğun pek çok sebebi olabilir. Kansızlık, enfeksiyonlar, karaciğer, kalp ve böbrek yetmezlikleri, vitamin ve mineral eksiklikleri, metabolik bozukluklar (hipoglisemi), hormonal problemler (hipotiroidi, böbrek üstü bezi yetmezliği), kanser gibi ciddi sağlık sorunlarında yorgunluk bazen ilk işarettir. Hastalık sebebiyle oluşan yorgunluk, halsizlik durumları hastalık tedavi edilince ortadan kalkmaktadır. Yorgunluk, tekrarlayan ve uzun süren stresin, uyku problemlerinin, depresyon ve diğer bazı psikolojik sorunların sonucunda da oluşabilir.Kronik yorgunluğa sebep olan hastalıklardan bazıları şunlardır;Anemi: Yorgunluğun en sık görüldüğü hastalık grubu anemidir. Çünkü oksijen taşıyan hemoglobinin eksikliği kişinin kendini yorgun ve halsiz hissetmesine neden olur. Bu durumda kişi mutlaka bir uzman doktor muayenesi ve gerekli tetkikler yaptırmalıdır. Gerekli tedavi planlaması ile kansızlık giderildikten sonra yorgunluk hissinin de kaybolmaktadır.Tiroit hastalıkları: Hipotiroidi başta olmak üzere tiroit hastalıkları kişinin kendisini çok yorgun hissetmesine neden olmaktadır. Yine endokrin hastalıklarından şeker hastaları da sürekli yorgundurlar. Bu insanlar kendilerini yorgun, bezgin ve güçsüz hissederler. Şeker seviyeleri yüksek olduğu zaman günlük yaşamları bile kesintiye uğrayabilir.Kalp hastalıkları: Halsizlik, yorgunluk kalp yetmezliklerinin de en önemli belirtilerinden birisidir. Hatta kalp hastalıklarının en erken bulguları arasında yer almaktadır. İster kapak lezyonu olsun, ister kalp damar hastalıkları olsun, bunlar kalbin oksijen ihtiyacını karşılamasına engel oldukları için yorgunluk yaratırlar. Kişi bir kat merdiven bile çıksa yorulur, bacakları kesilir, nefessiz kalır.Enfeksiyon hastalıkları: Vücutta çeşitli nedenlerle ortaya çıkan enfeksiyon hastalıkları da yorgunluğun sık görülen nedenlerini oluşturmaktadır. Metabolik hastalıklar: Böbrek yetmezliği, karaciğer yetersizliği, kalsiyum yüksekliği ve potasyum düşüklüğü gibi durumlarda da vücuttaki kan tuzları ve minerallerdeki azalmalar yorgunluğun ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu hastalık ve durumların erken dönemde tedavisi çok önemlidir.Kanser: Yorgunluk, bir takım erken onkolojik hastalıkların belirtisi de olabilir. Kanser hücreleri hastanın tüm vücut sistemlerini bozarak yorgunluğa neden olabilir. Örneğin kansızlık yapmışsa, beslenmeyi bozuyorsa yorgunluk yaratabilir. Uyku bozuklukları: Uyku bozuklukları yaşam kalitesini bozan en önemli sorunlardandır. Uyku apnesi de yorgunluğun önemli sebeplerinden birisidir. Yeterli sürede, kaliteli bir uyku Yorgunluk, tekrarlayan ve uzun süren stresin, uyku problemlerinin, depresyon ve diğer bazı psikolojik sorunların sonucunda da oluşabilir. Yorgunluk, tekrarlayan ve uzun süren stresin, uyku problemlerinin, depresyon ve diğer bazı psikolojik sorunların sonucunda da oluşabilir. uyuyamayan kişiler kendisini ertesi gün aşırı yorgun hissedecektir. Bu durum gün içerisindeki tüm faaliyetlere yansımaktadır.Depresyon ve stres: Yorgunluğa yol açan hastalıklardan ikinci sırada depresyon gibi psikosomotik hastalıklar gelir. Depresyon da kişilerin kendisini yorgun hissetmesine neden olabilir.Kronik yorgunluk sendromunun belirtileri nelerdir? Kronik yorgunluk sendromunun başlıca belirtileri arasında 6 aydan uzun süredir devam eden, tıbbi bir nedeni olmayan halsizlik ve yorgunluk hissi bulunmaktadır. Kişi günlük hayatındaki aktiviteleri yorgunluk, halsizlik sonucu yerine getirememektedir. Yorgunluğa eşlik eden, beyin sisi, baş, boğaz, kas ve eklem ağrıları, tırnak kırılması, saç dökülmesi, huzursuzluk depresyon ve uyku bozukluğu gibi başka belirtiler varsa kronik yorgunluk sendromundan şüphelenilmektedir.Kronik yorgunluk sendromunun tanı ve teşhisi nasıl yapılır? Kronik yorgunluk sendromunda var olan belirtilerin başka bir hastalıktan kaynaklanıp kaynaklanmadığı anlamak için klinik bir takım muayeneler ve tahliller yapılmaktadır. Hasta hikayesi de diğer bütün hastalıklarda olduğu gibi kronik yorgunluk sendromu teşhisinde önemlidir. Hastalıkların dışında uyku bozuklukları ve psikolojik rahatsızlıklar da kronik yorgunluk sendromuna neden olabileceği için doğru teşhisi koyabilmek için bu olasılıklarında değerlendirilmesi gerekmektedir. Kronik yorgunluk sendromu tanısı psikolog, psikiyatrist ve ilgili diğer tıbbi branşların olduğu multidisipliner bir ekiple değerlendirilerek konulmaktadır.Kronik yorgunluk sendromunun tedavisi nasıldır? Tedavide amaç, hastalık semptomlarını iyileştirmektir. Kişiye özel belirlenen egzersiz uygulamalarının düzenli olarak yapılmasının yanı sıra hastaya psikolojik destek verilmesi de çok önemlidir. Yaşam şekli değişiklikleri ve beslenme terapileri de tedavinin bir parçasıdır. Tedavi süresince hasta her aşamada iyileşeceği yolunda cesaretlendirilmeli ve hasta, aile ve hekim yakın iş birliği içinde olmalıdır. Kronik yorgunluk sendromunun tedavisi kişiye özel olmalıdır.Çalışma ve dinlenme periyotları doğru ayarlanmalıdır. Kısa ve sık dinlenme aralıkları verilerek yorgunluğun ortaya çıkması önlenebilir. Çalışma ortamının iyi havalandığından emin olunmalıdır. Çok sıcak veya çok soğuk ortamlar vücudumuzda ekstra bir stres yaratır. Vücudun çok hafif düzeyde susuz kalması dahi metabolizmayı yavaşlatır. Bu nedenle günde en az 8-10 bardak su içilmesi, kahve ve çayın mümkün olduğunca az tüketilmesi gerekir.Düzenli egzersiz ile metabolizma hızlanır, daha fazla enerji oluşumu sağlanır. He gün yapılacak en az 30 dakikalık yürüyüşler, vücut ağırlığının dengelenmesine, kemik sağlığının korunması ve geliştirilmesine yardımcı olmaktadır. Kalp damar sisteminin ve solunumun düzenlenmesini, dokulara yeterli düzeyle oksijen taşınmasını sağlar.Yeterli, dengeli ve sağlıklı beslenme bağışıklık sisteminin güçlü olması için gereklidir. Öğün atlamamaya özen gösterin. Az ve sık yiyin. Beyaz rafine edilmiş tahıllar yerine; tam buğdaylı, çavdarlı, yulaflı ve kepekli rafine edilmemiş tahılları ve besinleri tercih edin. Gün içerisinde 8-10 bardak su içmeye özen gösterin. Kızartmalardan uzak durun, bunların yerine fırında haşlama, buğulama tercih edin. Yağlı besinlerden mümkün olduğunca uzak durun. Özellikle akşam yemeklerini sebze ağırlıklı olmasına dikkat edin.Kronik yorgunluk sendromu hakkında sık sorulan sorularKronik yorgunluk sendromunda hangi önlemler alınmalıdır? Kronik yorgunluk sendromunun getirdiği halsizlik ve yorgunluk için hangi vitaminler kullanılabilir?C,D E, B6, B12 vitaminleri ve koenzim Q10, çinko, magnezyum gibi mineraller halsizlik ve yorgunluk için kullanılan vitamin ve mineraller arasında yer almaktadır.Sürekli yorgunluk hissi neden olur? Sürekli yorgunluk hissinin birçok sebebi olabilmektedir. Anemi, tiroit hastalıkları, kalp hastalıkları, enfeksiyon hastalıkları, metabolik hastalıklar, kanser, uyku bozuklukları, depresyon ve stres sonucu sürekli yorgunluk hissi görülebilmektedir.Kronik yorgunluk sendromu nasıl geçer? Kronik yorgunluk bir hastalık sebebiyle oluşuyorsa bu hastalığın tedavisi edilmesiyle kronik yorgunluk hissi de ortadan kalkabilmektedir. Altta yatan bir hastalık yoksa kronik yorgunluk sendromu tedavisi kişiye özel bir şekilde belirlenmektedir. Hastaya özel hazırlanmış düzenli egzersiz programları ve verilecek psikolojik destek de çok önemlidir. Yaşam şekli değişiklikleri ve beslenme terapileri de tedavinin bir parçasıdır. Tedavi süresince hasta her aşamada iyileşeceği yolunda cesaretlendirilmeli ve hasta, aile ve hekim yakın iş birliği içinde olmalıdır. | 7,375 |
459 | Hastalıklar | Krup Hastalığı | Krup hastalığı, virüslerin en sık neden olduğu üst solunum yolu enfeksiyonu olarak tanımlanıyor ve genellikle 6 ay -5 yaş arasında görülüyor. Hastalık soluk borusunda ve ses tellerinde ödeme neden oluyor. Oluşan bu ödem de çocuklarda kaba ve havlar tarzda olarak ifade edilen öksürüğe yol açıyor. Bu durum çocuklarda en fazla gece ve sabaha karışı oluşan havlar tarzda öksürükle başlıyor. Memorial Dicle Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Zerrin Yalvaç, çocukluk evresinde sık rastlanılan krup hastalığı hakkında bilgi verdi.Krup hastalığı, virüslerin en sık neden olduğu üst solunum yolu enfeksiyonu olarak tanımlanıyor ve genellikle 6 ay -5 yaş arasında görülüyor. Hastalık soluk borusunda ve ses tellerinde ödeme neden oluyor. Oluşan bu ödem de çocuklarda kaba ve havlar tarzda olarak ifade edilen öksürüğe yol açıyor. Bu durum çocuklarda en fazla gece ve sabaha karışı oluşan havlar tarzda öksürükle başlıyor. Memorial Dicle Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Zerrin Yalvaç, çocukluk evresinde sık rastlanılan krup hastalığı hakkında bilgi verdi.
Krup hastalığı nedir?Krup hastalığı hafif üst solunum yolu enfeksiyonu gibi başlayıp çocuklarda nefes alamamaya kadar ilerleyebilmektedir. Bu duruma her zaman yüksek ateş belirti olarak eşlik etmeyebilir. Krup hastalığına en sık neden olan virüs parainfluenza virüsüdür. Krup hastalığına neden olan virüsün bulaştırıcılığından kaynaklı krup olan bir çocuğa temas edilmesi durumunda virüs kapılabilmektedir.Krup hastalığı neden olur?Virüslerin neden olduğu krup hastalığı gırtlak, nefes borusunun şişmesi sonucu oluşmaktadır. Genellikle krup hastalığı sonbahar ve kış mevsimlerinde ortaya çıkmaktadır.Öksürme ve hapşırma sonrası saçılan damlacıklar ile bu virüs kapılabilmektedir. Bulaşıcılığı olan genellikle hafif geçirilen krup hastalığı 3 ila 4 gün içerisinde tedavi gerektirmeden geçmektedir. Viral krup geçiren çocukların çoğu hastalığı birkaç gün içinde sorunsuz atlatmaktadır. Bu durum kalıcı bir hasar bırakmamaktadır. Ancak krup hastalığı bir anda hafiften ağır forma geçebilir, kesintisiz havlar tarzda öksürük ve nefes alıp vermede zorluk varsa ikincil bakteriyel enfeksiyon görülebileceğinden mutlaka hekim muayenesi gerekmektedir.Krup hastalığı belirtileri nelerdir?Krup hastalığı şişmiş ses tellerine bağlı olarak seste belirgin değişmelere neden olmaktadır. Basit bir soğuk algınlık şeklinde başlayan krup daha sonrasında kendine has bazı semptomları ile ortaya çıkarak soğuk algınlığı olmadığını ortaya koymaktadır. Nefes alamama durumu çocuklarda yoğun bir paniğe neden olabilmektedir. Ebeveynler sakin kalarak bebek ve çocukları sakinleştirmelidir. Kesin tanısı konduktan sonra mutlaka tedavi gerektiren krup hastalığının başlıca belirtileri şu şekilde sıralanabilir; Şiddetli ve sesli öksürük, Ateş, Burun tıkanması, Yutkunamama Halsizlik, Salya akması, Boğuk ses, Seste çatallaşma, Sesli nefes alma, Bebek ve çocuklarda sık sık ağlama Suratta gri ya da mavimsi cilt tonunda değişmeler görülebilir.Krup hastalığı tanısı nasıl konulmaktadır?Krup hastalığı tanısında çocuğun öksürük şekli önemli bir ipucudur. Ancak şikayetler başladığında mutlaka uzman yardımı alınmalıdır.Doktor, hasta öyküsünü aldıktan sonra gerçekleştireceği muayene ile kesin teşhisi koymaktadır.Krup hastalığı tedavisi nasıldır?Soğuk algınlığı şeklinde başlayan daha sonra şiddetlenen krup hastalığı birkaç gün içerisinde iyileşme sağlanmadığı takdirde hekim muayenesi sonrasında tedavi gerektirebilmektedir. Hafif geçirilen formunda istirahat ve destek tedavisi yeterli gelmektedir. Nadir olsa da cilt tonunda değişmeler, panik halinde nefes alıp vermeye çalışma ve yutma güçlüğü yaşanabilmektedir. İlk 5 gün sonrasında artan şikayetler ve sağlanan tedavi olumlu sonuç vermediyse öncelikle uzman hekim tarafından fiziki muayene yapılmalıdır. Hastalığın seyrine göre tıbbi müdahale ile oksijen desteği, glukokortikoid, buhar tedavisi verilebilmektedir.Krup hastalığı hakkında sık sorulan sorularKrup hastalığına karşı alınabilecek önlemler nelerdir?Sıklıkla Parainfluenza virüslerinin neden olduğu krup hastalığı, parainfluenza virüsüne karşı tam koruma sağlayan bir aşı bulunmadığından bu hastalıktan korunmak için tipik soğuk algınlığına karşı alınan önlemler uygulanabilir; Sık sık ellerin yıkanması ya da dezenfekte edilmesi oldukça önemlidir. Topluma açık alanlarda yakın temastan kaçınılmalıdır. Ebeveynler grip, soğuk algınlığı ve benzeri hastalıkların olduğu ortamlardan bebek ve çocukların sağlığı için kaçınılmalıdır. Enfeksiyonların tümünü engelleme noktasında gerekli aşılar yapılmalıdır. Tütün ürünleri, toz ve duman gibi tahriş edici ortamlardan bu sürede kaçınılmalıdır. Hekim onayı alınmadan antibiyotik, ağrı kesici, öksürük şurubu vb ilaçlar çocuklara verilmemelidir.Krup hastalığı bulaşıcı mıdır?Evet, krup hastalığı bulaşıcı üst solunum yolu enfeksiyonları arasında bulunur. Özellikle öksürme ve hapşırma burada önemli bulaş sebebidir. Öksürme ve hapşırma sonrası damlacık yolu ya da elle temas sonrası kapılabilir.Krup hastalığı yetişkinlerde görülür mü?Bağışıklık sisteminin gelişme aşamasında olduğu bebek ve çocuklarda görülür. Ancak nadirde olsa yetişkinlerde de görülebilir. Genellikle yetişkinlerde görülen krup daha hafif atlatılır.Krup hastalığı tekrarlar mı?Krup hastalığının bir yıl içerisinde bir veya iki kez tekrarlaması olağandır. Sık sık tekrarlaması normal kabul edilmez. Mutlaka hekime başvurulmalıdır.Krup hastalığına ne iyi gelir?Belirtileri hafif düzeyde seyreden çocuklar istirahat ederek tıbbi yardım gerektirmeden bu hastalığı atlatabilir. Hastalığın şiddetinin arttığı durumlarda ise hastanın kliniğine göre soğuk buhar uygulaması, ağızdan veya damardan antibiyotik, glukokortikoid ve oksijen desteği verilebilir. Sıvı tüketimine özen gösterilmelidir.Krup hastalığı kaç günde geçer?Krup hastalığında 3-4 gün içerisinde iyileşme sağlanır. Hastalığın şiddetine göre bu durum 7 ila 10 gün arasında değişkenlik gösterebilir. Uzun süre devam eden semptomlar genellikle tıbbi müdahale gerektirmektedir.Krup hastalığının bitkisel tedavi var mıdır?Yeteri kadar sıvı tüketimine özen gösterilmesi gereken krup hastalığında gerekli ilaçlara ek olarak göğüs yumuşatmak ve ses tellerine iyi gelebileceğinden bal, zencefil ve ılık süt tüketilebilir.
Krup hastalığı nedir?Krup hastalığı hafif üst solunum yolu enfeksiyonu gibi başlayıp çocuklarda nefes alamamaya kadar ilerleyebilmektedir. Bu duruma her zaman yüksek ateş belirti olarak eşlik etmeyebilir. Krup hastalığına en sık neden olan virüs parainfluenza virüsüdür. Krup hastalığına neden olan virüsün bulaştırıcılığından kaynaklı krup olan bir çocuğa temas edilmesi durumunda virüs kapılabilmektedir.Krup hastalığı neden olur?Virüslerin neden olduğu krup hastalığı gırtlak, nefes borusunun şişmesi sonucu oluşmaktadır. Genellikle krup hastalığı sonbahar ve kış mevsimlerinde ortaya çıkmaktadır.Öksürme ve hapşırma sonrası saçılan damlacıklar ile bu virüs kapılabilmektedir. Bulaşıcılığı olan genellikle hafif geçirilen krup hastalığı 3 ila 4 gün içerisinde tedavi gerektirmeden geçmektedir. Viral krup geçiren çocukların çoğu hastalığı birkaç gün içinde sorunsuz atlatmaktadır. Bu durum kalıcı bir hasar bırakmamaktadır. Ancak krup hastalığı bir anda hafiften ağır forma geçebilir, kesintisiz havlar tarzda öksürük ve nefes alıp vermede zorluk varsa ikincil bakteriyel enfeksiyon görülebileceğinden mutlaka hekim muayenesi gerekmektedir.Krup hastalığı belirtileri nelerdir?Krup hastalığı şişmiş ses tellerine bağlı olarak seste belirgin değişmelere neden olmaktadır. Basit bir soğuk algınlık şeklinde başlayan krup daha sonrasında kendine has bazı semptomları ile ortaya çıkarak soğuk algınlığı olmadığını ortaya koymaktadır. Nefes alamama durumu çocuklarda yoğun bir paniğe neden olabilmektedir. Ebeveynler sakin kalarak bebek ve çocukları sakinleştirmelidir. Kesin tanısı konduktan sonra mutlaka tedavi gerektiren krup hastalığının başlıca belirtileri şu şekilde sıralanabilir;Krup hastalığı tanısı nasıl konulmaktadır?Krup hastalığı tanısında çocuğun öksürük şekli önemli bir ipucudur. Ancak şikayetler başladığında mutlaka uzman yardımı alınmalıdır.Doktor, hasta öyküsünü aldıktan sonra gerçekleştireceği muayene ile kesin teşhisi koymaktadır.Krup hastalığı tedavisi nasıldır?Soğuk algınlığı şeklinde başlayan daha sonra şiddetlenen krup hastalığı birkaç gün içerisinde iyileşme sağlanmadığı takdirde hekim muayenesi sonrasında tedavi gerektirebilmektedir. Hafif geçirilen formunda istirahat ve destek tedavisi yeterli gelmektedir. Nadir olsa da cilt tonunda değişmeler, panik halinde nefes alıp vermeye çalışma ve yutma güçlüğü yaşanabilmektedir. İlk 5 gün sonrasında artan şikayetler ve sağlanan tedavi olumlu sonuç vermediyse öncelikle uzman hekim tarafından fiziki muayene yapılmalıdır. Hastalığın seyrine göre tıbbi müdahale ile oksijen desteği, glukokortikoid, buhar tedavisi verilebilmektedir.Krup hastalığı hakkında sık sorulan sorularKrup hastalığına karşı alınabilecek önlemler nelerdir?Sıklıkla Parainfluenza virüslerinin neden olduğu krup hastalığı, parainfluenza virüsüne karşı tam koruma sağlayan bir aşı bulunmadığından bu hastalıktan korunmak için tipik soğuk algınlığına karşı alınan önlemler uygulanabilir;Krup hastalığı bulaşıcı mıdır?Evet, krup hastalığı bulaşıcı üst solunum yolu enfeksiyonları arasında bulunur. Özellikle öksürme ve hapşırma burada önemli bulaş sebebidir. Öksürme ve hapşırma sonrası damlacık yolu ya da elle temas sonrası kapılabilir.Krup hastalığı yetişkinlerde görülür mü?Bağışıklık sisteminin gelişme aşamasında olduğu bebek ve çocuklarda görülür. Ancak nadirde olsa yetişkinlerde de görülebilir. Genellikle yetişkinlerde görülen krup daha hafif atlatılır.Krup hastalığı tekrarlar mı?Krup hastalığının bir yıl içerisinde bir veya iki kez tekrarlaması olağandır. Sık sık tekrarlaması normal kabul edilmez. Mutlaka hekime başvurulmalıdır.Krup hastalığına ne iyi gelir?Belirtileri hafif düzeyde seyreden çocuklar istirahat ederek tıbbi yardım gerektirmeden bu hastalığı atlatabilir. Hastalığın şiddetinin arttığı durumlarda ise hastanın kliniğine göre soğuk buhar uygulaması, ağızdan veya damardan antibiyotik, glukokortikoid ve oksijen desteği verilebilir. Sıvı tüketimine özen gösterilmelidir.Krup hastalığı kaç günde geçer?Krup hastalığında 3-4 gün içerisinde iyileşme sağlanır. Hastalığın şiddetine göre bu durum 7 ila 10 gün arasında değişkenlik gösterebilir. Uzun süre devam eden semptomlar genellikle tıbbi müdahale gerektirmektedir.Krup hastalığının bitkisel tedavi var mıdır?Yeteri kadar sıvı tüketimine özen gösterilmesi gereken krup hastalığında gerekli ilaçlara ek olarak göğüs yumuşatmak ve ses tellerine iyi gelebileceğinden bal, zencefil ve ılık süt tüketilebilir. | 4,166 |
460 | Hastalıklar | Kunduracı Göğsü | Pektus Ekskavatum yani halk arasında kunduracı göğsü olarak bilinen rahatsızlık doğumsal göğüs duvarı deformitesidir. Tam olarak nedeni bilinmeyen kunduracı göğsü (pektus ekskavatum), genetik nedenlerden dolayı görülebilir. Pektus Ekskavatum yani halk arasında kunduracı göğsü olarak bilinen rahatsızlık doğumsal göğüs duvarı deformitesidir. Tam olarak nedeni bilinmeyen kunduracı göğsü (pektus ekskavatum), genetik nedenlerden dolayı görülebilir.
Op. Dr. Çağatay ÇETİNKAYA Göğüs Cerrahisi
Kolay Randevu Talebi
Kunduracı Göğsü (Pektus Ekskavatum) Nedir?Pektus Ekskavatum, halk arasında kunduracı göğsü olarak da bilinen hastalık, bir göğüs duvarı deformitesidir. Deformite, sternum denilen göğsün orta hattındaki iman tahtası kemiğiyle beraber kaburgalarla bağlantıyı sağlayan kıkırdak yapının içe doğru çökmesi durumudur.Kunduracı Göğsü (Pektus Ekskavatum) Belirtileri Nelerdir? Kunduracı göğsü ile ilgili doktorlara başvuru nedenleri şunlardır. Bir grup hasta kunduracı göğsü görüntüsüne bağlı kozmetik rahatsızlık duyarak doktora başvurmaktadır. Diğer bir grup hasta ise kunduracı göğsü derecesine göre akciğer ve kalp baskısına bağlı olarak solunumsal problemler yaşayabilir. Bu problemlerden en sık görülenleri göğüs ağrısı ve nefes darlığıdır. Kalp baskısı olan hastalarda kalp ritm problemleri de gözlenebilir. Derin kunduracı göğsü yani kunduracı göğsü derecesi yüksek hastalarda kalbin sol göğüs boşluğuna doğru yer değiştirdiği sıklıkla gözlenir.Çocuk yaş grubundaki kunduracı göğsü hastalarında; oyun oynarken çabuk yorulma, nefes nefese kalma gibi durumları anne babalar gözlemleyebilir.Kunduracı Göğsü (Pektus Ekskavatum) Nedenleri Nelerdir?Kunduracı göğsü hastalığının nedenleri (etyoloji) tam olarak bilinmemektedir. Net olarak bir genetik geçiş gösterilmemiş olsa da genetik geçişin etkili olduğu düşünülmektedir. Hastaların yaklaşık %40 ‘ında bir aile öyküsü vardır.Kunduracı Göğsü (Pektus Ekskavatum) Teşhisi Nasıl Yapılır?Kunduracı göğsü teşhisi hastanın şikayetleri ve doktorun yaptığı muayene ile koyulur. Fizik muayeneye yardımcı olarak bazı görüntüleme yöntemleri ihtiyaç halinde kullanılabilir. Röntgen: Kunduracı göğsü derecesinin belirlenmesi ve muhtemel ek problemleri görüntüleme amacıyla röntgen çekmekte fayda vardır. Bilgisayarlı Tomografi (BT): Derin kunduracı göğsü hastalarında kalp ve akciğer baskısının varlığı ve derecesini ortaya koymak adına bilgisayarlı tomografi (BT) çekmek gerekebilir. Ekokardiyografi: Bunların yanında bazı durumlarda kalp fonksiyonlarını değerlendirme amacıyla ekokardiyografi yapılabilir.Kunduracı Göğsü Tedavisi Nasıldır?Pektus ekskavatum deformitesi yani kunduracı göğsü tedavisinde yaklaşım hastanın deformite derecesine(kunduracı göğsü derecesi) göre değişmektedir. Bu deformite uzun yıllar boyunca geleneksel tedavi yöntemi olan ravitch açık ameliyat yöntemi ile tedavi edilmekteydi.Kunduracı göğsü tedavisinde günümüzde Amerikalı cerrah Dr. Donald Nuss tarafından tıp dünyasına kazandırılan Nuss yöntemi uygulanabilmekte ve başarılı sonuçlar alınmaktadır.Nuss yöntemi, kamera eşliğinde kapalı olarak yapılan minimal invaziv ameliyat tekniğidir. Bu yöntemin daha kısa ameliyat süresi, estetik küçük insizyonlar, daha kısa hastanede kalış süresi ve postoperatif yüksek hasta konforu gibi avantajları bulunmaktadır.Bunun yanında belli grup hastalar ameliyat etmeden vacuum bell ismi verilen pompaya bağlanan bir cihaz yardımıyla tedavi edilebilmektedirKunduracı Göğsü Hastalığı İle İlgili Sık Sorulan Sorular Kunduracı Göğsü Hastalığı Ne Sıklıkta Görülür?Pektus Ekskavatum yani kunduracı göğsü hastalığı en sık görülen göğüs duvarı deformitesidir. Yaklaşık olarak 300-400 canlı doğumda 1 görülür.Kunduracı Göğsa Ameliyatı Nasıl Yapılır? Nuss ameliyatı genel anestezi altında yapılır. Hastanın her iki yanında 2 şer santimlik cilt kesileri olur. Ameliyat bu kesilerden yapılır. Ameliyata başlamadan hastaya yerleştirilecek olan bar/barlar'ın bir model yardımıyla boyu, şekli belirlenir. Sağ tarafa yapılan insizyon kullanılarak torakoskop (kamera) yardımıyla bir tünel açıcı deformitenin en derin noktasından geçirilip sol taraftaki insizyondan çıkartılır. Çıkartılan aletin ucuna bir rehber ip bağlanıp aynı insizyondan geri çıkartılır. Daha sonra şekil verilmiş olan bar, bu ip yardımıyla göğüs kafesinin altına yerleştirilir ve özel döndürücü aletler yardımıyla ters çevrilerek deformite düzeltilmiş olur. Son olarak yerleştirilen bu bar sabitleyici metal parça ve etraf kas dokusuna dikiş ile sabitlenerek tespit edilir.Kunduracı Göğsü Ameliyatında Kaç Adet Bar Kullanılır?Ameliyatta kaç adet bar kullanılacağı kunduracı göğsü derecesine, tipine, şekline göre değişkenlik göstermektedir. Ameliyat öncesinde barın sayısını, hangi açıyla yerleştirileceği ön görülebilse de kesin karar ameliyat esnasında göğüs kafesinin alacağı şekil ile verilmektedir. Sıklıkla 1 veya 2 bar yerleştirilir ancak nadir durumlarda derin ve ileri deformiteli (kunduracı göğsü derecesi yüksek) hastalarda 3 bar da yerleştirilebilir.Kunduracı Göğsü Ameliyatı Sonrası Hastane Süreci Nasıldır? Kunduracı göğsü ameliyatından sonra hastalar direk olarak yataklı servise alınır. Ameliyattan sonra aynı gün hastalar ağızdan beslenmeye başlanır ve ayağa kaldırılır. Ameliyattan sonraki ilk 3 gün ağrılı olabilir. Bu nedenle damardan ağrı kesici tedavisi uygulamak gerekir. Ortalama 4 gün hastane yatışı sonrası taburculuk planlanmaktadır. Hastaların taburculuk sonrası 2-3 hafta süreyle evde istirahat etmeleri gerekmektedir.Kunduracı Göğsü Ameliyatından Sonra Nelere Dikkat Edilmelidir? Kunduracı göğsü ameliyatından sonra hem ağrı hem de yerleştirilen barda olası bir yer değişikliği dönme olmaması açısından ani hareketlerden kaçınmak gerekir. Ameliyat sonrası ilk 3-4 gün bir refakatçi yardımıyla enseden desteklenerek doğrulmakta faydalıdır. Yaklaşık 1 ay süreyle sırt üstü uyumak önerilmektedir. Kunduracı göğsü ameliyat sonrası 1 aylık süreden sonra istenilen pozisyonda yatılmasında bir sakınca yoktur.Kunduracı Göğsü Ameliyatından Sonra Spora Ne Zaman Başlanabilir? Kunduracı göğsü ameliyatından bir ay sonra yürüyüşler ve ufak çapta ağırlıksız egzersizlere başlanabilir. Ameliyat sonrası ortalama 3.aydan itibaren düşük ağırlıkla fitness, yüzme gibi sporlara başlanabilir. Hastalar karşılıklı darbe riskini içeren boks, karate, güreş gibi sporlar haricen 6.aydan itibaren tüm sporları yapabilirler. Boks, karate gibi sporlardan tedavi süreci tamamlanana kadar( barın takılmasından çıkarılmasına kadar geçen süre) kaçınılması önerilir.Kunduracı Göğsü Ağrı, Nefes Darlığı, Öksürük Yapar mı?Kunduracı göğsü genellikle semptom vermez ancak deformitenin derecesine göre derin deformitelerde göğüs ağrısı, çabuk yorulma, öksürük, nefes darlığı gibi belirtiler görülebilmektedir.Kunduracı Göğsü Askerlik Yapmaya Engel Bir Rahatsızlık mıdır?Solunum fonksiyonlarında ciddi azalma meydana getiren ileri derece Pektus ekskavatum(Kunduracı göğsü) hastaları dışındaki hastaların askerlik yükümlülüklerini yerine getirmelerinde sakınca yoktur. Bununla beraber nuss ameliyatı yapıp bar yerleştirip tedavi edilen hastalar, bar çıkarıldıktan sonra askerlik için elverişli olacaklardır. Bar takılı kunduracı göğsü hastalarının, askerlik kararı alındıktan sonra 2 defa sevk tehiri ile bar çıkarılana kadar askerlikleri ertelenmektedir. İki kere, birer yıllık erteleme kararı verildikten sonra 3. yıl barı halen çıkarılmamışsa askere alınıp acemi birliği sonrası barının çıkarılması teklif edilmektedir. TSK'nın genel tercihi barın çıkarılmasından sonra askere almak şeklinde olmaktadır.Kunduracı Göğsü Vakum Yöntemiyle Tedavi Edilir mi?Kunduracı göğsü tedavisinde ameliyat yöntemine alternatif olarak vacumm bell tedavisi uygulanabilmektedir. Negatif basınç yöntemi olarak uygulanan vacumm bell tedavisi uygun hastalarda olumlu sonuçlar verebilmektedir.Vakum tedavisi göğsün çökük olan ön tarafına koyulan bir yumuşak aparat ve bunun tansiyon aletine benzer bi sistemle negatif basınç uygulayarak göğüs duvarını yukarıya çekmesidir. Hastalar bunu günde 2 veya 3 sefer 45 er dakka uygularlar. Bunun en doğru kullanım alanı hafif dereceli kunduracı göğsü olup, 18 yaşına kadar kemiklerin halen esnek olduğu hastalardır. Vacumm Bell kullanan hastaların da 3 ayda 1 düzenli olarak doktor takibinde olması gerekmektedir.Kunduracı Göğsüne Hangi Bölüm Bakar?Kunduracı göğüse hastalığı göğüs cerrahisi bölümünün alanına girer. Tanı, takip ve tedavilerinden göğüs cerrahisi bölümü sorumludur. Pektus deformitesine eşlik eden deformiteler varlığında ilgili branşlarla koordineli şekilde çalışılmaktadır.Kunduracı Göğsü Bitkisel Tedavisi Var mıdır? Sporla Düzelir mi?Kunduracı göğsünün bitkisel veya doğal bir tedavisi yoktur. Pektus ekskavatum (Kunduracı göğsü) kemik ve kıkırdak dokunun çökmesi ile meydana geldiğinden fitness, yüzme vs. sporlar ile deformitede düzelme sağlanamaz.Kunduracı Göğsüne Başka Hastalıklar/Deformiteler Eşlik Eder mi?Pektus (Kunduracı göğsü) hastalarına başka hastalıklar ve deformiteler eşlik edebilir. En sık eşlik eden deformitelerden birisi skolyoz denilen omurgaların sağa ya da sola eğilmesidir. Bununla birlikte Marfan Sendromu gibi bağ dokusu hastalıkları, Mitral Valv Prolapsusu-Fallot Tetralojisi gibi kalp hastalıkları da pektus hastalığı beraberinde görülebilir.Bebeklerde ve Yeni Doğanda Kunduracı Göğsü Olur mu?Bebeklerde ve yenidoğanda kunduracı göğsü görülebilir. Yenidoğan döneminde görülmesi durumunda mutlaka eko ile değerlendirilip pediatrik kardiyolog takibinde olması gerekmektedir. 5-10 yaş grubu hastalar vacumm bell açısından bir göğüs cerrahı tarafından değerlendirilmelidir.
Op. Dr. Çağatay ÇETİNKAYA Göğüs Cerrahisi
Kolay Randevu Talebi
Kunduracı Göğsü (Pektus Ekskavatum) Nedir?Pektus Ekskavatum, halk arasında kunduracı göğsü olarak da bilinen hastalık, bir göğüs duvarı deformitesidir. Deformite, sternum denilen göğsün orta hattındaki iman tahtası kemiğiyle beraber kaburgalarla bağlantıyı sağlayan kıkırdak yapının içe doğru çökmesi durumudur.Kunduracı Göğsü (Pektus Ekskavatum) Belirtileri Nelerdir? Kunduracı göğsü ile ilgili doktorlara başvuru nedenleri şunlardır. Bir grup hasta kunduracı göğsü görüntüsüne bağlı kozmetik rahatsızlık duyarak doktora başvurmaktadır. Diğer bir grup hasta ise kunduracı göğsü derecesine göre akciğer ve kalp baskısına bağlı olarak solunumsal problemler yaşayabilir. Bu problemlerden en sık görülenleri göğüs ağrısı ve nefes darlığıdır. Kalp baskısı olan hastalarda kalp ritm problemleri de gözlenebilir. Derin kunduracı göğsü yani kunduracı göğsü derecesi yüksek hastalarda kalbin sol göğüs boşluğuna doğru yer değiştirdiği sıklıkla gözlenir.Çocuk yaş grubundaki kunduracı göğsü hastalarında; oyun oynarken çabuk yorulma, nefes nefese kalma gibi durumları anne babalar gözlemleyebilir.Kunduracı Göğsü (Pektus Ekskavatum) Nedenleri Nelerdir?Kunduracı göğsü hastalığının nedenleri (etyoloji) tam olarak bilinmemektedir. Net olarak bir genetik geçiş gösterilmemiş olsa da genetik geçişin etkili olduğu düşünülmektedir. Hastaların yaklaşık %40 ‘ında bir aile öyküsü vardır.Kunduracı Göğsü (Pektus Ekskavatum) Teşhisi Nasıl Yapılır?Kunduracı göğsü teşhisi hastanın şikayetleri ve doktorun yaptığı muayene ile koyulur. Fizik muayeneye yardımcı olarak bazı görüntüleme yöntemleri ihtiyaç halinde kullanılabilir.Kunduracı Göğsü Tedavisi Nasıldır?Pektus ekskavatum deformitesi yani kunduracı göğsü tedavisinde yaklaşım hastanın deformite derecesine(kunduracı göğsü derecesi) göre değişmektedir. Bu deformite uzun yıllar boyunca geleneksel tedavi yöntemi olan ravitch açık ameliyat yöntemi ile tedavi edilmekteydi.Kunduracı göğsü tedavisinde günümüzde Amerikalı cerrah Dr. Donald Nuss tarafından tıp dünyasına kazandırılan Nuss yöntemi uygulanabilmekte ve başarılı sonuçlar alınmaktadır.Nuss yöntemi, kamera eşliğinde kapalı olarak yapılan minimal invaziv ameliyat tekniğidir. Bu yöntemin daha kısa ameliyat süresi, estetik küçük insizyonlar, daha kısa hastanede kalış süresi ve postoperatif yüksek hasta konforu gibi avantajları bulunmaktadır.Bunun yanında belli grup hastalar ameliyat etmeden vacuum bell ismi verilen pompaya bağlanan bir cihaz yardımıyla tedavi edilebilmektedirKunduracı Göğsü Hastalığı İle İlgili Sık Sorulan Sorular Kunduracı Göğsü Hastalığı Ne Sıklıkta Görülür?Pektus Ekskavatum yani kunduracı göğsü hastalığı en sık görülen göğüs duvarı deformitesidir. Yaklaşık olarak 300-400 canlı doğumda 1 görülür.Kunduracı Göğsa Ameliyatı Nasıl Yapılır?Kunduracı Göğsü Ameliyatında Kaç Adet Bar Kullanılır?Ameliyatta kaç adet bar kullanılacağı kunduracı göğsü derecesine, tipine, şekline göre değişkenlik göstermektedir. Ameliyat öncesinde barın sayısını, hangi açıyla yerleştirileceği ön görülebilse de kesin karar ameliyat esnasında göğüs kafesinin alacağı şekil ile verilmektedir. Sıklıkla 1 veya 2 bar yerleştirilir ancak nadir durumlarda derin ve ileri deformiteli (kunduracı göğsü derecesi yüksek) hastalarda 3 bar da yerleştirilebilir.Kunduracı Göğsü Ameliyatı Sonrası Hastane Süreci Nasıldır?Kunduracı Göğsü Ameliyatından Sonra Nelere Dikkat Edilmelidir?Kunduracı Göğsü Ameliyatından Sonra Spora Ne Zaman Başlanabilir?Kunduracı Göğsü Ağrı, Nefes Darlığı, Öksürük Yapar mı?Kunduracı göğsü genellikle semptom vermez ancak deformitenin derecesine göre derin deformitelerde göğüs ağrısı, çabuk yorulma, öksürük, nefes darlığı gibi belirtiler görülebilmektedir.Kunduracı Göğsü Askerlik Yapmaya Engel Bir Rahatsızlık mıdır?Solunum fonksiyonlarında ciddi azalma meydana getiren ileri derece Pektus ekskavatum(Kunduracı göğsü) hastaları dışındaki hastaların askerlik yükümlülüklerini yerine getirmelerinde sakınca yoktur. Bununla beraber nuss ameliyatı yapıp bar yerleştirip tedavi edilen hastalar, bar çıkarıldıktan sonra askerlik için elverişli olacaklardır. Bar takılı kunduracı göğsü hastalarının, askerlik kararı alındıktan sonra 2 defa sevk tehiri ile bar çıkarılana kadar askerlikleri ertelenmektedir. İki kere, birer yıllık erteleme kararı verildikten sonra 3. yıl barı halen çıkarılmamışsa askere alınıp acemi birliği sonrası barının çıkarılması teklif edilmektedir. TSK'nın genel tercihi barın çıkarılmasından sonra askere almak şeklinde olmaktadır.Kunduracı Göğsü Vakum Yöntemiyle Tedavi Edilir mi?Kunduracı göğsü tedavisinde ameliyat yöntemine alternatif olarak vacumm bell tedavisi uygulanabilmektedir. Negatif basınç yöntemi olarak uygulanan vacumm bell tedavisi uygun hastalarda olumlu sonuçlar verebilmektedir.Vakum tedavisi göğsün çökük olan ön tarafına koyulan bir yumuşak aparat ve bunun tansiyon aletine benzer bi sistemle negatif basınç uygulayarak göğüs duvarını yukarıya çekmesidir. Hastalar bunu günde 2 veya 3 sefer 45 er dakka uygularlar. Bunun en doğru kullanım alanı hafif dereceli kunduracı göğsü olup, 18 yaşına kadar kemiklerin halen esnek olduğu hastalardır. Vacumm Bell kullanan hastaların da 3 ayda 1 düzenli olarak doktor takibinde olması gerekmektedir.Kunduracı Göğsüne Hangi Bölüm Bakar?Kunduracı göğüse hastalığı göğüs cerrahisi bölümünün alanına girer. Tanı, takip ve tedavilerinden göğüs cerrahisi bölümü sorumludur. Pektus deformitesine eşlik eden deformiteler varlığında ilgili branşlarla koordineli şekilde çalışılmaktadır.Kunduracı Göğsü Bitkisel Tedavisi Var mıdır? Sporla Düzelir mi?Kunduracı göğsünün bitkisel veya doğal bir tedavisi yoktur. Pektus ekskavatum (Kunduracı göğsü) kemik ve kıkırdak dokunun çökmesi ile meydana geldiğinden fitness, yüzme vs. sporlar ile deformitede düzelme sağlanamaz.Kunduracı Göğsüne Başka Hastalıklar/Deformiteler Eşlik Eder mi?Pektus (Kunduracı göğsü) hastalarına başka hastalıklar ve deformiteler eşlik edebilir. En sık eşlik eden deformitelerden birisi skolyoz denilen omurgaların sağa ya da sola eğilmesidir. Bununla birlikte Marfan Sendromu gibi bağ dokusu hastalıkları, Mitral Valv Prolapsusu-Fallot Tetralojisi gibi kalp hastalıkları da pektus hastalığı beraberinde görülebilir.Bebeklerde ve Yeni Doğanda Kunduracı Göğsü Olur mu?Bebeklerde ve yenidoğanda kunduracı göğsü görülebilir. Yenidoğan döneminde görülmesi durumunda mutlaka eko ile değerlendirilip pediatrik kardiyolog takibinde olması gerekmektedir. 5-10 yaş grubu hastalar vacumm bell açısından bir göğüs cerrahı tarafından değerlendirilmelidir. | 6,282 |
461 | Hastalıklar | Kronik Venöz Yetmezlik | Venöz yetmezlik, bacak toplardamarlarında kanın kalbe geri akmasını engellemesidir. Normalde damarlarda yer alan kapakçıklar kanın kalbe doğru akmasını sağlar ancak venöz yetmezlikte bu kapakçıklar doğru çalışmaz, kan kalbe akmaz ve damarlarda toplanarak damar duvarını zorlar. Bacaklarda şişlik ve deri renginde değişiklik ve kronik ağrıya neden olur.Venöz yetmezlik, bacak toplardamarlarında kanın kalbe geri akmasını engellemesidir. Normalde damarlarda yer alan kapakçıklar kanın kalbe doğru akmasını sağlar ancak venöz yetmezlikte bu kapakçıklar doğru çalışmaz, kan kalbe akmaz ve damarlarda toplanarak damar duvarını zorlar. Bacaklarda şişlik ve deri renginde değişiklik ve kronik ağrıya neden olur.
Venöz Yetmezlik Nedir?Venöz yetmezlik yani toplardamar yetmezliği, derin, yüzeyel ve birleştirici toplardamarların kapakçıklarının bozulmasıyla kanın kalbe geri akamadığı bir hastalıktır.Venöz Yetmezlik Neden Olur?Toplardamar içindeki kapakçık yapısının bozulması, damar duvarındaki bir takım değişiklikler gibi bozulmalar bazen genetik şekilde de olabilir. Bu nedenle aile fertlerinin bir ya da birkaçında varis olan kişilerde varis çıkma ihtimali yüksektir. Uzun süreler ayakta çalışılan meslekler variste risk faktörüdür. Bazen de yüzeyel toplardamar iltihapları şeklinde başlayabilir. Yani uzun süre yatmayı gerektiren geçirilmiş büyük ameliyatlarda varis gelişebilmektedir. Bazen hamilelik sürecinde ya da doğum kontrol hapı kullanımı da bu tip trombozlara neden olabilmektedir.Bu durum bazen hayati risk de yaratabilmektedir. Derin toplardamardan akciğere giden bu pıhtılar akciğer embolisi yaparak hayati riske neden olabilmektedir. Hayati risk ortaya çıkmadığı zaman ise bu hastalarda ikincil venöz yetersizlik tablosu ortaya çıkmaktadır. Bu pıhtılara her zaman cerrahi müdahale tavsiye edilmez. Genelde pıhtı eritici bazı yöntemler uygulanmaktadır. Örneğin pıhtı eğer kasık seviyesinin üstünde bir toplardamarı tıkamadıysa cerrahi girişim gerektirmemektedir. Varisin bir diğer sebebi işte bu derin ven trombozu adı verilen durum yerine ikinci ihtimal olarak gelişen varislerdir. Bunların dışında bilinenin aksine kadın olmak variste bir risk faktörü değildir. Varis erkeklerde de en az kadınlardaki kadar gelişebilmektedir.Venöz Yetmezlik Belirtileri Nelerdir?Venöz yetmezlik, başlangıçta yüzeyel varisler şeklinde başlayıp, ayak çapında artma ve sonrasında ciltte renk değişiklikleri, koyulaşmalar ve çatlama gibi belirtilere neden olur. Sonunda toplardamar sisteminde ayak bileğine çok basınç bindiği için ayak bilek çevresinde ya iç ya da dış yanda varis ülseri olarak bilinen yaralar ortaya çıkar.Venöz yetmezlik belirtileri şöyledir: Bacaklarda ağrı ve yorgunluk Bacak derisinde kırmızımsı-kahverengi görüntü oluşması Bacaklarda yanma ve karıncalanma hissi Geceleri bacakta kramp yaşanması Bacaklarda ve ayakta ödem oluşması Ayak bilekleri çevresinde açık yaralar Varisli damarlarVenöz Yetmezlik Nasıl Teşhis Edilir?Venöz yetmezliğin neden olduğu ayak ağrısı, bacaklarda çap genişlemesi, ciltte herhangi bir bozulma, varis görünümü venöz yetmezlik bulgularıdır. Doktorun yapacağı fiziki muayene ardından renkli doppler ultrason yardımı ile damarlardaki kan akışı incelenerek tanı konulur. Sanıldığının aksine anjiyo ya da iğneli ağrılı herhangi bir işlem gerekmez. Venöz Yetmezlik Nasıl Tedavi Edilir?Venöz yetmezlik hastalarında genelde varisler ihmal edilmiş, uzun yıllar bu varislerle yaşanmış ve hiç varis çorabı kullanılmamıştır. Bu tabloyu ortaya çıkaran bir noktada ihmaldir. Venöz yetmezliğin amacı önce varis tedavisidir ki, varisler ilerleyerek venöz yetmezlik tablosunu ortaya çıkarmasın. Tablo venöz yetmezliğe dönüştü ise tedavi, derin toplardamar tıkanıklığını ortadan kaldırmak için ameliyatı içerebilir. Eğer toplardamarda tıkanıklık yoksa lazer ameliyat ile basit bir şekilde venöz yetersizlik tedavi edilir.Ancak varis ülseri oluştuysa, Bandaj tedavileri, çok sıkı ülser kiti adı verilen özel varis çoraplarının kullanılması gerekir. Bunlara ek olarak yara bakımı için pansumanlar ve yara iyileştirici kremler kullanılır. Hatta bazen sadece kalp damar cerrahı değil plastik cerrahın da yara bakımı aşamasında devreye girmesi gerekebilmektedir. Çok ileri iyileşmeyen yaralarda “VAC” tedavisi adı verilen vakum tedavileriyle bandaj ve sıkı çoraplar kullanarak kronik venöz yetersizlik tablosu geriletilir.Hasta bir müdahale yapılamayacak durumda ise, kronik venöz yetersizlik derin toplardamarda eski bir tıkanıklığa bağlı geliştiyse bu durum hasta hemen hemen ömür boyu sıkı bir varis çorabı giymek zorunda kalır. Kasık seviyesi altında kronik damar tıkanıklığı olan hastalarda ameliyat gerekmez. Sadece sıkı çorap ve ilaç tedavileri uygulanmaktadır. Amaç yeniden varis ülseri oluşumunu engellemektir. Hastalar açısından en önemli nokta varisler çıktığı anda ihmal edilmemesidir. Burada amaç sadece görüntüyü düzeltmek değildir. Hastanın varis ülserine kadar giden kronik venöz yetersizlik tablosuna girmesini engellemektir. Bu nedenle varis hastalığı ihmal edilmemelidir.Venöz Yetmezliğine Ne İyi Gelir?Venöz yetmezlikte, uzanırken bacakları yüksekte tutmak ve kompresyon çorapları kullanmak şişliği ve kan akışını artırmaya yardımcı olur. Ayrıca kan akışını iyileştirmek için düzenli egzersiz de önemlidir. Diüretik olan idrar söktürücülerde bacaklardaki şişliğin giderilmesi için kullanılır. Kronik Venöz Yetmezlik ile İlgili Sıkça Sorulan Sorular Venöz yetmezliği tedavi edilmezse ne olur?Bacağın çapında artma durumundan varis ülserine kadar giden bir spektrumda çok ciddi durumlara yol açabilir.Venöz yetmezlik kronik hastalık mıdır?Venöz yetmezlik kronik bir hastalıktır. Kronik venöz yetersizlik olarak adlandırılmaktadır. Çünkü 5-10 yıllar içerisinde gelişen, toplardamarların kapakçıklarının hamilelik, bazı ilaçların kullanımı, uzun süreler ayakta kalma ya da hızlı kilo alımı gibi sebeplerle bozularak toplardamarlarda normalde yukarı gitmesi gereken kanın aşağıya kaçıp özellikle ayak bileği çevresinde toplardamar dolaşımını etkileyerek öncelikle oradaki doku beslenmesini bozup, ağrı, şişlik, dolgunluk gibi şikayetlerin yanı sıra varislerin ortaya çıkması ve en son cilt dokusunu da bozarak staz dermatiti adı verilen tablonun ortaya çıkması durumudur. Kronik venöz yetersizliğin en ağır tablosu da varis ülserlerinin ortaya çıkmasıdır. Varis ülserleri ayak bileğinin iç ya da dış kısmında ortaya çıkan yaralardır.Kronik venöz yetersizliğin klinik sınıflamalarının en ağır şekli varis yaralarının ortaya çıktığı hasta için de doktor için de tedavide ciddi zorluklar oluşturan halidir. Üçlü bandaj tedavileri, çok sıkı varis çorapları, ciddi yara bakımı ve bazense vakum uygulamaları gibi ileri klinik tedaviler gerektiren ve tedavisi bazen aylar süren bir sorundur. Bu nedenle kronik venöz yetersizlikte hastalar bu aşamaya gelmeden; ilk şikayetler ortaya çıkmaya başladığında yani ameliyat kriterleri ortaya çıktığında hastalar bu ameliyattan kaçınmamalıdır. Çünkü hastalar genelde varisi kozmetik bir sorun olarak görmek de ya da başka bir yanlış inanışla tedavi olsalar dahi yeniden varisin tekrarlayacağını zannetmektedir. Bu nedenle yıllarca ameliyatlarını erteleyen hastalar bulunmaktadır. Oysa artık varis ameliyatları çok basit yöntemlerle yapılabilmektedir. Bu nedenle venöz yetersizliğin en son aşaması olan varis ülseri aşamasına gelmeden tedavi olmak önem taşımaktadır. Ameliyat, varislerin ilerleyişinin durmasını sağlar. Ameliyat sonrası lokal bölgelerde küçük ya da orta büyüklükte varisler bazen görülebilse de asıl sorun olan varis ülserine varmasını engeller. Ameliyatın amacı budur.Kronik venöz yetmezlik kalp ile ilgili sorunlara yol açar mı?Kronik venöz yetersizlik tek başına kalple ilgili bir soruna yol açmamaktadır. Venöz yetersizliği olan hastanın kalbinde damar problemi, koroner kalp hastalığı gibi riskler oluşturması söz konusu değildir. Kalpteki koroner kalp hastalığına yol açan süreç atardamarlarda olan problemlerdir. Damar kireçlenmesi atardamarlarda olan ateroskleroz adı verilen damar sertliğinin bir sonucudur. Ancak derin ven trombozu durumu akciğer embolisi yarattıysa akciğer basıncının artmasına yol açarak sağ kalp yetmezliğine yol açabilir. Bunun tedavisi cerrahidir ancak tek başına kronik venöz yetersizlik kalpte bir probleme yol açmaz.Kronik venöz yetersizlik ameliyatı kaç saat sürer?Geçmişte varis ameliyatları kasık, bilek ve dize yapılan kesilerle damarı çekip çıkararak gerçekleştirilmekteydi. Ancak artık yaklaşık 25 yıldır uygulanan endovenöz, lazer, radyofrekans ya da son 5-6 yıldır uygulanan Glue tedavileriyle buna gerek kalmadan başarılı bir şekilde cerrahi işlemler gerçekleşmektedir. Cerrahi kesi yapılmadan, sadece iğne deliğinden damarın içine girerek yapılan bu yöntemlerin süresi ameliyathanede sadece 3-4 dakika sürmektedir. Ancak hastanın ameliyat için hazırlanması, cerrah tarafından içi temizlenen varislerin miktarı ve sonrasındaki aşamalarla birlikte 40-45 dakikayı bulmaktadır. Bacakta parmak büyüklüğündeki varisleri kalp damar cerrahları temizlemektedir. Bazı kliniklerde bu temizlik işlemi yerine sadece ana damar lazer ile yakılarak, kozmetik bozukluğa yol açan ve ileride derin ven trombozuna yol açabilecek pakeler alınmamaktır. Bu durumda hastalar ikinci bir işleme ihtiyaç duymaktadır. Ancak yapılması gereken bu pakelerin de temizlenerek hastayı ikinci bir işleme zorunlu bırakmamaktır. Bu varis pakelerinin yoğunluğuna göre de hasta ya aynı gün taburcu olmakta ya da bir gün yatış sonrası taburcu olmaktadır. O gece hasta ayağında bandaj ve sıkı çoraplarla kalmaktadır. Ancak işlemden 2-3 saat sonra yürüyebilir hale gelmektedir.Kronik venöz yetersizlik ameliyatı sonrası günlük yaşama dönüş ne kadar sürededir?Hastada çok pake yoksa ve sadece lazer işlemi uygulandıysa aynı gün taburcu olmakta ve yaklaşık 10-15 gün varis çorabı giymek koşuluyla hasta günlük yaşamına dönebilmektedir. Ancak uzun süre ihmal edilen bir tablo ise ve pakeler çok fazlaysa hasta bir gece hastanede kalmakta, evde de bir gece çorap ve bandajla kalmakta sonrasında bandajlar çıkarılarak yine 10-15 gün çorap giymek koşuluyla normal hayata dönülebilmektedir.Varis ülseri gelişen hastalar ayağını kaybedebilir mi?Hayır, atardamar problemleriyle ayakta başlayan kangren yukarıya doğru çıkmaktadır. Ancak varis hastalarında varis yaraları parmak ucunda olmaz genelde ayak bileği çevresinde olur. Bu cilt bozukluğunun en son aşamasıdır. Fındık büyüklüğünde başlayarak elma büyüklüğüne kadar ulaşan büyüklükte yaralar halini alabilir. Ancak iyi tedavi edilmezse ciddi enfeksiyon ve problemlere yol açabilir. Bu nedenle tedavi mutlaka bir kalp damar cerrahı tarafından yapılmalıdır.
Venöz Yetmezlik Nedir?Venöz yetmezlik yani toplardamar yetmezliği, derin, yüzeyel ve birleştirici toplardamarların kapakçıklarının bozulmasıyla kanın kalbe geri akamadığı bir hastalıktır.Venöz Yetmezlik Neden Olur?Toplardamar içindeki kapakçık yapısının bozulması, damar duvarındaki bir takım değişiklikler gibi bozulmalar bazen genetik şekilde de olabilir. Bu nedenle aile fertlerinin bir ya da birkaçında varis olan kişilerde varis çıkma ihtimali yüksektir. Uzun süreler ayakta çalışılan meslekler variste risk faktörüdür. Bazen de yüzeyel toplardamar iltihapları şeklinde başlayabilir. Yani uzun süre yatmayı gerektiren geçirilmiş büyük ameliyatlarda varis gelişebilmektedir. Bazen hamilelik sürecinde ya da doğum kontrol hapı kullanımı da bu tip trombozlara neden olabilmektedir.Bu durum bazen hayati risk de yaratabilmektedir. Derin toplardamardan akciğere giden bu pıhtılar akciğer embolisi yaparak hayati riske neden olabilmektedir. Hayati risk ortaya çıkmadığı zaman ise bu hastalarda ikincil venöz yetersizlik tablosu ortaya çıkmaktadır. Bu pıhtılara her zaman cerrahi müdahale tavsiye edilmez. Genelde pıhtı eritici bazı yöntemler uygulanmaktadır. Örneğin pıhtı eğer kasık seviyesinin üstünde bir toplardamarı tıkamadıysa cerrahi girişim gerektirmemektedir. Varisin bir diğer sebebi işte bu derin ven trombozu adı verilen durum yerine ikinci ihtimal olarak gelişen varislerdir. Bunların dışında bilinenin aksine kadın olmak variste bir risk faktörü değildir. Varis erkeklerde de en az kadınlardaki kadar gelişebilmektedir.Venöz Yetmezlik Belirtileri Nelerdir?Venöz yetmezlik, başlangıçta yüzeyel varisler şeklinde başlayıp, ayak çapında artma ve sonrasında ciltte renk değişiklikleri, koyulaşmalar ve çatlama gibi belirtilere neden olur. Sonunda toplardamar sisteminde ayak bileğine çok basınç bindiği için ayak bilek çevresinde ya iç ya da dış yanda varis ülseri olarak bilinen yaralar ortaya çıkar.Venöz yetmezlik belirtileri şöyledir:Venöz Yetmezlik Nasıl Teşhis Edilir?Venöz yetmezliğin neden olduğu ayak ağrısı, bacaklarda çap genişlemesi, ciltte herhangi bir bozulma, varis görünümü venöz yetmezlik bulgularıdır. Doktorun yapacağı fiziki muayene ardından renkli doppler ultrason yardımı ile damarlardaki kan akışı incelenerek tanı konulur. Sanıldığının aksine anjiyo ya da iğneli ağrılı herhangi bir işlem gerekmez. Venöz Yetmezlik Nasıl Tedavi Edilir?Venöz yetmezlik hastalarında genelde varisler ihmal edilmiş, uzun yıllar bu varislerle yaşanmış ve hiç varis çorabı kullanılmamıştır. Bu tabloyu ortaya çıkaran bir noktada ihmaldir. Venöz yetmezliğin amacı önce varis tedavisidir ki, varisler ilerleyerek venöz yetmezlik tablosunu ortaya çıkarmasın. Tablo venöz yetmezliğe dönüştü ise tedavi, derin toplardamar tıkanıklığını ortadan kaldırmak için ameliyatı içerebilir. Eğer toplardamarda tıkanıklık yoksa lazer ameliyat ile basit bir şekilde venöz yetersizlik tedavi edilir.Ancak varis ülseri oluştuysa, Bandaj tedavileri, çok sıkı ülser kiti adı verilen özel varis çoraplarının kullanılması gerekir. Bunlara ek olarak yara bakımı için pansumanlar ve yara iyileştirici kremler kullanılır. Hatta bazen sadece kalp damar cerrahı değil plastik cerrahın da yara bakımı aşamasında devreye girmesi gerekebilmektedir. Çok ileri iyileşmeyen yaralarda “VAC” tedavisi adı verilen vakum tedavileriyle bandaj ve sıkı çoraplar kullanarak kronik venöz yetersizlik tablosu geriletilir.Hasta bir müdahale yapılamayacak durumda ise, kronik venöz yetersizlik derin toplardamarda eski bir tıkanıklığa bağlı geliştiyse bu durum hasta hemen hemen ömür boyu sıkı bir varis çorabı giymek zorunda kalır. Kasık seviyesi altında kronik damar tıkanıklığı olan hastalarda ameliyat gerekmez. Sadece sıkı çorap ve ilaç tedavileri uygulanmaktadır. Amaç yeniden varis ülseri oluşumunu engellemektir. Hastalar açısından en önemli nokta varisler çıktığı anda ihmal edilmemesidir. Burada amaç sadece görüntüyü düzeltmek değildir. Hastanın varis ülserine kadar giden kronik venöz yetersizlik tablosuna girmesini engellemektir. Bu nedenle varis hastalığı ihmal edilmemelidir.Venöz Yetmezliğine Ne İyi Gelir?Venöz yetmezlikte, uzanırken bacakları yüksekte tutmak ve kompresyon çorapları kullanmak şişliği ve kan akışını artırmaya yardımcı olur. Ayrıca kan akışını iyileştirmek için düzenli egzersiz de önemlidir. Diüretik olan idrar söktürücülerde bacaklardaki şişliğin giderilmesi için kullanılır. Kronik Venöz Yetmezlik ile İlgili Sıkça Sorulan Sorular Venöz yetmezliği tedavi edilmezse ne olur?Bacağın çapında artma durumundan varis ülserine kadar giden bir spektrumda çok ciddi durumlara yol açabilir.Venöz yetmezlik kronik hastalık mıdır?Venöz yetmezlik kronik bir hastalıktır. Kronik venöz yetersizlik olarak adlandırılmaktadır. Çünkü 5-10 yıllar içerisinde gelişen, toplardamarların kapakçıklarının hamilelik, bazı ilaçların kullanımı, uzun süreler ayakta kalma ya da hızlı kilo alımı gibi sebeplerle bozularak toplardamarlarda normalde yukarı gitmesi gereken kanın aşağıya kaçıp özellikle ayak bileği çevresinde toplardamar dolaşımını etkileyerek öncelikle oradaki doku beslenmesini bozup, ağrı, şişlik, dolgunluk gibi şikayetlerin yanı sıra varislerin ortaya çıkması ve en son cilt dokusunu da bozarak staz dermatiti adı verilen tablonun ortaya çıkması durumudur. Kronik venöz yetersizliğin en ağır tablosu da varis ülserlerinin ortaya çıkmasıdır. Varis ülserleri ayak bileğinin iç ya da dış kısmında ortaya çıkan yaralardır.Kronik venöz yetersizliğin klinik sınıflamalarının en ağır şekli varis yaralarının ortaya çıktığı hasta için de doktor için de tedavide ciddi zorluklar oluşturan halidir. Üçlü bandaj tedavileri, çok sıkı varis çorapları, ciddi yara bakımı ve bazense vakum uygulamaları gibi ileri klinik tedaviler gerektiren ve tedavisi bazen aylar süren bir sorundur. Bu nedenle kronik venöz yetersizlikte hastalar bu aşamaya gelmeden; ilk şikayetler ortaya çıkmaya başladığında yani ameliyat kriterleri ortaya çıktığında hastalar bu ameliyattan kaçınmamalıdır. Çünkü hastalar genelde varisi kozmetik bir sorun olarak görmek de ya da başka bir yanlış inanışla tedavi olsalar dahi yeniden varisin tekrarlayacağını zannetmektedir. Bu nedenle yıllarca ameliyatlarını erteleyen hastalar bulunmaktadır. Oysa artık varis ameliyatları çok basit yöntemlerle yapılabilmektedir. Bu nedenle venöz yetersizliğin en son aşaması olan varis ülseri aşamasına gelmeden tedavi olmak önem taşımaktadır. Ameliyat, varislerin ilerleyişinin durmasını sağlar. Ameliyat sonrası lokal bölgelerde küçük ya da orta büyüklükte varisler bazen görülebilse de asıl sorun olan varis ülserine varmasını engeller. Ameliyatın amacı budur.Kronik venöz yetmezlik kalp ile ilgili sorunlara yol açar mı?Kronik venöz yetersizlik tek başına kalple ilgili bir soruna yol açmamaktadır. Venöz yetersizliği olan hastanın kalbinde damar problemi, koroner kalp hastalığı gibi riskler oluşturması söz konusu değildir. Kalpteki koroner kalp hastalığına yol açan süreç atardamarlarda olan problemlerdir. Damar kireçlenmesi atardamarlarda olan ateroskleroz adı verilen damar sertliğinin bir sonucudur. Ancak derin ven trombozu durumu akciğer embolisi yarattıysa akciğer basıncının artmasına yol açarak sağ kalp yetmezliğine yol açabilir. Bunun tedavisi cerrahidir ancak tek başına kronik venöz yetersizlik kalpte bir probleme yol açmaz.Kronik venöz yetersizlik ameliyatı kaç saat sürer?Geçmişte varis ameliyatları kasık, bilek ve dize yapılan kesilerle damarı çekip çıkararak gerçekleştirilmekteydi. Ancak artık yaklaşık 25 yıldır uygulanan endovenöz, lazer, radyofrekans ya da son 5-6 yıldır uygulanan Glue tedavileriyle buna gerek kalmadan başarılı bir şekilde cerrahi işlemler gerçekleşmektedir. Cerrahi kesi yapılmadan, sadece iğne deliğinden damarın içine girerek yapılan bu yöntemlerin süresi ameliyathanede sadece 3-4 dakika sürmektedir. Ancak hastanın ameliyat için hazırlanması, cerrah tarafından içi temizlenen varislerin miktarı ve sonrasındaki aşamalarla birlikte 40-45 dakikayı bulmaktadır. Bacakta parmak büyüklüğündeki varisleri kalp damar cerrahları temizlemektedir. Bazı kliniklerde bu temizlik işlemi yerine sadece ana damar lazer ile yakılarak, kozmetik bozukluğa yol açan ve ileride derin ven trombozuna yol açabilecek pakeler alınmamaktır. Bu durumda hastalar ikinci bir işleme ihtiyaç duymaktadır. Ancak yapılması gereken bu pakelerin de temizlenerek hastayı ikinci bir işleme zorunlu bırakmamaktır. Bu varis pakelerinin yoğunluğuna göre de hasta ya aynı gün taburcu olmakta ya da bir gün yatış sonrası taburcu olmaktadır. O gece hasta ayağında bandaj ve sıkı çoraplarla kalmaktadır. Ancak işlemden 2-3 saat sonra yürüyebilir hale gelmektedir.Kronik venöz yetersizlik ameliyatı sonrası günlük yaşama dönüş ne kadar sürededir?Hastada çok pake yoksa ve sadece lazer işlemi uygulandıysa aynı gün taburcu olmakta ve yaklaşık 10-15 gün varis çorabı giymek koşuluyla hasta günlük yaşamına dönebilmektedir. Ancak uzun süre ihmal edilen bir tablo ise ve pakeler çok fazlaysa hasta bir gece hastanede kalmakta, evde de bir gece çorap ve bandajla kalmakta sonrasında bandajlar çıkarılarak yine 10-15 gün çorap giymek koşuluyla normal hayata dönülebilmektedir.Varis ülseri gelişen hastalar ayağını kaybedebilir mi?Hayır, atardamar problemleriyle ayakta başlayan kangren yukarıya doğru çıkmaktadır. Ancak varis hastalarında varis yaraları parmak ucunda olmaz genelde ayak bileği çevresinde olur. Bu cilt bozukluğunun en son aşamasıdır. Fındık büyüklüğünde başlayarak elma büyüklüğüne kadar ulaşan büyüklükte yaralar halini alabilir. Ancak iyi tedavi edilmezse ciddi enfeksiyon ve problemlere yol açabilir. Bu nedenle tedavi mutlaka bir kalp damar cerrahı tarafından yapılmalıdır. | 7,683 |
462 | Hastalıklar | Kuduz Hastalığı | Kuduz; köpek, kedi, at, eşek, inek, keçi gibi evcil hayvanlar ile ayı, çakal, domuz, kirpi, kokarca, köstebek, kurt, tilki, sansar ve yarasa gibi yabani memeli hayvanları hastalandıran bir virüs hastalığıdır. Türkiye’de kuduz vakalarının %90’ı köpek kaynaklıdır. Kuduz hastalığının önlenmesinde erken müdahale hayati önem taşımaktadır. Köpek, kedi gibi hayvanlar tarafından ısırılan ya da tırmalanan ya da temas kuran kişilerin mutlaka doktora başvurması ve mümkün olan en kısa zamanda kuduz aşısı yaptırması gerekmektedir. Kuduzun ilk bulguları arasında baş ağrısı, öksürük, ateş, etkilenen bölgede uyuşma-karıncalanma, ağızda köpürme, saldırganlık ve anormal davranışlar görüllür.Kuduz; köpek, kedi, at, eşek, inek, keçi gibi evcil hayvanlar ile ayı, çakal, domuz, kirpi, kokarca, köstebek, kurt, tilki, sansar ve yarasa gibi yabani memeli hayvanları hastalandıran bir virüs hastalığıdır. Türkiye’de kuduz vakalarının %90’ı köpek kaynaklıdır. Kuduz hastalığının önlenmesinde erken müdahale hayati önem taşımaktadır. Köpek, kedi gibi hayvanlar tarafından ısırılan ya da tırmalanan ya da temas kuran kişilerin mutlaka doktora başvurması ve mümkün olan en kısa zamanda kuduz aşısı yaptırması gerekmektedir. Kuduzun ilk bulguları arasında baş ağrısı, öksürük, ateş, etkilenen bölgede uyuşma-karıncalanma, ağızda köpürme, saldırganlık ve anormal davranışlar görüllür.
Kuduz Nedir?Kuduz; genellikle virüse karşı enfekte olan hayvanlardan ısırık, tükürük ve beyin/sinir sistemi dokusuyla yakın temasla bulaşan ve erken önlem alınmadığında kişiyi ölüme kadar götürebilen bulaşıcı bir hastalıktır.Hem hayvanlarda hem de insanlarda görülen zoonal bir bulaşıcı hastalık olan kuduz kişiyi felç ve komaya sokabileceği gibi ölüme de götürebilir çünkü virüs vücutta ilerledikten sonra kuduzun tedavisi söz konusu değildir. Kuduz hastalarında, ısırılan yerde karıncalanma veya kaşıntı hissi, kas ağrıları, baş ağrısı, yorgunluk, uykusuzluk, hayal görme, iştahsızlık, mide bulantısı, sinirli ve saldırgan davranışlar, tükürük salgısında artış ve sudan korkma gibi belirtiler görülür.İnsanlarda görülen kuduz hastalığının en büyük nedeni sokak köpekleridir. Çünkü kuduz virüsünü insanlara bulaştırma riski en yüksek olan hayvanlar sokak köpekleri olarak bilinir. Bu nedenle sokak köpeğiyle tükürük yoluyla yakın temasa girenler ve ısırılma vakası yaşayan kişiler belirtilerin ortaya çıkmasıyla vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurmalı ve kuduz aşısı olmalıdır.Kuduz Çeşitleri Nelerdir?Kuduz hastalığının iki çeşidi bulunmaktadır.Öfkeli kuduz hastalığı: Öfkeli kuduz hastalığı bulaşan kişilerde, hiperaktif ve düzensiz davranışların yanında; uykusuzluk, endişe, bilinç bulanıklığı, ağızda aşırı tükürük ve köpürme belirtileri ile ortaya çıkmaktadır.Felçli kuduz hastalığı: Kuduz hastalığının bu formunun ortaya çıkması daha uzun sürmektedir. Kuduz enfeksiyonu bulaşan hastalar yavaş yavaş felç olduktan sonra komaya girerek yaşamını yitirmektedir. Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre insan kuduz vakalarının çoğu felçli kuduz formunda olmaktadır.Kuduz Hastalığının Nedenleri Nelerdir?Kuduz hastalığı, kontrolsüz, aşısız sokak köpeklerinin yaygın olduğu ülkelerde daha sık görülmektedir. Kuduz virüsü enfekte bir evcil ya da yabani hayvanın salyası yoluyla bulaşmaktadır. Enfekte hayvanın başka bir hayvanı ya da insanı ısırması yoluyla kuduz virüsü yayılmaktadır. Enfekte bir hayvanın tükürüğünün açık bir yaraya, göz veya ağız mukoza zarlarına bulaşması yoluyla da kuduz hastalığı bulaşabilmektedir. Kuduz Belirtileri Nelerdir?Enfekte bir hayvan tarafından bulaşan kuduz genellikle ilk birkaç hafta belirti göstermez ancak virüs merkezi sinir sistemine ulaştıktan sonra grip benzeri semptomlar yaşanmaya başlar. Kuduzun en yaygın ilk bulguları arasında baş ağrısı, ateş, öksürük, ısırılan bölgede uyuşma-karıncalanma, ağızda köpürme, yutma güçlüğü, saldırganlık, anormal davranışlar ve bilinç bulanıklığı yer alır.Genel olarak kuduz belirtileri şunları içerir: Ateş Öksürük Isırılan bölgede uyuşma, karıncalanma veya ağrı Ağızda köpürme Huzursuzluk ve saldırganlık Baş ağrısı Anormal davranışlar Bilinç bulanıklığı Mide bulantısı ve kusma Işık korkusu Nöbet ve koma Hızlı nefes alma Kas ağrısı İshal Halsizlik ve yorgunluk Hiperaktivite Yutma güçlüğü Halüsinasyonlar Anksiyete Kas seğirmesi Su içme korkusu Yüz felci UykusuzlukZaman içinde gelişen bu belirtiler ilerleyerek kişide koma, felç, akciğer yetmezliği ve sonunda da ölümle sonuçlanabilir.Hangi Hayvanlar Kuduz Hastalığına Yakalanabilir? Köpek Kedi İnek Keçi At Yarasa Yaban gelinciği Kunduz Çakal Tilki Maymun Rakun Kokarca Dağ sıçanıKimler Kuduz Hastalığına Yakalanma Riski Taşıyor?Kuduz hastalığı günümüzde gelişmiş ülkelerde daha az görülmektedir. Ancak bazı bölgeler ve hayvanlara yakın yaşayan insanların kuduz hastalığına yakalanma riski daha yüksektir. Kuduz Asya ve Afrika’da her yıl onbinlerce kişinin ölümüne neden olmaktadır.Kuduz hastalığı riski daha yüksek olanlar şunlardır; Vahşi hayvanlara daha fazla maruz kalınabilecek bölgelerde bulunmak Aşılara ve önleyici tedavilere ulaşmanın zor olduğu kırsal bir bölgede yaşamak Gelişmekte olan ülkelere seyahat etmek Kamp alanlarında vahşi hayvanlara maruz kalmakKuduz Nasıl Bulaşır?İnsana bulaştığında ölüm oranı çok yüksek olan kuduz virüsü, enfeksiyon kapan hayvan ile yakın temas kurmakla birlikte hayvan ısırması ve tahriş olan cilt/mukoza zarını yalaması yoluyla hem hayvanlardan hayvanlara hem de insanlara bulaşır ve ciddi sonuçlar doğurur.Kuduz Hastalığı Nasıl İlerler?Kuduz virüsü kişiye bulaştıktan sonra beş farklı aşamada ilerlemektedir. Boyun ve baş kısmından ısırılan kişilerde hastalık daha hızlı ilerlemektedir. Kuduz hastalığının kuluçka dönemi genellikle 3 ile 12 hafta arasında değişebilmektedir. Ancak bazı durumlarda 5 gün ile 2 yıl arasında sürebilmektedir. Kuduz hastalığı şu aşamalarda ilerlemektedir; Kuluçka Prodrom Akut nörolojik dönem Koma ÖlümKuduz hastalığı ortaya çıktıktan, semptomlar başladıktan sonra tedavisi mümkün değildir, hastaların tamama yakını yaşamını yitirir. Ölüm riski çok yüksek olan kuduz hastalığından korunmak için özellikle kuduz riski yaratan yaralanma ve temas yaşayan kişilerin mutlaka kuduz aşısı yaptırması gerekmektedir.Ne Zaman Kuduz Hastalığından Şüphelenip Doktora Başvurulmalıdır?Tanımadığınız herhangi bir sokak hayvanı ya da aşısız bir hayvan tarafından ısırılma veya tırmalanma durumunda sağlık kuruluşuna başvurmanız gerekmektedir. Kuduz olduğundan şüphelendiğiniz bir hayvan tarafından ısırılmanız durumunda ise bu daha da önem kazanmakta ve mutlaka tıbbi yardım almanız gerekmektedir. Isırığın ve yaranızın yerini ve büyüklüğünü değerlendirip hayvanın durumunu da sizinle birlikte sorgulayan doktorunuz kuduz konusunda nasıl bir tedavi uygulanacağına karar verecektir. Ayrıca ısırılıp ısırılmadığınızdan emin değilseniz bile tıbbi yardım almanız önemlidir. Kuduz Teşhisi Nasıl Konulur?Kuduz hastalığının erken evresini tespit edebilecek herhangi bir test ve tetkik bulunmamaktadır. Semptomların başlangıcından sonra kuduz hastalığının olup olmadığını belirlemek için kan, doku veya tükürük testi gibi testler kullanabilir. Hastanın kuduz şüphesi olan evcil ya da vahşi bir hayvan tarafından ısırılması durumunda doktor hemen enfeksiyonu önlemek için kuduz aşısı yapacaktır.Kuduz Aşısı ve Kuduz TedavisiKuduz ölümcül bir hastalıktır ve hastalık ortaya çıktıktan sonra başarılı bir şekilde tedavi edilmesi mümkün değildir. Kuduz hastalığına karşı en etkili korunma yöntemi hastalığa yakalanmamaktır. Bunun için kuduz virüsüne maruz kaldığı düşünülen hastaya hemen enfeksiyonun yerleşmesi ve gelişmesini önlemek için kuduz aşısı yapılmalıdır.Gerekli durumlarda aşıyla birlikte kuduz virusuna karşı antikor içeren serum da uygulanarak virüsün hastalığa neden olması engellenebilmektedir. Doktorun gerek gördüğü durumlarda ise hastayı ısıran hayvan bulunarak kuduz virüsü taşıyıp taşımadığı araştırılabilir.Kuduz Hastalığı Hakkında Sık Sorulan Sorular Bir hayvan tarafından ısırıldığınızda ya da tırmalandığınızda ne yapmalısınız?Bir sokak hayvanı tarafından ısırılmanız durumunda mutlaka yarayı bol miktarda sabunlu su ile yıkayın. Yaranın yıkanması eğer varsa virüsün temizlenmesine yardımcı olur. Yaranın sabunlu su ile yıkanması ayrıca diğer tehlikeli mikropların da temizlenmesini sağlayacaktır. Yaranın yıkanması aşı ihtiyacını ortadan kaldırmaz.Kuduz hastalığı nasıl önlenir?Kuduz hastalığı aşıyla önlenebilen viral bir hastalıktır. Kuduz virüsüne maruz kalmamak için şu önlemleri almak gerekir; Kuduz vakalarının görüldüğü ülkelere seyahat etmeden özellikle kuduz tehlikesine maruz kalabileceğiniz doğa yürüyüşü, kamp yeri gibi alanlarda bulunacaksanız önce mutlaka kuduz aşısı olun Evcil hayvanlarınızı mutlaka aşılatın Evcil hayvanlarınızın dışarıda kontrolsüz dolaşmasını önleyin Bilmediğiniz sokak hayvanına yaklaşmayın tehlikeli gördüğünüzü yetkililere bildirin Vahşi hayvanlarla temastan kaçınınKuduz aşısı kuduzu önlemede etkili midir?Kuduz aşısı zamanında uygulandığında kuduz hastalığını engellemekte son derece etkilidir. Bu nedenle kuduz şüphesi olan hayvanlar tarafından ısırılmanız durumunda mutlaka doktora başvurmanız ve kuduz aşısı yaptırmanız gerekir. Kuduz aşısı nasıl yapılır?Kuduz virüsü taşıyan bir hayvan tarafından ısırılan hastaya en kısa sürede kuduz aşısı uygulanır. Kuduz aşısı, 14 gün boyunca dört doz halinde uygulanır.Kuduz hastalığı ölümcül bir hastalık mıdır?Kuduz hastalığı hastalık ortaya çıktıktan sonra tedavisi olmayan ölümcül bir hastalıktır. Çok az sayıda kişi kuduzdan sağ olarak kurtulabilmiştir.Kuduz bulaşıcı bir hastalık mıdır?Kuduz virüsü enfekte bir hayvanın başka bir hayvanı ya da insanı ısırması, tırmalaması ile yayılan bulaşıcı bir hastalıktır.Kuduz hastaları neden su ve ışıktan korkar?Kuduz hastaları suyu yutma güçlüğü yaşadıkları için bu korkuyu yaşamaktadır.Kuduz hangi evcil hayvanlardan bulaşır?Kuduz hastalığı çoğunlukla köpeklerden, daha seyrek olarak kedilerden bulaşmaktadır. Diğer hayvanlardan bulaşma daha seyrek olarak görülmektedir.Kuduz yeme, içme, cinsellik ya da hava yolu ile bulaşır mı?Kuduz hastalığı yeme, içme ya da cinsel yolla bulaşan bir hastalık değildir.
Kuduz Nedir?Kuduz; genellikle virüse karşı enfekte olan hayvanlardan ısırık, tükürük ve beyin/sinir sistemi dokusuyla yakın temasla bulaşan ve erken önlem alınmadığında kişiyi ölüme kadar götürebilen bulaşıcı bir hastalıktır.Hem hayvanlarda hem de insanlarda görülen zoonal bir bulaşıcı hastalık olan kuduz kişiyi felç ve komaya sokabileceği gibi ölüme de götürebilir çünkü virüs vücutta ilerledikten sonra kuduzun tedavisi söz konusu değildir. Kuduz hastalarında, ısırılan yerde karıncalanma veya kaşıntı hissi, kas ağrıları, baş ağrısı, yorgunluk, uykusuzluk, hayal görme, iştahsızlık, mide bulantısı, sinirli ve saldırgan davranışlar, tükürük salgısında artış ve sudan korkma gibi belirtiler görülür.İnsanlarda görülen kuduz hastalığının en büyük nedeni sokak köpekleridir. Çünkü kuduz virüsünü insanlara bulaştırma riski en yüksek olan hayvanlar sokak köpekleri olarak bilinir. Bu nedenle sokak köpeğiyle tükürük yoluyla yakın temasa girenler ve ısırılma vakası yaşayan kişiler belirtilerin ortaya çıkmasıyla vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurmalı ve kuduz aşısı olmalıdır.Kuduz Çeşitleri Nelerdir?Kuduz hastalığının iki çeşidi bulunmaktadır.Öfkeli kuduz hastalığı: Öfkeli kuduz hastalığı bulaşan kişilerde, hiperaktif ve düzensiz davranışların yanında; uykusuzluk, endişe, bilinç bulanıklığı, ağızda aşırı tükürük ve köpürme belirtileri ile ortaya çıkmaktadır.Felçli kuduz hastalığı: Kuduz hastalığının bu formunun ortaya çıkması daha uzun sürmektedir. Kuduz enfeksiyonu bulaşan hastalar yavaş yavaş felç olduktan sonra komaya girerek yaşamını yitirmektedir. Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre insan kuduz vakalarının çoğu felçli kuduz formunda olmaktadır.Kuduz Hastalığının Nedenleri Nelerdir?Kuduz hastalığı, kontrolsüz, aşısız sokak köpeklerinin yaygın olduğu ülkelerde daha sık görülmektedir. Kuduz virüsü enfekte bir evcil ya da yabani hayvanın salyası yoluyla bulaşmaktadır. Enfekte hayvanın başka bir hayvanı ya da insanı ısırması yoluyla kuduz virüsü yayılmaktadır. Enfekte bir hayvanın tükürüğünün açık bir yaraya, göz veya ağız mukoza zarlarına bulaşması yoluyla da kuduz hastalığı bulaşabilmektedir. Kuduz Belirtileri Nelerdir?Enfekte bir hayvan tarafından bulaşan kuduz genellikle ilk birkaç hafta belirti göstermez ancak virüs merkezi sinir sistemine ulaştıktan sonra grip benzeri semptomlar yaşanmaya başlar. Kuduzun en yaygın ilk bulguları arasında baş ağrısı, ateş, öksürük, ısırılan bölgede uyuşma-karıncalanma, ağızda köpürme, yutma güçlüğü, saldırganlık, anormal davranışlar ve bilinç bulanıklığı yer alır.Genel olarak kuduz belirtileri şunları içerir:Zaman içinde gelişen bu belirtiler ilerleyerek kişide koma, felç, akciğer yetmezliği ve sonunda da ölümle sonuçlanabilir.Hangi Hayvanlar Kuduz Hastalığına Yakalanabilir?Kimler Kuduz Hastalığına Yakalanma Riski Taşıyor?Kuduz hastalığı günümüzde gelişmiş ülkelerde daha az görülmektedir. Ancak bazı bölgeler ve hayvanlara yakın yaşayan insanların kuduz hastalığına yakalanma riski daha yüksektir. Kuduz Asya ve Afrika’da her yıl onbinlerce kişinin ölümüne neden olmaktadır.Kuduz hastalığı riski daha yüksek olanlar şunlardır;Kuduz Nasıl Bulaşır?İnsana bulaştığında ölüm oranı çok yüksek olan kuduz virüsü, enfeksiyon kapan hayvan ile yakın temas kurmakla birlikte hayvan ısırması ve tahriş olan cilt/mukoza zarını yalaması yoluyla hem hayvanlardan hayvanlara hem de insanlara bulaşır ve ciddi sonuçlar doğurur.Kuduz Hastalığı Nasıl İlerler?Kuduz virüsü kişiye bulaştıktan sonra beş farklı aşamada ilerlemektedir. Boyun ve baş kısmından ısırılan kişilerde hastalık daha hızlı ilerlemektedir. Kuduz hastalığının kuluçka dönemi genellikle 3 ile 12 hafta arasında değişebilmektedir. Ancak bazı durumlarda 5 gün ile 2 yıl arasında sürebilmektedir. Kuduz hastalığı şu aşamalarda ilerlemektedir; Kuduz hastalığı ortaya çıktıktan, semptomlar başladıktan sonra tedavisi mümkün değildir, hastaların tamama yakını yaşamını yitirir. Ölüm riski çok yüksek olan kuduz hastalığından korunmak için özellikle kuduz riski yaratan yaralanma ve temas yaşayan kişilerin mutlaka kuduz aşısı yaptırması gerekmektedir.Ne Zaman Kuduz Hastalığından Şüphelenip Doktora Başvurulmalıdır?Tanımadığınız herhangi bir sokak hayvanı ya da aşısız bir hayvan tarafından ısırılma veya tırmalanma durumunda sağlık kuruluşuna başvurmanız gerekmektedir. Kuduz olduğundan şüphelendiğiniz bir hayvan tarafından ısırılmanız durumunda ise bu daha da önem kazanmakta ve mutlaka tıbbi yardım almanız gerekmektedir. Isırığın ve yaranızın yerini ve büyüklüğünü değerlendirip hayvanın durumunu da sizinle birlikte sorgulayan doktorunuz kuduz konusunda nasıl bir tedavi uygulanacağına karar verecektir. Ayrıca ısırılıp ısırılmadığınızdan emin değilseniz bile tıbbi yardım almanız önemlidir. Kuduz Teşhisi Nasıl Konulur?Kuduz hastalığının erken evresini tespit edebilecek herhangi bir test ve tetkik bulunmamaktadır. Semptomların başlangıcından sonra kuduz hastalığının olup olmadığını belirlemek için kan, doku veya tükürük testi gibi testler kullanabilir. Hastanın kuduz şüphesi olan evcil ya da vahşi bir hayvan tarafından ısırılması durumunda doktor hemen enfeksiyonu önlemek için kuduz aşısı yapacaktır.Kuduz Aşısı ve Kuduz TedavisiKuduz ölümcül bir hastalıktır ve hastalık ortaya çıktıktan sonra başarılı bir şekilde tedavi edilmesi mümkün değildir. Kuduz hastalığına karşı en etkili korunma yöntemi hastalığa yakalanmamaktır. Bunun için kuduz virüsüne maruz kaldığı düşünülen hastaya hemen enfeksiyonun yerleşmesi ve gelişmesini önlemek için kuduz aşısı yapılmalıdır.Gerekli durumlarda aşıyla birlikte kuduz virusuna karşı antikor içeren serum da uygulanarak virüsün hastalığa neden olması engellenebilmektedir. Doktorun gerek gördüğü durumlarda ise hastayı ısıran hayvan bulunarak kuduz virüsü taşıyıp taşımadığı araştırılabilir.Kuduz Hastalığı Hakkında Sık Sorulan Sorular Bir hayvan tarafından ısırıldığınızda ya da tırmalandığınızda ne yapmalısınız?Bir sokak hayvanı tarafından ısırılmanız durumunda mutlaka yarayı bol miktarda sabunlu su ile yıkayın. Yaranın yıkanması eğer varsa virüsün temizlenmesine yardımcı olur. Yaranın sabunlu su ile yıkanması ayrıca diğer tehlikeli mikropların da temizlenmesini sağlayacaktır. Yaranın yıkanması aşı ihtiyacını ortadan kaldırmaz.Kuduz hastalığı nasıl önlenir?Kuduz hastalığı aşıyla önlenebilen viral bir hastalıktır. Kuduz virüsüne maruz kalmamak için şu önlemleri almak gerekir;Kuduz aşısı kuduzu önlemede etkili midir?Kuduz aşısı zamanında uygulandığında kuduz hastalığını engellemekte son derece etkilidir. Bu nedenle kuduz şüphesi olan hayvanlar tarafından ısırılmanız durumunda mutlaka doktora başvurmanız ve kuduz aşısı yaptırmanız gerekir. Kuduz aşısı nasıl yapılır?Kuduz virüsü taşıyan bir hayvan tarafından ısırılan hastaya en kısa sürede kuduz aşısı uygulanır. Kuduz aşısı, 14 gün boyunca dört doz halinde uygulanır.Kuduz hastalığı ölümcül bir hastalık mıdır?Kuduz hastalığı hastalık ortaya çıktıktan sonra tedavisi olmayan ölümcül bir hastalıktır. Çok az sayıda kişi kuduzdan sağ olarak kurtulabilmiştir.Kuduz bulaşıcı bir hastalık mıdır?Kuduz virüsü enfekte bir hayvanın başka bir hayvanı ya da insanı ısırması, tırmalaması ile yayılan bulaşıcı bir hastalıktır.Kuduz hastaları neden su ve ışıktan korkar?Kuduz hastaları suyu yutma güçlüğü yaşadıkları için bu korkuyu yaşamaktadır.Kuduz hangi evcil hayvanlardan bulaşır?Kuduz hastalığı çoğunlukla köpeklerden, daha seyrek olarak kedilerden bulaşmaktadır. Diğer hayvanlardan bulaşma daha seyrek olarak görülmektedir.Kuduz yeme, içme, cinsellik ya da hava yolu ile bulaşır mı?Kuduz hastalığı yeme, içme ya da cinsel yolla bulaşan bir hastalık değildir. | 7,035 |
463 | Hastalıklar | Kubital Tünel Sendromu | Dirseğin uzun süre baskıya maruz kalması ve dirseğin uzun süre katlanmasıyla yapılan aktivitelerin sonucu olarak ortaya çıkan kubital tünel sendromu, elde ve parmaklardaki ağrı, uyuşma ve hissizlik ile kendini belli ediyor. Kubital tünel sendromunun ameliyatsız tedavisinde kullanılan ilaç ve egzersizler hastanın bir süreliğine rahatlamasını sağlarken, bu sorun nedeniyle zamanla ellerde hareket kabiliyetinin azalması ve kas kaybının ortaya çıkması, cerrahi tedaviyi kaçınılmaz hale getiriyor. Memorial Kayseri Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nden Doç. Dr. İbrahim Karaman, kubital tünel sendromu ve tedavisi hakkında bilgi verdi.Dirseğin uzun süre baskıya maruz kalması ve dirseğin uzun süre katlanmasıyla yapılan aktivitelerin sonucu olarak ortaya çıkan kubital tünel sendromu, elde ve parmaklardaki ağrı, uyuşma ve hissizlik ile kendini belli ediyor. Kubital tünel sendromunun ameliyatsız tedavisinde kullanılan ilaç ve egzersizler hastanın bir süreliğine rahatlamasını sağlarken, bu sorun nedeniyle zamanla ellerde hareket kabiliyetinin azalması ve kas kaybının ortaya çıkması, cerrahi tedaviyi kaçınılmaz hale getiriyor. Memorial Kayseri Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nden Doç. Dr. İbrahim Karaman, kubital tünel sendromu ve tedavisi hakkında bilgi verdi.
Kubital tünel sendromu nedir?İnsan vücudunda omuzdan başlayarak parmaklara kadar uzanan ‘ulnar’ sinirin dirsek seviyesinde çeşitli sebeplerle sıkışmasına bağlı olarak ortaya çıkan; uyuşukluk, elektriklenme ve karıncalanma gibi belirtilere neden olan soruna kubital tünel sendromu adı verilmektedir.Kubital tünel sendromu neden olur?Dirseğin uzun süre katlanması veya dirsek üzerine uzun süre bası oluşması (uzun süre dirsek üzerine yatmak gibi) nedeniyle bu hastalık ortaya çıkmaktadır. Boya yapmak, gitar çalmak gibi dirsek açma- kapama hareketlerinin düzenli olarak tekrar etmesi, tekrarlanan aktivitelerin çok sık yapılması, dirsek çevresindeki yumuşak dokunun kalınlaşması ve dirsek çevresindeki kemiklerde büyümeye bağlı sinir üzerinde gerilme ya da basıya neden olabilmektedir.Kubital tünel sendromunun belirtileri nelerdir? Dirsek iç bölgesinde ağrı hassasiyeti, 4. ve 5. parmaklarda elektriklenme, karıncalanma uyuşma hissi Elin 4. ve 5. parmaklarında dokunma hissinin azalması ya da yok olması El ile yapılan ince motor hareketlerinin beceriksizleşmesi ve güçsüzleşmesi Kavrama kuvvetinde azalma Elin 4. ve 5. parmaklarında ortaya çıkan bükülmeler Küçük parmağın kapanmaması önemli belirtilerdir.Kubital tünel sendromunun teşhisi nasıl konulur?Şikayetleri artan hastaların detaylı fiziki muayenesi ile bulguların saptanması ve dirsek bükülü halde iken yapılan elektromiyografi (EMG) yöntemiyle teşhis konulmaktadır.Kubital tünel sendromu testi nasıl yapılır?Ulnar siniri boyunca dirsekte cilde en yakın olduğu alanda parmak ile vurarak yapılan testte 4. ve 5. parmağa yayılan elektriklenme karıncalanma hissine ‘tinnel’ belirtisi denir. Kubital tünel sendromu olan hastalarda tinnel belirtisi ayırıcı bir özelliktir. Ayrıca hasta oturur pozisyondayken el bileği düz halde dirseklerinin olabildiğince bükülmesi ve aynı pozisyonda beklemesi istenir. Bu süre içerisinde 4. ve 5. parmaklarda uyuşma, ağrı, karıncalanma ve önceki şikayetlerde artma gözlemlenmesi dirsek fleksiyon testinin pozitif olduğu anlamına gelir ve hastalıktan şüphe edilir.Kubital tünel sendromunun tedavisi var mı?Tedavinin en önemli aşaması öncelikle sebebi ortadan kaldırmakla mümkün olmaktadır. Sürekli tekrarlanan hareketlerden uzak durmak. Dirsek bükülüyken kol üzerine yatarak uyumaktan vazgeçmek. Dirseğe basıya maruz bırakacak hareketlerden uzak durmak.Önemli oranda rahatlama sağlayacaktır.Kubital tünel sendromu söz konusuysa ameliyatlı ve ameliyatsız tedavi seçenekleri denenebilir.Ameliyatsız tedavi gündeme geldiyse bu soruna neden olan pozisyonların önlenmesi gerekmektedir. Dirsek bölgesini açık tutmaya yarayan ateller, dirseklikler, bandajlar ve dirsek bölgesine basıyı engelleyecek özellikteki yastıklar ile gece kullanıma uygun süngerler kullanılabilir. Aynı zamanda semptomlara yönelik verilecek ağrı kesiciler ile ağrı kontrolü yapılabilir. Ancak bu yapılan cerrahi dışı yöntemlere rağmen geçmeyen ve devam eden semptomların olması halinde cerrahi tedavi kaçınılmaz hale gelir. Cerrahide ise ulnar sinirinin dirsek bölgesinden geçtiği tünel olan kubital tünel gevşetilir ve sinir ön bölgeye alınarak gerginliği azaltılır.Kubital tünel sendromu hakkında sık sorulan sorular Kubital tünel sendromu ameliyatından sonra iyileşme ne kadar sürer?Ameliyat sonrasında yaklaşık 3 hafta içinde cilt üzerindeki dikişler alınır, bu süreçte yara yerinin gerilmesi ve açılması önlenerek dirsek hareketleri kontrollü bir şekilde yaptırılır. Dikişler alındıktan sonra da tam harekete devam edilir. Ancak ameliyat sonrası rehabilitasyon sürecine, yara yeri temizliğine ve pansumanına dikkat etmek gerekir.Kubital tünel sendromu için kullanılan ilaçlar nelerdir?Kubital tünel sendromu için kullanılacak ilaçlar semptomları gidermeye yöneliktir. Bu ilaçlar hastalığın tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik değildir. Semptomları gidermeye yönelik ağrı kesiciler ve sinir basısı olduğu için, sinir yenilenmesini artırmaya yönelik vitamin destek tedavileri uygulanabilmektedir.Kubital tünel sendromu için fizik tedavi olur mu?Cerrahi sonrasında yapılan fizik tedavi fayda sağlamaktadır. Bu sendromu tetikleyen hareketlerden uzak durmak ve cerrahi öncesinde uygun hareket açıklıklarını sağlamak faydalıdır. Ancak fizik tedavi, sorunun tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik değil, semptomları hafifletmek için kullanılmaktadır.Kubital tünel sendromunun bitkisel tedavisi var mı?Bazı bitkiler; semptomların azaltılması, ağrıların ve uyuşuklukların giderilmesi için kullanılmaktadır. Hastalığın tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik bitkisel bir tedavi bulunmamaktadır.
Kubital tünel sendromu nedir?İnsan vücudunda omuzdan başlayarak parmaklara kadar uzanan ‘ulnar’ sinirin dirsek seviyesinde çeşitli sebeplerle sıkışmasına bağlı olarak ortaya çıkan; uyuşukluk, elektriklenme ve karıncalanma gibi belirtilere neden olan soruna kubital tünel sendromu adı verilmektedir.Kubital tünel sendromu neden olur?Dirseğin uzun süre katlanması veya dirsek üzerine uzun süre bası oluşması (uzun süre dirsek üzerine yatmak gibi) nedeniyle bu hastalık ortaya çıkmaktadır. Boya yapmak, gitar çalmak gibi dirsek açma- kapama hareketlerinin düzenli olarak tekrar etmesi, tekrarlanan aktivitelerin çok sık yapılması, dirsek çevresindeki yumuşak dokunun kalınlaşması ve dirsek çevresindeki kemiklerde büyümeye bağlı sinir üzerinde gerilme ya da basıya neden olabilmektedir.Kubital tünel sendromunun belirtileri nelerdir?Kubital tünel sendromunun teşhisi nasıl konulur?Şikayetleri artan hastaların detaylı fiziki muayenesi ile bulguların saptanması ve dirsek bükülü halde iken yapılan elektromiyografi (EMG) yöntemiyle teşhis konulmaktadır.Kubital tünel sendromu testi nasıl yapılır?Ulnar siniri boyunca dirsekte cilde en yakın olduğu alanda parmak ile vurarak yapılan testte 4. ve 5. parmağa yayılan elektriklenme karıncalanma hissine ‘tinnel’ belirtisi denir. Kubital tünel sendromu olan hastalarda tinnel belirtisi ayırıcı bir özelliktir. Ayrıca hasta oturur pozisyondayken el bileği düz halde dirseklerinin olabildiğince bükülmesi ve aynı pozisyonda beklemesi istenir. Bu süre içerisinde 4. ve 5. parmaklarda uyuşma, ağrı, karıncalanma ve önceki şikayetlerde artma gözlemlenmesi dirsek fleksiyon testinin pozitif olduğu anlamına gelir ve hastalıktan şüphe edilir.Kubital tünel sendromunun tedavisi var mı?Tedavinin en önemli aşaması öncelikle sebebi ortadan kaldırmakla mümkün olmaktadır.Önemli oranda rahatlama sağlayacaktır.Kubital tünel sendromu söz konusuysa ameliyatlı ve ameliyatsız tedavi seçenekleri denenebilir.Ameliyatsız tedavi gündeme geldiyse bu soruna neden olan pozisyonların önlenmesi gerekmektedir. Dirsek bölgesini açık tutmaya yarayan ateller, dirseklikler, bandajlar ve dirsek bölgesine basıyı engelleyecek özellikteki yastıklar ile gece kullanıma uygun süngerler kullanılabilir. Aynı zamanda semptomlara yönelik verilecek ağrı kesiciler ile ağrı kontrolü yapılabilir. Ancak bu yapılan cerrahi dışı yöntemlere rağmen geçmeyen ve devam eden semptomların olması halinde cerrahi tedavi kaçınılmaz hale gelir. Cerrahide ise ulnar sinirinin dirsek bölgesinden geçtiği tünel olan kubital tünel gevşetilir ve sinir ön bölgeye alınarak gerginliği azaltılır.Kubital tünel sendromu hakkında sık sorulan sorular Kubital tünel sendromu ameliyatından sonra iyileşme ne kadar sürer?Ameliyat sonrasında yaklaşık 3 hafta içinde cilt üzerindeki dikişler alınır, bu süreçte yara yerinin gerilmesi ve açılması önlenerek dirsek hareketleri kontrollü bir şekilde yaptırılır. Dikişler alındıktan sonra da tam harekete devam edilir. Ancak ameliyat sonrası rehabilitasyon sürecine, yara yeri temizliğine ve pansumanına dikkat etmek gerekir.Kubital tünel sendromu için kullanılan ilaçlar nelerdir?Kubital tünel sendromu için kullanılacak ilaçlar semptomları gidermeye yöneliktir. Bu ilaçlar hastalığın tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik değildir. Semptomları gidermeye yönelik ağrı kesiciler ve sinir basısı olduğu için, sinir yenilenmesini artırmaya yönelik vitamin destek tedavileri uygulanabilmektedir.Kubital tünel sendromu için fizik tedavi olur mu?Cerrahi sonrasında yapılan fizik tedavi fayda sağlamaktadır. Bu sendromu tetikleyen hareketlerden uzak durmak ve cerrahi öncesinde uygun hareket açıklıklarını sağlamak faydalıdır. Ancak fizik tedavi, sorunun tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik değil, semptomları hafifletmek için kullanılmaktadır.Kubital tünel sendromunun bitkisel tedavisi var mı?Bazı bitkiler; semptomların azaltılması, ağrıların ve uyuşuklukların giderilmesi için kullanılmaktadır. Hastalığın tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik bitkisel bir tedavi bulunmamaktadır. | 3,648 |
464 | Hastalıklar | Kum Dökme | Böbrek kumu, kramp, sırt ağrısı, idrarda yanma ve mide bulantısına neden olabilen, böbreklerin içerisindeki mineraller ve tuzların çözünemeyerek idrarda birikmesi ile oluşan sert yapılardır. Beslenme şekli, vücut ağırlığı, bazı tıbbi durumlar ve ilaçlar böbrek kumlarının nedenleri arasındadır. Böbrek taşları böbreklerden mesaneye kadar idrar yolunun birçok bölümünü etkileyebilir. Memorial Antalya Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Op. Dr. A. Egemen İşgören, kum dökme ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.Böbrek kumu, kramp, sırt ağrısı, idrarda yanma ve mide bulantısına neden olabilen, böbreklerin içerisindeki mineraller ve tuzların çözünemeyerek idrarda birikmesi ile oluşan sert yapılardır. Beslenme şekli, vücut ağırlığı, bazı tıbbi durumlar ve ilaçlar böbrek kumlarının nedenleri arasındadır. Böbrek taşları böbreklerden mesaneye kadar idrar yolunun birçok bölümünü etkileyebilir. Memorial Antalya Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Op. Dr. A. Egemen İşgören, kum dökme ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.
Kum Dökme Nedir?Kum dökme, sistin, fosfat, oksalat gibi mineral ve tuzların böbrek içerisinde oluşarak, idrarda çözünememesi ve sert tortu halini almasıdır. Halk arasında kum olarak adlandırılan hastalık 5 mm’den küçük taşlardır. Böbrek kumları boyutuna bağlı olarak farkına varılmayabilir. Fakat küçük taşlar bile idrar yoluyla vücuttan çıkarken aşırı ağrıya sebep olabilir. Bol sıvı tüketimi, üç hafta içerisinde böbrek kumu dışarıya atılabilir.Böbrekte Kum Dökme Belirtileri Nelerdir?Sırtta veya yanlarda ağrı, idrar yaparken ağrı ve yanma, kötü kokulu idrar yapma, idrarda kan, mide bulantısı ve kusma böbrekte kum olması ya da kum dökmede görülen belirtilerdir. Küçük taşlar idrar yolundan geçebiliyor ancak daha büyük olanlar için ameliyat olunması gerekebiliyor.Böbrekte kum olması durumunda görülen belirtiler şunlardır: Kaburgaların altında, yanlarda ve sırtta keskin ağrı İdrar yaparken ağrı ve yanma Alt karın ve kasıklara yayılan ağrı İdrar renginde bulanıklaşma, koyulaşma ve kötü koku Normalden daha sık idrara çıkma İdrar yaparken zorlanma ya da idrarı tam boşaltamama Mide bulantısı ve kusma Bir enfeksiyon gelişmişse ateş ve titremeKadınlarda kum dökme belirtileri nelerdir?Kadınlarda kum dökme belirtileri, idrar yaparken yanma, idrardan gelen kötü koku, sürekli idrara çıkma isteği şeklinde görülebilir. Erkeklerle aynı belirtileri gösterebilir. Böbrekte yıllarca kum olabilir ve hiç belirti vermeyebilir. Kum büyüdükçe ve taşa dönüştükçe şikayetler başlar. Kadınlarda görülen kum belirtileri şöyle sıralanır: Kaburgaların altında, yanlarda ve sırtta şiddetli, keskin, kramp benzeri ağrı Alt karın ve kasıklara yayılan ağrı Dalgalar halinde gelen ve yoğunluğu değişen ağrı (Kolik ağrı olarak adlandırılır) İdrar yaparken ağrı veya yanma hissi Pembe, kırmızı veya kahverengi idrar Bulanık veya kötü kokulu idrar Sürekli idrara çıkma ihtiyacı, normalden daha sık idrara çıkma veya az miktarda idrar yapma Mide bulantısı ve kusma Bir enfeksiyon gelişmişse ateş ve titremeBöbrekte Kum Neden Oluşur? Yetersiz sıvı tüketimi, aşırı kilo, ilaçlar ve gıda takviyeleri, gastrointestinal sistem hastalıkları ve paratiroid bezlerinin çok çalışmasına bağlı idrarda kalsiyum birikmesi böbrekten kum oluşmasının nedenleri arasında yer alır. Börekte taş ya da kum oluşumu genellikle idrar içerisinde mineral ve tuzların birikerek atılmamasından kaynaklanır.İdrarda ilki su, diğeri ile bu su içerisine çözünmüş halde bulunan maddeler olmak üzere iki tür bileşen vardır. Böbrek kumları, idrardaki sıvı kısmın bu sıvının seyreltebileceğinden daha fazla kristal (kalsiyum, oksalat ve ürik asit gibi) oluşturan madde içerdiği durumlarda meydana gelir. Böbrek taşları, böbrekten mesaneye kadar idrar yolunun herhangi bir bölümünü etkiler. Çoğu zaman, idrar yoğun hale geldiğinde minerallerin kristalleşmesi ve birbirine yapışması için uygun koşullar oluşur ve bu süreç taş oluşumu ile sonuçlanır.Böbrekte taş oluşmasına neden olan maddeler şöyle sıralanabilir: Kalsiyum Fosfat Sistin Ksantin Oksalat Ürik asitİdrarda Kum Nasıl Anlaşılır? Böbrekte oluşan kum, kramp benzeri ağrıların oluşması, idrara çıkıldığında oluşan yanma ve idrar renginden dolayı anlaşılabilir. Böbrek kumu ya da taşı genellikle böbreğin içinde hareket edene veya böbrekleri ve mesaneyi birbirine bağlayan tüpler olan üreterlere geçene kadar şikayete neden olmayabilir. Üreterlere geçerse, idrar akışını engeller ve dolayısıyla böbreğin şişmesine, devamında kramp benzeri ağrılara sebebiyet verir.Böbrek taşının neden olduğu ağrının şiddeti ve hissedildiği bölge, taş idrar kanalında yer değiştirdiğinde veya yarattığı tıkanıklığın arttığı durumlarda değişebilir.İdrarda Kum İçin Tanı Nasıl Konur?Uzman doktor böbrek kumu ya da taşı olduğundan şüphelenirse aşağıdaki tetkikleri isteyebilir; Kan testi: Taşa neden olan kan değeri düzensizliklerinin tespit edilmesini, böbrek işlevlerinin takip edilmesini ve diğer tıbbi durumları kontrol edilmesini sağlar. İdrar testi: İdrarda kan ve enfeksiyon varlığının araştırılması ve 24 saatlik idrar toplama testi ile taş oluşumuna yatkınlık yaratan durumların belirlenmesi açısından önemlidir. Tomografi: Böbrek taşlarının tespit edilmesinde altın standart tanı yöntemidir. Milimetrik taşları bile tespit edebilir. Ultrasonografi: Hızlı ve kolay uygulanabilen başka bir görüntüleme seçeneğidir. Düşürülen taşların analizi: Laboratuvar analizi, böbrek taşlarının yapısını tespit etmek ve böbrek taşlarına neyin sebep olduğunu belirleyerek daha fazla böbrek taşı oluşmasını önlemek için önemlidir.Böbrek taşının türünü bilmek, nedeninin belirlenmesine yardımcı olur ve daha fazla böbrek taşı oluşturma riskini azaltmaya yönelik adımların atılmasını sağlar. Mümkünse, böbrek taşınızı düşürürseniz kurtarmaya çalışın, böylece analiz için doktorunuza getirebilirsiniz.Kum Dökme Tedavisi Nasıl Olur? Böbrek taşlarının tedavisi, taşın türüne ve nedenine bağlı olarak değişir. Basit şikayetlere neden olan küçük taşlar cerrahi tedavi gerektirmez. Böbrek taşlarını düşürmek oldukça acı verici olabilir, ancak taşlar zamanında fark edilirlerse genellikle kalıcı hasara neden olmazlar. Kişinin durumuna bağlı olarak, böbrek taşı düşürmek için ağrı kesici ve bol su içmekten başka bir şeye ihtiyaç olmayabilir. Diğer durumlarda örneğin; taşlar idrar yolunda takılırsa, idrar yolu enfeksiyonuyla ilişkiliyse veya ek sorunlara neden olursa ameliyat gerekebilir.Tekrar taş geliştirme riski yüksekse, uzman doktor tekrarlayan böbrek taşı riskini azaltmak için önleyici tedavi önerebilir.Kum dökme için kullanılan ilaçlar nelerdir?İlaçlar idrardaki mineral ve tuz miktarını kontrol edebilir ve belirli türde taşları oluşturan kişilerde yardımcı olabilir. Doktorunuzun reçete ettiği ilaç türü, sahip olduğunuz böbrek taşlarının türüne bağlı olacaktır.Kalsiyum taşlarıKalsiyum taşlarının oluşmasını önlemeye yardımcı olmak için doktor önerisi ile idrar söktürücü ilaçlar veya fosfat içeren bir müstahzar kullanılabilir.Ürik asit taşlarıKanınızdaki ve idrarınızdaki ürik asit düzeylerini düşürmek ve idrarınızı alkali pH’da tutmak için bir ilaç kullanmak fayda sağlayacaktır.Strüvit taşlarıStrüvit taşlarını önlemek için idrar akışını ve miktarını artırmak için su tüketimini arttırmak da dahil olmak üzere, idrarınızı enfeksiyona neden olan bakterilerden koruyacak önlem ve tedaviler uygulanabilir. Nadir durumlarda, küçük veya aralıklı dozlarda uzun süreli antibiyotik kullanımı faydalı olabilir.Sistin taşlarıTuz ve protein açısından daha düşük bir diyetin yanı sıra, daha fazla idrar üretmeniz için daha fazla sıvı içmeniz gerekir. Bu tek başına yardımcı olmazsa, idrardaki sistin çözünürlüğünü artıran bir ilaç da reçete edilebilir.Böbrek Kumu Nasıl Dökülür?Böbrek kumu, 5mm’den küçük olduğu durumda bol sıvı tüketimi ile beraber idrar yolunda vücuttan atılabilir. Tedavi olarak da ağrı kesici verilebilir. Böbrek kumu dökümünde şu yöntemler kullanılır: Su tüketimini arttırın Ağrı kesici kullanın Prostat ilaçları kullanınSu tüketimini arttırınGünde 2 ila 3 litre kadar içmek idrarınızı seyrelterek taş oluşumunu engelleyeceği gibi taşın düşmesini de hızlandıracaktır.Ağrı kesici kullanınAğrı kesici ilaçlar taş düşerken yaşayacağınız rahatsızlığı azaltacağı gibi taşın böbrek kanalında neden olduğu ödemi de azaltarak taşın düşmesini kolaylaştırır.Prostat ilaçları kullanınAlfa bloker olarak bilinen bu ilaç tür ilaçlar üreterinizdeki kasları da gevşeterek böbrek taşını daha hızlı ve daha az ağrıyla düşürmenize yardımcı olur.Böbrek Kumu Dökmeye Ne İyi Gelir?Böbrek kumunu dökmeye yardımcı olan en etkili yöntemlerden bir tanesi fazla sıvı tüketimidir. Böbrek kumunu dökmeye yardımcı olan yöntemler şöyle sıralanır:Gün boyunca su içinBöbrek taşı öyküsü olan kişiler için önerilen genellikle günde yaklaşık 2 litre idrar üretecek kadar sıvı içmeleridir. Sıcak ve kuru bir iklimde yaşıyorsanız veya sık sık egzersiz yapıyorsanız, yeterli idrar üretmek için daha fazla su içmeniz gerekebilir. İdrarınız berrak olması yeterince su içtiğinizin bir göstergesidir.Oksalat açısından zengin yiyecekleri daha az tüketinKalsiyum oksalat taşları oluşturma eğilimindeyseniz, oksalat bakımından zengin gıdaları kısıtlamanız gerekebilir. Bunlara pancar, bamya, ıspanak, pazı, tatlı patates, fındık, çay, çikolata, karabiber ve soya ürünleri dahildir.Tuz ve hayvansal protein açısından düşük bir diyet seçinYediğiniz tuz miktarını azaltın ve baklagiller gibi hayvansal olmayan protein kaynaklarını seçin.Kalsiyum açısından zengin yiyecekler yemeye devam edinYiyeceklerdeki kalsiyumun böbrek taşı riskiniz üzerinde bir etkisi yoktur. Doktor tarafından aksi önerilmedikçe, kalsiyum açısından zengin yiyecekler yemeye devam edin.Kalsiyum takviyeleri almadan önce doktorunuza danışınYemeklerle birlikte takviye alarak riski azaltabilirsiniz. Kalsiyum oranı düşük diyetler bazı insanlarda böbrek taşı oluşumunu artırabilir.Doktorunuzdan, böbrek taşı riskinizi azaltan bir beslenme planı geliştirmenize yardımcı olabilecek bir diyetisyene başvurmasını isteyin.Kum Dökme Hakkında Sık Sorulan Sorular Kum taşa döner mi?Küçük taşlar idrar yolundan geçebiliyor ancak daha büyük olanlar için ameliyat olunması gerekebiliyor.Böbrek kumu görüntüsü neye benzer?Böbrek kumu görüntüsü büyüklüğüne göre bir kum tanesine bazen de nohut kadar büyük bir taşı andırabilir.Kum dökmeye ne iyi gelir?Limon suyu, böbrek taşlarının oluşmasını önlemeye yardımcı olabilecek sitrat açısından zengindir. Sitrat limon, misket limonu, portakal ve kavun dahil olmak üzere birçok narenciye meyvesinde bulunur. Ayrıca araştırmalar, kahvenin böbrek taşı geliştirme riskinizi azaltabileceğini gösterir.Böbrek kumu görüldüğü takdirde eklenmiş şeker veya fruktoz mısır şurubu içeren soda ve diğer içeceklerden kaçınılması gerekir.Hasta uygulanan ilaç tedavisine ek olarak bol sıvı almalıdır.En sık karşılaşılan taş türleri nelerdir?Kalsiyum taşları: Çoğu böbrek taşı genellikle kalsiyum oksalat formundaki kalsiyum taşlarıdır. Oksalat, karaciğer tarafından günlük olarak üretilen veya diyetten kaynaklanan bir maddedir. Bazı meyve ve sebzelerin yanı sıra fındık ve çikolata da yüksek oksalat içeriğine sahiptir. Diyet faktörleri, yüksek doz D vitamini, bağırsak baypas ameliyatı ve çeşitli metabolik bozukluklar idrardaki kalsiyum veya oksalat miktarını artırabilir. Kalsiyum taşları kalsiyum fosfat şeklinde de oluşabilir. Bu tip taş metabolik durumlarda daha sık görülür. Migren veya nöbet tedavisinde kullanılan bazı ilaçlarla da ilişkili olabilir.Struvit taşları: Struvit taşları, idrar yolu enfeksiyonuna bağlı oluşur.Ürik asit taşları: Kronik ishal veya emilim bozukluğu nedeniyle çok fazla sıvı kaybeden kişilerde, yüksek proteinli beslenen kişilerde ve diyabet veya metabolik sendromu olan kişilerde ürik asit taşları oluşabilir. Bazı genetik faktörler de ürik asit taşı riskini artırabilir.Sistin taşları: Bu taşlar, böbreklerin çok fazla amino asit salgılamasına neden olan böbrekten aşırı sistin atılımı sonucu kalıtsal bir bozukluğu olan kişilerde gelişir.Kum dökme kadar sürer?Bu sorunun net bir cevabı yoktur. Taşın büyüklüğüne ve taşın idrar kanalının hangi seviyesinde olduğuna göre birkaç gün ile birkaç hafta arasında değişebilir.Düşmeyen taşlar için hangi tedavi yöntemleri kullanılır?Kendiliğinden düşemeyecek adar büyük olan; kanamaya, böbrek hasarına veya devam eden idrar yolu enfeksiyonlarına neden olan böbrek taşları daha kapsamlı tedaviler gerektirir. ESWL: Bu yöntemde, taşları idrarla düşebilecek küçük parçalara ayıran güçlü titreşimler (şok dalgaları) oluşturmak için ses dalgaları kullanılır. Perkütan Nefrolitotomi: Böbrekteki çok büyük taşları çıkarmak için yapılan ameliyattır. Küçük kameralı cihazlar ve sırttan küçük bir kesiden sokulan aletler kullanılarak böbrek taşının cerrahi olarak çıkarılmasıdır. Fleksible Üreterorenoskopi: İdrar yapılan kanaldan girilerek böbreğe kadar ulaşan esnek cihazlar kullanılarak gerçekleştirilen bir ameliyat türüdür. Günümüzde büyük böbrek taşları için dahi kullanımı giderek artmaktadır. Rijit Üreterorenoskopi: İdrar yapılan kanaldan girilerek böbrek kanalındaki taşların alınması için kullanılan cerrahi yöntemdir.Böbrek taşı/idrarda kum tekrarlar mı?Böbrek taşı tekrar riski yüksek bir hastalıktır. Taş öyküsü olan hatların %50’sinde ilk bir yıl içerisinde tekrar ettiği görülmektedir. Bu hastaların 10 yıllık takiplerinde %80 oranında taş tekrarı gözlenir.Böbrek taşı geliştirme riskini artıran faktörler nelerdir? Aile veya kişisel geçmiş: Ailenizden birinin böbrek taşı varsa, sizde de olması daha olasıdır. Hali hazırda bir veya daha fazla böbrek taşınız varsa, başka bir böbrek taşı geliştirme riskiniz artar. Susuz kalmak ya da az su tüketmek: Her gün yeterince su içmemek böbrek taşı riskinizi artırabilir. Sıcak ve kuru iklimlerde yaşayan ve çok terleyen kişiler diğerlerine göre daha yüksek risk altındadırlar. Beslenme tarzı: Protein, sodyum (tuz) ve şeker oranı yüksek bir diyet böbrek taşı riskinizi artırabilir. Bu özellikle yüksek sodyumlu bir diyet için geçerlidir. Diyetinizde çok fazla tuz, böbreklerinizin süzmesi gereken kalsiyum miktarını ve dolayısıyla böbrek taşı riskinizi önemli ölçüde artırır. Obezite: Yüksek vücut kitle indeksi (BMI), geniş bel ölçüsü ve ani kilo alımı, böbrek taşı riskinin artmasıyla ilişkilendirilmiştir. Sindirim hastalıkları ve cerrahisi: Mide baypas ameliyatları, inflamatuar bağırsak hastalığı ya da kronik ishal, sindirim sürecinde kalsiyum ve su emilimini etkileyen değişikliklere neden olarak idrarınızdaki taş oluşturan maddelerin miktarını artırabilir. Metabolik hastalıklar ve tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları gibi diğer tıbbi durumlar da böbrek taşı riskinizi artırabilir. C vitamini, diyet takviyeleri, laksatifler yani bağırsak çalıştırıcılar (aşırı kullanıldığında), kalsiyum içerikli mide koruyucu ilaçlar ve migren veya depresyon tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar ile gıda takviyeleri böbrek taşı riskinizi artırabilir.Böbrek taşı veya idrarda kum olmaması için hangi besinler tüketilmeli ya da tüketilmemelidir?Böbrek taşlarının önlenmesi, yaşam tarzı değişiklikleri ve bazı ilaçların kullanılması ile mümkündür.Kum dökme için ne zaman doktora başvurulmalıdır?Kum dökme konusunda şu şikayetlerden herhangi birinde bir uzmana başvurulmalıdır. Oturamayacak veya rahat bir pozisyon bulamayacak kadar şiddetli ağrı Bulantı ve kusmanın eşlik ettiği ağrı Ateş ve titreme eşliğinde ağrı İdrarda kan İdrarı yapma zorluğuKum dökmeye hangi bölüm bakar?Kum dökme şikayetleri görüldüğü takdirde üroloji bölümüne başvurulmalıdır.Böbrek kumu bitkisel yöntemlerle dökülür mü?Böbrek kumuna iyi geldiği söylenen bazı bitkiler mevcutsa da bunun herhangi bir bilimsel kanıtı yoktur. Böbrek kumu olduğu zaman avokado yaprağı çayı ve gilaburu çayı tüketmekte bir zarar yoktur.
Kum Dökme Nedir?Kum dökme, sistin, fosfat, oksalat gibi mineral ve tuzların böbrek içerisinde oluşarak, idrarda çözünememesi ve sert tortu halini almasıdır. Halk arasında kum olarak adlandırılan hastalık 5 mm’den küçük taşlardır. Böbrek kumları boyutuna bağlı olarak farkına varılmayabilir. Fakat küçük taşlar bile idrar yoluyla vücuttan çıkarken aşırı ağrıya sebep olabilir. Bol sıvı tüketimi, üç hafta içerisinde böbrek kumu dışarıya atılabilir.Böbrekte Kum Dökme Belirtileri Nelerdir?Sırtta veya yanlarda ağrı, idrar yaparken ağrı ve yanma, kötü kokulu idrar yapma, idrarda kan, mide bulantısı ve kusma böbrekte kum olması ya da kum dökmede görülen belirtilerdir. Küçük taşlar idrar yolundan geçebiliyor ancak daha büyük olanlar için ameliyat olunması gerekebiliyor.Böbrekte kum olması durumunda görülen belirtiler şunlardır:Kadınlarda kum dökme belirtileri nelerdir?Kadınlarda kum dökme belirtileri, idrar yaparken yanma, idrardan gelen kötü koku, sürekli idrara çıkma isteği şeklinde görülebilir. Erkeklerle aynı belirtileri gösterebilir. Böbrekte yıllarca kum olabilir ve hiç belirti vermeyebilir. Kum büyüdükçe ve taşa dönüştükçe şikayetler başlar. Kadınlarda görülen kum belirtileri şöyle sıralanır:Böbrekte Kum Neden Oluşur? Yetersiz sıvı tüketimi, aşırı kilo, ilaçlar ve gıda takviyeleri, gastrointestinal sistem hastalıkları ve paratiroid bezlerinin çok çalışmasına bağlı idrarda kalsiyum birikmesi böbrekten kum oluşmasının nedenleri arasında yer alır. Börekte taş ya da kum oluşumu genellikle idrar içerisinde mineral ve tuzların birikerek atılmamasından kaynaklanır.İdrarda ilki su, diğeri ile bu su içerisine çözünmüş halde bulunan maddeler olmak üzere iki tür bileşen vardır. Böbrek kumları, idrardaki sıvı kısmın bu sıvının seyreltebileceğinden daha fazla kristal (kalsiyum, oksalat ve ürik asit gibi) oluşturan madde içerdiği durumlarda meydana gelir. Böbrek taşları, böbrekten mesaneye kadar idrar yolunun herhangi bir bölümünü etkiler. Çoğu zaman, idrar yoğun hale geldiğinde minerallerin kristalleşmesi ve birbirine yapışması için uygun koşullar oluşur ve bu süreç taş oluşumu ile sonuçlanır.Böbrekte taş oluşmasına neden olan maddeler şöyle sıralanabilir: İdrarda Kum Nasıl Anlaşılır? Böbrekte oluşan kum, kramp benzeri ağrıların oluşması, idrara çıkıldığında oluşan yanma ve idrar renginden dolayı anlaşılabilir. Böbrek kumu ya da taşı genellikle böbreğin içinde hareket edene veya böbrekleri ve mesaneyi birbirine bağlayan tüpler olan üreterlere geçene kadar şikayete neden olmayabilir. Üreterlere geçerse, idrar akışını engeller ve dolayısıyla böbreğin şişmesine, devamında kramp benzeri ağrılara sebebiyet verir.Böbrek taşının neden olduğu ağrının şiddeti ve hissedildiği bölge, taş idrar kanalında yer değiştirdiğinde veya yarattığı tıkanıklığın arttığı durumlarda değişebilir.İdrarda Kum İçin Tanı Nasıl Konur?Uzman doktor böbrek kumu ya da taşı olduğundan şüphelenirse aşağıdaki tetkikleri isteyebilir;Böbrek taşının türünü bilmek, nedeninin belirlenmesine yardımcı olur ve daha fazla böbrek taşı oluşturma riskini azaltmaya yönelik adımların atılmasını sağlar. Mümkünse, böbrek taşınızı düşürürseniz kurtarmaya çalışın, böylece analiz için doktorunuza getirebilirsiniz.Kum Dökme Tedavisi Nasıl Olur? Böbrek taşlarının tedavisi, taşın türüne ve nedenine bağlı olarak değişir. Basit şikayetlere neden olan küçük taşlar cerrahi tedavi gerektirmez. Böbrek taşlarını düşürmek oldukça acı verici olabilir, ancak taşlar zamanında fark edilirlerse genellikle kalıcı hasara neden olmazlar. Kişinin durumuna bağlı olarak, böbrek taşı düşürmek için ağrı kesici ve bol su içmekten başka bir şeye ihtiyaç olmayabilir. Diğer durumlarda örneğin; taşlar idrar yolunda takılırsa, idrar yolu enfeksiyonuyla ilişkiliyse veya ek sorunlara neden olursa ameliyat gerekebilir.Tekrar taş geliştirme riski yüksekse, uzman doktor tekrarlayan böbrek taşı riskini azaltmak için önleyici tedavi önerebilir.Kum dökme için kullanılan ilaçlar nelerdir?İlaçlar idrardaki mineral ve tuz miktarını kontrol edebilir ve belirli türde taşları oluşturan kişilerde yardımcı olabilir. Doktorunuzun reçete ettiği ilaç türü, sahip olduğunuz böbrek taşlarının türüne bağlı olacaktır.Kalsiyum taşlarıKalsiyum taşlarının oluşmasını önlemeye yardımcı olmak için doktor önerisi ile idrar söktürücü ilaçlar veya fosfat içeren bir müstahzar kullanılabilir.Ürik asit taşlarıKanınızdaki ve idrarınızdaki ürik asit düzeylerini düşürmek ve idrarınızı alkali pH’da tutmak için bir ilaç kullanmak fayda sağlayacaktır.Strüvit taşlarıStrüvit taşlarını önlemek için idrar akışını ve miktarını artırmak için su tüketimini arttırmak da dahil olmak üzere, idrarınızı enfeksiyona neden olan bakterilerden koruyacak önlem ve tedaviler uygulanabilir. Nadir durumlarda, küçük veya aralıklı dozlarda uzun süreli antibiyotik kullanımı faydalı olabilir.Sistin taşlarıTuz ve protein açısından daha düşük bir diyetin yanı sıra, daha fazla idrar üretmeniz için daha fazla sıvı içmeniz gerekir. Bu tek başına yardımcı olmazsa, idrardaki sistin çözünürlüğünü artıran bir ilaç da reçete edilebilir.Böbrek Kumu Nasıl Dökülür?Böbrek kumu, 5mm’den küçük olduğu durumda bol sıvı tüketimi ile beraber idrar yolunda vücuttan atılabilir. Tedavi olarak da ağrı kesici verilebilir. Böbrek kumu dökümünde şu yöntemler kullanılır:Su tüketimini arttırınGünde 2 ila 3 litre kadar içmek idrarınızı seyrelterek taş oluşumunu engelleyeceği gibi taşın düşmesini de hızlandıracaktır.Ağrı kesici kullanınAğrı kesici ilaçlar taş düşerken yaşayacağınız rahatsızlığı azaltacağı gibi taşın böbrek kanalında neden olduğu ödemi de azaltarak taşın düşmesini kolaylaştırır.Prostat ilaçları kullanınAlfa bloker olarak bilinen bu ilaç tür ilaçlar üreterinizdeki kasları da gevşeterek böbrek taşını daha hızlı ve daha az ağrıyla düşürmenize yardımcı olur.Böbrek Kumu Dökmeye Ne İyi Gelir?Böbrek kumunu dökmeye yardımcı olan en etkili yöntemlerden bir tanesi fazla sıvı tüketimidir. Böbrek kumunu dökmeye yardımcı olan yöntemler şöyle sıralanır:Gün boyunca su içinBöbrek taşı öyküsü olan kişiler için önerilen genellikle günde yaklaşık 2 litre idrar üretecek kadar sıvı içmeleridir. Sıcak ve kuru bir iklimde yaşıyorsanız veya sık sık egzersiz yapıyorsanız, yeterli idrar üretmek için daha fazla su içmeniz gerekebilir. İdrarınız berrak olması yeterince su içtiğinizin bir göstergesidir.Oksalat açısından zengin yiyecekleri daha az tüketinKalsiyum oksalat taşları oluşturma eğilimindeyseniz, oksalat bakımından zengin gıdaları kısıtlamanız gerekebilir. Bunlara pancar, bamya, ıspanak, pazı, tatlı patates, fındık, çay, çikolata, karabiber ve soya ürünleri dahildir.Tuz ve hayvansal protein açısından düşük bir diyet seçinYediğiniz tuz miktarını azaltın ve baklagiller gibi hayvansal olmayan protein kaynaklarını seçin.Kalsiyum açısından zengin yiyecekler yemeye devam edinYiyeceklerdeki kalsiyumun böbrek taşı riskiniz üzerinde bir etkisi yoktur. Doktor tarafından aksi önerilmedikçe, kalsiyum açısından zengin yiyecekler yemeye devam edin.Kalsiyum takviyeleri almadan önce doktorunuza danışınYemeklerle birlikte takviye alarak riski azaltabilirsiniz. Kalsiyum oranı düşük diyetler bazı insanlarda böbrek taşı oluşumunu artırabilir.Doktorunuzdan, böbrek taşı riskinizi azaltan bir beslenme planı geliştirmenize yardımcı olabilecek bir diyetisyene başvurmasını isteyin.Kum Dökme Hakkında Sık Sorulan Sorular Kum taşa döner mi?Küçük taşlar idrar yolundan geçebiliyor ancak daha büyük olanlar için ameliyat olunması gerekebiliyor.Böbrek kumu görüntüsü neye benzer?Böbrek kumu görüntüsü büyüklüğüne göre bir kum tanesine bazen de nohut kadar büyük bir taşı andırabilir.Kum dökmeye ne iyi gelir?Limon suyu, böbrek taşlarının oluşmasını önlemeye yardımcı olabilecek sitrat açısından zengindir. Sitrat limon, misket limonu, portakal ve kavun dahil olmak üzere birçok narenciye meyvesinde bulunur. Ayrıca araştırmalar, kahvenin böbrek taşı geliştirme riskinizi azaltabileceğini gösterir.Böbrek kumu görüldüğü takdirde eklenmiş şeker veya fruktoz mısır şurubu içeren soda ve diğer içeceklerden kaçınılması gerekir.Hasta uygulanan ilaç tedavisine ek olarak bol sıvı almalıdır.En sık karşılaşılan taş türleri nelerdir?Kalsiyum taşları: Çoğu böbrek taşı genellikle kalsiyum oksalat formundaki kalsiyum taşlarıdır. Oksalat, karaciğer tarafından günlük olarak üretilen veya diyetten kaynaklanan bir maddedir. Bazı meyve ve sebzelerin yanı sıra fındık ve çikolata da yüksek oksalat içeriğine sahiptir. Diyet faktörleri, yüksek doz D vitamini, bağırsak baypas ameliyatı ve çeşitli metabolik bozukluklar idrardaki kalsiyum veya oksalat miktarını artırabilir. Kalsiyum taşları kalsiyum fosfat şeklinde de oluşabilir. Bu tip taş metabolik durumlarda daha sık görülür. Migren veya nöbet tedavisinde kullanılan bazı ilaçlarla da ilişkili olabilir.Struvit taşları: Struvit taşları, idrar yolu enfeksiyonuna bağlı oluşur.Ürik asit taşları: Kronik ishal veya emilim bozukluğu nedeniyle çok fazla sıvı kaybeden kişilerde, yüksek proteinli beslenen kişilerde ve diyabet veya metabolik sendromu olan kişilerde ürik asit taşları oluşabilir. Bazı genetik faktörler de ürik asit taşı riskini artırabilir.Sistin taşları: Bu taşlar, böbreklerin çok fazla amino asit salgılamasına neden olan böbrekten aşırı sistin atılımı sonucu kalıtsal bir bozukluğu olan kişilerde gelişir.Kum dökme kadar sürer?Bu sorunun net bir cevabı yoktur. Taşın büyüklüğüne ve taşın idrar kanalının hangi seviyesinde olduğuna göre birkaç gün ile birkaç hafta arasında değişebilir.Düşmeyen taşlar için hangi tedavi yöntemleri kullanılır?Kendiliğinden düşemeyecek adar büyük olan; kanamaya, böbrek hasarına veya devam eden idrar yolu enfeksiyonlarına neden olan böbrek taşları daha kapsamlı tedaviler gerektirir.Böbrek taşı/idrarda kum tekrarlar mı?Böbrek taşı tekrar riski yüksek bir hastalıktır. Taş öyküsü olan hatların %50’sinde ilk bir yıl içerisinde tekrar ettiği görülmektedir. Bu hastaların 10 yıllık takiplerinde %80 oranında taş tekrarı gözlenir.Böbrek taşı geliştirme riskini artıran faktörler nelerdir?Böbrek taşı veya idrarda kum olmaması için hangi besinler tüketilmeli ya da tüketilmemelidir?Böbrek taşlarının önlenmesi, yaşam tarzı değişiklikleri ve bazı ilaçların kullanılması ile mümkündür.Kum dökme için ne zaman doktora başvurulmalıdır?Kum dökme konusunda şu şikayetlerden herhangi birinde bir uzmana başvurulmalıdır.Kum dökmeye hangi bölüm bakar?Kum dökme şikayetleri görüldüğü takdirde üroloji bölümüne başvurulmalıdır.Böbrek kumu bitkisel yöntemlerle dökülür mü?Böbrek kumuna iyi geldiği söylenen bazı bitkiler mevcutsa da bunun herhangi bir bilimsel kanıtı yoktur. Böbrek kumu olduğu zaman avokado yaprağı çayı ve gilaburu çayı tüketmekte bir zarar yoktur. | 10,333 |
465 | Hastalıklar | Küme Baş Ağrısı | Küme tipi baş ağrısı, başın bir tarafında, genellikle göz çevresinde hissedilen dayanılmaz ağrılar olarak tarif ediliyor. Küme tipi baş ağrılarının kesin nedeni bilinmiyor ancak bu tipteki tipi ağrısında vücudun biyolojik saatindeki anormalliklerin rol oynadığını düşünülüyor. Migren ve gerilim baş ağrısının aksine, küme tipi baş ağrısının gıdalar, hormonal değişiklikler veya stres gibi tetikleyicilerle ilişkili olmadığı belirtiliyor. Memorial Antalya Hastanesi Nöroloji Bölümü’nden Uz. Dr. Özden Yener Çakmak, küme tipi baş ağrısı hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı.Küme tipi baş ağrısı, başın bir tarafında, genellikle göz çevresinde hissedilen dayanılmaz ağrılar olarak tarif ediliyor. Küme tipi baş ağrılarının kesin nedeni bilinmiyor ancak bu tipteki tipi ağrısında vücudun biyolojik saatindeki anormalliklerin rol oynadığını düşünülüyor. Migren ve gerilim baş ağrısının aksine, küme tipi baş ağrısının gıdalar, hormonal değişiklikler veya stres gibi tetikleyicilerle ilişkili olmadığı belirtiliyor. Memorial Antalya Hastanesi Nöroloji Bölümü’nden Uz. Dr. Özden Yener Çakmak, küme tipi baş ağrısı hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı.
Küme tipi baş ağrısı nedir? Küme baş ağrısı, migren ve gerilim tipi baş ağrısından sonra en sık görülen primer baş ağrısı tipidir. Küme baş ağrısı göz etrafında tek taraflı, kısa süreli ve şiddetli baş ağrısı ile karakterize, belli dönemlerde ataklar halinde tekrarlayan bir baş ağrısı türüdür. Genellikle gece uykudan uyandıran şiddetli ağrılar meydana gelir.Küme tipi baş ağrısı nasıl olur?Küme tipi baş ağrısında ağrı tipik olarak 15-180 dakika arasında sürer, gün içinde 1 ila 8 defa arasında tekrarlayabilir. Ataklar genellikle aylar ya da yıllar süren baş ağrısız dönemler ile ayrılmış olan, haftalar ya da aylar süren (sıklıkla 1-3 ay) küme dönemleri şeklinde ortaya çıkar. Kişilerde ağrı periyotlarının süresi ve zamanı sabit olabilir. Hastaların daha az bir kısmında ise düzelme olmaksızın baş ağrısı devam eder ve o zaman sürekli küme (kronik küme) olarak adlandırılır. Küme tipi baş ağrısının belirtileri nelerdir?Küme tipi baş ağrısı tek taraflı, şiddetli, daha çok göz etrafında kendini gösteren ağrılarla meydana gelir. Ağrının bir diğer tipik özelliği genellikle geceleri ya da sabaha karşı ve aynı saatlerde başlamasıdır.Ağrıya eşlik eden belirtiler ise şu şekildedir; Aynı taraf gözde kanlanma, yaşarma ya da batma hissi Aynı taraf burunda tıkanıklık ya da burun akıntısı Aynı taraf alında ya da yüzde terleme Aynı taraf göz kapağında düşüklük Yüzde ve gözde ödem Ajitasyon ve huzursuzlukKüme baş ağrısı yaşayan kişi genellikle artan huzursuzluk nedeniyle oturamaz ve dolanma ihtiyacı hisseder. Bazen migren tipi ağrılar da olduğu gibi ışık hassasiyeti olabilir. Ağrı atağı sırasında bradikardi (kalp hızında düşme), hipertansiyon (tansiyonda yükselme), mide salgı üretiminde artış da olabilir.Küme tipi baş ağrısı neden olur?Nedeni tam olarak bilinmemektedir. Ataklarda steroid tedavisine iyi yanıt alınması inflamatuar bir zemin olduğunu düşündürmektedir. Yine periodik, dönemsel özellikler göstermesi zeminde hipotalamusun rolünü desteklemektedir.Küme tipi baş ağrısında tanı nasıl konur?Tanı hastadan alınan ayrıntılı bilgi ile konulabilir. Ağrının yerinin, şiddetinin, başlangıç zamanının, süresinin, eşlik eden belirtilerin ayrıntılı olarak sorgulanması tanı konulması açısından ilk ve en önemli basamaktır. Risk faktörleri ve tetikleyici faktörler sorgulanmalıdır. Ayrıntılı hasta öyküsü alındıktan sonra küme baş ağrısı ön tanısı konulabilse de mutlaka ikincil yapısal sebeplerin nörolojik muayene ve beyin görüntülemesi ile dışlanması gerekir. Tetkikler sonucunda baş ağrısına sebep olabilecek bir hastalık saptanmadı ve belirtiler küme baş ağrısını destekliyorsa tanı konulabilir.Küme tipi baş ağrısı kimlerde görülür?Her yaşta görülebilirse de 20-40 yaş arası kişilerde ve erkeklerde daha sık görülmektedir. Kanıtlanmış bir kalıtım gösterilemese de ailede küme baş ağrısı öyküsü olan kişilerde daha sık görülmektedir. Sigara kullanımı bir diğer risk faktörüdür. Alkol kullanımı da ağrı başlangıcını tetikleyebilmektedir.Küme tipi baş ağrısı tedavisi nasıl yapılır?Tedavi basamakları tetikleyicilerin ortadan kaldırılması, atak tedavisi ve uzun süreli koruma yani atakların önlenmesini sağlayan profilaktik tedavi olarak sınıflandırılabilir.Öncelikle hastaların sigara, alkol gibi tetikleyicilerin kullanımını azaltmaları ya da kesmeleri gerekmektedir. Atakları tetikleyebilecek aşırı sıcağa maruziyet ve egzersizden kaçınılmalıdır.Migren ataklarından farklı olarak bu kişilerde gıda hassasiyeti, hormonal ve stresör faktörlerin atak tetikleyici özelliği yoktur.Atak tedavisinde; Solunum maskesi ile 15-20 dakika süre ile verilen %100 oksijen Migren tedavisinde de kullanılan hızlı etkili cilt altı enjeksiyon ile uygulanan ve nazal sprey formlu triptanlar (sumatriptan, zolmitriptan). Ağızdan alınan triptanların etki süresi uzun olduğu için daha az tercih edilirler Oktreotid (cilt altı uygulama) kullanılabilir.Profilatik tedavide; Kısa süreli profilakside yani atağın hızlıca baskılanmasını sağlamak için kullanılan en bilinen ve en sık kullanılan tedavi steroidlerdir. Uzun süreli profilakside en sık kullanılan ilaç ise verapamildir. Yine lityum, bazı antiepleptikler (topiramat, sodyum valproat), destek tedavisi olarak melatonin diğer kulanılan ilaçlardır. Dirençli hastalarda ise oksipital sinir blokajı ve cerrahi tedaviler bir diğer seçenektir.Küme tipi baş ağrısı hakkında sık sorulan sorularKüme tipi baş ağrısı nasıl geçer?Ağrının tekrarlamasının engellenmesi için kesin çözüm bulunmasa da doğru tanı, hızlı atak tedavileri ve koruyucu yani atak sıklığını azaltan ve atak tekrarlamasını engelleyen tedavilerle başarı şansı yükselmektedir.Küme tipi baş ağrısına sakız çiğnemek iyi gelir mi?Tıbbi olarak kanıtlanmış bir yararı bulunmasa da atağın başlangıcında sakız çiğnemenin atağın şiddetlenmesini engellediğini ifade eden hastalar bulunmaktadır.
Küme tipi baş ağrısı nedir? Küme baş ağrısı, migren ve gerilim tipi baş ağrısından sonra en sık görülen primer baş ağrısı tipidir. Küme baş ağrısı göz etrafında tek taraflı, kısa süreli ve şiddetli baş ağrısı ile karakterize, belli dönemlerde ataklar halinde tekrarlayan bir baş ağrısı türüdür. Genellikle gece uykudan uyandıran şiddetli ağrılar meydana gelir.Küme tipi baş ağrısı nasıl olur?Küme tipi baş ağrısında ağrı tipik olarak 15-180 dakika arasında sürer, gün içinde 1 ila 8 defa arasında tekrarlayabilir. Ataklar genellikle aylar ya da yıllar süren baş ağrısız dönemler ile ayrılmış olan, haftalar ya da aylar süren (sıklıkla 1-3 ay) küme dönemleri şeklinde ortaya çıkar. Kişilerde ağrı periyotlarının süresi ve zamanı sabit olabilir. Hastaların daha az bir kısmında ise düzelme olmaksızın baş ağrısı devam eder ve o zaman sürekli küme (kronik küme) olarak adlandırılır. Küme tipi baş ağrısının belirtileri nelerdir?Küme tipi baş ağrısı tek taraflı, şiddetli, daha çok göz etrafında kendini gösteren ağrılarla meydana gelir. Ağrının bir diğer tipik özelliği genellikle geceleri ya da sabaha karşı ve aynı saatlerde başlamasıdır.Ağrıya eşlik eden belirtiler ise şu şekildedir;Küme baş ağrısı yaşayan kişi genellikle artan huzursuzluk nedeniyle oturamaz ve dolanma ihtiyacı hisseder. Bazen migren tipi ağrılar da olduğu gibi ışık hassasiyeti olabilir. Ağrı atağı sırasında bradikardi (kalp hızında düşme), hipertansiyon (tansiyonda yükselme), mide salgı üretiminde artış da olabilir.Küme tipi baş ağrısı neden olur?Nedeni tam olarak bilinmemektedir. Ataklarda steroid tedavisine iyi yanıt alınması inflamatuar bir zemin olduğunu düşündürmektedir. Yine periodik, dönemsel özellikler göstermesi zeminde hipotalamusun rolünü desteklemektedir.Küme tipi baş ağrısında tanı nasıl konur?Tanı hastadan alınan ayrıntılı bilgi ile konulabilir. Ağrının yerinin, şiddetinin, başlangıç zamanının, süresinin, eşlik eden belirtilerin ayrıntılı olarak sorgulanması tanı konulması açısından ilk ve en önemli basamaktır. Risk faktörleri ve tetikleyici faktörler sorgulanmalıdır. Ayrıntılı hasta öyküsü alındıktan sonra küme baş ağrısı ön tanısı konulabilse de mutlaka ikincil yapısal sebeplerin nörolojik muayene ve beyin görüntülemesi ile dışlanması gerekir. Tetkikler sonucunda baş ağrısına sebep olabilecek bir hastalık saptanmadı ve belirtiler küme baş ağrısını destekliyorsa tanı konulabilir.Küme tipi baş ağrısı kimlerde görülür?Her yaşta görülebilirse de 20-40 yaş arası kişilerde ve erkeklerde daha sık görülmektedir. Kanıtlanmış bir kalıtım gösterilemese de ailede küme baş ağrısı öyküsü olan kişilerde daha sık görülmektedir. Sigara kullanımı bir diğer risk faktörüdür. Alkol kullanımı da ağrı başlangıcını tetikleyebilmektedir.Küme tipi baş ağrısı tedavisi nasıl yapılır?Tedavi basamakları tetikleyicilerin ortadan kaldırılması, atak tedavisi ve uzun süreli koruma yani atakların önlenmesini sağlayan profilaktik tedavi olarak sınıflandırılabilir.Öncelikle hastaların sigara, alkol gibi tetikleyicilerin kullanımını azaltmaları ya da kesmeleri gerekmektedir. Atakları tetikleyebilecek aşırı sıcağa maruziyet ve egzersizden kaçınılmalıdır.Migren ataklarından farklı olarak bu kişilerde gıda hassasiyeti, hormonal ve stresör faktörlerin atak tetikleyici özelliği yoktur.Atak tedavisinde;Profilatik tedavide;Küme tipi baş ağrısı hakkında sık sorulan sorularKüme tipi baş ağrısı nasıl geçer?Ağrının tekrarlamasının engellenmesi için kesin çözüm bulunmasa da doğru tanı, hızlı atak tedavileri ve koruyucu yani atak sıklığını azaltan ve atak tekrarlamasını engelleyen tedavilerle başarı şansı yükselmektedir.Küme tipi baş ağrısına sakız çiğnemek iyi gelir mi? | 3,762 |
466 | Hastalıklar | Kurdeşen (Ürtiker) | Ürtiker ya da bilinen adı ile kurdeşen ciltte yüksek düzeyde histamin veya diğer kimyasalların salınımı ya da alerjik reaksiyon sonrasında ortaya çıkan, soluk kırmızı, kabarık ve kaşıntılı şişliklere neden olan bir cilt reaksiyonudur. Ürtiker aniden ortaya çıkar ve genellikle bir kaç hafta içinde kendiliğinden yok olur. Kurdeşen hastalığı, çocuklarla birlikte her yaştan kişiyi etkileyebilen bulaşıcı olmayan bir durumdur. Kurdeşen genellikle tedavi uygulamadan geçer ancak antihistaminik ilaçlar kullanıldığında ürtiker semptomları hafifletilir.Ürtiker ya da bilinen adı ile kurdeşen ciltte yüksek düzeyde histamin veya diğer kimyasalların salınımı ya da alerjik reaksiyon sonrasında ortaya çıkan, soluk kırmızı, kabarık ve kaşıntılı şişliklere neden olan bir cilt reaksiyonudur. Ürtiker aniden ortaya çıkar ve genellikle bir kaç hafta içinde kendiliğinden yok olur. Kurdeşen hastalığı, çocuklarla birlikte her yaştan kişiyi etkileyebilen bulaşıcı olmayan bir durumdur. Kurdeşen genellikle tedavi uygulamadan geçer ancak antihistaminik ilaçlar kullanıldığında ürtiker semptomları hafifletilir.
Kurdeşen (Ürtiker) Nedir?Halk arasında kurdeşen dökmek olarak anılan ürtiker, histamin, kimyasal salınması, belirli gıdalar, ilaçlar ve stres gibi nedenler ani bir şekilde ortaya çıkıp kaybolan, vücudun belirli bölgelerinde kaşıntılı ve kırmızı renkli döküntüleri içeren cilt rahatsızlığıdır. Altı haftadan daha kısa süren türüne akut, daha uzun süren türü ise kronik kurdeşen olan hastalık, sonucunda ortaya çıkar.Kurdeşen, bir tetikleyicinin ciltte yüksek seviyelerde histamin ve diğer kimyasal habercilerin salınması sonucu kan damalarının genişlemesine ve sıvı sızdırması sonucu ciltte kızarıklık, şişme ve kaşıntı yaratan alerjik döküntülerdir. İnsanların neredeyse %20'si hayatlarının bir bölümünde bu sorunu yaşar. Belirtileri şiddetine göre değişkenlik gösteren kurdeşen semptomları genellikle yoğun kaşıntı, kırmızı döküntüler, ciltte şişlik, kabarmayla birlikte batma ve yanma hissi oluşturur.Kurdeşen döküntülerin en önemli özelliği 24 saat içerisinde kendiliğinden kaybolması olarak kabul edilir. Kurdeşen hastalığı tüm vücudu etkileyebileceği gibi belli bir bölgede de görülebilir. Kurdeşen dökmek olarak da belirtilen bu hastalığın döküntü boyutları, birkaç milimetre ve birkaç santimetre arasında değişiklik gösterebilir.Kurdeşen (Ürtiker) Çeşitleri Nelerdir?Kurdeşen, genellikle alerjinin neden olduğu, kaşıntılı kırmızı veya beyazımsı kabarık lekelerin oluşmasıyla karakterize cilt rahatsızlığıdır. Kurdeşen, akut ve kronik kurdeşen olmak üzere kendi içinde ikiye ayrılır. 6 haftadan az süren kurdeşen vakaları akut olarak ifade edilirken daha uzun süren ürtiker durumu ise kronik ürtiker şeklinde adlandırılır.Akut kurdeşen (Akut ürtiker) 6 haftadan kısa süren ürtikeri tanımlamak için kullanılır. Toplumun yaklaşık dörtte biri hayatının bir döneminde akut ürtiker atağı geçirmektedir. Akut ürtiker hastaların %25’inde ise 6 haftadan uzun sürmekte ve kronik ürtiker formuna geçiş göstermektedir.Kronik kurdeşen (Kronik ürtiker)6 haftadan uzun süren ürtiker ataklarını tanımlamak için kullanılır ve toplumda %0,5-1 oranında görülür. Hastalık sıklıkla 1-5 yıl arasında sürmektedir.Fiziksel ürtikerFiziksel nedenler ile tetiklenen kronik ürtikeri tanımlamak için kullanılır. Sıklıkla ısıya, soğuğa veya basınca maruz kalma gibi fiziksel bir neden söz konusudur. Ovuşturma veya kaşıma fiziksel ürtikerin en yaygın nedenidir. İlgili yerde kaşıma gibi bir hareket sonrası birkaç dakika içinde ortaya çıkar ve 1 saat içinde geçer. Kemer veya dar giysi giyme gibi basınç yaratan faktörler ile de ortaya çıkabilir ve bunlar 6-8 saat içinde semptomlar gelişmesine neden olur. Sıcaklık ile ilgili yaşanan değişimde bir başka nedendir. Soğuk ürtikeri olarak bilinen ürtiker türü soğuk havaya maruz kalma sonrasında vücudun tekrar kendini ısıtması ile ortaya çıkar. Tam tersi olarak yine vücut çok fazla ısya maruz kalırsa da (terleme, egzersiz ve sıcak duş gibi) fiziksel kurdeşen yaşanır. Kurdeşen (Ürtiker) Neden Olur?Kurdeşen yani ürtikerin nedeni genellikle tüketilen bir yiyecek, içecek veya ilaca karşı oluşan alerjik reaksiyondur. Bakteri, virüs veya enfeksiyon, güneşe maruz kalma, stres ve bazı hastalıkların sonucu olarak vücudun salgıladığı histamin ürtiker oluşumuna neden olur. Tıbbi olarak anlatılacak olursa aslında ürtiker şu şekilde meydana gelir: deride mast hücreleri adı verilen bağışıklık hücreleri bulunur ve bu hücreler belirtilen faktörler harekete geçtiğinde aralarında histamin de bulunan kimyasallar salgılarlar ve biriken histamin gibi sıvıları kurdeşen olarak bilinen döküntülerin oluşmasına neden olur.Kurdeşen nedenleri genel olarak şunlardır: Yiyecek, içecek veya ilaca karşı alerji Bakteri, virüs ve enfeksiyonlar Böcek, arı ve sivrisinek sokması Basınç, soğuk, sıcak veya güneşe maruz kalma Evcil hayvan tüyü, polen veya bazı bitkiler Tiroid hastalığı, romatizmal hastalıklar Lösemi, lenfoma StresKurdeşen (Ürtiker) Belirtileri Nelerdir?Boyutları değişebilen, soluk kırmızı veya ten renginde olabilen farklı boyut ve şekilde leke ve şişlikler yanı sıra kaşıntılı döküntü kurdeşenin tipik belirtileridir.Ürtiker olarak da bilinen kurdeşenin belirtileri şunlardır: Yoğun kaşıntı Deride kırmızı döküntüler Ciltte yanma, batma ve küçükten büyüğe değişen şişlik Oluşan kabarcıkların zamanla şekil değiştirmesi Ten rengine bağlı olarak ortaya çıkan lekelerYoğun kaşıntı Alerjik reaksiyonların ve kırmızı döküntülerin meydana gelmesiyle ciltte yoğun kaşıntı meydana gelir.Deride kırmızı döküntüVücudun belirli bir bölgesinde olabileceği gibi her yerinde de kırmızı renkli döküntüler oluşabilir. Bu döküntüler kabarcıklar şeklinde de olabilir.Ciltte yanma ve batmaKurdeşenin meydana getirdiği yoğun kaşıntıyla birlikte ciltte yanma ve batma hissi de oluşur.Oluşan kabarcıkların zamanla şekil değiştirmesiÜrtikerin şiddeti zamanla arttıkça meydana gelen kabarcıklarda şekil değişikliği yaşanabilir.Ten rengine bağlı olarak ortaya çıkan lekelerKişinin ten rengine bağlı olarak kurdeşen hastalığı deride farklı renkte lekeler ortaya çıkarır.Kurdeşene Ne İyi Gelir?Kurdeşen tedavisinde antihistaminik ve antiseptik ilaç ve kremler, kaşıntı ve tahrişi azaltmak için etkilenen bölgeye soğuk kompres uygulamak, yulaf ezmesi banyosu yapmak, aloe vera jeli kullanmak ve bol giysiler tercih etmek ve tetikleyici unsurlardan kaçınmak kurdeşene iyi gelir.Kurdeşene iyi gelen doğal yöntemler genel olarak şu şekildedir: Antihistaminik ilaçlar Soğuk kompres Yulaf ezmesi ve karbonat banyosu Aloe vera Maydanoz Zencefil Zerdeçal Soğan, sarımsak Çay ağacı yağı Kalamin losyonuKurdeşen (Ürtiker) Nasıl Teşhis Edilir?Ürtiker teşhisi hastanın klinik görünümü ile konulur. Ancak özellikle ateş, eklem ağrısı eşlik eden ve döküntüleri 48 saatten uzun süren hastalarda otoinflamatuar hastalıkların ve romatolojik hastalıkların dışlanması gerekmektedir.Akut ürtiker hastalarında detaylı laboratuvar tetkiklerine gerek olmayıp tam kan sayımı ve sedimantasyon değerlendirmesi yapılabilir.Kronik spontan ürtiker hastalarının teşhisinde ise; Tam kan sayımı Sedimantasyon, CRP –(C-reaktif protein) Helikobakter pylori Tiroid fonksiyon testleri ve tiroid oto antikorları Otolog serum deri testi (OSDT) Psödoallerjensiz diyet ile takip Deri biyopsisiFiziksel testler ise fiziksel ürtiker nedenlerini dışlamak için kullanılmaktadır. Prick test ve spesifik IgE testleri de değerlendirilebilir. Prick test sonucunda pozitif çıkan alerjen ile hastalık ilişkisi ve pozitif alerjeninin uzaklaştırılması durumunda hastalığın gidişatının değerlendirilmesi önemlidir.Kurdeşen (Ürtiker) Nasıl Tedavi Edilir?Ürtikerde tedavisinde cetirizine, desloratadine ya da fexofenadine gibi antihistaminik ilaçlar, kaşıntı azaltıcı ve antiseptik kremler, tetikleyici faktörlerin tespit edilmesi, olası tetikleyicilerden uzak durulması kurdeşenin tedavi basamaklarını oluşturur.Ürtiker aktivite skoru: Ürtiker hastalarında tedavinin değerlendirilmesi için ürtiker aktivite skoru kullanılır. Ürtiker aktivite skoru kabarıklık sayısı ve kaşıntı şiddetini içeren bir değerlendirmedir.Ürtikerin (kurdeşen) ilaç tedavisi İlaç tedavisinde ilk basamak sedasyon göstermeyen antihistaminlerin (cetirizine, desloratadine, fexofenadine, levocetirizine, loratadine, ebastine, rupatadine, bilastine) kullanılmasıdır. (Histamin; kişinin alerjik olduğu madde ile karşılaştığında veya iltihap durumlarında ortaya çıkan önemli bir kimyasal ajandır)2-4 hafta boyunca günde 1 antihistamin alınımı ile şikayetleri gerilemeyen hastalarda bu ilaç grupların4 katına kadar kullanılması önerilmektedir.2-4 hafta süresinde dört kat antihistamin kullanılmasına rağmen şikayetleri gerilemeyen hastalarda omalizumab (Anti-IgE) enjeksiyonunun ayda 1 kez 300 mg subkutan olmak üzere 6 ay kullanılması önerilmektedir. Hastaların yaklaşık %80’inde omalizumab tedavisi ile etki gözlenirken bir bölümünde ise omalizumab tedavisi de etkisiz kalmaktadır. Bu durumda siklosporin tedavisi 4. basamak tedavi de önerilmektedir.Lökotrien reseptör antogonistlerinin ürtikerde etkisi ise tartışmalı olup, monteluksat içeren ilaçların daha etki olabildiği belirtilmektedir.Tedavinin her basamağında şiddetli ürtika lezyonlarının olması ve anjioödemin eşlik etmesi durumunda tedaviye sistemik steroid tedavisi eklenebilir.Ürtiker tedavisinde topikal uygulanan kortizonlu kremlerin yeri yoktur. H2- antagonist ve dapson kullanımı eski tedavi kılavuzlarında yer alırken, sulfasalazin, metotreksat, intreferon, plasmaferez, fototerapi ve intravenöz immunglobulin tedavilerinin ise yararlı olduğuna dair olgu raporları yer almaktadır.Kurdeşen (Ürtiker) Nasıl Önlenir?Kurdeşen kronikleştiği durumlarda uzun yıllar sürebilir. Kişinin uyku kalitesine etki ederek, gün içerisinde yapacaklarını olumsuz etkileyebilir.Kurdeşene karşı alınabilecek bazı önlemler şunlardır: Dar kıyafetler tercih etmemek Cilt hasarını önlemek Bilinen tetikleyicilerden uzak durmak Cildi temiz tutmak Güneş kremi kullanmak Cildin tahrişine neden olabilecek sabun, krem ve şampuanlardan uzak durmakKurdeşen (Ürtiker) Hakkında Sık Sorulan SorularKurdeşen nasıl bir hastalıktır?Kurdeşen, kaşıntılı kabarıklıklara neden olan bir cilt reaksiyonudur. Cildin herhangi bir bölgesinde daire biçiminde ya da kıvrımlı olabilen solgun, elle tutulabilen kaşıntılı kabarıklar halinde görülebilir ve genellikle geçicidi. kaşıntı, ciltte kırmızı döküntüler, şişlik ve kabarcıklardır.Kurdeşen (Ürtiker) bulaşıcı mıdır?Kurdeşen bulaşıcı değildir. Kurdeşen temelde bir cilt reaksiyonu olduğu için kişideki alerjik tepki ne kadar şiddetliyse, kurdeşen vücutta o kadar hızlı ortaya çıkar ve yayılır.Kurdeşen olan kişiler ne yememeli?Kurdeşen olan kişiler alerjiye sebep olabilecek histamin içerikli besinlerden uzak durmalıdır. Özellikle süt ve süt ürünleri, fındık, fıstık ve çilek gibi besinler alerji riski yüksek olan besinlerdir.Kurdeşen kimlerde görülür?Kurdeşen özellikle çocuklarda olmak üzere hem kadınları hem de erkekleri etkileyebilir.Kurdeşene kolonya sürülür mü?Ciltte tahriş, yanma ve batmayı artırma riski bulunduğu için kurdeşen olan cilde kolonya sürülmesi tavsiye edilmez.Kurdeşen (Ürtiker) ömür boyu sürer mi? Ürtiker kronikleştiği dönemde sıklıkla 1-5 yıl arasında devam etmektedir. Ancak kronik üriker hastaların küçük bir yüzdesinde ömür boyu da sürebilmektedir.Ürtiker kendiliğinden geçer mi? Şiddetli olmayan ürtika lezyonları ve fiziksel ürtikerde tetikleyici unsurların ortadan kalkması ile kendiliğinden de geçebilmektedir.Ürtiker cinsel yolla bulaşır mı? Halk arasında kurdeşen olarak bilinen ürtiker cinsel yolla bulaşmamaktadır.Kurdeşen vücudun nerelerinde görülür?Kurdeşen ya da ürtiker, daha çok cilt yüzeyinde görülmekle birlikte, cilt altı ve ağız mukozalarında da görülebilir. Anjioödem ile karıştırılabilen kurdeşen için ayırt edici farklardan biri kaşıntılı olması ve daha uzun süre kalmasıdır. Anjiyoödem kurdeşene nazaran sıklıkla yüz ve dudakları etkiler, ağrıya ve yanmaya neden olabilr. Kurdeşen gibi de antihistaminiklere olumlu yanıt vermez.Kurdeşenin en yaygın nedenleri nelerdir?Kurdeşenin bazı yaygın nedenleri, enfeksiyonlar, bitki veya hayvanlardan kaynaklanan temas, yiyeceklere, ilaçlara veya böcek sokmalarına karşı alerjik reaksiyonlardır. Alerjenle temas sonrası 1-2 saat içinde ortaya çıkıp, 6-8 en geç 24 saat içerisinde kaybolurlar. Stres kurdeşen için yaygın bir neden değildir, nadiren kurdeşene sebep olabilirler fakat semptomların şiddetlenmesine neden olabilirler. Soğuk, sıcak, güneş ışığı, titreşim, cildin ovulması, dar giysiler giymek, egzersiz, terleme, stres, alkol veya kahve içmek veya baharatlı yiyecekler yemekte kurdeşen neden olabilmektedir.Kurdeşen anafilaksiye neden olur mu?Kurdeşen anafilaksiye neden olabilir. Dil veya boğazda şişme, nefes almada zorlanma, kan basıncının düşmesi gibi belirtiler yaşanırsa acil tıbbi yardım alınmalıdır.Kurdeşen ne kadar sürede geçer?Kurdeşen genellikle birkaç gün ila birkaç hafta içinde geçer. Kronik kurdeşeni olan kişilerde ise bu süre aylara veya daha fazla bir zaman yayılabilir.
Kurdeşen (Ürtiker) Nedir?Halk arasında kurdeşen dökmek olarak anılan ürtiker, histamin, kimyasal salınması, belirli gıdalar, ilaçlar ve stres gibi nedenler ani bir şekilde ortaya çıkıp kaybolan, vücudun belirli bölgelerinde kaşıntılı ve kırmızı renkli döküntüleri içeren cilt rahatsızlığıdır. Altı haftadan daha kısa süren türüne akut, daha uzun süren türü ise kronik kurdeşen olan hastalık, sonucunda ortaya çıkar.Kurdeşen, bir tetikleyicinin ciltte yüksek seviyelerde histamin ve diğer kimyasal habercilerin salınması sonucu kan damalarının genişlemesine ve sıvı sızdırması sonucu ciltte kızarıklık, şişme ve kaşıntı yaratan alerjik döküntülerdir. İnsanların neredeyse %20'si hayatlarının bir bölümünde bu sorunu yaşar. Belirtileri şiddetine göre değişkenlik gösteren kurdeşen semptomları genellikle yoğun kaşıntı, kırmızı döküntüler, ciltte şişlik, kabarmayla birlikte batma ve yanma hissi oluşturur.Kurdeşen döküntülerin en önemli özelliği 24 saat içerisinde kendiliğinden kaybolması olarak kabul edilir. Kurdeşen hastalığı tüm vücudu etkileyebileceği gibi belli bir bölgede de görülebilir. Kurdeşen dökmek olarak da belirtilen bu hastalığın döküntü boyutları, birkaç milimetre ve birkaç santimetre arasında değişiklik gösterebilir.Kurdeşen (Ürtiker) Çeşitleri Nelerdir?Kurdeşen, genellikle alerjinin neden olduğu, kaşıntılı kırmızı veya beyazımsı kabarık lekelerin oluşmasıyla karakterize cilt rahatsızlığıdır. Kurdeşen, akut ve kronik kurdeşen olmak üzere kendi içinde ikiye ayrılır. 6 haftadan az süren kurdeşen vakaları akut olarak ifade edilirken daha uzun süren ürtiker durumu ise kronik ürtiker şeklinde adlandırılır.Akut kurdeşen (Akut ürtiker) 6 haftadan kısa süren ürtikeri tanımlamak için kullanılır. Toplumun yaklaşık dörtte biri hayatının bir döneminde akut ürtiker atağı geçirmektedir. Akut ürtiker hastaların %25’inde ise 6 haftadan uzun sürmekte ve kronik ürtiker formuna geçiş göstermektedir.Kronik kurdeşen (Kronik ürtiker)6 haftadan uzun süren ürtiker ataklarını tanımlamak için kullanılır ve toplumda %0,5-1 oranında görülür. Hastalık sıklıkla 1-5 yıl arasında sürmektedir.Fiziksel ürtikerFiziksel nedenler ile tetiklenen kronik ürtikeri tanımlamak için kullanılır. Sıklıkla ısıya, soğuğa veya basınca maruz kalma gibi fiziksel bir neden söz konusudur. Ovuşturma veya kaşıma fiziksel ürtikerin en yaygın nedenidir. İlgili yerde kaşıma gibi bir hareket sonrası birkaç dakika içinde ortaya çıkar ve 1 saat içinde geçer. Kemer veya dar giysi giyme gibi basınç yaratan faktörler ile de ortaya çıkabilir ve bunlar 6-8 saat içinde semptomlar gelişmesine neden olur. Sıcaklık ile ilgili yaşanan değişimde bir başka nedendir. Soğuk ürtikeri olarak bilinen ürtiker türü soğuk havaya maruz kalma sonrasında vücudun tekrar kendini ısıtması ile ortaya çıkar. Tam tersi olarak yine vücut çok fazla ısya maruz kalırsa da (terleme, egzersiz ve sıcak duş gibi) fiziksel kurdeşen yaşanır. Kurdeşen (Ürtiker) Neden Olur?Kurdeşen yani ürtikerin nedeni genellikle tüketilen bir yiyecek, içecek veya ilaca karşı oluşan alerjik reaksiyondur. Bakteri, virüs veya enfeksiyon, güneşe maruz kalma, stres ve bazı hastalıkların sonucu olarak vücudun salgıladığı histamin ürtiker oluşumuna neden olur. Tıbbi olarak anlatılacak olursa aslında ürtiker şu şekilde meydana gelir: deride mast hücreleri adı verilen bağışıklık hücreleri bulunur ve bu hücreler belirtilen faktörler harekete geçtiğinde aralarında histamin de bulunan kimyasallar salgılarlar ve biriken histamin gibi sıvıları kurdeşen olarak bilinen döküntülerin oluşmasına neden olur.Kurdeşen nedenleri genel olarak şunlardır:Kurdeşen (Ürtiker) Belirtileri Nelerdir?Boyutları değişebilen, soluk kırmızı veya ten renginde olabilen farklı boyut ve şekilde leke ve şişlikler yanı sıra kaşıntılı döküntü kurdeşenin tipik belirtileridir.Ürtiker olarak da bilinen kurdeşenin belirtileri şunlardır:Yoğun kaşıntı Alerjik reaksiyonların ve kırmızı döküntülerin meydana gelmesiyle ciltte yoğun kaşıntı meydana gelir.Deride kırmızı döküntüVücudun belirli bir bölgesinde olabileceği gibi her yerinde de kırmızı renkli döküntüler oluşabilir. Bu döküntüler kabarcıklar şeklinde de olabilir.Ciltte yanma ve batmaKurdeşenin meydana getirdiği yoğun kaşıntıyla birlikte ciltte yanma ve batma hissi de oluşur.Oluşan kabarcıkların zamanla şekil değiştirmesiÜrtikerin şiddeti zamanla arttıkça meydana gelen kabarcıklarda şekil değişikliği yaşanabilir.Ten rengine bağlı olarak ortaya çıkan lekelerKişinin ten rengine bağlı olarak kurdeşen hastalığı deride farklı renkte lekeler ortaya çıkarır.Kurdeşene Ne İyi Gelir?Kurdeşen tedavisinde antihistaminik ve antiseptik ilaç ve kremler, kaşıntı ve tahrişi azaltmak için etkilenen bölgeye soğuk kompres uygulamak, yulaf ezmesi banyosu yapmak, aloe vera jeli kullanmak ve bol giysiler tercih etmek ve tetikleyici unsurlardan kaçınmak kurdeşene iyi gelir.Kurdeşene iyi gelen doğal yöntemler genel olarak şu şekildedir:Kurdeşen (Ürtiker) Nasıl Teşhis Edilir?Ürtiker teşhisi hastanın klinik görünümü ile konulur. Ancak özellikle ateş, eklem ağrısı eşlik eden ve döküntüleri 48 saatten uzun süren hastalarda otoinflamatuar hastalıkların ve romatolojik hastalıkların dışlanması gerekmektedir.Akut ürtiker hastalarında detaylı laboratuvar tetkiklerine gerek olmayıp tam kan sayımı ve sedimantasyon değerlendirmesi yapılabilir.Kronik spontan ürtiker hastalarının teşhisinde ise;Fiziksel testler ise fiziksel ürtiker nedenlerini dışlamak için kullanılmaktadır. Prick test ve spesifik IgE testleri de değerlendirilebilir. Prick test sonucunda pozitif çıkan alerjen ile hastalık ilişkisi ve pozitif alerjeninin uzaklaştırılması durumunda hastalığın gidişatının değerlendirilmesi önemlidir.Kurdeşen (Ürtiker) Nasıl Tedavi Edilir?Ürtikerde tedavisinde cetirizine, desloratadine ya da fexofenadine gibi antihistaminik ilaçlar, kaşıntı azaltıcı ve antiseptik kremler, tetikleyici faktörlerin tespit edilmesi, olası tetikleyicilerden uzak durulması kurdeşenin tedavi basamaklarını oluşturur.Ürtiker aktivite skoru: Ürtiker hastalarında tedavinin değerlendirilmesi için ürtiker aktivite skoru kullanılır. Ürtiker aktivite skoru kabarıklık sayısı ve kaşıntı şiddetini içeren bir değerlendirmedir.Ürtikerin (kurdeşen) ilaç tedavisi İlaç tedavisinde ilk basamak sedasyon göstermeyen antihistaminlerin (cetirizine, desloratadine, fexofenadine, levocetirizine, loratadine, ebastine, rupatadine, bilastine) kullanılmasıdır. (Histamin; kişinin alerjik olduğu madde ile karşılaştığında veya iltihap durumlarında ortaya çıkan önemli bir kimyasal ajandır)2-4 hafta boyunca günde 1 antihistamin alınımı ile şikayetleri gerilemeyen hastalarda bu ilaç grupların4 katına kadar kullanılması önerilmektedir.2-4 hafta süresinde dört kat antihistamin kullanılmasına rağmen şikayetleri gerilemeyen hastalarda omalizumab (Anti-IgE) enjeksiyonunun ayda 1 kez 300 mg subkutan olmak üzere 6 ay kullanılması önerilmektedir. Hastaların yaklaşık %80’inde omalizumab tedavisi ile etki gözlenirken bir bölümünde ise omalizumab tedavisi de etkisiz kalmaktadır. Bu durumda siklosporin tedavisi 4. basamak tedavi de önerilmektedir.Lökotrien reseptör antogonistlerinin ürtikerde etkisi ise tartışmalı olup, monteluksat içeren ilaçların daha etki olabildiği belirtilmektedir.Tedavinin her basamağında şiddetli ürtika lezyonlarının olması ve anjioödemin eşlik etmesi durumunda tedaviye sistemik steroid tedavisi eklenebilir.Ürtiker tedavisinde topikal uygulanan kortizonlu kremlerin yeri yoktur. H2- antagonist ve dapson kullanımı eski tedavi kılavuzlarında yer alırken, sulfasalazin, metotreksat, intreferon, plasmaferez, fototerapi ve intravenöz immunglobulin tedavilerinin ise yararlı olduğuna dair olgu raporları yer almaktadır.Kurdeşen (Ürtiker) Nasıl Önlenir?Kurdeşen kronikleştiği durumlarda uzun yıllar sürebilir. Kişinin uyku kalitesine etki ederek, gün içerisinde yapacaklarını olumsuz etkileyebilir.Kurdeşene karşı alınabilecek bazı önlemler şunlardır:Kurdeşen (Ürtiker) Hakkında Sık Sorulan SorularKurdeşen nasıl bir hastalıktır?Kurdeşen, kaşıntılı kabarıklıklara neden olan bir cilt reaksiyonudur. Cildin herhangi bir bölgesinde daire biçiminde ya da kıvrımlı olabilen solgun, elle tutulabilen kaşıntılı kabarıklar halinde görülebilir ve genellikle geçicidi. kaşıntı, ciltte kırmızı döküntüler, şişlik ve kabarcıklardır.Kurdeşen (Ürtiker) bulaşıcı mıdır?Kurdeşen bulaşıcı değildir. Kurdeşen temelde bir cilt reaksiyonu olduğu için kişideki alerjik tepki ne kadar şiddetliyse, kurdeşen vücutta o kadar hızlı ortaya çıkar ve yayılır.Kurdeşen olan kişiler ne yememeli?Kurdeşen olan kişiler alerjiye sebep olabilecek histamin içerikli besinlerden uzak durmalıdır. Özellikle süt ve süt ürünleri, fındık, fıstık ve çilek gibi besinler alerji riski yüksek olan besinlerdir.Kurdeşen kimlerde görülür?Kurdeşen özellikle çocuklarda olmak üzere hem kadınları hem de erkekleri etkileyebilir.Kurdeşene kolonya sürülür mü?Ciltte tahriş, yanma ve batmayı artırma riski bulunduğu için kurdeşen olan cilde kolonya sürülmesi tavsiye edilmez.Kurdeşen (Ürtiker) ömür boyu sürer mi? Ürtiker kronikleştiği dönemde sıklıkla 1-5 yıl arasında devam etmektedir. Ancak kronik üriker hastaların küçük bir yüzdesinde ömür boyu da sürebilmektedir.Ürtiker kendiliğinden geçer mi? Şiddetli olmayan ürtika lezyonları ve fiziksel ürtikerde tetikleyici unsurların ortadan kalkması ile kendiliğinden de geçebilmektedir.Ürtiker cinsel yolla bulaşır mı? Halk arasında kurdeşen olarak bilinen ürtiker cinsel yolla bulaşmamaktadır.Kurdeşen vücudun nerelerinde görülür?Kurdeşen ya da ürtiker, daha çok cilt yüzeyinde görülmekle birlikte, cilt altı ve ağız mukozalarında da görülebilir. Anjioödem ile karıştırılabilen kurdeşen için ayırt edici farklardan biri kaşıntılı olması ve daha uzun süre kalmasıdır. Anjiyoödem kurdeşene nazaran sıklıkla yüz ve dudakları etkiler, ağrıya ve yanmaya neden olabilr. Kurdeşen gibi de antihistaminiklere olumlu yanıt vermez.Kurdeşenin en yaygın nedenleri nelerdir?Kurdeşenin bazı yaygın nedenleri, enfeksiyonlar, bitki veya hayvanlardan kaynaklanan temas, yiyeceklere, ilaçlara veya böcek sokmalarına karşı alerjik reaksiyonlardır. Alerjenle temas sonrası 1-2 saat içinde ortaya çıkıp, 6-8 en geç 24 saat içerisinde kaybolurlar. Stres kurdeşen için yaygın bir neden değildir, nadiren kurdeşene sebep olabilirler fakat semptomların şiddetlenmesine neden olabilirler. Soğuk, sıcak, güneş ışığı, titreşim, cildin ovulması, dar giysiler giymek, egzersiz, terleme, stres, alkol veya kahve içmek veya baharatlı yiyecekler yemekte kurdeşen neden olabilmektedir.Kurdeşen anafilaksiye neden olur mu?Kurdeşen anafilaksiye neden olabilir. Dil veya boğazda şişme, nefes almada zorlanma, kan basıncının düşmesi gibi belirtiler yaşanırsa acil tıbbi yardım alınmalıdır.Kurdeşen ne kadar sürede geçer?Kurdeşen genellikle birkaç gün ila birkaç hafta içinde geçer. Kronik kurdeşeni olan kişilerde ise bu süre aylara veya daha fazla bir zaman yayılabilir. | 9,299 |
467 | Hastalıklar | Kulak Nezlesi | Özellikle kış aylarında nezle, grip ve sinüzit gibi üst solunum yolu enfeksiyonlarının artması ile kulak enfeksiyonları artış gösteriyor. Kulak enfeksiyonlarının en sık görülen çeşitlerinden biri olan kulak nezlesi, enfeksiyon semptomları görülmeden sağlam bir kulak zarının arkasında sıvı birikimi olarak tanımlanıyor. Özellikle çocuklarda izlenen kulak nezlesi, tedavi uygulamadan kendiliğinden düzelebiliyor. Ancak kulak nezlesinin kendiliğinden iyileşmediği durumlarda medikal tedavi ve eğer sonuç alınamaz ise, kulağa tüp takılması gibi yöntemlerle tedavi edilmesi gerekiyor. Kulak nezlesi ağrı, sancı gibi belirtileri olmadan, işitme azlığına, tedaviye geç kalınması durumunda kulakta kronik problemler ve kalıcı işitme kayıplarına yol açabiliyor. Erişkinlerde görülen kulak nezlesi durumlarında ise kronik hastalıklar ve geniz bölgesine yerleşen tümörler açısından dikkatle inceleme yapılması gerekiyor. Memorial Ankara Hastanesi KBB Bölümü’nden Doç. Dr. Rıfat Karlı, kulak nezlesi ile ilgili bilgiler verdi.Özellikle kış aylarında nezle, grip ve sinüzit gibi üst solunum yolu enfeksiyonlarının artması ile kulak enfeksiyonları artış gösteriyor. Kulak enfeksiyonlarının en sık görülen çeşitlerinden biri olan kulak nezlesi, enfeksiyon semptomları görülmeden sağlam bir kulak zarının arkasında sıvı birikimi olarak tanımlanıyor. Özellikle çocuklarda izlenen kulak nezlesi, tedavi uygulamadan kendiliğinden düzelebiliyor. Ancak kulak nezlesinin kendiliğinden iyileşmediği durumlarda medikal tedavi ve eğer sonuç alınamaz ise, kulağa tüp takılması gibi yöntemlerle tedavi edilmesi gerekiyor. Kulak nezlesi ağrı, sancı gibi belirtileri olmadan, işitme azlığına, tedaviye geç kalınması durumunda kulakta kronik problemler ve kalıcı işitme kayıplarına yol açabiliyor. Erişkinlerde görülen kulak nezlesi durumlarında ise kronik hastalıklar ve geniz bölgesine yerleşen tümörler açısından dikkatle inceleme yapılması gerekiyor. Memorial Ankara Hastanesi KBB Bölümü’nden Doç. Dr. Rıfat Karlı, kulak nezlesi ile ilgili bilgiler verdi.
Kulak nezlesi nedir?Kulak enfeksiyonları söz konusu olduğunda en sık karşılaşılan durumlardan biri kulak nezlesi olmaktadır. Kulak zarındaki aktif bir enfeksiyonu takiben ya da direkt orta kulak mukozasında başlayan bir enfeksiyon sonrasında sekresyon salgılanmaya başlayarak orta kulağın enfekte salgılar ile dolmasına neden olabilir. Normalde orta kulak boşluğunda hava bulunmaktadır. Kulak zarının iki tarafında yani orta kulak ile dış kulak yolu arasında basınç eşittir ve bu optimal işitme için en uygun durumdur. Değişik nedenler ile kulak zarında ağrı ve belirgin inflamasyon süreci ( iltihabi süreç) olmaksızın veya çok sönük yaşandığı için fark edilmeden orta kulakta sıvı birikmesi olabilir. Orta kulakta önce akışkan karakterde daha sonra koyulaşıp yapışkan sümük kıvamında sıvı birikmesiyle halk arasında kulak nezlesi olarak bilinen (Efüzyonlu otitis media, seröz otitis media) tablo ortaya çıkar.Kulak nezlesi neden olur?Kulak nezlesinin oluşmasında ana etken orta kulağa ulaşan bakteriyal veya viral ajanlardır. Ancak bu durumun gelişmesine zemin hazırlayan ve olayı kolaylaştırıp hızlandıran birçok faktör vardır. Bunlardan en önemlisi üst solunum yolu enfeksiyonları ile birlikte olan burun tıkanıklığı, orta kulağa hava sağlayan östaki borusunun tıkanması ve geniz eti büyümesi gibi durumlardır. Bunların yanı sıra üst solunum yolları ve orta kulak yapılarındaki anatomik problemler, orta kulak ve orta kulağa hava sağlayan mastoid havalı hücrelerin anatomik olarak tam gelişmemesi, burun kıkırdak eğrilikleri, hava kirliliği, alerji varlığı, sigara kullanımı ya da sigara dumanına maruziyet, uçak yolculukları ve rakım değişiklikleri gibi orta kulak basıncında bozulmalara neden olabilecek ikincil faktörler de çok önemlidir.Kulak nezlesi belirtileri nelerdir? Kulak nezlesinde klinik olarak en önemli bulgu işitme azlığıdır. Eğer her iki kulakta etkilenmişse işitme azlığı daha fark edilir olmaktadır. Burada oluşan işitme azlığı çoğunlukla ileri derece ve belirgin bir işitme kaybı değildir. Çocuk hastalarda eğer tek kulak etkilenmişse sıklıkla fark edilmeyebilir. Çoğu zaman aileler, çocuğun tepkilerinin azaldığını, seslenmelere yanıt vermediğini veya televizyonu yüksek sesle dinlediklerini rapor etmektedirler. Okul çağında okul başarısında gerileme, derse ilgi ve katılımda azalma öğretmenler tarafından fark edilebilmektedir. Bazen çocuklar da kulaklarında tarif edemedikleri çınlama, cızırtı gibi sesler duyduklarını, kendi seslerinin yankılı olarak geldiğini ve kulakta rahatsızlıklar hissettiklerini belirtmektedirler.Kulak nezlesi teşhisi nasıl konulur?Tanı çoğunlukla bir hekim tarafından yapılan kulak muayenesi ile konulabilmektedir. Bazen odyolojik testlerde (timpanogram ve odyogram ) orta kulak basıncının ölçülmesi ve işitme seviyesinin belirlenmesi tanıya yardımcıdır.Kulak nezlesi tedavisi nasıl uygulanır?Özellikle kış aylarında ve okul çağı çocuklarda kulak nezlesi oldukça sık görülen bir kulak hastalığıdır. Çoğunlukla çok ciddi sorunlara neden olmamaktadır. Bazen tedavi edilmeden kendiliğinden geçebilir. Bir kısım olguda süreç uzayabilir ve bu grup hastaların takip ve tedavileri yapılmalıdır.Kulak nezlesi (Efüzyonlu otitis media ) tedavisinde sıklıkla antibiyotikler kullanılır. Tanı esnasında eşlik eden yan faktörler belirlenirse (allerji, geniz eti, üst solunum yolu enfeksiyonu v.b) bunlara yönelik tedavilerde uygulanılır.Medikal tedaviye rağmen üç aydan uzun süre devam eden ve kronikleşen olgularda cerrahi müdahale planlanmalıdır. Cerrahi müdahale basit günü birlik bir işlem olup herhangi bir kesi olmaksızın mikroskop eşliğinde dış kulak yolundan girilerek yapılan bir işlemdir. Kulak zarına ufak bir delik açılarak orta kulakta biriken sıvı materyal boşaltılır ve bu açıklığa kulak tüpü(Ventilasyon tüpü) yerleştirilir. Yerleştirilen bu tüp dışardan görülmez ve hastaya herhangi bir rahatsızlık vermez. Yaklaşık 6 ay ile 1 yıl arasında kendiliğinden atar ve kontrolde poliklinik şartlarında basitçe alınır. Eğer büyük bir geniz eti varsa aynı seansta geniz etinin alınmasına yönelik işlemde yapılabilmektedir.Kulak Nezlesi Hakkında Sık Sorulan Sorular Kulak nezlesi en sık kimlerde görülür?Çocukluk yaş grubunda anatomik yapılar tam gelişmediği için kulak nezlesi riski daha yüksektir. Altı yaş altı, kreş ve okula başlayan çocuklarda risk daha yüksek olup anatomik gelişim tamamlanması ve immün sistemin ( bağışıklık sistemi) gelişmesi ile ilerleyen yaşlarda risk azalmaktadır.Yetişkinlerde kulak nezlesi görülür mü?Kulak nezlesi her yaş grubunda görülebilir. Orta ve ileri yaş olgularda kulak nezlesi tablosunun gözlenmesi orta kulaktaki kronik hastalıklar, geniz bölgesine yerleşen tümöral oluşumlar konusunda bizi uyarmalıdır. Mutlaka ayrıntılı bir muayene ile kontrol edilmelidir. Özellikle yetişkinlerde baş boyun bölgesine alınan radyoterapi tedavileri sonrası da kulak nezlesi görülebilmektedir.Kulak nezlesi kaç günde geçer?Kulak nezlesi genellikle 2-3 hafta içerisinde düzelir. Ancak bazı vakalarda bir ila 3 ay içinde iyileşmeye yönelik bir gelişme olmadığında, genellikle kulak tüpünün yerleştirilmesi gerekebilir.Kulak nezlesi tedavi edilmezse ne olur?Uygun tedavi ve takibi yapılamayan veya uzun yıllar fark edilemediği için tedavi uygulanamayan olgularda; yıllar içinde orta kulaktaki negatif basınç ve orta kulaktaki enfekte sıvı materyalin etkisi ile kulak zarında retraksiyon denilen orta kulağa doğru çökmeler, kolesteatom denilen ve uzun vadede ciddi komplikasyonlara neden olabilecek kronik patolojiler, kulak zarında ve orta kulak mukozasında skleroz (miringoskleroz, timpanoskleroz) denilen kalıcı değişiklikler, orta kulak kemikciklerinde deformasyonlar, işitme kayıpları, baş dönmeleri, kulak zarında delinmeler ve kulak akıntıları gibi problemler ortaya çıkabilir. Kulak nezlesine ne iyi gelir?Kulak nezlesi gerekli takip ve tedavisi yapılırsa korkulacak bir kulak enfeksiyonu problemi değildir. Çoğunlukla kalıcı bir hasar oluşturmaz. Kendiliğinden veya basit medikal tedaviler ile düzelebilmektedir. Özellikle çocukluk yaş grubunda beslenme, düzenli uyku, üst solunum yolu enfeksiyonlarından kaçınmak, uzun süre çok kalabalık ortamlarda bulunulmaması, burun akıntısı başladığı dönemde çocukların sekresyonlarını azaltacak semptomatik tedavilerin uygulanarak üst solunum yollarının rahatlatılması (izotonik nazal solüsyonlar ile nazal pasajın açık tutulması) hastalığın oluşmasını önleyecek veya oluştu ise iyileşme sürecini hızlandıracak faktörlerdir. Özellikle işitme azlığı fark edildiğinde bir hekime başvurulmalıdır. Kulak nezlesinde nelere dikkat edilmelidir?Çevresel basınç değişiklikleri doğrudan orta kulak basıncını da etkileyebileceği için kulakta rahatsızlıklara neden olabilmektedir. Eğer mevcut bulunan bir kulak hastalığı tablosu varsa bu durumu ağırlaştırabilir. Aktif kulak nezlesi şikayeti olan kişiler özellikle tüplü dalış ve uçak yolculuğu gibi etkinliklerden kaçınılmalı ya da ertelemelidir. Zorunlu uçak yolculuklarının yapılması gereken durumlarda ise basınç değişikliğinden etkilenmeyi engellemek için öncelikle burnumuzun açık olması sağlanmalıdır. Tuzlu solüsyonlar ile burun yıkaması yapmak, burun açıcı spreyler ve sekresyonları azaltmak için soğuk algınlığı ilaçların kullanılması önerilir. Sakız çiğnemek, bir şeyler yemek, su içerek sık sık yutkunma hareketi yapmak orta kulağa hava sağlayan östaki borusunun açılıp kapanmasını sağlayacağı için orta kulak basıncını dengelemeye pozitif katkısı olacaktır. Bahsedilen bu tedbirler hem çocuk hem de yetişkinlerde uygulanabilir. Yetişkinlerde ve ergenlerde görülen kulak nezlesi vakalarında, bazen kötü veya iyi huylu tümörlerin varlığını ekarte etmek önem taşır. Bu sebeple nazofarangeal muayene ve görüntüleme yöntemleri kullanılmalıdır.Ayrıca uzun süreli işitme kaybı olan çocukların normal dil gelişimini sağlamak için uygun tedaviye ihtiyaç duyulabileceği unutulmamalıdır.
Kulak nezlesi nedir?Kulak enfeksiyonları söz konusu olduğunda en sık karşılaşılan durumlardan biri kulak nezlesi olmaktadır. Kulak zarındaki aktif bir enfeksiyonu takiben ya da direkt orta kulak mukozasında başlayan bir enfeksiyon sonrasında sekresyon salgılanmaya başlayarak orta kulağın enfekte salgılar ile dolmasına neden olabilir. Normalde orta kulak boşluğunda hava bulunmaktadır. Kulak zarının iki tarafında yani orta kulak ile dış kulak yolu arasında basınç eşittir ve bu optimal işitme için en uygun durumdur. Değişik nedenler ile kulak zarında ağrı ve belirgin inflamasyon süreci ( iltihabi süreç) olmaksızın veya çok sönük yaşandığı için fark edilmeden orta kulakta sıvı birikmesi olabilir. Orta kulakta önce akışkan karakterde daha sonra koyulaşıp yapışkan sümük kıvamında sıvı birikmesiyle halk arasında kulak nezlesi olarak bilinen (Efüzyonlu otitis media, seröz otitis media) tablo ortaya çıkar.Kulak nezlesi neden olur?Kulak nezlesinin oluşmasında ana etken orta kulağa ulaşan bakteriyal veya viral ajanlardır. Ancak bu durumun gelişmesine zemin hazırlayan ve olayı kolaylaştırıp hızlandıran birçok faktör vardır. Bunlardan en önemlisi üst solunum yolu enfeksiyonları ile birlikte olan burun tıkanıklığı, orta kulağa hava sağlayan östaki borusunun tıkanması ve geniz eti büyümesi gibi durumlardır. Bunların yanı sıra üst solunum yolları ve orta kulak yapılarındaki anatomik problemler, orta kulak ve orta kulağa hava sağlayan mastoid havalı hücrelerin anatomik olarak tam gelişmemesi, burun kıkırdak eğrilikleri, hava kirliliği, alerji varlığı, sigara kullanımı ya da sigara dumanına maruziyet, uçak yolculukları ve rakım değişiklikleri gibi orta kulak basıncında bozulmalara neden olabilecek ikincil faktörler de çok önemlidir.Kulak nezlesi belirtileri nelerdir? Kulak nezlesinde klinik olarak en önemli bulgu işitme azlığıdır. Eğer her iki kulakta etkilenmişse işitme azlığı daha fark edilir olmaktadır. Burada oluşan işitme azlığı çoğunlukla ileri derece ve belirgin bir işitme kaybı değildir. Çocuk hastalarda eğer tek kulak etkilenmişse sıklıkla fark edilmeyebilir. Çoğu zaman aileler, çocuğun tepkilerinin azaldığını, seslenmelere yanıt vermediğini veya televizyonu yüksek sesle dinlediklerini rapor etmektedirler. Okul çağında okul başarısında gerileme, derse ilgi ve katılımda azalma öğretmenler tarafından fark edilebilmektedir. Bazen çocuklar da kulaklarında tarif edemedikleri çınlama, cızırtı gibi sesler duyduklarını, kendi seslerinin yankılı olarak geldiğini ve kulakta rahatsızlıklar hissettiklerini belirtmektedirler.Kulak nezlesi teşhisi nasıl konulur?Tanı çoğunlukla bir hekim tarafından yapılan kulak muayenesi ile konulabilmektedir. Bazen odyolojik testlerde (timpanogram ve odyogram ) orta kulak basıncının ölçülmesi ve işitme seviyesinin belirlenmesi tanıya yardımcıdır.Kulak nezlesi tedavisi nasıl uygulanır?Özellikle kış aylarında ve okul çağı çocuklarda kulak nezlesi oldukça sık görülen bir kulak hastalığıdır. Çoğunlukla çok ciddi sorunlara neden olmamaktadır. Bazen tedavi edilmeden kendiliğinden geçebilir. Bir kısım olguda süreç uzayabilir ve bu grup hastaların takip ve tedavileri yapılmalıdır.Kulak nezlesi (Efüzyonlu otitis media ) tedavisinde sıklıkla antibiyotikler kullanılır. Tanı esnasında eşlik eden yan faktörler belirlenirse (allerji, geniz eti, üst solunum yolu enfeksiyonu v.b) bunlara yönelik tedavilerde uygulanılır.Medikal tedaviye rağmen üç aydan uzun süre devam eden ve kronikleşen olgularda cerrahi müdahale planlanmalıdır. Cerrahi müdahale basit günü birlik bir işlem olup herhangi bir kesi olmaksızın mikroskop eşliğinde dış kulak yolundan girilerek yapılan bir işlemdir. Kulak zarına ufak bir delik açılarak orta kulakta biriken sıvı materyal boşaltılır ve bu açıklığa kulak tüpü(Ventilasyon tüpü) yerleştirilir. Yerleştirilen bu tüp dışardan görülmez ve hastaya herhangi bir rahatsızlık vermez. Yaklaşık 6 ay ile 1 yıl arasında kendiliğinden atar ve kontrolde poliklinik şartlarında basitçe alınır. Eğer büyük bir geniz eti varsa aynı seansta geniz etinin alınmasına yönelik işlemde yapılabilmektedir.Kulak Nezlesi Hakkında Sık Sorulan Sorular Kulak nezlesi en sık kimlerde görülür?Çocukluk yaş grubunda anatomik yapılar tam gelişmediği için kulak nezlesi riski daha yüksektir. Altı yaş altı, kreş ve okula başlayan çocuklarda risk daha yüksek olup anatomik gelişim tamamlanması ve immün sistemin ( bağışıklık sistemi) gelişmesi ile ilerleyen yaşlarda risk azalmaktadır.Yetişkinlerde kulak nezlesi görülür mü?Kulak nezlesi her yaş grubunda görülebilir. Orta ve ileri yaş olgularda kulak nezlesi tablosunun gözlenmesi orta kulaktaki kronik hastalıklar, geniz bölgesine yerleşen tümöral oluşumlar konusunda bizi uyarmalıdır. Mutlaka ayrıntılı bir muayene ile kontrol edilmelidir. Özellikle yetişkinlerde baş boyun bölgesine alınan radyoterapi tedavileri sonrası da kulak nezlesi görülebilmektedir.Kulak nezlesi kaç günde geçer?Kulak nezlesi genellikle 2-3 hafta içerisinde düzelir. Ancak bazı vakalarda bir ila 3 ay içinde iyileşmeye yönelik bir gelişme olmadığında, genellikle kulak tüpünün yerleştirilmesi gerekebilir.Kulak nezlesi tedavi edilmezse ne olur?Uygun tedavi ve takibi yapılamayan veya uzun yıllar fark edilemediği için tedavi uygulanamayan olgularda; yıllar içinde orta kulaktaki negatif basınç ve orta kulaktaki enfekte sıvı materyalin etkisi ile kulak zarında retraksiyon denilen orta kulağa doğru çökmeler, kolesteatom denilen ve uzun vadede ciddi komplikasyonlara neden olabilecek kronik patolojiler, kulak zarında ve orta kulak mukozasında skleroz (miringoskleroz, timpanoskleroz) denilen kalıcı değişiklikler, orta kulak kemikciklerinde deformasyonlar, işitme kayıpları, baş dönmeleri, kulak zarında delinmeler ve kulak akıntıları gibi problemler ortaya çıkabilir. Kulak nezlesine ne iyi gelir?Kulak nezlesi gerekli takip ve tedavisi yapılırsa korkulacak bir kulak enfeksiyonu problemi değildir. Çoğunlukla kalıcı bir hasar oluşturmaz. Kendiliğinden veya basit medikal tedaviler ile düzelebilmektedir. Özellikle çocukluk yaş grubunda beslenme, düzenli uyku, üst solunum yolu enfeksiyonlarından kaçınmak, uzun süre çok kalabalık ortamlarda bulunulmaması, burun akıntısı başladığı dönemde çocukların sekresyonlarını azaltacak semptomatik tedavilerin uygulanarak üst solunum yollarının rahatlatılması (izotonik nazal solüsyonlar ile nazal pasajın açık tutulması) hastalığın oluşmasını önleyecek veya oluştu ise iyileşme sürecini hızlandıracak faktörlerdir. Özellikle işitme azlığı fark edildiğinde bir hekime başvurulmalıdır. Kulak nezlesinde nelere dikkat edilmelidir?Çevresel basınç değişiklikleri doğrudan orta kulak basıncını da etkileyebileceği için kulakta rahatsızlıklara neden olabilmektedir. Eğer mevcut bulunan bir kulak hastalığı tablosu varsa bu durumu ağırlaştırabilir. Aktif kulak nezlesi şikayeti olan kişiler özellikle tüplü dalış ve uçak yolculuğu gibi etkinliklerden kaçınılmalı ya da ertelemelidir. Zorunlu uçak yolculuklarının yapılması gereken durumlarda ise basınç değişikliğinden etkilenmeyi engellemek için öncelikle burnumuzun açık olması sağlanmalıdır. Tuzlu solüsyonlar ile burun yıkaması yapmak, burun açıcı spreyler ve sekresyonları azaltmak için soğuk algınlığı ilaçların kullanılması önerilir. Sakız çiğnemek, bir şeyler yemek, su içerek sık sık yutkunma hareketi yapmak orta kulağa hava sağlayan östaki borusunun açılıp kapanmasını sağlayacağı için orta kulak basıncını dengelemeye pozitif katkısı olacaktır. Bahsedilen bu tedbirler hem çocuk hem de yetişkinlerde uygulanabilir. Yetişkinlerde ve ergenlerde görülen kulak nezlesi vakalarında, bazen kötü veya iyi huylu tümörlerin varlığını ekarte etmek önem taşır. Bu sebeple nazofarangeal muayene ve görüntüleme yöntemleri kullanılmalıdır. | 6,685 |
468 | Hastalıklar | Lafora Hastalığı | Epilepsinin en şiddetli türlerinden biri olan lafora hastalığı, genetik geçiş ile ortaya çıkıyor. Geç çocukluk ve ergenlik döneminde epileptik nöbetler ile başlayan ve ilerleyici olan lafora hastalığında ani sıçrayıcı düzensiz kas kasılmaları, geçici körlük, görsel halüsinasyon, yürüme güçlüğü, denge kaybı, konuşma bozukluğu gibi belirtiler görülüyor. Lafora hastalığını ortadan kaldıran belli bir tedavi yöntemi bulunmazken, uygulanan tedaviler epileptik nöbetleri önlemeye ve işlevselliği artırmaya yönelik oluyor. Memorial Ankara Hastanesi Nöroloji Bölümü’nden Uz. Dr. Zehra Aktan, lafora hastalığı ile ilgili bilgi verdi. Epilepsinin en şiddetli türlerinden biri olan lafora hastalığı, genetik geçiş ile ortaya çıkıyor. Geç çocukluk ve ergenlik döneminde epileptik nöbetler ile başlayan ve ilerleyici olan lafora hastalığında ani sıçrayıcı düzensiz kas kasılmaları, geçici körlük, görsel halüsinasyon, yürüme güçlüğü, denge kaybı, konuşma bozukluğu gibi belirtiler görülüyor. Lafora hastalığını ortadan kaldıran belli bir tedavi yöntemi bulunmazken, uygulanan tedaviler epileptik nöbetleri önlemeye ve işlevselliği artırmaya yönelik oluyor. Memorial Ankara Hastanesi Nöroloji Bölümü’nden Uz. Dr. Zehra Aktan, lafora hastalığı ile ilgili bilgi verdi.
Lafora hastalığı nedir?Lafora hastalığı, progresif miyoklonik epilepsi sendromları içerisinde yer alan, nadir görülen, kalıtsal nörometabolik bir hastalıktır. Karbonhidrat metabolizmasındaki bozukluk nedeniyle, lafora cisimcikleri adı verilen maddelerin sinir sistemi, kalp, karaciğer ve ter bezleri gibi organlarda birikmesi sonucu gelişir. Hastalık sıklıkla, geç çocukluk ve adölesan dönemlerde ortaya çıkmakta ve her iki cinsi de eşit olarak etkilemektedir. Klinik olarak epileptik nöbetler, miyokloni olarak adlandırılan istemsiz hareketler ve bilişsel fonksiyonlarda gerileme görülür. Lafora hastalığı ilerleyici bir hastalıktır.Lafora hastalığı nedenleri nelerdir?Lafora hastalığı kalıtsal (genetik) bir hastalıktır. Otozomal resesif olarak adlandırılan kalıtımsal geçiş özelliği gösterir. Hastalık oluşmasında EPM2A ve NHLRC1 genlerindeki mutasyonlar sorumludur. Bu mutasyonlar sonucunda, karbonhidrat metabolizmasında bozukluk meydana gelir, anormal yapıdaki glikojenden oluşmuş, Lafora cisimciği olarak adlandırılan maddeler hücreler içinde birikir. Bu durumda, bu hücrelerin işleyişinde bozulma meydana gelir.Lafora hastalığı belirtileri nelerdir?Yaşamın ilk 10 yılında hastaların fiziksel ve zihinsel gelişimleri normaldir. Bazı hastalarda erken çocukluk çağında epileptik nöbet öyküsü olabilir. Hastaların çoğunluğunda nöbetler 12-17 yaşlar arasında başlar. “Jeneralize tonik klonik nöbet” olarak adlandırılan vücutta yaygın kasılmaların görüldüğü nöbet tipi, ani sıçrayıcı düzensiz kas kasılmaları ile seyreden miyoklonik nöbetler, geçici körlük ve görsel halüsinasyonların görülebildiği oksipital nöbetler görülür.Epileptik nöbetlerin zamanla sıklığı ve şiddeti artar, ilerleyen dönemde tedaviye dirençli hale gelir. Yürüme güçlüğü ve denge kaybı görülebilir. Bu çocukların okul başarısında düşme olduğu gözlenir. Davranış değişikliği, konuşma bozukluğu olabilir. Hastalık ilerledikçe bilişsel işlevlerde bozulma belirginleşir.Hastalık 5-10 yıl içinde ilerleme gösterir.Lafora hastalığının tanısı nasıl konulur?Lafora hastalığının teşhisi klinik bulgular, elektroensefalografi (EEG) bulguları, kas ve deri biyopsilerinde hastalığa özgü Lafora cisimcikleri adı verilen inklüzyon cisimciklerinin saptanması ve genetik analiz ile konulmaktadır.Lafora hastalığının tedavisi nasıl uygulanır? Lafora hastalığı tedavisi var mı?Lafora hastalığını ortadan kaldıran belli bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır. Uygulanan tedaviler epileptik nöbetleri önlemeye ve işlevselliği artırmaya yöneliktir. Epileptik nöbetin tipine, hastanın özelliklerine uygun nöbet tedavisi düzenlenir. Nöbetlerin ortaya çıkmasını kolaylaştırabilecek uykusuzluk, parlak ışığa uzun süreli maruziyet, stres, uzun süreli açlık gibi durumlardan uzak durulması da önemlidir.LAFORA HASTALIĞI İLE İLGİLİ SIK SORULAN SORULARLafora hastalığının risk faktörleri nelerdir?Lafora hastalığı genetik geçişli olan, otozomal resesif geçiş özelliği gösteren bir hastalıktır. Akraba evliliği, görülme sıklığını göreceli olarak artırmaktadır.Profresif miyoklonik epilepsi nedir?Progresif miyoklonik epilepsiler genetik kökenli, nadir görülen, miyoklonus ve dirençli epileptik nöbetler, bilişsel bozukluklarla seyreden, ilerleyici, nörodejenerasyona yol açan hastalık grubudur. Başlangıç yaşı sıklıkla çocukluk ve ergenlik dönemindedir. Tüm epilepsilerin yüzde 1’inden azını oluştururlar.Lafora hastalığının karıştırıldığı başka hastalıklar var mıdır?Lafora hastalığı, hastalığın başlangıcında iyi seyirli epileptik nöbetlerle karışabilir. Özellikle başlangıç yaşı benzerliği de nedeniyle daha sık görülen iyi seyirli “juvenil miyoklonik epilepsi” ile karışabilir. Ancak EEG bulguları, antiepileptik ilaçlarla tedaviye direnç, diğer nöbet tiplerinin de varlığı, bilişsel bozulma ve bulguların hızlı ilerlemesi, ilerleyici miyoklonik epilepsileri düşündürür.Ayrıca ilerleyici miyoklonik nöbetlerle seyreden diğer hastalıklardan Unverricht-Lundborg hastalığı, nöronal seroid lipofuksinozis, sialidoz ve mitokondriyal ensefalomiyopatiler ile karışabilmektedir.Lafora hastalığının görülme sıklığı nedir? Hangi bölgelerde daha çok görülür?Dünya genelinde 1-9/1000000 oranında görüldüğü tahmin edilmekte, batı ülkelerinde 1/1000000’un altında hasta olduğu düşünülmektedir. Tüm dünyada görülebilmektedir; ancak en sık Akdeniz ülkelerinde ve Kanada’da rastlanmaktadır. Ülkemizde akraba evliliği, göreceli olarak sıklığını artırmaktadır.Lafora cisimcikleri nedir?Lafora hastalığı karbonhidrat metabolizmasındaki bir bozukluğa bağlı olarak meydana gelmektedir. Hastalığa özgü Lafora cisimcikleri, poliglükozan olarak adlandırılan anormal yapıdaki glikojenden oluşan, hücre içinde biriken maddelere verilen özel addır. Bu cisimcikler sinir hücreleri ve kalp, karaciğer, kas, deri dokularında depolanırlar.Miyoklonik ne demektir?Miyokloni veya miyoklonus bir kasın veya bir kas grubunun ani olarak kasılmasıyla ortaya çıkan, genellikle düzensiz sıçrayıcı harekete verilen addır. Miyoklonus bazen çok küçük bir hareket şeklindedir. Bazen de hastanın elindekini düşürmesine veya hastanın yere düşmesine neden olacak kadar şiddetli olabilir.Ani ses, ışık, dokunma gibi uyaranlarla ortaya çıkması kolaylaşabilir. Bazen de aktif bir hareket sırasında ortaya çıkarlar. Miyokloniler izole olarak görülebildiği gibi, epileptik nöbet bulgusu olarak da görülebilir.Lafora hastalığı en çok hangi yaşlarda ortaya çıkar?Lafora hastalığı geç çocukluk ve erken adolesan dönemde ortaya çıkar. 8-19 yaşlar arasında görülebilir. Genellikle klinik bulgular ortalama 12-17 yaşlar arasında başlar.Lafora hastalığında psikolojik ve sosyal destek alınmalı mıdır?İlerleyici bir hastalık olan Lafora hastalığı, hem hastanın kendisi, hem de ailesi veya hastaya bakım veren çevresi için zorlayıcı bir sürece sebep olmaktadır. Bu nedenle yaşam kalitesini, işlevselliği artırmak için faydalı olacağından, gerekli durumda psikolojik ve sosyal destek mutlaka alınmalıdır.Otozomal resesif kalıtımla aktarılan bu hastalıkta, kardeşlerin taşıyıcı olma ihtimali yüzde 50, hasta olma ihtimali yüzde 25’tir. Bu nedenle ailede hastalığa sahip birey varlığında, genetik danışma önem taşımaktadır.
Lafora hastalığı nedir?Lafora hastalığı, progresif miyoklonik epilepsi sendromları içerisinde yer alan, nadir görülen, kalıtsal nörometabolik bir hastalıktır. Karbonhidrat metabolizmasındaki bozukluk nedeniyle, lafora cisimcikleri adı verilen maddelerin sinir sistemi, kalp, karaciğer ve ter bezleri gibi organlarda birikmesi sonucu gelişir. Hastalık sıklıkla, geç çocukluk ve adölesan dönemlerde ortaya çıkmakta ve her iki cinsi de eşit olarak etkilemektedir. Klinik olarak epileptik nöbetler, miyokloni olarak adlandırılan istemsiz hareketler ve bilişsel fonksiyonlarda gerileme görülür. Lafora hastalığı ilerleyici bir hastalıktır.Lafora hastalığı nedenleri nelerdir?Lafora hastalığı kalıtsal (genetik) bir hastalıktır. Otozomal resesif olarak adlandırılan kalıtımsal geçiş özelliği gösterir. Hastalık oluşmasında EPM2A ve NHLRC1 genlerindeki mutasyonlar sorumludur. Bu mutasyonlar sonucunda, karbonhidrat metabolizmasında bozukluk meydana gelir, anormal yapıdaki glikojenden oluşmuş, Lafora cisimciği olarak adlandırılan maddeler hücreler içinde birikir. Bu durumda, bu hücrelerin işleyişinde bozulma meydana gelir.Lafora hastalığı belirtileri nelerdir?Yaşamın ilk 10 yılında hastaların fiziksel ve zihinsel gelişimleri normaldir. Bazı hastalarda erken çocukluk çağında epileptik nöbet öyküsü olabilir. Hastaların çoğunluğunda nöbetler 12-17 yaşlar arasında başlar. “Jeneralize tonik klonik nöbet” olarak adlandırılan vücutta yaygın kasılmaların görüldüğü nöbet tipi, ani sıçrayıcı düzensiz kas kasılmaları ile seyreden miyoklonik nöbetler, geçici körlük ve görsel halüsinasyonların görülebildiği oksipital nöbetler görülür.Epileptik nöbetlerin zamanla sıklığı ve şiddeti artar, ilerleyen dönemde tedaviye dirençli hale gelir. Yürüme güçlüğü ve denge kaybı görülebilir. Bu çocukların okul başarısında düşme olduğu gözlenir. Davranış değişikliği, konuşma bozukluğu olabilir. Hastalık ilerledikçe bilişsel işlevlerde bozulma belirginleşir.Hastalık 5-10 yıl içinde ilerleme gösterir.Lafora hastalığının tanısı nasıl konulur?Lafora hastalığının teşhisi klinik bulgular, elektroensefalografi (EEG) bulguları, kas ve deri biyopsilerinde hastalığa özgü Lafora cisimcikleri adı verilen inklüzyon cisimciklerinin saptanması ve genetik analiz ile konulmaktadır.Lafora hastalığının tedavisi nasıl uygulanır? Lafora hastalığı tedavisi var mı?Lafora hastalığını ortadan kaldıran belli bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır. Uygulanan tedaviler epileptik nöbetleri önlemeye ve işlevselliği artırmaya yöneliktir. Epileptik nöbetin tipine, hastanın özelliklerine uygun nöbet tedavisi düzenlenir. Nöbetlerin ortaya çıkmasını kolaylaştırabilecek uykusuzluk, parlak ışığa uzun süreli maruziyet, stres, uzun süreli açlık gibi durumlardan uzak durulması da önemlidir.LAFORA HASTALIĞI İLE İLGİLİ SIK SORULAN SORULARLafora hastalığının risk faktörleri nelerdir?Lafora hastalığı genetik geçişli olan, otozomal resesif geçiş özelliği gösteren bir hastalıktır. Akraba evliliği, görülme sıklığını göreceli olarak artırmaktadır.Profresif miyoklonik epilepsi nedir?Progresif miyoklonik epilepsiler genetik kökenli, nadir görülen, miyoklonus ve dirençli epileptik nöbetler, bilişsel bozukluklarla seyreden, ilerleyici, nörodejenerasyona yol açan hastalık grubudur. Başlangıç yaşı sıklıkla çocukluk ve ergenlik dönemindedir. Tüm epilepsilerin yüzde 1’inden azını oluştururlar.Lafora hastalığının karıştırıldığı başka hastalıklar var mıdır?Lafora hastalığı, hastalığın başlangıcında iyi seyirli epileptik nöbetlerle karışabilir. Özellikle başlangıç yaşı benzerliği de nedeniyle daha sık görülen iyi seyirli “juvenil miyoklonik epilepsi” ile karışabilir. Ancak EEG bulguları, antiepileptik ilaçlarla tedaviye direnç, diğer nöbet tiplerinin de varlığı, bilişsel bozulma ve bulguların hızlı ilerlemesi, ilerleyici miyoklonik epilepsileri düşündürür.Ayrıca ilerleyici miyoklonik nöbetlerle seyreden diğer hastalıklardan Unverricht-Lundborg hastalığı, nöronal seroid lipofuksinozis, sialidoz ve mitokondriyal ensefalomiyopatiler ile karışabilmektedir.Lafora hastalığının görülme sıklığı nedir? Hangi bölgelerde daha çok görülür?Dünya genelinde 1-9/1000000 oranında görüldüğü tahmin edilmekte, batı ülkelerinde 1/1000000’un altında hasta olduğu düşünülmektedir. Tüm dünyada görülebilmektedir; ancak en sık Akdeniz ülkelerinde ve Kanada’da rastlanmaktadır. Ülkemizde akraba evliliği, göreceli olarak sıklığını artırmaktadır.Lafora cisimcikleri nedir?Lafora hastalığı karbonhidrat metabolizmasındaki bir bozukluğa bağlı olarak meydana gelmektedir. Hastalığa özgü Lafora cisimcikleri, poliglükozan olarak adlandırılan anormal yapıdaki glikojenden oluşan, hücre içinde biriken maddelere verilen özel addır. Bu cisimcikler sinir hücreleri ve kalp, karaciğer, kas, deri dokularında depolanırlar.Miyoklonik ne demektir?Miyokloni veya miyoklonus bir kasın veya bir kas grubunun ani olarak kasılmasıyla ortaya çıkan, genellikle düzensiz sıçrayıcı harekete verilen addır. Miyoklonus bazen çok küçük bir hareket şeklindedir. Bazen de hastanın elindekini düşürmesine veya hastanın yere düşmesine neden olacak kadar şiddetli olabilir.Ani ses, ışık, dokunma gibi uyaranlarla ortaya çıkması kolaylaşabilir. Bazen de aktif bir hareket sırasında ortaya çıkarlar. Miyokloniler izole olarak görülebildiği gibi, epileptik nöbet bulgusu olarak da görülebilir.Lafora hastalığı en çok hangi yaşlarda ortaya çıkar?Lafora hastalığı geç çocukluk ve erken adolesan dönemde ortaya çıkar. 8-19 yaşlar arasında görülebilir. Genellikle klinik bulgular ortalama 12-17 yaşlar arasında başlar.Lafora hastalığında psikolojik ve sosyal destek alınmalı mıdır?İlerleyici bir hastalık olan Lafora hastalığı, hem hastanın kendisi, hem de ailesi veya hastaya bakım veren çevresi için zorlayıcı bir sürece sebep olmaktadır. Bu nedenle yaşam kalitesini, işlevselliği artırmak için faydalı olacağından, gerekli durumda psikolojik ve sosyal destek mutlaka alınmalıdır.Otozomal resesif kalıtımla aktarılan bu hastalıkta, kardeşlerin taşıyıcı olma ihtimali yüzde 50, hasta olma ihtimali yüzde 25’tir. Bu nedenle ailede hastalığa sahip birey varlığında, genetik danışma önem taşımaktadır. | 5,251 |
469 | Hastalıklar | Küçük Dil Şişmesi (Uvulit) | Küçük dil şişmesi, boğazın arka bölümünde yer alan gözyaşı damlası şekliyle bilinen dokunun iltihaplanması durumunda ortaya çıkar. Uvulit olarak da bilinen bu duruma enfeksiyon, travma ya da alerji neden olabilir. Küçük dil şişmesi, oluşum nedenine bağlı olarak tedavi yöntemi uygulanır. Bu durum rahatsız edici olsa da genellikle tedavi edilebilir ve geçici bir durumdur.Küçük dil şişmesi, boğazın arka bölümünde yer alan gözyaşı damlası şekliyle bilinen dokunun iltihaplanması durumunda ortaya çıkar. Uvulit olarak da bilinen bu duruma enfeksiyon, travma ya da alerji neden olabilir. Küçük dil şişmesi, oluşum nedenine bağlı olarak tedavi yöntemi uygulanır. Bu durum rahatsız edici olsa da genellikle tedavi edilebilir ve geçici bir durumdur.
Küçük Dil Şişmesi Nedir?Küçük dil şişmesi (uvulit), enfeksiyon, tahriş ve alerjilere bağlı olarak damağın arkasında yer alan uvula dokusunun şişmesi sonucunda soluk almada ve yutkunmada güçlüğüne neden olan hastalıktır. Kişinin hayat kalitesini etkileyerek rahatsız edici olan küçük dil şişmesi, hafif olduğu durumlarda evde uygulanabilecek yöntemlerle tedavi edilebilir. Sert besinlerin ağızda iyi öğütülmeden yutulması, bağışıklık sistemindeki zayıflık ve çeşitli enfeksiyonlar küçük dil şişmesine neden olabilir. Antibiyotik, gargara ya da boğaz spreyleri ile küçük dil şişmesi hızlıca iyileşebilmektedir. Küçük Dil Şişmesi Belirtileri Nelerdir?Küçük dil yani uvula dokusu boğazda yer alan konumundan dolayı kolaylıkla görülebilir ve nedenine bağlı olarak belirtileri de değişiklik gösterir. Uvulit yani küçük dil şişmesinin en yaygın belirtiler şu şekilde sıralanabilir: Boğazda ağrı ve rahatsızlık Boğazda yanma hissi Boğaz bölgesinde ve küçük dilde kaşınma Boğazda kızarıklık ve görülen enfeksiyon Solunum güçlüğü Yutkunma ve nefes almada zorluk Ses değişiklikleriKüçük dilde şişme ve bu belirtileri görüyorsanız uzman doktora başvurarak altında yatan nedeni araştırabilir. Buna yönelik doğru tedavinin uygulanmasını sağlayabilirsiniz.Küçük Dil Şişmesi Neden Olur?Küçük dil şişmesi, boğaz enfeksiyonu, alerjiler, sert gıdaların tüketilmesi, horlama ve genetik nedenlerle oluşabilir. Bunun yanında küçük dil şişmesine neden olan çeşitli faktörler vardır. En yaygın küçük dil şişmesi nedenlerinden bazıları şunlardır:Viral veya bakteriyel enfeksiyonlar: Bazı kişiler boğaz ağrısı, bademcik iltihabı, grip ve soğuk algınlığı gibi enfeksiyonların bir belirtisi olarak küçük dil şişmesine yakalanabilirler.Alerjiler: Evcil hayvan tüyü, toz, polen veya alerjik bazı besinler, küçük dil şişmesine neden olabilir.Tahriş edici ürünler: Tütün kullanımı veya bazı kimyasal maddeleri solumak küçük dil şişmesine neden olarak tahrişe sebebiyet verir ve iltihaba yol açar.Horlama: Şiddetli horlama veya uyku apnesi çoğunlukla şişmiş ya da ağrılı bir küçük dil ile ilişkilendirilmektedir.Bazı ilaçlar: Bazı ilaçların yan etkileri küçük dilinizin şişmesine sebebiyet verebilir.Dehidrasyon: Yeterli miktarda sıvı tüketiminin olmaması küçük dil şişmesine neden olur.Kronik asit reflü (GERD): Şiddetli olabilecek asit reflü boğazın ve küçük dilin tahriş olmasına yol açabilir.Travma: Bademcik ameliyatı gibi bazı cerrahi müdahalelerin sonucunda küçük dil yaralanabilir. Özellikle entübasyon sonucunda nefes borusuna esnek plastik tüpün yerleştirilmesi tahrişe neden olup küçük dilin şişmesine neden olabilir. Küçük Dil Şişmesi TedavisiKüçük dil şişmesini hızlı bir şekilde iyileştirmenin yolu altta yatan nedeni öğrenerek ona yönelik tedavinin uygulanmasıdır. Alerji sonucunda oluşan küçük dil şişmesine yönelik antihistaminik ilaçlardan yararlanılarak belirtilerin azalması sağlanabilir. Bademcik iltihabının sonucunda oluşuyorsa uzman doktor antibiyotik verebilir. Enfeksiyon sonucunda oluşuyorsa da şişliğin azalması için kortikosteroidlerden yararlanılır.Bunun yanında küçük dil şişmesine yönelik olarak bu tedaviler işe yaramazsa cerrahi müdahale gerekebilir. Bu cerrahi müdahale sonucunda küçük dilin bir kısmı ya da tamamı alınabilmektedir.Küçük Dil Şişmesi Nasıl Geçer? Ne İyi Gelir?Evde uygulayabileceğiniz bol sıvı tüketimi, gargara ya da boğaz pastili kullanımı küçük dil şişmesinin neden olduğu semptomların iyileşmesine yardım olur. Bunun yanında şu yöntemlerden de yararlanabilirsiniz: Boğazı nemli tutmak için bolca su tüketimi yapın İyice dinlenin Boğaz ağrısını azaltmak için pastillerden yararlanın Boğaz ağrısı ve yanmasını azaltmak için buz parçacıkları yiyin Tütün tüketiminden uzak durun Alerjen maddelerden kaçınmaya çalışınKüçük Dil Şişmesi Hakkında Sık Sorulan Sorular Küçük Dil Şişmesi Kaç Günde İyileşir?Küçük dil şişmesi iyileşme süreci kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Birçok kişi tedaviye başladıktan 2-3 gün içerisinde iyileşmeye başlar.Küçük Dil Şişmesi Bulaşıcı mı?Küçük dil şişmesi bulaşıcı olmasa da virüs ve bakteriler nedeniyle oluşuyorsa kişiden kişiye yayılma gösterebilir. Bakteri ya da enfeksiyon kaynaklı olarak ortaya çıktıysa sık sık elleri yıkamak önemlidir.Küçük Dil Şişmesi Cinsel Yolla Bulaşan Hastalık mı?Küçük dil şişmesi, cinsel yolla bulaşan bir hastalık veya enfeksiyon değildir. Fakat frengi ve bel soğukluğu gibi bazı cinsel yolla bulaşan hastalıkların olası bir belirtisi olarak ortaya çıkabilir.
Küçük Dil Şişmesi Nedir?Küçük dil şişmesi (uvulit), enfeksiyon, tahriş ve alerjilere bağlı olarak damağın arkasında yer alan uvula dokusunun şişmesi sonucunda soluk almada ve yutkunmada güçlüğüne neden olan hastalıktır. Kişinin hayat kalitesini etkileyerek rahatsız edici olan küçük dil şişmesi, hafif olduğu durumlarda evde uygulanabilecek yöntemlerle tedavi edilebilir. Sert besinlerin ağızda iyi öğütülmeden yutulması, bağışıklık sistemindeki zayıflık ve çeşitli enfeksiyonlar küçük dil şişmesine neden olabilir. Antibiyotik, gargara ya da boğaz spreyleri ile küçük dil şişmesi hızlıca iyileşebilmektedir. Küçük Dil Şişmesi Belirtileri Nelerdir?Küçük dil yani uvula dokusu boğazda yer alan konumundan dolayı kolaylıkla görülebilir ve nedenine bağlı olarak belirtileri de değişiklik gösterir. Uvulit yani küçük dil şişmesinin en yaygın belirtiler şu şekilde sıralanabilir:Küçük dilde şişme ve bu belirtileri görüyorsanız uzman doktora başvurarak altında yatan nedeni araştırabilir. Buna yönelik doğru tedavinin uygulanmasını sağlayabilirsiniz.Küçük Dil Şişmesi Neden Olur?Küçük dil şişmesi, boğaz enfeksiyonu, alerjiler, sert gıdaların tüketilmesi, horlama ve genetik nedenlerle oluşabilir. Bunun yanında küçük dil şişmesine neden olan çeşitli faktörler vardır. En yaygın küçük dil şişmesi nedenlerinden bazıları şunlardır:Viral veya bakteriyel enfeksiyonlar: Bazı kişiler boğaz ağrısı, bademcik iltihabı, grip ve soğuk algınlığı gibi enfeksiyonların bir belirtisi olarak küçük dil şişmesine yakalanabilirler.Alerjiler: Evcil hayvan tüyü, toz, polen veya alerjik bazı besinler, küçük dil şişmesine neden olabilir.Tahriş edici ürünler: Tütün kullanımı veya bazı kimyasal maddeleri solumak küçük dil şişmesine neden olarak tahrişe sebebiyet verir ve iltihaba yol açar.Horlama: Şiddetli horlama veya uyku apnesi çoğunlukla şişmiş ya da ağrılı bir küçük dil ile ilişkilendirilmektedir.Bazı ilaçlar: Bazı ilaçların yan etkileri küçük dilinizin şişmesine sebebiyet verebilir.Dehidrasyon: Yeterli miktarda sıvı tüketiminin olmaması küçük dil şişmesine neden olur.Kronik asit reflü (GERD): Şiddetli olabilecek asit reflü boğazın ve küçük dilin tahriş olmasına yol açabilir.Travma: Bademcik ameliyatı gibi bazı cerrahi müdahalelerin sonucunda küçük dil yaralanabilir. Özellikle entübasyon sonucunda nefes borusuna esnek plastik tüpün yerleştirilmesi tahrişe neden olup küçük dilin şişmesine neden olabilir. Küçük Dil Şişmesi TedavisiKüçük dil şişmesini hızlı bir şekilde iyileştirmenin yolu altta yatan nedeni öğrenerek ona yönelik tedavinin uygulanmasıdır. Alerji sonucunda oluşan küçük dil şişmesine yönelik antihistaminik ilaçlardan yararlanılarak belirtilerin azalması sağlanabilir. Bademcik iltihabının sonucunda oluşuyorsa uzman doktor antibiyotik verebilir. Enfeksiyon sonucunda oluşuyorsa da şişliğin azalması için kortikosteroidlerden yararlanılır.Bunun yanında küçük dil şişmesine yönelik olarak bu tedaviler işe yaramazsa cerrahi müdahale gerekebilir. Bu cerrahi müdahale sonucunda küçük dilin bir kısmı ya da tamamı alınabilmektedir.Küçük Dil Şişmesi Nasıl Geçer? Ne İyi Gelir?Evde uygulayabileceğiniz bol sıvı tüketimi, gargara ya da boğaz pastili kullanımı küçük dil şişmesinin neden olduğu semptomların iyileşmesine yardım olur. Bunun yanında şu yöntemlerden de yararlanabilirsiniz:Küçük Dil Şişmesi Hakkında Sık Sorulan Sorular Küçük Dil Şişmesi Kaç Günde İyileşir?Küçük dil şişmesi iyileşme süreci kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Birçok kişi tedaviye başladıktan 2-3 gün içerisinde iyileşmeye başlar.Küçük Dil Şişmesi Bulaşıcı mı?Küçük dil şişmesi bulaşıcı olmasa da virüs ve bakteriler nedeniyle oluşuyorsa kişiden kişiye yayılma gösterebilir. Bakteri ya da enfeksiyon kaynaklı olarak ortaya çıktıysa sık sık elleri yıkamak önemlidir.Küçük Dil Şişmesi Cinsel Yolla Bulaşan Hastalık mı?Küçük dil şişmesi, cinsel yolla bulaşan bir hastalık veya enfeksiyon değildir. Fakat frengi ve bel soğukluğu gibi bazı cinsel yolla bulaşan hastalıkların olası bir belirtisi olarak ortaya çıkabilir. | 3,640 |
470 | Hastalıklar | Larenjit | En yaygın nedeni viral enfeksiyon olan larenjit; tahriş, enfeksiyon veya aşırı kullanım nedeniyle ses kutusu olarak adlandırılan gırtlağın iltihaplanması durumudur.En yaygın nedeni viral enfeksiyon olan larenjit; tahriş, enfeksiyon veya aşırı kullanım nedeniyle ses kutusu olarak adlandırılan gırtlağın iltihaplanması durumudur.
Kişinin ses telleri normal çalıştığında, düzgün bir şekilde açılıp kapanarak titreşim yoluyla ses üretirler. Ancak ses telleri enfeksiyon sonucu şişip larenjit meydana geldiğinde içinden geçen sesler bozulur. Bu durumun sonucu olarak ses daha zayıf veya boğuk gelir. En yaygın belirtisi ses kısıklığı olan larenjit genellikle tehlikeli bir durum oluşturmaz ve kendiliğinden geçer. Uzun süren kronik larenjit durumlarında ise altında yatan neden belirlenmeye çalışılır.Larenjit Nedir?Larenjit, boğazı nefes borusuna bağlayan ses kutusunun (gırtlak) viral enfeksiyon, tahriş veya aşırı kullanım sonucu iltihaplanması ve şişmesidir. En sık görülen belirtisi ses kısıklığı olan larenjit genellikle tehlikeli bir durum değildir ve birkaç içinde kendiliğinden düzelir. Kısa sürede geçen larenjit akut larenjit, uzun süren larenjit ise kronik larenjit olarak ifade edilir.Yaygın nedenleri arasında soğuk algınlığı, grip, asit reflü ve aşırı sigara kullanımı yer alan larenjit, genel olarak kişisel bakım önerileri ve dinlenme sonucu iyileşir ve kişinin sesi normale döner. Ses kısıklığının daha uzun sürdüğü kronik larenjit vakalarında ise doktor tarafından altında yatan farklı bir nedenin varlığı araştırılır.Larenjit Türleri Nelerdir?Larenjit; etkisi kısa ve uzun süren larenjit şeklinde ikiye ayrılır. Etkisi kısa süren ve geçici kabul edilen larenjit çeşidi akut larenjit, daha şiddetli ve uzun süren ise kronik larenjit olarak adlandırılır.Akut larenjitSes tellerinin aşırı kullanımı sonucu geçici bir şekilde meydana gelen larenjit türü akut larenjit olarak kabul edilir. Diğer yandan bir enfeksiyondan dolayı da oluşabilir. Akut larenjite neden olan durumlar şöyledir: Konuşarak veya bağırarak ses tellerini aşırı zorlamak Viral enfeksiyon Bakteriyel enfeksiyon Sigara ve alkol tüketimiKronik larenjitKronik larenjit ise ses tellerinin tahriş edici maddelere aşırı maruz kalması sonucu uzun süren ve şiddetli bir larenjit çeşididir.Ses tellerinin tahriş olmasına bağlı gelişen kronik larenjitin nedenleri şunları içerir: Zararlı kimyasal ve alerjenlere uzun süre maruz kalma Asit reflü Sinüs enfeksiyonları Sigara içmekle birlikte sigara içenlerin yanında bulunmak Ses tellerini zorlamak veya aşırı kullanmakBunlarla birlikte ayrıca ses tellerinin yaşlılığa bağlı değişimi de kalıcı ses kısıklığıyla birlikte boğaz ağrısı ve larenjit benzeri belirtiler meydana getirebilir.Larenjit Neden Olur?Larenjit; ses tellerinin aşırı kullanımı, tahriş olması ve viral bir enfeksiyon kaynaklı meydana gelir. Özellikle enfeksiyon durumuna ise soğuk algınlığı ve grip sebebiyet verir. Bu sebeple belirtileri grip belirtileriyle de benzerlik gösterir. Yaygın görülen ilk belirtisi arasında ses kısıklığı yer alan larenjit belirtilerine ayrıca boğaz ağrısı, boğazda gıdıklanma hissi ve öksürük eşlik eder.Larenjit Belirtileri Nelerdir?Larenjitin sık görülen ve yaygın kabul edilen belirtisi ses tellerinin aşırı kullanımına bağlı gelişen ses kısıklığıdır. Ses kısıklığının yanında enfeksiyona bağlı olarak boğaz ağrısı, boğazda gıdıklanma, kuru öksürük, boğaz kuruluğu ve konuşurken zorlanma da belirtiler arasında yer alır.Viral enfeksiyona bağlı olarak ilk belirtisi ses kısıklığı olan larenjitin yaygın semptomları şunları içerir: Aşırı kullanıma bağlı ses kısıklığı veya ses kaybı Boğaz ağrısı Boğazda gıdıklanma hissi ve boğaz kuruluğu Kuru öksürük Konuşurken zorlanma hissi Sürekli boğazı temizleme ihtiyacı Burun tıkanıklığı veya burun akıntısı Düşük dereceli ateş Lenf bezlerinde şişlik Baş ağrısı Halsizlik, yorgunluk ve keyifsizlikLarenjit belirtileri genellikle ani ve hızlı bir şekilde kendisini gösterir ve kısa süre içinde kendiliğinde geçer. Eğer özellikle ses kısıklığı uzun süre devam ediyorsa bu durum kronik larenjit işaretidir ve ses kısıklığının altında yatanın tespit edilmesi gerekir.Larenjit Nasıl Teşhis Edilir?Larenjit olup olmadığının anlaşılması için ses kısıklığı, rahatsız edici kuru öksürük ve boğaz ağrısı gibi semptomlar size yardımcı olabilir. Bu semptomlar kısa süre içinde geçerse larenjit için tıbbi tedavi almanıza gerek kalmaz.Larenjit teşhisinde faydalanılan yöntemler şu şekildedir:Kültür alınmasıDoktor tarafından boğaz incelemesi sonrası boğazdan örnek alınması işlemidir. Numune daha sonra mikrop büyümesini teşvik eden bir maddeyle işlenir. Enfeksiyona neden olan mikroplar bulunursa kültür pozitif olarak değerlendirilir.Laringoskopi Ses tellerinin daha iyi görülebilmesi için burna veya ağza endoskop adı verilen ince, esnek ve küçük bir kameralı tüp yerleştirilir.BiyopsiSes tellerinizde nodül veya yumru varsa, doktor küçük bir doku örneği alıp bunu analiz için bir patoloji laboratuvarına gönderebilir.Larenjit Tedavisi Nasıl Yapılır?Larenjit genel olarak birkaç hafta içinde kendi kendine geçer. Bu süre zarfında ses tellerini dinlendirmek, bol su içmek ve bulunulan ortamın havasını nemlendirmek larenjitin geçmesi için önerilir. Ancak kronik larenjit olan kişiler antibiyotik tedavisi veya tıbbi müdahaleye ihtiyaç duyabilir.Kronik larenjit tedavileri; mide yanması, sigara veya aşırı alkol kullanımı gibi altta yatan nedenleri tedavi etmeyi amaçlar.Antibiyotik ilaçlar: Antibiyotik ilaçlar genellikle viral enfeksiyona bağlı larenjiti tedavi etmek ancak altında yatan neden bakteriyel enfeksiyonsa antibiyotik ilaçlar işe yarayabilir.Kortikosteroidler: Bazı durumlarda kortikosteroidler ses teli iltihabının iyileşmesine yardımcı olabilir. Bununla birlikte, bu tedavi yalnızca larenjit tedavisine acil bir ihtiyaç duyulduğunda kullanılır.İlaçların yanı sıra ses terapisi de larenjit tedavisinde faydalanılan yöntemler listesine eklenebilir. Nadir olarak larenjit tedavisi ameliyat olmayı da içerebilir.Larenjit Nasıl Önlenir?Ses tellerinin tahriş olmasının ve iltihaplanmasının önüne geçmek için kişisel olarak uygulanabilecek yollar söz konusudur.Larenjiti önlemek için yapılması gerekenler şunları içerir: Boğazın temizlenmesi için bol su için Ses tellerinin tahriş olmaması adına sigarayı bırakın Alkolden uzak durun, kafeini sınırlayın Asit reflü oluşmaması için baharatlı yiyeceklerden kaçının Sağlıklı ve düzenli beslenin Ellerinizi sık sık yıkayın ve kişisel hijyene önem verinLarenjit Hakkında Sık Sorulan SorularLarenjit ve farenjit arasındaki fark nedir?Boğaz ağrısının tıbbi terimi olan farenjit, iltihaplı farenks anlamına gelir ve burnunuzun arkasında başlar ve ses kutunuzun hemen üstünde biter. Larenjit iltihaplı bir gırtlak veya ses kutusu olarak adlandırılır. Gırtlak ise farenksinizin yakınında, nefes borunuzun hemen üstündedir. Aradaki fark vücuttaki konumlandırmalarıdır.Larenjit bulaşıcı mıdır?Larenjitin altında yatan neden viral veya bakteriyel bir enfeksiyonsa bu durum bulaşıcı olabilir.Larenjit tehlikeli midir?Kendiliğinden geçen akut larenjit durumu söz konusuysa bu durum tehlike içermez ancak özellikle ses kısıklığının uzun sürdüğü kronik larenjit vakalarında altında yatan daha ciddi bir durum araştırılır.
Kişinin ses telleri normal çalıştığında, düzgün bir şekilde açılıp kapanarak titreşim yoluyla ses üretirler. Ancak ses telleri enfeksiyon sonucu şişip larenjit meydana geldiğinde içinden geçen sesler bozulur. Bu durumun sonucu olarak ses daha zayıf veya boğuk gelir. En yaygın belirtisi ses kısıklığı olan larenjit genellikle tehlikeli bir durum oluşturmaz ve kendiliğinden geçer. Uzun süren kronik larenjit durumlarında ise altında yatan neden belirlenmeye çalışılır.Larenjit Nedir?Larenjit, boğazı nefes borusuna bağlayan ses kutusunun (gırtlak) viral enfeksiyon, tahriş veya aşırı kullanım sonucu iltihaplanması ve şişmesidir. En sık görülen belirtisi ses kısıklığı olan larenjit genellikle tehlikeli bir durum değildir ve birkaç içinde kendiliğinden düzelir. Kısa sürede geçen larenjit akut larenjit, uzun süren larenjit ise kronik larenjit olarak ifade edilir.Yaygın nedenleri arasında soğuk algınlığı, grip, asit reflü ve aşırı sigara kullanımı yer alan larenjit, genel olarak kişisel bakım önerileri ve dinlenme sonucu iyileşir ve kişinin sesi normale döner. Ses kısıklığının daha uzun sürdüğü kronik larenjit vakalarında ise doktor tarafından altında yatan farklı bir nedenin varlığı araştırılır.Larenjit Türleri Nelerdir?Larenjit; etkisi kısa ve uzun süren larenjit şeklinde ikiye ayrılır. Etkisi kısa süren ve geçici kabul edilen larenjit çeşidi akut larenjit, daha şiddetli ve uzun süren ise kronik larenjit olarak adlandırılır.Akut larenjitSes tellerinin aşırı kullanımı sonucu geçici bir şekilde meydana gelen larenjit türü akut larenjit olarak kabul edilir. Diğer yandan bir enfeksiyondan dolayı da oluşabilir. Akut larenjite neden olan durumlar şöyledir:Kronik larenjitKronik larenjit ise ses tellerinin tahriş edici maddelere aşırı maruz kalması sonucu uzun süren ve şiddetli bir larenjit çeşididir.Ses tellerinin tahriş olmasına bağlı gelişen kronik larenjitin nedenleri şunları içerir:Bunlarla birlikte ayrıca ses tellerinin yaşlılığa bağlı değişimi de kalıcı ses kısıklığıyla birlikte boğaz ağrısı ve larenjit benzeri belirtiler meydana getirebilir.Larenjit Neden Olur?Larenjit; ses tellerinin aşırı kullanımı, tahriş olması ve viral bir enfeksiyon kaynaklı meydana gelir. Özellikle enfeksiyon durumuna ise soğuk algınlığı ve grip sebebiyet verir. Bu sebeple belirtileri grip belirtileriyle de benzerlik gösterir. Yaygın görülen ilk belirtisi arasında ses kısıklığı yer alan larenjit belirtilerine ayrıca boğaz ağrısı, boğazda gıdıklanma hissi ve öksürük eşlik eder.Larenjit Belirtileri Nelerdir?Larenjitin sık görülen ve yaygın kabul edilen belirtisi ses tellerinin aşırı kullanımına bağlı gelişen ses kısıklığıdır. Ses kısıklığının yanında enfeksiyona bağlı olarak boğaz ağrısı, boğazda gıdıklanma, kuru öksürük, boğaz kuruluğu ve konuşurken zorlanma da belirtiler arasında yer alır.Viral enfeksiyona bağlı olarak ilk belirtisi ses kısıklığı olan larenjitin yaygın semptomları şunları içerir:Larenjit belirtileri genellikle ani ve hızlı bir şekilde kendisini gösterir ve kısa süre içinde kendiliğinde geçer. Eğer özellikle ses kısıklığı uzun süre devam ediyorsa bu durum kronik larenjit işaretidir ve ses kısıklığının altında yatanın tespit edilmesi gerekir.Larenjit Nasıl Teşhis Edilir?Larenjit olup olmadığının anlaşılması için ses kısıklığı, rahatsız edici kuru öksürük ve boğaz ağrısı gibi semptomlar size yardımcı olabilir. Bu semptomlar kısa süre içinde geçerse larenjit için tıbbi tedavi almanıza gerek kalmaz.Larenjit teşhisinde faydalanılan yöntemler şu şekildedir:Kültür alınmasıDoktor tarafından boğaz incelemesi sonrası boğazdan örnek alınması işlemidir. Numune daha sonra mikrop büyümesini teşvik eden bir maddeyle işlenir. Enfeksiyona neden olan mikroplar bulunursa kültür pozitif olarak değerlendirilir.Laringoskopi Ses tellerinin daha iyi görülebilmesi için burna veya ağza endoskop adı verilen ince, esnek ve küçük bir kameralı tüp yerleştirilir.BiyopsiSes tellerinizde nodül veya yumru varsa, doktor küçük bir doku örneği alıp bunu analiz için bir patoloji laboratuvarına gönderebilir.Larenjit Tedavisi Nasıl Yapılır?Larenjit genel olarak birkaç hafta içinde kendi kendine geçer. Bu süre zarfında ses tellerini dinlendirmek, bol su içmek ve bulunulan ortamın havasını nemlendirmek larenjitin geçmesi için önerilir. Ancak kronik larenjit olan kişiler antibiyotik tedavisi veya tıbbi müdahaleye ihtiyaç duyabilir.Kronik larenjit tedavileri; mide yanması, sigara veya aşırı alkol kullanımı gibi altta yatan nedenleri tedavi etmeyi amaçlar.Antibiyotik ilaçlar: Antibiyotik ilaçlar genellikle viral enfeksiyona bağlı larenjiti tedavi etmek ancak altında yatan neden bakteriyel enfeksiyonsa antibiyotik ilaçlar işe yarayabilir.Kortikosteroidler: Bazı durumlarda kortikosteroidler ses teli iltihabının iyileşmesine yardımcı olabilir. Bununla birlikte, bu tedavi yalnızca larenjit tedavisine acil bir ihtiyaç duyulduğunda kullanılır.İlaçların yanı sıra ses terapisi de larenjit tedavisinde faydalanılan yöntemler listesine eklenebilir. Nadir olarak larenjit tedavisi ameliyat olmayı da içerebilir.Larenjit Nasıl Önlenir?Ses tellerinin tahriş olmasının ve iltihaplanmasının önüne geçmek için kişisel olarak uygulanabilecek yollar söz konusudur.Larenjiti önlemek için yapılması gerekenler şunları içerir:Larenjit Hakkında Sık Sorulan SorularLarenjit ve farenjit arasındaki fark nedir?Boğaz ağrısının tıbbi terimi olan farenjit, iltihaplı farenks anlamına gelir ve burnunuzun arkasında başlar ve ses kutunuzun hemen üstünde biter. Larenjit iltihaplı bir gırtlak veya ses kutusu olarak adlandırılır. Gırtlak ise farenksinizin yakınında, nefes borunuzun hemen üstündedir. Aradaki fark vücuttaki konumlandırmalarıdır.Larenjit bulaşıcı mıdır?Larenjitin altında yatan neden viral veya bakteriyel bir enfeksiyonsa bu durum bulaşıcı olabilir.Larenjit tehlikeli midir?Kendiliğinden geçen akut larenjit durumu söz konusuysa bu durum tehlike içermez ancak özellikle ses kısıklığının uzun sürdüğü kronik larenjit vakalarında altında yatan daha ciddi bir durum araştırılır. | 4,893 |
471 | Hastalıklar | Leptospiroz | Leptospiroz, leptospira bakterisinin neden olduğu ve enfekte hayvanların idrarı yoluyla yayılan bakteriyel ve zoonotik kaynaklı bir hastalıktır. Leptospiroz hastalığı enfekte hayvanların idrarıyla doğrudan temas yoluyla veya idrarlarıyla kirlenmiş su, toprak veya yiyecek yoluyla insanlara bulaşabilir. Genellikle sıcak iklimlerde ortaya çıkabilen leptospiroz hastalığı yüksek ateş, baş ağrısı, kanama, kas ağrısı, titreme, göz kızarıklığı ve kusma gibi bazı belirtiler gösterir. Tedavi edilmediği takdirde leptospiroz böbrek ve karaciğer hasarına yol açabilir. Bu sebeple leptospirozun takibi ve tedavisi önemlidir. Bu doğrultuda antibiyotik tedavisi enfeksiyonu temizlemeye yardım ederLeptospiroz, leptospira bakterisinin neden olduğu ve enfekte hayvanların idrarı yoluyla yayılan bakteriyel ve zoonotik kaynaklı bir hastalıktır. Leptospiroz hastalığı enfekte hayvanların idrarıyla doğrudan temas yoluyla veya idrarlarıyla kirlenmiş su, toprak veya yiyecek yoluyla insanlara bulaşabilir. Genellikle sıcak iklimlerde ortaya çıkabilen leptospiroz hastalığı yüksek ateş, baş ağrısı, kanama, kas ağrısı, titreme, göz kızarıklığı ve kusma gibi bazı belirtiler gösterir. Tedavi edilmediği takdirde leptospiroz böbrek ve karaciğer hasarına yol açabilir. Bu sebeple leptospirozun takibi ve tedavisi önemlidir. Bu doğrultuda antibiyotik tedavisi enfeksiyonu temizlemeye yardım eder
Leptospiroz Nedir?Leptospiroz, hayvanlardan insanlara leptospira bakterisinin bulaşmasıyla geçen nadir bir bakteriyel hastalıktır.Leptospiroz hastalığı genellikle hayvan idrarı ile kirlenen su veya toprağın burna, ağza, gözlere veya cilde temas etmesiyle bulaşır. Bu bulaşma durumu kirlenmiş su, toprak veya besinler yoluyla olabilir.Leptospiroz, az sayıda insanda yaşamı tehdit eden bir hastalık olarak bilinen weil sendromuna dönüşebilen grip benzeri semptomlara neden olabilir. Bu semptomlar arasında yüksek ateş, baş ağrısı, kas ağrısı ve titreme yer alır.Zoonotik bir hastalık olarak da ifade edilebilen leptospiroz hastalığı sıcak iklimlerde daha çok görülebilir ve iki farklı türde görülme eğilimine sahiptir. Bunlar akut ve bağışıklık fazı şeklindedir.Nadir bir hastalık olmasının yanında görüldüğü takdirde ve tedavi edilmediğinde hem böbrek hem de karaciğer hasarına yol açabilme riski bulunan leptospiroz hastalığının teşhis ve tedavisi önemlidir.Leptospiroz Evreleri Leptospiroz hastalığının iki evresi söz konusudur. Bunlar leptospiremik evre ve bağışıklık fazıdır. Bu iki evre ise şu şekilde açıklanabilir:Leptospiremik evreLeptospiremik evresinde kişi ani bir şekilde grip benzeri semptomlar yaşayabilir. Leptospira bakterisine ilk kez maruz kalınmasının ardından geçen birkaç gün ila birkaç hafta sonra bu belirtiler görülmeye başlanır. Semptomlar ise 10 güne kadar sürebilir.Bağışıklık fazı Bağışıklık fazına geçen hastalık vakalarında leptospira bakterisi artık organlara ve özellikle de böbreklere geçmiş olabilir. Bu bakteriler idrar testlerinde ortaya çıkar ve vücut bakteriye karşı koruma (antikorlar) oluşturur. Bağışıklık fazında weil sendromu adı verilen ve iç kanamaya, böbrek hasarına ve sarılığa (cilt ve gözlerin sararması) neden olan başka bir hastalığa yakalanma riski de söz konusu olabilir. Bu sebeple hastalığın erken teşhisi kritik önem taşır.Leptospiroz Neden Olur?Leptospiroz hastalığı, leptospira bakterisinin hayvanlardan insanlara bulaşması sonucunda meydana gelir. Bu hastalık enfekte hayvanların idrarının kirli sular, toprak veya besinler yoluyla insanlara ulaşması sonucu ortaya çıkar ve insanları bu şekilde etkiler.Leptospiroz hastalığının riski genellikle bir deprem, kasırga veya sel gibi doğal afetlerden sonra insanlar kirli su veya toprakla temas ettiğinde artar. Bu zamanlarda insanların temiz ve güvenli suya ulaşımı daha zor olduğu için sularla temas mecburi hale gelir. Bu da hastalıkların görülme riskini artırabilir.Leptospiroz Belirtileri Leptospiroz hastalığı çeşitli semptomlara yol açabilir ancak yaygın görülen belirtiler arasında yüksek ateş, baş ağrısı, kas ağrıları, titreme, mide bulantısı, kusma, sarılık, göz kızarıklığı, karın ağrısı ve ishal yer alır. Bunların şiddeti hastalığın seyrine göre değişebilir.Leptospiroz hastalığının belirtileri genel olarak şunları içerir: Yüksek ateş Baş ağrısı Kas ağrıları Titreme Mide bulantısı ve kusma Sarılık Göz kızarıklığı Karın ağrısı İshalŞiddetli leptospirozis (weil sendromu) belirtileri ise üç ila 10 gün sonra başlayabilir ve bu belirtileri şu şekilde olabilir: Kanlı öksürük (hemoptizi) Göğüs ağrısı Nefes almada zorluk Cildinizde veya gözlerinizde şiddetli sararma Siyah, katran kıvamında dışkı İdrarda kan (hematüri) İdrar miktarında azalma Peteşi adı verilen ciltte döküntüye benzeyen düz, kırmızı lekelerLeptospiroz Hastalığı Nasıl Bulaşır?Leptospiroz hastalığı genellikle leptospira bakterisini taşıyan hayvanların idrarından insanlara yayılır. Neredeyse tüm memeli hayvanlar leptospiroz hastalığına yakalanabilir.Leptospiroz hastalığı ile enfekte olan hayvanlar suyu veya toprağı kirletebilir ve bu da bakteriyi diğer hayvanlara veya insanlara yayma özelliği taşır. Leptospiroz hastalığının bulaşma kaynakları şu şekildedir: Leptospirozisli bir hayvanın idrarına veya diğer vücut sıvılarına doğrudan temas etmek Kirli suyun veya toprağın göze, burna, ağza veya ciltteki bir yarayla temas etmesiLeptostiroz Teşhisi Leptospiroz için öncelikle doktor tarafından fiziksel muayene yapılır ve kişinin yaşadığı belirtiler dikkate alınır. Akabinde gerekirse tahlil veya görüntüleme testlerine başvurulabilir. Bunlar ise kan tahlili, idrar testi, göğüs röntgeni veya BT taraması olabilir.Leptospiroz Tedavisi Leptospiroz hastalığı genellikle antibiyotik yoluyla tedavi edilir. Uzman doktor tarafından, kişinin yaşadığı belirtiler doğrultusunda çeşitli yollarla teşhis konduysa antibiyotikler mümkün olan en kısa sürede kişiye verilmeli ve kullanılmaya başlanmalıdır.Leptospiroz semptomları daha şiddetli olan kişilerde ise intravenöz antibiyotiklere ihtiyaç duyulabilir. Antibiyotikler sayesinde uygulanan erken tedavi, hastalığın ciddi şekilde ilerlemesini önlemeye ve hastalık süresini kısaltmaya yardımcı olabilir.Bu bilgiler dışında hastalık eğer farklı organları da etkilemişse kişinin hastanede tedavisi gerekebilir. Daha şiddetli vakalar için hastalığın takibi ve tedavisi önemlidir.Leptospiroz Hakkında Sık Sorulan SorularLeptospiroz hastalığı ne demek?Leptospiroz, insanlardaki şiddetli hali weil hastalığı olarak da bilinen, leptospira cinsindeki spiral şekilli birkaç bakteri türünün neden olduğu zoonotik bir hastalıktır.Weil hastalığı nedir?Weil hastalığı, hayvanlardan insanlara bulaşan leptospiroz hastalığın farklı organlara yayılarak daha şiddetli seyreden versiyonudur. Weil hastalığında karaciğer ve böbrekler olumsuz etkilenebilir. En yaygın bulgu ise sarılıktır.Leptospiroz tehlikeli bir hastalık mı?Leptospiroz hastalığı vakalarının birçoğu hafif geçirilir ve tedaviye ihtiyaç duymaz. Özellikle belirtilerin takibi önemlidir. Ancak semptomların kötüleştiği veya yeni semptomların ortaya çıktığı durumlarda doktora başvurmak gerekir. Weil sendromunun herhangi bir semptomunun yaşandığı durumlarda ise kişi kontrol altına alınmalıdır.Leptospiroz hastalığı ne kadar sürer?Leptospiroz hastalığının belirtileri genellikle birkaç günden birkaç haftaya kadar değişkenlik gösterir. Eğer şiddetli bir vaka söz konusuysa bu süre uzayabilir ve kişi hastanede tedaviye ihtiyaç duyabilir.Leptospiroz hastalığın diğer isimleri nelerdir?Leptospirpz hastalığı aynı zamanda domuz çobanı hastalığı, pirinç tarlası hastalığı, bataklık ateşi ve weil hastalığı isimleriyle de anılır. Özellikle weil hastalığı, leptospirozun ağır formunu ifade eder.
Leptospiroz Nedir?Leptospiroz, hayvanlardan insanlara leptospira bakterisinin bulaşmasıyla geçen nadir bir bakteriyel hastalıktır.Leptospiroz hastalığı genellikle hayvan idrarı ile kirlenen su veya toprağın burna, ağza, gözlere veya cilde temas etmesiyle bulaşır. Bu bulaşma durumu kirlenmiş su, toprak veya besinler yoluyla olabilir.Leptospiroz, az sayıda insanda yaşamı tehdit eden bir hastalık olarak bilinen weil sendromuna dönüşebilen grip benzeri semptomlara neden olabilir. Bu semptomlar arasında yüksek ateş, baş ağrısı, kas ağrısı ve titreme yer alır.Zoonotik bir hastalık olarak da ifade edilebilen leptospiroz hastalığı sıcak iklimlerde daha çok görülebilir ve iki farklı türde görülme eğilimine sahiptir. Bunlar akut ve bağışıklık fazı şeklindedir.Nadir bir hastalık olmasının yanında görüldüğü takdirde ve tedavi edilmediğinde hem böbrek hem de karaciğer hasarına yol açabilme riski bulunan leptospiroz hastalığının teşhis ve tedavisi önemlidir.Leptospiroz Evreleri Leptospiroz hastalığının iki evresi söz konusudur. Bunlar leptospiremik evre ve bağışıklık fazıdır. Bu iki evre ise şu şekilde açıklanabilir:Leptospiremik evreLeptospiremik evresinde kişi ani bir şekilde grip benzeri semptomlar yaşayabilir. Leptospira bakterisine ilk kez maruz kalınmasının ardından geçen birkaç gün ila birkaç hafta sonra bu belirtiler görülmeye başlanır. Semptomlar ise 10 güne kadar sürebilir.Bağışıklık fazı Bağışıklık fazına geçen hastalık vakalarında leptospira bakterisi artık organlara ve özellikle de böbreklere geçmiş olabilir. Bu bakteriler idrar testlerinde ortaya çıkar ve vücut bakteriye karşı koruma (antikorlar) oluşturur. Bağışıklık fazında weil sendromu adı verilen ve iç kanamaya, böbrek hasarına ve sarılığa (cilt ve gözlerin sararması) neden olan başka bir hastalığa yakalanma riski de söz konusu olabilir. Bu sebeple hastalığın erken teşhisi kritik önem taşır.Leptospiroz Neden Olur?Leptospiroz hastalığı, leptospira bakterisinin hayvanlardan insanlara bulaşması sonucunda meydana gelir. Bu hastalık enfekte hayvanların idrarının kirli sular, toprak veya besinler yoluyla insanlara ulaşması sonucu ortaya çıkar ve insanları bu şekilde etkiler.Leptospiroz hastalığının riski genellikle bir deprem, kasırga veya sel gibi doğal afetlerden sonra insanlar kirli su veya toprakla temas ettiğinde artar. Bu zamanlarda insanların temiz ve güvenli suya ulaşımı daha zor olduğu için sularla temas mecburi hale gelir. Bu da hastalıkların görülme riskini artırabilir.Leptospiroz Belirtileri Leptospiroz hastalığı çeşitli semptomlara yol açabilir ancak yaygın görülen belirtiler arasında yüksek ateş, baş ağrısı, kas ağrıları, titreme, mide bulantısı, kusma, sarılık, göz kızarıklığı, karın ağrısı ve ishal yer alır. Bunların şiddeti hastalığın seyrine göre değişebilir.Leptospiroz hastalığının belirtileri genel olarak şunları içerir:Şiddetli leptospirozis (weil sendromu) belirtileri ise üç ila 10 gün sonra başlayabilir ve bu belirtileri şu şekilde olabilir:Leptospiroz Hastalığı Nasıl Bulaşır?Leptospiroz hastalığı genellikle leptospira bakterisini taşıyan hayvanların idrarından insanlara yayılır. Neredeyse tüm memeli hayvanlar leptospiroz hastalığına yakalanabilir.Leptospiroz hastalığı ile enfekte olan hayvanlar suyu veya toprağı kirletebilir ve bu da bakteriyi diğer hayvanlara veya insanlara yayma özelliği taşır. Leptospiroz hastalığının bulaşma kaynakları şu şekildedir:Leptostiroz Teşhisi Leptospiroz için öncelikle doktor tarafından fiziksel muayene yapılır ve kişinin yaşadığı belirtiler dikkate alınır. Akabinde gerekirse tahlil veya görüntüleme testlerine başvurulabilir. Bunlar ise kan tahlili, idrar testi, göğüs röntgeni veya BT taraması olabilir.Leptospiroz Tedavisi Leptospiroz hastalığı genellikle antibiyotik yoluyla tedavi edilir. Uzman doktor tarafından, kişinin yaşadığı belirtiler doğrultusunda çeşitli yollarla teşhis konduysa antibiyotikler mümkün olan en kısa sürede kişiye verilmeli ve kullanılmaya başlanmalıdır.Leptospiroz semptomları daha şiddetli olan kişilerde ise intravenöz antibiyotiklere ihtiyaç duyulabilir. Antibiyotikler sayesinde uygulanan erken tedavi, hastalığın ciddi şekilde ilerlemesini önlemeye ve hastalık süresini kısaltmaya yardımcı olabilir.Bu bilgiler dışında hastalık eğer farklı organları da etkilemişse kişinin hastanede tedavisi gerekebilir. Daha şiddetli vakalar için hastalığın takibi ve tedavisi önemlidir.Leptospiroz Hakkında Sık Sorulan SorularLeptospiroz hastalığı ne demek?Leptospiroz, insanlardaki şiddetli hali weil hastalığı olarak da bilinen, leptospira cinsindeki spiral şekilli birkaç bakteri türünün neden olduğu zoonotik bir hastalıktır.Weil hastalığı nedir?Weil hastalığı, hayvanlardan insanlara bulaşan leptospiroz hastalığın farklı organlara yayılarak daha şiddetli seyreden versiyonudur. Weil hastalığında karaciğer ve böbrekler olumsuz etkilenebilir. En yaygın bulgu ise sarılıktır.Leptospiroz tehlikeli bir hastalık mı?Leptospiroz hastalığı vakalarının birçoğu hafif geçirilir ve tedaviye ihtiyaç duymaz. Özellikle belirtilerin takibi önemlidir. Ancak semptomların kötüleştiği veya yeni semptomların ortaya çıktığı durumlarda doktora başvurmak gerekir. Weil sendromunun herhangi bir semptomunun yaşandığı durumlarda ise kişi kontrol altına alınmalıdır.Leptospiroz hastalığı ne kadar sürer?Leptospiroz hastalığının belirtileri genellikle birkaç günden birkaç haftaya kadar değişkenlik gösterir. Eğer şiddetli bir vaka söz konusuysa bu süre uzayabilir ve kişi hastanede tedaviye ihtiyaç duyabilir.Leptospiroz hastalığın diğer isimleri nelerdir?Leptospirpz hastalığı aynı zamanda domuz çobanı hastalığı, pirinç tarlası hastalığı, bataklık ateşi ve weil hastalığı isimleriyle de anılır. Özellikle weil hastalığı, leptospirozun ağır formunu ifade eder. | 4,858 |
472 | Hastalıklar | Liken Planus | Deride, ağızda ya da saçta görülen liken planus hastalığı, kaşıntı yapan ve kaşıdıkça lezyonların arttığı bir rahatsızlık olarak karşımıza çıkıyor. Kanamalı lezyonlar ile görülen liken planus, kanser açısından risk teşkil ediyor. Saçlı deride çıktığında ise kalıcı saç kayıplarına neden olabiliyor. Bu hastalıkta erken tanı, doğru tedavi planlaması ve düzenli takipler önem taşıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Asude Karapolat, liken planus ve tedavi yöntemi ile ilgili bilgi verdi.Deride, ağızda ya da saçta görülen liken planus hastalığı, kaşıntı yapan ve kaşıdıkça lezyonların arttığı bir rahatsızlık olarak karşımıza çıkıyor. Kanamalı lezyonlar ile görülen liken planus, kanser açısından risk teşkil ediyor. Saçlı deride çıktığında ise kalıcı saç kayıplarına neden olabiliyor. Bu hastalıkta erken tanı, doğru tedavi planlaması ve düzenli takipler önem taşıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Asude Karapolat, liken planus ve tedavi yöntemi ile ilgili bilgi verdi.
Liken planus nedir?Liken planus başlıca deri ve ağız, genital bölge mukozalarını etkileyen kaşıntılı enflamatuvar bir deri hastalığıdır. Hastalıktan tırnaklar ve saçlı deri de etkilenebilmektedir. Sebebi tam olarak bilinmese de immün sistem kökenli olabileceği düşünülmektedir. Hepatit C gibi enfeksiyonlarla birlikte olabilmektedir. Bazı ilaçlar, diş tedavileri hastalık oluşumunda önemli yer tutmaktadır.Liken planus belirtiler nelerdir?Deri lezyonları morumsu renkli, kaşıntılı, düzgün yüzeyli, 3-5mm çapında, deriden kabarık yassı kabarıklıklar şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bazen lezyonların üzerinde beyaz ince çizgilenmeler gözlenebilir. Lezyonlar vücudun birçok bölgesinde yer alabilmekle birlikte, özellikle el ve ayak bileklerinin iç yüzünde simetrik olarak yerleşim gösterir. Kişinin kaşıdığı bölgede yeni lezyon çıkması hastalığın bir diğer özelliğidir. Tırnakta incelmeler, kırılmalar, çentiklenmeler, şekil bozuklukları olabilmektedir. Ağız mukozasında beyaz ağsı görünüm en sık izlenen klinik tiptir. Yine kanamalı erozyonlarla seyreden formu da vardır ve kanser gelişimi için risk teşkil etmektedir. Saçta ise kalıcı saç kayıplarına neden olabilir.Liken planus tanısı nasıl konulur?Tanı klinik olarak ve lezyondan biyopsi alınarak histopatolojik inceleme yolu ile konur.Liken planus tedavisi nasıldır?Liken planus tedavisinde en sık kullanılan ajanlar kortizonlu kremlerdir. Yine ağız içinde yer alan lezyonlara kortizonlu bölgesel iğne tedavileri yapılabilmektedir. Topikal kalsinörin inhibitörleri bir diğer tedavi seçeneğidir. Şiddetli hastalıkta ise kortikosteroidli tabletler, ultraviyole tedavileri (fototerapi), A vitamini türevi kapsüller kullanılır. Siklosporin, metotreksat gibi immunsupresif tedaviler yanı sıra dapson da diğer tedavi seçeneğidir. Saçlı deri tutulumunda klorokin, hidroksiklorokin ile tedavide başarılı sonuçlar elde edilmektedir. Cilt tutulumunda lezyonlar iyileşirken yerinde kahverengimsi lekeler bırakabilmektedir.Liken planus hakkında sık sorulan sorularSaçta liken planus nasıl olur?Saçlı deride liken planus kıl foliküllerini otoimmün olarak etkileyen ve kalıcı saç kaybına yol açan tedavisi zor bir hastalıktır.Ağızda liken planus nasıl olur?Ağızda liken planus yani oral liken planus retiküler, eritematöz (atrofik) ve eroziv-ülseratif büllöz olmak üzere klinik formlar karşımıza çıkar. En sık gözlenen ise retiküler yani ağsı olarak ifade edilen görünümde beyaz plaklardır. En sık yanak mukozasında, dil sırtında ve diş etinde görülür. Yine dudak mukozası da yerleşim bölgelerindendir. Erozif, büllöz ve atrofik formlarda yanma hissi daha sıktır ve şiddetli ağrıya neden olurlar. Lezyonlarda kanama gözlenebilir. Tat almada bozulma ve yemek yemede güçlük oluşabilir. Kanser gelişimi açısından dikkat edilmesi gereken bir formdur.Liken planus kesin çözümü var mıdır?Liken planusun kesin çözümü yoktur. Kronik seyreden bir hastalıktır. Ataklarla seyreder. Takip gerektirir.
Liken planus nedir?Liken planus başlıca deri ve ağız, genital bölge mukozalarını etkileyen kaşıntılı enflamatuvar bir deri hastalığıdır. Hastalıktan tırnaklar ve saçlı deri de etkilenebilmektedir. Sebebi tam olarak bilinmese de immün sistem kökenli olabileceği düşünülmektedir. Hepatit C gibi enfeksiyonlarla birlikte olabilmektedir. Bazı ilaçlar, diş tedavileri hastalık oluşumunda önemli yer tutmaktadır.Liken planus belirtiler nelerdir?Deri lezyonları morumsu renkli, kaşıntılı, düzgün yüzeyli, 3-5mm çapında, deriden kabarık yassı kabarıklıklar şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bazen lezyonların üzerinde beyaz ince çizgilenmeler gözlenebilir. Lezyonlar vücudun birçok bölgesinde yer alabilmekle birlikte, özellikle el ve ayak bileklerinin iç yüzünde simetrik olarak yerleşim gösterir. Kişinin kaşıdığı bölgede yeni lezyon çıkması hastalığın bir diğer özelliğidir. Tırnakta incelmeler, kırılmalar, çentiklenmeler, şekil bozuklukları olabilmektedir. Ağız mukozasında beyaz ağsı görünüm en sık izlenen klinik tiptir. Yine kanamalı erozyonlarla seyreden formu da vardır ve kanser gelişimi için risk teşkil etmektedir. Saçta ise kalıcı saç kayıplarına neden olabilir.Liken planus tanısı nasıl konulur?Tanı klinik olarak ve lezyondan biyopsi alınarak histopatolojik inceleme yolu ile konur.Liken planus tedavisi nasıldır?Liken planus tedavisinde en sık kullanılan ajanlar kortizonlu kremlerdir. Yine ağız içinde yer alan lezyonlara kortizonlu bölgesel iğne tedavileri yapılabilmektedir. Topikal kalsinörin inhibitörleri bir diğer tedavi seçeneğidir. Şiddetli hastalıkta ise kortikosteroidli tabletler, ultraviyole tedavileri (fototerapi), A vitamini türevi kapsüller kullanılır. Siklosporin, metotreksat gibi immunsupresif tedaviler yanı sıra dapson da diğer tedavi seçeneğidir. Saçlı deri tutulumunda klorokin, hidroksiklorokin ile tedavide başarılı sonuçlar elde edilmektedir. Cilt tutulumunda lezyonlar iyileşirken yerinde kahverengimsi lekeler bırakabilmektedir.Liken planus hakkında sık sorulan sorularSaçta liken planus nasıl olur?Saçlı deride liken planus kıl foliküllerini otoimmün olarak etkileyen ve kalıcı saç kaybına yol açan tedavisi zor bir hastalıktır.Ağızda liken planus nasıl olur?Ağızda liken planus yani oral liken planus retiküler, eritematöz (atrofik) ve eroziv-ülseratif büllöz olmak üzere klinik formlar karşımıza çıkar. En sık gözlenen ise retiküler yani ağsı olarak ifade edilen görünümde beyaz plaklardır. En sık yanak mukozasında, dil sırtında ve diş etinde görülür. Yine dudak mukozası da yerleşim bölgelerindendir. Erozif, büllöz ve atrofik formlarda yanma hissi daha sıktır ve şiddetli ağrıya neden olurlar. Lezyonlarda kanama gözlenebilir. Tat almada bozulma ve yemek yemede güçlük oluşabilir. Kanser gelişimi açısından dikkat edilmesi gereken bir formdur.Liken planus kesin çözümü var mıdır? | 2,601 |
473 | Hastalıklar | Liken Skleroz | Liken skleroz, cilt yüzeyinde kaşıntı ve beyazlama gibi durumlara neden olan iltihaplı deri hastalığı olarak bilinir. Genital bölgede ortaya çıkan bu durum vücudun diğer alanlarında da görülebilir. Deride incelme, beyaz lekeler, çatlaklar ve kaşıntı gibi belirtiler liken skleroz belirtileri arasında yer alır. Liken skleroz tedavisi, doktorun kontrolün ardında belirlenerek kortikosteroid kremler, nemlendiriciler içerebilir. Bunun yanında erken teşhis de oluşacak semptomların kontrol altına alınmasında önemli rol oynar.Liken skleroz, cilt yüzeyinde kaşıntı ve beyazlama gibi durumlara neden olan iltihaplı deri hastalığı olarak bilinir. Genital bölgede ortaya çıkan bu durum vücudun diğer alanlarında da görülebilir. Deride incelme, beyaz lekeler, çatlaklar ve kaşıntı gibi belirtiler liken skleroz belirtileri arasında yer alır. Liken skleroz tedavisi, doktorun kontrolün ardında belirlenerek kortikosteroid kremler, nemlendiriciler içerebilir. Bunun yanında erken teşhis de oluşacak semptomların kontrol altına alınmasında önemli rol oynar.
Liken Skleroz Nedir?Liken skleroz, özellikle genital bölgede gelişen kronik olarak ortaya çıkan bir inflamatuar bir cilt hastalığıdır. Oluşan bu durum cildin yapısının bozulmasına, cildin incelmesine ve beyaz lezyonların oluşmasına neden olabilir. Kadın, erkek ve çocuklarda görülebilen bir durum olan liken skleroz, menopoz sonrasındaki kadınlarda da yaygın olarak görülebilir. Genital bölge ciddi şekilde etkilendiği durumda ise cinsel ilişki sırasında veya idrar yaparken ağrı hissedilebilir. Liken skleroz, bağışıklık sistemindeki bozukluklar, genetik faktörler ve hormonal bozukluklar nedeniyle ortaya çıkabilir.Liken Skleroz Belirtileri Nelerdir?Liken skleroz belirtileri, cilt yüzeyinde görülen beyazlık, şiddetli kaşıntı ve cildin incelmesi gibi belirtilerle kendini gösterebilir. Ciltte meydana gelen yamalar da liken skleroz belirtileri arasında yer alır. Belirtiler ortaya çıktığında, genellikle genital ve anal bölgelerin cilt yüzeyi etkilenir. Fakat bunların yanında sırt, omuzlar, üst kollar ve göğüslerde de görülebilir.Liken skleroz belirtileri şöyle açıklanabilir: Genital bölgede rahatsızlık veren şiddetli kaşıntı Genital veya anal bölgede beyaz renkli lekeler ve parlak yamalar Derinin incelmesi İdrar yaparken, cinsel ilişki sırasında veya sonrasında ağrı ya da yanma hissi Cilt yüzeyinde çatlama, hafif kanama ve açık yaralar Cilt kahverengi veya grimsi bir ton alarak renk değiştirmesi Cildin büzüşmesi ve vajina girişinin daralması Bazı faktörlere bağlı olarak derinin kalınlaşmasıKadınlarda liken skleroz belirtileri şöyle sıralanabilir: Cinsel ilişki sırasında ağrı (disparoni) Vajinal girişte daralma Vulvada beyaz plaklar ve incelmeErkeklerde liken skleroz belirtileri şöyle sıralanabilir: İdrar yaparken ağrı çekme Penis başında beyazlaşma ve incelme Fimozis (penis derisinin daralması)Çocuklarda liken skleroz belirtileri şöyle sıralanabilir:Çocuklarda da görülebilen bir durum olan liken skleroz, pişik ya da mantar enfeksiyonu gibi belirtilere neden olabilir.Liken Skleroz Neden Olur?Liken sklerozun nedeni tam olarak bilinmese de hastalığın gelişmesinde otoimmün bozukluklar, genetik yatkınlık, hormonal değişiklikler, ve psikolojik durumlar gibi çeşitli faktörlerin rol oynar. Liken skleroz nedenleri şöyle sıralanabilir:Otoimmün bozukluklarLiken skleroz, bağışıklık sisteminin sağlıklı olarak kabul edilen cilt hücrelerine saldırmasıyla ortaya çıkabilir. Bu da tiroid hastalıkları, lupus ve vitiligo gibi diğer otoimmün hastalıklarla ilişkili olduğunu gösterebilir.Genetik yatkınlıkAile geçmişinde otoimmün hastalık veya liken skleroz gibi hastalıklar yer aldığında bu durum genetik yatkınlık olarak değerlendirebilir.Hormonal değişikliklerMenopoz sonrasında östrojen seviyelerindeki düşüş görüldüğü durumda kadınlarda liken skleroz görülme olasılığı da artabilir. Ergenlik döneminde ya da menopoz öncesi de nadiren de olsa görülür.Enfeksiyonlar ve travmaDeri yüzeyinde meydana gelen tahriş gibi travmalar da enfeksiyon hastalıklarını tetikleyerek liken skleroza neden olabilir. Bu durum kronik idrar veya vajinal enfeksiyonlar riski artmasına sebebiyet verir.Cilt hassas oluşu ve alerjik tepkilerCilt yapısı hassas olan kişilerde alerjenlere maruz kalma daha açık hale gelebilir. Bu da hastalığın ortaya çıkmasında rol oynar. Bu duruma dar kıyafetlerin neden olduğu sürtünme ve tahriş de tetikleyici olarak değerlendirilir.Psikolojik ve stres faktörleriPsikolojik durumlar ve stres gibi faktörler otoimmün hastalıkların tetiklenmesine neden olabilir. Psikolojik stres, bağışıklık sistemi tepkilerini etkilenmesine neden olarak liken skleroza yol açabilir ya da mevcut hastalığı kötüleşmesine zemin hazırlar.Liken Skleroz Teşhisi Nasıl Olur?Liken skleroz teşhisi genellikle bir dermatolog veya kadın doğum uzmanı tarafından teşhis edilir. Bu teşhis sürecinde doktor kişiden gerekli testler talep edebilir. Liken skleroz teşhisi için izlenen adımlar şöyle sıralanır: Kişinin tıbbi geçmişi ve aile öyküsü dinlenir Otoimmün hastalıklar veya benzeri cilt problemleri olup olmadığı sorgulanır Kişinin belirtileri hakkında detaylı bilgi alınır Doktor, genital veya anal bölgelerdeki cilt değişikliklerini inceler Ciltte meydana gelen bir lezyon varsa ayrıntılı inceleme için dermatoskopiden yararlanılır Kesin teşhis yapmak adına etkilenen bölgeden küçük bir doku örneği alınabilir Otoimmün hastalıkları ve diğer sağlık sorunlarını değerlendirmek için kan testleri uygulanabilirLiken Skleroz Tedavisi Nasıl Olur?Liken skleroz tedavisi, hastalığın belirtilerin hafifletilmesi, ilerlemesinin durdurulması ve günlük yaşam kalitesinin artırılması amacıyla planlanır. Belirtisine bağlı olarak tedavi seçenekleri belirlenir ve kontrol altına alınır. Liken skleroz tedavisi için uygulanabilecek yöntemler şöyle sıralanabilir: Topikal kortikosteroidlerden yararlanarak iltihabın azaltılması hedeflenir İmmünomodülatör ilaçlar sayesinde otoimmün hastalıkların tedavisinden yararlanılır Ciltteki kuruluğu ve tahrişi azaltmak için nemlendirici kremler ve merhemler önerilir Şiddetli vakalarda veya tedaviye yanıt vermeyen durumlarda ise cerrahi müdahale gerekebilir Cinsel ilişki sırasında ağrı yaşayan kişiler için pelvik taban fizik tedavisi önerilebilirLiken skleroz tedavisinde kişinin ihtiyaçlarına göre özelleştirilebilir. Erken tanı ve uygun tedavi, hastalığın ilerlemesini önleyerek ve semptomları yönetmeye yardımcı olur. Liken skleroz belirtileri görüldüğü durumda doktora başvurmak ve düzenli takip yaptırmak gerekir.Liken Skleroz Hakkında Sık Sorulan SorularLiken sklerozda kimler risk altındadır?Liken skleroz menopoz sonrasındaki kadınlarda yaygın olarak görülebilir. Erkeklerde daha az görülen bu durum sünnetsiz erkeklerde riskin artmasına neden olur. Ergenliğe girmemiş olan kız çocuklarında da nadir olarak ortaya çıkabilir.Liken skleroz kanser mi?Liken skleroz, kanser türü değildir. Kronik ve iltihaplı olarak görülen bir deri rahatsızlığıdır. Tedavi edilmediği durumda skuamöz hücreli karsinom yani bir tür cilt kanseri gelişme riski artabilir.
Liken Skleroz Nedir?Liken skleroz, özellikle genital bölgede gelişen kronik olarak ortaya çıkan bir inflamatuar bir cilt hastalığıdır. Oluşan bu durum cildin yapısının bozulmasına, cildin incelmesine ve beyaz lezyonların oluşmasına neden olabilir. Kadın, erkek ve çocuklarda görülebilen bir durum olan liken skleroz, menopoz sonrasındaki kadınlarda da yaygın olarak görülebilir. Genital bölge ciddi şekilde etkilendiği durumda ise cinsel ilişki sırasında veya idrar yaparken ağrı hissedilebilir. Liken skleroz, bağışıklık sistemindeki bozukluklar, genetik faktörler ve hormonal bozukluklar nedeniyle ortaya çıkabilir.Liken Skleroz Belirtileri Nelerdir?Liken skleroz belirtileri, cilt yüzeyinde görülen beyazlık, şiddetli kaşıntı ve cildin incelmesi gibi belirtilerle kendini gösterebilir. Ciltte meydana gelen yamalar da liken skleroz belirtileri arasında yer alır. Belirtiler ortaya çıktığında, genellikle genital ve anal bölgelerin cilt yüzeyi etkilenir. Fakat bunların yanında sırt, omuzlar, üst kollar ve göğüslerde de görülebilir.Liken skleroz belirtileri şöyle açıklanabilir:Kadınlarda liken skleroz belirtileri şöyle sıralanabilir:Erkeklerde liken skleroz belirtileri şöyle sıralanabilir:Çocuklarda liken skleroz belirtileri şöyle sıralanabilir:Çocuklarda da görülebilen bir durum olan liken skleroz, pişik ya da mantar enfeksiyonu gibi belirtilere neden olabilir.Liken Skleroz Neden Olur?Liken sklerozun nedeni tam olarak bilinmese de hastalığın gelişmesinde otoimmün bozukluklar, genetik yatkınlık, hormonal değişiklikler, ve psikolojik durumlar gibi çeşitli faktörlerin rol oynar. Liken skleroz nedenleri şöyle sıralanabilir:Otoimmün bozukluklarLiken skleroz, bağışıklık sisteminin sağlıklı olarak kabul edilen cilt hücrelerine saldırmasıyla ortaya çıkabilir. Bu da tiroid hastalıkları, lupus ve vitiligo gibi diğer otoimmün hastalıklarla ilişkili olduğunu gösterebilir.Genetik yatkınlıkAile geçmişinde otoimmün hastalık veya liken skleroz gibi hastalıklar yer aldığında bu durum genetik yatkınlık olarak değerlendirebilir.Hormonal değişikliklerMenopoz sonrasında östrojen seviyelerindeki düşüş görüldüğü durumda kadınlarda liken skleroz görülme olasılığı da artabilir. Ergenlik döneminde ya da menopoz öncesi de nadiren de olsa görülür.Enfeksiyonlar ve travmaDeri yüzeyinde meydana gelen tahriş gibi travmalar da enfeksiyon hastalıklarını tetikleyerek liken skleroza neden olabilir. Bu durum kronik idrar veya vajinal enfeksiyonlar riski artmasına sebebiyet verir.Cilt hassas oluşu ve alerjik tepkilerCilt yapısı hassas olan kişilerde alerjenlere maruz kalma daha açık hale gelebilir. Bu da hastalığın ortaya çıkmasında rol oynar. Bu duruma dar kıyafetlerin neden olduğu sürtünme ve tahriş de tetikleyici olarak değerlendirilir.Psikolojik ve stres faktörleriPsikolojik durumlar ve stres gibi faktörler otoimmün hastalıkların tetiklenmesine neden olabilir. Psikolojik stres, bağışıklık sistemi tepkilerini etkilenmesine neden olarak liken skleroza yol açabilir ya da mevcut hastalığı kötüleşmesine zemin hazırlar.Liken Skleroz Teşhisi Nasıl Olur?Liken skleroz teşhisi genellikle bir dermatolog veya kadın doğum uzmanı tarafından teşhis edilir. Bu teşhis sürecinde doktor kişiden gerekli testler talep edebilir. Liken skleroz teşhisi için izlenen adımlar şöyle sıralanır:Liken Skleroz Tedavisi Nasıl Olur?Liken skleroz tedavisi, hastalığın belirtilerin hafifletilmesi, ilerlemesinin durdurulması ve günlük yaşam kalitesinin artırılması amacıyla planlanır. Belirtisine bağlı olarak tedavi seçenekleri belirlenir ve kontrol altına alınır. Liken skleroz tedavisi için uygulanabilecek yöntemler şöyle sıralanabilir:Liken skleroz tedavisinde kişinin ihtiyaçlarına göre özelleştirilebilir. Erken tanı ve uygun tedavi, hastalığın ilerlemesini önleyerek ve semptomları yönetmeye yardımcı olur. Liken skleroz belirtileri görüldüğü durumda doktora başvurmak ve düzenli takip yaptırmak gerekir.Liken Skleroz Hakkında Sık Sorulan SorularLiken sklerozda kimler risk altındadır?Liken skleroz menopoz sonrasındaki kadınlarda yaygın olarak görülebilir. Erkeklerde daha az görülen bu durum sünnetsiz erkeklerde riskin artmasına neden olur. Ergenliğe girmemiş olan kız çocuklarında da nadir olarak ortaya çıkabilir.Liken skleroz kanser mi?Liken skleroz, kanser türü değildir. Kronik ve iltihaplı olarak görülen bir deri rahatsızlığıdır. Tedavi edilmediği durumda skuamöz hücreli karsinom yani bir tür cilt kanseri gelişme riski artabilir. | 4,198 |
474 | Hastalıklar | Lenf Kanseri (Lenfoma) | Lenfoma, vücudun mikropla hastalıklarla savaşan bağışıklık sisteminin bir parçası olan lenfatik sistemin kanseridir. Lenfoma'nın 2 önemli çeşidi bulunur ve bu iki türünde kendi içinde alt tipleri bulunmaktadır. Lenfoma türlerinden biri olan non-Hodgkin lenfomanın en az 40-50 alt tipi olmakla birlikte, Hodgkin lenfomanın ise 6-8 alt tipi söz konusudur. Boyun bölgesinde, koltuk altında veya kasıklarda ağrısız şişlikler, göğüs ağrısı, nefes darlığı ve öksürük gibi belirtilerle karakterizedir.Lenfoma, vücudun mikropla hastalıklarla savaşan bağışıklık sisteminin bir parçası olan lenfatik sistemin kanseridir. Lenfoma'nın 2 önemli çeşidi bulunur ve bu iki türünde kendi içinde alt tipleri bulunmaktadır. Lenfoma türlerinden biri olan non-Hodgkin lenfomanın en az 40-50 alt tipi olmakla birlikte, Hodgkin lenfomanın ise 6-8 alt tipi söz konusudur. Boyun bölgesinde, koltuk altında veya kasıklarda ağrısız şişlikler, göğüs ağrısı, nefes darlığı ve öksürük gibi belirtilerle karakterizedir.
Lenf Kanseri (Lenfoma) Nedir?Lenf kanseri (lenfoma) vücudu enfeksiyon ve hastalıklarla karşı savunan lenfositlerin (bir tür beyaz kan hücresi) lenf düğümlerinde anormal şekilde çoğalması ve büyümesi ile ortaya çıkan bir kanser türüdür. Lenf kanserinin tıbbi adına lenfoma denmektedir.Lenf bezi kanserinin en sık görüldüğü yer lenf bezleri (lenf düğümleri) olmakla birlikte, dalak, timus bezi ve kemik iliğinde de görülebilir.Lenfoma kanseri olanlarda, beyaz kan hücreleri olan lenfositler anormal bir şekilde çoğalmıştır. Bu çoğalan ve büyüyen lenfositler, vücudun hemen hemen her yerinde görülebilse de, daha çok koltuk altı, boyun veya kasık bölgesinde yer alan lenf düğümlerinde toplanırlar.Lenfoma kan kanserlerinin yüzde 50’sini oluşturmakla birlikte, hodgkin lenfoma ve non-hodgkin lenfoma adında ikl türü bulunur. Non Hodgkin Lenfoma'nın diğer türe göre görülme oranı yaklaşık 8 kat fazladır.Bunların hepsinin klinik seyirleri, tedaviye cevapları, tedavilerinde kullanılan ilaçlar birbirinden farklıdır. Bu nedenle lenfoma teşhisi konulduktan sonra hastalığın hangi alt tip olduğunun da doğru bir şekilde saptanması gerekir. Lenf Kanseri (Lenfoma) Türleri Nelerdir?Lenf kanseri Hodgkin lenfoma ve non-Hodgkin lenfoma olarak gruplanmıştır ve 60'ın üzerinde farklı tip söz konusudur.Hodgkin Lenfoma Nedir?Hodgkin-lenfoma, Reed-Sternberg hücresi adı verilen anormal lenfosit türüne sahip olan, bağışıklık sisteminin parçası olan bir tür lenfatik sistem kanseridir. Karakteristik bir görünüme sahip olan Reed-sternberg hücreleri Hodgking lenfoma'yı, non-hodgkin lenfoma'dan farklı kılan önemli bir ayrıntıdır. Bu hücreler hodgkin lenfomaya sahip olan birinde, kanserin yalnızca küçük bir bölümünü oluşturur ve kanserin geri kalanı ise iltihaplanmaya neden olabilen normal lenfositlerden oluşur.Bazı hastalarda Hodgkin Lenfoma belirtileri; kilo kaybı, geceleri terlemesi, tekrarlayan ateş yükselmesi şeklinde görülür. Hastalığın hangi evrede olduğunu saptamak için genellikle bilgisayarlı tomografi ve kemik iliği biyopsisi gerekir. Hodgkin lenfoma, günümüzde tedavi başarısı yüksek olan kanser türlerinden biridir. Her evresinde, hastalığın tamamen yok edilmesi hedeflenerek tedavi gerçekleştirilir. Dünyada Hodgkin lenfoma hastalığının tedavisindeki gelişmeleri kaydetmek amacıyla çalışan ve büyük kapsamlı çalışmalar yapan bazı gruplar vardır, bunlardan biri de Alman Hodgkin Lenfoma Çalışma Grubu (GHSG)’dur.Hastalığın hastaya özel tedavisinde risk faktörleri denilen faktörleri önem taşır. Erken evre ve kötü risk faktörü olmayan hastalarda, kısa süreli ABVD adlı bir kemoterapi ve ışın tedavisi yeterli olur. Fakat hastalık ilerlemişse, hastalığı tamamen yok edebilmek ve nüks etmesini önlemek için çok daha etkili bir tedavi (escalated BEACOPP protokolü) gerekebilir. Şayet nüks olmuşsa, yüksek doz kemoterapi ve otolog kök hücre transplantasyonu, hastalığın tamamen yok edilmesi için genellikle en iyi tedavi seçeneğini oluşturur.Non-Hodgkin Lenfoma Nedir?Non hodgkin lenfoma, çoğu B hücreli ve T ile nadiren NK hücreli, hızlı (yüksek dereceli) veya yavaş (düşük dereceli) büyüyen, lenf bezleri ve lenf dokusunda gelişen bir kanser türüdür. Hodgking lenfoma'lardan farklı bir görünüşe sahip oldukları için non yani hodgkin olmayan ya da hodgkin dışı ismi ile anılmaktadır. non-Hodgkin lenfoma belirtileri arasında gece terlemeleri, açıklanamayan kilo kaybı, ateş, titreme ve halsizlik yer almaktadır.Lenfomalar, B hücresi veya T hücresi olarak köken aldıkları lenfosit'e göre sınıflandırılmıştır. B hücreli olanları, T hücreli olanlara göre daha sıktır. Nadiren de olsa non-Hodgkin lenfomalar, bağışıklık sisteminin başka bir hücresi olan NK hücrelerden kaynaklanabilir. Vücut yabancı bir hücre veya virüs ile karşılaştığında, söz konusu B hücreleri bunlara yapışır ve zararlı olduklarını düşünerek antikor üretir. B hücreleri aynı zamanda bu tehditler ile bir kere daha karşılaştığında vücudun tanıyabilmesi görevi de görür ki, bir noktada "hafıza hücreleri" sorumluluğu da bulunuyor denebilir.T hücreleri ise B hücrelerini düzenlemekle birlikte aynı zaman da hücrelerin yok edilmesinden de sorumludur. Genellikle T hücreli lenfomalar, B-hücreli lenfomalara nazaran daha kötü prognozla seyreder. Bundan dolayı, T hücreli lenfomaların modern tedavisinde daha intensif ve etkili tedavi yöntemleri seçilir. Eskiden Non Hodgkin lenfomalarının çoğuna CHOP adlı kemoterapi protokolü verilirken, günümüzde hastalığın alt grubuna göre değişen, hastalığa özel daha etkili tedaviler uygulanmaktadır. Hatta bazı lenfoma tiplerinin, kemoterapi kullanmaksızın antibiotik ajanlarla bile tedavisi mümkündür.Örneğin midede veya gözde oluşan lenfomaların bazı türleri ve evreleri, antibiyotik tedavi ile tamamen yok edilebilirler. Hastaya önerilecek en uygun tedaviyi seçebilmek için, lenfomanın alt grubunun, evresinin ve prognostik faktörlerinin tam olarak bilinmesi gerekir. Hodgkin Dışı Lenfomaların En Sık Görülen Çeşitleri Yavaş ilerleyen lenfomalar Hızlı ilerleyen lenfomalar Çok hızlı ilerleyen lenfomalar Folliküler lenfoma Diffuz büyük B hücreli lenfoma Burkitt lenfoma Kronik lenfositik lösemi T lenfomaların çoğunluğu Lenfoblastik B lenfoma İmmunositoma Mantle hücreli lenfoma Lenfoblastik T lenfoma Yavaş İlerleyen (indolen) Lenfomalar: Hastalık genellikle evre III veya IV’de teşhis edilir. Hastalık şayet evre I veya II’de teşhis edilmişse, tedavi ışın tedavisi ile hastalığı yok etme hedefiyle yapılır. İleri evreler ise belli durumlarda kemoterapi uygulanır, buna gerek yoksa, hasta tedavi verilmeksizin izlenir (ingilizce “wait and see”), çünkü bu durumlarda gerektiğinden evvel tedaviye başlamak hastaya avantaj sağlamaz. B-hücreli indolen lenfomalarda Rituximab adlı, B-lenfoma hücrelerinin üzerindeki CD20 molekülünü hedef alan bir ilaç, kemoterapinin etkisini arttırarak yanıt oranlarını ve yanıt sürelerini de anlamlı bir şekilde etkiler.Hızlı İlerleyen (agresif) Lenfomalar: Diffuz büyük B-hücreli lenfomalar, agresif lenfomaların önemli bir kısmını oluşturur. Tedavi hastalığı tamamen yok etme amacıyla uygulanır, Rituximab ve CHOP kemoterapisinden oluşur. T-hücreli agresif lenfomalarda ise, CHOP protokolüne Etoposid eklenmesi (CHOEP protokolü), Alman ve İskandinav çalışmalarının gösterdiği gibi, başarı oranını arttırır. T-hücreli agresif lenfomaların çoğunda prognoz kötü olduğundan, 6 kür kemoterapinin akabinde, yüksek doz kemoterapi ve otolog kök hücre transplantasyonu, hastalığın daimi kontrolünde önemli bir rol oynar.Mantle hücreli lenfomalar ise, son yıllarda önemli aşamaların kaydedildiği agresif bir lenfoma eşitidir. Genç hastalarda öncelikle ilaç tedavisi öngörülür. Genç hastalarda bu tedavi sonrası hastadan kök hücre toplanıp, yüksek doz tedavi ve kök hücre nakli en iyi sonuçları verir. Yaşlı hastalarda ise kemoterapi sonrası yapılan idame tedavisi, yaşam süresini uzatır.Çok Hızlı İlerleyen Lenfomalar: Diğer bir grup da çok agresif lenfomalardır. En önemlileri Burkitt lenfoma ve lenfoblastik lenfomalardır. Bu lenfoma tipleri çoğunlukla genç hastalarda görülür. Burkitt lenfoma insanda en hızlı ilerleyen kanser tipidir. Bu hastalıklarda tedavinin hedefi hastalığı yok etmektir. Ancak bu hedefe basit tedavilerle erişilemez. Çok sayıda ilaçtan oluşan ve lösemi tedavisini anımsatan kemoterapiler ile hastalık devamlı olarak yok edilebilir.Lenf Kanseri (Lenfoma) Neden Olur?Lenfosit adı verilen beyaz kan hücrelerinin kontrolden çıkarak çoğalması ve büyümesi ile ortaya çıkan lenfositler mutasyona uğrar. Helikobakter pilori ile HIV gibi virüs ve enfeksiyonlar Radyasyon yanı sıra tarım gibi belirli kimyasal türlerine maruz kalmaya neden olan çevresel koşullar İmplantlar Otoimmün koşullar Bağışıklık sistemi düşüklüğü Yaş ve genetik faktörler lenf kanseri nedenleri olarak lenfoma olasılığını arttırabilen risk faktörleri arasındadır. Tipik olarak lenfoma için şunlar kesin sebeplerdir denemez ve tam anlamı ile sebebi keşfedilememiştir. Bazen lenfoma tamamen şans olarak bile kişide gelişebilecek bir kanser türüdür. Lenf Kanseri (Lenfoma) Belirtileri Nelerdir?Lenfomanın semptomları, lenfomanın nerede başladığına, vücudunuzun hangi kısımlarını etkilediğine ve ne tür bir lenfoma olduğuna bağlı olarak değişmekle birlikte, daha çok koltuk altı, boyun, mide ve kasık bölgesinde yer alan kitle ile kendini gösteren lenfoma belirtileri şunlardır: Boyun veya koltuk altı gibi noktalarda lenf bezi büyümesi Yüksek ateş Nefes almada güçlük ve öksürük Özellikle geceleri aşırı terleme Ufak yaralanmalarda bile kolayca morarma ve kanama Vücutta döküntü ve kaşıntı Halsizlik Karın şişkinliği Kilo ve iştah kaybı Sık enfeksiyon geçirmeLenf kanserinde kilo kaybı ve gece terlemeleriLenfoma belirtilerinden olan lenf bezleri şişliği, göğüs kafesi veya karın boşluğunda da görülebilir.Buradaki kitlenin ne kadar büyüdüğü direkt olarak fark edilemeyebilir. Ancak bunun yarattığı basınç hastada şikayetler oluşturabilir. Göğüs kafesinde büyüyen lenf, göğüs ağrısı, kuru öksürük ve nefes darlığı gibi sıkıntılara yol açabilir. Karın bölgesinde büyüyen bir kitle ise mide ve bağırsak sisteminin çalışmasını olumsuz etkiler. Karın ağrısı, ishal, kabızlık ve sindirim bozuklukları da yine lenfoma belirtilerindendir. Bazı hastalarda ateş, kilo kaybı, gece terlemesi gibi kanserin sistemik etkilerine bağlı şikâyetler de olabilir. Hasta bu belirtiler ile geldiğinde klinik olarak lenfomadan şüpheleniliyorsa, büyüyen ve saptanabilecek bir kitlenin varlığını anlamak için muayene edilir. Beraberinde görüntüleme yöntemleriyle hastanın vücudunda herhangi kitle ya da lezyon olup olmadığına bakılmalıdır. Ancak lenfoma sadece lenf bezlerinin büyümesiyle ortaya çıkmaz. Karaciğer, dalak, mide bağırsak sistemi ve akciğeri de tutabilir. Organ tutulumları oluşabilir. Kemik iliği de bu hastalıklar tarafından tutulum gösterebilir. Çünkü vücuttaki her doku, lenfoma tarafından tutulabilecek potansiyele sahiptir.Lenfoma belirtilerinden biri de hastanın bağışıklık sistemi yeterli çalışmadığı için grip benzeri bulgular gösterebilmesidir. Grip, başlangıcından itibaren en fazla bir hafta içinde iyileşmesi beklenen bir hastalıktır. Bunun yanı sıra sinüzit, akciğer enfeksiyonları oluştuğunda ise süre uzayabilir. Ancak haftalarca süren ve enfeksiyon tablosunun ağırlaşması gibi durumlar görülüyorsa mutlaka bir uzman görüşü alınmalıdır. Lenf Kanseri (Lenfoma) Tanı ve TedavisiHasta şikayetleri lenfoma'yı destekliyorsa ve elle yapılan kontrollerde lenfoma belirtileri fark edilmişse, lenf kanseri teşhisi için: Lenf nodu biyopsisi Kan testleri Kemik iliği biyopsisi PET ve CT taraması MR gibi görüntüleme yöntemleri de dahil olmak üzere lenf kanserinin evresini belirleyebilmek için + ek testler yapılır.Görüntüleme testleri, lenfomanın dalak ve akciğerler gibi vücudunuzun diğer bölgelerine yayılıp yayılmadığını da ortaya koyacaktır. Tanı konulduktan sonra yaş, genel sağlık durumu ve lenfomanın evresini ve kanser tipi de dikkate alınarak bir tedavi planı yapılır. Lenfoma türlerinden hodgkin lenfoma, en tedavisi en iyi olan kanser türlerinden biridir. Lenfoma tedavisinde ise: Kemoterapi Lenfomayı doğrudan hedefleyen kemoterapi ve radyasyon Lenfoma hücrelerine yönelik antikorlar gibi biyolojik tedaviler Kök hücre nakli yöntemleri kullanılır.Non-Hodgkin lenfoma için tedavi yöntemleri şunlardır: Kanser hücrelerini öldürmek için kemoterapi uygulanması Kanser hücrelerini yok etmek için yüksek enerji ışınlı radyasyon tedavisi Kanser hücrelerine saldırmak için vücudun bağışıklık sistemininden yararlanan immünoterapi Kanserli hücrelerin büyümesini engellemek ve/veya durdurmak için lenfoma hücrelerinin özelliklerini hedefleyerek uygulanan hedefe yönelik tedaviHodgkin lenfoma tedavisinde ise kullanılan yöntemler şunlardır: Kemoterapi Radyasyon tedavisi İmmünoterapiBu tedavi seçeneklerinin işe yaramadığı durumda kök hücre nakli değerlendirilebilir. Çok yüksek dozda kemoterapi yapılması kanserli hücreleri öldürse de kemik iliğinde ki yeni kan hücrelerini yapan kan hücrelerini de yok edebilir. Dolayısı ile bu yok olan kan hücreleri yerine yenisini getirmek için kök hücre nakli uygulanır. Lenfoma Tedavisi için Genetik TestlerLenfoma olduğu belirlenen hücrelerin genetik yapılarıyla ilgili de analizler yapılarak, alt tipinin doğru bir şekilde tanıması sağlanmaktadır. Bu sonuç, lenfoma tedavisinin başarısı açısından son derece önemlidir. Tanının kesin olarak konulmasının ardından hastalığın, vücuda yayılıp yayılmadığı araştırılmalıdır. Bunun için de en sık PET-CT kullanılır. Bu tetkik ile lenfomanın vücudun hangi bölgesinde tutulum olduğu gösterilmiş olur. Lenfoma tedavisi için hastalar çok farklı evrelerde doktora başvurabilmektedir. Genelde yaygınlığa göre lenfoma 4 evreye ayrılmaktadır. Lenfoma evreleri evre 1 ve 2 erken, 3 ve 4 ise daha ileri olarak adlandırılır.Lenf kanserinin kesin tanısı konulduktan sonra özel bir değerlendirme yapılarak hangi aşamada olduğu belirlenmektedir. Yani hastanın hangi tedaviye ne ölçüde yanıt verebileceğini bu skorlama tekniği ile görmek mümkündür. Hastanın yaşı, kandaki LDH denilen değerin düzeyi, hastalığın ileri evre olup olmaması, lenf nodu dışında başka bir yerde tutulum olup olmaması gibi bir takım faktörler bir araya getirilir ve puanlama yapılır. Buna göre hastalar düşük veya yüksek risk grubuna girer. Eğer hastanın risk profili yüksekse standart lenfoma tedavilerinden fayda görme olasılığı daha düşüktür. Bu nedenle bu hasta grupları daha ağır tedaviler almak durumunda kalabilir. Risk profili düşükse daha standart tedaviler tercih edilmektedir.Lenfoma Tedavisinde KemoterapiLenfoma tedavisinde kemoterapi önemli bir yere sahiptir. Kemoterapinin nasıl ve ne şekilde uygulanacağı, hastalığın durumuna göre farklılık göstermektedir. Standart yani ayaktan uygulanabilecek ilaç yöntemlerinin yanı sıra; hızlı seyirli ve yüksek riskli hastalarda da yatarak takip gerçekleştirecek şekilde yüksek doz kemoterapi uygulanmaktadır. Lenfoma tedavisinde kemoterapi aralıkları genellikle 3- 4 haftadır ve 6 kür gerçekleştirildikten sonra tedaviden kesin sonuç alınması beklenir. Bu dönemde, ara değerlendirmeler ile alınan yanıt da gözlemlenmektedir. İkinci ya da üçüncü kürden sonra bu takipler yapılmaktadır. Kemoterapi, kan kanserlerinde özellikle de lenfoma tedavisinde en çok başvurulan tedavi yöntemlerinden biridir. Her hastalığa göre farklı ilaç kombinasyonları kullanılmaktadır. İlaçların şiddetleri de standartların üzerine çıkıldığında ve yüksek doz uygulandığında artmaktadır. Bu ilaçların sağlıklı hücrelere de zararı olduğu için, klasik birçok kemoterapide görünen; tedaviden sonra saçların dökülmesi, mide bağırsak sistemindeki bozukluklar, ağız içinde yaralar, hastanın iştahının kaybolması, kilo kaybı, halsizlik, araya giren ciddi enfeksiyonlar nedeniyle problemler yaşanabilir.Bu tip tedavilerde olabilecek komplikasyonlar önceden öngörülebildiği için gereken tedbirler alınıp, hastanın tedavi dönemini en risksiz şekilde atlatması sağlanmaya çalışılmaktadır. Lenfoma tedavisinde kemoterapinin yanında bazen ışın tedavisi yani radyoterapi de destek olarak kullanılmaktadır. Hastalığın yaygın olduğu durumlarda herhangi bir alanda çok büyümüş olan lenflerin yapabileceği basıyı ortadan kaldırmak için hastalığı tedavi amaçlı olmasa da o bölgeyi rahatlatmak için radyoterapiden yararlanılabilir. ImmünoterapiLenf kanseri tedavisinde kemoterapi dışında sıklıkla başvurulan ya da birlikte uygulanan tedavilerden biri de immünoterapidir. Kanser hücresine yönelik geliştirilmiş bir takım “monoklonal antikor” denilen ilaçlar tedavide sıklıkla kullanılmaktadır. Bu ilaçların özelliği, lenfoma hücrelerine yapışması ve daha sonra da immün sistemini harekete geçirip onun aracılığıyla onu yok etmesidir. Lenfoma tedavisinde kemoterapiyle birlikte uygulanan ve her lenfomanın tipine göre farklılık gösteren “monoklonal antikor” tedaviler vardır. Bu tür tedaviler başarı şansını artırmaktadır.Lenfomada en etkin tedavi seçeneği: Kemik İliği Nakli Lenfoma tedavisinde kemik iliği veya kök hücre nakli sıklıkla kullanılmaktadır. İki tip kemik iliği bulunmakta ve bunların; otolog denilen kişinin kendi kök hücresinden yapılan ve allojenik yani bir başka kişinin kök hücresi kullanılarak yapılan nakillerin yapılmasını sağlamaktadır. İkisinin yapılış amaçları birbirinden farklıdır.Genel olarak kemik iliği veya kök hücre nakli yapılmasının temel amacı şudur; kemik iliği veya kök hücre nakli başlangıç tedavisi değildir. Hastaya tanı konur konmaz lenfoma tedavisi için kemik iliği nakli gerçekleştirilememektedir. Lenfoma tedavisinde önce kemoterapi, immünoterapi ve radyoterapi ile hastalığı yok etmek ya da baskılamak amaçlanır, ardından alınan yanıta göre gerekli görüldüğünde nakil yöntemine başvurulur. Bazı hastalıklarda daha başlangıç seviyesinde standart tedavi verilse ve bunda başarı sağlansa bile hastalık bir süre sonra büyük olasılıkla tekrarlayacaktır. Bu tip hastalarda tekrarlama riskini en aza indirebilmek için kök hücre nakli yapılmaktadır.Lenf Kanseri'nde Otolog Kök Hücre Nakli ile TedaviStandart bir tedavi ile hastalık yok edilse bile gözle görülmeyen mikroskobik düzeyde kanser hücreleri geride kalmakta ve bunların çok yüksek dozlarda kemoterapi ile yok edilmesi gerekmektedir. Bu tedavi nedeniyle kan hücrelerini yapıcı kemik iliği de etkilenmektedir. İşte bu sebeple lenfoma tedavisi öncesi hastanın kendi kök hücreleri çeşitli yöntemlerle alınır ve özel işlemlerden geçirdikten sonra dondurularak saklanır. Sonra hastaya çok yüksek dozda kemoterapi uygulanır. Tedavi bittikten sonra önceden saklanan hastanın kendi kemik iliği hücreleri yine hastaya nakledilir. Bu hücreler kemik iliğine yerleşir ve orada çoğalarak kan üretmeye başlar. Yani bypass yapılmış ve o hücreler kurtarılmış olur. Ancak otolog nakil her zaman yapılamayabilir. Kemik iliğinde tutulum olan hastaların kendi kemik ilikleri alınamadığından öncelikle %25 uyum şansı olan kardeş ya da anne baba ile gerekirse de kemik iliği bankasına başvurulmaktadır.Lenfoma İlaçlarıLenfomada son 10- 20 yıldır uygulanan tedaviler bulunmaktadır ancak bunların ivme kazanması ve bilinirliği son 10 yıldır artmaktadır. Hedefe yönelik tedaviler günümüzde yalnızca “monoklonal antikorlar” ile sınırlı değildir. Monoklonal antikor olmayan bir takım başka ilaçlar ve moleküller de geliştirilmiştir. Bunlar, “hedefe yönelik” ya da “akıllı ilaç” olarak adlandırılmaktadır.Akıllı ilaçlar sayesinde hedefe yönelik moleküller; kanserli hücrelerde olan, sağlıklı hücrelerde ise bulunmayan bir takım mekanizmaları bozmaktadır. Bu nedenle ilaçlar hastaya verildiğinde kanser hücresi çok yoğun bir şekilde, sağlıklı hücreler ise minimal düzeyde etkilenmektedir. Hedefe yönelik tedavilerde kullanılan ilaçların yan etkileri hiçbir zaman klasik kemoterapi ilaçlarının yan etkileri ile aynı değildir. Hastaların hemen hepsi, saç dökülmesi, bulantı, kusma, iştahsızlık gibi sorunlar yaşamamaktadır. Hafif ve çok rahatlıkla kontrol altına alınabilecek yan etkiler de hastalar tarafından tolere edilmektedir. Lenf Kanserinde Moral Çok ÖnemliHastanın olumlu bir bakış açısına sahip olması ve iyileşeceğine inanması, lenfoma tedavisine yardımcı olacağı için moral doktor açısından da önemlidir. Moral tek başına lenfomayı yenmede etkili olmasa da hastanın tedavi sürecine uyumunu sağlamaktadır. Hasta lenfoma tedavisine ne kadar uyarsa ve iyileşeceğine, hayatta kalacağına ne kadar inanırsa başarı şansı doğal olarak artmaktadır.Lenf Kanseri (Lenfoma) ile ilgili sık sorulan sorular Kilo kaybı ve gece terlemesi lenf kanseri belirtisi mi?Lenfoma durumunda, lenf kanserinin yaygın semptomları arasında boyun, koltuk altı ya da kasıklar da lenf düğümleri şişmesi olur ve genellikle ateş veya açıklanamayan kilo kaybı ve gece terlemeleri lenf kanseri belirtileri arasında yer alır. Hastanın vücudu başkasının kök hücrelerini reddedebilir mi? Allojenik yani başkasından alınan kök hücrelerinin nakledilme işleminin ise bazı avantaj ve dezavantajları bulunmaktadır. Otolog nakle göre temel felsefe aynı gibi görünse de, yabancı bir kişinin hücreleri nakledildiğinde doku uyumları tam olsa da saptanamayan doku uyuşmazlıkları yüzünden, hastanın kendi dokularına ve organlarına zarar verebilir. Nakledilen bağışçı kaynaklı savunma hücreleri, hastanın dokularını yabancı gibi algılayıp organlarına zarar verebilir. Bu da hastanın yaşamını tehdit edebilir. Lenfoma yaşam süresi ne kadardır?Lenfomaların klinik seyri hızlı ve yavaş olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Hızlı seyirli lenfomalar çok kısa sürede ortaya çıkmaktadır. Kitle çok kısa sürede büyüyerek, aylar hatta haftalar içinde kendini gösterebilir. Yavaş seyirli olanlarında ise kitlenin büyüme hızı oldukça yavaştır. Aylar hatta yıllar sürebilen bir süreci kapsayabilir. Lenfoma yaşam süresi değişkendir. Hızlı seyirli lenfomalar tedavi edilmediğinde hasta aylar ya da haftalar içinde kaybedilebilir. Yavaş seyirli olanlarında ise hiç tedavi olmasa bile hasta uzun süre hatta 15-20 yıl yaşayabilir. Lenf kanseri (lenfoma) için hangi doktora gidilir?Lenf kanseri ya da tıbbi ismi ile lenfoma şüphesi durumunda hastanelerin Hematoloji birimine başvurulması gerekmektedir, zira lenf kanseri bir tür kan hastalığıdır.
Lenf Kanseri (Lenfoma) Nedir?Lenf kanseri (lenfoma) vücudu enfeksiyon ve hastalıklarla karşı savunan lenfositlerin (bir tür beyaz kan hücresi) lenf düğümlerinde anormal şekilde çoğalması ve büyümesi ile ortaya çıkan bir kanser türüdür. Lenf kanserinin tıbbi adına lenfoma denmektedir.Lenf bezi kanserinin en sık görüldüğü yer lenf bezleri (lenf düğümleri) olmakla birlikte, dalak, timus bezi ve kemik iliğinde de görülebilir.Lenfoma kanseri olanlarda, beyaz kan hücreleri olan lenfositler anormal bir şekilde çoğalmıştır. Bu çoğalan ve büyüyen lenfositler, vücudun hemen hemen her yerinde görülebilse de, daha çok koltuk altı, boyun veya kasık bölgesinde yer alan lenf düğümlerinde toplanırlar.Lenfoma kan kanserlerinin yüzde 50’sini oluşturmakla birlikte, hodgkin lenfoma ve non-hodgkin lenfoma adında ikl türü bulunur. Non Hodgkin Lenfoma'nın diğer türe göre görülme oranı yaklaşık 8 kat fazladır.Bunların hepsinin klinik seyirleri, tedaviye cevapları, tedavilerinde kullanılan ilaçlar birbirinden farklıdır. Bu nedenle lenfoma teşhisi konulduktan sonra hastalığın hangi alt tip olduğunun da doğru bir şekilde saptanması gerekir. Lenf Kanseri (Lenfoma) Türleri Nelerdir?Lenf kanseri Hodgkin lenfoma ve non-Hodgkin lenfoma olarak gruplanmıştır ve 60'ın üzerinde farklı tip söz konusudur.Hodgkin Lenfoma Nedir?Hodgkin-lenfoma, Reed-Sternberg hücresi adı verilen anormal lenfosit türüne sahip olan, bağışıklık sisteminin parçası olan bir tür lenfatik sistem kanseridir. Karakteristik bir görünüme sahip olan Reed-sternberg hücreleri Hodgking lenfoma'yı, non-hodgkin lenfoma'dan farklı kılan önemli bir ayrıntıdır. Bu hücreler hodgkin lenfomaya sahip olan birinde, kanserin yalnızca küçük bir bölümünü oluşturur ve kanserin geri kalanı ise iltihaplanmaya neden olabilen normal lenfositlerden oluşur.Bazı hastalarda Hodgkin Lenfoma belirtileri; kilo kaybı, geceleri terlemesi, tekrarlayan ateş yükselmesi şeklinde görülür. Hastalığın hangi evrede olduğunu saptamak için genellikle bilgisayarlı tomografi ve kemik iliği biyopsisi gerekir. Hodgkin lenfoma, günümüzde tedavi başarısı yüksek olan kanser türlerinden biridir. Her evresinde, hastalığın tamamen yok edilmesi hedeflenerek tedavi gerçekleştirilir. Dünyada Hodgkin lenfoma hastalığının tedavisindeki gelişmeleri kaydetmek amacıyla çalışan ve büyük kapsamlı çalışmalar yapan bazı gruplar vardır, bunlardan biri de Alman Hodgkin Lenfoma Çalışma Grubu (GHSG)’dur.Hastalığın hastaya özel tedavisinde risk faktörleri denilen faktörleri önem taşır. Erken evre ve kötü risk faktörü olmayan hastalarda, kısa süreli ABVD adlı bir kemoterapi ve ışın tedavisi yeterli olur. Fakat hastalık ilerlemişse, hastalığı tamamen yok edebilmek ve nüks etmesini önlemek için çok daha etkili bir tedavi (escalated BEACOPP protokolü) gerekebilir. Şayet nüks olmuşsa, yüksek doz kemoterapi ve otolog kök hücre transplantasyonu, hastalığın tamamen yok edilmesi için genellikle en iyi tedavi seçeneğini oluşturur.Non-Hodgkin Lenfoma Nedir?Non hodgkin lenfoma, çoğu B hücreli ve T ile nadiren NK hücreli, hızlı (yüksek dereceli) veya yavaş (düşük dereceli) büyüyen, lenf bezleri ve lenf dokusunda gelişen bir kanser türüdür. Hodgking lenfoma'lardan farklı bir görünüşe sahip oldukları için non yani hodgkin olmayan ya da hodgkin dışı ismi ile anılmaktadır. non-Hodgkin lenfoma belirtileri arasında gece terlemeleri, açıklanamayan kilo kaybı, ateş, titreme ve halsizlik yer almaktadır.Lenfomalar, B hücresi veya T hücresi olarak köken aldıkları lenfosit'e göre sınıflandırılmıştır. B hücreli olanları, T hücreli olanlara göre daha sıktır. Nadiren de olsa non-Hodgkin lenfomalar, bağışıklık sisteminin başka bir hücresi olan NK hücrelerden kaynaklanabilir. Vücut yabancı bir hücre veya virüs ile karşılaştığında, söz konusu B hücreleri bunlara yapışır ve zararlı olduklarını düşünerek antikor üretir. B hücreleri aynı zamanda bu tehditler ile bir kere daha karşılaştığında vücudun tanıyabilmesi görevi de görür ki, bir noktada "hafıza hücreleri" sorumluluğu da bulunuyor denebilir.T hücreleri ise B hücrelerini düzenlemekle birlikte aynı zaman da hücrelerin yok edilmesinden de sorumludur. Genellikle T hücreli lenfomalar, B-hücreli lenfomalara nazaran daha kötü prognozla seyreder. Bundan dolayı, T hücreli lenfomaların modern tedavisinde daha intensif ve etkili tedavi yöntemleri seçilir. Eskiden Non Hodgkin lenfomalarının çoğuna CHOP adlı kemoterapi protokolü verilirken, günümüzde hastalığın alt grubuna göre değişen, hastalığa özel daha etkili tedaviler uygulanmaktadır. Hatta bazı lenfoma tiplerinin, kemoterapi kullanmaksızın antibiotik ajanlarla bile tedavisi mümkündür.Örneğin midede veya gözde oluşan lenfomaların bazı türleri ve evreleri, antibiyotik tedavi ile tamamen yok edilebilirler. Hastaya önerilecek en uygun tedaviyi seçebilmek için, lenfomanın alt grubunun, evresinin ve prognostik faktörlerinin tam olarak bilinmesi gerekir. Hodgkin Dışı Lenfomaların En Sık Görülen ÇeşitleriYavaş ilerleyen lenfomalarHızlı ilerleyen lenfomalarÇok hızlı ilerleyen lenfomalarFolliküler lenfomaDiffuz büyük B hücreli lenfomaBurkitt lenfomaKronik lenfositik lösemiT lenfomaların çoğunluğuLenfoblastik B lenfomaİmmunositomaMantle hücreli lenfomaLenfoblastik T lenfoma Yavaş İlerleyen (indolen) Lenfomalar: Hastalık genellikle evre III veya IV’de teşhis edilir. Hastalık şayet evre I veya II’de teşhis edilmişse, tedavi ışın tedavisi ile hastalığı yok etme hedefiyle yapılır. İleri evreler ise belli durumlarda kemoterapi uygulanır, buna gerek yoksa, hasta tedavi verilmeksizin izlenir (ingilizce “wait and see”), çünkü bu durumlarda gerektiğinden evvel tedaviye başlamak hastaya avantaj sağlamaz. B-hücreli indolen lenfomalarda Rituximab adlı, B-lenfoma hücrelerinin üzerindeki CD20 molekülünü hedef alan bir ilaç, kemoterapinin etkisini arttırarak yanıt oranlarını ve yanıt sürelerini de anlamlı bir şekilde etkiler.Hızlı İlerleyen (agresif) Lenfomalar: Diffuz büyük B-hücreli lenfomalar, agresif lenfomaların önemli bir kısmını oluşturur. Tedavi hastalığı tamamen yok etme amacıyla uygulanır, Rituximab ve CHOP kemoterapisinden oluşur. T-hücreli agresif lenfomalarda ise, CHOP protokolüne Etoposid eklenmesi (CHOEP protokolü), Alman ve İskandinav çalışmalarının gösterdiği gibi, başarı oranını arttırır. T-hücreli agresif lenfomaların çoğunda prognoz kötü olduğundan, 6 kür kemoterapinin akabinde, yüksek doz kemoterapi ve otolog kök hücre transplantasyonu, hastalığın daimi kontrolünde önemli bir rol oynar.Mantle hücreli lenfomalar ise, son yıllarda önemli aşamaların kaydedildiği agresif bir lenfoma eşitidir. Genç hastalarda öncelikle ilaç tedavisi öngörülür. Genç hastalarda bu tedavi sonrası hastadan kök hücre toplanıp, yüksek doz tedavi ve kök hücre nakli en iyi sonuçları verir. Yaşlı hastalarda ise kemoterapi sonrası yapılan idame tedavisi, yaşam süresini uzatır.Çok Hızlı İlerleyen Lenfomalar: Diğer bir grup da çok agresif lenfomalardır. En önemlileri Burkitt lenfoma ve lenfoblastik lenfomalardır. Bu lenfoma tipleri çoğunlukla genç hastalarda görülür. Burkitt lenfoma insanda en hızlı ilerleyen kanser tipidir. Bu hastalıklarda tedavinin hedefi hastalığı yok etmektir. Ancak bu hedefe basit tedavilerle erişilemez. Çok sayıda ilaçtan oluşan ve lösemi tedavisini anımsatan kemoterapiler ile hastalık devamlı olarak yok edilebilir.Lenf Kanseri (Lenfoma) Neden Olur?Lenfosit adı verilen beyaz kan hücrelerinin kontrolden çıkarak çoğalması ve büyümesi ile ortaya çıkan lenfositler mutasyona uğrar.Tipik olarak lenfoma için şunlar kesin sebeplerdir denemez ve tam anlamı ile sebebi keşfedilememiştir. Bazen lenfoma tamamen şans olarak bile kişide gelişebilecek bir kanser türüdür. Lenf Kanseri (Lenfoma) Belirtileri Nelerdir?Lenfomanın semptomları, lenfomanın nerede başladığına, vücudunuzun hangi kısımlarını etkilediğine ve ne tür bir lenfoma olduğuna bağlı olarak değişmekle birlikte, daha çok koltuk altı, boyun, mide ve kasık bölgesinde yer alan kitle ile kendini gösteren lenfoma belirtileri şunlardır:Lenf kanserinde kilo kaybı ve gece terlemeleriLenfoma belirtilerinden olan lenf bezleri şişliği, göğüs kafesi veya karın boşluğunda da görülebilir.Buradaki kitlenin ne kadar büyüdüğü direkt olarak fark edilemeyebilir. Ancak bunun yarattığı basınç hastada şikayetler oluşturabilir. Göğüs kafesinde büyüyen lenf, göğüs ağrısı, kuru öksürük ve nefes darlığı gibi sıkıntılara yol açabilir. Karın bölgesinde büyüyen bir kitle ise mide ve bağırsak sisteminin çalışmasını olumsuz etkiler. Karın ağrısı, ishal, kabızlık ve sindirim bozuklukları da yine lenfoma belirtilerindendir. Bazı hastalarda ateş, kilo kaybı, gece terlemesi gibi kanserin sistemik etkilerine bağlı şikâyetler de olabilir. Hasta bu belirtiler ile geldiğinde klinik olarak lenfomadan şüpheleniliyorsa, büyüyen ve saptanabilecek bir kitlenin varlığını anlamak için muayene edilir. Beraberinde görüntüleme yöntemleriyle hastanın vücudunda herhangi kitle ya da lezyon olup olmadığına bakılmalıdır. Ancak lenfoma sadece lenf bezlerinin büyümesiyle ortaya çıkmaz. Karaciğer, dalak, mide bağırsak sistemi ve akciğeri de tutabilir. Organ tutulumları oluşabilir. Kemik iliği de bu hastalıklar tarafından tutulum gösterebilir. Çünkü vücuttaki her doku, lenfoma tarafından tutulabilecek potansiyele sahiptir.Lenfoma belirtilerinden biri de hastanın bağışıklık sistemi yeterli çalışmadığı için grip benzeri bulgular gösterebilmesidir. Grip, başlangıcından itibaren en fazla bir hafta içinde iyileşmesi beklenen bir hastalıktır. Bunun yanı sıra sinüzit, akciğer enfeksiyonları oluştuğunda ise süre uzayabilir. Ancak haftalarca süren ve enfeksiyon tablosunun ağırlaşması gibi durumlar görülüyorsa mutlaka bir uzman görüşü alınmalıdır. Lenf Kanseri (Lenfoma) Tanı ve TedavisiHasta şikayetleri lenfoma'yı destekliyorsa ve elle yapılan kontrollerde lenfoma belirtileri fark edilmişse, lenf kanseri teşhisi için:Görüntüleme testleri, lenfomanın dalak ve akciğerler gibi vücudunuzun diğer bölgelerine yayılıp yayılmadığını da ortaya koyacaktır. Tanı konulduktan sonra yaş, genel sağlık durumu ve lenfomanın evresini ve kanser tipi de dikkate alınarak bir tedavi planı yapılır. Lenfoma türlerinden hodgkin lenfoma, en tedavisi en iyi olan kanser türlerinden biridir. Lenfoma tedavisinde ise:yöntemleri kullanılır.Non-Hodgkin lenfoma için tedavi yöntemleri şunlardır:Hodgkin lenfoma tedavisinde ise kullanılan yöntemler şunlardır:Bu tedavi seçeneklerinin işe yaramadığı durumda kök hücre nakli değerlendirilebilir. Çok yüksek dozda kemoterapi yapılması kanserli hücreleri öldürse de kemik iliğinde ki yeni kan hücrelerini yapan kan hücrelerini de yok edebilir. Dolayısı ile bu yok olan kan hücreleri yerine yenisini getirmek için kök hücre nakli uygulanır. Lenfoma Tedavisi için Genetik TestlerLenfoma olduğu belirlenen hücrelerin genetik yapılarıyla ilgili de analizler yapılarak, alt tipinin doğru bir şekilde tanıması sağlanmaktadır. Bu sonuç, lenfoma tedavisinin başarısı açısından son derece önemlidir. Tanının kesin olarak konulmasının ardından hastalığın, vücuda yayılıp yayılmadığı araştırılmalıdır. Bunun için de en sık PET-CT kullanılır. Bu tetkik ile lenfomanın vücudun hangi bölgesinde tutulum olduğu gösterilmiş olur. Lenfoma tedavisi için hastalar çok farklı evrelerde doktora başvurabilmektedir. Genelde yaygınlığa göre lenfoma 4 evreye ayrılmaktadır. Lenfoma evreleri evre 1 ve 2 erken, 3 ve 4 ise daha ileri olarak adlandırılır.Lenf kanserinin kesin tanısı konulduktan sonra özel bir değerlendirme yapılarak hangi aşamada olduğu belirlenmektedir. Yani hastanın hangi tedaviye ne ölçüde yanıt verebileceğini bu skorlama tekniği ile görmek mümkündür. Hastanın yaşı, kandaki LDH denilen değerin düzeyi, hastalığın ileri evre olup olmaması, lenf nodu dışında başka bir yerde tutulum olup olmaması gibi bir takım faktörler bir araya getirilir ve puanlama yapılır. Buna göre hastalar düşük veya yüksek risk grubuna girer. Eğer hastanın risk profili yüksekse standart lenfoma tedavilerinden fayda görme olasılığı daha düşüktür. Bu nedenle bu hasta grupları daha ağır tedaviler almak durumunda kalabilir. Risk profili düşükse daha standart tedaviler tercih edilmektedir.Lenfoma Tedavisinde KemoterapiLenfoma tedavisinde kemoterapi önemli bir yere sahiptir. Kemoterapinin nasıl ve ne şekilde uygulanacağı, hastalığın durumuna göre farklılık göstermektedir. Standart yani ayaktan uygulanabilecek ilaç yöntemlerinin yanı sıra; hızlı seyirli ve yüksek riskli hastalarda da yatarak takip gerçekleştirecek şekilde yüksek doz kemoterapi uygulanmaktadır. Lenfoma tedavisinde kemoterapi aralıkları genellikle 3- 4 haftadır ve 6 kür gerçekleştirildikten sonra tedaviden kesin sonuç alınması beklenir. Bu dönemde, ara değerlendirmeler ile alınan yanıt da gözlemlenmektedir. İkinci ya da üçüncü kürden sonra bu takipler yapılmaktadır. Kemoterapi, kan kanserlerinde özellikle de lenfoma tedavisinde en çok başvurulan tedavi yöntemlerinden biridir. Her hastalığa göre farklı ilaç kombinasyonları kullanılmaktadır. İlaçların şiddetleri de standartların üzerine çıkıldığında ve yüksek doz uygulandığında artmaktadır. Bu ilaçların sağlıklı hücrelere de zararı olduğu için, klasik birçok kemoterapide görünen; tedaviden sonra saçların dökülmesi, mide bağırsak sistemindeki bozukluklar, ağız içinde yaralar, hastanın iştahının kaybolması, kilo kaybı, halsizlik, araya giren ciddi enfeksiyonlar nedeniyle problemler yaşanabilir.Bu tip tedavilerde olabilecek komplikasyonlar önceden öngörülebildiği için gereken tedbirler alınıp, hastanın tedavi dönemini en risksiz şekilde atlatması sağlanmaya çalışılmaktadır. Lenfoma tedavisinde kemoterapinin yanında bazen ışın tedavisi yani radyoterapi de destek olarak kullanılmaktadır. Hastalığın yaygın olduğu durumlarda herhangi bir alanda çok büyümüş olan lenflerin yapabileceği basıyı ortadan kaldırmak için hastalığı tedavi amaçlı olmasa da o bölgeyi rahatlatmak için radyoterapiden yararlanılabilir. ImmünoterapiLenf kanseri tedavisinde kemoterapi dışında sıklıkla başvurulan ya da birlikte uygulanan tedavilerden biri de immünoterapidir. Kanser hücresine yönelik geliştirilmiş bir takım “monoklonal antikor” denilen ilaçlar tedavide sıklıkla kullanılmaktadır. Bu ilaçların özelliği, lenfoma hücrelerine yapışması ve daha sonra da immün sistemini harekete geçirip onun aracılığıyla onu yok etmesidir. Lenfoma tedavisinde kemoterapiyle birlikte uygulanan ve her lenfomanın tipine göre farklılık gösteren “monoklonal antikor” tedaviler vardır. Bu tür tedaviler başarı şansını artırmaktadır.Lenfomada en etkin tedavi seçeneği: Kemik İliği Nakli Lenfoma tedavisinde kemik iliği veya kök hücre nakli sıklıkla kullanılmaktadır. İki tip kemik iliği bulunmakta ve bunların; otolog denilen kişinin kendi kök hücresinden yapılan ve allojenik yani bir başka kişinin kök hücresi kullanılarak yapılan nakillerin yapılmasını sağlamaktadır. İkisinin yapılış amaçları birbirinden farklıdır.Genel olarak kemik iliği veya kök hücre nakli yapılmasının temel amacı şudur; kemik iliği veya kök hücre nakli başlangıç tedavisi değildir. Hastaya tanı konur konmaz lenfoma tedavisi için kemik iliği nakli gerçekleştirilememektedir. Lenfoma tedavisinde önce kemoterapi, immünoterapi ve radyoterapi ile hastalığı yok etmek ya da baskılamak amaçlanır, ardından alınan yanıta göre gerekli görüldüğünde nakil yöntemine başvurulur. Bazı hastalıklarda daha başlangıç seviyesinde standart tedavi verilse ve bunda başarı sağlansa bile hastalık bir süre sonra büyük olasılıkla tekrarlayacaktır. Bu tip hastalarda tekrarlama riskini en aza indirebilmek için kök hücre nakli yapılmaktadır.Lenf Kanseri'nde Otolog Kök Hücre Nakli ile TedaviStandart bir tedavi ile hastalık yok edilse bile gözle görülmeyen mikroskobik düzeyde kanser hücreleri geride kalmakta ve bunların çok yüksek dozlarda kemoterapi ile yok edilmesi gerekmektedir. Bu tedavi nedeniyle kan hücrelerini yapıcı kemik iliği de etkilenmektedir. İşte bu sebeple lenfoma tedavisi öncesi hastanın kendi kök hücreleri çeşitli yöntemlerle alınır ve özel işlemlerden geçirdikten sonra dondurularak saklanır. Sonra hastaya çok yüksek dozda kemoterapi uygulanır. Tedavi bittikten sonra önceden saklanan hastanın kendi kemik iliği hücreleri yine hastaya nakledilir. Bu hücreler kemik iliğine yerleşir ve orada çoğalarak kan üretmeye başlar. Yani bypass yapılmış ve o hücreler kurtarılmış olur. Ancak otolog nakil her zaman yapılamayabilir. Kemik iliğinde tutulum olan hastaların kendi kemik ilikleri alınamadığından öncelikle %25 uyum şansı olan kardeş ya da anne baba ile gerekirse de kemik iliği bankasına başvurulmaktadır.Lenfoma İlaçlarıLenfomada son 10- 20 yıldır uygulanan tedaviler bulunmaktadır ancak bunların ivme kazanması ve bilinirliği son 10 yıldır artmaktadır. Hedefe yönelik tedaviler günümüzde yalnızca “monoklonal antikorlar” ile sınırlı değildir. Monoklonal antikor olmayan bir takım başka ilaçlar ve moleküller de geliştirilmiştir. Bunlar, “hedefe yönelik” ya da “akıllı ilaç” olarak adlandırılmaktadır.Akıllı ilaçlar sayesinde hedefe yönelik moleküller; kanserli hücrelerde olan, sağlıklı hücrelerde ise bulunmayan bir takım mekanizmaları bozmaktadır. Bu nedenle ilaçlar hastaya verildiğinde kanser hücresi çok yoğun bir şekilde, sağlıklı hücreler ise minimal düzeyde etkilenmektedir. Hedefe yönelik tedavilerde kullanılan ilaçların yan etkileri hiçbir zaman klasik kemoterapi ilaçlarının yan etkileri ile aynı değildir. Hastaların hemen hepsi, saç dökülmesi, bulantı, kusma, iştahsızlık gibi sorunlar yaşamamaktadır. Hafif ve çok rahatlıkla kontrol altına alınabilecek yan etkiler de hastalar tarafından tolere edilmektedir. Lenf Kanserinde Moral Çok ÖnemliHastanın olumlu bir bakış açısına sahip olması ve iyileşeceğine inanması, lenfoma tedavisine yardımcı olacağı için moral doktor açısından da önemlidir. Moral tek başına lenfomayı yenmede etkili olmasa da hastanın tedavi sürecine uyumunu sağlamaktadır. Hasta lenfoma tedavisine ne kadar uyarsa ve iyileşeceğine, hayatta kalacağına ne kadar inanırsa başarı şansı doğal olarak artmaktadır.Lenf Kanseri (Lenfoma) ile ilgili sık sorulan sorular Kilo kaybı ve gece terlemesi lenf kanseri belirtisi mi?Lenfoma durumunda, lenf kanserinin yaygın semptomları arasında boyun, koltuk altı ya da kasıklar da lenf düğümleri şişmesi olur ve genellikle ateş veya açıklanamayan kilo kaybı ve gece terlemeleri lenf kanseri belirtileri arasında yer alır. Hastanın vücudu başkasının kök hücrelerini reddedebilir mi? Allojenik yani başkasından alınan kök hücrelerinin nakledilme işleminin ise bazı avantaj ve dezavantajları bulunmaktadır. Otolog nakle göre temel felsefe aynı gibi görünse de, yabancı bir kişinin hücreleri nakledildiğinde doku uyumları tam olsa da saptanamayan doku uyuşmazlıkları yüzünden, hastanın kendi dokularına ve organlarına zarar verebilir. Nakledilen bağışçı kaynaklı savunma hücreleri, hastanın dokularını yabancı gibi algılayıp organlarına zarar verebilir. Bu da hastanın yaşamını tehdit edebilir. Lenfoma yaşam süresi ne kadardır?Lenfomaların klinik seyri hızlı ve yavaş olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Hızlı seyirli lenfomalar çok kısa sürede ortaya çıkmaktadır. Kitle çok kısa sürede büyüyerek, aylar hatta haftalar içinde kendini gösterebilir. Yavaş seyirli olanlarında ise kitlenin büyüme hızı oldukça yavaştır. Aylar hatta yıllar sürebilen bir süreci kapsayabilir. Lenfoma yaşam süresi değişkendir. Hızlı seyirli lenfomalar tedavi edilmediğinde hasta aylar ya da haftalar içinde kaybedilebilir. Yavaş seyirli olanlarında ise hiç tedavi olmasa bile hasta uzun süre hatta 15-20 yıl yaşayabilir. Lenf kanseri (lenfoma) için hangi doktora gidilir?Lenf kanseri ya da tıbbi ismi ile lenfoma şüphesi durumunda hastanelerin Hematoloji birimine başvurulması gerekmektedir, zira lenf kanseri bir tür kan hastalığıdır. | 15,762 |
475 | Hastalıklar | Listeria Hastalığı | Listeria enfeksiyonu, bağışıklık sistemi zayıf olanları, hamileleri ve 65 yaş üstü kişileri etkileyen ciddi sağlık problemlerine neden olan gıda kaynaklı bir hastalık türüdür. Bakteriyel bir hastalık olan listeria, uygunsuz ve sağlıksız bir ortamda işlenen şarküteri etleri ve pastörize edilmemiş süt ürünlerinin tüketilmesinden kaynaklandığı bilinir. Listeria hastalığı, mide bulantısı, ateş, ishal gibi belirtilerle kendini gösterir. Enfeksiyon riski yüksek olan kişilerin listeria bakterisi içerme olasılığı bulunan yiyecek türlerini yemekten kaçınması gerekir.Listeria enfeksiyonu, bağışıklık sistemi zayıf olanları, hamileleri ve 65 yaş üstü kişileri etkileyen ciddi sağlık problemlerine neden olan gıda kaynaklı bir hastalık türüdür. Bakteriyel bir hastalık olan listeria, uygunsuz ve sağlıksız bir ortamda işlenen şarküteri etleri ve pastörize edilmemiş süt ürünlerinin tüketilmesinden kaynaklandığı bilinir. Listeria hastalığı, mide bulantısı, ateş, ishal gibi belirtilerle kendini gösterir. Enfeksiyon riski yüksek olan kişilerin listeria bakterisi içerme olasılığı bulunan yiyecek türlerini yemekten kaçınması gerekir.
Listeria Nedir?Listeria, çoğunlukla kirli besinler yoluyla bulaşan, bağışıklık sistemi düşük olanları etkileyen bir bakteri türüdür. Bu bakteri vücuda gıda yoluyla alındığında enfeksiyona dönüşerek çeşitli belirtilerle listeria hastalığına neden olabilir. Vücudun ilk enfekte olduğu ve belirtileri gösterdiği zaman genellikle bir ila iki hafta aralığında sürebilir.Listeria, özellikle doğada, toprakta, yeraltı suyunda, çürüyen bitki örtüsünde ve hayvan dışkısında yaygın olarak görülür. Bu nedenle çoğu kişi listeria bakterisinin bulaştığı besinleri tükettiği durumda hastalığa yakalanabilir. Listeria bakterisinin diğer isimleri arasında L. monocytogenes ve Listeriozis bulunur.Listeria Hangi Besinlerde Bulunur?Listeria, işlenmiş etlerde ve paketleme öncesinde şarküteri ortamından görülebilir. Bu ortamda istenmeyen zararlı mikroorganizmalar gelişerek kontaminasyon oluşturur ve bakterilerin çoğalmasına neden olabilir. Bu nedenle kirlenmiş gıdalar, listeria enfeksiyonlarının en yaygın nedeni olarak görülür. Listerianın görülebileceği besinler şöyle sıralanabilir: Taze sebze ve meyvelerde Şarküteri ürünlerinde Az pişmiş ya da çiğ etlerde Pastörize edilmemiş süt ürünlerinde Çiğ ya da az pişmiş balık ve deniz ürünleri Önceden hazırlanan ve soğuk servis edilen besinler Dondurulmuş gıdalarBu gıdalar listerianın yaşaması ve gelişmesi açısından en yüksek riske sahiptir. Fakat listeriosis genellikle uygunsuz şekilde işlenen veya hazırlanan her gıdada görülebilir. Listeria bakterisinin gıda kaynaklı hastalıklardan bir farkı da buzdolapları ya da dondurucularda hayatta kalma potansiyelinin olmasıdır. Bu nedenle bakteri depolama esnasında tehlikeli seviyelere kadar çoğalma gösterebilir. Gıdaların iyi pişirilmesi, doğru saklanması ve hijyen kurallarına uyulması, Listeria riskini azaltılması için önemli ve gereklidir.Listeria Belirtileri Nelerdir?Listeria hastalığı belirtileri kişide genellikle ateş ve kas ağrıları şeklinde ortaya çıkar. Bunun yanında ishal veya gastrointestinal semptomlar da görülebilir. Listeria bakteri vücuda alındığında sindirim sistemi kanalına yayılabilir. İlerlediğinde de belirtileri kişiden kişiye farklılık gösterir.Listeria belirtileri şöyle sıralanabilir: Ateş Üşüme ve ürperti Baş ağrısı İshal ve mide bulantısı Kas ağrıları Bilinç bulanıklığı Denge kaybıHamilelerde listeria hastalığı belirtileri nelerdir?Hamilelerde listeria hastalığının en sık görülen belirtileri, ateş ve özellikle yorgunluk ve kas ağrıları gibi grip benzeri belirtilerdir. Zamanında müdahale edilmediği durumda yenidoğan bebeklerde düşük, ölü doğum, erken doğum ve ölüme yol açabilir. Midede ağrı ve bebeğin normalden daha fazla hareket etmesi de hamilelerde listeria belirtileri arasındadır.Yenidoğan bebeklerde listeria hastalığı belirtileri nelerdir?Yenidoğan bebeklerde listeria belirtileri, ateş yükselmesi, ensede sertlik ve kafa karışıklığı şeklinde görülebilir. Yenidoğan bebeklerde listeria belirtileri şöyle sıralanabilir: Yüksek ateş Kusma Sürekli ağlama Hızlı nefes alma, hırıltılı nefes İştah olmamasıListeria enfeksiyonu ilerlediği durumda ise oluşan enfeksiyon kan dolaşımına ve beyne yayılabilir. Bu da kişide sepsis, menenjit veya beyin iltihabı (ensefalite) gibi durumlara neden olur. Listeria Nasıl Bulaşır?Listeria bakterisi, toprakta ve suda yer alan bir tür olarak bilinir. Hayvanlar aracılığıyla hastalanmamış olsalar bile bakteriler taşınabilir fakat enfekte oldukları için bu hayvanlarda elde edilen et ve süt ürünleri gibi gıdalar tehlikeli olabilmektedir. Enfeksiyonun gelişmesi için insanların kontamine olmuş gıdaların tüketmesi gerekir. Çoğu kişi, listeria hastalığına kirli gıdalar yüzünden yakalanır.Bunun yanında hamile kişiler L. monocytogenes bakterisini plasenta yoluyla fetüse geçirebilme potansiyeline sahiptir. Ayrıca doğum kanalından da bakteriyi bebeklere geçirebilirler. Listeria enfeksiyonuna karşı korunmak için gıdaların doğru ve temiz şekilde hazırlanması, yıkanması ve pişirilmesi önemlidir. Bunun yanında dondurulmuş gıdalar için son kullanma tarihine dikkat etmek gerekir.Listeria Hastalığı Tedavisi Nasıl Olur?Listeria hastalığının tedavisi durumunda kişinin yaşına, cinsiyetine, genel sağlık durumuna ve enfeksiyonun şiddetine göre farklılık gösterir. Bu noktada bağışıklık sisteminin gücüne bağlı olarak değişiklik gösterir. Bu hastalığın ilerlemesi durumunda ciddi sağlık sorunları oluşabileceğinden erken teşhis ve tedavi büyük önem taşır. Listeria tedavisinde kullanılabilecek yöntemler şöyle sıralanabilir: Antibiyotik tedavisi Sıvı tedavisi Ateş kontrolü, Solunum desteğiYenidoğanlarda yoğun bakım şartlarında damar yoluyla antibiyotik tedavisi uygulanabilir. Hastalığın hafif seyirli olduğu durumda ise genellikle spesifik bir tedaviye gerek yoktur. Semptomlar kendiliğinden geçebilir.Listeria Enfeksiyonundan Korunmanın Yolları Nelerdir?Bağışıklık sistemi zayıf kişilerin ya da hamilelerin, tükettiği besinlere, içtiklerine dikkat etmelerinin yanında saklama ve hazırlama şekli de önemlidir. Listeria enfeksiyonuna karşı korunmanın yolları şöyle sıralanabilir: Pastörize edilmemiş süt ürünleri ve meyve sularından kaçının Çiğ meyve ve sebzeleri bol suyla yıkayın Deniz ürünleri ve şarküteri etlerini iyi bir sıcaklıkta pişirmeye özen gösterin Dondurulmuş ürünleri açtıktan sonra buzdolabında muhafaza edin Mutfak gereçlerini sabun ve sıcak su ile yıkayın Özellikle et ve tavuk gibi gıdaları güvenli bir şekilde pişirin. Pişmiş ve çiğ gıdaları ayrı saklayın Son kullanma tarihi geçmiş gıdaları tüketmekten kaçının Açılmış ambalajlı ürünleri belirtilen süre içinde tüketin Yemek hazırlamadan önce ve sonra ellerinizi sabunla yıkamayı unutmayın Çapraz bulaşmayı önlemek için çiğ ve pişmiş gıdalar için ayrı mutfak gereçleri kullanın Özellikle hamilelik döneminde riskli gıdalardan uzak durun Dışarıdan hazır yemek alırken hijyenik koşullarda hazırlandığından emin olunListeria Hastalığı Hakkında Sık Sorulan SorularListeria bebeğe zarar verir mi?Listeria enfeksiyonu hamilelik esnasında oluştuğunda bebekte ciddi sağlık problemlerine neden olabilir. Enfeksiyon, düşük, erken doğum veya ölü doğum gibi risklere yol açarak anne adayının sağlığını da etkiler. Ayrıca, enfekte bebekte ciddi sağlık sorunları, menenjit veya kan dolaşımı enfeksiyonu gibi durumların da görülmesine neden olur.Listeria kaç derecede ürer?Listeria bakterisi 4°C ile 37°C arasındaki sıcaklıklarda üreyen bir yapıdadır. Bu nedenle buzdolabı sıcaklığında bile çoğalabilir. Ancak, 70°C ve üzerindeki sıcaklıklarda pişirme ile etkisiz hale geldiği görülür. Bakteri dondurulma koşullarında ölmez fakat üremesi durdurulabilir.
Listeria Nedir?Listeria, çoğunlukla kirli besinler yoluyla bulaşan, bağışıklık sistemi düşük olanları etkileyen bir bakteri türüdür. Bu bakteri vücuda gıda yoluyla alındığında enfeksiyona dönüşerek çeşitli belirtilerle listeria hastalığına neden olabilir. Vücudun ilk enfekte olduğu ve belirtileri gösterdiği zaman genellikle bir ila iki hafta aralığında sürebilir.Listeria, özellikle doğada, toprakta, yeraltı suyunda, çürüyen bitki örtüsünde ve hayvan dışkısında yaygın olarak görülür. Bu nedenle çoğu kişi listeria bakterisinin bulaştığı besinleri tükettiği durumda hastalığa yakalanabilir. Listeria bakterisinin diğer isimleri arasında L. monocytogenes ve Listeriozis bulunur.Listeria Hangi Besinlerde Bulunur?Listeria, işlenmiş etlerde ve paketleme öncesinde şarküteri ortamından görülebilir. Bu ortamda istenmeyen zararlı mikroorganizmalar gelişerek kontaminasyon oluşturur ve bakterilerin çoğalmasına neden olabilir. Bu nedenle kirlenmiş gıdalar, listeria enfeksiyonlarının en yaygın nedeni olarak görülür. Listerianın görülebileceği besinler şöyle sıralanabilir:Bu gıdalar listerianın yaşaması ve gelişmesi açısından en yüksek riske sahiptir. Fakat listeriosis genellikle uygunsuz şekilde işlenen veya hazırlanan her gıdada görülebilir. Listeria bakterisinin gıda kaynaklı hastalıklardan bir farkı da buzdolapları ya da dondurucularda hayatta kalma potansiyelinin olmasıdır. Bu nedenle bakteri depolama esnasında tehlikeli seviyelere kadar çoğalma gösterebilir. Gıdaların iyi pişirilmesi, doğru saklanması ve hijyen kurallarına uyulması, Listeria riskini azaltılması için önemli ve gereklidir.Listeria Belirtileri Nelerdir?Listeria hastalığı belirtileri kişide genellikle ateş ve kas ağrıları şeklinde ortaya çıkar. Bunun yanında ishal veya gastrointestinal semptomlar da görülebilir. Listeria bakteri vücuda alındığında sindirim sistemi kanalına yayılabilir. İlerlediğinde de belirtileri kişiden kişiye farklılık gösterir.Listeria belirtileri şöyle sıralanabilir:Hamilelerde listeria hastalığı belirtileri nelerdir?Hamilelerde listeria hastalığının en sık görülen belirtileri, ateş ve özellikle yorgunluk ve kas ağrıları gibi grip benzeri belirtilerdir. Zamanında müdahale edilmediği durumda yenidoğan bebeklerde düşük, ölü doğum, erken doğum ve ölüme yol açabilir. Midede ağrı ve bebeğin normalden daha fazla hareket etmesi de hamilelerde listeria belirtileri arasındadır.Yenidoğan bebeklerde listeria hastalığı belirtileri nelerdir?Yenidoğan bebeklerde listeria belirtileri, ateş yükselmesi, ensede sertlik ve kafa karışıklığı şeklinde görülebilir. Yenidoğan bebeklerde listeria belirtileri şöyle sıralanabilir:Listeria enfeksiyonu ilerlediği durumda ise oluşan enfeksiyon kan dolaşımına ve beyne yayılabilir. Bu da kişide sepsis, menenjit veya beyin iltihabı (ensefalite) gibi durumlara neden olur. Listeria Nasıl Bulaşır?Listeria bakterisi, toprakta ve suda yer alan bir tür olarak bilinir. Hayvanlar aracılığıyla hastalanmamış olsalar bile bakteriler taşınabilir fakat enfekte oldukları için bu hayvanlarda elde edilen et ve süt ürünleri gibi gıdalar tehlikeli olabilmektedir. Enfeksiyonun gelişmesi için insanların kontamine olmuş gıdaların tüketmesi gerekir. Çoğu kişi, listeria hastalığına kirli gıdalar yüzünden yakalanır.Bunun yanında hamile kişiler L. monocytogenes bakterisini plasenta yoluyla fetüse geçirebilme potansiyeline sahiptir. Ayrıca doğum kanalından da bakteriyi bebeklere geçirebilirler. Listeria enfeksiyonuna karşı korunmak için gıdaların doğru ve temiz şekilde hazırlanması, yıkanması ve pişirilmesi önemlidir. Bunun yanında dondurulmuş gıdalar için son kullanma tarihine dikkat etmek gerekir.Listeria Hastalığı Tedavisi Nasıl Olur?Listeria hastalığının tedavisi durumunda kişinin yaşına, cinsiyetine, genel sağlık durumuna ve enfeksiyonun şiddetine göre farklılık gösterir. Bu noktada bağışıklık sisteminin gücüne bağlı olarak değişiklik gösterir. Bu hastalığın ilerlemesi durumunda ciddi sağlık sorunları oluşabileceğinden erken teşhis ve tedavi büyük önem taşır. Listeria tedavisinde kullanılabilecek yöntemler şöyle sıralanabilir:Yenidoğanlarda yoğun bakım şartlarında damar yoluyla antibiyotik tedavisi uygulanabilir. Hastalığın hafif seyirli olduğu durumda ise genellikle spesifik bir tedaviye gerek yoktur. Semptomlar kendiliğinden geçebilir.Listeria Enfeksiyonundan Korunmanın Yolları Nelerdir?Bağışıklık sistemi zayıf kişilerin ya da hamilelerin, tükettiği besinlere, içtiklerine dikkat etmelerinin yanında saklama ve hazırlama şekli de önemlidir. Listeria enfeksiyonuna karşı korunmanın yolları şöyle sıralanabilir:Listeria Hastalığı Hakkında Sık Sorulan SorularListeria bebeğe zarar verir mi?Listeria enfeksiyonu hamilelik esnasında oluştuğunda bebekte ciddi sağlık problemlerine neden olabilir. Enfeksiyon, düşük, erken doğum veya ölü doğum gibi risklere yol açarak anne adayının sağlığını da etkiler. Ayrıca, enfekte bebekte ciddi sağlık sorunları, menenjit veya kan dolaşımı enfeksiyonu gibi durumların da görülmesine neden olur.Listeria kaç derecede ürer?Listeria bakterisi 4°C ile 37°C arasındaki sıcaklıklarda üreyen bir yapıdadır. Bu nedenle buzdolabı sıcaklığında bile çoğalabilir. Ancak, 70°C ve üzerindeki sıcaklıklarda pişirme ile etkisiz hale geldiği görülür. Bakteri dondurulma koşullarında ölmez fakat üremesi durdurulabilir. | 4,830 |
476 | Hastalıklar | Lösemi (Kan Kanseri) | Kan kanseri (lösemi), kemik iliği ve lenfatik dokularda bulunan beyaz kan hücrelerinin anormal şekilde büyümesi ve çoğalması ile kan hücrelerinin oluşumunda sorunlara neden olan kan kanseri hastalığıdır. Akut, kronik, miyeloid ve lenfoid olmak üzere farklı türleri bulunmaktadır. Lösemi türlerinde en yaygın belirtiler ateş ve özellikle gece terlemeleri, boyun ve koltuk altı gibi bölgelerdeki lenf bezlerinde şişme, halsizlik ve yorgunluk, kemik ağrısı, kilo kaybı, sık enfeksiyon geçirme, kolay oluşan kanamalar ve morarmalar ile ciltte minik kırmızı lekeler meydana gelmesidir. Kan kanseri (lösemi), kemik iliği ve lenfatik dokularda bulunan beyaz kan hücrelerinin anormal şekilde büyümesi ve çoğalması ile kan hücrelerinin oluşumunda sorunlara neden olan kan kanseri hastalığıdır. Akut, kronik, miyeloid ve lenfoid olmak üzere farklı türleri bulunmaktadır. Lösemi türlerinde en yaygın belirtiler ateş ve özellikle gece terlemeleri, boyun ve koltuk altı gibi bölgelerdeki lenf bezlerinde şişme, halsizlik ve yorgunluk, kemik ağrısı, kilo kaybı, sık enfeksiyon geçirme, kolay oluşan kanamalar ve morarmalar ile ciltte minik kırmızı lekeler meydana gelmesidir.
Lösemi (Kan Kanseri) Nedir?Kan kanseri olarak da bilinen lösemi, kemik iliği ve lenfatik sistem gibi kan oluşturan dokularda olgunlaşmamış veya anormal şekilde lökosit (beyaz kan hücresi) üretimine neden olarak normal kan hücrelerinin üretimini baskılayan kötü huylu ve ilerleyici bir hastalıktır. Leukemia olarak da bilinen lösemi (kan kanseri) öncelikle kemik iliğini, daha sonrasında da tüm organları etkiler. Olgunlaşmış akyuvarların kontrolsüz artışına bağlı şekilde gelişirse kronik ve yavaş seyirlidir. Olgunlaşmamış akyuvarların kontrolsüz artışına bağlı gelişenler ise akut yani hızlı seyirli olarak tanımlanır.Hızlı seyirli olan kan kanserleri sıklıkla ani ve hızlı başlangıç gösterip özellikle 1-2 ay içerisinde klinik bulgu ve belirti verir. Uzun süren ve dinlenmeyle geçmeyen yorgunluk, enfeksiyon geçirme sıklığında artış, ateş ve gece terlemeleri, daha kolay morarma ve kanama, kilo kaybı, boyun, koltuk altı veya kasıktaki lenf düğümlerinde şişme, nefes darlığı ve hasta hissetmek lösemi hastalığının belirtileridir.Bu belirtiler ortaya çıktıysa hızlıca uzman hekimce kontrol edilmeli, teşhis konulmalı ve en kısa sürede tedaviye başlanmalıdır.Lösemi (Kan Kanseri) Türleri Nelerdir?Aniden ortaya çıkan ve hızlı ilerleyen lösemi türü akut lösemi, yavaş seyreden lösemi türü ise kronik lösemi olarak adlandırılır.Akut lösemiler de akut lenfoblastik lösemi (ALL) ve akut miyeloblastik lösemi (AML) olmak üzere kendi ikiye ayrılır. Diğer yanda kronik lösemiler de Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) ve Kronik Miyeloid Lösemi (KML) olmak üzere kendi alt gruplarına ayrılmaktadır.Lösemi çeşitleri arasında akut lösemiler son derece ani, agresif ve hızlı ilerleyen bir kan kanseri türüdür. Akut lösemi, zamanında tanı konulup tedaviye başlanmazsa, günler veya haftalar içinde hastanın kaybedilmesine neden olabilir. Kronik lösemi ise çok yavaş seyirde uzun süre sessizce kalabilir ve yıllar içinde ilerleme gösterebilir.Akut lösemi Lösemi hücrelerinin hızla bölünüp hastalığın hızlı ilerlediği lösemi türü akut lösemi olarak açıklanır. Akut lösemisi olan kişiler, lösemi hücrelerinin oluşmasından sonraki haftalar içinde kendilerini hasta olarak hisseder. Özellikle çocuklarda en yaygın olarak görülen lösemi türü olan akut lösemi tedavi edilmezse ciddi tehdit içerir.Kronik lösemiÇoğunlukla bu lösemi hücreleri hem olgunlaşmamış hem de olgun kan hücreleri gibi davranır. Bazı hücreler, olmaları gereken hücreler gibi işlev görecek noktaya kadar gelişir; ancak normal hücrelerin yaptığı kadar değildir.Hastalık tipik olarak akut lösemiye kıyasla daha yavaş bir şekilde seyreder. Kronik lösemisi olan hastalar yıllarca fark edilebilen belirtiler göstermeyebilir. Kronik lösemi erişkin kişilerde çocuklara göre daha sık görülür.Lösemi (Kan Kanseri) Neden Olur?Lösemi’ye, kemik iliğinde ki hücre DNA'larının mutasyona uğraması sonucu normal çalışamaması veya vücutta ki beyaz kan hücrelerinin sayısındaki artışın neden olur. Bunu etkileyen faktörler arasında sigara tüketimi, radyasyon veya kimyasala fazla maruz kalmak, genetik faktör, down sendromu, beslenme bozuklukları ve daha önce alınan kemoterapi tedavileri yer almaktadır.Lösemiye neden olan durumlar genel hatlarıyla şunları içerir: Aşırı sigara ve alkol tüketimi Çok fazla radyasyon veya belirli kimyasallara maruz kalmak Genetik faktör Down sendromu Beslenme bozuklukları Daha önce alınan kemoterapi veya radyasyon tedavisi Öpücük hastalığı Katkı maddesi içeren gıdalar Hava kirliliği Çürüyen ve bozulan besinlerLösemi (Kan Kanseri) Belirtileri Nelerdir?Lösemi belirtisi olarak halsizlik ve yorgunluk, gece terlemeleri, ateş, iştahsızlık ve kilo kaybı ile birlikte lenf düğümlerinde şişme, tekrarlayan burun kanamaları, sık yaşanan enfeksiyonlar ve kolayca morarmalar kan kanseri belirtisinin bulgularıdır.Kemik iliğinde başlayan kan kanseri türü olan lösemi belirtileri şunlardır: Gece terlemeleri Ateş ve titreme Boyun, koltuk altı ve kasık bölgesindeki lenf bezlerinde şişme Sık sık enfeksiyon kapma Sürekli halsiz ve yorgun olma hali Kemik ve eklem ağrıları Kolay kanama ve morarma İştahsızlık ve kilo kaybı Ciltte peteşi olarak bilinen minik kırmızı lekeler Diş etlerinde ve burunda sebepsiz kanama Dalak ve karaciğer gibi organlarda büyümeÇocuklarda Lösemi Belirtileri Nelerdir? Tüm çocukluk kanserleri göz önüne alındığında bu kanserlerin yaklaşık yüzde 30’unun lösemi olduğu görülmektedir. Çocukluk çağı kanserleri ve lösemi sıklıkla 2-5 yaş ya da 5-10 yaş aralığında görülmektedir. Çocuklarda löseminin çok kapsamlı klinik bulguları olsa da bazı belirtiler hastalığı daha çok ele verir. Çocuklarda lösemi belirtileri şöyle sıralanabilir: İştahsızlığa bağlı hızlı kilo kaybı Cilt renginde solukluk Vücutta morluklar Karında şişlik Eklem ağrıları Uzun süre devam eden inatçı ateşDiğer yandan çocuklarda löseminin nedenlerinden biri de D vitamini eksikliği olarak kabul edilir. Erken yaşta görülen raşitizm ve buna bağlı olarak ortaya çıkan D vitamini eksikliğinin kanser üzerinde etkili olduğunu gösteren çok sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu nedenle çocukların uygun hava şartlarında ve uzmanların önerdiği saatlerde güneş görmesi çok önemlidir. Lösemide genetik faktörlerin önemi de göz ardı edilmemelidir.Lösemi (Kan Kanseri) Nasıl Teşhis Edilir?Kan dokularının kanserleşmesi sonucu kan üretilmemesiyle ortaya çıkan enfeksiyon, kanama gibi ciddi şikayetler doğrultusunda lösemi teşhisi için kan ve kemik iliği dokusu örneği alınıp incelemeye gönderilir. Genellikle basit bir kan sayımı ve kandaki hücrelerin mikroskop altında incelenmesi de tanı için yeterlidir. Ancak kesin tanı kemik iliği biyopsisi ile konulmaktadır.Lösemi teşhisinde faydalanılan yöntemler şöyledir: Fiziki muayene Tam kan sayımı Kemik iliği biyopsisi Göğüs röntgeni veya CT taramaları Lomber ponksiyonAkut Lösemi Tanısı Nasıl Konulur? Koltuk altı lenf bezlerinde büyüme, ateş, gece terlemeleri, kemik ağrısı, ciltte kırmızı lekeler, kilo kaybı, diş eti kanamaları, tekrarlayan şiddetli enfeksiyonlar, devamlı halsizlik ve yorgun hissetme, sıklaşan burun kanamaları ve nefes darlığı akut lösemi belirtileridir. Fizksel muayenede bulunan bu bulgular sonrasında yapılacak tam kan sayımı ile akut lösemi teşhisi konabilmektedir. Tam kan sayımında; normal kan hücre sayılarının azalması ve “blast” adını verilen kanser hücrelerinin sayısında artış olduğu saptanarak, lösemi tanısı rahatlıkla konulabilir.Kemik iliğinden alınan biyopsi ile de kanser hücreleri tarafından kemik iliğinin tutulduğu görülebilir. Lösemi tanısında zor olan kısım ise kanser türünün tipini belirlemektir. “İmmun fenotipik” yöntemi, çeşitli sitogenetik ve moleküler testler ile farklı tiplerdeki akut lösemileri birbirinden ayırabilir. Löseminin alt türünün belirlenmesi tedavi sürecini doğrudan ilgilendirdiği için çok önemlidir. Çünkü löseminin tüm alt tipleri için farklı tedavi yöntemleri bulunur.Eğer hastaya akut lösemi teşhisi konulduysa risk durumları saptanmaya çalışılır. Yetişkinlerde akut lösemi tanısı konulduğunda, hastaların % 70-80’ninden fazlasının yüksek risk grubuna girdiği bilinmekte. Bu da lösemi kontrol altına alınsa bile çok kısa sürede tekrarlayabilir anlamına gelmektedir.Lösemi (Kan Kanseri) Tedavisi Nasıldır?Lösemi tedavisi birçok disiplini ilgilendirir. Tam donanımlı hastanelerde yetişkin ve çocuk hematoloji uzmanları tarafından tedavi edilir. Lösemi tedavi edilen onkoloji merkezi, kemoterapi uygulaması amacı ile iyi yetişmiş bir hemşire ekibi, 24 saat hizmet veren teşekküllü bir kan bankası, enfeksiyon hastalıkları uzmanı, gereğinde ışın tedavisi vermek açısından radyasyon onkolojisi uzmanı ve sofistike laboratuvar alt yapısı bulunması gerekmektedir.Lösemi tedavi edilebilen bir hastalık olup, son yıllarda keşfedilen pek çok yeni yöntem ile tedavinin başarı oranı da her geçen gün artmaktadır. Yeni kemoterapötik ajanların keşfi, hedefe yönelik moleküler ilaçlar ve biyolojik ilaç tedavilerinin günlük kullanıma girmesi, gelişmiş radyoterapi cihazlarının geliştirilmesi, kemik iliği nakliyle ilişkili gelişmeler, hastaların yaşam sürelerinin uzatılmasında ve hastalığın tam olarak tedavi edilmesinde büyük aşamalar kat edilmesine sebep olmuştur.Lösemi tedavisi için akla gelen ilk tedavi yöntemi kemoterapidir. Kemoterapi ilaçlarının tipi, dozu, uygulama yolu löseminin tipine göre farklılık gösterebilir. Yaklaşık 24 ay süren kemoterapi tedavisi dışında kemik nakli de bazı lösemi türlerinin tedavisinde akla gelen bir diğer yöntemdir. Ülkemizde lösemi tedavisinde ulaşılan başarı oranları, gerek kemoterapi gerekse kemik iliği nakliyle dünya standartlarındadır.Kronik miyeloid lösemiler 2000 yılından itibaren büyük oranda tedavi edilebilmektedir. Hastalık iyi tanındığından mekanizmayı bozan ilaçlar kullanılmaktadır. Hedefe yönelik tedavi adı verilen bu tedavi ile kemik iliğinde sürekli çoğalan miyeloid kökenli hücrelerin olgunlaşmadan ya da olgunlaşarak kana karışmasını engellemektedir. İlaçlarla kontrol altına alınamayan hastalarda ise en etkin tedavi yöntemi “allojenik kök hücre nakli”dir. Kök hücre nakli, doku uyumlu kardeş, yakın akraba veya akraba dışı gönüllü bağışçıdan alınan kök hücreler yardımı ile yapılmaktadır. Yavaş seyreden lösemi türü olan kronik lenfositik lösemiler (KLL) için erken evrelerde sadece destek amaçlı tedaviler verilir. İleri evrelerde veya yüksek riskli hastalarda ilaçlar veya hedefe yönelik antikorlar (immünoterapi) uygulanabilir. Kronik lenfositik lösemi, ileri yaş hastalığı olmasına rağmen 50 yaş öncesinde de görülebilmektedir. Yüksek riskli bu hastalarda da allojenik kök hücre nakli tedavi seçeneklerinden biridir.Lösemi (Kan Kanseri) Hakkında Sık Sorulan SorularLösemi (kan kanseri) nasıl bir hastalıktır?Lösemi (kan kanseri), beyaz kan hücrelerinin hızlı ve anormal derecede çoğalmasına neden olarak, kemik iliğinin kırmızı kan hücreleri ve trombosit üretimini bozan, vücudun enfeksiyonla savaşma yeteneğini engelleyen kanda ve kemik iliğinde oluşan bir kanser türüdür.Löseminin ilk belirtileri nelerdir?Löseminin türüne göre semptomlar değişsede lösemi başlangıcı ve ilerlemesinin neden olduğu belirtiler yorgunluk, nefes darlığı, enfeksiyonlar, vücut ve kemik ağrıları, ateş ve gece terlemeleri, boyun, koltuk altı ve kasık bölgesindeki lenf düğümlerinde şişmedir.Lösemi tehlikeli bir kanser türü müdür?Lösemi yaşamı tehdit eden ve hızlıca tıbbi tedavinin uygulanması gereken bir kanser türüdür. Özellikle akut lösemi çocuklarda en sık görülen kanser türüdür ve bu lösemi hücreleri hem olgunlaşmamış hem de olgun kan hücreleri gibi davranabilir.Lösemi olanlar daha mı çok hastalanır?Daha sık hastalanma, şiddetli ve uzun süre enfeksiyonlar löseminin yaygın bir belirtisidir.Lösemi kansızlığa neden olur mu?Lösemi anemiye neden olur. Lösemi nedeniyle ortaya çıkan kansızlık ile birlikte kişide yorgunluk, nefes darlığı, göğüs ağrısı, ciltte solgunluk ve baş dönmesi gibi belirtiler görülür.Lösemi terlemeye neden olur mu?Lösemi kişilerde özellikle geceleri yaşanan terlemelere neden olur. Karaciğer ve dalak büyümesi lösemi belirtisi midir?Dalak ve karaciğerde biriken hücreler şişmeye neden olur. Lösemi ağrıya neden olur mu?Lösemi olan kişilerde kemik veya eklem ağrısı görülebilir. Bu ağrı çoğunlukla kol ve bacakların uzun kemiklerinde, kaburgalarda ve göğüs kemiğinde hissedilir.Lösemi nasıl tespit edilir?Lösemi tanısı genellikle hastanın kan örneğinin tam kan sayımı veya kanın mikroskobik olarak analiz edilmesiyle ya da kanın içerisindeki hücrelerin özelliklerinin incelenebildiği akış sitometrisi ile tespit edilebilir.Lösemiye yakalanan kişilerde görülen belirtiler nelerdir?Uzun süren ve dinlenmeye rağmen geçmeyen yorgunluk, ufak darbelerde dahi morarma ve kanama, sıklaşan ve uzun süre enfeksiyonlar, gece terlemeleri, yüksek ateş ve açıklanamayan kilo kaybı lösemi belirtileridir.Lösemi nasıl anlaşılır?Boğaz ağrısı, ateş, özellikle geceleri terleme, ağız yaraları, iltihaplı yaralar gibi tekrarlayan enfeksiyonlar, anemi kaynaklı yorgunluk, ten renginde solgunluk, halsizlik ve nefes darlığı, kemik ağrıları, cilt döküntüleri ve diş eti kanamaları lösemi belirtisidir. Bu belirtiler söz konusu ise Hematoloji birimine gidip gerekli tetkliklerin yaptırılması çok önemlidir.Akut lösemi tekrarlar mı? Akut lösemi bazı durumlarda tekrarlayabilir. Akut lösemi tedavisinde verilen yüksek doz kemoterapi ile hastalık baskı altına alınır. Ancak hastaların büyük bir bölümünde yüksek risk grubuna girdiği için genellikle ilk bir yıl içerisinde lösemi tekrarlayabilir. Lösemide tekrarı önleyebilmek için de kök hücreler ile allojenik kemik iliği nakli yapılması önerilir. Öncelikle hastanın kardeşleri değerlendirilir ve uyumlu iseler kök hücreleri nakledilir. Uyumlu kardeş bulunamaz ise kemik iliği bankalarına başvurulur ve verici araştırılır. Allojenik kök hücre naklinin amacı hastalığın ilerde tekrar etme riskini düşürmektir. Günümüzde tam uyumlu kök hücre vericisi bulunamasa da uyumlu nakiller yapılmaktadır. Ayrıca ileri yaştaki hastalar için düşük doz ilaçların kullanıldığı mini nakiller yapılıp, kök hücre nakli şansı tanınabilmektedir.Kan tahlilinde hangi değer kanseri gösterir?Kişinin kanındaki enfeksiyon ve iltihaplanmayı ölçmeye yarayan CRP değeri özellikle 20 ve daha yüksek mg / l çıktığında kanser hastalığından şüphelenilir. Ancak tek başına bu değer kanser tanısı için yeterli değildir.Lösemi olduğunu nasıl anlarız?Beklenmedik kilo kaybı, kolay yorulma, sık yaşanan enfeksiyonlar, gece terlemeleriyle birlikte kanama ve morarmaların daha kolay bir şekilde meydana gelmesi lösemi sinyali sayılan belirtilerdendir. Bunun yanı sıra yaptırılan basit kan sayımları da kanser teşhisi için yeterli olabilir.Lösemi ne kadar tehlikeli?Tedavi edilmeyen akut lösemiler, lösemi hücrelerinin yayılması ve vücudun çeşitli organlarında hasar oluşturmasına sebebiyet verir. Bu durum sonucunda kişinin sağlığını tehdit eden ağır tablolar ortaya çıkar. Lösemi vakaları tedavi edilmezse hastalar birkaç hafta veya ay içerisinde hayatını kaybedebilir.Lösemi olduğumdan ne zaman şüphelenmeliyim?Eğer açıklanamayan kilo kaybı, gece terlemesi, yorgunluk ya da vücudunuzda bazı noktalar kolayca morarıyor veya kanıyorsa bunlar lösemi bulgularıdır. Bu nedenle bir doktora görünüp, test yaptırılması önemlidir.
Lösemi (Kan Kanseri) Nedir?Kan kanseri olarak da bilinen lösemi, kemik iliği ve lenfatik sistem gibi kan oluşturan dokularda olgunlaşmamış veya anormal şekilde lökosit (beyaz kan hücresi) üretimine neden olarak normal kan hücrelerinin üretimini baskılayan kötü huylu ve ilerleyici bir hastalıktır. Leukemia olarak da bilinen lösemi (kan kanseri) öncelikle kemik iliğini, daha sonrasında da tüm organları etkiler. Olgunlaşmış akyuvarların kontrolsüz artışına bağlı şekilde gelişirse kronik ve yavaş seyirlidir. Olgunlaşmamış akyuvarların kontrolsüz artışına bağlı gelişenler ise akut yani hızlı seyirli olarak tanımlanır.Hızlı seyirli olan kan kanserleri sıklıkla ani ve hızlı başlangıç gösterip özellikle 1-2 ay içerisinde klinik bulgu ve belirti verir. Uzun süren ve dinlenmeyle geçmeyen yorgunluk, enfeksiyon geçirme sıklığında artış, ateş ve gece terlemeleri, daha kolay morarma ve kanama, kilo kaybı, boyun, koltuk altı veya kasıktaki lenf düğümlerinde şişme, nefes darlığı ve hasta hissetmek lösemi hastalığının belirtileridir.Bu belirtiler ortaya çıktıysa hızlıca uzman hekimce kontrol edilmeli, teşhis konulmalı ve en kısa sürede tedaviye başlanmalıdır.Lösemi (Kan Kanseri) Türleri Nelerdir?Aniden ortaya çıkan ve hızlı ilerleyen lösemi türü akut lösemi, yavaş seyreden lösemi türü ise kronik lösemi olarak adlandırılır.Akut lösemiler de akut lenfoblastik lösemi (ALL) ve akut miyeloblastik lösemi (AML) olmak üzere kendi ikiye ayrılır. Diğer yanda kronik lösemiler de Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) ve Kronik Miyeloid Lösemi (KML) olmak üzere kendi alt gruplarına ayrılmaktadır.Lösemi çeşitleri arasında akut lösemiler son derece ani, agresif ve hızlı ilerleyen bir kan kanseri türüdür. Akut lösemi, zamanında tanı konulup tedaviye başlanmazsa, günler veya haftalar içinde hastanın kaybedilmesine neden olabilir. Kronik lösemi ise çok yavaş seyirde uzun süre sessizce kalabilir ve yıllar içinde ilerleme gösterebilir.Akut lösemi Lösemi hücrelerinin hızla bölünüp hastalığın hızlı ilerlediği lösemi türü akut lösemi olarak açıklanır. Akut lösemisi olan kişiler, lösemi hücrelerinin oluşmasından sonraki haftalar içinde kendilerini hasta olarak hisseder. Özellikle çocuklarda en yaygın olarak görülen lösemi türü olan akut lösemi tedavi edilmezse ciddi tehdit içerir.Kronik lösemiÇoğunlukla bu lösemi hücreleri hem olgunlaşmamış hem de olgun kan hücreleri gibi davranır. Bazı hücreler, olmaları gereken hücreler gibi işlev görecek noktaya kadar gelişir; ancak normal hücrelerin yaptığı kadar değildir.Hastalık tipik olarak akut lösemiye kıyasla daha yavaş bir şekilde seyreder. Kronik lösemisi olan hastalar yıllarca fark edilebilen belirtiler göstermeyebilir. Kronik lösemi erişkin kişilerde çocuklara göre daha sık görülür.Lösemi (Kan Kanseri) Neden Olur?Lösemi’ye, kemik iliğinde ki hücre DNA'larının mutasyona uğraması sonucu normal çalışamaması veya vücutta ki beyaz kan hücrelerinin sayısındaki artışın neden olur. Bunu etkileyen faktörler arasında sigara tüketimi, radyasyon veya kimyasala fazla maruz kalmak, genetik faktör, down sendromu, beslenme bozuklukları ve daha önce alınan kemoterapi tedavileri yer almaktadır.Lösemiye neden olan durumlar genel hatlarıyla şunları içerir:Lösemi (Kan Kanseri) Belirtileri Nelerdir?Lösemi belirtisi olarak halsizlik ve yorgunluk, gece terlemeleri, ateş, iştahsızlık ve kilo kaybı ile birlikte lenf düğümlerinde şişme, tekrarlayan burun kanamaları, sık yaşanan enfeksiyonlar ve kolayca morarmalar kan kanseri belirtisinin bulgularıdır.Kemik iliğinde başlayan kan kanseri türü olan lösemi belirtileri şunlardır:Çocuklarda Lösemi Belirtileri Nelerdir? Tüm çocukluk kanserleri göz önüne alındığında bu kanserlerin yaklaşık yüzde 30’unun lösemi olduğu görülmektedir. Çocukluk çağı kanserleri ve lösemi sıklıkla 2-5 yaş ya da 5-10 yaş aralığında görülmektedir. Çocuklarda löseminin çok kapsamlı klinik bulguları olsa da bazı belirtiler hastalığı daha çok ele verir. Çocuklarda lösemi belirtileri şöyle sıralanabilir:Diğer yandan çocuklarda löseminin nedenlerinden biri de D vitamini eksikliği olarak kabul edilir. Erken yaşta görülen raşitizm ve buna bağlı olarak ortaya çıkan D vitamini eksikliğinin kanser üzerinde etkili olduğunu gösteren çok sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu nedenle çocukların uygun hava şartlarında ve uzmanların önerdiği saatlerde güneş görmesi çok önemlidir. Lösemide genetik faktörlerin önemi de göz ardı edilmemelidir.Lösemi (Kan Kanseri) Nasıl Teşhis Edilir?Kan dokularının kanserleşmesi sonucu kan üretilmemesiyle ortaya çıkan enfeksiyon, kanama gibi ciddi şikayetler doğrultusunda lösemi teşhisi için kan ve kemik iliği dokusu örneği alınıp incelemeye gönderilir. Genellikle basit bir kan sayımı ve kandaki hücrelerin mikroskop altında incelenmesi de tanı için yeterlidir. Ancak kesin tanı kemik iliği biyopsisi ile konulmaktadır.Lösemi teşhisinde faydalanılan yöntemler şöyledir:Akut Lösemi Tanısı Nasıl Konulur? Koltuk altı lenf bezlerinde büyüme, ateş, gece terlemeleri, kemik ağrısı, ciltte kırmızı lekeler, kilo kaybı, diş eti kanamaları, tekrarlayan şiddetli enfeksiyonlar, devamlı halsizlik ve yorgun hissetme, sıklaşan burun kanamaları ve nefes darlığı akut lösemi belirtileridir. Fizksel muayenede bulunan bu bulgular sonrasında yapılacak tam kan sayımı ile akut lösemi teşhisi konabilmektedir. Tam kan sayımında; normal kan hücre sayılarının azalması ve “blast” adını verilen kanser hücrelerinin sayısında artış olduğu saptanarak, lösemi tanısı rahatlıkla konulabilir.Kemik iliğinden alınan biyopsi ile de kanser hücreleri tarafından kemik iliğinin tutulduğu görülebilir. Lösemi tanısında zor olan kısım ise kanser türünün tipini belirlemektir. “İmmun fenotipik” yöntemi, çeşitli sitogenetik ve moleküler testler ile farklı tiplerdeki akut lösemileri birbirinden ayırabilir. Löseminin alt türünün belirlenmesi tedavi sürecini doğrudan ilgilendirdiği için çok önemlidir. Çünkü löseminin tüm alt tipleri için farklı tedavi yöntemleri bulunur.Eğer hastaya akut lösemi teşhisi konulduysa risk durumları saptanmaya çalışılır. Yetişkinlerde akut lösemi tanısı konulduğunda, hastaların % 70-80’ninden fazlasının yüksek risk grubuna girdiği bilinmekte. Bu da lösemi kontrol altına alınsa bile çok kısa sürede tekrarlayabilir anlamına gelmektedir.Lösemi (Kan Kanseri) Tedavisi Nasıldır?Lösemi tedavisi birçok disiplini ilgilendirir. Tam donanımlı hastanelerde yetişkin ve çocuk hematoloji uzmanları tarafından tedavi edilir. Lösemi tedavi edilen onkoloji merkezi, kemoterapi uygulaması amacı ile iyi yetişmiş bir hemşire ekibi, 24 saat hizmet veren teşekküllü bir kan bankası, enfeksiyon hastalıkları uzmanı, gereğinde ışın tedavisi vermek açısından radyasyon onkolojisi uzmanı ve sofistike laboratuvar alt yapısı bulunması gerekmektedir.Lösemi tedavi edilebilen bir hastalık olup, son yıllarda keşfedilen pek çok yeni yöntem ile tedavinin başarı oranı da her geçen gün artmaktadır. Yeni kemoterapötik ajanların keşfi, hedefe yönelik moleküler ilaçlar ve biyolojik ilaç tedavilerinin günlük kullanıma girmesi, gelişmiş radyoterapi cihazlarının geliştirilmesi, kemik iliği nakliyle ilişkili gelişmeler, hastaların yaşam sürelerinin uzatılmasında ve hastalığın tam olarak tedavi edilmesinde büyük aşamalar kat edilmesine sebep olmuştur.Lösemi tedavisi için akla gelen ilk tedavi yöntemi kemoterapidir. Kemoterapi ilaçlarının tipi, dozu, uygulama yolu löseminin tipine göre farklılık gösterebilir. Yaklaşık 24 ay süren kemoterapi tedavisi dışında kemik nakli de bazı lösemi türlerinin tedavisinde akla gelen bir diğer yöntemdir. Ülkemizde lösemi tedavisinde ulaşılan başarı oranları, gerek kemoterapi gerekse kemik iliği nakliyle dünya standartlarındadır.Kronik miyeloid lösemiler 2000 yılından itibaren büyük oranda tedavi edilebilmektedir. Hastalık iyi tanındığından mekanizmayı bozan ilaçlar kullanılmaktadır. Hedefe yönelik tedavi adı verilen bu tedavi ile kemik iliğinde sürekli çoğalan miyeloid kökenli hücrelerin olgunlaşmadan ya da olgunlaşarak kana karışmasını engellemektedir. İlaçlarla kontrol altına alınamayan hastalarda ise en etkin tedavi yöntemi “allojenik kök hücre nakli”dir. Kök hücre nakli, doku uyumlu kardeş, yakın akraba veya akraba dışı gönüllü bağışçıdan alınan kök hücreler yardımı ile yapılmaktadır. Yavaş seyreden lösemi türü olan kronik lenfositik lösemiler (KLL) için erken evrelerde sadece destek amaçlı tedaviler verilir. İleri evrelerde veya yüksek riskli hastalarda ilaçlar veya hedefe yönelik antikorlar (immünoterapi) uygulanabilir. Kronik lenfositik lösemi, ileri yaş hastalığı olmasına rağmen 50 yaş öncesinde de görülebilmektedir. Yüksek riskli bu hastalarda da allojenik kök hücre nakli tedavi seçeneklerinden biridir.Lösemi (Kan Kanseri) Hakkında Sık Sorulan SorularLösemi (kan kanseri) nasıl bir hastalıktır?Lösemi (kan kanseri), beyaz kan hücrelerinin hızlı ve anormal derecede çoğalmasına neden olarak, kemik iliğinin kırmızı kan hücreleri ve trombosit üretimini bozan, vücudun enfeksiyonla savaşma yeteneğini engelleyen kanda ve kemik iliğinde oluşan bir kanser türüdür.Löseminin ilk belirtileri nelerdir?Löseminin türüne göre semptomlar değişsede lösemi başlangıcı ve ilerlemesinin neden olduğu belirtiler yorgunluk, nefes darlığı, enfeksiyonlar, vücut ve kemik ağrıları, ateş ve gece terlemeleri, boyun, koltuk altı ve kasık bölgesindeki lenf düğümlerinde şişmedir.Lösemi tehlikeli bir kanser türü müdür?Lösemi yaşamı tehdit eden ve hızlıca tıbbi tedavinin uygulanması gereken bir kanser türüdür. Özellikle akut lösemi çocuklarda en sık görülen kanser türüdür ve bu lösemi hücreleri hem olgunlaşmamış hem de olgun kan hücreleri gibi davranabilir.Lösemi olanlar daha mı çok hastalanır?Daha sık hastalanma, şiddetli ve uzun süre enfeksiyonlar löseminin yaygın bir belirtisidir.Lösemi kansızlığa neden olur mu?Lösemi anemiye neden olur. Lösemi nedeniyle ortaya çıkan kansızlık ile birlikte kişide yorgunluk, nefes darlığı, göğüs ağrısı, ciltte solgunluk ve baş dönmesi gibi belirtiler görülür.Lösemi terlemeye neden olur mu?Lösemi kişilerde özellikle geceleri yaşanan terlemelere neden olur. Karaciğer ve dalak büyümesi lösemi belirtisi midir?Dalak ve karaciğerde biriken hücreler şişmeye neden olur. Lösemi ağrıya neden olur mu?Lösemi olan kişilerde kemik veya eklem ağrısı görülebilir. Bu ağrı çoğunlukla kol ve bacakların uzun kemiklerinde, kaburgalarda ve göğüs kemiğinde hissedilir.Lösemi nasıl tespit edilir?Lösemi tanısı genellikle hastanın kan örneğinin tam kan sayımı veya kanın mikroskobik olarak analiz edilmesiyle ya da kanın içerisindeki hücrelerin özelliklerinin incelenebildiği akış sitometrisi ile tespit edilebilir.Lösemiye yakalanan kişilerde görülen belirtiler nelerdir?Uzun süren ve dinlenmeye rağmen geçmeyen yorgunluk, ufak darbelerde dahi morarma ve kanama, sıklaşan ve uzun süre enfeksiyonlar, gece terlemeleri, yüksek ateş ve açıklanamayan kilo kaybı lösemi belirtileridir.Lösemi nasıl anlaşılır?Boğaz ağrısı, ateş, özellikle geceleri terleme, ağız yaraları, iltihaplı yaralar gibi tekrarlayan enfeksiyonlar, anemi kaynaklı yorgunluk, ten renginde solgunluk, halsizlik ve nefes darlığı, kemik ağrıları, cilt döküntüleri ve diş eti kanamaları lösemi belirtisidir. Bu belirtiler söz konusu ise Hematoloji birimine gidip gerekli tetkliklerin yaptırılması çok önemlidir.Akut lösemi tekrarlar mı? Akut lösemi bazı durumlarda tekrarlayabilir. Akut lösemi tedavisinde verilen yüksek doz kemoterapi ile hastalık baskı altına alınır. Ancak hastaların büyük bir bölümünde yüksek risk grubuna girdiği için genellikle ilk bir yıl içerisinde lösemi tekrarlayabilir. Lösemide tekrarı önleyebilmek için de kök hücreler ile allojenik kemik iliği nakli yapılması önerilir. Öncelikle hastanın kardeşleri değerlendirilir ve uyumlu iseler kök hücreleri nakledilir. Uyumlu kardeş bulunamaz ise kemik iliği bankalarına başvurulur ve verici araştırılır. Allojenik kök hücre naklinin amacı hastalığın ilerde tekrar etme riskini düşürmektir. Günümüzde tam uyumlu kök hücre vericisi bulunamasa da uyumlu nakiller yapılmaktadır. Ayrıca ileri yaştaki hastalar için düşük doz ilaçların kullanıldığı mini nakiller yapılıp, kök hücre nakli şansı tanınabilmektedir.Kan tahlilinde hangi değer kanseri gösterir?Kişinin kanındaki enfeksiyon ve iltihaplanmayı ölçmeye yarayan CRP değeri özellikle 20 ve daha yüksek mg / l çıktığında kanser hastalığından şüphelenilir. Ancak tek başına bu değer kanser tanısı için yeterli değildir.Lösemi olduğunu nasıl anlarız?Beklenmedik kilo kaybı, kolay yorulma, sık yaşanan enfeksiyonlar, gece terlemeleriyle birlikte kanama ve morarmaların daha kolay bir şekilde meydana gelmesi lösemi sinyali sayılan belirtilerdendir. Bunun yanı sıra yaptırılan basit kan sayımları da kanser teşhisi için yeterli olabilir.Lösemi ne kadar tehlikeli?Tedavi edilmeyen akut lösemiler, lösemi hücrelerinin yayılması ve vücudun çeşitli organlarında hasar oluşturmasına sebebiyet verir. Bu durum sonucunda kişinin sağlığını tehdit eden ağır tablolar ortaya çıkar. Lösemi vakaları tedavi edilmezse hastalar birkaç hafta veya ay içerisinde hayatını kaybedebilir.Lösemi olduğumdan ne zaman şüphelenmeliyim?Eğer açıklanamayan kilo kaybı, gece terlemesi, yorgunluk ya da vücudunuzda bazı noktalar kolayca morarıyor veya kanıyorsa bunlar lösemi bulgularıdır. Bu nedenle bir doktora görünüp, test yaptırılması önemlidir. | 10,891 |
477 | Hastalıklar | Lejyoner Hastalığı | Lejyoner hastalığı, legionella pneumophila adlı bakterinin akciğerlerde enfeksiyona neden olduğu bir zatürre türüdür. Halsizlik, baş ağrısı, kas ağrıları, yüksek ateş, öksürük, solunum güçlüğü ve ishal lejyoner hastalığının belirtileridir.Lejyoner hastalığına neden olan bakteriler genellikle otel, hastane ve ofis gibi toplumsal alanlarda bulunur. Lejyoner hastalığı, legionella pneumophila adlı bakterinin akciğerlerde enfeksiyona neden olduğu bir zatürre türüdür. Halsizlik, baş ağrısı, kas ağrıları, yüksek ateş, öksürük, solunum güçlüğü ve ishal lejyoner hastalığının belirtileridir.Lejyoner hastalığına neden olan bakteriler genellikle otel, hastane ve ofis gibi toplumsal alanlarda bulunur.
Lejyoner Hastalığı Nedir?Zatürrenin bir türü olan lejyoner hastalığı, klima veya jakuzi gibi yerlerden gelen su damlacıklarının solunmasıyla bulaşan bir akciğer enfeksiyonudur. Lejyoner hastalığına neden olan bakteri legionella pneumophila adlı bakteridir.Genellikle yanlış klima kullanımıyla artışa geçen lejyoner hastalığı, otel, hastane ve ofis gibi kalabalık olan toplumsal alanlarda bakterinin bulaşmasıyla ortaya çıkar. Bu bulaşı su damlacıklarının solunmasıyla yaşanır.Akciğeri olumsuz etkileyen bir akciğer enfeksiyonu olduğu için lejyoner hastalığının karakteristik belirtisi öksürüktür. Öksürükle birlikte yüksek ateş, ishal, nefes darlığı, baş ağrısı, kas ağrıları, mide bulantısı ve bilinç bulanıklığı lejyoner hastalığında görülen belirtilerdir.Genel olarak antibiyotik tedavisi uygulanan lejyoner hastalığı, tedavi edilmediği senaryolarda yaşamı tehdit eden bir problem haline gelebilir.Lejyoner Hastalığı Neden Olur?Lejyoner hastalığı, Legionella pneumophila bakterisinin vücuda girmesiyle meydana gelir. Bu bakteri, bakteriyi taşıyan klima veya jakuzi gibi yerlerdeki hava ve su damlacıklarının solunmasıyla bulaşır.Aynı zamanda lejyoner hastalığına neden olan faktörler şöyle sıralanabilir: Legionella pneumophile bakterisi 50 yaş ve üzeri olunması Sigara tüketimi Bağışıklık sisteminin düşük olması Kronik akciğer hastalığıLejyoner hastalığının bulaşma alanları nelerdir?Lejyoner hastalığına neden olan bakteri genellikle klima, havuz, jakuzi, sıcak su depoları, çeşmeler ve içme suları lejyoner hastalığına yol açabilecek bulaşma alanları arasındadır.Lejyoner hastalığına neden olan bakterinin bulaşma alanları şu şekildedir: Klima Havuz veya jakuzi Sıcak su depoları Çeşmeler Spa ve termal havuzlar Otel, hastane ve bakım evlerinin su dağıtım sistemleriLejyoner Hastalığı Belirtileri Nelerdir?Bir zatürre türü olması ve akciğerleri etkilemesi sebebiyle lejyoner hastalığının en tipik belirtisi öksürüktür. Öksürükle birlikte yüksek ateş, nefes darlığı, baş ağrısı, kas ağrıları, mide bulantısı ve ishal de lejyoner hastalığında ortaya çıkan belirtiler olarak kabul edilir.Lejyoner hastalığı genel olarak şu belirtilerle kendini gösterir: Balgamlı, kuru veya kanlı öksürük Yüksek ateş Nefes darlığı Baş ağrısı Kas ağrıları Mide bulantısı İshal Halsizlik Bilinç bulanıklığı İştahsızlık Titremeİlk başta hafif gribal enfeksiyon şeklinde ortaya çıkan lejyoner hastalığında belirtilerin ortaya çıkması 2 ila 10 gün sürer. Bu süreç içerisinde belirtiler görülür ve şiddetine göre doktora başvurmak gerekebilir.Pontiac ateşi nedir?Lejyoner hastalığı pontiac ateşine de neden olabilir. Pontiac ateşi, lejyoner hastalığından çok daha az şiddetli olup akciğerleri etkilemez ve hafif grip benzeri bir hastalıktır. Bu sebeple öksürük gibi alt solunum yolu semptomlarına neden olmaz.Pontiac ateşi, genellikle kişi bakteriyle temas ettikten 24 ila 72 saat sonra görülmeye başlar. Lejyoner hastalığının belirtileri ise 2 haftalık bir zaman dilimine yayılabilir. Pontiac ateşi tedavi olmadan genellikle 3 ila 5 gün içinde kendiliğinde geçme özelliği taşırken Lejyoner hastalığı yaşamı tehdit edici bir hale gelebilir ve bu yüzden tıbbi müdahaleye ihtiyaç duyar.Lejyoner Hastalığı Nasıl Teşhis Edilir?Lejyoner hastalığının tanısı için kan tahlili, göğüs röntgeni, balgam testi, BT taraması, omurilik sıvısı testi ve idrar tahlili gibi yöntemlerden yararlanılabilir. Bunlarla birlikte akciğerlerin içine ışıklı bir tüple bakılan bronkoskopi ve torasentez yöntemi de tanı konusunda fikir verebilir.Lejyoner Hastalığı Tedavisi Nasıl Yapılır?Lejyoner hastalığında zatürre benzeri tedavi yöntemleri uygulanır. Bu süreçte genel olarak antibiyotik tedavisi uygulanır. Ayrıca nefes alma konusunda sorun yaşayan kişiler için oksijen desteği verilebilir. Lejyoner hastalığının şiddetli görüldüğü durumlarda ise kişinin hastanede kalması daha sağlıklı olabilir.Lejyoner Hastalığı Nasıl Önlenir?Lejyoner hastalığının salgın olarak yayılmasının önüne geçmek için özellikle binalardaki su ve havalandırma sistemlerinin düzenli olarak bakımının yapılarak yenilenmesi gerekir.Lejyoner Hastalığı Hakkında Sık Sorulan SorularLejyoner ne demek?Zatürrenin ciddi bir türü olan ve akciğerlere zarar veren lejyoner hastalığı, ilk kez 1977 yılında, Philadelphia'daki bir otelde düzenlenen Amerikan Lejyonu kongresinde 180 kişinin hastalanıp 29 kişinin ölümüne yol açan gizemli bir salgının ortaya çıkmasıyla görülmüştür.Lejyoner hastalığı bulaşıcı mı?Lejyoner hastalığı insandan insana bulaşan bir hastalık değildir.Lejyoner hastalığı risk faktörleri nelerdir?Lejyoner hastalığının risk faktörleri grupları arasında yaşlılık, bağışıklık sistemi düşük olanlar, sigara tüketenler ve kronik akciğer hastalığı olan kişiler yer alır.Lejyoner hastalığı ne gibi komplikasyonlar gösterir?Lejyoner hastalığının tedavi edilmediği durumlarda dehidrasyon, organ yetmezliği, solunum yetmezliği, ensefalopati, kalp iltihabı, şok, kan zehirlenmesi ve hatta koma bile görülebilir. Bu bağlamda lejyoner hastalığının tıbbi tedavisinin yapılması önemlidir.H3: Lejyoner hastalığı geçer mi?Lejyoner hastalığı ciddi bir akciğer enfeksiyonu olmasına rağmen tedavi edildiği takdirde iyileşme oranı çok yüksek bir hastalıktır. Ancak tedavi edilmeyen vakalarda riski yüksektir.H3: Lejyoner hastalığı olan bir kişi nasıl hareket etmeli?Lejyoner hastalığının tanısı konan bir kişi sigara içiyorsa bırakmalı, alkol kullanmamalı, istirahat etmeli ve bol bol su içmelidir.
Lejyoner Hastalığı Nedir?Zatürrenin bir türü olan lejyoner hastalığı, klima veya jakuzi gibi yerlerden gelen su damlacıklarının solunmasıyla bulaşan bir akciğer enfeksiyonudur. Lejyoner hastalığına neden olan bakteri legionella pneumophila adlı bakteridir.Genellikle yanlış klima kullanımıyla artışa geçen lejyoner hastalığı, otel, hastane ve ofis gibi kalabalık olan toplumsal alanlarda bakterinin bulaşmasıyla ortaya çıkar. Bu bulaşı su damlacıklarının solunmasıyla yaşanır.Akciğeri olumsuz etkileyen bir akciğer enfeksiyonu olduğu için lejyoner hastalığının karakteristik belirtisi öksürüktür. Öksürükle birlikte yüksek ateş, ishal, nefes darlığı, baş ağrısı, kas ağrıları, mide bulantısı ve bilinç bulanıklığı lejyoner hastalığında görülen belirtilerdir.Genel olarak antibiyotik tedavisi uygulanan lejyoner hastalığı, tedavi edilmediği senaryolarda yaşamı tehdit eden bir problem haline gelebilir.Lejyoner Hastalığı Neden Olur?Lejyoner hastalığı, Legionella pneumophila bakterisinin vücuda girmesiyle meydana gelir. Bu bakteri, bakteriyi taşıyan klima veya jakuzi gibi yerlerdeki hava ve su damlacıklarının solunmasıyla bulaşır.Aynı zamanda lejyoner hastalığına neden olan faktörler şöyle sıralanabilir:Lejyoner hastalığının bulaşma alanları nelerdir?Lejyoner hastalığına neden olan bakteri genellikle klima, havuz, jakuzi, sıcak su depoları, çeşmeler ve içme suları lejyoner hastalığına yol açabilecek bulaşma alanları arasındadır.Lejyoner hastalığına neden olan bakterinin bulaşma alanları şu şekildedir:Lejyoner Hastalığı Belirtileri Nelerdir?Bir zatürre türü olması ve akciğerleri etkilemesi sebebiyle lejyoner hastalığının en tipik belirtisi öksürüktür. Öksürükle birlikte yüksek ateş, nefes darlığı, baş ağrısı, kas ağrıları, mide bulantısı ve ishal de lejyoner hastalığında ortaya çıkan belirtiler olarak kabul edilir.Lejyoner hastalığı genel olarak şu belirtilerle kendini gösterir:İlk başta hafif gribal enfeksiyon şeklinde ortaya çıkan lejyoner hastalığında belirtilerin ortaya çıkması 2 ila 10 gün sürer. Bu süreç içerisinde belirtiler görülür ve şiddetine göre doktora başvurmak gerekebilir.Pontiac ateşi nedir?Lejyoner hastalığı pontiac ateşine de neden olabilir. Pontiac ateşi, lejyoner hastalığından çok daha az şiddetli olup akciğerleri etkilemez ve hafif grip benzeri bir hastalıktır. Bu sebeple öksürük gibi alt solunum yolu semptomlarına neden olmaz.Pontiac ateşi, genellikle kişi bakteriyle temas ettikten 24 ila 72 saat sonra görülmeye başlar. Lejyoner hastalığının belirtileri ise 2 haftalık bir zaman dilimine yayılabilir. Pontiac ateşi tedavi olmadan genellikle 3 ila 5 gün içinde kendiliğinde geçme özelliği taşırken Lejyoner hastalığı yaşamı tehdit edici bir hale gelebilir ve bu yüzden tıbbi müdahaleye ihtiyaç duyar.Lejyoner Hastalığı Nasıl Teşhis Edilir?Lejyoner hastalığının tanısı için kan tahlili, göğüs röntgeni, balgam testi, BT taraması, omurilik sıvısı testi ve idrar tahlili gibi yöntemlerden yararlanılabilir. Bunlarla birlikte akciğerlerin içine ışıklı bir tüple bakılan bronkoskopi ve torasentez yöntemi de tanı konusunda fikir verebilir.Lejyoner Hastalığı Tedavisi Nasıl Yapılır?Lejyoner hastalığında zatürre benzeri tedavi yöntemleri uygulanır. Bu süreçte genel olarak antibiyotik tedavisi uygulanır. Ayrıca nefes alma konusunda sorun yaşayan kişiler için oksijen desteği verilebilir. Lejyoner hastalığının şiddetli görüldüğü durumlarda ise kişinin hastanede kalması daha sağlıklı olabilir.Lejyoner Hastalığı Nasıl Önlenir?Lejyoner hastalığının salgın olarak yayılmasının önüne geçmek için özellikle binalardaki su ve havalandırma sistemlerinin düzenli olarak bakımının yapılarak yenilenmesi gerekir.Lejyoner Hastalığı Hakkında Sık Sorulan SorularLejyoner ne demek?Zatürrenin ciddi bir türü olan ve akciğerlere zarar veren lejyoner hastalığı, ilk kez 1977 yılında, Philadelphia'daki bir otelde düzenlenen Amerikan Lejyonu kongresinde 180 kişinin hastalanıp 29 kişinin ölümüne yol açan gizemli bir salgının ortaya çıkmasıyla görülmüştür.Lejyoner hastalığı bulaşıcı mı?Lejyoner hastalığı insandan insana bulaşan bir hastalık değildir.Lejyoner hastalığı risk faktörleri nelerdir?Lejyoner hastalığının risk faktörleri grupları arasında yaşlılık, bağışıklık sistemi düşük olanlar, sigara tüketenler ve kronik akciğer hastalığı olan kişiler yer alır.Lejyoner hastalığı ne gibi komplikasyonlar gösterir?Lejyoner hastalığının tedavi edilmediği durumlarda dehidrasyon, organ yetmezliği, solunum yetmezliği, ensefalopati, kalp iltihabı, şok, kan zehirlenmesi ve hatta koma bile görülebilir. Bu bağlamda lejyoner hastalığının tıbbi tedavisinin yapılması önemlidir.H3: Lejyoner hastalığı geçer mi?Lejyoner hastalığı ciddi bir akciğer enfeksiyonu olmasına rağmen tedavi edildiği takdirde iyileşme oranı çok yüksek bir hastalıktır. Ancak tedavi edilmeyen vakalarda riski yüksektir.H3: Lejyoner hastalığı olan bir kişi nasıl hareket etmeli?Lejyoner hastalığının tanısı konan bir kişi sigara içiyorsa bırakmalı, alkol kullanmamalı, istirahat etmeli ve bol bol su içmelidir. | 4,137 |
478 | Hastalıklar | Lyme Hastalığı | Lyme hastalığı, borrelia burgdorferi bakterisini taşıyan bir kenenin ısırması ile ortaya çıkan, minimum 36 - 48 saat sonra kızarıklık, ateş, baş ağrısı ve yorgunluk belirtileri ile kendini gösteren enfeksiyon hastalığıdır. Erken teşhis lyme hastalığına yakalanan hastalarda tedavi başarısını artırır. Memorial Sağlık Grubu Enfeksiyon Hastalıkları Bölümü uzmanlarının hazırladığı Lyme hastalığı ile ilgili ayrıntılara içeriğin devamında ulaşabilirsiniz.Lyme hastalığı, borrelia burgdorferi bakterisini taşıyan bir kenenin ısırması ile ortaya çıkan, minimum 36 - 48 saat sonra kızarıklık, ateş, baş ağrısı ve yorgunluk belirtileri ile kendini gösteren enfeksiyon hastalığıdır. Erken teşhis lyme hastalığına yakalanan hastalarda tedavi başarısını artırır. Memorial Sağlık Grubu Enfeksiyon Hastalıkları Bölümü uzmanlarının hazırladığı Lyme hastalığı ile ilgili ayrıntılara içeriğin devamında ulaşabilirsiniz.
Lyme Hastalığı Nedir?Lyme hastalığı, borrelia burgdorferi bakterisi ile enfekte olmuş geyik kenesi olarak da bilinen siyah bacaklı kenelerin ısırması ile bulaşan bakteriyel enfeksiyon hastalığıdır. Borrelia burgdorferi dışında nadir olarak "Borrelia mayonii", "Borrelia afzelii" ve "Borrelia garinii" bakterileri de lyme hastalığına neden olur. Lyme hastalığına ilk teşhis 1975 yılında Amerika Birleşik Devleti’ne bağlı bir sahil yöresi olan Old Lyme kasabasında konulmuşturLyme hastalığına neden olan ve 4 ana Borrelia bakteri türünden en az birini taşıyan keneler genellikle çimenli ve yoğun ağaçlı bölgelerde bulunurlar. Bu nedenle bu bölgelerde yaşayan ya da bu alanlarda sık zaman geçiren kişiler lyme hastalığına yakalanma riskine daha fazla sahiptir. Lyme Hastalığının Belirtileri Nelerdir?Borrelia bakterisi tarafından enfekte olmuş bir kenenin ısırması ile birlikte, döküntü başta olmak üzere 3 ila 30 gün içinde ortaya çıkan belirtiler şunlardır: ısırdığı bölge ya da vücudun herhangi bir yerinde kırmızı oval, düz veya dairesel bir döküntü ile ortaya çıkabilir. Lyme hastalığının diğer önemli belirtileri şunlardır; Kenarları kırmızı ve iç içe geçmiş halkalar şeklinde kızarıklık (eritema migrans) Ateş Baş ağrısı Şiddetli kas ve eklem ağrıları Lenf düğümlerinde şişme Yorgunluk Vücut ağrılarıLyme hastalığının tedavisinin ihmal edilmesi, semptomların daha şiddetli hale gelmesine neden olur. Lyme hastalığında erken semptomlardan farklı olarak, yüz felci, tendon ve kas ağrıları, baş dönmesi ve nefes darlığı, beyin ve omurilik iltihabı, nöralji ve el-ayaklarda uyuşma belirtileri görünür. Lyme Hastalığı Daha Çok Kimlerde Görülür?Lyme hastalığını bulaştıran konakçılar keneler olduğu ve bunların yaşam alanı ormanlık,, çimlik ve çalının bol bulunduğu yerler olduğundan, bunların yoğunlukta olduğu bölgelerde yaşayanlar veya bu alanlarda çok gezenler hastalığı kapma riskine, buralarda yaşamayanlara oranla daha fazladır. Lyme hastalığının görülme oranı fazla olan orman ya da yeşilliklerle kaplı alanlarda yaşamak, vakit geçirenlerde Ormanlık ve çimenlik alanlarında uzun kollu tişört, gömlek yanı sıra çorap, pantolon veya şapka takmak gibi önlem almadan gezenlerde Kenelerin yoğun olarak yaşadığı yeşillik alanlarda evcil hayvanları dolaştıranlardaLyme Hastalığı Nasıl Teşhis Edilir?Enfekte bir kenenin vücuda en az 36 ile 48 saat boyunca vücuda yapışık kalması ile birlikte semptomları ortaya çıkmaya başlayan Lyme hastalığının teşhisinde semptomların bulunup, bulunmadığına dair yapılacak olan fiziki muayene ve Elisa testi (enzime bağlı immünosorbent) ile yapılır. Elisa testi sonucu borrelia burgdorferiye karşı antikor oluşmuşsa, western blot testi yapılarak tanı kesin olarak konulur. Lyme Hastalığı Nasıl Tedavi Edilir?Lyme hastalığının tedavisi için 10- 14 gün süre ile oral yolla alınan antibiyotik kürü uygulanır. Eğer hastalığın tespitinde gecikilmişse, yani geç semptomlar da görülüyorsa antibiyotik tedavi kürünün uygulanma süresi 14 ile 28 gün sürebilir.Lyme Hastalığından Nasıl Korunulur?Lyme hastalığı riskini şu yöntemlerle en aza indirebilirsiniz; Ormanlık veya çimenlik alanlarda ayakkabınızı çıkarmadan, pantolonunuzu çorabınızın içine koyarak, uzun kollu gömlek giyerek, şapka ve eldiven takarak dolaşın. Yürüyüş yapacağınız yolu patikalara bağlı olarak belirleyin Çocuklarınızı ve evcil hayvanlarınızı yüksek otlarla kaplı alanlardan uzak tutun Ormanlık ve yüksek yeşilliklerle kaplı alanlarda vücudunuzun gene girebilecek bölgelerine böcek kovucu ilaç sıkın Evinizin bahçesini kenelerin yaşayamayacağı şekilde düzenleyin. Kenelerin yaşayabileceğini düşündüğünüz yerlerdeki yaprakları temizleyin, çimleri uzamadan düzenli olarak kesin. Bahçenize kene taşıyabilecek kemirgenleri uzaklaştırın. Ormanlık ve yeşillikli alanlarda vakit geçirdiyseniz, eve döndüğünüzde kendinizi ve tüm ailenizin giysilerini kontrol edin, mümkünse banyo yapın. Çünkü banyo ile vücuda henüz daha yapışmayan geneler temizlenebilir. Vücudunuza yapışan keneleri elinizle ezmeden zorlayarak çıkarmayın, kenenin alanında uzman bir hekim tarafından cımbızla çıkarılarak, bu alanın antiseptikle temizlenmesini sağlayın.Lyme Hastalığı ile İlgili Sıkça Sorulan SorularLyme hastalığı kenelerden insanlara bulaşan bir hastalık olduğu için lyme hastalığının insandan insana bulaştığına karşı herhangi bir veri bulunmamaktadır. Yani vücut sıvılarında bulunan bir enfeksiyon hastalığı olan Lyme hastalığının hapşırma, öksürme, öpüşme, cinsel yada kan nakli yoluyla bulaşmamaktadır.Lyme hastalığı sadece kenelerden mi bulaşır?Lyme hastalığı, bakteri ile enfekte olmuş geyik, fare ya da kuş gibi konakçılardan beslenen kenelerin insanları ısırması ile bulaşır.Lyme hastalığında doktora görünmek gerekir mi?Eğer bir kene tarafından ısırıldıysanız mutlaka hastaneye başvurmanız gerekir. Zira Lyme hastalığında belirtilerin kaybolması hastalığı atlattığınız anlamına gelmez. Tedavi edilmeyen Lyme hastalığı, enfeksiyondan aylar ya da yıllar sonra vücudunuzun diğer bölgelerine yayılarak artrit ve sinir sistemi sorunlarına neden olabilir.Lyme hastalığı hemen mi ortaya çıkıyor?Lyme hastalığı kene ısırmasından birkaç hafta, birkaç ay ya da birkaç yıl sonra da ortaya çıkabilir.Lyme hastalığı kesin tedavi edilir mi?Lyme hastalığı erken evrede teşhis edilirse basit bir antibiyotik kürü ile tedavi edilebilir. Ancak geç teşhis hastalığın tedavi sürecini biraz daha uzatabilir.Vücudumuzdaki her kızarıklık Lyme hastalığı belirtisi midir?Lyme hastalığının bir çok belirtisi başka hastalıklarla karıştırılabilir. Kene ısırığı da sivrisinek ısırığı gibi yuvarlak kızarıklığa neden olabilir. Bu nedenle kendinizi iyi hissetmiyor, vücudunuzdaki yuvarlak kızarıklıklar vücudunuzun başka bölgelerinde görülmüyorsa ve kene bulunacak alanlarda bulunmuşsanız en kısa zamanda bir hastaneye başvurmanız gerekir.Lyme hastalığı belirtileri tedaviden hemen sonra kaybolur mu?Lyme hastalığı doktorun belirlediği antibiyotiklerle tedavi edilir. Ancak Lyme hastalığının tüm belirti ve semptomlarının kaybolması haftalar bazen aylar da sürebilir. Bu nedenle tedavi bittikten sonra kontrolleri aksatmamak gerekir.
Lyme Hastalığı Nedir?Lyme hastalığı, borrelia burgdorferi bakterisi ile enfekte olmuş geyik kenesi olarak da bilinen siyah bacaklı kenelerin ısırması ile bulaşan bakteriyel enfeksiyon hastalığıdır. Borrelia burgdorferi dışında nadir olarak "Borrelia mayonii", "Borrelia afzelii" ve "Borrelia garinii" bakterileri de lyme hastalığına neden olur. Lyme hastalığına ilk teşhis 1975 yılında Amerika Birleşik Devleti’ne bağlı bir sahil yöresi olan Old Lyme kasabasında konulmuşturLyme hastalığına neden olan ve 4 ana Borrelia bakteri türünden en az birini taşıyan keneler genellikle çimenli ve yoğun ağaçlı bölgelerde bulunurlar. Bu nedenle bu bölgelerde yaşayan ya da bu alanlarda sık zaman geçiren kişiler lyme hastalığına yakalanma riskine daha fazla sahiptir. Lyme Hastalığının Belirtileri Nelerdir?Borrelia bakterisi tarafından enfekte olmuş bir kenenin ısırması ile birlikte, döküntü başta olmak üzere 3 ila 30 gün içinde ortaya çıkan belirtiler şunlardır: ısırdığı bölge ya da vücudun herhangi bir yerinde kırmızı oval, düz veya dairesel bir döküntü ile ortaya çıkabilir. Lyme hastalığının diğer önemli belirtileri şunlardır;Lyme hastalığının tedavisinin ihmal edilmesi, semptomların daha şiddetli hale gelmesine neden olur. Lyme hastalığında erken semptomlardan farklı olarak, yüz felci, tendon ve kas ağrıları, baş dönmesi ve nefes darlığı, beyin ve omurilik iltihabı, nöralji ve el-ayaklarda uyuşma belirtileri görünür. Lyme Hastalığı Daha Çok Kimlerde Görülür?Lyme hastalığını bulaştıran konakçılar keneler olduğu ve bunların yaşam alanı ormanlık,, çimlik ve çalının bol bulunduğu yerler olduğundan, bunların yoğunlukta olduğu bölgelerde yaşayanlar veya bu alanlarda çok gezenler hastalığı kapma riskine, buralarda yaşamayanlara oranla daha fazladır. Lyme Hastalığı Nasıl Teşhis Edilir?Enfekte bir kenenin vücuda en az 36 ile 48 saat boyunca vücuda yapışık kalması ile birlikte semptomları ortaya çıkmaya başlayan Lyme hastalığının teşhisinde semptomların bulunup, bulunmadığına dair yapılacak olan fiziki muayene ve Elisa testi (enzime bağlı immünosorbent) ile yapılır. Elisa testi sonucu borrelia burgdorferiye karşı antikor oluşmuşsa, western blot testi yapılarak tanı kesin olarak konulur. Lyme Hastalığı Nasıl Tedavi Edilir?Lyme hastalığının tedavisi için 10- 14 gün süre ile oral yolla alınan antibiyotik kürü uygulanır. Eğer hastalığın tespitinde gecikilmişse, yani geç semptomlar da görülüyorsa antibiyotik tedavi kürünün uygulanma süresi 14 ile 28 gün sürebilir.Lyme Hastalığından Nasıl Korunulur?Lyme hastalığı riskini şu yöntemlerle en aza indirebilirsiniz; Lyme Hastalığı ile İlgili Sıkça Sorulan SorularLyme hastalığı kenelerden insanlara bulaşan bir hastalık olduğu için lyme hastalığının insandan insana bulaştığına karşı herhangi bir veri bulunmamaktadır. Yani vücut sıvılarında bulunan bir enfeksiyon hastalığı olan Lyme hastalığının hapşırma, öksürme, öpüşme, cinsel yada kan nakli yoluyla bulaşmamaktadır.Lyme hastalığı sadece kenelerden mi bulaşır?Lyme hastalığı, bakteri ile enfekte olmuş geyik, fare ya da kuş gibi konakçılardan beslenen kenelerin insanları ısırması ile bulaşır.Lyme hastalığında doktora görünmek gerekir mi?Eğer bir kene tarafından ısırıldıysanız mutlaka hastaneye başvurmanız gerekir. Zira Lyme hastalığında belirtilerin kaybolması hastalığı atlattığınız anlamına gelmez. Tedavi edilmeyen Lyme hastalığı, enfeksiyondan aylar ya da yıllar sonra vücudunuzun diğer bölgelerine yayılarak artrit ve sinir sistemi sorunlarına neden olabilir.Lyme hastalığı hemen mi ortaya çıkıyor?Lyme hastalığı kene ısırmasından birkaç hafta, birkaç ay ya da birkaç yıl sonra da ortaya çıkabilir.Lyme hastalığı kesin tedavi edilir mi?Lyme hastalığı erken evrede teşhis edilirse basit bir antibiyotik kürü ile tedavi edilebilir. Ancak geç teşhis hastalığın tedavi sürecini biraz daha uzatabilir.Vücudumuzdaki her kızarıklık Lyme hastalığı belirtisi midir?Lyme hastalığının bir çok belirtisi başka hastalıklarla karıştırılabilir. Kene ısırığı da sivrisinek ısırığı gibi yuvarlak kızarıklığa neden olabilir. Bu nedenle kendinizi iyi hissetmiyor, vücudunuzdaki yuvarlak kızarıklıklar vücudunuzun başka bölgelerinde görülmüyorsa ve kene bulunacak alanlarda bulunmuşsanız en kısa zamanda bir hastaneye başvurmanız gerekir.Lyme hastalığı belirtileri tedaviden hemen sonra kaybolur mu?Lyme hastalığı doktorun belirlediği antibiyotiklerle tedavi edilir. Ancak Lyme hastalığının tüm belirti ve semptomlarının kaybolması haftalar bazen aylar da sürebilir. Bu nedenle tedavi bittikten sonra kontrolleri aksatmamak gerekir. | 4,335 |
479 | Hastalıklar | Lohusalık Humması (Albastı) | Halk arasında ‘albastı’ ve ‘alkarısı’ gibi isimlerle bilinen, yeni doğum yapmış kadınlarda ortaya çıkabilen lohusalık humması; yüksek ateş, halsizlik ve ağrı ile kendini belli ediyor. Lohusalık enfeksiyonu olarak da bilinen bu sorun tedavi edilmediğinde olumsuz sonuçlarla karşılaşılabiliyor. Doğum sırasında hijyene dikkat edilmesi ve sorunun erken dönemde teşhis edilmesi önem taşıyor. Memorial Kayseri Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. Burak Tanır, halk arasında çeşitli isimlerle anılan, asılında enfeksiyon kaynaklı bir sağlık sorunu olan lohusalık humması ile ilgili bilgi verdi.Halk arasında ‘albastı’ ve ‘alkarısı’ gibi isimlerle bilinen, yeni doğum yapmış kadınlarda ortaya çıkabilen lohusalık humması; yüksek ateş, halsizlik ve ağrı ile kendini belli ediyor. Lohusalık enfeksiyonu olarak da bilinen bu sorun tedavi edilmediğinde olumsuz sonuçlarla karşılaşılabiliyor. Doğum sırasında hijyene dikkat edilmesi ve sorunun erken dönemde teşhis edilmesi önem taşıyor. Memorial Kayseri Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. Burak Tanır, halk arasında çeşitli isimlerle anılan, asılında enfeksiyon kaynaklı bir sağlık sorunu olan lohusalık humması ile ilgili bilgi verdi.
Lohusa humması (albastı) nedir?Doğumdan sonraki günlerde kadınları etkileyen lohusa humması hızla ilerleyerek şiddetli karın ağrısı, ateş ve halsizlik gibi akut semptomlara neden olabilmektedir. Yeni doğum ya da düşük yapmış kadınlarda görülen ve halk arasında ‘albastı’ olarak bilinen loğusa humması, tedavi edilmediği zaman ölümlere neden olan bir sorundur. Doğum sırasında hijyene dikkat edilmemesi sonucunda idrar yollarının iltihaplanması ve ateşin yükselmesiyle ortaya çıkmaktadır. İltihabın kana karışma ihtimali nedeniyle önemli sorunlara yol açmadan takip ve tedavi edilmesi gerekmektedir. Lohusalık enfeksiyonu olarak da bilinen bu durum geçmişte anne ölümlerinin ana nedenlerinden biriydi. Günümüzde doğum sonrası enfeksiyonlar iyi kontrol edilmektedir. Antibiyotiklerin uygulanması, puerperal ( doğumdan sonraki dönem) ateşin sıklığını ve şiddetini azaltmada başarılı olmaktadır.Lohusa humması neden olur?Genel olarak, lohusalık enfeksiyonları doğum veya lohusalık sırasında hijyenik bakım eksikliğinin bir sonucu ortaya çıkmaktadır. Ancak bazı durumlar da lohusalık hummasına neden olmaktadır. Rahim içinde, özellikle plasentanın 9 aylık gebelik boyunca demir attığı endometriumda bulunan bakteriyel bir enfeksiyondur. Ateşin yanı sıra genellikle alt karın ağrısı, genişlemiş ve ağrılı rahim, devam eden kanama ve kötü kokulu akıntı ile kendini belli etmektedir. Dünya genelindeki vakaların sadece % 15’inde geç kalınmaktadır. Gebelik döneminde ya da doğum sırasında geçirilen zatürre, anjin ve grip gibi ağır hastalıklar neden olabilmektedir. Vajinal doğumlar sırasında doğum kanalının en son bölümünde yırtıkları önlemek ve doğumu hızlandırmak için yapılan kesi (epizyotomi) ile sezaryende yapılan karın kesisi enfeksiyon sürecini başlatmaktadır. Ameliyattan sonraki ilk 7 gün içinde ortaya çıkan bu duruma müdahale edilmediğinde tehlikeli sonuçları ortaya çıkmaktadır. Emzirmeye bağlı olarak memede başlayan enfeksiyon etkilidir. Enfeksiyon kaynağı bebeğin ağzındaki mikroorganizmalardır. Emziren annelerin % 2-10’nunda genellikle emzirmenin başlangıcından 2-3 hafta sonra görülebilmektedir.Lohusa hummasının belirtileri nelerdir?Doğum sonrası dönemde bu sorunun en belirgin göstergesi yüksek ateştir. Yüksek ateşin var olup olmadığını anlamak için vücut ısısı ölçülür. Vücut ısısının 38 derece (santigrat) ve üstünde olması, yüksek ateşin en az 12 saat aralıklarla yapılan en az iki ölçümde belirlenmiş olması gerekir. Yeni doğum yapmış kadınlarda görülen lohusa hummasının başka belirtileri de bulunmaktadır. Genel halsizlik hali. Ciltteki belirgin solgunluk. Sürekli olarak soğuk terleme. Ateş nedeniyle titreme. Kalpteki ritmin bozulmasıyla ortaya çıkan taşikardi. Baş, bel ve boğaz ağrısı. Bol ve kötü kokulu lochia (lohusa dönemine özgü vajinal salgılar). Karın ağrısı ortayı çıkması.Lohusa hummasından korunmak için ne yapılmalı?Doğum yapacak olan anne adaylarının gebelik döneminde lohusa humması hakkında bilgilendirilmesi önemlidir. Doğum yapılacak hastanenin araştırıldıktan sonra belirlenmesi gerekir. Hastanenin fiziki alt yapısı, hijyenik koşullarının yüksek düzeyde olması belirleyici nedendir. Konusunda uzman hekimlerin olduğu tam donanımlı hastaneler tercih edilmelidir. Gebelik dönemi boyunca vajinal muayene yapılmalı, hijyen konusunda özen gösterilmelidir. Gebeliğin son aylarında cinsel birliktelikten kaçınılmalı, olduğu durumlarda ise hijyene dikkat edilmelidir. Gebelik döneminde anne adaylarının düzenli ve dengeli beslenerek bağışıklık sistemini yüksek tutması gerekir.Lohusa hummasının tedavisi var mı?Doğumdan sonraki ilk 24 saatten sonra ortaya çıkan belirtileri nedeniyle hastaneden çıkmamış olan annelerin tedavisi için çok erken davranılmaktadır. Enfeksiyon kaynaklı hastalıkların tedavisinde kullanılan antibiyotiklerin olumlu etkileri çok kısa zamanda görülmektedir. Lohusa humması için de uygun antibiyotik uzman hekim kontrolünde verilerek vücuttaki enfeksiyon seviyesi düşürülmektedir. Antibiyotik kullanımı 7-10 gün arasında sınırlıdır. Antibiyotikler, uzman doktorun enfeksiyona neden olduğundan şüphelendiği bakteri türüne göre ayarlanmaktadır. Doğum sonrası dönem boyunca iyi bir hijyen sağlamak esastır. Dış genital bölgeyi günde en az 2 veya 3 kez yıkamak ve dezenfekte etmek gerekir. En şiddetli enfeksiyon vakalarında annelerin hastaneye yatırılması gerekebilir.Lohusalık humması hakkında sık sorulan sorular Lohusa humması neden ateş ve üşüme yapar?Bakteriler, parazitler ve özellikle virüsler vücuttaki ısı regülasyon merkezini etkilenerek ateşin yükselmesine neden olur. Ateş ve üşüme enfeksiyon kaynaklı hastalıkların önemli bir belirtisidir.Lohusa hummasına ne iyi gelir?Tedavi sürecinde kadınların kişisel hijyene dikkat etmeleri ve dinlenmeye önem vermeleri hastalığın olumsuz etkilerine karşı iyi gelen uygulamalardır. Ancak halk arasında uygulanan bazı batıl inançlar bu soruna çözüm olmamaktadır. Anneye kurdele bağlamak, şerbet içirmek gibi yöntemlerle hastalık tedavi edilememektedir. Lohusa hummasının bitkisel tedavisi var mı?Lohusa hummasına bazı bitkilerin iyi geldiği gibi yanlış bir inanç vardır. Özellikle civanperçemi, sarı yonca, aslanpençesi gibi bitkilerin bu sorunu yok etmede herhangi bir etkisinin olduğu kanıtlanmış bir bilgi değildir. Lohusa humması için uzman hekim kontrolünde yapılacak erken antibiyotik tedavisi hayati önem taşımaktadır.
Lohusa humması (albastı) nedir?Doğumdan sonraki günlerde kadınları etkileyen lohusa humması hızla ilerleyerek şiddetli karın ağrısı, ateş ve halsizlik gibi akut semptomlara neden olabilmektedir. Yeni doğum ya da düşük yapmış kadınlarda görülen ve halk arasında ‘albastı’ olarak bilinen loğusa humması, tedavi edilmediği zaman ölümlere neden olan bir sorundur. Doğum sırasında hijyene dikkat edilmemesi sonucunda idrar yollarının iltihaplanması ve ateşin yükselmesiyle ortaya çıkmaktadır. İltihabın kana karışma ihtimali nedeniyle önemli sorunlara yol açmadan takip ve tedavi edilmesi gerekmektedir. Lohusalık enfeksiyonu olarak da bilinen bu durum geçmişte anne ölümlerinin ana nedenlerinden biriydi. Günümüzde doğum sonrası enfeksiyonlar iyi kontrol edilmektedir. Antibiyotiklerin uygulanması, puerperal ( doğumdan sonraki dönem) ateşin sıklığını ve şiddetini azaltmada başarılı olmaktadır.Lohusa humması neden olur?Genel olarak, lohusalık enfeksiyonları doğum veya lohusalık sırasında hijyenik bakım eksikliğinin bir sonucu ortaya çıkmaktadır. Ancak bazı durumlar da lohusalık hummasına neden olmaktadır.Lohusa hummasının belirtileri nelerdir?Doğum sonrası dönemde bu sorunun en belirgin göstergesi yüksek ateştir. Yüksek ateşin var olup olmadığını anlamak için vücut ısısı ölçülür. Vücut ısısının 38 derece (santigrat) ve üstünde olması, yüksek ateşin en az 12 saat aralıklarla yapılan en az iki ölçümde belirlenmiş olması gerekir. Yeni doğum yapmış kadınlarda görülen lohusa hummasının başka belirtileri de bulunmaktadır.Lohusa hummasından korunmak için ne yapılmalı?Doğum yapacak olan anne adaylarının gebelik döneminde lohusa humması hakkında bilgilendirilmesi önemlidir.Lohusa hummasının tedavisi var mı?Doğumdan sonraki ilk 24 saatten sonra ortaya çıkan belirtileri nedeniyle hastaneden çıkmamış olan annelerin tedavisi için çok erken davranılmaktadır. Enfeksiyon kaynaklı hastalıkların tedavisinde kullanılan antibiyotiklerin olumlu etkileri çok kısa zamanda görülmektedir. Lohusa humması için de uygun antibiyotik uzman hekim kontrolünde verilerek vücuttaki enfeksiyon seviyesi düşürülmektedir. Antibiyotik kullanımı 7-10 gün arasında sınırlıdır. Antibiyotikler, uzman doktorun enfeksiyona neden olduğundan şüphelendiği bakteri türüne göre ayarlanmaktadır. Doğum sonrası dönem boyunca iyi bir hijyen sağlamak esastır. Dış genital bölgeyi günde en az 2 veya 3 kez yıkamak ve dezenfekte etmek gerekir. En şiddetli enfeksiyon vakalarında annelerin hastaneye yatırılması gerekebilir.Lohusalık humması hakkında sık sorulan sorular Lohusa humması neden ateş ve üşüme yapar?Bakteriler, parazitler ve özellikle virüsler vücuttaki ısı regülasyon merkezini etkilenerek ateşin yükselmesine neden olur. Ateş ve üşüme enfeksiyon kaynaklı hastalıkların önemli bir belirtisidir.Lohusa hummasına ne iyi gelir?Tedavi sürecinde kadınların kişisel hijyene dikkat etmeleri ve dinlenmeye önem vermeleri hastalığın olumsuz etkilerine karşı iyi gelen uygulamalardır. Ancak halk arasında uygulanan bazı batıl inançlar bu soruna çözüm olmamaktadır. Anneye kurdele bağlamak, şerbet içirmek gibi yöntemlerle hastalık tedavi edilememektedir. Lohusa hummasının bitkisel tedavisi var mı? | 3,710 |
480 | Hastalıklar | Lipödem | Lipödem, vücudun her iki tarafının eşit etkilenerek, bacaklarda, kalçada ve bazen kollarda oluşan, yağ birikmesine bağlı ağrılı cilt büyümesidir. Lipödem, diyet ya da egzersiz uygulandığında yanıt vermeyebilir. Bu durumun düzeltilmesi için tedaviye ihtiyaç duyulabilmektedir.Lipödem, vücudun her iki tarafının eşit etkilenerek, bacaklarda, kalçada ve bazen kollarda oluşan, yağ birikmesine bağlı ağrılı cilt büyümesidir. Lipödem, diyet ya da egzersiz uygulandığında yanıt vermeyebilir. Bu durumun düzeltilmesi için tedaviye ihtiyaç duyulabilmektedir.
Lipödem (Ağrılı Selülit) Nedir?Lipödem, bacaklarda bazen ise kollarda ama genellikle vücudun alt bölümünü etkileyen ve anormal şekilde yağ birikmesine neden olan metabolizma ile bağlantılı bir hastalıktır. Lipödem çoğunlukla kalça bölgesini, bacakları ve baldırları içerir. Eller ve ayaklarda lipödem görülmemektedir. Ortalama olarak kadınların %11’ini etkileyen lipödem, yağın kalça ve bacaklarda düzensiz dağılmasından dolayı görüntü bakımından rahat edici olabilmektedir. Bunların yanında ağrı ve diğer sağlık problemlerine de neden olabilir.Lipödem, obezite ya da lenfödem ile karıştırılabilir fakat bunlar farklı durumlardır. Bununla birlikte, lipödem, lenf bezlerinde oluşan tıkanmalara bağlı olarak ortaya çıkan lenfödeme yol açabilir. Lipödemi bulunan birçok kişinin vücut kitle indeksi (VKİ) 35'ten yüksek olmaktadır.Lipödem (Ağrılı Selülit) Nedenleri Nelerdir?Lipödemin kesin nedeni bilinmese de kadın hormonlarından kaynaklandığı öne sürülür. Bu da kadınları erkeklerden daha fazla etkilemesinden dolayı açıklanabilir. Lipödem, özellikle hamilelik, ergenlik, menopoz dönemlerinde ve hormon içeren doğum kontrol haplarını aldığınız zamanlarda başlayarak kötüleşebilmektedir.Lipödem (Ağrılı Selülit) Belirtileri Nelerdir?Lipödem, vücudun alt kısmında hassas olan ve kolayca çürüme yaratan kolon benzeri belirtilerle ortaya çıkar. Tedavi edilmediği durumlarda ilerleyerek yağın birikmesine ve vücudun ağırlaşmasına neden olur. Vücut görüntüsünde dengesizlik yaratır. Üst beden 36 olabilirken alt beden 42 şeklinde görülebilir. Daha da ilerlediği durumlarda ise enfeksiyon, yaraların geç iyileşmesi, yara izleri gibi doku kaybı ve sertleşmiş deri oluşur. Lipödemin en yaygın belirtileri şöyle sıralanır: Yağ birikmesine bağlı özellikle bacaklarda ve kollarda kalınlaşma veya büyüme Şişen noktalarda hassaslaşma, ağrı ve rahatsızlık hissi Etkilenen bölgelerde morarma Yorgunluk ve halsizlik Bacaklarınızda varisli damarlarLipödem (Ağrılı Selülit) Türleri Nelerdir?Lipödem oluştuğu bölgeye ve semptomlarına göre türlere ayrılır. Lipödem türleri şöyledir; Tip I: Yağ, göbek deliği ile kalçalar arasında yer alır Tip II: Yağ, pelvis ve dizler arasında yer alır Tip III: Yağ, pelvis ve ayak bilekleriniz arasında yer alır Tip IV: Yağ, omuzlar ve bilekler arasında yer alır Tip V: Yağ, dizler ve ayak bilekler arasındadır.Lipödem (Ağrılı Selülit) İçin Risk Faktörleri Nelerdir?Hamile olmak, ergenlik ya da menopoz döneminde olmak lipödem alma olasılığını artırır. Ailede lipödem öyküsü olması ve 35’ten daha yüksek bir vücut kitle indeksine sahip olmak lipödem risk faktörleri arasında yer alır.Lipödemin Komplikasyonları Nelerdir?Lipödem tedavi edilmediği durumlarda fibroz adıyla bilinen skar benzeri doku gelişimine, yaraların geç iyileşmesine ve bacaklarda deri sertliğine neden olur. Bunların yanında lipödem ile birlikte şu komplikasyonlar görülebilir: Yürümede güçlüğe Utanç ve endişe duygulara Depresyona Venöz yetersizlik olarak bilinen damar hastalığına Düz ayak tabanına Dizlerin birbirine vurmasına neden olurLipödem Nasıl Teşhis Edilir?Lipödem teşhisi için fiziki muayenenin ardından kişinin tıbbi geçmişine bakılır. Ağrılı olarak oluşan yağ birikintileri, sıradan vücut yağından farklı olarak ortaya çıkar. Her iki bacak etkilenebileceği gibi tek bir bacak da etkilenebilir. Bacaklar arasındaki boyut farklı lipödemin teşhisinde önemli rol oynar. Lipödemin teşhisi için kullanılan bir test olmasa da şu yöntemlerden yararlanılabilir: Ultrason Manyetik rezonans görüntüleme (MR) Bilgisayarlı tomografi (BT)Lipödem Aşamaları Nelerdir?Lipödemin aşamaları bulunur ve önem alınmadığında kötüleşebilir. Lipödem aşamaları şöyle sıralanır: Aşama 1: Cilt normal görünür, cildin altında küçük çakıl taşı gibi dokular hissedilir. Bu aşamada ağrı ve morarma görülür. Aşama 2: Cilt yüzeyi pürüzlü olabilir ve belirgin çukurlar oluşur. Aşama 3: Şiş bacaklar görülür, deride yağ kıvrımları ve varisler bulunur. Bacaklardaki yağlar belirgin olarak yürümeyi zorlaştırır. Aşama 4: Bu aşamada lipödemin yanında lenfödem de görülür.Lipödem Diyet Nedir? Nasıl Önlenir ?Vücutta yağ dağılım bozukluğunun oluşmaması için lipödem diyet uygulayabilirsiniz. Lipödem diyet uygularken hayvansal besinlerden ve katkılı gıdalardan uzak durarak çoğunlukla bitkisel ağırlıklı bir beslenme şekli oluşturmak gerekir. Lipödem diyette hazır besinlere yer vermemelidir. Lipödem diyette şu besinlerden yararlanılır: Mercimek, fasulye, nohut ve barbunya gibi baklagiller Yulaf, esmer pirinç, kinoa ve karabuğday gibi tahıllar Yeşil yapraklı sebzeler, mısır, pancar, sarımsak, soğan, patates, mantar Limon, portakal, greyfurt gibi turunçgillerBu besini tüketecek ve lipödem diyeti uygulayacak kişilerin ihtiyaçları ve metabolizmasına bağlı olarak uzman doktor tarafından belirlenmesi önerilir.Lipödem Nasıl Tedavi Edilir?Lipödem için doğrudan bir tedavi bulunmasa da ağrı ve iltihabı azaltmak için bazı adımlar uygulanabilmektedir. Bunlar, sağlıklı beslenip düzenli egzersiz yapmak, ağrı ve rahatsızlığı azaltmak için kompresyon çorapları giymek, cildin kurumasını önlemek için nemlendirici kullanmaktır.Lipödeme iyi gelen yöntemler şöyle sıralanır: Yüzmek ya da egzersiz yapmak eklemlerdeki stresi azaltarak lipödem ağrısını azaltır Anti-inflamatuar içerikli diyet yapmak lipödeme iyi gelir ve lipödemin ilerlemesini yavaşlatmaya yardımcı olabilir Kan damarlarındaki basıncı artıran kompresyon çorapları Cilt nemlendiricisi İltihaplanma, şişme gibi sorunlara yardımcı olan ilaç kullanımı ile tedavi edilebilir.Lipödem Hakkında Sık Sorulan SorularLipödem olduğumu nasıl anlarım?Lipödem yaşandığında ayak ve eller etkilenmeden orantısız bir yağlanma gelişir. Bunun yanında lipödem olan bölgelerde ağrı, morluk eklem sorunları gelişir.Lipödem olanlar ne yememeli?Lipödem olanların lipödem diyeti uygulayarak genellikle bitkisel ağırlıklı beslenmeleri gerekir. Özellikle şeker içeren ve rafine tahılları barındıran, işlem görmüş yağlardan uzak durmaları önerilir.
Lipödem (Ağrılı Selülit) Nedir?Lipödem, bacaklarda bazen ise kollarda ama genellikle vücudun alt bölümünü etkileyen ve anormal şekilde yağ birikmesine neden olan metabolizma ile bağlantılı bir hastalıktır. Lipödem çoğunlukla kalça bölgesini, bacakları ve baldırları içerir. Eller ve ayaklarda lipödem görülmemektedir. Ortalama olarak kadınların %11’ini etkileyen lipödem, yağın kalça ve bacaklarda düzensiz dağılmasından dolayı görüntü bakımından rahat edici olabilmektedir. Bunların yanında ağrı ve diğer sağlık problemlerine de neden olabilir.Lipödem, obezite ya da lenfödem ile karıştırılabilir fakat bunlar farklı durumlardır. Bununla birlikte, lipödem, lenf bezlerinde oluşan tıkanmalara bağlı olarak ortaya çıkan lenfödeme yol açabilir. Lipödemi bulunan birçok kişinin vücut kitle indeksi (VKİ) 35'ten yüksek olmaktadır.Lipödem (Ağrılı Selülit) Nedenleri Nelerdir?Lipödemin kesin nedeni bilinmese de kadın hormonlarından kaynaklandığı öne sürülür. Bu da kadınları erkeklerden daha fazla etkilemesinden dolayı açıklanabilir. Lipödem, özellikle hamilelik, ergenlik, menopoz dönemlerinde ve hormon içeren doğum kontrol haplarını aldığınız zamanlarda başlayarak kötüleşebilmektedir.Lipödem (Ağrılı Selülit) Belirtileri Nelerdir?Lipödem, vücudun alt kısmında hassas olan ve kolayca çürüme yaratan kolon benzeri belirtilerle ortaya çıkar. Tedavi edilmediği durumlarda ilerleyerek yağın birikmesine ve vücudun ağırlaşmasına neden olur. Vücut görüntüsünde dengesizlik yaratır. Üst beden 36 olabilirken alt beden 42 şeklinde görülebilir. Daha da ilerlediği durumlarda ise enfeksiyon, yaraların geç iyileşmesi, yara izleri gibi doku kaybı ve sertleşmiş deri oluşur. Lipödemin en yaygın belirtileri şöyle sıralanır:Lipödem (Ağrılı Selülit) Türleri Nelerdir?Lipödem oluştuğu bölgeye ve semptomlarına göre türlere ayrılır. Lipödem türleri şöyledir;Lipödem (Ağrılı Selülit) İçin Risk Faktörleri Nelerdir?Hamile olmak, ergenlik ya da menopoz döneminde olmak lipödem alma olasılığını artırır. Ailede lipödem öyküsü olması ve 35’ten daha yüksek bir vücut kitle indeksine sahip olmak lipödem risk faktörleri arasında yer alır.Lipödemin Komplikasyonları Nelerdir?Lipödem tedavi edilmediği durumlarda fibroz adıyla bilinen skar benzeri doku gelişimine, yaraların geç iyileşmesine ve bacaklarda deri sertliğine neden olur. Bunların yanında lipödem ile birlikte şu komplikasyonlar görülebilir:Lipödem Nasıl Teşhis Edilir?Lipödem teşhisi için fiziki muayenenin ardından kişinin tıbbi geçmişine bakılır. Ağrılı olarak oluşan yağ birikintileri, sıradan vücut yağından farklı olarak ortaya çıkar. Her iki bacak etkilenebileceği gibi tek bir bacak da etkilenebilir. Bacaklar arasındaki boyut farklı lipödemin teşhisinde önemli rol oynar. Lipödemin teşhisi için kullanılan bir test olmasa da şu yöntemlerden yararlanılabilir:Lipödem Aşamaları Nelerdir?Lipödemin aşamaları bulunur ve önem alınmadığında kötüleşebilir. Lipödem aşamaları şöyle sıralanır:Lipödem Diyet Nedir? Nasıl Önlenir ?Vücutta yağ dağılım bozukluğunun oluşmaması için lipödem diyet uygulayabilirsiniz. Lipödem diyet uygularken hayvansal besinlerden ve katkılı gıdalardan uzak durarak çoğunlukla bitkisel ağırlıklı bir beslenme şekli oluşturmak gerekir. Lipödem diyette hazır besinlere yer vermemelidir. Lipödem diyette şu besinlerden yararlanılır:Bu besini tüketecek ve lipödem diyeti uygulayacak kişilerin ihtiyaçları ve metabolizmasına bağlı olarak uzman doktor tarafından belirlenmesi önerilir.Lipödem Nasıl Tedavi Edilir?Lipödem için doğrudan bir tedavi bulunmasa da ağrı ve iltihabı azaltmak için bazı adımlar uygulanabilmektedir. Bunlar, sağlıklı beslenip düzenli egzersiz yapmak, ağrı ve rahatsızlığı azaltmak için kompresyon çorapları giymek, cildin kurumasını önlemek için nemlendirici kullanmaktır.Lipödeme iyi gelen yöntemler şöyle sıralanır:Lipödem Hakkında Sık Sorulan SorularLipödem olduğumu nasıl anlarım?Lipödem yaşandığında ayak ve eller etkilenmeden orantısız bir yağlanma gelişir. Bunun yanında lipödem olan bölgelerde ağrı, morluk eklem sorunları gelişir.Lipödem olanlar ne yememeli?Lipödem olanların lipödem diyeti uygulayarak genellikle bitkisel ağırlıklı beslenmeleri gerekir. Özellikle şeker içeren ve rafine tahılları barındıran, işlem görmüş yağlardan uzak durmaları önerilir. | 4,265 |
481 | Hastalıklar | Makat Çatlağı (Anal Fissür) | Herkes hayatının bir döneminde tuvalete çıkma konusunda zorluk yaşayabilir. Ancak uzun süren kabızlık farklı rahatsızlıklara yol açabilmektedir. Halk arasında makat çatlağı olarak bilinen Anal Fissür uzun süren kabızlık veya ishal sonrasında makat bölgesinde yırtıklarla ortaya çıkmaktadır. Makat çatlağının tedavisi ve tedaviden sonra yaşananlarla ilgili hastalardan zaman zaman sorular gelebilmektedir. Memorial Ataşehir Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü’nden Op. Dr. Cenk Ersavaş, makat çatlağı olarak bilinen Anal Fissür hakkında bilgi verdi.Herkes hayatının bir döneminde tuvalete çıkma konusunda zorluk yaşayabilir. Ancak uzun süren kabızlık farklı rahatsızlıklara yol açabilmektedir. Halk arasında makat çatlağı olarak bilinen Anal Fissür uzun süren kabızlık veya ishal sonrasında makat bölgesinde yırtıklarla ortaya çıkmaktadır. Makat çatlağının tedavisi ve tedaviden sonra yaşananlarla ilgili hastalardan zaman zaman sorular gelebilmektedir. Memorial Ataşehir Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü’nden Op. Dr. Cenk Ersavaş, makat çatlağı olarak bilinen Anal Fissür hakkında bilgi verdi.
Makat Çatlağı (Anal Fissür) nedir?Makat bölgesi yapısı ve sinir uçları nedeniyle oldukça hassas bir yapıdadır. Uzun süren kabızlık ve aşırı zorlama sonucu makat bölgesinde yırtılmalar meydana gelebilmektedir. Makat çatlağı yani Anal Fissür genellikle sırt üstü yatıldığında saat 6 hizasında bulunan makatın en zayıf bölgesi olan anoderm denilen kısımda oluşmaktadır. Makat çatlağı yanı yırtık yaşandığı zaman vücudun her yerinde olduğu gibi iyileştirici hücreler devreye girer ve yırtılan bölgeyi iyileştirmeye çalışır. Ancak iyileşme yaşanmadan tekrar yapılan dışkılama yaranın yeniden açılmasına neden olmaktadır.Makat çatlağı (Anal Fissür) nedenleri nelerdir? “Makat çatlağı nasıl olur?”, “sorusu hastalar tarafından çok sık olarak gündeme getirilmektedir. Makat çatlağının en sık görülen nedeni uzun süren kabızlıktır. Ancak kabızlık ve aşırı zorlamanın yanında bağırsağın kendi kası olan anüsün son kısmını saran düz kas liflerinden oluşan kas aşırı derecede spazm yani gergin olabilir. Bu durum tuvalete çıkılmasını zorlaştırarak yaraya neden olabilir. Yara zamanla kronik bir hal alarak makat çatlağı yani anal Fissür oluşmasına yol açabilir.Makat çatlağı (Anal Fissür) nedenleri genel olarak şu şekilde sıralanabilir; Büyük veya sert tuvalet makat çatlağına neden olabilmektedir. Kabızlık gibi kronik ishal de makat çatlağı oluşmasına yol açabilir. Hamilelik döneminde ve doğum sırasında makat çatlağı görülebilmektedirMakat çatlağı (Anal Fissür) rahatsızlığı nadir olarak şu nedenlerden de kaynaklanabilir; Crohn hastalığı ve ülseratif kolit gibi inflamatuar bağırsak hastalığı Cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar Anal kanaldaki gerilimi artırabilen ve yırtılmaya karşı daha duyarlı hale getiren alışılmadık derecede sıkı anal kaslara sahip olmakMakat çatlağı (Anal Fissür) belirtileri nelerdir? Anal Fissür yani makat çatlağı belirtilerinin başında tuvalet sonrası ağrı gelmektedir. Kanama makat çatlağı belirtileri arasındadır ancak genellikle 2. Plandadır. İlerleyen makat çatlaklarında dip kısımda deri çıkıntısı meydana gelebilmektedir.Makat çatlağı belirtileri genel olarak şu şekilde sıralanabilir;Makat çatlağı olan hastalarda tuvalet sırasında cam kesiği tarzında yaşanan ağrı. Ağrılar 1-2 dakika sürebildiği gibi 1-2 saat de sürebilmektedir. Yaranın tekrar açılmasına bağlı olarak yaşanan kanama Makat çevresinde deride görünür çatlak Makat çatlağının yanında yumru Yırtılma bölgesinde kaşıntı ve tahriş Tuvalete çıkmakta güçlükMakat çatlağı (Anal Fissür) teşhisi nasıl yapılır?Makat çatlağı (anal Fissür) belirtileri olan hastanın poliklinikte yapılan muayene ile teşhis konulabilmektedir. Makat çatlağı muayenesinde görerek ve parmakla kontrol yapılmaktadır. 40 yaş üstündeki hastalarda diğer hastalıkları elemek için kolonoskopi veya rektosigmoideskopi tetkiklerinin yapılması önemlidir.Makat çatlağı (Anal Fissür) tedavisi nasıl yapılır?Makat çatlağının tedavisiyle ilgili hastaların merak ettiği konular fazladır. Makat çatlağı yani anal Fissür hastalığının ameliyatsız tedavi yöntemleri bulunduğu gibi cerrahi tedavisi de vardır.Makat çatlağı (Anal Fissür) tedavisi şu şekilde yapılmaktadır; İlk planda hastaya gaita yumuşatıcılar, bol fiberli diyet, sıcak su oturma banyoları verilir. Hastalar genelde bu yöntemlerle geçici ya da kalıcı olarak rahatlar. Hasta ilk tedavi basamağından fayda görmezse lokal kortizonlu kremler 7-10 gün verilebilir. İlk iki basamağın tedavide etkin olmadığı durumlarda bir üst aşamaya geçilir. Lokal olarak kullanılan makatın son kısmındaki düz kasları gevşeten lokal bir ilaç verilir. Bu ilaç hastanın makatındaki düz kası gevşeterek rahatlama sağlar. Bu ilacın istenmeyen ve can sıkıcı yan etkisi baş ağrısıdır. Damarlardaki düz kasları da gevşeterek baş ağrısına neden olur. Hastaların çoğu uzun süre bu ilacı kullanmak istememektedir. Makat çatlağı yani Anal Fissür tedavisinde diğer bir seçenek bu kasa botoks uygulamasıdır. Bu yöntem %40-60 hastada işe yarar ve 6-8 ayda bir tekrarlamak gerekir. Ameliyat olmaktan çekinen ya da genel durumu bozuk hastalarda tercih edilebilir. Makat çatlağı (Anal Fissür) tedavisinde en etkili ve kesin yöntem cerrahi yöntemdir. Burada çatlağın boyu kadar bağırsağın düz kasının kesilmesi hastada %97 oranında şifa sağlar.%3 hasta ameliyat sonrası mutsuzluğu devam eder. Bu ameliyatın adı lateral internal sfinkteretomi’ dir.Makat çatlağı (Anal fissür) hakkında sık sorulan sorularMakat çatlağı evreleri nelerdir?Makat çatlağı yani anal fissür evreleri bulunmamaktadır. Ani başlayan yeni makat çatlakları akut makat çatlağı olarak isimlendirilebilir. Akut makat çatlağına neden olan faktörlerin devam etmesiyle akut makat çatlağı zamanla kronik makat çatlağına dönüşebilir. Akut makat çatlağının tedavisinde her zaman cerrahi yöntem uygulanmayabilir. Ancak ilerlemiş makat çatlaklarında cerrahi yöntem ön plana çıkmaktadır.Makat çatlağı (Anal Fissür) muayenesi nasıl yapılır?Makat çatlağı (Anal Fissür) muayenesinde hasta dizlerin üzeninde eğilir. Bu sırada alnı ve dirsekleri de sedyeye ya da muayene masasına değecek şekildedir. Hasta bu durumdayken doktor anal bölgeyi kontrol eder. Kontrol sırasında sorunlu bölgenin derisi hafifçe gerilerek gözlemleyerek muayeneyi tamamlar.Makat çatlağı (Anal Fissür) ameliyatı nasıl yapılır? Hastalar makat çatlağı ameliyatının nasıl yapıldığını merak etmektedir.Makat çatlağı ameliyatı genel olarak şu şekilde yapılmaktadır Ameliyat olacak hastanın cerrahi işlem öncesi 6-8 saat yemek yemeyerek sıvı tüketmesi gerekir. Ameliyat öncesi hasta anestezi doktorundan genel ya da spinal anestezi ile ilgili bilgi alarak ameliyatta uygulanacak anesteziye karar verilir. Makatın kenarından 1,5 cm küçük bir kesik yapıldıktan sonra bağırsağın çatlağa neden olan kısmı yaklaşık 10 -15 mm kesilir. Açılan yaraya cerrahın tercihine göre dikiş atılır ya da atılmaz. Makat çatlağı (anal fissür) ameliyatı süresi yaklaşık 10 -20 dakika arasında değişebilir. Ameliyat sonrası 4 - 6 saatte hasta ayaklandırılır ve rejim uygulanır. Hasta günde 3 öğün yani normal yemek vermeye başlar. Sonrasında hastaya uygulayacağı sıcak su oturma banyosu öğretilir. Ameliyat sonrası hastanın ağrısı azdır. Hastanın yaşadığı ağrı nadir de olsa çok olabilir. Bu durumda ameliyat yarası tekrar muayene edilmelidir. Makat çatlağı ameliyatında sonraki geç dönemde yara yerinde apse ve fistül gelişebilir. Bunlar çok nadir bir komplikasyonlardır. Hastalar genelde aynı gece taburcu edilir. Ameliyattan 2- 3 gün sonra işe ve normal hayata dönülebilir. Yaklaşık 15 gün kadar oturma banyosuna devam edilmesi gerekir.Makat çatlağı (Anal Fissür) lazer ameliyatı yapılır mı?Makat çatlağı hastaları ameliyatın lazerle yapılıp yapılamadığını zaman zaman gündeme getirmektedir. Makat çatlağı ameliyatlarında lazer yöntemi kullanılmamaktadır. Isı kaynağı olarak kullanılan lazer tekniği daha çok hemoroit ve makat fistülü ameliyatlarında gündeme gelmektedir. Makat çatlağı (Anal Fissür) ameliyatı öncesi nelere dikkat edilmelidir?Hastalar makat çatlağı ameliyatından 1-2 gün önce sulu yemekler tüketmelidir. Bu sayede ameliyattan sonraki ilk dışkılama daha rahat olmaktadır. Böylece hasta ameliyattan sonraki ilk günleri daha konforlu geçirebilmektedir. Özelikle ameliyat öncesi özel bir diyet yapmaya gerek yoktur. Ancak mutlaka acısız, baharatsız besinler tüketmelidir. Her ne kadar ameliyat çok az travmayla gerçekleştirilse de kabızlığa neden olacak besinler ya da acılı baharatla beslenmek ameliyattan sonraki ilk tuvalet sorunlu olabilir. İnce taneli veya çekirdekli çilek, kivi, incir, haşhaş gibi besinlerin tüketilmesinden uzak durulmalıdır. Küçük çekirdekler yara bölgesine bulaşarak yaranın iyileşmesini geciktirebilir. Ameliyattan önceki 6-8 saat arasında hastanın hiçbir besini tüketmemesi gerekir.Makat çatlağı (Anal Fissür) ameliyatı sonrası nelere dikkat edilmelidir? Makat çatlağı ameliyatlarından sonra dikkat edilmesi gereken konular ameliyat öncesi dikkat edilmesi gereken konulara benzerlik göstermektedir.Makat çatlığı (Anal Fissür) ameliyatı sonrası dikkat edilmesi gereken konular genel olarak şu şekildedir; Makat çatlağı ameliyatından sonra hastanın kabız olmamaya dikkat etmesi gerekiyor. Hem makat çatlağının hem de ameliyat yarasının iyileşebilmesi için belli bir süre gerekmektedir. Bu süre içinde bölgenin fazla zorlanmaması önemlidir. Ameliyattan sonra sıcak su oturma banyolarının aksatılmaması gerekmektedir. Tuvaletten sonra hijyen konusuna dikkat edilmelidir. Beslenme düzeninin kabızlık ve ishale yol açmayacak şekilde düzenlenmesi hatta bu beslenme tarzının bir hayat biçimi haline getirilmesi önemlidir.Hangi hastalar makat çatlağı ameliyatı (Anal Fissür) olmalıdır?Hastalıkları iki sınıfta incelemek mümkündür. Apandisit, mide delinmesi, kanser gibi acil ve hayati risk teşkil eden hastalıklar için cerrahi müdahale kaçınılmaz olabilmektedir. Ancak makat çatlağı gibi daha çok sosyal yaşamı olumsuz etkileyen hastalıklarda ameliyatın gündeme gelmesi için bazı kriterler bulunmaktadır.Makat çatlağı yani Anal fissür ameliyatlarında ameliyat gerektiren durumlar şu şekilde sıralanabilir; Hastanın tuvaletten sonra dinmeyen ağrısı makat çatlağı için ilk bakılan kriterlerin başında gelmektedir. Tuvaletten sonra durmayan kanama yaşanması ameliyatı gerektirebilir. Hasta dışarıda tuvalete gitmek istemiyorsa, yemek yemekten kaçınıyorsa, tuvalete gittiği zaman ne yaparım diye endişe ediyorsa makat çatlağı ameliyatı için uygun hasta olabilir. Makat çatlağı ameliyatı konfor ameliyatı olarak tanımlanabilir. Hastada makat çatlağı var ancak her hangi bir şikayeti yoksa makat çatlağı ameliyatı olmasına gerek yoktur. Makat çatlağı ameliyatı olmaması gereken kişilerde gerçekleştirilen cerrahi işlemler farklı sorunlara yol açabilmektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) ameliyatı riskleri nelerdir?Hastaların en merak ettiği konuların başında makat çatlağı ameliyatının riskleridir. Ameliyat olmaması gereken hastalara cerrahi işlem uygulanması yaşanabilecek riskleri artırmaktadır. Makat çatlağı ameliyatından sonra yaşanabilecek risklerin başında gaz ve gayta (büyük abdest) kaçağı gelmektedir. Ancak uygun hastaya doğru şekilde uygulanan tedavilerde bu tür riskler çok azdır. Gaz kaçırma ve dışkılama da kontrolsüzlük özellikle ameliyattan sonraki yakın dönemde görülebilecek sorunlardır. Makat çatlağı ameliyatından sonra hastalar hemen ayağı kalksa da yaranın tamamen iyileşme süreci 6 ay sürebilmektedir. Bu süre zarfında şikayetler takip edilmelidir. 6 ay sonra sorunlar devam ediyorsa hasta tekrar değerlendirilmelidir. Altta yatan farklı hastalıkların da benzer şikayetlere neden olduğu unutulmamalıdır. Bunu yanı sıra makat çatlağı ameliyatından sonra hastanın kabızlık ya da ishal oluşturabilecek şekilde beslenmesine devam etmesi yaşanabilecek sorunları tetikleyebilmektedir.Aynı anda makat çatlağı ve hemoroit ameliyatı yapılabilir mi?Hemoroit ameliyatının yapılabilmesi bazı şartlar bulunmaktadır. Kanama, ıkınma sırasında makat memelerinin dışa çıkması, şiddetli ağrı vs.) sorunlar varsa ve hastada aynı zamanda şikayetlere yol açan makat çatlığı bulunuyorsa iki ameliyat aynı anda gerçekleştirilebilir. Ancak son yıllarda hemoroit tedavisi mecbur kalınmadıkça keserek yapılmamaktadır. Hastanın ve hastalığın iyi değerlendirilmesi ve buna göre karar verilmesi önemlidir.Makat çatlağı (Anal Fissür) ne kadar sürede iyileşir?Makat çatlağı ne zaman geçer? Sorusunun yanıtı hasta ve hastalığın ilerleme evresine göre farklılık gösterebilmektedir. Hasta ameliyatın aynı günü ayağa kaldırılmaktadır. Sosyal yaşama dönmesi 2-3 günü bulur. Ancak ameliyat yarasının mikroskobik anlamda iyileşmesi 6 ay sürebilmektedir. Hastanın bu sürede doktorun tavsiyelerine uyması önemlidir.Makat çatlağı (Anal Fissür) botoks ile tedavi edilir mi? Makatın etrafını saran bağırsağın kendi kası bulunmaktadır. Kişi bu kası kendisi kontrol edememektedir. Vücudun farklı nedenlerden dolayı bu kası çok kasması makat çatlağına neden olabilmektedir. Botoks uygulaması ile ameliyatta kesilen kısım etkisiz hale getirilmektedir. Botoks uygulamasıyla soruna yol açan kasın etkisiz hale getirilmesi makat çatlağı şikayetlerini giderebilmektedir. Ancak botoks uygulamasının bazı dezavantajları bulunmaktadır. Başarı ortalaması cerrahi işleme göre daha düşüktür. 6-8 ayda bir botoks uygulamasının tekrarlanması gerekmektedir.Daha çok cerrahi işleme uygun olmayan hastalar tarafından tercih edilmektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) ozon uygulamasıyla tedavi edilir mi?Ozon tedavisi daha çok yara iyileşmesiyle ilgili uygulanan bir yöntemdir. Ozon tedavisi makat çatlağı ağrısını gidermemekle birlikte yara iyileşmesinde uygulanabilir. Ancak ilk kabızlıkta makat çatlağı tekrar gündeme gelmektedir. Makat çatlağı ameliyatından sonra ozon uygulaması yaranın daha çabuk iyileşmesine olanak sağlayabilir.Makat çatlağı (Anal Fissür) evde tedavi edilir mi? Makat çatlağı ilaçla veya botoks gibi farklı uygulamalarla evde tedavi edilebilir. Ancak bunlar daha çok akut yani yeni gelişen makat çatlakları için geçerlidir. Hastalar makat çatlağı ile ilgili şiddetli ağrı yaşandığı durumlarda evde uygulanabilecek en uygun tedavi sıcak su uygulamasıdır. Lokal anestezik ağrı kesiciler kullanılabilir. Ancak sıcak su uygulaması ile ağrının geçmediği hatta tam tersi arttığı durumlarda altta farklı bir hastalık olabileceği unutulmamalıdır. Makat bölgesinde apse de benzer şikayetleri yaratabilmektedir ancak sıcak su uygulaması apse sorunlarında ağrıyı artırabilmektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) tekrarlayabilir mi?Makat çatlağı ameliyatlarından sonra tekrarlama olasılığı çok düşüktür.Ameliyat sonrası dışkılamada ağrı olur mu? Uygun hastaya uygun cerrahi tekniklerin gerçekleştirildiği ameliyatlarda hastalarda ağrı sorunu yaşanmamaktadır. Ancak bazı hastaların ağrı eşiğinin çok düşük olması nedeniyle ameliyattan sonraki yakın dönemde ağrı sorunu görülebilmektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) oturma banyosu tedavide kullanılır mı? Makat bölgesi vücudumuzun en kapalı ve nemli yerlerinden birisidir. Burasının bakteriyel florası diğer yerlerden farklıdır. Burada devamlı kalıcı bir pansuman malzemesinin durması zordur ve buranın kan akımı çok fazladır yara iyileşmesi hızlıdır. Enfeksiyon olması o kadar negatif duruma karşın azdır. Hastaların bu alanlarının temizlenmesi için hazır olarak satılan hemoroit küveti denilen alafranga tuvalete adapte olabilen bir leğen içerisine banyo suyu sıcaklığında su içerisinde batikon denilen sıvıdan 10 ml kadar konulur. 5-10 dakika su soğuyana kadar makat bölgesinin suyun içerisine sokarak pansuman yapılmış oluruz. Sıcak su uygulaması ya da oturma banyosu işleminin günde 2 kez ve mümkünse dışkılama sonrası yapması tavsiye edilmektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) diyeti var mıdır? Makat çatlağı ameliyatı sonrası yenmemesi gerekenlerin başında acı ve baharat gelmektedir. Makatından herhangi bir ameliyat olmamış veya hastalığı olmayan bir insan bile normalin üstü bir acı ya da baharatlı yemek yediği zaman hastada bu alanda yangı oluşabilmektedir. Haşhaş, incir, kivi, çilek gibi ince çekirdekli yiyecekler tüketilmemelidir. Bu tür besinler dışkılama soruşanda makat bölgesini irrite edebilir. Köri, kimyon, çemen gibi koku veren baharatların tüketilmemesi önerilir. Makat çatlağı ağrı kesici tedavisi uygulanır mı? Makat çatlağının ilk basamak tedavisi ağrı kesicilerdir. Lokal kortizonlu kremler 1 hafta 10 gün kullanılabilir. Lokal olarak kullanılan makatın son kısmını gevşeten ilaçlar makat tedavisinde gündeme gelebilir.Makat çatlağı (Anal Fissür) kremi fayda eder mi? Makat çatlağı rahatsızlığında kremler ağrıları kesmek ve şikayetleri azaltmak için kullanılabilir. Ancak bu tür kremler ilerlemiş makat çatlağı hastalarında olumlu sonuçlar vermemektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) ağrı yapar mı?Makat çatlağı olan hastalar tuvaletini yaparken cam kesiği gibi bir ağrı tarif eder. Bu arada yaranın tekrar açılması ile kanama olabilir. Ağrı tuvaletten sonra da devam edebilir. Bu süre 1-2 dakikadan 1-2 saate kadar uzayabilir. Hastanın ameliyat edilmesindeki en büyük kriter ameliyat öncesi gerekli tedavilerin uygulanmasına rağmen hastada tuvalet sonrası yaşanan ağrıdır. Bu ağrı o kadar şiddetli bir hal alabilir ki hasta tuvalete çıkmamak için yemek yemeği azaltır.Makat çatlağı (Anal Fissür) bitkisel tedavisi var mıdır? Makat çatlağında özellikle ameliyat sonrasında yaranın iyileşmesi için kantaron yağı kullanılabilmektedir. Kantaron yağının yara iyileşmesini hızlandırdığı bilinmektedir. Yara iyileşmesinin geciktiği durumlarda tavsiye edilmektedir. Ameliyat sonrası yara yerinde beklenmeyen problem varsa çinko oksit kremde kullanılabilmektedir. Kantaron yağı ve çinko oksit krem yeni başlayan makat çatlaklarının tedavisinde de kullanılabilir. Ancak kronik makat çatlaklarında cerrahi işlem ön plana çıkmaktadır.Makat çatlağı (Anal Fissür) cinselliği etkiler mi?Cinsel ilişki sırasında özellikle de orgazm sırasında makat bölgesindeki kaslar kasılıp gevşemektedir. Makat çatlağı olan ve tedavi olmayan hastalar cinsel ilişki sırasında bu kasılmalardan dolayı ağrı hissedebilir. Yaşanan ağrılar cinselliği olumsuz yönde etkileyebilir. Makat çatlağı tedavisi olan hastalarda böyle bir durum söz konusu değildir.İlerlemiş veya derin makat çatlağı nasıl tedavi edilir? Kronik hale gelmiş makat çatlaklarının tedavisinde genellikle cerrahi işlemler ön plana çıkmaktadır. Sıcak su uygulaması, botoks, ilaç ve krem tedavileri derin makat çatlaklarında olumlu sonuçlar vermemektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) enfeksiyon yapar mı?Makat çatlağı enfeksiyon yapabilmektedir. Makat çatlağı oluşan hastalarda iyileşme bazen değişik bir yapılanmayla gelişebilir. Makat çatlağı olan bölgede cilde yakın bölgede iyileşme gerçekleşir ancak cilt altı bölgedeki çatlak mevcudiyetini sürdürür. Bu arada oluşan boşlukta enfeksiyon oluşabilir. Hastalar bazen doktora apse şikayetiyle gelebilmektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) fitil tedavisi kullanır mı?Makat çatlağının ilk başlangıç aşamasında kortizonlu fitil tedavisi uygulanabilmektedir. Akut kronik makat çatlaklarında uygulanan fitil tedavilerinden alınan sonuçlar çok olumlu değildir.Makat çatlağı(Anal Fissür) gaz yapar mı?Makat çatlağı ameliyatı doğru hastaya doğru şekilde yapıldığı zaman gaz şikayeti çok azdır. Genellikle yaşlı kişilerde ve çok doğum yapan kadınlarda gaz sorunu görülebilmektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) kendiliğinden geçer mi?Makat çatlağı kendiliğinden geçebilir. Hastalığın ilk ortaya çıktığı dönemde hasta kabızlığını giderebilirse makat çatlağı kendi kendine düzelebilir. Ancak kronik, derin makat çatlaklarında bu olasılık çok düşüktür.Makat çatlağı (Anal Fissür) gözle görülür mü?Makat çatlağı doktor muayenesi ırasında gözle görülmektedir. Makat çatlığını görebilmek için mikroskobik bir incelemeye gerek yoktur.Makat çatlağı (Anal Fissür) için hangi bölüme gidilmelidir? Makat çatlağı yani anal fissür teşhis ve tedavisi için genel cerrahi bölümüne gidilmelidir. Makat çatlağı tedavisinde ameliyat seçeneği bulunduğu için anal bölge hastalıkları yani proktoloji konusunda uzman doktorların tercih edilmesi önemlidir.Makat çatlağı (Anal Fissür) hamilelikte artar mı? Hamilelik döneminde yaşanan hormonal değişimler, rahmin büyümesine bağlı oluşan baskı dokularda yumuşamalar oluşabilmektedir. Daha önce makat çatlağı şikayeti olmayan kadınlarda hamilelik döneminde makat çatlağı ortaya çıkabilmektedir. Ancak gebelik döneminde anne adaylarında daha çok hemoroit şikayeti gündeme gelmektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) olan normal doğum yapabilir mi?Makat çatlağı olan kadınların normal doğum yapmasında bir sakınca yoktur. Doğum sırasında yaşanan kasılmalar makat çatlağında bir soruna yol açmamaktadır.Makat çatlağı (Anal Fissür) halsizlik yapar mı?Yaşanan ağrı hastaları yorgun düşürebilir. Hastanın ağrı eşiği burada önemli bir etkendir.Makat çatlağı (Anal Fissür) ishal yapar mı?Makat çatlağı ishal yapmaz ama ishali olan kişilerde makat çatlağı görülebilir. Aynı şekilde kabızlıkta da makat çatlağı görülebilir. İshalle seyreden farklı bağırsak hastalıklarda vardır. Crohn, Üyseratif Kolit gibi bu hastalıklarda da makat çatlağı oluşabilir. Ancak bu hastalarda makat çatlaklarının yeri normal makat çatlaklarından daha farklıdır. Standart dışı bölgede makat çatlağı görülürse bu tür hastalıklardan şüphe etmek gerekir.Makat çatlağı (Anal Fissür) kanama yapar mı? Makat çatlağı her dışkılamada kanama ve acı yapabilmektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) kaşıntı yapar mı?Makat çatlağının ortaya çıktığı bölgede ter, yağ ve kıl bezleri bulunmamaktadır. Bu bölgede oluşan çatlaklar doku bütünlüğünün bozulmasına yol açmaktadır. Çatlağın içinde dışkı artığı ve yemek artığı dolarak hastalarda kaşıntı şikayetine yol açabilmektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) kanser yapar mı?Makat çatlağı kanser yapmamaktadır.Makat çatlağı (Anal Fissür) mide bulantısı yapar mı?Makat çatlağı mide bulantısı yapmaz.Makat çatlağı (Anal Fissür) şişlik yapar mı?Makat çatlağı kronik hale geldiğinde dışa doru bir et parçası çıkabilmektedir. Bu et parçası tahriş olursa şişebilir. Aynı zamanda iltihap yaşanan makat çatlaklarında da şişme şikayeti oluşabilir.Makat çatlağı (Anal Fissür) ve basur farkı nedir? Makat çatlağı ve basur yani hemoroit komşu hastalıklardır. Makat çatlağı makat bölgesinin en uç kısmı olan dudak denilen bölgede ortaya çıkmaktadır. Hemoroit yani basur ise makat çatlağının ortaya çıktığın bölgenin daha üst kısmında ve içeridedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) zararları nelerdir?Makat çatlağı hastanın hayat kalitesini bozmaktadır. Farklı bir hastalık ya da kansere neden olmayan makat çatlağı hastaların tuvalette geçirdiği süreyi uzatabilir. Şiddetli ağrı ve kanamalara yol açabilir.Makat çatlağı (Anal Fissür) zayıflatır mı?Makat çatlağı hastalığının direk olarak zayıflatmasından bahsedilemez. Ancak hastalar tuvalete gitmeye çekindiği için zamanla az gıda tüketmeye başlayabilir. Özellikle ameliyat olmak istemeyen hastalar yaşadıkları sıkıntıları ertelemek için yemek yemekten kaçınabilir. Bu da zamanla hastaların kilo kaybına neden olabilir.Makat çatlağı (Anal Fissür) idrar sırasında ağrı yapar mı?Derin makat çatlağı olan kişilerde idrar yaparken ağrı yaşanabilir. Makat çatlağının prostat bölgesine yakın olduğu durumlarda hastalarda hem ağrı hem de sık tuvalete çıkma ihtiyacı yaşanabilir.
Makat Çatlağı (Anal Fissür) nedir?Makat bölgesi yapısı ve sinir uçları nedeniyle oldukça hassas bir yapıdadır. Uzun süren kabızlık ve aşırı zorlama sonucu makat bölgesinde yırtılmalar meydana gelebilmektedir. Makat çatlağı yani Anal Fissür genellikle sırt üstü yatıldığında saat 6 hizasında bulunan makatın en zayıf bölgesi olan anoderm denilen kısımda oluşmaktadır. Makat çatlağı yanı yırtık yaşandığı zaman vücudun her yerinde olduğu gibi iyileştirici hücreler devreye girer ve yırtılan bölgeyi iyileştirmeye çalışır. Ancak iyileşme yaşanmadan tekrar yapılan dışkılama yaranın yeniden açılmasına neden olmaktadır.Makat çatlağı (Anal Fissür) nedenleri nelerdir? “Makat çatlağı nasıl olur?”, “sorusu hastalar tarafından çok sık olarak gündeme getirilmektedir. Makat çatlağının en sık görülen nedeni uzun süren kabızlıktır. Ancak kabızlık ve aşırı zorlamanın yanında bağırsağın kendi kası olan anüsün son kısmını saran düz kas liflerinden oluşan kas aşırı derecede spazm yani gergin olabilir. Bu durum tuvalete çıkılmasını zorlaştırarak yaraya neden olabilir. Yara zamanla kronik bir hal alarak makat çatlağı yani anal Fissür oluşmasına yol açabilir.Makat çatlağı (Anal Fissür) nedenleri genel olarak şu şekilde sıralanabilir;Makat çatlağı (Anal Fissür) rahatsızlığı nadir olarak şu nedenlerden de kaynaklanabilir;Makat çatlağı (Anal Fissür) belirtileri nelerdir? Anal Fissür yani makat çatlağı belirtilerinin başında tuvalet sonrası ağrı gelmektedir. Kanama makat çatlağı belirtileri arasındadır ancak genellikle 2. Plandadır. İlerleyen makat çatlaklarında dip kısımda deri çıkıntısı meydana gelebilmektedir.Makat çatlağı belirtileri genel olarak şu şekilde sıralanabilir;Makat çatlağı olan hastalarda tuvalet sırasında cam kesiği tarzında yaşanan ağrı. Ağrılar 1-2 dakika sürebildiği gibi 1-2 saat de sürebilmektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) teşhisi nasıl yapılır?Makat çatlağı (anal Fissür) belirtileri olan hastanın poliklinikte yapılan muayene ile teşhis konulabilmektedir. Makat çatlağı muayenesinde görerek ve parmakla kontrol yapılmaktadır. 40 yaş üstündeki hastalarda diğer hastalıkları elemek için kolonoskopi veya rektosigmoideskopi tetkiklerinin yapılması önemlidir.Makat çatlağı (Anal Fissür) tedavisi nasıl yapılır?Makat çatlağının tedavisiyle ilgili hastaların merak ettiği konular fazladır. Makat çatlağı yani anal Fissür hastalığının ameliyatsız tedavi yöntemleri bulunduğu gibi cerrahi tedavisi de vardır.Makat çatlağı (Anal Fissür) tedavisi şu şekilde yapılmaktadır;Makat çatlağı (Anal fissür) hakkında sık sorulan sorularMakat çatlağı evreleri nelerdir?Makat çatlağı yani anal fissür evreleri bulunmamaktadır. Ani başlayan yeni makat çatlakları akut makat çatlağı olarak isimlendirilebilir. Akut makat çatlağına neden olan faktörlerin devam etmesiyle akut makat çatlağı zamanla kronik makat çatlağına dönüşebilir. Akut makat çatlağının tedavisinde her zaman cerrahi yöntem uygulanmayabilir. Ancak ilerlemiş makat çatlaklarında cerrahi yöntem ön plana çıkmaktadır.Makat çatlağı (Anal Fissür) muayenesi nasıl yapılır?Makat çatlağı (Anal Fissür) muayenesinde hasta dizlerin üzeninde eğilir. Bu sırada alnı ve dirsekleri de sedyeye ya da muayene masasına değecek şekildedir. Hasta bu durumdayken doktor anal bölgeyi kontrol eder. Kontrol sırasında sorunlu bölgenin derisi hafifçe gerilerek gözlemleyerek muayeneyi tamamlar.Makat çatlağı (Anal Fissür) ameliyatı nasıl yapılır? Hastalar makat çatlağı ameliyatının nasıl yapıldığını merak etmektedir.Makat çatlağı ameliyatı genel olarak şu şekilde yapılmaktadırMakat çatlağı (Anal Fissür) lazer ameliyatı yapılır mı?Makat çatlağı hastaları ameliyatın lazerle yapılıp yapılamadığını zaman zaman gündeme getirmektedir. Makat çatlağı ameliyatlarında lazer yöntemi kullanılmamaktadır. Isı kaynağı olarak kullanılan lazer tekniği daha çok hemoroit ve makat fistülü ameliyatlarında gündeme gelmektedir. Makat çatlağı (Anal Fissür) ameliyatı öncesi nelere dikkat edilmelidir?Hastalar makat çatlağı ameliyatından 1-2 gün önce sulu yemekler tüketmelidir. Bu sayede ameliyattan sonraki ilk dışkılama daha rahat olmaktadır. Böylece hasta ameliyattan sonraki ilk günleri daha konforlu geçirebilmektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) ameliyatı sonrası nelere dikkat edilmelidir? Makat çatlağı ameliyatlarından sonra dikkat edilmesi gereken konular ameliyat öncesi dikkat edilmesi gereken konulara benzerlik göstermektedir.Makat çatlığı (Anal Fissür) ameliyatı sonrası dikkat edilmesi gereken konular genel olarak şu şekildedir;Hangi hastalar makat çatlağı ameliyatı (Anal Fissür) olmalıdır?Hastalıkları iki sınıfta incelemek mümkündür. Apandisit, mide delinmesi, kanser gibi acil ve hayati risk teşkil eden hastalıklar için cerrahi müdahale kaçınılmaz olabilmektedir. Ancak makat çatlağı gibi daha çok sosyal yaşamı olumsuz etkileyen hastalıklarda ameliyatın gündeme gelmesi için bazı kriterler bulunmaktadır.Makat çatlağı yani Anal fissür ameliyatlarında ameliyat gerektiren durumlar şu şekilde sıralanabilir;Makat çatlağı ameliyatı konfor ameliyatı olarak tanımlanabilir. Hastada makat çatlağı var ancak her hangi bir şikayeti yoksa makat çatlağı ameliyatı olmasına gerek yoktur. Makat çatlağı ameliyatı olmaması gereken kişilerde gerçekleştirilen cerrahi işlemler farklı sorunlara yol açabilmektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) ameliyatı riskleri nelerdir?Hastaların en merak ettiği konuların başında makat çatlağı ameliyatının riskleridir. Ameliyat olmaması gereken hastalara cerrahi işlem uygulanması yaşanabilecek riskleri artırmaktadır. Makat çatlağı ameliyatından sonra yaşanabilecek risklerin başında gaz ve gayta (büyük abdest) kaçağı gelmektedir. Ancak uygun hastaya doğru şekilde uygulanan tedavilerde bu tür riskler çok azdır. Gaz kaçırma ve dışkılama da kontrolsüzlük özellikle ameliyattan sonraki yakın dönemde görülebilecek sorunlardır. Makat çatlağı ameliyatından sonra hastalar hemen ayağı kalksa da yaranın tamamen iyileşme süreci 6 ay sürebilmektedir. Bu süre zarfında şikayetler takip edilmelidir. 6 ay sonra sorunlar devam ediyorsa hasta tekrar değerlendirilmelidir. Altta yatan farklı hastalıkların da benzer şikayetlere neden olduğu unutulmamalıdır. Bunu yanı sıra makat çatlağı ameliyatından sonra hastanın kabızlık ya da ishal oluşturabilecek şekilde beslenmesine devam etmesi yaşanabilecek sorunları tetikleyebilmektedir.Aynı anda makat çatlağı ve hemoroit ameliyatı yapılabilir mi?Hemoroit ameliyatının yapılabilmesi bazı şartlar bulunmaktadır. Kanama, ıkınma sırasında makat memelerinin dışa çıkması, şiddetli ağrı vs.) sorunlar varsa ve hastada aynı zamanda şikayetlere yol açan makat çatlığı bulunuyorsa iki ameliyat aynı anda gerçekleştirilebilir. Ancak son yıllarda hemoroit tedavisi mecbur kalınmadıkça keserek yapılmamaktadır. Hastanın ve hastalığın iyi değerlendirilmesi ve buna göre karar verilmesi önemlidir.Makat çatlağı (Anal Fissür) ne kadar sürede iyileşir?Makat çatlağı ne zaman geçer? Sorusunun yanıtı hasta ve hastalığın ilerleme evresine göre farklılık gösterebilmektedir. Hasta ameliyatın aynı günü ayağa kaldırılmaktadır. Sosyal yaşama dönmesi 2-3 günü bulur. Ancak ameliyat yarasının mikroskobik anlamda iyileşmesi 6 ay sürebilmektedir. Hastanın bu sürede doktorun tavsiyelerine uyması önemlidir.Makat çatlağı (Anal Fissür) botoks ile tedavi edilir mi? Makatın etrafını saran bağırsağın kendi kası bulunmaktadır. Kişi bu kası kendisi kontrol edememektedir. Vücudun farklı nedenlerden dolayı bu kası çok kasması makat çatlağına neden olabilmektedir. Botoks uygulaması ile ameliyatta kesilen kısım etkisiz hale getirilmektedir. Botoks uygulamasıyla soruna yol açan kasın etkisiz hale getirilmesi makat çatlağı şikayetlerini giderebilmektedir. Ancak botoks uygulamasının bazı dezavantajları bulunmaktadır.Daha çok cerrahi işleme uygun olmayan hastalar tarafından tercih edilmektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) ozon uygulamasıyla tedavi edilir mi?Ozon tedavisi daha çok yara iyileşmesiyle ilgili uygulanan bir yöntemdir. Ozon tedavisi makat çatlağı ağrısını gidermemekle birlikte yara iyileşmesinde uygulanabilir. Ancak ilk kabızlıkta makat çatlağı tekrar gündeme gelmektedir. Makat çatlağı ameliyatından sonra ozon uygulaması yaranın daha çabuk iyileşmesine olanak sağlayabilir.Makat çatlağı (Anal Fissür) evde tedavi edilir mi? Makat çatlağı ilaçla veya botoks gibi farklı uygulamalarla evde tedavi edilebilir. Ancak bunlar daha çok akut yani yeni gelişen makat çatlakları için geçerlidir. Hastalar makat çatlağı ile ilgili şiddetli ağrı yaşandığı durumlarda evde uygulanabilecek en uygun tedavi sıcak su uygulamasıdır. Lokal anestezik ağrı kesiciler kullanılabilir. Ancak sıcak su uygulaması ile ağrının geçmediği hatta tam tersi arttığı durumlarda altta farklı bir hastalık olabileceği unutulmamalıdır. Makat bölgesinde apse de benzer şikayetleri yaratabilmektedir ancak sıcak su uygulaması apse sorunlarında ağrıyı artırabilmektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) tekrarlayabilir mi?Makat çatlağı ameliyatlarından sonra tekrarlama olasılığı çok düşüktür.Ameliyat sonrası dışkılamada ağrı olur mu? Uygun hastaya uygun cerrahi tekniklerin gerçekleştirildiği ameliyatlarda hastalarda ağrı sorunu yaşanmamaktadır. Ancak bazı hastaların ağrı eşiğinin çok düşük olması nedeniyle ameliyattan sonraki yakın dönemde ağrı sorunu görülebilmektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) oturma banyosu tedavide kullanılır mı? Makat bölgesi vücudumuzun en kapalı ve nemli yerlerinden birisidir. Burasının bakteriyel florası diğer yerlerden farklıdır. Burada devamlı kalıcı bir pansuman malzemesinin durması zordur ve buranın kan akımı çok fazladır yara iyileşmesi hızlıdır. Enfeksiyon olması o kadar negatif duruma karşın azdır. Hastaların bu alanlarının temizlenmesi için hazır olarak satılan hemoroit küveti denilen alafranga tuvalete adapte olabilen bir leğen içerisine banyo suyu sıcaklığında su içerisinde batikon denilen sıvıdan 10 ml kadar konulur. 5-10 dakika su soğuyana kadar makat bölgesinin suyun içerisine sokarak pansuman yapılmış oluruz. Sıcak su uygulaması ya da oturma banyosu işleminin günde 2 kez ve mümkünse dışkılama sonrası yapması tavsiye edilmektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) diyeti var mıdır? Makat çatlağı ağrı kesici tedavisi uygulanır mı? Makat çatlağının ilk basamak tedavisi ağrı kesicilerdir. Lokal kortizonlu kremler 1 hafta 10 gün kullanılabilir. Lokal olarak kullanılan makatın son kısmını gevşeten ilaçlar makat tedavisinde gündeme gelebilir.Makat çatlağı (Anal Fissür) kremi fayda eder mi? Makat çatlağı rahatsızlığında kremler ağrıları kesmek ve şikayetleri azaltmak için kullanılabilir. Ancak bu tür kremler ilerlemiş makat çatlağı hastalarında olumlu sonuçlar vermemektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) ağrı yapar mı?Makat çatlağı olan hastalar tuvaletini yaparken cam kesiği gibi bir ağrı tarif eder. Bu arada yaranın tekrar açılması ile kanama olabilir. Ağrı tuvaletten sonra da devam edebilir. Bu süre 1-2 dakikadan 1-2 saate kadar uzayabilir. Hastanın ameliyat edilmesindeki en büyük kriter ameliyat öncesi gerekli tedavilerin uygulanmasına rağmen hastada tuvalet sonrası yaşanan ağrıdır. Bu ağrı o kadar şiddetli bir hal alabilir ki hasta tuvalete çıkmamak için yemek yemeği azaltır.Makat çatlağı (Anal Fissür) bitkisel tedavisi var mıdır? Makat çatlağında özellikle ameliyat sonrasında yaranın iyileşmesi için kantaron yağı kullanılabilmektedir. Kantaron yağının yara iyileşmesini hızlandırdığı bilinmektedir. Yara iyileşmesinin geciktiği durumlarda tavsiye edilmektedir. Ameliyat sonrası yara yerinde beklenmeyen problem varsa çinko oksit kremde kullanılabilmektedir. Kantaron yağı ve çinko oksit krem yeni başlayan makat çatlaklarının tedavisinde de kullanılabilir. Ancak kronik makat çatlaklarında cerrahi işlem ön plana çıkmaktadır.Makat çatlağı (Anal Fissür) cinselliği etkiler mi?Cinsel ilişki sırasında özellikle de orgazm sırasında makat bölgesindeki kaslar kasılıp gevşemektedir. Makat çatlağı olan ve tedavi olmayan hastalar cinsel ilişki sırasında bu kasılmalardan dolayı ağrı hissedebilir. Yaşanan ağrılar cinselliği olumsuz yönde etkileyebilir. Makat çatlağı tedavisi olan hastalarda böyle bir durum söz konusu değildir.İlerlemiş veya derin makat çatlağı nasıl tedavi edilir? Kronik hale gelmiş makat çatlaklarının tedavisinde genellikle cerrahi işlemler ön plana çıkmaktadır. Sıcak su uygulaması, botoks, ilaç ve krem tedavileri derin makat çatlaklarında olumlu sonuçlar vermemektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) enfeksiyon yapar mı?Makat çatlağı enfeksiyon yapabilmektedir. Makat çatlağı oluşan hastalarda iyileşme bazen değişik bir yapılanmayla gelişebilir. Makat çatlağı olan bölgede cilde yakın bölgede iyileşme gerçekleşir ancak cilt altı bölgedeki çatlak mevcudiyetini sürdürür. Bu arada oluşan boşlukta enfeksiyon oluşabilir. Hastalar bazen doktora apse şikayetiyle gelebilmektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) fitil tedavisi kullanır mı?Makat çatlağının ilk başlangıç aşamasında kortizonlu fitil tedavisi uygulanabilmektedir. Akut kronik makat çatlaklarında uygulanan fitil tedavilerinden alınan sonuçlar çok olumlu değildir.Makat çatlağı(Anal Fissür) gaz yapar mı?Makat çatlağı ameliyatı doğru hastaya doğru şekilde yapıldığı zaman gaz şikayeti çok azdır. Genellikle yaşlı kişilerde ve çok doğum yapan kadınlarda gaz sorunu görülebilmektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) kendiliğinden geçer mi?Makat çatlağı kendiliğinden geçebilir. Hastalığın ilk ortaya çıktığı dönemde hasta kabızlığını giderebilirse makat çatlağı kendi kendine düzelebilir. Ancak kronik, derin makat çatlaklarında bu olasılık çok düşüktür.Makat çatlağı (Anal Fissür) gözle görülür mü?Makat çatlağı doktor muayenesi ırasında gözle görülmektedir. Makat çatlığını görebilmek için mikroskobik bir incelemeye gerek yoktur.Makat çatlağı (Anal Fissür) için hangi bölüme gidilmelidir? Makat çatlağı yani anal fissür teşhis ve tedavisi için genel cerrahi bölümüne gidilmelidir. Makat çatlağı tedavisinde ameliyat seçeneği bulunduğu için anal bölge hastalıkları yani proktoloji konusunda uzman doktorların tercih edilmesi önemlidir.Makat çatlağı (Anal Fissür) hamilelikte artar mı? Hamilelik döneminde yaşanan hormonal değişimler, rahmin büyümesine bağlı oluşan baskı dokularda yumuşamalar oluşabilmektedir. Daha önce makat çatlağı şikayeti olmayan kadınlarda hamilelik döneminde makat çatlağı ortaya çıkabilmektedir. Ancak gebelik döneminde anne adaylarında daha çok hemoroit şikayeti gündeme gelmektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) olan normal doğum yapabilir mi?Makat çatlağı olan kadınların normal doğum yapmasında bir sakınca yoktur. Doğum sırasında yaşanan kasılmalar makat çatlağında bir soruna yol açmamaktadır.Makat çatlağı (Anal Fissür) halsizlik yapar mı?Yaşanan ağrı hastaları yorgun düşürebilir. Hastanın ağrı eşiği burada önemli bir etkendir.Makat çatlağı (Anal Fissür) ishal yapar mı?Makat çatlağı ishal yapmaz ama ishali olan kişilerde makat çatlağı görülebilir. Aynı şekilde kabızlıkta da makat çatlağı görülebilir. İshalle seyreden farklı bağırsak hastalıklarda vardır. Crohn, Üyseratif Kolit gibi bu hastalıklarda da makat çatlağı oluşabilir. Ancak bu hastalarda makat çatlaklarının yeri normal makat çatlaklarından daha farklıdır. Standart dışı bölgede makat çatlağı görülürse bu tür hastalıklardan şüphe etmek gerekir.Makat çatlağı (Anal Fissür) kanama yapar mı? Makat çatlağı her dışkılamada kanama ve acı yapabilmektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) kaşıntı yapar mı?Makat çatlağının ortaya çıktığı bölgede ter, yağ ve kıl bezleri bulunmamaktadır. Bu bölgede oluşan çatlaklar doku bütünlüğünün bozulmasına yol açmaktadır. Çatlağın içinde dışkı artığı ve yemek artığı dolarak hastalarda kaşıntı şikayetine yol açabilmektedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) kanser yapar mı?Makat çatlağı kanser yapmamaktadır.Makat çatlağı (Anal Fissür) mide bulantısı yapar mı?Makat çatlağı mide bulantısı yapmaz.Makat çatlağı (Anal Fissür) şişlik yapar mı?Makat çatlağı kronik hale geldiğinde dışa doru bir et parçası çıkabilmektedir. Bu et parçası tahriş olursa şişebilir. Aynı zamanda iltihap yaşanan makat çatlaklarında da şişme şikayeti oluşabilir.Makat çatlağı (Anal Fissür) ve basur farkı nedir? Makat çatlağı ve basur yani hemoroit komşu hastalıklardır. Makat çatlağı makat bölgesinin en uç kısmı olan dudak denilen bölgede ortaya çıkmaktadır. Hemoroit yani basur ise makat çatlağının ortaya çıktığın bölgenin daha üst kısmında ve içeridedir.Makat çatlağı (Anal Fissür) zararları nelerdir?Makat çatlağı hastanın hayat kalitesini bozmaktadır. Farklı bir hastalık ya da kansere neden olmayan makat çatlağı hastaların tuvalette geçirdiği süreyi uzatabilir. Şiddetli ağrı ve kanamalara yol açabilir.Makat çatlağı (Anal Fissür) zayıflatır mı?Makat çatlağı hastalığının direk olarak zayıflatmasından bahsedilemez. Ancak hastalar tuvalete gitmeye çekindiği için zamanla az gıda tüketmeye başlayabilir. Özellikle ameliyat olmak istemeyen hastalar yaşadıkları sıkıntıları ertelemek için yemek yemekten kaçınabilir. Bu da zamanla hastaların kilo kaybına neden olabilir.Makat çatlağı (Anal Fissür) idrar sırasında ağrı yapar mı?Derin makat çatlağı olan kişilerde idrar yaparken ağrı yaşanabilir. Makat çatlağının prostat bölgesine yakın olduğu durumlarda hastalarda hem ağrı hem de sık tuvalete çıkma ihtiyacı yaşanabilir. | 15,611 |
482 | Hastalıklar | Majör Depresyon | Majör depresyon, sürekli üzgün veya depresif bir ruh haline neden olan ve normalde ilgi duyulan günlük aktivitelere olan ilginin kaybolduğu bir ruh sağlığı durumudur. Klinik depresyon olarak da bilinen majör depresyonda en belirgin semptom şiddetli ve kalıcı bir moral bozukluğu, derin bir üzüntü veya umutsuzluk duygusudur. Hormonal değişimlere bağlı olarak ortaya çıkabilen majör depresyon, psikolojik ve sosyal faktörlerin sonucunda da yaşanabilir. Antidepresan ilaçlarla kontrol altına alınabilen majör depresyon tedavisinde aynı zamanda konuşma terapileri de işe yarar.Majör depresyon, sürekli üzgün veya depresif bir ruh haline neden olan ve normalde ilgi duyulan günlük aktivitelere olan ilginin kaybolduğu bir ruh sağlığı durumudur. Klinik depresyon olarak da bilinen majör depresyonda en belirgin semptom şiddetli ve kalıcı bir moral bozukluğu, derin bir üzüntü veya umutsuzluk duygusudur. Hormonal değişimlere bağlı olarak ortaya çıkabilen majör depresyon, psikolojik ve sosyal faktörlerin sonucunda da yaşanabilir. Antidepresan ilaçlarla kontrol altına alınabilen majör depresyon tedavisinde aynı zamanda konuşma terapileri de işe yarar.
Majör Depresyon Nedir?Klinik depresyon olarak da bilinen majör depresyon, depresif ruh hali ile kişinin en az iki hafta boyunca sürekli olarak kendisini üzgün ve duygusal olarak çökmüş hissetiği, herhangi bir şeyden keyif almaye dair ilginin azaldığı, depresyonun şiddetli halidir. Psikolojik bir duygudurum hastalığı olarak da tanımlanan majör depresyon kişinin rutin yaptığı aktivitelere karşı duyduğu ilgiyi azaltarak hayattan soyutlaşmasına yol açar.Majör depresyonun neden olduğu üzüntülü, depresif ve kaygılı ruh hali aynı zamanda birtakım belirtilerle de karakterizedir. Bu belirtilerin başında uykusuzluk, iştahsızlık, enerji düşüklüğü ve konsantrasyon kaybı gelir.Bilimsel olarak temel sebebi henüz kanıtlanmasa da majör depresyonun altında yatan nedenlere genetik, çevresel faktörler ve travmalar örnek olarak gösterilebilir.Majör depresyonu işaret eden belirti ve şikayetlere sahip olan kişiler profesyonel destek almalı ve tedavi sürecine geçmelidir. Majör depresyonun tercih edilen yaygın tedavi yöntemleri arasında ise antidepresan ilaçlar ve konuşma terapileri yer alır.Majör Depresyon Neden Olur?Majör depresyona yol açan faktörler genel olarak genetik, kronik stres, zihinsel bozukluklar, sevilen bir yakının kaybı gibi travmalar ve alkol-uyuşturucu bağımlılığıdır. Bunlara ek olarak kullanılan bazı ilaçlar ve menopoz gibi hormonal değişimler de majör depresyona yol açabilir.Kişiyi majör depresyona sürükleyen faktörler şu şekilde sıralanabilir: Genetik faktör Kronik stres Beyin kimyasındaki bozulmalar Çocukluk travmaları Sevilen bir yakının kaybı Alkol-uyuşturucu bağımlılığı Kullanılan bazı ilaçlar Menopoz gibi hormonal değişimlerMajör Depresyon Belirtileri Nelerdir?Majör depresyon genelde kişinin sürekli üzgün bir ruh halinde olması ve keyif aldığı işlere karşı duyduğu ilginin azalmasıyla kendisini gösterir. Bunların yanında enerji düşüklüğü, intihara meyilli bir düşünce yapısı, değersizlik, çaresizlik ve umutsuzluk hissi de majör depresyonun belirtileri olarak kabul edilir.Genel olarak majör depresyon belirtileri şunları içerir: Kalıcı bir üzüntü ve depresif ruh hali Keyif alınan işlere karşı ilginin azalması Enerji düşüklüğü İntihar düşüncesine meyilli olunması Değersizlik veya suçluluk hissi Çaresizlik ve umutsuzluk içinde olmak Agresif hareket ve davranışlar, ağlama krizleri Konsantrasyon bozukluğu ve kararsızlık Uykusuzluk veya uyku süresinin artması İştahsızlık ve buna bağlı kilo kaybıKalıcı bir üzüntü ve depresif ruh hali Majör depresyon yoğun bir üzüntü ve depresif ruh haliyle ortaya çıkar. Bu durum majör depresyon hastlalığının en belirgin semptomlarıdır.Keyif alınan işlere karşı ilginin azalması Günlük keyif aldığınız rutin işlere karşı ilginizin azaldığını hissediyorsanız bu durum majör depresyonun işareti olabilir. Bu tarz ilgi azalma durumları majör depresyonun yaygın görülen belirtilerindendir.Enerji düşüklüğü Majör depresyon hastalarında görülen en temel belirtilerden biri de enerji düşüklüğüdür. Kişi kendisini yorgun, halsiz ve günlük işlerini gerçekleştiremeyecek kadar enerjisiz hisseder.İntihar düşüncesine meyilli olunması Majör depresyonda kişinin aklından sürekli olarak intihar ve ölüm düşünceleri geçer. Bu hastalar intihara yakın bir hale gelirler ve kendilerini öldürmeyi dahi düşünebilirler.Değersizlik veya suçluluk hissi Majör depresyon hastaları kendilerini değersiz bir kişilik olarak kabul ederler. Bunun yanında yoğun bir suçluluk duygusu da hakimdir.Çaresizlik ve umutsuzluk içinde olmak Çaresizlik ve umutsuzluk her insanın dönem dönem hissedebileceği bir duygudur. Ancak bu duygular majör depresyon görülen hastalarda doruk noktasına ulaşabilir. Kişi kendisini her konuda çaresiz hissedebilir, umuda dair içinde en ufak bir ışık bile kalmamış olabilir.Agresif hareket ve davranışlar, ağlama krizleriAgresif hareket ve davranışlar, ağlama krizleri ve sinirlilik hali de majör depresyonda ortaya çıkabilecek olası belirtiler arasındadır.Konsantrasyon bozukluğu ve kararsızlık Kişi depresyonun yarattığı yoğun üzüntü ve depresif ruh haline bağlı olarak günlük hayatında konsantrasyon bozukluğu yaşar ve en basit bir konuda bile karar verme açısında zorluk yaşar.Majör Depresyon Nasıl Teşhis Edilir?Majör depresyonun kesin tanısı için kişinin olası belirtileri en az 2 hafta boyunca düzenli olarak yaşaması gerekir.Hastanın, teşhis için aşağıda yer alan şu belirtilerin en az 5’ini en az iki hafta boyunca yaşaması gerekir: Depresif duygu durum İlginin azalması İntihar eğilimi İştah azalması ya da artması Uyku azalması ya da artması Psikomotor yavaşlama ya da ajitasyon Enerji düşüklüğü, yorgunluk Değersizlik ve suçluluk hissi Konsantrasyon kaybı ve kararsızlıkYukarıda yer alan belirtilerin görüldüğü durumlarda majör depresyon tanısı konulabilir ve ardından kişiye uygun bir tedavi yöntemi belirlenir.Majör Depresyon Tedavisi Nasıl Yapılır?Majör depresyon tedavi edilebilen bir hastalık olup, hastalık belirtilerini kontrol altına almak için başlangıçta antidepresan ilaçlar önerilebilir.Bununla birlikte duygusal durumunuzu ifade edebileceğiniz online psikolog hizmeti, psikoterapi veya konuşma terapileri de bu konuda size yardımcı olacaktır.Bazen antidepresanlara ek olarak bazı ilaçlar etkinliği artırabilir. Klinik depresyon için başka tedavi seçenekleri de vardır. Elektrokonvülsif terapi (ECT) , ilaçlar etkili olmadığında ya da belirtiler ciddi olduğunda kullanılabilir.Tüm bunlarla birlikte majör depresyonu yönetmek ve kontrol altına almak için şu adımları uygulayabilirsiniz: Düzenli egzersiz yapın Stresinizi yönetmeye çalışın Tıbbi tedavi ve terapi alın (Bilişsel Davranışçı Terapi, Kombinasyon Tedavileri) Sosyal hayattan uzak kalmayın Ruh sağlığınızı desteklemek için kaliteli beslenin Aromaterapi alın Yogayı deneyinMajör Depresyon Hakkında Sık Sorulan Sorular Majör depresyon ne demek?Majör depresyon, yoğun ve kalıcı bir depresif ruh haliyle birlikte duygusal çöküntülere yol açan psikolojik bir hastalıktır.Majör depresyon kalıcı mı?Majör depresyon, kişiyi hayattan koparacak duruma gelmeden tedavi edildiğinde kontrol altına alınabilir ancak tedavi edilmeyen majör depresyon vakaları uzun ve kalıcı bir hal alabilir.En ağır depresyon türü hangisidir?Majör depresyon, depresyonun en şiddetli versiyonu olarak kabul edilir ve kalıcı olumsuz etkilere sebep olabilir.Kadınlar majör depresyona daha mı yatkındır? Kadınların majör depresyona yakalanma oranlarının erkeklerin 2 katı olduğu, ergenlik ve regl dönemlerinde, hamilelikte, düşük yapmada ve menopozda meydana gelen hormonal değişimler nedeniyle, bu olasılığın arttığı bilinmektedir.Erkeklerde majör depresyon işaretleri nelerdir? Majör depresyondan şikayet eden erkeklerin kadınlara oranla çok daha az sayıda yardım aldıkları, genelde bu durumdan etraflarındaki kişilere bahsetmedikleri görülmektedir.Erkeklerde oluşan depresyon işaretleri: “çabuk öfkelenme, genel sinirlilik, uyuşturucu ya da alkol bağımlılığı “ olabilir. Duygularını bastırma kendilerine veya başkalarına yönelik şiddet eğilimine sebep olabilmektedir.Majör depresyon tetikleyicileri nelerdir? Sevilen bir kişinin ölümünden sonra oluşan yas, sevilen bir kişiden ayrılmak, sosyal izolasyon veya kendini başkalarına muhtaç hissetmek, taşınma, mezun olma, iş değiştirme, emeklilik gibi majör hayat değişiklikleri, ilişkilerdeki iletişim sorunları, fiziksel, cinsel veya duygusal taciz majör depresyonu tetikleyen faktörlerdendir.Kronik depresyon (distimi) ve majör depresyonun farkları nelerdir? Kronik depresyonu majör depresyondan ayıran özellik semptomların daha az yoğun olmasıdır. Kronik depresyona sahip insanlar hayatın böyle olduğunu düşünmektedirler. Bunun çözülebilecek bir sorun olduğunu düşünmezler. Eğer en az iki yıldır tutku, neşe, ilgi, cinsel istek duyulmuyorsa kronik depresyon ihtimalini düşünmek gerekmektedir.Majör depresyon genellikle daha şiddetli semptomları içerirken, distimi daha az şiddetli semptomları içermekte olup, semptomlar aynı (örneğin ilgisizlik, uykusuzluk, düşük benlik saygısı, umutsuzluk) ve yoğunlukları değişebilmektedir.Distimi ile majör depresyon belirtileri aynıdır ancak distimide bu belirtiler daha uzun ve daha hafif gözükmektedir. Bu nedenle distiminin kişi ve çevresi tarafından fark edilmesi majör depresyona göre daha zordur.
Majör Depresyon Nedir?Klinik depresyon olarak da bilinen majör depresyon, depresif ruh hali ile kişinin en az iki hafta boyunca sürekli olarak kendisini üzgün ve duygusal olarak çökmüş hissetiği, herhangi bir şeyden keyif almaye dair ilginin azaldığı, depresyonun şiddetli halidir. Psikolojik bir duygudurum hastalığı olarak da tanımlanan majör depresyon kişinin rutin yaptığı aktivitelere karşı duyduğu ilgiyi azaltarak hayattan soyutlaşmasına yol açar.Majör depresyonun neden olduğu üzüntülü, depresif ve kaygılı ruh hali aynı zamanda birtakım belirtilerle de karakterizedir. Bu belirtilerin başında uykusuzluk, iştahsızlık, enerji düşüklüğü ve konsantrasyon kaybı gelir.Bilimsel olarak temel sebebi henüz kanıtlanmasa da majör depresyonun altında yatan nedenlere genetik, çevresel faktörler ve travmalar örnek olarak gösterilebilir.Majör depresyonu işaret eden belirti ve şikayetlere sahip olan kişiler profesyonel destek almalı ve tedavi sürecine geçmelidir. Majör depresyonun tercih edilen yaygın tedavi yöntemleri arasında ise antidepresan ilaçlar ve konuşma terapileri yer alır.Majör Depresyon Neden Olur?Majör depresyona yol açan faktörler genel olarak genetik, kronik stres, zihinsel bozukluklar, sevilen bir yakının kaybı gibi travmalar ve alkol-uyuşturucu bağımlılığıdır. Bunlara ek olarak kullanılan bazı ilaçlar ve menopoz gibi hormonal değişimler de majör depresyona yol açabilir.Kişiyi majör depresyona sürükleyen faktörler şu şekilde sıralanabilir:Majör Depresyon Belirtileri Nelerdir?Majör depresyon genelde kişinin sürekli üzgün bir ruh halinde olması ve keyif aldığı işlere karşı duyduğu ilginin azalmasıyla kendisini gösterir. Bunların yanında enerji düşüklüğü, intihara meyilli bir düşünce yapısı, değersizlik, çaresizlik ve umutsuzluk hissi de majör depresyonun belirtileri olarak kabul edilir.Genel olarak majör depresyon belirtileri şunları içerir:Kalıcı bir üzüntü ve depresif ruh hali Majör depresyon yoğun bir üzüntü ve depresif ruh haliyle ortaya çıkar. Bu durum majör depresyon hastlalığının en belirgin semptomlarıdır.Keyif alınan işlere karşı ilginin azalması Günlük keyif aldığınız rutin işlere karşı ilginizin azaldığını hissediyorsanız bu durum majör depresyonun işareti olabilir. Bu tarz ilgi azalma durumları majör depresyonun yaygın görülen belirtilerindendir.Enerji düşüklüğü Majör depresyon hastalarında görülen en temel belirtilerden biri de enerji düşüklüğüdür. Kişi kendisini yorgun, halsiz ve günlük işlerini gerçekleştiremeyecek kadar enerjisiz hisseder.İntihar düşüncesine meyilli olunması Majör depresyonda kişinin aklından sürekli olarak intihar ve ölüm düşünceleri geçer. Bu hastalar intihara yakın bir hale gelirler ve kendilerini öldürmeyi dahi düşünebilirler.Değersizlik veya suçluluk hissi Majör depresyon hastaları kendilerini değersiz bir kişilik olarak kabul ederler. Bunun yanında yoğun bir suçluluk duygusu da hakimdir.Çaresizlik ve umutsuzluk içinde olmak Çaresizlik ve umutsuzluk her insanın dönem dönem hissedebileceği bir duygudur. Ancak bu duygular majör depresyon görülen hastalarda doruk noktasına ulaşabilir. Kişi kendisini her konuda çaresiz hissedebilir, umuda dair içinde en ufak bir ışık bile kalmamış olabilir.Agresif hareket ve davranışlar, ağlama krizleriAgresif hareket ve davranışlar, ağlama krizleri ve sinirlilik hali de majör depresyonda ortaya çıkabilecek olası belirtiler arasındadır.Konsantrasyon bozukluğu ve kararsızlık Kişi depresyonun yarattığı yoğun üzüntü ve depresif ruh haline bağlı olarak günlük hayatında konsantrasyon bozukluğu yaşar ve en basit bir konuda bile karar verme açısında zorluk yaşar.Majör Depresyon Nasıl Teşhis Edilir?Majör depresyonun kesin tanısı için kişinin olası belirtileri en az 2 hafta boyunca düzenli olarak yaşaması gerekir.Hastanın, teşhis için aşağıda yer alan şu belirtilerin en az 5’ini en az iki hafta boyunca yaşaması gerekir:Yukarıda yer alan belirtilerin görüldüğü durumlarda majör depresyon tanısı konulabilir ve ardından kişiye uygun bir tedavi yöntemi belirlenir.Majör Depresyon Tedavisi Nasıl Yapılır?Majör depresyon tedavi edilebilen bir hastalık olup, hastalık belirtilerini kontrol altına almak için başlangıçta antidepresan ilaçlar önerilebilir.Bununla birlikte duygusal durumunuzu ifade edebileceğiniz online psikolog hizmeti, psikoterapi veya konuşma terapileri de bu konuda size yardımcı olacaktır.Bazen antidepresanlara ek olarak bazı ilaçlar etkinliği artırabilir. Klinik depresyon için başka tedavi seçenekleri de vardır. Elektrokonvülsif terapi (ECT) , ilaçlar etkili olmadığında ya da belirtiler ciddi olduğunda kullanılabilir.Tüm bunlarla birlikte majör depresyonu yönetmek ve kontrol altına almak için şu adımları uygulayabilirsiniz:Majör Depresyon Hakkında Sık Sorulan Sorular Majör depresyon ne demek?Majör depresyon, yoğun ve kalıcı bir depresif ruh haliyle birlikte duygusal çöküntülere yol açan psikolojik bir hastalıktır.Majör depresyon kalıcı mı?Majör depresyon, kişiyi hayattan koparacak duruma gelmeden tedavi edildiğinde kontrol altına alınabilir ancak tedavi edilmeyen majör depresyon vakaları uzun ve kalıcı bir hal alabilir.En ağır depresyon türü hangisidir?Majör depresyon, depresyonun en şiddetli versiyonu olarak kabul edilir ve kalıcı olumsuz etkilere sebep olabilir.Kadınlar majör depresyona daha mı yatkındır? Kadınların majör depresyona yakalanma oranlarının erkeklerin 2 katı olduğu, ergenlik ve regl dönemlerinde, hamilelikte, düşük yapmada ve menopozda meydana gelen hormonal değişimler nedeniyle, bu olasılığın arttığı bilinmektedir.Erkeklerde majör depresyon işaretleri nelerdir? Majör depresyondan şikayet eden erkeklerin kadınlara oranla çok daha az sayıda yardım aldıkları, genelde bu durumdan etraflarındaki kişilere bahsetmedikleri görülmektedir.Erkeklerde oluşan depresyon işaretleri: “çabuk öfkelenme, genel sinirlilik, uyuşturucu ya da alkol bağımlılığı “ olabilir. Duygularını bastırma kendilerine veya başkalarına yönelik şiddet eğilimine sebep olabilmektedir.Majör depresyon tetikleyicileri nelerdir? Sevilen bir kişinin ölümünden sonra oluşan yas, sevilen bir kişiden ayrılmak, sosyal izolasyon veya kendini başkalarına muhtaç hissetmek, taşınma, mezun olma, iş değiştirme, emeklilik gibi majör hayat değişiklikleri, ilişkilerdeki iletişim sorunları, fiziksel, cinsel veya duygusal taciz majör depresyonu tetikleyen faktörlerdendir.Kronik depresyon (distimi) ve majör depresyonun farkları nelerdir? Kronik depresyonu majör depresyondan ayıran özellik semptomların daha az yoğun olmasıdır. Kronik depresyona sahip insanlar hayatın böyle olduğunu düşünmektedirler. Bunun çözülebilecek bir sorun olduğunu düşünmezler. Eğer en az iki yıldır tutku, neşe, ilgi, cinsel istek duyulmuyorsa kronik depresyon ihtimalini düşünmek gerekmektedir.Majör depresyon genellikle daha şiddetli semptomları içerirken, distimi daha az şiddetli semptomları içermekte olup, semptomlar aynı (örneğin ilgisizlik, uykusuzluk, düşük benlik saygısı, umutsuzluk) ve yoğunlukları değişebilmektedir.Distimi ile majör depresyon belirtileri aynıdır ancak distimide bu belirtiler daha uzun ve daha hafif gözükmektedir. Bu nedenle distiminin kişi ve çevresi tarafından fark edilmesi majör depresyona göre daha zordur. | 6,153 |
483 | Hastalıklar | Mantar Hastalığı | Mantar hastalığı, cilt başta olmak üzere saç, tırnaklar ve mukozaları etkileyen mantardan alınan bir hastalık türüdür. Bağışıklık sisteminin zayıf olduğu durumlarda mantar enfeksiyonuna yakalanma riski de artar. Bulaşıcı olarak tanımlanan mantar hastalığının yayılmaması için genel hijyen kurallarına dikkat etmek gerekir. Mantar hastalığını tedavi etmek için genellikle antifungal ilaçlardan yararlanılır.Mantar hastalığı, cilt başta olmak üzere saç, tırnaklar ve mukozaları etkileyen mantardan alınan bir hastalık türüdür. Bağışıklık sisteminin zayıf olduğu durumlarda mantar enfeksiyonuna yakalanma riski de artar. Bulaşıcı olarak tanımlanan mantar hastalığının yayılmaması için genel hijyen kurallarına dikkat etmek gerekir. Mantar hastalığını tedavi etmek için genellikle antifungal ilaçlardan yararlanılır.
Mantar Hastalığı Nedir?Mantar hastalığı, mikoz olarak da adlandırılan mantar enfeksiyonunun neden olduğu ciltte keratin hücrelerinin enfekte olmasıyla görülen bulaşıcı bir cilt hastalığıdır. Mantar enfeksiyonu, ciltte, ellerde, ayaklarda, saçta, tırnakta, genital bölgede ve erkeklerde sakallarda görülür.Deri yüzeyinde meydana gelen mantar hastalıkları içinde en fazla ‘dermatofit enfeksiyonu’ bulunur. Dermatofitler, keratin dokulara yerleşerek istila ederler. Bu sebeple deri, kıl ve tırnak gibi keratin dokularda hastalık yaparlar. Mantar hastalıkları insanlardan, hayvanlardan ve topraktan bulaşabilir. Mantar, kişinin yaşam konforunu düşürdüğü gibi estetik açıdan kişinin hayatını olumsuz etkileyebilir.Mantar Enfeksiyonu Belirtileri Nelerdir?Mantar enfeksiyonu vücudun hemen her bölgesine yerleşebilir. En sık rastlanan belirtisi kaşıntıdır. Mantar nerede yerleşmişse o bölge kaşınır. Cilt yüzeyini etkilediği durumlarda ciltte; pullanma, kırmızı döküntüler ve yumrular, saç mantarında; saç dökülmesi ve etkilenen bölgede kellik meydana getirebilmektedir. Tırnak mantarında; tırnak altında beyaz ve sarı renk değişikliği, tırnağın kalınlaşması, genital bölge mantarlarında; idrarda yanma ve cinsel ilişki sırasında ağrı, ayak mantarında ise parmak aralarında kızarıklık ve kötü koku belirtiler arasındadır.Deri altı enfeksiyonundan kaynaklı olarak görülen mantar hastalığı belirtileri: Deri yüzeyinde kaşıntı ve ağrı Tat kaybı, boğazda meydana gelen beyaz lekeler Çatlamış tırnaklar Cildin altında görülen yumru Deride döküntü TahrişAkciğerlerinizdeki mantar enfeksiyonlarının belirtileri: Halsizlik ve yorgunluk Öksürük Ateş Nefes darlığı Kas ve eklem ağrıları Baş ağrısı Gece terlemeleriBunların yanında ışığa duyarlılık, bulanık görme, karın ağrısı, yüzde ağrı gibi semptomlar da mantar hastalığının diğer belirtileri olarak sıralanabilir.Mantar Hastalıkları Nedenleri Nelerdir?Mantarın hastalık oluşturabilmesi için nem önemli bir faktördür. Çok sıcak ve nemli hava, vücut temizliğine dikkate etmemek, aşırı terlemek ve kurulanmamak, dar ve sentetik kıyafetler tercih etmek mantar için uygun zemin hazırlamaktadır. Bağışıklık sisteminin zayıf olması da yine mantar hastalıklarına yakalanma riskini artırır. Kemoterapi, kortizon tedavileri gibi bağışıklığı baskılayan ilaçlar da mantarın nedenleri arasındadır.Mantar hastalığının nedenleri şöyle sıralanabilir: Nemli ve sıcak ortamlar Zayıf bağışıklık sistemi Hijyen eksikliği Dar ve hava almayan kıyafetler Stres Yüzme ya da spor sonrası ıslak kalmakMantar hastalıklarının yayılımını önlemede genel ve kişisel hijyen kurallarına uymak önem taşımaktadır. Ortak kullanım alanlarının ve burada bulunan malzemelerin gerekli hijyenin sağlanması için sürekli dezenfekte edilmesi gerekmektedir. Kuaför ve güzellik salonları, yaz mevsiminde ise havuzların düzenli şekilde dezenfekte edilmemesi mantar enfeksiyonun kolayca yayılmasına neden olmaktadır.Mantar Hastalığı Nasıl Geçer?Mantar, nemli ortamlarda rahatça çoğalabildiği için tedavide hastalık görülen bölge ya da bölgeleri kuru ve temiz tutmak gerekmektedir. Antifungal ilaçlar, vücuttaki mantarların büyümesini durdurarak ya da onları öldürerek mantar enfeksiyonlarını tedavi etmenin yoludur.Mantar hastalığını geçirmek için şu yöntemler uygulanabilir: Reçetesiz satılan mantar önleyici kremler Uzman doktorun önerdiği ve yazdığı güçlü reçeteli ilaçlar Mantar enfeksiyonu şiddetli ise ağızdan alınan ilaçlarMantar Hastalıkları Nasıl Teşhis Edilir?Mantarlar farklı görünümlerle ortaya çıkarak diğer cilt hastalıkları ile karışabilirler. Bu sebeple mantar hastalıklarının teşhisi, bir dermatoloji uzmanı tarafından kişideki bulgular ve hasta hikayesi doğrultusunda yapılmalıdır. Teşhis edilirken mikroskobik bir inceleme yapılmasında yarar vardır.Mantar Türleri Nelerdir?Saç mantarıSaçlı derisinde oluşan mantar enfeksiyonuna verilen isimdir. Saç derisinde soluk kırmızı zemin üzerinde ince kepeklenmelere neden olmaktadır. Yuvarlak veya oval yamalar oluşturur, hastalıklı bölge üzerinde gri, mat renkli, kırık saçlar gözlenir.Sakal ve bıyık mantarı Erkeklerde sakal ve bıyık bölgesinde gözlenen mantar hastalığıdır. En önemli bulaşma sebebi ortak kullanılan traş malzemeleridir. Hastalıklı bölge ile temas etmemek ya da hastalıklı bölgede kullanılmış materyalleri kullanmamak gerekmektedir.Genital mantarKasık bölgesinde meydana gelen mantar enfeksiyonudur. Daha sık erkeklerde gözlenmektedir. Lezyonlar, yarım ay şeklinde kenarı deriden kabarık, kızarık görünümlüdür. Kaşıntı en sık gözlenen bulgudur.Ayak mantarı Ayak mantarı en sık gözlenen mantar enfeksiyonudur. Nemli ortamlar hastalığın oluşumundaki faktörlerin en başında yer almaktadır. Bu nedenle yaz aylarında ve tropikal iklimlerde yaygındır. Uzun süre kapalı ayakkabı giyenler, ayakları aşırı terleyenler, ıslak ortamlarda çalışanlarda hastalık daha fazla görülmektedir. Ortak terlik veya ayakkabı kullanımı ayak mantarının bulaşmasına sebep olmaktadır. Ayak mantarlarının 4 farklı tipi bulunmaktadır. Hastalarda bu tiplerden bir veya birkaçı birlikte bulunur. Aynı anda birkaç tip mantar bir arada görülebilmektedir.Vücut mantarıSaçlı deri, sakal, el, ayak ve genital bölgeler hariç diğer vücut bölgelerinde gözlenen mantar enfeksiyonuna vücut mantarı denmektedir. Hastalıklı bölgeye temasla ya da hastalıklı bölge ile temas etmiş giysilerle bulaşabilmektedir. Ortaya çıkan lezyonlar, görünüm olarak iç içe girmiş halkalar şeklindedir.Tırnak mantarıTırnakta görülen mantar hastalıkları ‘onikomikoz’ olarak adlandırılmaktadır. El ve ayak tırnaklarında görülebilmektedir. Tırnak mantarlarının 4 tipi bulunmaktadır.1.Tırnak mantarları içinde en sık görülenidir. Enfeksiyon tırnağın serbet ucu ya da tırnağın yanlarından beyazımsı veya kahverengi sarımsı renkte bir renk değişikliği olarak başlar. Enfeksiyon ilerledikçe kalınlaşma ve tırnak bozukluğu gelişir. Tedavi edilmezse zamanla tüm tırnak etkilenir.2. Tırnak yüzeyinde yer yer gri lekelenmelerin olduğu beyaz renk ile kaba ve yumuşak görünümle ortaya çıkar.3. Tırnak tabakasının dip kısmında beyazımsı veya beyaz - kahverengi alanlar şeklinde gözlenir. Bağışıklık yetmezliğinin görüldüğü durumlarda daha sıklıkla ortaya çıkmaktadır. Az sıklıkta gözlenir. 4. Bütün tırnak mantarı türlerinin son evresini tanımlayan bir isimdir. Tırnak artık kalın ve bozuk görünümdedir.Mantar Hastalığı Tedavisi Nasıldır?Mantar hastalıklarına net tanı konulduktan sonra tedavisine başlanmalıdır. Mantar hastalıklarının görüldüğü bölgelere göre tedavi değişiklik göstermektedir. Bulaşıcı bir hastalık olduğu için hijyene çok dikkat edilmelidir.Dıştan kullanılan ilaçların yetersiz geldiği durumlarda sistemik tedavilere başlanmaktadır. Tırnak mantarı tedavilerinde amaç mantarsız tırnak gelişimidir. Tırnak mantarının tedavisi sabır gerektirebilmektedir. Tırnak tedavi edildikten sonra bile takip edilmelidir. Bütün bu tedavi süreçlerinin uzman bir doktor tarafında yönetilmesi gerekmektedir.Mantar Hastalığına Ne İyi Gelir?Mantar enfeksiyonunun neden olduğu mantar hastalığına karşı iyi gelebilecek ve yatıştıracak yöntemler bulunur. Mantar hastalıklarına karşı hijyeni sağlamak, oluşan bölgeyi kaşımamak, dar giysiler giymekten kaçınmak iyi gelir. Mantar hastalığına karşı iyi gelebilecek yöntemler şöyle sıralanır: Antifungal etkisi bulunan hindistancevizi yağı, aloe vera, çay ağacı ve kekik yağı Mantar enfeksiyonunun daha da çoğalmasını önlemek için temiz giysiler tercih etmek Etkilenen bölgeyi günde en az 2 ila 3 kez yıkamak ve iyice kurulamak Su ile kıvamlanmış zerdeçalMantar Hastalığına Dair Sıkça Sorulan SorularTemriye(temre) hastalığı nedir? Temre, kaşıntılı veya döküntülü lekelere neden olan, egzama, sedef hastalığı, saçkıran benzeri bir cilt hastalığıdır. Cilt hücrelerinin normalden daha hızlı çoğalması nedeniyle ciltte pembemsi ve kırmızı halkalar halinde ortaya çıkarlar.Mantar hastalığı bulaşıcı mıdır? Mantar oldukça bulaşıcı bir enfeksiyondur. İnsandan, hayvandan ve topraktan direkt temas ile yada bu enfeksiyonun bulunduğu maddelere temas ile bulaşabilmektedir. Ortak alanlarda yeteri kadar hijyenin olmadığı her koşulda kolaylıkla çoğalabilmektedir.Tırnak mantarı tekrar eder mi?Tedavi başarılı olsa bile mantar hastalıkları tekrar edebilmektedir. Tırnak mantarının tekrarlamasının nedenleri arasında ileri yaş, tırnakta tekrarlayan travma, ailede tırnak mantarı geçmişi, diyabet hastalığı ayrıca sigara ve damar hastalıkları bulunmaktadır.El ve ayak tırnakları ne zaman yenilenir? Ayak tırnaklarının mantardan kurtulup yenilenmesi 16-18 ay el tırnaklarının ise 4-6 ay arasında sürmektedir.
Mantar Hastalığı Nedir?Mantar hastalığı, mikoz olarak da adlandırılan mantar enfeksiyonunun neden olduğu ciltte keratin hücrelerinin enfekte olmasıyla görülen bulaşıcı bir cilt hastalığıdır. Mantar enfeksiyonu, ciltte, ellerde, ayaklarda, saçta, tırnakta, genital bölgede ve erkeklerde sakallarda görülür.Deri yüzeyinde meydana gelen mantar hastalıkları içinde en fazla ‘dermatofit enfeksiyonu’ bulunur. Dermatofitler, keratin dokulara yerleşerek istila ederler. Bu sebeple deri, kıl ve tırnak gibi keratin dokularda hastalık yaparlar. Mantar hastalıkları insanlardan, hayvanlardan ve topraktan bulaşabilir. Mantar, kişinin yaşam konforunu düşürdüğü gibi estetik açıdan kişinin hayatını olumsuz etkileyebilir.Mantar Enfeksiyonu Belirtileri Nelerdir?Mantar enfeksiyonu vücudun hemen her bölgesine yerleşebilir. En sık rastlanan belirtisi kaşıntıdır. Mantar nerede yerleşmişse o bölge kaşınır. Cilt yüzeyini etkilediği durumlarda ciltte; pullanma, kırmızı döküntüler ve yumrular, saç mantarında; saç dökülmesi ve etkilenen bölgede kellik meydana getirebilmektedir. Tırnak mantarında; tırnak altında beyaz ve sarı renk değişikliği, tırnağın kalınlaşması, genital bölge mantarlarında; idrarda yanma ve cinsel ilişki sırasında ağrı, ayak mantarında ise parmak aralarında kızarıklık ve kötü koku belirtiler arasındadır.Deri altı enfeksiyonundan kaynaklı olarak görülen mantar hastalığı belirtileri: Akciğerlerinizdeki mantar enfeksiyonlarının belirtileri:Bunların yanında ışığa duyarlılık, bulanık görme, karın ağrısı, yüzde ağrı gibi semptomlar da mantar hastalığının diğer belirtileri olarak sıralanabilir.Mantar Hastalıkları Nedenleri Nelerdir?Mantarın hastalık oluşturabilmesi için nem önemli bir faktördür. Çok sıcak ve nemli hava, vücut temizliğine dikkate etmemek, aşırı terlemek ve kurulanmamak, dar ve sentetik kıyafetler tercih etmek mantar için uygun zemin hazırlamaktadır. Bağışıklık sisteminin zayıf olması da yine mantar hastalıklarına yakalanma riskini artırır. Kemoterapi, kortizon tedavileri gibi bağışıklığı baskılayan ilaçlar da mantarın nedenleri arasındadır.Mantar hastalığının nedenleri şöyle sıralanabilir:Mantar hastalıklarının yayılımını önlemede genel ve kişisel hijyen kurallarına uymak önem taşımaktadır. Ortak kullanım alanlarının ve burada bulunan malzemelerin gerekli hijyenin sağlanması için sürekli dezenfekte edilmesi gerekmektedir. Kuaför ve güzellik salonları, yaz mevsiminde ise havuzların düzenli şekilde dezenfekte edilmemesi mantar enfeksiyonun kolayca yayılmasına neden olmaktadır.Mantar Hastalığı Nasıl Geçer?Mantar, nemli ortamlarda rahatça çoğalabildiği için tedavide hastalık görülen bölge ya da bölgeleri kuru ve temiz tutmak gerekmektedir. Antifungal ilaçlar, vücuttaki mantarların büyümesini durdurarak ya da onları öldürerek mantar enfeksiyonlarını tedavi etmenin yoludur.Mantar hastalığını geçirmek için şu yöntemler uygulanabilir:Mantar Hastalıkları Nasıl Teşhis Edilir?Mantarlar farklı görünümlerle ortaya çıkarak diğer cilt hastalıkları ile karışabilirler. Bu sebeple mantar hastalıklarının teşhisi, bir dermatoloji uzmanı tarafından kişideki bulgular ve hasta hikayesi doğrultusunda yapılmalıdır. Teşhis edilirken mikroskobik bir inceleme yapılmasında yarar vardır.Mantar Türleri Nelerdir?Saç mantarıSaçlı derisinde oluşan mantar enfeksiyonuna verilen isimdir. Saç derisinde soluk kırmızı zemin üzerinde ince kepeklenmelere neden olmaktadır. Yuvarlak veya oval yamalar oluşturur, hastalıklı bölge üzerinde gri, mat renkli, kırık saçlar gözlenir.Sakal ve bıyık mantarı Erkeklerde sakal ve bıyık bölgesinde gözlenen mantar hastalığıdır. En önemli bulaşma sebebi ortak kullanılan traş malzemeleridir. Hastalıklı bölge ile temas etmemek ya da hastalıklı bölgede kullanılmış materyalleri kullanmamak gerekmektedir.Genital mantarKasık bölgesinde meydana gelen mantar enfeksiyonudur. Daha sık erkeklerde gözlenmektedir. Lezyonlar, yarım ay şeklinde kenarı deriden kabarık, kızarık görünümlüdür. Kaşıntı en sık gözlenen bulgudur.Ayak mantarı Ayak mantarı en sık gözlenen mantar enfeksiyonudur. Nemli ortamlar hastalığın oluşumundaki faktörlerin en başında yer almaktadır. Bu nedenle yaz aylarında ve tropikal iklimlerde yaygındır. Uzun süre kapalı ayakkabı giyenler, ayakları aşırı terleyenler, ıslak ortamlarda çalışanlarda hastalık daha fazla görülmektedir. Ortak terlik veya ayakkabı kullanımı ayak mantarının bulaşmasına sebep olmaktadır. Ayak mantarlarının 4 farklı tipi bulunmaktadır. Hastalarda bu tiplerden bir veya birkaçı birlikte bulunur. Aynı anda birkaç tip mantar bir arada görülebilmektedir.Vücut mantarıSaçlı deri, sakal, el, ayak ve genital bölgeler hariç diğer vücut bölgelerinde gözlenen mantar enfeksiyonuna vücut mantarı denmektedir. Hastalıklı bölgeye temasla ya da hastalıklı bölge ile temas etmiş giysilerle bulaşabilmektedir. Ortaya çıkan lezyonlar, görünüm olarak iç içe girmiş halkalar şeklindedir.Tırnak mantarıTırnakta görülen mantar hastalıkları ‘onikomikoz’ olarak adlandırılmaktadır. El ve ayak tırnaklarında görülebilmektedir. Tırnak mantarlarının 4 tipi bulunmaktadır.1.Tırnak mantarları içinde en sık görülenidir. Enfeksiyon tırnağın serbet ucu ya da tırnağın yanlarından beyazımsı veya kahverengi sarımsı renkte bir renk değişikliği olarak başlar. Enfeksiyon ilerledikçe kalınlaşma ve tırnak bozukluğu gelişir. Tedavi edilmezse zamanla tüm tırnak etkilenir.2. Tırnak yüzeyinde yer yer gri lekelenmelerin olduğu beyaz renk ile kaba ve yumuşak görünümle ortaya çıkar.3. Tırnak tabakasının dip kısmında beyazımsı veya beyaz - kahverengi alanlar şeklinde gözlenir. Bağışıklık yetmezliğinin görüldüğü durumlarda daha sıklıkla ortaya çıkmaktadır. Az sıklıkta gözlenir. 4. Bütün tırnak mantarı türlerinin son evresini tanımlayan bir isimdir. Tırnak artık kalın ve bozuk görünümdedir.Mantar Hastalığı Tedavisi Nasıldır?Mantar hastalıklarına net tanı konulduktan sonra tedavisine başlanmalıdır. Mantar hastalıklarının görüldüğü bölgelere göre tedavi değişiklik göstermektedir. Bulaşıcı bir hastalık olduğu için hijyene çok dikkat edilmelidir.Dıştan kullanılan ilaçların yetersiz geldiği durumlarda sistemik tedavilere başlanmaktadır. Tırnak mantarı tedavilerinde amaç mantarsız tırnak gelişimidir. Tırnak mantarının tedavisi sabır gerektirebilmektedir. Tırnak tedavi edildikten sonra bile takip edilmelidir. Bütün bu tedavi süreçlerinin uzman bir doktor tarafında yönetilmesi gerekmektedir.Mantar Hastalığına Ne İyi Gelir?Mantar enfeksiyonunun neden olduğu mantar hastalığına karşı iyi gelebilecek ve yatıştıracak yöntemler bulunur. Mantar hastalıklarına karşı hijyeni sağlamak, oluşan bölgeyi kaşımamak, dar giysiler giymekten kaçınmak iyi gelir. Mantar hastalığına karşı iyi gelebilecek yöntemler şöyle sıralanır:Mantar Hastalığına Dair Sıkça Sorulan SorularTemriye(temre) hastalığı nedir? Temre, kaşıntılı veya döküntülü lekelere neden olan, egzama, sedef hastalığı, saçkıran benzeri bir cilt hastalığıdır. Cilt hücrelerinin normalden daha hızlı çoğalması nedeniyle ciltte pembemsi ve kırmızı halkalar halinde ortaya çıkarlar.Mantar hastalığı bulaşıcı mıdır? Mantar oldukça bulaşıcı bir enfeksiyondur. İnsandan, hayvandan ve topraktan direkt temas ile yada bu enfeksiyonun bulunduğu maddelere temas ile bulaşabilmektedir. Ortak alanlarda yeteri kadar hijyenin olmadığı her koşulda kolaylıkla çoğalabilmektedir.Tırnak mantarı tekrar eder mi?Tedavi başarılı olsa bile mantar hastalıkları tekrar edebilmektedir. Tırnak mantarının tekrarlamasının nedenleri arasında ileri yaş, tırnakta tekrarlayan travma, ailede tırnak mantarı geçmişi, diyabet hastalığı ayrıca sigara ve damar hastalıkları bulunmaktadır.El ve ayak tırnakları ne zaman yenilenir? Ayak tırnaklarının mantardan kurtulup yenilenmesi 16-18 ay el tırnaklarının ise 4-6 ay arasında sürmektedir. | 6,490 |
484 | Hastalıklar | Makrodaktili | Makrodaktili, bebeklerin ayak veya el parmaklarının, alttaki kemik ve yumuşak dokunun aşırı büyümesi nedeniyle anormal derecede büyük olmasıyla oluşan nadir ve doğumsal bir rahatsızlıktır. Makrodaktili hastalığı olan bebeklerin etkilenen parmak veya ayak parmağının sinirleri, yağı ve derisinin büyümesi nedeniyle, diğerlerinden çok daha büyük bir parmağı veya ayağı vardır. Makrodaktili belirtileri arasında ise anormal bir büyüklük, ağrı ve rahatsızlık hissi yer alır.Makrodaktili, bebeklerin ayak veya el parmaklarının, alttaki kemik ve yumuşak dokunun aşırı büyümesi nedeniyle anormal derecede büyük olmasıyla oluşan nadir ve doğumsal bir rahatsızlıktır. Makrodaktili hastalığı olan bebeklerin etkilenen parmak veya ayak parmağının sinirleri, yağı ve derisinin büyümesi nedeniyle, diğerlerinden çok daha büyük bir parmağı veya ayağı vardır. Makrodaktili belirtileri arasında ise anormal bir büyüklük, ağrı ve rahatsızlık hissi yer alır.
Makrodaktili Hastalığı Nedir?Makrodaktili, el veya ayak parmaklarının doğumsal olarak normalden daha büyük olması durumudur. "Makrodaktili" kelimesi, Yunanca "makro" (büyük) ve "daktil" (parmak) kelimeleri bir araya getirilirek, parmaklarda görülen büyüme hastalığını tanımlamak için kullanılır.Aynı zamanda bir anomali hastalığı olan makrodaktili, parmaklardan birinin ya da birden fazlasının diğer parmaklara kıyasla orantısız bir büyüklük göstermesi ile karakterizedir. Çocuklarda doğuştan ortaya çıkabilen makrodaktili, bazen sadece estetik bir sorun olarak görülse de ciddi vakalarda parmağın işlevselliğini olumsuz etkileyebilir, günlük yaşamda ihtiyaç duyulan zorunlu hareketlerin gerçekleştirilmesi açısından engeller yaratabilir.Makrodaktili Neden Olur?Makrodaktili hastalığı, büyüme sürecinde sinir dokusu, yağ dokusu ya da kemik dokusunda meydana gelen hücresel anormallikler sonucunda meydana gelir. Genellikle embriyonik gelişim sırasında bazı hücrelerin fazla büyümesi ya da yanlış sinyaller alması nedeniyle makrodaktili gelişir. Bu anormal büyüme, çevredeki sinir hücreleri veya büyüme faktörleri ile ilişkili olabilir. Bazı araştırmacılar makrodaktilinin genetik faktörlerle ilişkili olabileceğini öne sürse de durum çoğunlukla rastgele ortaya çıkar ve genetik olarak görülme oranı yüzde bir seviyesindedir.Makrodaktili Belirtileri Nelerdir?Makrodaktilinin en önemli belirtisi, el veya ayak parmaklarının diğer parmaklara göre belirgin bir şekilde daha büyük olmasıdır. Büyüme; kemik, kas, yağ dokusu ve sinir dokusu gibi parmağı oluşturan tüm dokuları etkileyebilir.Makrodaktili vakalarında gözlemlenen başlıca belirtiler şunlardır: El veya ayaklarda anormal parmak büyüklüğü El-ayaklarda ağrı ve rahatsızlık Hareket kısıtlılığı Anormal Parmak Büyüklüğü: Parmak, diğer parmaklara göre daha büyük ve kalın görünür. Bu durum bazen doğumda fark edilirken bazı çocuklarda büyüdükçe belirgin hale gelir.Ağrı ve Rahatsızlık: Büyüyen parmak, çevresindeki sinirler ve dokular üzerinde baskı oluşturabileceği için ağrıya neden olabilir. Özellikle günlük aktivitelerde zorlanma yaşanabilir.Hareket Kısıtlılığı: Makrodaktili nedeniyle parmağın hareket kabiliyeti azalabilir. Eklem sertliği ve sınırlı esneklik gibi sorunlar, parmak işlevselliğini kısıtlayabilir.Estetik Kaygılar: Parmak büyüklüğü kişide estetik kaygılara neden olabilir, özellikle ellerin daha belirgin olduğu durumlarda sosyal olarak rahatsızlık duyulabilir.Büyüme süreci her hastada farklılık gösterebilir. Bazı vakalarda parmak, çocuğun genel büyüme hızından bağımsız olarak hızlı büyürken bazı durumlarda daha yavaş bir seyir izler.Makrodaktilinin Teşhisi Nasıl Olur? Makrodaktili teşhisi genellikle fiziksel muayene ile başlar. Doktorlar; parmak boyutlarını, doku yapısını ve diğer parmaklarla olan orantısını değerlendirir. Teşhisi kesinleştirmek ve parmağın hangi doku katmanlarıdan etkilendiğini görmek için aşağıdaki görüntüleme yöntemlerine başvurulur: X-Ray (Röntgen): Kemik yapısını ve büyüme oranını görmek için kullanılır. Özellikle kemikte aşırı büyüme ve kalınlaşma varsa bu durum X-ray ile görüntülenebilir. MRI (Manyetik Rezonans Görüntüleme): Yumuşak doku, kas ve sinir yapısının durumunu analiz etmek için tercih edilir. MRI sayesinde kemik dışında ya da kas dokusunda anormallikler olup olmadığı anlaşılır. Ultrason: Bazı durumlarda yumuşak dokunun görüntülenmesi için ultrason kullanılabilir.Teşhis sürecinde doktor, parmağın işlevselliği ve büyüme hızı ile ilgili bilgileri de değerlendirerek doğru tanıyı koymaya çalışır. Makrodaktili tanısı, görüntüleme sonuçları ve fiziksel değerlendirme ile konur. Doktorlar, parmağın kemik yapısındaki ve yumuşak dokudaki büyüme oranını, ağrı ve hareket kısıtlılığı gibi diğer belirtileri dikkate alır. Bazı durumlarda hastanın büyüme süreci boyunca düzenli olarak takip edilmesi gerekebilir. Çünkü makrodaktili her yaşta farklı şekillerde kendini gösterebilir. Bu nedenle makrodaktili hastalığı tedavisi için erken tanı çok önemlidir. Ayrıca genetik bir bağlantıdan söz edilse de makrodaktilinin büyük bir kısmı rastgele oluşur ve ebeveynlerden bebeklere geçme olasılığı çok düşüktür. Bir hastalığın genetik bağlantısının teşhis edilebilmesi için daha spesifik özelliklere sahip olması gerekir. Kanser gibi vücudun bütün bölümlerine sıçrayan hastalıklar daha fazla genetik transfer denebilecek bulgularla öne çıkar. Lokal hastalıkların ise genetikten ziyade kişinin kendi nitelikleri dolayısıyla ortaya çıkması daha sık rastlanılan bir durumdur.Makrodaktili tanısı konduktan sonra ya da cerrahi müdahale sonrasında bazen büyüme devam edebilir; bu durum kullanılan tedavi yöntemine ve bireysel faktörlere göre değişiklik gösterir. Genellikle bir yıl boyunca düzenli doktor kontrolüne gitmek ve hastalığın kontrolünün yapılmasını sağlamak, tekrar görülme riskini mininmum seviyelerde tutmak için yeterlidir.Makrodaktili Hastalığı Nasıl Tedavi Edilir?Makrodaktili tedavisi söz konusu olduğunda amaç, parmağın normal boyutuna en yakın hale getirilmesi ve işlevselliğin artırılmasıdır. Tedavi yöntemleri vakaya göre değişiklik gösterir ve genellikle cerrahi müdahale ile yapılır.Makrodaktili ameliyatı gibi başlıca tedavi seçenekleri şunlardır: Cerrahi Müdahale: Büyüyen doku, cerrahi olarak çıkarılabilir ya da kemik ve yumuşak doku küçültülebilir. Bu işlem, parmağın işlevselliğini korumak, estetik olarak daha doğal bir görünüm kazandırmak amacıyla yapılır. Özellikle bebeklerde makrodaktili görüldüğünde cerrahi müdahale büyük önem taşır. Debulking (Doku Azaltma): Parmaktaki fazla dokunun alınması işlemidir. Bu yöntem, özellikle yumuşak doku büyümesinin baskın olduğu vakalarda tercih edilir. Epifizektomi: Kemik büyümesini durdurmak için kullanılan bir işlemdir. Genellikle kemik büyümesinin çok hızlı olduğu durumlarda tercih edilir. Osteotomi: Parmak kemiğinin kesilerek küçültülmesi işlemidir. Bu operasyon, parmağın boyutunu küçültmek ve işlevselliği korumak için uygulanır. Fizik Tedavi: Cerrahi sonrası parmağın işlevini yeniden kazanması için fizik tedavi uygulanabilir. Bu tedavi, parmak hareketlerinin esneklik kazanması, günlük aktivitelerin kolaylaşması açısından önemlidir.Makrodaktili Hakkında Sık Sorulan SorularMakrodaktili hastalığı ne demek?Makrodaktili, bir bebeğin alttaki kemiklerin ve yumuşak dokunun aşırı büyümesi nedeniyle anormal derecede büyük parmaklar veya ayak parmaklarıyla doğduğu konjenital bir durumdurMakrodaktili hastalığında en çok hangi parmaklar etkilenir?Makrodaktili el ya da ayakta herhangi bir parmağı etkileyebilir. Ancak bazı parmaklarda daha sık görülür. El parmaklarında başparmak ve işaret parmağı gibi işlevsel öneme sahip parmaklarda makrodaktili daha belirgin olabilir. Parmakların işlevsel özellikleri göz önüne alındığında hangi parmakların etkilendiği günlük yaşamda önemli bir faktör haline gelir.Parmaklarda kemik büyümesi neden olur?Parmaklardaki kemik büyümesi, hücresel anormalliklerden kaynaklanır. Normalde belirli bir hızla büyüyen kemik hücreleri, makrodaktili gibi durumlarda aşırı hızda çoğalır. Bu durum, büyüme hormonlarının dengesiz çalışmasından ya da kemik hücrelerinin büyüme sinyallerine aşırı tepki vermesinden kaynaklanabilir. Parmaklarda kemik büyümesinin en önemli nedenleri arasında yanlış beslenmek, günümüzde ortaya çıkan aşırı hormonlu sebze ve meyvelerden tüketmek, heyecan ve stres yer alır. Bu gibi faktörler sadece kemik büymesine değil vücudun bir çok bölgesinde de anormalliklerin görülmesine neden olabilir.Makrodaktili, nadir görülen ancak estetik ve işlevsel olarak kişiyi etkileyen bir durumdur. Makrodaktili teşhisi alan bireyler için uygun tedavi seçenekleri bulunduğundan erken teşhis ve doğru tedavi ile yaşam kalitesini artırmak mümkündür.
Makrodaktili Hastalığı Nedir?Makrodaktili, el veya ayak parmaklarının doğumsal olarak normalden daha büyük olması durumudur. "Makrodaktili" kelimesi, Yunanca "makro" (büyük) ve "daktil" (parmak) kelimeleri bir araya getirilirek, parmaklarda görülen büyüme hastalığını tanımlamak için kullanılır.Aynı zamanda bir anomali hastalığı olan makrodaktili, parmaklardan birinin ya da birden fazlasının diğer parmaklara kıyasla orantısız bir büyüklük göstermesi ile karakterizedir. Çocuklarda doğuştan ortaya çıkabilen makrodaktili, bazen sadece estetik bir sorun olarak görülse de ciddi vakalarda parmağın işlevselliğini olumsuz etkileyebilir, günlük yaşamda ihtiyaç duyulan zorunlu hareketlerin gerçekleştirilmesi açısından engeller yaratabilir.Makrodaktili Neden Olur?Makrodaktili hastalığı, büyüme sürecinde sinir dokusu, yağ dokusu ya da kemik dokusunda meydana gelen hücresel anormallikler sonucunda meydana gelir. Genellikle embriyonik gelişim sırasında bazı hücrelerin fazla büyümesi ya da yanlış sinyaller alması nedeniyle makrodaktili gelişir. Bu anormal büyüme, çevredeki sinir hücreleri veya büyüme faktörleri ile ilişkili olabilir. Bazı araştırmacılar makrodaktilinin genetik faktörlerle ilişkili olabileceğini öne sürse de durum çoğunlukla rastgele ortaya çıkar ve genetik olarak görülme oranı yüzde bir seviyesindedir.Makrodaktili Belirtileri Nelerdir?Makrodaktilinin en önemli belirtisi, el veya ayak parmaklarının diğer parmaklara göre belirgin bir şekilde daha büyük olmasıdır. Büyüme; kemik, kas, yağ dokusu ve sinir dokusu gibi parmağı oluşturan tüm dokuları etkileyebilir.Makrodaktili vakalarında gözlemlenen başlıca belirtiler şunlardır:Anormal Parmak Büyüklüğü: Parmak, diğer parmaklara göre daha büyük ve kalın görünür. Bu durum bazen doğumda fark edilirken bazı çocuklarda büyüdükçe belirgin hale gelir.Ağrı ve Rahatsızlık: Büyüyen parmak, çevresindeki sinirler ve dokular üzerinde baskı oluşturabileceği için ağrıya neden olabilir. Özellikle günlük aktivitelerde zorlanma yaşanabilir.Hareket Kısıtlılığı: Makrodaktili nedeniyle parmağın hareket kabiliyeti azalabilir. Eklem sertliği ve sınırlı esneklik gibi sorunlar, parmak işlevselliğini kısıtlayabilir.Estetik Kaygılar: Parmak büyüklüğü kişide estetik kaygılara neden olabilir, özellikle ellerin daha belirgin olduğu durumlarda sosyal olarak rahatsızlık duyulabilir.Büyüme süreci her hastada farklılık gösterebilir. Bazı vakalarda parmak, çocuğun genel büyüme hızından bağımsız olarak hızlı büyürken bazı durumlarda daha yavaş bir seyir izler.Makrodaktilinin Teşhisi Nasıl Olur? Makrodaktili teşhisi genellikle fiziksel muayene ile başlar. Doktorlar; parmak boyutlarını, doku yapısını ve diğer parmaklarla olan orantısını değerlendirir. Teşhisi kesinleştirmek ve parmağın hangi doku katmanlarıdan etkilendiğini görmek için aşağıdaki görüntüleme yöntemlerine başvurulur:Teşhis sürecinde doktor, parmağın işlevselliği ve büyüme hızı ile ilgili bilgileri de değerlendirerek doğru tanıyı koymaya çalışır. Makrodaktili tanısı, görüntüleme sonuçları ve fiziksel değerlendirme ile konur. Doktorlar, parmağın kemik yapısındaki ve yumuşak dokudaki büyüme oranını, ağrı ve hareket kısıtlılığı gibi diğer belirtileri dikkate alır. Bazı durumlarda hastanın büyüme süreci boyunca düzenli olarak takip edilmesi gerekebilir. Çünkü makrodaktili her yaşta farklı şekillerde kendini gösterebilir. Bu nedenle makrodaktili hastalığı tedavisi için erken tanı çok önemlidir. Ayrıca genetik bir bağlantıdan söz edilse de makrodaktilinin büyük bir kısmı rastgele oluşur ve ebeveynlerden bebeklere geçme olasılığı çok düşüktür. Bir hastalığın genetik bağlantısının teşhis edilebilmesi için daha spesifik özelliklere sahip olması gerekir. Kanser gibi vücudun bütün bölümlerine sıçrayan hastalıklar daha fazla genetik transfer denebilecek bulgularla öne çıkar. Lokal hastalıkların ise genetikten ziyade kişinin kendi nitelikleri dolayısıyla ortaya çıkması daha sık rastlanılan bir durumdur.Makrodaktili tanısı konduktan sonra ya da cerrahi müdahale sonrasında bazen büyüme devam edebilir; bu durum kullanılan tedavi yöntemine ve bireysel faktörlere göre değişiklik gösterir. Genellikle bir yıl boyunca düzenli doktor kontrolüne gitmek ve hastalığın kontrolünün yapılmasını sağlamak, tekrar görülme riskini mininmum seviyelerde tutmak için yeterlidir.Makrodaktili Hastalığı Nasıl Tedavi Edilir?Makrodaktili tedavisi söz konusu olduğunda amaç, parmağın normal boyutuna en yakın hale getirilmesi ve işlevselliğin artırılmasıdır. Tedavi yöntemleri vakaya göre değişiklik gösterir ve genellikle cerrahi müdahale ile yapılır.Makrodaktili ameliyatı gibi başlıca tedavi seçenekleri şunlardır:Makrodaktili Hakkında Sık Sorulan SorularMakrodaktili hastalığı ne demek?Makrodaktili, bir bebeğin alttaki kemiklerin ve yumuşak dokunun aşırı büyümesi nedeniyle anormal derecede büyük parmaklar veya ayak parmaklarıyla doğduğu konjenital bir durumdurMakrodaktili hastalığında en çok hangi parmaklar etkilenir?Makrodaktili el ya da ayakta herhangi bir parmağı etkileyebilir. Ancak bazı parmaklarda daha sık görülür. El parmaklarında başparmak ve işaret parmağı gibi işlevsel öneme sahip parmaklarda makrodaktili daha belirgin olabilir. Parmakların işlevsel özellikleri göz önüne alındığında hangi parmakların etkilendiği günlük yaşamda önemli bir faktör haline gelir.Parmaklarda kemik büyümesi neden olur?Parmaklardaki kemik büyümesi, hücresel anormalliklerden kaynaklanır. Normalde belirli bir hızla büyüyen kemik hücreleri, makrodaktili gibi durumlarda aşırı hızda çoğalır. Bu durum, büyüme hormonlarının dengesiz çalışmasından ya da kemik hücrelerinin büyüme sinyallerine aşırı tepki vermesinden kaynaklanabilir. Parmaklarda kemik büyümesinin en önemli nedenleri arasında yanlış beslenmek, günümüzde ortaya çıkan aşırı hormonlu sebze ve meyvelerden tüketmek, heyecan ve stres yer alır. Bu gibi faktörler sadece kemik büymesine değil vücudun bir çok bölgesinde de anormalliklerin görülmesine neden olabilir.Makrodaktili, nadir görülen ancak estetik ve işlevsel olarak kişiyi etkileyen bir durumdur. Makrodaktili teşhisi alan bireyler için uygun tedavi seçenekleri bulunduğundan erken teşhis ve doğru tedavi ile yaşam kalitesini artırmak mümkündür. | 5,607 |
485 | Hastalıklar | Mavi Dil Hastalığı | Mavi dil hastalığı, koyun, keçi, sığır ve deve gibi evcil veya yabani türde geviş getiren hayvanlara culicoides cinsi sivrisinek sokması ile bulaşan viral bir hastalıktır. Mavi dil hastalığı insanları etkilemez. 24 farklı alt tipi bulunan mavi dil virüsünün belirtileri bulaşan virüsün türüne ve hayvanın cinsine göre farklılık göstermektedir. Tedavisi bulunmayan mavi dil hastalığından aşılama ile korunmak mümkün olmaktadır. Mavi dil hastalığı, koyun, keçi, sığır ve deve gibi evcil veya yabani türde geviş getiren hayvanlara culicoides cinsi sivrisinek sokması ile bulaşan viral bir hastalıktır. Mavi dil hastalığı insanları etkilemez. 24 farklı alt tipi bulunan mavi dil virüsünün belirtileri bulaşan virüsün türüne ve hayvanın cinsine göre farklılık göstermektedir. Tedavisi bulunmayan mavi dil hastalığından aşılama ile korunmak mümkün olmaktadır.
Mavi Dil Hastalığı Nedir?Bluetongue virüs (BTS) olarak da bilinen ve reoviridae ailesine ait bir virüsün neden olduğu mavi dil hastalığı, geviş getiren koyun, keçi, sığır ve deve gibi hem büyük hem de küçükbaş hayvanlarda ortaya çıkabilen viral bir enfeksiyondur.En ciddi olarak koyunların etkilenmesine rağmen, keçi, sığır, deve, ceylan ve Afrika antilobu gibi tüm geviş getiren türlerin duyarlı olduğu mavi dil hastalığı, tatarcık sinekleri başta olmak üzere böceklerle bulaşabilmektedir. Sağlıklı görünen sığır ve keçiler yüksek düzeyde virüs taşıyabilir ve daha fazla enfeksiyon kaynağı sağlayabilir.Koyunların yanı sıra sığırlarda görülen belirtiler nadirdir ancak koyunlarda görülen semptomlarla benzerlik gösterebilir. Enfekte koyunlarda, mavi dil kan damarlarına zarar verir ve bu da kanamaya (iç kanama), kanda oksijen eksikliğine ve etkilenen dokuların nekrozuna (ölümüne) neden olur. Enfeksiyonlar genç kuzularda ise daha belirgindir ve ölüm oranı yüksek olabilir.Herhangi bir tedavisi bulunmayan mavi dil hastalığından korunmak için hayvanların aşılanması gerekir. Eğer mavi dil hastalığına yakalanan hayvanlar tespit edilirse hayvanların yaşadığı köyler genellikle karantina altına alınır ve bir süre o köy hayvan giriş-çıkışlarına kapatılır.Mavi Dil Hastalığı Neden Olur?Mavi dil hastalığına BTV (Blue Tongue Virüs - Mavi Dil Virüsü) neden olur. Virüs enfekte olan Culicoides türü böceklerin hayvanları ısırması ile bulaşır. Mavi dil olarak adlandırılan bu virüsün (BTV) 24 ayrı alt tipi yani serotipi bulunmaktadır. Bu alt tipler ve hayvanın cinsi, hastalığının şiddetini belirler.Mavi Dil Hastalığı Belirtileri Nelerdir?Mavil dil hastalığının hayvanlar üzerinde ortaya çıkan belirtileri yüksek ateş, dilde mavi renk, salya akması, yürümede aksama, baş-boyun şişmesi ve özellikle hayvanın yününün azalmasıdır.Mavi dil hastalığı bulaşan hayvanlarda ortaya çıkan bulgu ve belirtiler, bulaşan virüsün türüne ve hayvanın cinsine göre değişir. Koyunlarda ağır seyreden mavi dil hastalığı sağlıklı durumun tamamen ortadan kalmasına neden olurken, yüzde 2-30 oranında ise hayvanın ölümüne sebep olur. Bu oran bazı bölgelerde yüzde 70 civarına kadar çıkabilmektedir.Başta koyunlar olmak üzere mavil hastalığında görülen klinik belirtiler şunları içerir: 40-42 derecelere varan yüksek ateş Dilde mavi renk değişikliği ve şişme Baş ve boyun şişmesi Yürümede aksama Ağız, burun ve gözlerin mukoza zarının iltihaplanması ve ülseri Salya akması Ciltte ve diğer dokularda kanamalar Akciğerlerde köpüklenme ve yutma güçlüğü gibi solunum problemleri Yüksek ölüm oranı Hayvanın yününün azalması veya tamamen ortadan kaybolmasıMavi dil genellikle sığır veya keçilerde belirgin bir hastalığa neden olmamasına rağmen (sığırların hastalık belirtisi göstermemesi mümkündür), gösterdiği belirtiler şunları içermektedir: Burun akıntısı Ağızda şişme ve ülser Şişmiş emziklerHer durumda, anne hamileyken enfekte olursa, hayvanlar doğumdan önce mavi dil (BTV-8) ile enfekte olabilir. Enfeksiyon belirtileri şunları içerir: Küçük, zayıf, deforme olmuş veya kör doğan yeni doğan hayvanlar Doğumdan sonraki birkaç gün içinde yenidoğanların ölümü Kürtaj/ölü doğumMavi Dil Hastalığı Nasıl Bulaşır?24 alt tipe sahip olan BTV (Blue Tongue Virüs- Mavi Dil Virüsü) virüsü enfekte olan Culicoides türü sineklerin hayvanları ısırması yoluyla yayılır. Enfekte bir hayvanı ısıran bu böcekler diğer hayvanları da ısırarak enfeksiyonun yayılmasına neden olur.Mavi Dil Hastalığı Nasıl Teşhis Edilir?Mavi dil hastalığının teşhisi belirtileri taşıyan ve şüphe duyulan hayvanlardan alınan kan tahlili ile ağız, burun ile göz akıntıların incelenmesi ile konulabilmektedir.Mavi Dil Hastalığı TedavisiMavi dil hastalığının olumlu veya olumsuz sonuç veren herhangi bir tedavisi yoktur. Bu yüzden koruyucu önlemler alınmalıdır. Hastalıkla mücadelenin esasını karantina, hasta hayvanların imhası ve sokucu sineklerle mücadele ile birlikte aşılamalar teşkil eder. Mavi dil aşısı gebe hayvanlarda da yavru atmalara ve anomalili buzağı doğumlarına neden olduğundan gebe hayvanlara da aşı uygulaması tavsiye edilmez. Ancak gebe olmayan ve hastalığın bulaştığı hayvanlara aşı yapılması hastalığın daha fazla yayılmasının önüne geçebilir.Aşılaması yapılan hayvanlar virüs ile enfekte olsalar bile hastalığı hafif şekilde atlatır. Hastalığın başka hayvanlara bulaşmasını engellemek için yerel yönetimler tarafından böcekler ve sinekler ile mücadele edilmesi gerekmektedir. Virüsün yayılma döneminden önce hayvanların, özellikle hamile olanlarının ilaçlanması fayda sağlar. Mavi dil hastalığı görüldüğünde öncelikle yetkililere bilgi verilmeli ve hastalığın ortaya çıktığı hayvanlar karantinaya alınmalıdır.Mavi Dil Hastalığından Korunma YollarıHayvanlar arasında virüsü yayan böceklerin kontrolü ve hayvanların yaygın aşılanması ile birlikte mavi dil hastalığının gerek sağlık gerek de ekonomi alanındaki yıkımlarından korunmak mümkündür. Hastalıkla etkin bir şekilde mücadele edebilmek için belirti gösteren hayvanları bir uzmana göstermek ve mavi dil hastalığı şüphesi anında yetkililere haber vermek gerekir. Hastalığın erken dönemde fark edilmesi hem aynı işletmedeki diğer hayvanların sağlığı hem de civarda yaşayan hayvanların sağlığı açısından kritik önem taşır. Bu nedenle hastalık semptomları gösteren hayvanların vakit kaybetmeden bir veterinere gösterilmesi faydalı olacaktır.Mavi Dil Hastalığı Hakkında Sık Sorulan SorularMavil dil hastalığı tam olarak nedir?Mavi dil (BT), evcil ve yabani geviş getiren hayvanları (çoğunlukla koyunlar olmak üzere sığır, keçi, manda, antilop, geyik, geyik ve develer) etkileyen, böcekler, özellikle de Culicoides türü ısırıcı sinekler tarafından bulaşan viral bir enfeksiyondur.Mavi dil hastalığı insana bulaşır mı? Mavi dil hastalığı, hasta hayvanlara temas edilip, bu hayvanların sütünün tüketilip yünüyle temas edilse bile insanlara bulaşmaz.Mavi dil hastalığı ölümcül müdür?Mavi dil hastalığı hayvanlarda hastalık ağır seyredebilir ve ölümle sonuçlanabilir. Genç hayvanlarda ishal ve bulguların görülmeye başlanmasından 2-8 gün sonra ölüm görülebilir. Bazı durumlarda ölüm çok daha uzun zaman sonra görülebilir. Kuzularda ölüm oranı % 95 e varabilir.Sığırlarda benzer belirtiler görülmekle birlikte belirtiler çok daha hafiftir, bazen fark edilmeyebilir. Ancak gebe ineklerde AH sendromu denilen anomalili buzağı doğumları ve ölü doğumlar da görülebilir.Mavi dil hastalığında dil neden mavi renk olur?Virüsler viremi döneminden önce kan damarlarının endotel (damar içini döşeyen hücreler) hücrelerinde çoğalır. Bu değişiklikler damar daralmalarına, eksudasyona (Damar duvarlarından veya doku yüzeyinden dışarıya, proteinden zengin, lökosit içeren sıvı sızması) ve vücudun çeşitli yerlerinde ödemlere neden olur. Hayvanların dilinde ödem ve damarlarda daralmaya bağlı dilin rengi maviye döner.Mavi dil hastalığı nerelerde görülür?Afrika bölgesinde daha çok görülen mavi dil hastalığı, yaşanan iklim değişiklikleri sebebiyle daha geniş alanlara yayılmıştır. Avrupa, Asya, Amerika ve Avustralya ve Türkiye gibi pek çok ülkede görülmektedir.Mavi dil vakalarını bildirmek neden önemlidir?Mavi dil hastalığı, koyunlarda ciddi kayıplara neden olabilir ve hayvan sahipleri ve hayvan ticareti üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Mavi dil hastalığı salgını olduğunda karantina bölgeleri oluşturulur ve bu bölgelerdeki hayvanların sevkiyatına izin verilmez. Böylece diğer bölgelerde bulunan hayvanların hastalığa yakalanması önlenir.Mavi dil virüsü hangi hastalıklara yol açar?Mavi dil virüsü küçükbaş ve büyükbaş besi hayvanları başta olmak üzere lamalarda, antiloplarda ve ceylanlarda mavi dil hastalığına yol açar.
Mavi Dil Hastalığı Nedir?Bluetongue virüs (BTS) olarak da bilinen ve reoviridae ailesine ait bir virüsün neden olduğu mavi dil hastalığı, geviş getiren koyun, keçi, sığır ve deve gibi hem büyük hem de küçükbaş hayvanlarda ortaya çıkabilen viral bir enfeksiyondur.En ciddi olarak koyunların etkilenmesine rağmen, keçi, sığır, deve, ceylan ve Afrika antilobu gibi tüm geviş getiren türlerin duyarlı olduğu mavi dil hastalığı, tatarcık sinekleri başta olmak üzere böceklerle bulaşabilmektedir. Sağlıklı görünen sığır ve keçiler yüksek düzeyde virüs taşıyabilir ve daha fazla enfeksiyon kaynağı sağlayabilir.Koyunların yanı sıra sığırlarda görülen belirtiler nadirdir ancak koyunlarda görülen semptomlarla benzerlik gösterebilir. Enfekte koyunlarda, mavi dil kan damarlarına zarar verir ve bu da kanamaya (iç kanama), kanda oksijen eksikliğine ve etkilenen dokuların nekrozuna (ölümüne) neden olur. Enfeksiyonlar genç kuzularda ise daha belirgindir ve ölüm oranı yüksek olabilir.Herhangi bir tedavisi bulunmayan mavi dil hastalığından korunmak için hayvanların aşılanması gerekir. Eğer mavi dil hastalığına yakalanan hayvanlar tespit edilirse hayvanların yaşadığı köyler genellikle karantina altına alınır ve bir süre o köy hayvan giriş-çıkışlarına kapatılır.Mavi Dil Hastalığı Neden Olur?Mavi dil hastalığına BTV (Blue Tongue Virüs - Mavi Dil Virüsü) neden olur. Virüs enfekte olan Culicoides türü böceklerin hayvanları ısırması ile bulaşır. Mavi dil olarak adlandırılan bu virüsün (BTV) 24 ayrı alt tipi yani serotipi bulunmaktadır. Bu alt tipler ve hayvanın cinsi, hastalığının şiddetini belirler.Mavi Dil Hastalığı Belirtileri Nelerdir?Mavil dil hastalığının hayvanlar üzerinde ortaya çıkan belirtileri yüksek ateş, dilde mavi renk, salya akması, yürümede aksama, baş-boyun şişmesi ve özellikle hayvanın yününün azalmasıdır.Mavi dil hastalığı bulaşan hayvanlarda ortaya çıkan bulgu ve belirtiler, bulaşan virüsün türüne ve hayvanın cinsine göre değişir. Koyunlarda ağır seyreden mavi dil hastalığı sağlıklı durumun tamamen ortadan kalmasına neden olurken, yüzde 2-30 oranında ise hayvanın ölümüne sebep olur. Bu oran bazı bölgelerde yüzde 70 civarına kadar çıkabilmektedir.Başta koyunlar olmak üzere mavil hastalığında görülen klinik belirtiler şunları içerir:Mavi dil genellikle sığır veya keçilerde belirgin bir hastalığa neden olmamasına rağmen (sığırların hastalık belirtisi göstermemesi mümkündür), gösterdiği belirtiler şunları içermektedir:Her durumda, anne hamileyken enfekte olursa, hayvanlar doğumdan önce mavi dil (BTV-8) ile enfekte olabilir. Enfeksiyon belirtileri şunları içerir:Mavi Dil Hastalığı Nasıl Bulaşır?24 alt tipe sahip olan BTV (Blue Tongue Virüs- Mavi Dil Virüsü) virüsü enfekte olan Culicoides türü sineklerin hayvanları ısırması yoluyla yayılır. Enfekte bir hayvanı ısıran bu böcekler diğer hayvanları da ısırarak enfeksiyonun yayılmasına neden olur.Mavi Dil Hastalığı Nasıl Teşhis Edilir?Mavi dil hastalığının teşhisi belirtileri taşıyan ve şüphe duyulan hayvanlardan alınan kan tahlili ile ağız, burun ile göz akıntıların incelenmesi ile konulabilmektedir.Mavi Dil Hastalığı TedavisiMavi dil hastalığının olumlu veya olumsuz sonuç veren herhangi bir tedavisi yoktur. Bu yüzden koruyucu önlemler alınmalıdır. Hastalıkla mücadelenin esasını karantina, hasta hayvanların imhası ve sokucu sineklerle mücadele ile birlikte aşılamalar teşkil eder. Mavi dil aşısı gebe hayvanlarda da yavru atmalara ve anomalili buzağı doğumlarına neden olduğundan gebe hayvanlara da aşı uygulaması tavsiye edilmez. Ancak gebe olmayan ve hastalığın bulaştığı hayvanlara aşı yapılması hastalığın daha fazla yayılmasının önüne geçebilir.Aşılaması yapılan hayvanlar virüs ile enfekte olsalar bile hastalığı hafif şekilde atlatır. Hastalığın başka hayvanlara bulaşmasını engellemek için yerel yönetimler tarafından böcekler ve sinekler ile mücadele edilmesi gerekmektedir. Virüsün yayılma döneminden önce hayvanların, özellikle hamile olanlarının ilaçlanması fayda sağlar. Mavi dil hastalığı görüldüğünde öncelikle yetkililere bilgi verilmeli ve hastalığın ortaya çıktığı hayvanlar karantinaya alınmalıdır.Mavi Dil Hastalığından Korunma YollarıHayvanlar arasında virüsü yayan böceklerin kontrolü ve hayvanların yaygın aşılanması ile birlikte mavi dil hastalığının gerek sağlık gerek de ekonomi alanındaki yıkımlarından korunmak mümkündür. Hastalıkla etkin bir şekilde mücadele edebilmek için belirti gösteren hayvanları bir uzmana göstermek ve mavi dil hastalığı şüphesi anında yetkililere haber vermek gerekir. Hastalığın erken dönemde fark edilmesi hem aynı işletmedeki diğer hayvanların sağlığı hem de civarda yaşayan hayvanların sağlığı açısından kritik önem taşır. Bu nedenle hastalık semptomları gösteren hayvanların vakit kaybetmeden bir veterinere gösterilmesi faydalı olacaktır.Mavi Dil Hastalığı Hakkında Sık Sorulan SorularMavil dil hastalığı tam olarak nedir?Mavi dil (BT), evcil ve yabani geviş getiren hayvanları (çoğunlukla koyunlar olmak üzere sığır, keçi, manda, antilop, geyik, geyik ve develer) etkileyen, böcekler, özellikle de Culicoides türü ısırıcı sinekler tarafından bulaşan viral bir enfeksiyondur.Mavi dil hastalığı insana bulaşır mı? Mavi dil hastalığı, hasta hayvanlara temas edilip, bu hayvanların sütünün tüketilip yünüyle temas edilse bile insanlara bulaşmaz.Mavi dil hastalığı ölümcül müdür?Mavi dil hastalığı hayvanlarda hastalık ağır seyredebilir ve ölümle sonuçlanabilir. Genç hayvanlarda ishal ve bulguların görülmeye başlanmasından 2-8 gün sonra ölüm görülebilir. Bazı durumlarda ölüm çok daha uzun zaman sonra görülebilir. Kuzularda ölüm oranı % 95 e varabilir.Sığırlarda benzer belirtiler görülmekle birlikte belirtiler çok daha hafiftir, bazen fark edilmeyebilir. Ancak gebe ineklerde AH sendromu denilen anomalili buzağı doğumları ve ölü doğumlar da görülebilir.Mavi dil hastalığında dil neden mavi renk olur?Virüsler viremi döneminden önce kan damarlarının endotel (damar içini döşeyen hücreler) hücrelerinde çoğalır. Bu değişiklikler damar daralmalarına, eksudasyona (Damar duvarlarından veya doku yüzeyinden dışarıya, proteinden zengin, lökosit içeren sıvı sızması) ve vücudun çeşitli yerlerinde ödemlere neden olur. Hayvanların dilinde ödem ve damarlarda daralmaya bağlı dilin rengi maviye döner.Mavi dil hastalığı nerelerde görülür?Afrika bölgesinde daha çok görülen mavi dil hastalığı, yaşanan iklim değişiklikleri sebebiyle daha geniş alanlara yayılmıştır. Avrupa, Asya, Amerika ve Avustralya ve Türkiye gibi pek çok ülkede görülmektedir.Mavi dil vakalarını bildirmek neden önemlidir?Mavi dil hastalığı, koyunlarda ciddi kayıplara neden olabilir ve hayvan sahipleri ve hayvan ticareti üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Mavi dil hastalığı salgını olduğunda karantina bölgeleri oluşturulur ve bu bölgelerdeki hayvanların sevkiyatına izin verilmez. Böylece diğer bölgelerde bulunan hayvanların hastalığa yakalanması önlenir.Mavi dil virüsü hangi hastalıklara yol açar? | 5,773 |
486 | Hastalıklar | Marfan Sendromu | Marfan sendromu vücuda ve organlara destek sağlayan bağ dokusunu etkileyen, kan damarları, kalp, gözler, cilt, akciğer, kalça kemikleri, omurga ve göğüs kafesine zarar verebilen genetik bir durumdur. Marfan sendromunu yaşayan kişiler genellikle uzun boylu ve zayıf olup, kolları, bacakları, el ve ayak parmakları alışılmadık derecede uzundur. Marfan sendromunun tedavisinde kişinin daha uzun yaşaması hedeflenir.Marfan sendromu vücuda ve organlara destek sağlayan bağ dokusunu etkileyen, kan damarları, kalp, gözler, cilt, akciğer, kalça kemikleri, omurga ve göğüs kafesine zarar verebilen genetik bir durumdur. Marfan sendromunu yaşayan kişiler genellikle uzun boylu ve zayıf olup, kolları, bacakları, el ve ayak parmakları alışılmadık derecede uzundur. Marfan sendromunun tedavisinde kişinin daha uzun yaşaması hedeflenir.
Marfan Sendromu Nedir?Marfan sendromu, organları ve vücuttaki diğer yapıları destekleyerek, sabitleyen ve bağ dokuda bulunan FBN1 (fibrillin-1) geninin mutasyona uğrası sonucunda ortaya çıkan kalıtsal bir bozukluktur. Bağ dokuda oluşan bir mutasyon sonucunda bu sendrom oluşarak kişinin kalbini, gözlerini, kan damarlarını ve iskeleti etkileyebilir.Marfan sendroma sahip olan kişiler genellikle uzun boylu ve zayıf olmaktadır. Kolları, bacakları, el ve ayak parmakları alışılmadık derecede uzun olarak bilinir. Marfan sendromunun sebep olduğu hasar hafif veya şiddetli olabilir. Aort damarı etkilendiği durumda ise yaşamı tehdit edebilir.Marfan sendromu tedavisi genellikle aort damarında oluşan gerilimin azalması ve böylelikle kan basıncının düşürülmesi için yapılır.Marfan Sendromu Belirtileri Nelerdir?Marfan sendromunun en belirgin belirtileri uzun boy, uzun kol, bacaklar ve zayıf bir beden olarak tanımlanır. Marfan sendromunun en yaygın görülen belirtileri şöyle sıralanır: Uzun, dar bir yüz Uzun ve ince vücut yapısı Kollar, bacaklar ve parmakların vücudun geri kalanına göre çok daha uzun olması Omurga eğriliği (skolyoz) Çıkıntılı veya girintili olabilen göğüs kemiği Zayıf olan ve kolayca yerinden çıkan eklemler Düz tabana sahip olma Dar, normalden daha yüksek, kemerli damak Miyop, katarakt Glokom Aort anevrizması ve diseksiyonu Kalp kapak sorunları Anormal kalp ritmi Beyin anevrizmaları Astım, bronşit, KOAHKişiden kişiye farklılık gösteren marfan sendromu belirtileri bazı durumlarda hafif olduğundan fark edilmeyebilir. Marfan sendromu bağ dokusunu etkilediği için iskelet sistemi, kalp ve kan damarlarını, gözleri, cildi ve organları da dahil olmak üzere tüm vücudu etkileyebilir.Marfan Sendromu Neden Olur?Marfan sendromu, vücutta olan bağ dokusunun dayanıklılığına etki ederek elastikiyetine zarar vermesine neden olan bir protein bozukluğu nedeniyle oluşur. Marfan sendromu olduğunda, bağ dokusunun ana bileşeni olan fibrillin ve elastik liflerin yapısını kodlayan gende bir kusur meydana gelir. Bu gene fibrillin-1 veya FBN1 adı verilir. Marfan sendromu sebebi ise bu duruma sahip bir anne baba varlığından kaynaklanır. FBN1 geninde meydana gelen bir mutasyon sonucu gen aktarımı ile çocuğa geçebilir.Marfan sendromu vakaların %25'inde bilinmeyen bir sebebe bağlı olarak yeni bir gen kusuru ortaya çıkar. Değişken ekspresyonlu olarak da adlandırılan marfan sendromu, herkes aynı semptomlara sahip değildir ve bazı kişilerde semptomlar diğerlerinden daha kötü olarak gelişebilir.Marfan Sendromu Risk FaktörleriMarfan sendromu, risk faktörünün en önemlisi bu bozukluğa sahip bir ebeveyne sahip olmaktır. Anne ya da babada marfan sendromu olması çocuğun da %50 oranında bu durumla doğmasına sebep neden olabilir ve buna otozomal dominant geçiş adı verilir.Bunun yanında marfan sendromu için bazı belirtiler veya semptomlar gösteren bir aile üyesi, riski artırabilir. Ancak marfan sendromu genetik bir problem olduğu için, genetik faktörler en büyük riski oluşturur. Bu nedenle, aile geçmişi ve genetik danışmanlık bu sendromun risk faktörlerini değerlendirmek için önemli olmaktadır.Marfan Sendromu Komplikasyonları Nelerdir?Marfan sendromu vücudun neredeyse her bölümünü etkileyebildiğinden çok çeşitli komplikasyonlar ortaya çıkarabilir. En ciddi komplikasyonlar arasında kalp sağlığı ve göz bulunur. Marfan sendromu komplikasyonları şöyle sıralanır:Kalp komplikasyonlarıMarfan sendromu en tehlikeli komplikasyonları arasında kalp ve kan damarlar sağlığı yer alır. Sağlıksız bağ dokusu, kalpten çıkan ve vücuda kan sağlayan büyük arter olan aortu zayıflatarak ciddi sorunlara neden olabilir. Bunlar şöyle açıklanır:Aort anevrizması: Kalpten çıkan kanın basıncı, aort duvarının zayıf noktasından dışarı çıkmasına neden olabilir. Marfan sendromu olan kişilerde bu durum büyük ihtimalle atardamarın kalbinden çıktığı aort kökünde oluşur.Aort diseksiyonu: Aort duvarı katmanları arasında yer alan diseksiyon, aort duvarının en iç katmanındaki küçük bir yırtığın, kanın duvarın iç ve dış katmanları arasında sıkışmasına izin vermesiyle meydana gelir. Bu durum göğüste veya sırtta şiddetli ağrıya neden olabilir. Aort diseksiyonu damarın yapısını zayıflatarak ölümcül olabilecek yırtılmalara sebebiyet verir.Göz komplikasyonlarıLensin yerinden çıkması: Marfan sendromu kaynaklı olarak destek yapıları zayıflarsa, gözdeki odaklama merceği yerinden çıkabilir. Bu sorun tıbbi olarak ektopia lentis olarak tanımlanır.Retina sorunları: Marfan sendromu aynı zamanda gözün arka duvarını kaplayan ışığa duyarlı doku olan retinada ayrılma ya da yırtılma riskini de artırır.Glokom veya katarakt: Marfan sendromu olan kişilerde göz problemleri geliştirme eğilimi yüksektir. Glokom, göz içi basıncının artmasına neden olarak optik sinire zarar verebilir.İskelet komplikasyonlarıMarfan sendromu, omurgada skolyoz gibi anormal eğrilik riskinin artmasına neden olur. Aynı zamanda kaburgaların doğal gelişimine de müdahale edebilir, bu da göğüs kemiğinin göğsün dışına çıkmasına veya göğse batmış gibi görünmesine sebep olur. Ayak ağrısı ve bel ağrısı gibi durumlar da marfan sendromunda sık görülür.Hamilelik komplikasyonlarıMarfan sendromu, kalpten çıkan ana arter olan aortun duvarlarını zayıflatma eğilimindedir. Hamilelik esnasında kalp normalden daha fazla kan pompaladığından aort üzerine baskı oluşturabilir ve bu da ölümcül diseksiyon veya yırtılma riskinin artmasına neden olur.Marfan Sendromu Nasıl Teşhis Edilir?Marfan sendromu vücuttaki her dokuyu etkileyebileceğinden, teşhisin doğrulanması ve bir tedavi planının geliştirilmesinde uzman doktor görev alabilir. Tıbbi geçmişine bakılmasının ardından marfan sendromu ile ilgili tipik belirti veya bulguları aramak için fizik muayene yapılır. Bunun yanında kalpteki, kan damarlarındaki ve kalp ritmi problemlerindeki değişiklikleri değerlendirmeye yönelik şu testler istenebilir: Kalbinizin sınırına bakmak için göğüs röntgeni Kalp atış hızını ve ritmini kontrol etmek için elektrokardiyogram (EKG) Kalp kapakçık sorunlarını kontrol etmek ekokardiyografi (EKO) Kan testi de marfan sendromunun teşhisine yardımcı olabilir. Bu genetik test, çoğu marfan sendromu vakasından sorumlu olan gen olan FBN1'deki değişiklikleri aramaya yarar.Marfan Sendromu Tedavisi Nasıl Olur?Marfan sendromu olan bazı kişilerin herhangi bir tedaviye ihtiyacı olmayabilir. Diğerlerinin ise ilaca veya ameliyata ihtiyacı olabilir. Bu durum vücutta hangi bölümlerinin etkilendiğine ve durumunuzun ciddiyetine bağlı olarak değişir. Marfan sendromunda uygulanabilecek tedavi yöntemleri şunlardır: Dokuların zarar görmesinden kaynaklı zarar gören aort anevrizma sorunlarının tedavisi için bazı kalp ilaçları kullanılabilir Aort damarının onarımı için cerrahi operasyonlardan yararlanılabilir Omurganın zarar görmesi, skolyouzun düzeltilmesi için fizik tedavi, egzersiz ya da omurga ameliyatı önerilebilir Göz problemlerinin iyileştirilmesi ve ilerlemesini engellemek için gözlük, kontakt lens kullanılması önerilebilir ya da kornea için göz cerrahisinin yapılması gerekebilir.Marfan sendromu tedavilerin yanında ek olarak düzenli takip isteyen bir hastalıktır. Düzenli takipte bulunmak olası komplikasyonlar riski azaltılarak ve yaşam kalitesinin yükseltilmesini sağlar.Marfan Sendromu Hakkında Sık Sorulan Sorular Marfan sendromu hangi protein?Elastik özellik sağlayan fibrillin proteini, kıkırdak, tendon, kemik, kan damarı, göz gibi dokularda bulunur. Bu proteindeki mutasyon ilgili dokularda anormal düzeyde büyüme ve gelişmeye neden olur. Bu da marfan sendromunu oluşturur.Marfan sendromunda dikkat edilmesi gerekenler nelerdir?Marfan sendromuna sahip kişiler için dikkat edilmesi gerekenler şunlardır: Marfan sendromu, kalp, göz, iskelet sistemi ve diğer organları etkilediğinden düzenli sağlık takibi yapılmalıdır Kalp kapakçıkları ve aort damarı marfan sendromunda etkilenebilir. Bu nedenle düzenli kalp muayeneleri önemlidir Marfan sendromu göz problemlerine neden olabileceğinden düzenli aralıklarla göz muayenesi yapılmalıdır Eklemleri ve kemikleri etkilediğinden fiziksel aktivitelerde dikkatli olmalı ve riskli sporlardan kaçınılmalıdır
Marfan Sendromu Nedir?Marfan sendromu, organları ve vücuttaki diğer yapıları destekleyerek, sabitleyen ve bağ dokuda bulunan FBN1 (fibrillin-1) geninin mutasyona uğrası sonucunda ortaya çıkan kalıtsal bir bozukluktur. Bağ dokuda oluşan bir mutasyon sonucunda bu sendrom oluşarak kişinin kalbini, gözlerini, kan damarlarını ve iskeleti etkileyebilir.Marfan sendroma sahip olan kişiler genellikle uzun boylu ve zayıf olmaktadır. Kolları, bacakları, el ve ayak parmakları alışılmadık derecede uzun olarak bilinir. Marfan sendromunun sebep olduğu hasar hafif veya şiddetli olabilir. Aort damarı etkilendiği durumda ise yaşamı tehdit edebilir.Marfan sendromu tedavisi genellikle aort damarında oluşan gerilimin azalması ve böylelikle kan basıncının düşürülmesi için yapılır.Marfan Sendromu Belirtileri Nelerdir?Marfan sendromunun en belirgin belirtileri uzun boy, uzun kol, bacaklar ve zayıf bir beden olarak tanımlanır. Marfan sendromunun en yaygın görülen belirtileri şöyle sıralanır:Kişiden kişiye farklılık gösteren marfan sendromu belirtileri bazı durumlarda hafif olduğundan fark edilmeyebilir. Marfan sendromu bağ dokusunu etkilediği için iskelet sistemi, kalp ve kan damarlarını, gözleri, cildi ve organları da dahil olmak üzere tüm vücudu etkileyebilir.Marfan Sendromu Neden Olur?Marfan sendromu, vücutta olan bağ dokusunun dayanıklılığına etki ederek elastikiyetine zarar vermesine neden olan bir protein bozukluğu nedeniyle oluşur. Marfan sendromu olduğunda, bağ dokusunun ana bileşeni olan fibrillin ve elastik liflerin yapısını kodlayan gende bir kusur meydana gelir. Bu gene fibrillin-1 veya FBN1 adı verilir. Marfan sendromu sebebi ise bu duruma sahip bir anne baba varlığından kaynaklanır. FBN1 geninde meydana gelen bir mutasyon sonucu gen aktarımı ile çocuğa geçebilir.Marfan sendromu vakaların %25'inde bilinmeyen bir sebebe bağlı olarak yeni bir gen kusuru ortaya çıkar. Değişken ekspresyonlu olarak da adlandırılan marfan sendromu, herkes aynı semptomlara sahip değildir ve bazı kişilerde semptomlar diğerlerinden daha kötü olarak gelişebilir.Marfan Sendromu Risk FaktörleriMarfan sendromu, risk faktörünün en önemlisi bu bozukluğa sahip bir ebeveyne sahip olmaktır. Anne ya da babada marfan sendromu olması çocuğun da %50 oranında bu durumla doğmasına sebep neden olabilir ve buna otozomal dominant geçiş adı verilir.Bunun yanında marfan sendromu için bazı belirtiler veya semptomlar gösteren bir aile üyesi, riski artırabilir. Ancak marfan sendromu genetik bir problem olduğu için, genetik faktörler en büyük riski oluşturur. Bu nedenle, aile geçmişi ve genetik danışmanlık bu sendromun risk faktörlerini değerlendirmek için önemli olmaktadır.Marfan Sendromu Komplikasyonları Nelerdir?Marfan sendromu vücudun neredeyse her bölümünü etkileyebildiğinden çok çeşitli komplikasyonlar ortaya çıkarabilir. En ciddi komplikasyonlar arasında kalp sağlığı ve göz bulunur. Marfan sendromu komplikasyonları şöyle sıralanır:Kalp komplikasyonlarıMarfan sendromu en tehlikeli komplikasyonları arasında kalp ve kan damarlar sağlığı yer alır. Sağlıksız bağ dokusu, kalpten çıkan ve vücuda kan sağlayan büyük arter olan aortu zayıflatarak ciddi sorunlara neden olabilir. Bunlar şöyle açıklanır:Aort anevrizması: Kalpten çıkan kanın basıncı, aort duvarının zayıf noktasından dışarı çıkmasına neden olabilir. Marfan sendromu olan kişilerde bu durum büyük ihtimalle atardamarın kalbinden çıktığı aort kökünde oluşur.Aort diseksiyonu: Aort duvarı katmanları arasında yer alan diseksiyon, aort duvarının en iç katmanındaki küçük bir yırtığın, kanın duvarın iç ve dış katmanları arasında sıkışmasına izin vermesiyle meydana gelir. Bu durum göğüste veya sırtta şiddetli ağrıya neden olabilir. Aort diseksiyonu damarın yapısını zayıflatarak ölümcül olabilecek yırtılmalara sebebiyet verir.Göz komplikasyonlarıLensin yerinden çıkması: Marfan sendromu kaynaklı olarak destek yapıları zayıflarsa, gözdeki odaklama merceği yerinden çıkabilir. Bu sorun tıbbi olarak ektopia lentis olarak tanımlanır.Retina sorunları: Marfan sendromu aynı zamanda gözün arka duvarını kaplayan ışığa duyarlı doku olan retinada ayrılma ya da yırtılma riskini de artırır.Glokom veya katarakt: Marfan sendromu olan kişilerde göz problemleri geliştirme eğilimi yüksektir. Glokom, göz içi basıncının artmasına neden olarak optik sinire zarar verebilir.İskelet komplikasyonlarıMarfan sendromu, omurgada skolyoz gibi anormal eğrilik riskinin artmasına neden olur. Aynı zamanda kaburgaların doğal gelişimine de müdahale edebilir, bu da göğüs kemiğinin göğsün dışına çıkmasına veya göğse batmış gibi görünmesine sebep olur. Ayak ağrısı ve bel ağrısı gibi durumlar da marfan sendromunda sık görülür.Hamilelik komplikasyonlarıMarfan sendromu, kalpten çıkan ana arter olan aortun duvarlarını zayıflatma eğilimindedir. Hamilelik esnasında kalp normalden daha fazla kan pompaladığından aort üzerine baskı oluşturabilir ve bu da ölümcül diseksiyon veya yırtılma riskinin artmasına neden olur.Marfan Sendromu Nasıl Teşhis Edilir?Marfan sendromu vücuttaki her dokuyu etkileyebileceğinden, teşhisin doğrulanması ve bir tedavi planının geliştirilmesinde uzman doktor görev alabilir. Tıbbi geçmişine bakılmasının ardından marfan sendromu ile ilgili tipik belirti veya bulguları aramak için fizik muayene yapılır. Bunun yanında kalpteki, kan damarlarındaki ve kalp ritmi problemlerindeki değişiklikleri değerlendirmeye yönelik şu testler istenebilir:Marfan Sendromu Tedavisi Nasıl Olur?Marfan sendromu olan bazı kişilerin herhangi bir tedaviye ihtiyacı olmayabilir. Diğerlerinin ise ilaca veya ameliyata ihtiyacı olabilir. Bu durum vücutta hangi bölümlerinin etkilendiğine ve durumunuzun ciddiyetine bağlı olarak değişir. Marfan sendromunda uygulanabilecek tedavi yöntemleri şunlardır:Marfan sendromu tedavilerin yanında ek olarak düzenli takip isteyen bir hastalıktır. Düzenli takipte bulunmak olası komplikasyonlar riski azaltılarak ve yaşam kalitesinin yükseltilmesini sağlar.Marfan Sendromu Hakkında Sık Sorulan Sorular Marfan sendromu hangi protein?Elastik özellik sağlayan fibrillin proteini, kıkırdak, tendon, kemik, kan damarı, göz gibi dokularda bulunur. Bu proteindeki mutasyon ilgili dokularda anormal düzeyde büyüme ve gelişmeye neden olur. Bu da marfan sendromunu oluşturur.Marfan sendromunda dikkat edilmesi gerekenler nelerdir?Marfan sendromuna sahip kişiler için dikkat edilmesi gerekenler şunlardır: | 5,564 |
487 | Hastalıklar | Mastit | Mastit, genellikle emzirme döneminde memede süt birikmesine bağlı meme dokusunun iltihaplanmasıdır. Emzirme döneminde süt kanalının tıkanması veya meme ucu derisindeki çatlakların yarattığı enfeksiyonun memede ağrı, ateş, kızarıklık, şişlik yaratması mastit nedir sorusunun cevabıdır. Emzirme dönemi dışındada görülebilen mastit, tedavi edilmediğinde ve/veya gerekli risk faktörleri ortadan kaldırılmadığı sürece tekrarlayabilir.Mastit, genellikle emzirme döneminde memede süt birikmesine bağlı meme dokusunun iltihaplanmasıdır. Emzirme döneminde süt kanalının tıkanması veya meme ucu derisindeki çatlakların yarattığı enfeksiyonun memede ağrı, ateş, kızarıklık, şişlik yaratması mastit nedir sorusunun cevabıdır. Emzirme dönemi dışındada görülebilen mastit, tedavi edilmediğinde ve/veya gerekli risk faktörleri ortadan kaldırılmadığı sürece tekrarlayabilir.
Mastit Nedir? Mastit, genellikle emzirme döneminde annenin çok fazla süt üretmesi sonucu memedeki süt birikmesi kaynaklı ortaya çıkan memedeki iltihap durumudur. Genelde emziren kadınlarda daha sık olmak üzere gebeliğin son dönemi, emzirme ya da gebelik dışı dönemlerde de ortaya çıkabilir. Genellikle emzirmenin ilk üç ayında ortaya çıkan mastit, memede ağrı, hassasiyet, ağrı, kızarıklık, şişlik, ateş ve titreme gibi belirtiler gösterir. Emziren annenin aşırı süt üretimi sonucu memedekisüt birikmesi kaynaklı meydana gelse de kimi vakalarda bakteriler de mastite oluşumuna yol açabilir. Enfeksiyon kaynaklı bir hastalık olduğu masist tedavisinde genellikle antibiyotik uygulanır. Ancak hastalık daha hafif seyrediyorsa ağrı kesiciler de işe yarayabilir.Mastit Neden Olur?Memede mastit oluşmasının en yaygın görülen nedeni memedeki yoğun süt birikimidir. Bu birikim annenin emzirme dönemindeki aşırı süt üretiminden kaynaklanır. Süt birikmesinin dışında kimi mastsit vakalarının kaynağı bakterileridir. Bu bakteriler ciltteki flora bakterilerinden s.aerius ve streptokok enfeksiyon ajanları olarak bilinir. Vücut savunma sistemi zaafiyete uğradığında ve cildin koruyucu bariyer etkisi ortadan kalktığında, cilt üzerinde yerleşik olan bu bakteriler cilt altı dokulara ve meme dokusuna nüfuz ederek enfeksiyon sürecini başlatırlar.Mastit nedenlerini şu şekilde maddelendirmek de mümkündür: Emziren annenin memesindeki yoğun süt üretimi sonucu süt birikmesi Ciltteki flora bakterileri olan s.aerius ve streptokok enfeksiyon ajanları Mantar enfeksiyonları Tüberküloz Sarkoidoz Bazı viral faktörlerMastit Belirtileri Nelerdir?Mastit hastalığına yakalanan kişi öncelikle göğsüne dokunduğunda ağrı, şişlik ve hassasiyet hisseder. Mastit belirtilerinden ağrıya eşlik eden diğer bulgular ise memede kızarıklık, meme dokusunun kalınlaşması veya kitle oluşumu, sıcaklık, meme dokusunda apseleşme, bazen akıntılar, vücutta genel ateş yüksekliği, kırgınlık ve kol ağrısıdır.Mastit, yaygın olarak aşağıdaki belirtilerle kendini gösterir: Göğüse dokunulduğunda hissedilen ağrı ve şişlik Memede kızarıklık Meme dokusunun kalınlaşması veya kitle oluşumu Emzirme sırasında ağrıyla birlikte yanma hissi Memede kaşıntı Meme ucunda oluşan yara Koltukaltı hassasiyeti 38 derece ve üstü ateş Vücutta kırgınlık, yorgunluk ve hastalık hali Kol ağrısıDokunulduğunda göğüste hissedilen ağrı ve şişlik Memedeki yoğun süt birikimine bağlı olarak meme dokusu iltihaplanır. Bu iltihaplanma da göğüse dokunulduğu sırasında hissedilen ağrı ve şişlik belirtisiyle karakterizedir.Memede kızarıklık Meme dokusunun iltihaplanması anlamına gelen mastit, memede gözle görülür bir kızarıklık durumu oluşturur. Meme dokusunun kalınlaşması veya kitle oluşumuMeme dokusunda bir kalınlaşma veya kitle oluşumu, mastit hastalığının yaygın belirtileri arasındadır. Oluşan bu kalınlaşma ve kitle meme kanseri şüphesi doğurabilir ancak bu durumun mastiten kaynaklanma ihtimali de bilinmelidir.Memede kaşıntı İltihaplanma ve kaşıntı birbirini destekleyen kavramlardır. Meme dokusundaki iltihaplanma olan mastit, memede hafif veya şiddetli düzeyde kaşıntı semptomu gösterebilir. Emzirme sırasında ağrıyla birlikte yanma hissi Emziren annelerde yaygın olarak görülen mastit, bebeğin annenin göğsünü emmesi sonucunda ağrılı bir yanma hissi ortaya çıkarır. Bu yanma hissine göğüsteki sıcaklık da eşlik eder.Meme ucunda oluşan yara Ağrı, şişlik, kızarıklık ve yanma gibi belirtilerin yanı sıra göğüs ucunuzda yarayla karşılaştığınızda bu durum mastite işaret eden belirtiler arasında yer alır. Bu yara eğer derinleşip büyürse zaman kaybetmeden doktora başvurun.38 derece ve üstü ateş Göğüsteki yanmanın dışında mastit hastalığına yakalanan kişiler iltihaplanmaya bağlı olarak vücutlarında da sıcaklık hisseder. Bu sıcaklık genelde 38 derece ve üstü ateş demektir.Mastit Nasıl Teşhis Edilir?Mastitin tanısı hastanın hekim tarafından yapılan fiziki muayene ile konulur. Bununla birlikte yardımcı görüntüleme yöntemlerinden meme ultrasonografisi, çok gerekli olduğunda akıntılı iltihaplı dokudan alınan sıvı örneklerinin kültür antibiyogram çalışması ve kronik mastitlerde gerekli halde biyopsi ile alınan doku parçalarının patolojik incelemesi de tanı için başvurulan yöntemler arasında yer alır.Mastit Tedavisi Nasıl Yapılır?Mastit hastalığı genellikle antibiyotik yoluyla tedavi edilmeye çalışılır. Bunun yanı sıra mastit vakası şiddetli değilse hafif ağrı kesiciler de işe yarayabilir. İlaç tedavisi dışında mastit tedavisi için yaşam şartlarının da değiştirilmesi gerekir.Mesela emziren annelerde emzirme öncesi ve sonrası meme başının temizliğine dikkat edilmesi, nemlendirici ürünler kullanılması, pamuklu ve balenli emzirme sütyenlerinin kullanılması bu değişikliklerin başında gelir.Bununla birlikte diyabet hastalarında emzirme dönemi dışında mastit ortaya çıkabileceği için diyet alışkanlıklarındaki düzenleme ile kan şekeri seviyelerinin ideal noktaya çekilmesi ve obez hastaların kilo vermesi yaşam şartlarının değişiklikleri arasında yer alır. Bu yaşam şartlarının değiştirilip, iyileştirilmesi mastit riskinin azaltılmasını sağlar. Medikal tedavi ve yaşam tarzı değişikliklerine rağmen mastitte apse oluşması durumunda ise cerrahi olarak drenaj işleminin yapılması yani iltihabın dışarı tahliye edilmesi fayda sağlamaktadır. İnatçı ve geçmeyen mastitlerde gerekli incelemelerin ve tetkiklerin yapılması ile birlikte farklı cerrahiler de uygulanabilir.Mastit Hakkında Sık Sorulan SorularMastit için risk faktörleri nelerdir?Memede mastit oluşumunun en önemli risk faktörü emzirmektir. Bununla birlikte diğer risk faktörleri ise gebelik, obezite, sigara, sağlıksız beslenme, dar kıyafetler giymek ve pamuklu olmayan desteksiz sütyenler takmaktır.Memede mastit komplikasyonları nelerdir?Mastitin ilk komplikasyonu emziren annelerde bebeğin beslenme sürecinin sekteye uğramasıdır. Bununla birlikte apse oluşması, memede lokal olarak başlayan enfeksiyonun kan dolaşımı ile tüm sisteme yayılıp sepsis denilen duruma sebep olması, koltuk altındaki lenf bezlerine enfeksiyonun yayılıp ateş ve apseleşmeye sebep olması, uzun süreli iltihabi durumlarda fistül denilen bir ağzı cilde açılan meme dokusu içindeki bakterilerin sürekli üreyip iltihap oluşturdukları tünelciklerin meydana gelmesi diğer komplikasyonları oluşturur. Ayrıca uzun süreli tedavi edilmemiş her iltihabik hastalıkta olduğu gibi kronik mastitlerde de cilt ve meme dokusu kanserlerinin gelişmesi de önemli komplikasyonlar arasında yer alır.Memede mastit kendiliğinden geçer mi?Mastit genelde kendiliğinden geçmez. Hastaların büyük oranda medikal tedaviye ihtiyaçları olur. Süreç olumsuz ilerleyip apseleşmeler olduğunda ise cerrahi tedavi de uygulanır.Mastit meme kanserine sebep olur mu?Mastit rutin seyri esnasında meme kanserine fakat çok ihmal edilmiş ve tedavi edilmemiş hastalarda kronik iritasyona bağlı cilt ve meme dokusu kaynaklı kanserler de vaka olarak bildirilmiştir.Mastit antibiyotikle kaç günde geçer?Uygun antibiyotik tedavisi ile 7-10 arasında mastit olan hastalarda tam iyileşme sağlanabilir.Mastit ateşi ne kadar sürer?Mastit ateşi tedavi altına alındığında saatler içeresinde giderilebilecek bir bulgudur. Fakat antibiyotik ve antiinflamatuar tedavinin 7-10 gün devam ettirilmesi önemlidir. İlaçlar erken kesilirse önce lokal sonra tüm vücutta ateş yüksekliği tekrarlayabilir.Mastit tekrar eder mi?Mastit tekrar edebilen bir durumdur. Risk faktörleri devam ettiği sürece bu hastalığın da yaşam boyunca birkaç kez oraya çıkması muhtemeldir. Örneğin emzikli anneler emzirme süresi boyunca birkaç kez mastit geçirilebilir. Yine kişisel bakımı iyi olmayan şeker hastaları, obez hastalar ya da savunma sistemi bozuk olan hastalarda tekrarlayan mastit atakları görülebilir.Mastit geçmezse ne olur?Mastit geçmezse ya da doğru tedavi edilmezse enfeksiyon ajanı tüm vücuda yayılıp, sepsis tablosu oluşturabilir ve meme dokusunda fistüller ortaya çıkabilir. Uzun vadede ise cilt ve meme dokusu kanserleri gelişebilir. Tüm meme dokusunun alınması ile neticelenen cerrahi tedavi ihtiyacı ortaya çıkabilir.Akut mastit nedir?Akut mastit rutin klinik uygulamasında en sık karşılaşılan özellikle emziren annelerin önemli sorunlarından biridir. Süreç birkaç saat içerisinde başlayıp, birkaç gün devam edebilen, memede hassasiyet, ağrı, ısı artışı, şişlik ve çok ileri giderse apseleşmeler ile seyreder. En sık sebebini ise cilt flora bakterileri oluşturur.Granülomatöz mastit nedir?Granülomatöz mastit hastalarının büyük kısmında tam bir sebep ortaya konulamamıştır. Bir kısım hastada tüberküloz, sarkoidoz, mantar enfeksiyonu ya da wergener granülomatözisi denilen hastalıkların sebep olduğu bir mastit tipidir. Kronik bir süreçtir ve tedavisi daha zordur. İdiyopatik granülomatöz mastitte şu anda kabul edilmiş kesin bir tedavi protokolü bulunmamaktadır. Süt kanalı dışına sızan dokular arasına nüfuz eden sütün dokularda yarattığı reaksiyon, memede gerçekleşen travmalar, romatizmal hastalıklara bağlı vücudun kendi meme dokusuna zarar vermesi, yakın zamanda gebelik ve emzirme hikayesi bulunması ve kullanılan doğum kontrol hapları gibi birçok sebep üzerine teoriler kurulmuştur.Mastit vücut ağrısı yapar mı?Mastit vücut ağrısına sebep olur ve vücutta özellikle hangi memede meydana gelmiş ise o taraftaki kol ve koltuk altında ağrı yapabilir. Alttaki göğüs kaslarını etkilediği için soluk alıp verirken, sağa sola doğru olan rotasyonel gövde hareketlerinde ağrıya sebep olabilir. Fakat uzak vücut kısımlarında ağrıya sebebiyet vermez. Eğer sistemik bir tutulum olursa yani mastite sebep olan enfeksiyon ajanı kana karışıp tüm vücuda yayılır ise sepsis ortaya çıkar. Bu durumda tüm vücutta kırgınlık hali ve ağrı olabilir.Memede mastit olması sütün kesilmesine neden olur mu?Mastit geçtiğinde emziren annelerde özellikle emzirme sürecinin devam etmesi, eğer bebek ememiyor ise süt sağıcı pompalar ile sütün meme dokudan boşaltılması önerilir. Mastit süt akışının direkt kesilmesine sebep olabilir. Fakat klinik uygulamada bu durum istenmez ve olmaması için önlemler alınır. Mastit geçiren annelerde mastite bağlı süt kanallarında darlık ve bu memeden daha sonraki sürede sütün daha az gelmesi gerçekleşebilir.Memede mastit doğal yöntemler ile geçer mi?Doğal yöntemler ile mastit önlenebilir ve hatta erken evrede tedavi edilebilir. Ancak ilerleyen vakalarda medikal tedaviye ihtiyaç duyulur. Erken safhada göğüs dokusu üzerine sıcak kompres uygulamak, süt kanallarında ve kılcal kan damarlarında genişleme yaratır. Genişleyen süt kanallarının süt akım hızı artar ve genişleyen kan damarları sayesinde de meme dokusunun kanlanması ve oksijenasyonu artar. Bu enfeksiyonun hızlıca gerilemesini sağlar.Yine emzirme döneminde meme başı temizliği ve nemlendirici kremler ile bakımı erken dönemde mastitin oluşmasını engeller ve tedaviyi hızlandırır. Meme dokusu üzerine yapılan masaj uygulaması ile de süt kesecikleri boşaltılıp kan dolaşımı hızlandırılır ve mastit hali daha hızlı tedavi edilebilir. Aynı zamanda annenin bebeği sık emzirmesi süt kanal ve keseciklerinde birikimi önleyerek iç basıncı azaltır ve bu da tedaviye hızlı yanıt oluşmasını sağlar.Mastit tedavisinden sonra memede sertlik kalır mı? Mastit tedavisinden sonra iyileşme dokusunda enfekte olmamış diğer dokulara oranla fibroz yapı artacağı için sertlikler kalabilir. Bu sertlikler radyolojik görüntüleme yöntemlerinden meme ultrasonografisi, mamografi ve meme MR’ında görüneceği için hastanın bu tetkikler yapılırken radyoloji birimini bu konuda uyarmasında fayda vardır.Mastit oluşumunun meme büyüklüğü ile bağlantısı var mıdır?Büyük memeli kadınlarda göğüs dokusundaki sarkmaya bağlı kan dolaşımı bozuklukları olabilir. Yine göğüs cildinde temasa bağlı mikro çatlakların oluşması nemli, terleyen alanlarda cilt bütünlüğünün bozularak cildin bariyer etkisini yitirmesi, mastit riskini diğer kişilere göre artırabilir.Mastit olan memeye ne iyi gelir? Mastit olan memeye sıcak uygulama, masaj, süt veren anne ise ağrılara rağmen sık emzirme, cilt bütünlüğünü sağlamak üzere meme cildi temizliğinin sağlanması ve uygun nemlendiriciler ile cildin korunması, göğüs ağırlığını taşıyan pamuklu balenli sütyen, mastit olan memeye iyi gelir.Mastit oluşumunu önlemek için neler yapılmalıdır?Mastit oluşumunu önlemek için öncelikle kişisel bakım ve temizliğe özen gösterilmelidir. Dar ve sıkı iç çamaşırları giyilmemeli, sigara içilmemeli, fazla kilo varsa sağlıklı beslenerek verilmeli, emziren anneler bebeklerini sık sık emzirmeli, emzirme öncesi ve sonrası meme başı temizliği yapılmalıdır.
Mastit Nedir? Mastit, genellikle emzirme döneminde annenin çok fazla süt üretmesi sonucu memedeki süt birikmesi kaynaklı ortaya çıkan memedeki iltihap durumudur. Genelde emziren kadınlarda daha sık olmak üzere gebeliğin son dönemi, emzirme ya da gebelik dışı dönemlerde de ortaya çıkabilir. Genellikle emzirmenin ilk üç ayında ortaya çıkan mastit, memede ağrı, hassasiyet, ağrı, kızarıklık, şişlik, ateş ve titreme gibi belirtiler gösterir. Emziren annenin aşırı süt üretimi sonucu memedekisüt birikmesi kaynaklı meydana gelse de kimi vakalarda bakteriler de mastite oluşumuna yol açabilir. Enfeksiyon kaynaklı bir hastalık olduğu masist tedavisinde genellikle antibiyotik uygulanır. Ancak hastalık daha hafif seyrediyorsa ağrı kesiciler de işe yarayabilir.Mastit Neden Olur?Memede mastit oluşmasının en yaygın görülen nedeni memedeki yoğun süt birikimidir. Bu birikim annenin emzirme dönemindeki aşırı süt üretiminden kaynaklanır. Süt birikmesinin dışında kimi mastsit vakalarının kaynağı bakterileridir. Bu bakteriler ciltteki flora bakterilerinden s.aerius ve streptokok enfeksiyon ajanları olarak bilinir. Vücut savunma sistemi zaafiyete uğradığında ve cildin koruyucu bariyer etkisi ortadan kalktığında, cilt üzerinde yerleşik olan bu bakteriler cilt altı dokulara ve meme dokusuna nüfuz ederek enfeksiyon sürecini başlatırlar.Mastit nedenlerini şu şekilde maddelendirmek de mümkündür:Mastit Belirtileri Nelerdir?Mastit hastalığına yakalanan kişi öncelikle göğsüne dokunduğunda ağrı, şişlik ve hassasiyet hisseder. Mastit belirtilerinden ağrıya eşlik eden diğer bulgular ise memede kızarıklık, meme dokusunun kalınlaşması veya kitle oluşumu, sıcaklık, meme dokusunda apseleşme, bazen akıntılar, vücutta genel ateş yüksekliği, kırgınlık ve kol ağrısıdır.Mastit, yaygın olarak aşağıdaki belirtilerle kendini gösterir:Dokunulduğunda göğüste hissedilen ağrı ve şişlik Memedeki yoğun süt birikimine bağlı olarak meme dokusu iltihaplanır. Bu iltihaplanma da göğüse dokunulduğu sırasında hissedilen ağrı ve şişlik belirtisiyle karakterizedir.Memede kızarıklık Meme dokusunun iltihaplanması anlamına gelen mastit, memede gözle görülür bir kızarıklık durumu oluşturur. Meme dokusunun kalınlaşması veya kitle oluşumuMeme dokusunda bir kalınlaşma veya kitle oluşumu, mastit hastalığının yaygın belirtileri arasındadır. Oluşan bu kalınlaşma ve kitle meme kanseri şüphesi doğurabilir ancak bu durumun mastiten kaynaklanma ihtimali de bilinmelidir.Memede kaşıntı İltihaplanma ve kaşıntı birbirini destekleyen kavramlardır. Meme dokusundaki iltihaplanma olan mastit, memede hafif veya şiddetli düzeyde kaşıntı semptomu gösterebilir. Emzirme sırasında ağrıyla birlikte yanma hissi Emziren annelerde yaygın olarak görülen mastit, bebeğin annenin göğsünü emmesi sonucunda ağrılı bir yanma hissi ortaya çıkarır. Bu yanma hissine göğüsteki sıcaklık da eşlik eder.Meme ucunda oluşan yara Ağrı, şişlik, kızarıklık ve yanma gibi belirtilerin yanı sıra göğüs ucunuzda yarayla karşılaştığınızda bu durum mastite işaret eden belirtiler arasında yer alır. Bu yara eğer derinleşip büyürse zaman kaybetmeden doktora başvurun.38 derece ve üstü ateş Göğüsteki yanmanın dışında mastit hastalığına yakalanan kişiler iltihaplanmaya bağlı olarak vücutlarında da sıcaklık hisseder. Bu sıcaklık genelde 38 derece ve üstü ateş demektir.Mastit Nasıl Teşhis Edilir?Mastitin tanısı hastanın hekim tarafından yapılan fiziki muayene ile konulur. Bununla birlikte yardımcı görüntüleme yöntemlerinden meme ultrasonografisi, çok gerekli olduğunda akıntılı iltihaplı dokudan alınan sıvı örneklerinin kültür antibiyogram çalışması ve kronik mastitlerde gerekli halde biyopsi ile alınan doku parçalarının patolojik incelemesi de tanı için başvurulan yöntemler arasında yer alır.Mastit Tedavisi Nasıl Yapılır?Mastit hastalığı genellikle antibiyotik yoluyla tedavi edilmeye çalışılır. Bunun yanı sıra mastit vakası şiddetli değilse hafif ağrı kesiciler de işe yarayabilir. İlaç tedavisi dışında mastit tedavisi için yaşam şartlarının da değiştirilmesi gerekir.Mesela emziren annelerde emzirme öncesi ve sonrası meme başının temizliğine dikkat edilmesi, nemlendirici ürünler kullanılması, pamuklu ve balenli emzirme sütyenlerinin kullanılması bu değişikliklerin başında gelir.Bununla birlikte diyabet hastalarında emzirme dönemi dışında mastit ortaya çıkabileceği için diyet alışkanlıklarındaki düzenleme ile kan şekeri seviyelerinin ideal noktaya çekilmesi ve obez hastaların kilo vermesi yaşam şartlarının değişiklikleri arasında yer alır. Bu yaşam şartlarının değiştirilip, iyileştirilmesi mastit riskinin azaltılmasını sağlar. Medikal tedavi ve yaşam tarzı değişikliklerine rağmen mastitte apse oluşması durumunda ise cerrahi olarak drenaj işleminin yapılması yani iltihabın dışarı tahliye edilmesi fayda sağlamaktadır. İnatçı ve geçmeyen mastitlerde gerekli incelemelerin ve tetkiklerin yapılması ile birlikte farklı cerrahiler de uygulanabilir.Mastit Hakkında Sık Sorulan SorularMastit için risk faktörleri nelerdir?Memede mastit oluşumunun en önemli risk faktörü emzirmektir. Bununla birlikte diğer risk faktörleri ise gebelik, obezite, sigara, sağlıksız beslenme, dar kıyafetler giymek ve pamuklu olmayan desteksiz sütyenler takmaktır.Memede mastit komplikasyonları nelerdir?Mastitin ilk komplikasyonu emziren annelerde bebeğin beslenme sürecinin sekteye uğramasıdır. Bununla birlikte apse oluşması, memede lokal olarak başlayan enfeksiyonun kan dolaşımı ile tüm sisteme yayılıp sepsis denilen duruma sebep olması, koltuk altındaki lenf bezlerine enfeksiyonun yayılıp ateş ve apseleşmeye sebep olması, uzun süreli iltihabi durumlarda fistül denilen bir ağzı cilde açılan meme dokusu içindeki bakterilerin sürekli üreyip iltihap oluşturdukları tünelciklerin meydana gelmesi diğer komplikasyonları oluşturur. Ayrıca uzun süreli tedavi edilmemiş her iltihabik hastalıkta olduğu gibi kronik mastitlerde de cilt ve meme dokusu kanserlerinin gelişmesi de önemli komplikasyonlar arasında yer alır.Memede mastit kendiliğinden geçer mi?Mastit genelde kendiliğinden geçmez. Hastaların büyük oranda medikal tedaviye ihtiyaçları olur. Süreç olumsuz ilerleyip apseleşmeler olduğunda ise cerrahi tedavi de uygulanır.Mastit meme kanserine sebep olur mu?Mastit rutin seyri esnasında meme kanserine fakat çok ihmal edilmiş ve tedavi edilmemiş hastalarda kronik iritasyona bağlı cilt ve meme dokusu kaynaklı kanserler de vaka olarak bildirilmiştir.Mastit antibiyotikle kaç günde geçer?Uygun antibiyotik tedavisi ile 7-10 arasında mastit olan hastalarda tam iyileşme sağlanabilir.Mastit ateşi ne kadar sürer?Mastit ateşi tedavi altına alındığında saatler içeresinde giderilebilecek bir bulgudur. Fakat antibiyotik ve antiinflamatuar tedavinin 7-10 gün devam ettirilmesi önemlidir. İlaçlar erken kesilirse önce lokal sonra tüm vücutta ateş yüksekliği tekrarlayabilir.Mastit tekrar eder mi?Mastit tekrar edebilen bir durumdur. Risk faktörleri devam ettiği sürece bu hastalığın da yaşam boyunca birkaç kez oraya çıkması muhtemeldir. Örneğin emzikli anneler emzirme süresi boyunca birkaç kez mastit geçirilebilir. Yine kişisel bakımı iyi olmayan şeker hastaları, obez hastalar ya da savunma sistemi bozuk olan hastalarda tekrarlayan mastit atakları görülebilir.Mastit geçmezse ne olur?Mastit geçmezse ya da doğru tedavi edilmezse enfeksiyon ajanı tüm vücuda yayılıp, sepsis tablosu oluşturabilir ve meme dokusunda fistüller ortaya çıkabilir. Uzun vadede ise cilt ve meme dokusu kanserleri gelişebilir. Tüm meme dokusunun alınması ile neticelenen cerrahi tedavi ihtiyacı ortaya çıkabilir.Akut mastit nedir?Akut mastit rutin klinik uygulamasında en sık karşılaşılan özellikle emziren annelerin önemli sorunlarından biridir. Süreç birkaç saat içerisinde başlayıp, birkaç gün devam edebilen, memede hassasiyet, ağrı, ısı artışı, şişlik ve çok ileri giderse apseleşmeler ile seyreder. En sık sebebini ise cilt flora bakterileri oluşturur.Granülomatöz mastit nedir?Granülomatöz mastit hastalarının büyük kısmında tam bir sebep ortaya konulamamıştır. Bir kısım hastada tüberküloz, sarkoidoz, mantar enfeksiyonu ya da wergener granülomatözisi denilen hastalıkların sebep olduğu bir mastit tipidir. Kronik bir süreçtir ve tedavisi daha zordur. İdiyopatik granülomatöz mastitte şu anda kabul edilmiş kesin bir tedavi protokolü bulunmamaktadır. Süt kanalı dışına sızan dokular arasına nüfuz eden sütün dokularda yarattığı reaksiyon, memede gerçekleşen travmalar, romatizmal hastalıklara bağlı vücudun kendi meme dokusuna zarar vermesi, yakın zamanda gebelik ve emzirme hikayesi bulunması ve kullanılan doğum kontrol hapları gibi birçok sebep üzerine teoriler kurulmuştur.Mastit vücut ağrısı yapar mı?Mastit vücut ağrısına sebep olur ve vücutta özellikle hangi memede meydana gelmiş ise o taraftaki kol ve koltuk altında ağrı yapabilir. Alttaki göğüs kaslarını etkilediği için soluk alıp verirken, sağa sola doğru olan rotasyonel gövde hareketlerinde ağrıya sebep olabilir. Fakat uzak vücut kısımlarında ağrıya sebebiyet vermez. Eğer sistemik bir tutulum olursa yani mastite sebep olan enfeksiyon ajanı kana karışıp tüm vücuda yayılır ise sepsis ortaya çıkar. Bu durumda tüm vücutta kırgınlık hali ve ağrı olabilir.Memede mastit olması sütün kesilmesine neden olur mu?Mastit geçtiğinde emziren annelerde özellikle emzirme sürecinin devam etmesi, eğer bebek ememiyor ise süt sağıcı pompalar ile sütün meme dokudan boşaltılması önerilir. Mastit süt akışının direkt kesilmesine sebep olabilir. Fakat klinik uygulamada bu durum istenmez ve olmaması için önlemler alınır. Mastit geçiren annelerde mastite bağlı süt kanallarında darlık ve bu memeden daha sonraki sürede sütün daha az gelmesi gerçekleşebilir.Memede mastit doğal yöntemler ile geçer mi?Doğal yöntemler ile mastit önlenebilir ve hatta erken evrede tedavi edilebilir. Ancak ilerleyen vakalarda medikal tedaviye ihtiyaç duyulur. Erken safhada göğüs dokusu üzerine sıcak kompres uygulamak, süt kanallarında ve kılcal kan damarlarında genişleme yaratır. Genişleyen süt kanallarının süt akım hızı artar ve genişleyen kan damarları sayesinde de meme dokusunun kanlanması ve oksijenasyonu artar. Bu enfeksiyonun hızlıca gerilemesini sağlar.Yine emzirme döneminde meme başı temizliği ve nemlendirici kremler ile bakımı erken dönemde mastitin oluşmasını engeller ve tedaviyi hızlandırır. Meme dokusu üzerine yapılan masaj uygulaması ile de süt kesecikleri boşaltılıp kan dolaşımı hızlandırılır ve mastit hali daha hızlı tedavi edilebilir. Aynı zamanda annenin bebeği sık emzirmesi süt kanal ve keseciklerinde birikimi önleyerek iç basıncı azaltır ve bu da tedaviye hızlı yanıt oluşmasını sağlar.Mastit tedavisinden sonra memede sertlik kalır mı? Mastit tedavisinden sonra iyileşme dokusunda enfekte olmamış diğer dokulara oranla fibroz yapı artacağı için sertlikler kalabilir. Bu sertlikler radyolojik görüntüleme yöntemlerinden meme ultrasonografisi, mamografi ve meme MR’ında görüneceği için hastanın bu tetkikler yapılırken radyoloji birimini bu konuda uyarmasında fayda vardır.Mastit oluşumunun meme büyüklüğü ile bağlantısı var mıdır?Büyük memeli kadınlarda göğüs dokusundaki sarkmaya bağlı kan dolaşımı bozuklukları olabilir. Yine göğüs cildinde temasa bağlı mikro çatlakların oluşması nemli, terleyen alanlarda cilt bütünlüğünün bozularak cildin bariyer etkisini yitirmesi, mastit riskini diğer kişilere göre artırabilir.Mastit olan memeye ne iyi gelir? Mastit olan memeye sıcak uygulama, masaj, süt veren anne ise ağrılara rağmen sık emzirme, cilt bütünlüğünü sağlamak üzere meme cildi temizliğinin sağlanması ve uygun nemlendiriciler ile cildin korunması, göğüs ağırlığını taşıyan pamuklu balenli sütyen, mastit olan memeye iyi gelir.Mastit oluşumunu önlemek için neler yapılmalıdır?Mastit oluşumunu önlemek için öncelikle kişisel bakım ve temizliğe özen gösterilmelidir. Dar ve sıkı iç çamaşırları giyilmemeli, sigara içilmemeli, fazla kilo varsa sağlıklı beslenerek verilmeli, emziren anneler bebeklerini sık sık emzirmeli, emzirme öncesi ve sonrası meme başı temizliği yapılmalıdır. | 9,625 |
488 | Hastalıklar | Meme Kanseri | Meme kanseri, meme dokularında kötü huylu (kanserli) hücrelerin oluşmasıyla ortaya çıkan kanser türüdür. En yaygın meme kanseri türü, kanalların hücrelerinde başlayan duktal karsinomdur. Loblarda veya lobüllerde başlayan kanser lobüler karsinom olarak adlandırılırken, bu türün diğer meme kanseri türlerine göre her iki memede görülme sıklığı daha fazladır. Meme kanserinin en tipik belirtisi memede kitle veya meme dokusu şeklinde değişikliktir. Memede ele gelen kitle, meme cildi ve ucunda farklılıklar, meme başında akıntı gelmesi ve meme dokusu ve meme ucu şeklinde değişiklik ve içe çökme meme kanseri belirtileridir. Erken teşhiste tedavi edilebilen bir kanser olan meme kanseri, mamografi yöntemiyle teşhis edilir ve daha sonra tedavi sürecine geçilir.Meme kanseri, meme dokularında kötü huylu (kanserli) hücrelerin oluşmasıyla ortaya çıkan kanser türüdür. En yaygın meme kanseri türü, kanalların hücrelerinde başlayan duktal karsinomdur. Loblarda veya lobüllerde başlayan kanser lobüler karsinom olarak adlandırılırken, bu türün diğer meme kanseri türlerine göre her iki memede görülme sıklığı daha fazladır. Meme kanserinin en tipik belirtisi memede kitle veya meme dokusu şeklinde değişikliktir. Memede ele gelen kitle, meme cildi ve ucunda farklılıklar, meme başında akıntı gelmesi ve meme dokusu ve meme ucu şeklinde değişiklik ve içe çökme meme kanseri belirtileridir. Erken teşhiste tedavi edilebilen bir kanser olan meme kanseri, mamografi yöntemiyle teşhis edilir ve daha sonra tedavi sürecine geçilir.
Meme Kanseri Nedir?Meme kanseri; göğüs hücrelerinin mutasyona uğrayıp değişmesi ve kontrolden çıkıp tümör adı verilen kanserli doku kitleleri oluşturduğu kanser türüdür. Erkeklerde de görülebilen meme kanseri dünya üzerinde yaygın olarak 50 yaş üstü kadınlarda rastlanan bir kanser türüdür. Ancak daha genç yaştaki kadınları da etkilediği görülmüştür.BRCA1 veya BRCA2 mutasyonu gibi belirli gen mutasyonlarına sahip kadınlarda meme kanseri riski daha yüksektir. Meme kanseri teşhisi koyulduğunda kanser hücrelerinin meme içinde veya vücudun diğer bölgelerine yayılıp yayılmadığını da gözlemlemek için bazı testler yapılır. Evreleme işlemi birincil tümörün ne kadar büyüdüğüne, yayıldığı yerlere (yakındaki lenf düğümlerine veya vücudun diğer bölgelerine yayılıp yayılmadığına), derecesine ve ayrıca belirli tümör biyobelirteçlerin mevcut olup olmadığı incelenerek yapılır.Meme kanseri vücutta doku, lenf sistemi ve kana yayılabilir. Başladığı bölgede büyüyerek farklı noktalara yayılan doku yayılımı, lenf damarları aracılığı ile vücudun başka bölgelerine yayılması, kana girerek kan damarları üzerinden de yine vücudun diğer bölgelerine ilerleyebilir. Meme Kanseri Türleri Nelerdir?Meme kanseri türleri biyopsi ile alınan doku üzerinde yapılan patoloji incelemesi sonucunda belirlenerek noninvaziv ya da başka bir isimle in situ (yayılma göstermeyen) ve invaziv (yayılma gösteren) olarak ikiye ayrılır. Meme kanserinde yapılan bu sınıflandırma türü biyopsi ile alınan dokunun üzerinde inceleme yapılması sonucunda ortaya çıkar. Meme kanseri türleri şöyle sıralanabilir:Invaziv (Yayılım Gösteren) KarsinomaKanser başlangıç yeri olan hücrenin üst katmanından daha ileri yayılma göstermesi ile invaziv kanser türü oluşur. Meme kanserlerinin çoğu, invaziv karsinomdur ve yayılma gösterir. Yayılma özelliği gösteren kanserler arasında, meme kanallarını oluşturan hücrelerden ortaya çıkan duktal karsinom en sık rastlanan meme kanseri türüdür. Meme kanserlerini birçoğu bu tür içerisinde yer alabilir. Sürekli kontrol gerektiren bu meme kanseri türünde meme dokusuna ve vücudun diğer bölgelerine yayılma göstermeden önlenmesi önemlidir.İnvaziv Duktal Karsinom (IDC): Duktal karsinom, en yaygın olarak görülen meme kanseri türü arasında yer alır. Süt kanallarından başlayarak meme dokusuna yayılan bu tür, aynı zamanda vücutta diğer bölgelerde metastaza neden olabilir.İnvaziv Lobüler Karsinom (ILC): Memede lobüllerde başlayarak çevrede bulunan meme dokusuna yayılım gösteren meme kanseri türüdür. Diğerlerine oranla daha az olsa da metastaz yapma riski barındırır.İnflamatuar Meme Kanseri (IBC): Nadir olarak görülen ve agresif olarak kabul edilen meme kanseri türü olarak bilinir. Bu türde kanser memenin derisine yayılmıştır. Meme üzerinde ve cildinde şişlik, kızarma ve portakal kabuğu görüntüsü oluşturabilir. İleri evre durumunda ise cilt yüzeyinde dağılıma neden olur.Paget hastalığı: Meme başında başlayarak yayılma gösterebilen meme kanseri türüdür. Meme ucunda ve çevre dokularda kaşıntı, soyulma ve kızarıklık şeklinde ortaya çıkabilir. Bunların yanında ilerlediği durumda meme başında akıntı şeklinde semptomlarla da kendini gösterebilir.Triple (üçlü) negatif meme kanseri: Bu meme kanseri türünde, östrojen, progesteron ve HER2 reseptörlerinin hiçbirine bulunma. Genellikle diğer meme kanserlerine göre daha agresiftir ve tedavi süreci zorlayıcı olabilir. Bu meme kanseri türünde tedavi seçenekleri sınırlı olarak kabul edildiğinden kemoterapi uygulanabilir.Noninvaziv Karsinoma (Yayılma göstermeyen)Meme kanseri çeşitlerinden biri olan noninvaziv karsinoma, kanseli hücre dokularının metastaz olarak adlandırılan yayılma göstermeyen meme kanseri türüdür. Noninvaziv kanser, erken evrelerde teşhis edilebilir. Tedavi edilmediği durumda ise invaziv hale gelebilir. Bu nedenle meme kanserinde erken teşhis büyük öneme sahiptir. Noninvaziv karsinoma kendi içerisinde de şu şekilde değerlendirilir:Duktal Karsinoma in Situ (DCIS): Çevre dokuya yayılım göstermemiş, meme kanseri kanalları içerisinde yer alan kanser hücreleridir. Mamografide tespit edilen bu tür, erken müdahale edildiği durumda ilerlemesi önlenir.Lobüler Karsinoma in Situ (LCIS): Bu tür meme lobülleri içerisinde yani süt üremesinde görevli olan bezlerde başlar. Kanser dönüştürme riski taşıyan bir lezyon olarak bilinerek yayılma özelliği göstermez. Düzenli olarak meme kanseri taraması gerektirir.Meme Kanseri Evreleri Nelerdir?Meme kanseri evreleri kişinin yaşına, tümörün olduğu yere, boyutuna ve lenf düğümlerine yayılıp yayılamamasına göre farklılık gösterir. Meme kanserinde metastaz olup olmamasında evresine bağlı olarak değişebilir. 0.evrede olan meme kanserinde kanser hücreleri süt kanalları içerisinde yer alarak invaziv müdahale gerektirmeyebilir. 1.evrede ise kanser küçük olarak kabul edilir. Diğer evrelerde ise tümör büyüme göstermiş olup kaç cm olduğuna göre tedavi yöntemi belirlenebilir. Meme kanserinde erken teşhis genellikle tedavi şansını artmasını sağlar. Meme kanseri evreleri kendi içinde beşe ayrılır ve şunları içerir:Evre 0: Duktal Karsinoma İn Situ (DCIS): Meme kanserinin en erken safhası olan meme kanalları gibi sınırlı bir alanda lezyon gelişmesiEvre I: Tümör 2 cm’den küçük ve henüz lenf nodlarına sıçramamıştır.Evre II: Tümör 2- 5 cm arasında bir büyüklükte olup çevredeki lenf nodlarına sıçramış ya da sıçramamamış olabilir.Evre III: Çevredeki lenf bezlerine daha fazla yayılmış demektir.Evre IV: Diğer organlara (kemik, karaciğer, beyin, akciğer) veya kemiğe, uzaktaki lenf nodlarına metastaz yapmış demektir.Meme Kanseri Neden Olur?Meme kanseri göğüsteki hücrelerin anormal ve kontrolsüz bir şekilde büyüyüp tümörlü dokulara dönüşmesiyle meydana gelir. Çoğunlukla meme kanseri nedenleri arasında hareketsiz yaşam, yaş faktörü, genetik, sigara-alkol tüketimi, obezite ve radyasyon maruziyeti gibi durumlar yer alır. Bu durumların her biri meme kanseri riskini artıran unsurlar arasında yer alır. Özellikle ailesinde meme kanseri geçirmiş olan bir kişi, yaş olarak 40’ın da üstündeyse düzenli olarak kontrole gitmelidir.Genel olarak meme kanserinin nedenleri şunları içerir:Hareketsiz yaşamBirçok hastalık ve kanserde olduğu hareketsiz yaşam meme kanserine sebep olan durumlar arasında yer alır. Düzenli olarak hareket etmek, egzersiz yapmak kişinin bağışıklık sistemini destekleyerek meme kanseri gelişme riskinin azalmasına yardımcı olur. Yaşam tarzı olarak hareketsiz bir yaşamı tercih edenlere oranla egzersiz yapan bireyler meme kanseri açısından daha az risk altındadır.Yaş faktörüYaş faktörü meme kanserinin gelişimi açısından önemli bir role sahiptir. Özellikle 40 yaş üzeri kadınlarda meme kanseri görülme riski daha fazla olarak değerlendirilir. Bu sebeple kontrollerini düzenli bir şekilde yaptırmak önemlidir. Bu yaş grubunda olan kişilerin meme kanseri taramalarına düzenli olarak katılması gerekir.CinsiyetKadınların meme kanserine yakalanma ihtimali erkeklere göre çok daha fazladır. Bunun nedeni ise meme dokusunun erkeklere oranla daha fazla oluşudur. Östrojen gibi kadınlarda bulunan hormonlar meme büyümesi üzerindeki etkileri ile bilinir. Bu sebeple erkeklerde meme kanseri nadir olarak görülür.GenetikMeme kanseri teşhisi konulan ebeveynleriniz, kardeşleriniz, çocuklarınız veya diğer yakın akrabalarınız varsa, hayatınızın bir noktasında meme kanserine yakalanma olasılığınız daha yüksektir. Meme kanserlerinin yaklaşık %5 ila %10'u ebeveynlerden çocuklara aktarılan ve genetik testlerle keşfedilebilen tek anormal genlerden kaynaklandığı bilinmektedir. BRCA1 ve BRCA2 gibi vücutta meydana gelen gen mutasyonları, meme kanserine yol açarak en yaygın genetik değişiklikler arasında yer alır.Sigara ve alkol tüketimiSigara ve alkol tüketimi meme kanseri de dahil olmak üzere birçok farklı kanser türüyle bağlantılıdır. Araştırmalar, alkol almanın belirli meme kanseri türlerine yakalanma riskinizi artırabileceğini göstermiştir. Sigara gibi tütün ürünleri genel sağlık üzerinde de zararlı etkilerde bulunarak kanserojen maddeler içerir bu da meme kanseri riskinin yükselmesine neden olabilir.ObeziteObeziteyle mücadele eden kişilerde meme kanseri ve meme kanserinin tekrarlama riskini artabilir. Vücutta yağ oranı fazla olan bireylerde östrojen hormonu daha fazla salgılanır bu da meme kanserine yakalanma olasılığının artmasına neden olabilir.Radyasyona ve kimyasala maruz kalmaDaha önce özellikle baş, boyun veya göğüs bölgesinde radyasyon tedavisi gören kişilerin meme kanserine yakalanma olasılığının daha yüksek olduğu kabul edilir. Özellikle genç yaşlarda radyasyona maruz kalan bireylerde meme kanseri gelişme oranı yüksek olarak bilinir. Bunların yanında bazı endüstriyel kimyasallara maruz kalmak da meme kanserine zemin hazırlayan nedenler arasında sayılır.Hormon değişim terapisiHormon replasman tedavisi (HRT) yaptıran kişilerin meme kanserine yakalanma riski daha yüksektir. Özellikle menopoz sonrası uygulanan hormon replasman tedavisi (HRT) memede yer alan hücreleri doğrudan etkileyen faktörler arasında sıralanır. Bu tedavinin yanında östrojen ve progesteron hormonlarının birlikte kullanıldığı tedaviler de yapılıyorsa doktor kontrolünde dikkatli bir risk değerlendirmesi yapılması önerilir.Meme Kanseri Risk Faktörleri Nelerdir?Meme kanserine neden olan risk faktörleri arasında genetik, çevresel ve yaşam tarzına bağlı olarak oluşan durumlar yer alır. Genetik ve çevresel faktörlere çok fazla müdahale edilmesi mümkün olmasa da yaşam tarzında yapılacak değişiklikler sayesinde meme kanserinden kurtulmak mümkün olabilir. Meme kanserine neden olan risk faktörleri şöyle sıralanabilir:Aşağıdaki risk faktörleri meme kanserine yakalanma konusunda daha yüksek ihtimal içerir:Bir memede daha önce kanser gelişmiş olmasıKişide daha önce meme kanseri görüldüğü durumda türüne bağlı olarak meme kanseri geliştirme riski bulunabilir. Memede kanser gelişmiş olması meme kanseri risk faktörüdür.Memede kansere öncü sayılabilecek bir lezyonun bulunmuş olmasıMemede daha önceden kanser hücresine benzer bir lezyon teşhis edildiği durumda ilerleyen zamanlarda meme kanseri riski oluşabilir. Bu da kişinin nelere maruz kaldığına ve yaşam tarzına bağlı olarak farklılık gösterebilir.Genetik olarak meme kanseri gelişimine yatkın genleri taşımakMeme kanserine neden olan durumlar arasında yer alan genetik faktörlere karşı önlem almak mümkün değildir. Fakat kişi meme kanseri gelişimine yatkın genleri taşıyor olsa bile düzenli kontroller ve erken teşhis sayesinde tedavi edilebilir.Ailesinde veya akrabalarında meme kanseri gelişmiş olmasıAilesinde, akrabalarında meme kanseri gelişmiş olduğu durumda aile öyküsüne bağlı olarak kişide meme kanseri riski gelişebilir. Bunun için kontrolleri zamanında ve düzenli olarak yaptırmak gerekir.Uzun süreli doğum kontrol haplarının kullanılmasıDoğum kontrol haplarının uzun yıllar kullanılma memede yer alan hücrelerin meme kanserine dönüştürme riski oluşturabilir. Bu nedenle doktor görüşü almak ve doğum kontrol hapının doktorun verdiği sürede kullanmak önemlidir.Menopoz sonrası dönemde uzun süreli ve yüksek dozlarda östrojen replasman tedavisi yapılmasıMenopoz sonrasında uzun süreli ve yüksek dozlarda östrojen replasman tedavisi meme kanseri riskini artırabilir. Özellikle östrojen ve progesteronun birlikte kullanımı meme kanseri riskini yükseltebilir. Bu nedenle hormon tedavisi almadan önce doktordan görüş almak gerekirÇocukluk veya gençlik çağında başka bir nedenle göğüs bölgesinin ışınlanmış olmasıÇocukluk veya gençlik çağında başka bir nedenle göğüs bölgesinin ışınlanmış olması, kişinin ilerleyen yaşlarda meme kanseri riskinin artmasına neden olabilir. Alınan ışın tedavisi meme hücrelerinin DNA’sına zarar vererek kanserin gelişimine neden olabilir.Adet başlama yaşının erken, adetten kesilme yaşının geç olmasıAdet başlama yaşının erken ve adetten kesilme yaşının geç olması, meme kanseri riskinin artmasına neden olabilir. Bunun nedeni, bu kadınların yaşamları boyunca daha uzun süre östrojen ve progesteron hormonlarına maruz kalmalarından kaynaklıdır. Bu hormonlar, meme dokusunun gelişimini etkileyebilir ve hücresel değişimlere yol açarak meme kanseri riskinin artmasına sebebiyet verir.Hiç doğum yapılmaması veya ilk doğumun 30 yaşından sonra yapılmasıHiç doğum yapmamak veya ilk doğumu 30 yaşından sonra yapmak, meme kanseri riskinin artmasına neden olabilir. Erken yaşta hamilelik, meme hücrelerinin tam olgunlaşmasını ve meme kanser riskinin düşmesini sağlar. 30 yaşından sonra doğum yapan veya hiç doğum yapmayan kadınlar meme dokusu hormonal uyarılara daha uzun süre açık kalacağından meme kanseri riski bulunur.Yaşın ilerlemiş olması; (Meme kanserini en sık 50-65 yaşlar arasında görülmektedir.)Kişinin yaşının ilerlemiş olması, meme kanseri riskinin artmasına neden olabilir. Meme kanserin birçoğu, 50 yaş ve üzeri kadınlarda görülür. Bunun sebebi ise yaşlandıkça vücutta hücre bölünmesinde meydana gelen hataların birikmesi ve hücresel onarım mekanizmalarının zayıflamasından kaynaklı olarak bilinir.Aşırı yağlı gıdalarla beslenme alışkanlığıYaşam tarzında yapılan seçimler ve günlük yeme alışkanlıkları meme kanseri riskinin artmasına neden olabilir. Özellikle aşırı yağlı besinleri tercih etmek vücuttaki hücrelere zarar vererek meme kanseri riskinin oluşmasına zemin hazırlar. Bu nedenle günlük yaşamda yağlı, baharatlı ve kanserojen etki yaratabilecek besinlerden uzak durmak önemlidir.Mamografi taramalarında yoğun meme saptanmasıMamografi taramalarında yoğun meme saptanması meme kanseri riskinin artıran bir durumdur. Yoğun meme dokusu içerisinde süt üreten glandüler, fibro ve yağ dokuları bulunur. Bu yoğun yapı nedeniyle mamografi ya da ultrasonda kanserli lezyonları tespit etmek zor olabilir ve bu durum meme kanserinin erken teşhis edilmesini engelleyebilir.Yumurtalık ya da rahim kanseri hikayesi olmasıYumurtalık veya rahim kanseri hikayesinin olması kişinin meme kanseri riskini artırabilir. Özellikle, BRCA1 ve BRCA2 gibi gen mutasyonları hem yumurtalık hem de meme kanseri riskini yükselmesine neden olur. Yumurtalık ve rahim kanserine yakalanmış kadınların, meme kanserine yakalanma olasılığı daha yüksek olabilmektedir.Elektromanyetik alanlara ve radyasyona sürekli maruz kalmaElektromanyetik alanlara ve radyasyona sürekli maruz kalmak, meme kanseri riskinin artmasına neden olan durumlar arasındadır. Radyasyona özellikle yüksek dozda ve uzun süre maruz kalındığı durumda hücrelerin DNA'sına zarar vererek meme kanseri gelişimine yol açabilir. Özellikle çocukluk veya gençlik çağında göğüs bölgesine radyoterapi uygulanan kişilerde meme kanseri riski daha belirgin olarak görülür. Elektromanyetik alanların meme kanseri üzerindeki etkisi kesin ve net olmamakla birlikte, sürekli olarak maruz kalmanın meme kanseri riskini artırabileceğine dair bazı çalışmalar olduğunu bilinir. Bu nedenle, radyasyona maruz kalma oranının azaltılması, meme kanserinden korunmada önemli bir önlem olabilir.Meme Kanseri BelirtileriMeme kanserinde sıklıkla görülen belirtiler, meme dokusunda sebepsiz ağrı, memede çukurlaşma ve şekilde bozulma, meme ucu yapısının değişmesi, meme cildinde kızarıklık ve döküntü, koltuk altında ve memeye baskı uygulandığında ele gelen yumru ya da şişlik, meme ucundan akıntı gelmesidir. Bu belirtiler bulunuyorsa olası bir kanser gelişimini erken evrede tespit edip, tedavi edilebilme seçeneğini artırmak için uzman bir doktora başvurulması önem arz etmektedir.Meme kanseri belirtileri genel olarak şunları içermektedir: Memede ve/veya koltukaltında kitle Meme cildinde kızarıklık, kabuklanma veya yara oluşumu Meme ve meme ucu boyutunda veya şeklinde bozulma Memede içeri doğru çöküntü Meme ucu akıntısı Göğüs damarlarında belirginleşme ve büyüme Memede ağrıMeme ya da koltuk altında yeni ortaya çıkan şişlikMemede ya da koltuk altında daha önce olmayan, yeni ortaya çıktığını fark ettiğiniz şişlik ve kitleler meme kanserinin habercisi olabilir. Bu tarz yeni şişlik ve kitle gözlemlediğinizde doktora başvurmayı ihmal etmeyin.Meme cildinde kızarıklık, kabuklanma veya yara oluşmasıMeme kanserlerinde meme ucundaki tahrişle birlikte gelen kızarıklık, döküntü ve kaşıntı görülen yaygın belirtiler arasındadır. Meme yapısında portakal kabuğu görüntüsü de meme kanserinin en belirgin belirtisidir.Meme ve meme ucu boyutunda veya şeklinde değişiklikÖzellikle ayna karşısına geçip bir veya her iki memeye de dokunduğunda boyut ve şeklinde hissettiğiniz anormal değişimler de meme kanseri belirtisi olabilir.Memede içeri doğru çöküntüMeme kanserinde çukurlaşma şeklinde görülen içe doğru görüntü oluşması, düzensiz bir doku, çukurlu bir alan gibi görünüm yaygındır. İnflamatuar meme kanseri, lobüler meme kanseri ve invaziv duktal karsinom gibi meme kanserlerinin hepsi meme cildinde çukurlaşmaya neden olabilir.Meme ucundan gelen akıntıMeme kanserinde kanlı veya berrak gelen akıntılar meme kanserinin şüphesini destekleyen belirtilerdendir. Yine de tanının kesinleşmesi için doktor kontrolü gerekir.Göğüs damarlarında belirginleşme ve büyümeMeme kanserinde göğüs damarlarında gözle görülür bir belirginleşme ve büyüme meydana gelir. Bu büyüme net olarak hissedilebilir bir şekilde de olabilir.Meme veya meme ucunda ağrıMeme kanserine yakalanan kişilerde sık görülen belirtilerden biri de meme veya meme ucunda hissedilen ağrı. Bu ağrı, hücrelerin kontrolsüz büyümesine bağlı olarak meydana gelen meme kanserinin belirgin bir semptomudur. Kendi Kendine Meme Muayenesi Nasıl Yapılır?Meme kanserine karşı kendi kendine meme muayenesi yapmak erken teşhis açısından büyük önem taşır. Evde, belli aralıklarla meme muayenesi yapmak ve buna yönelik olarak farkındalık oluşturmak tümör için en uygun tedavi yönteminin belirlenmesine de yardımcı olur. Ele gelen kitle, meme şeklinde bozukluk, ciltte farklılık ve meme başında akıntı gibi durumların görülmesi halinde meme kanseri taraması için doktora başvurmak gerekir. Kendi kendine meme muayenesi şu şekilde yapılabilir: Kendi kendine elle meme muayenesinde elleri bele koyarak, gözler her iki memenin şekil, büyüklük, renk ve yapı farklılıklarına dikkat edecek şekilde incelenir. Aynı gözlem eller başına arkasına kaldırarak ve bastırarak tekrarlanır. Böylece göğüs kasları kasılacak ve meme yapısındaki değişiklikler daha iyi ortaya çıkacaktır. Yine ayna karşısında ayakta dururken, sağ memeyi sol elle, sol memeyi de sağ elle meme üzerinde ufak daireler çizecek şekilde ve çok bastırmadan, parmakların iç yüzleri ile temas ettirerek hareket ettirin Her iki meme başını parmaklarınızın arasına alarak dikkatlice ve fazla sıkmadan muayene edin. Memeden sonra her iki koltuk altını ters elinizle muayene edin. Elle muayeneyi isterseniz duş altında ıslak ve sabunlu cilt üzerinde de yapın Aynı muayei sırt üstü yatarken, muayene edeceğiniz taraftaki memenin altına bir yastık ya da katlanmış bir havlu koyarak da yapılabilir.Şüpheli bir bulgu veya farklılık ile karşılaşıldı ise gecikmeden genel cerrahiye görünülmelidir.Meme Kanseri Nasıl Teşhis Edilir?Erken teşhis edilen meme kanserinde hem tedavi çok kolay hem de başarı şansı çok yüksektir. Örneğin Evre 0’da yakalanan meme kanserinde başarı şansı ve hastalığın bir daha tekrar etmeme olasılığı %96’dır. Evre I’de başarı oranı % 93, Evre II’de % 85 şeklindedir. Ne kadar erken evrede teşhis edilirse başarı şansı da o kadar yükselmektedir.Genç yaşlarda görülen fibroadenom veya kist denilen kanser olmayan kitleler ve orta yaşlarda görülen fibrokistik kitlelerdir. Memedeki kitlenin ağrılı ya da ağrısız olması bunun kanser anlamına gelmez.Mamografi ve tomosentez mamografiMeme kanseri teşhisinde ve tarama programlarında dijital mamografi ve tomosentez cihazları kullanılır. Tomosentez, düşük doz X ışınlarının kullanıldığı ve yüksek çözünürlüklü görüntülerin elde edildiği bir teknolojidir. Mamografi teknolojileri sayesinde meme kanseri erken dönemde teşhis edilebilmekte ve tedavi planlaması buna göre yapılabilmektedir.Ultrasonografi (USG)Memede bulunan kanserli hücrelerin tespitinin sağlanması için ses dalgaları aracılığıyla meme dokusu incelemesini gerçekleştiren, gelişmiş teknolojik alt yapıya uygun görüntüleme sistemi olarak tanımlanır. Ultrason çekimi öncesi ön hazırlık gerektirmeyen bu sistem aynı zamanda radyasyon içermemektedir. Meme kanser tespiti için kullanılan bu sistem aynı zamanda oluşan kitlenin katı ya da sıvı şekilde olup olmadığını göstermektedir. Meme dokularında oluşan anormallerin incelenmesinde her yaş aralığında sıklıkla kullanılan başvurulan görüntüleme sistemi olarak da bilinmektedir.Emar -MR (Manyetik Rezonans Görüntüleme)Manyetik Rezonans ya da MR meme kanseri incelemelerinde tercih edilen görüntülüme tekniklerinden biridir. Yumuşak doku incelemelerinde ilaç eşliğinde görüntüleme yapılır. Güçlü manyetik bir alt yapıya sahip olan bu cihaz MR çekim öncesi rahat kıyafet giyimi gereksinimi oluşturabilmektedir. Meme dokusu incelemelerinde kadınlar için ideal zaman dilimi regl döngüsüne 7 ila 10 gün kala olarak belirtilmektedir. Bu çekimler yaklaşık 40 dk veya 1 saat sürebilir. Memorial Sağlık Grubu hastanelerinde 1,5 Tesla MR ve 3 Tesla MR kullanılmaktadır.PET – CTkanser hücrelerinin saptanması, tedavi yöntemlerinin belirlenmesi gibi kanser evresinde kullanılan radyolojik yöntem olarak nitelendirilebilir. Kansere neden olan kitlenin iyi veya kötü huylu olduğunu tespit etmek içinde gereklidir. Tümör büyüklüğü kanserin vücuda yayılımına neden olur. Bu risk oranının saptanması açısından oldukça önemlidir. PET-CT çekimi öncesi bir takım hazırlıklar gerekmektedir. Bu hazırlıkların başında ise çekim öncesi 6 ila 8 saatlik bir zaman dilimi kadar besin tüketiminin sonlandırılmış olması gerekmektedir.Meme SintigrafisiSintigrafi ağrısız, güvenilir, yan etki ve alerji oluşturması minimum seviyede bulunan meme kanseri inceleme yöntemlerindendir. Az miktarda radyoaktif maddeler oral yollardan, damardan vb. verilmektedir. Kanserli odakların farklı organlara yayılımını sintigrafik yöntemlerle değerlendirmek mümkündür. En az 6 saatlik açlık durumu ile çekim gerçekleştirilmelidir. Yaklaşık 30 dk sürecek bu çekimlerde hareketsiz kalmak önemlidir. Önlük, giysi vb. kıyafet değişikliği gerekmemektedir. Meme kanserinin erken teşhisi büyük önem taşır. Her kadın 20 yaşından itibaren kendi kendine meme muayenesi yapmalı, aylık düzenli kontrollerini ve 40 yaşından itibaren de mamografi takibini yapmalıdır. Memedeki her 10 kitleden 8’i iyi huyludur; yani kanser değildir.MamografiMeme kanserinde erken teşhis için 40 yaş üzerindeki her kadın yıllık mamografi çektirmelidir. Böylece meme kanserinin ele gelen büyüklüğe ulaşmadan yakalanması mümkün olur. Bununla birlikte daha sonraki mamografi çekimlerine referans olması için 30’lu yaşlarda en az bir mamografi çektirilerek filmin saklanması önerilmektedir.Doktor MuayenesiMeme kanserinin erken evrede fark edilmesi ve teşhisi için düzenli doktor takibi çok önemlidir. Hiçbir şikayeti olmasa bile 40 yaşından sonra tüm kadınların doktora başvurarak muayene olması gerekir. Meme kanseri tanı ve tedavi süreci meme kanseri konusunda uzman genel cerrahlar tarafından yürütülmektedir. Kadın sağlığı ve ya genel sağlığınız konusunda rutin takiplerinizi yürüten doktorunuz da meme kanserinin erken tanısı için gerekli tetkikleri isteyebilir.Meme Kanseri TedavisiMeme kanserinin tedavisi genellikle meme koruyucu cerrahi veya meme dokusunun alındığı mastektomi yönteminin kullanıldığı cerrahi yöntemi, kemoterapi, radyasyon tedavisi, hormon tedavisi, akıllı ilaç ile hedefli terapi ve immünoterapi yöntemini içerir. Meme koruyucu cerrahi ile kanseri ve etrafındaki bazı normal dokuları çıkartılırken, mastektomi ile meme dokusu ya da memenin tamamı alınabilir. Kanserin evresine göre cerrahi yöntem öncesinde kemoterapi uygulanarak tümörün küçülterek ameliyat ile alınacak doku miktarının azalması hedeflenir. Meme kanseri tedavisinde, cerrahi işlem sırasında görülen alınabilen tüm kanserler çıkarıldıktan sonra, kalan kanser hücrelerini öldürmek için radyasyon tedavisi, kemoterapi, hedefli tedavi veya hormon tedavisi uygulanır. Bu işlemle aynı zamanda kanserin nüksetme riskinin azalması içinde adjuvan tedavi yöntemi uygulanır.Meme kanserinin tedavi yöntemleri şunları içerir:Meme kanseri ameliyatıMeme kanseri ameliyatında göğüsteki kanserli hücreler ve tümörü çevreleyen normal doku alanı çıkarılır. Hastanın durumuna bağlı olarak farklı ameliyat türleri mevcuttur: Lumpektomi Mastektomi Sentinel düğüm biyopsisi Aksiller lenf nodu diseksiyonu Modifiye radikal mastektomi Radikal mastektomiMeme kanseri ameliyatının dışında tedavi seçenekleri arasında kemoterapi, radyoterapi, hormon tedavisi, immünoterapi, hedefe yönelik ilaç tedavisi de yer alır.KemoterapiKemoterapi tedavisinde amaç kanser hücrelerinin büyümesini durdurmaktır. Bu amaçla damara enjekte edilir veya ağızdan ilaç verilir. Kan dolaşımına giren ilaçların kanser hücrelerine ulaşıp, hücreleri öldürmesi ve bölünmelerini yani çoğalmalarını durdurması hedeflenir. Radyasyon tedavisiRadyasyon tedavisinde yine kanser hücrelerini öldürmek veya büyümelerini engellemek için X ışınları veya diğer radyasyon türlerinin kanserli bölgeye radyasyon gönderilmesinin içerir. Bu tedavi yöntemi doğrudan kanserin içine veya yakınına yerleştirilen bir takım aletler ile radyoaktif madde verilmesi olarak 2 ayrı türde uygulanabilir.Hedefli ilaç tedavisiAkıllı ilaç tedavisinde belirli kanser hücrelerine saldırmak için ilaçlar veya diğer maddeler verilir. Bu antikorlar kanser hücrelerindeki veya kanser hücrelerinin büyümesine yardımcı olabilecek diğer hücrelerdeki ilgili hedeflere odaklanır. Burada beklenti antikorların daha sonra kanser hücrelerini öldürmesi, büyümesini ve yayılmasını engellemesidir.İmmünoterapi tedavisiİmmünoterapi tedavi yönteminde kanser hastasının bağışıklık sisteminin kanserle savaşması sağlanmaya çalışılır.Hormon tedavisiMeme kanserinin oluşması ve ilerlemesinde kadınlık hormonları olan östrojen ve progesteron hormonunun rolü vardır. Ne kadar uzun süre bu hormonlara maruz kalınır ise meme kanseri riski o kadar yükselir. Erken adet görme, geç menopoza girme, daha ileri yaşta gebe kalma, hiç gebe kalmama ve yüksek östrojen seviyeleri meme kanseri konusunda risk faktörlerindendir. Meme kanseri ortaya çıktığında da hastalara yeniden hormon düzenleyici tedavi uygulanmaktadır. Esasen hormon tedavisi, hormon düzenleyici tedavi anlamına gelmektedir. Bu tedavi bir anti – hormon tedavisidir.Bazı hastaların meme kanseri hücrelerinin üzerindeki östrojen ve progesteron hormon alıcıları (reseptörleri, televizyonun anteni gibi...) vardır. Anten, alıcı, reseptör olmaz ise televizyon çalışmaz. Yani kanser hücresi büyüyemez. Bu alıcılar kan dolaşımındaki hormonlarla uyarılarak meme kanserinin ilerlemesine neden olabilir. Bu nedenle tümör hücrelerinde hormon reseptörleri olan bazı hastalarda (tüm hastalara değil) östrojen hormonun etkisini ortadan kaldırıcı tedavilere gereksinim vardır. İşte buna endokrin tedavi, hormon tedavisi veya hormon düzenleyici tedavi denilmektedir. Amaç, kanser hastalığını tamamen bitirmektir.Meme Kanseri Hakkında Sık Sorulan SorularMeme kanseri nasıl anlaşılır?Meme kanserinin anlaşılması için meme kanseri belirtilerine hakim olmak gerekir. Meme kanseri belirtileri memede veya koltuk altında yeni kitle, meme boyutlarında ve şeklinde anormal değişiklik, meme derisinde çıukurlaşma, memede veya meme ucunda kızarıklık ve döküntü, meme ucunda içe dönme, memede herhangi bir bölgede ağrı ve emzirme dönemi dışında meme ucundan akıntı gelmesidir.Meme kanserinin erken belirtileri nelerdir?Meme kanserinde gözlemlenen en erken belirtiler memede ortaya çıkan şişlik veya diğer adıyla kitledir. Bu şişlik memenin tamamını veya bir bölümünü etkileyebilir. Aynı zamanda şişlik koltuk altında da olabilir. Ayrıca meme ucunda ağrı, meme bölgesinde kızarıklık, kaşıntı ve soyulmalar da meme kanserinin erken belirtileri arasındadır.Fiziksel aktivite meme kanseri riskini azaltabilir mi?Egzersiz bağışıklık sistemini güçlendirir ve kilonuzu kontrol altında tutmanıza yardımcı olur. Haftada üç saat veya günde yaklaşık 30 dakika kadar az bir egzersiz yapan bir kadında meme kanseri riskini azalabilir.Meme muayenesi için en doğru zaman nedir?Meme muayenesini adet döneminin bitiminden 4-5 gün sonra yapmak gerekir. Böylelikle meme kanseri için en doğru teşhis sağlanır.Meme kanseri bulaşıcı mıdır?Hiçbir kanser bulaşıcı değildir. Bir ailenin birçok bireyinde kanser görülmesi bu yanlış düşünceye sebep oluyor olabilir. Kişi kanser hastalığını başka bir kimseye bulaştıramaz. Ancak rahim ağzı (serviks), karaciğer kanseri gibi bazı kanserlerin nedenleri arasında virüsler vardır. Meme kanseri meme dokusu içerisinde yer alan ve vücuttaki hücrelerin belirli durumlara maruz kalarak oluşturduğu durumdur. Bu nedenle bulaşıcı olarak kabul edilmemektedir.Erkekler meme kanseri olur mu?Erkeklerin meme dokularında da kanserli hücreler oluşabilir ama bu durum nadiren gerçekleşir. Erkeklerde nadiren gerçekleşen meme kanseri daha çok yaşlı erkekleri etkiler.Meme kanseri nasıl fark edilir?Meme kanserinin bazı yaygın, erken semptomları söz konusudur. Bunlar, bir ya da her iki memede şişlik, kızarıklık ya da görünümünde değişiklik, göğüs boyutunda artış, meme ucu görünümünde içe dönme gibi değişiklikler, anne sütü dışında memeden akıntı gelmesi, göğüste hissedilen yumru ve meme bölgesinde ağrıdır.Memede fark edilen her kitle kansere mi işaret eder?Memede ele gelen kitlelerin % 90’ından fazlası kanser değildir. Bunlar; genellikle meme içinde büyüyen fibrokistlerdir. Ele gelen bu yapılar hastalar tarafından tümör zannedilmektedir. İyi huylu tümörler büyüyebilir, memenin kendisi kitle gibi bir hal alabilir. Daha çok regl öncesi dönemde meme içyapısı çok yoğun olduğu için o dönemde özellikle bu dönemde meme kontrolü yapan kişiler, memesinde kitle var olduğu düşüncesi ile endişelenmektedir.Kendi kendine meme muayenesi ne zaman başlamalıdır?Kendi kendine meme muayenesi 20 yaşından önce yapılmamalıdır. 20 yaşından sonra her kadının aylık düzenli olarak memesini kontrol etmesi, erken tanı için yaşamsal önem taşımaktadır. Meme muayenesi yapmak için en ideal zaman, adet döneminin bitiminden 4-5 gün sonraki dönemdir.İlk meme ultrasonu ne zaman yapılmalıdır?Ailesinde hiç meme kanseri olmayanlar 35 yaşından sonra ilk ultrasonografilerini yaptırmalıdır. Ailesinde meme kanseri olanlarda ise 25-26 yaşından sonra yıllık rutin ultrason takipleri yapılmalıdır. Genetik meme kanserlerinde ise ilk mamografi yaşı 26’dır. Ailesel meme kanseri riski altında olanlar 32-34 yaşlarından sonra mamografi ile takip edilmelidir. Ailesinde meme kanseri olmayan ve meme kanseri geni taşımayan kişiler ise 35-40 yaş arasında bir kez mamografi ve ultrasonografi yaptırmalıdır. Bu, “Temel mamografi” olarak adlandırılır. Bu kişilerin 40 yaşından sonra rutin mamografi taraması yapılması gerekir.Memede ortaya çıkan fibrokistlerin kansere dönüşme riski var mıdır?Fibrokistler kansere dönüşmez. Bunlar meme içindeki fizyolojik değişikliklerdir. Regl bittikten sonra yumurtalıklardan önce östrojen sonra progesteron hormonu salgılanır. Östrojen meme içinde süt kanallarını genişletir ve dallandırır. Sonra progesteron hormonu da süt yapan hücreleri çoğaltır. Meme içinde hacim artması olur ve memede gerginlik hissedilir. Eğer kadın hamile kalırsa ve o yapılar devam eder, doğumdan sonra süt salgılanır. Eğer kadın hamile kalmazsa o zaman hormonların seviyesi düşer ve çocuk için hazırlanmış olan yapılar rahim içinden atılır. Meme içinde çoğalan hücreler ise eski haline döner. Bu olay her ay devam eder. Bu hücrelerin kaybolması esnasında bir grup hücre kalır ve meme içinde ve bunlar fibrokistik yapıları oluşturur.Fibroadenom kanserleşir mi?Fibroadenom, uyu huylu bir tümördür. Çevresine kapsülü vardır ve çevreye yayılması mümkün değildir. Bunda meme kanseri oluşma riski normal meme dokusundan kanser gelişme riski kadardır. Çapı arttıkça riski % 1-2 oranında artar. Fibroadenom, soya tüketimi ve doğum kontrol hapı kullanımı nedeniyle bir miktar büyüyebilir ancak kanser yapıcı bir etkisinin olduğu söylenemez.Mamografinin kanser oluşumuna etkisi var mıdır?Mamografinin yararı, zararının çok üzerindedir. Bu nedenle mamografinin verdiği radyasyon asla vücut için bir zarar olarak değerlendirilmemelidir. 1960’lı yıllarda çok yüksek radyasyon oranına sahip olan teknolojilerde 30 sene mamografi ile takip edilen hastalarda mamografinin zararının, yararının çok altında olduğu tespit edilmiştir. Yani bu zarar ihmal edilebilir düzeydedir. Şimdiki mamografiler ise o dönem teknolojilerden 10 kat daha az radyasyon vermektedir. MR’da da radyasyon olmadığı için hastaya herhangi bir yan etkisi bulunmamaktadır.Kanser ameliyatlarında meme koruyucu cerrahiler genç hastalara mı uygulanır?Tıbbi olarak böyle bir görüş kesinlikle doğru değildir. Meme, her yaşta kadın için önemli bir objedir. Yaşlı hastaların memesi alınacak diye bir kural ya da böyle bir anlayış yoktur. Uygunsa tümörünün evresi, şekli, biçimi ve yaygınlığına bakılarak 70-80 yaşındaki bir kadının memesi de korunabilir. 70 yaşında gerekli olduğu için memesi alınan ve bu nedenle üzüntü duyan, 75 yaşında ısrarla meme protezi isteyen hastalar bulunmaktadır.Meme protezi her yaşta uygulanabilir mi?Meme kanseri ameliyatlarında, hasta tıbbi açıdan uygunsa ve risk faktörü yoksa meme koruyucu cerrahi tercih edilmektedir. Yaşlı hastalarda da meme koruyucu cerrahi yapılamıyorsa, hastaya daha sonra isteği doğrultusunda meme protezi uygulanabilir. Memesi alınan hastalara ikinci seneden sonra bazı risk faktörleri ortadan kalktığında yeni meme yapılması önerilmelidir. Çünkü bu durum hastanın iyileşme süreci üzerinde de olumlu bir etkiye sahiptir. Hastaya psikolojik açıdan rahatlatır, kendisini daha güçlü hissetmesini sağlar, hastanın sosyal yaşama adaptasyonunu sağlayarak tedavi sürecine katkıda bulunur.Hangi durumlarda meme alınır? Meme içinde yaygın tümörleri bulunan, memenin birçok noktasında aynı anda başlamış kanseri olan hastalarda meme koruyucu cerrahiler yapmak mümkün değildir. Bu durumda memenin mutlaka alınması gerekir. Hastanın mamografisinde yaygın ve kötü kireçlenmeleri varsa meme kanserinin birçok odakta başlamasına neden olacağı düşünülüyorsa, bu hastaların memesinin alınması planlanmalıdır. Daha önce göğüs duvarına radyoterapi yapılan hastalarda, meme koruyucu ameliyat sonrası yeniden radyoterapi yapılması gerektiği için, bu hastalara mastektomi yapılması gerekir.Meme koruyucu cerrahi hangi durumlarda yapılabilir? Öncelikle hastanın memesinin alınmasını istememesi ve meme koruyucu cerrahiyi tercih etmesi gereklidir. Bu hastanın en temel hakkı ve tercihidir. Bu durumda doktorun öncelikli olarak meme koruyucu cerrahiyi düşünmesi gerekir. Kanserin bir bölgede olması gerekir. Memedeki tümörün de çok büyük olmaması, meme büyüklüğü ile kanserin orantısının bulunması gerekir. Kanser büyük meme küçükse memenin tümü alınmalıdır. Koltuk altı metastazları meme koruyucu cerrahi yapılmasını engellemez.Hormon tedavisi ne zaman yapılır?Hormon tedavisi kemoterapi bittikten sonra başlar ve 5-10 yıl süre ile devam eder. İleri evrede, metastaz ile başvuran hastalarda kemoterapi verilmeden, akıllı haplar ile birlikte direkt başlanabilir.Hormon tedavisinin yan etkileri nelerdir? En sık görülen yan etkiler al basması olarak da tanımlanan başta yüz olmak üzere ciltteki kızarma şikayetidir. Hormon tedavisi vajende kuruluk yapabilir, cinsel isteği azaltabilir, yorgunluk, bulantı yapabilir, kas ve eklemlerde ağrı yapabilir, kemiklerin erimesine neden olabilir. Kas eklem ağrıları sık görülen yan etkiler arsındadır. Zamanla bunlara adaptasyon gelişerek şikayetler azalabilir.Meme kanserinde hormon tedavisi kilo aldırır mı?Hormon tedavisinde vücutta su tutulabileceği için hasta kilo alabilir. Ancak bu fazla kilolar verilebilir. Beslenme sürecinin tecrübeli bir diyetisyen programı ile düzenlemesi bu süreçte yardımcı olacaktır. Kanser hastalarının kilo verdiği inanışı doğru değildir. Bu nedenle kanser hastalarının aşırı beslenmeye teşvik edilmesi de yanlıştır. Tedavinizi yöneten hekim bu konuda gerekli önerilerde bulunacaktır.Meme kanserinde hormon testi nedir?Meme kanserli hastaların tedavi seçiminde tümör hücrelerinin yüzeyinde yer alan hormon reseptörleri önemli rol oynamaktadır. Östrojen ve progesteron reseptörleri kanser hücrelerinin yüzeyinde yer almaktadır. Bu reseptörlerin varlığı patolojik incelemeler, patolojik boyamalar ile saptanmaktadır. Eğer pozitif ise hormon düzenleyici ilaçların etkili olduğu anlaşılabilmektedir.Meme kanserinde hormon tedavisi nedir?Meme kanseri olan hastaların tedavisinde hormon düzenleyici ilaçlar kullanılmaktadır. Bunlar hormon ilaçları değildir. Esasen zaten var olan hormonların tüm hücrelerinin yüzeyinde yer alan hormon reseptörlerine bağlanmasını engelleyen ilaçlardır. Böylece tümör büyümesi engellenmektedir. Hap ve iğne olarak kullanılmaktadır. Menopoz öncesi ve sonrası kullanılabilecek haplar farklı olabilmektedir.Meme kanserinde hormon tedavisi neden yapılır?Hormon düzenleyici tedavinin temel amacı tümör oluşmasını, büyümesini, yayılmasını engellemektedir. En az kemoterapi ve diğer tedaviler kadar etkilidir. Süresi en az 5 yıl olup zaman zaman 10 yıla kadarda uzatılabilmektedir. Menopoz öncesi dönemde yani premenopozal dönemde kimi hastaların adetleri iğne tedavisi ile geçici süre ile durdurulmaktadır. Burada temel amaç tümör hücrelerinin yüzeyine bağlanabilecek hormon seviyesini en az düzeye kadar indirmektir.Meme kanserinde hormon tedavisi nasıl uygulanır?Hap şeklinde olabileceği gibi iğne şeklide de kullanılabilmektedir. Amaç erken evre meme kanserli hastalarda tümörün tamamen ortadan kaldırılmasını sağlamak iken ileri evredeki hastalarda tümörün gerlemesini, dahada fazla yayılmasını engellemektir. Hormon düzenleyici tedaviler kemoterapi ve diğer tedavilerden önce ve ya sonra kullanılmaktadır. Genel olarak kemoterapi ile aynı zamanda verilmemektedir.Hormon tedavisinin yan etkileri nelerdir?Hormon düzenleyici tedavilerin yan etkileri olabilmektedir. En sık görülen yan etkisi ateş basmaları tarzında menopoz semptomlarıdır. Bu şikayete al basması da denilmektedir. En sık görülen yan etkiler arasındadır. Menopoz sonrası dönemde kullanılsa bile kimi zaman benzer şikayetler olabilmektedir. Vajinal kuruluk, rahim duvarında kalınlaşma, kemik erimesi kolesterol ve şeker düzeylerinde değişiklik, katarakt gibi yan etkileri bulunmaktadır. Ancak faydaları bu yan etkilerden kat kat fazlardır.Meme kanserinde hormon tedavisi kilo aldırır mı?Su tutulumuna neden olarak kilo değişikliğine neden olsa da genel olarak kontrol altına alınabilir. Diyet ve egzersiz programlarına uymak önemlidir. Kilo meme sağlığı için olumsuz etkili bir faktördür.Meme kanserinde hormon testi patolojide nasıl yapılır?İmmünhistokimyasal boyama denilen bir yöntem ile yapılmaktadır. Tümör hücreleri çeşitli boyalar ile boyanmakta tutan boyaya göre reseptör varlığı belirlenmektedir. Bunun neticesinde tümör hücreleri reseptör durumuna göre sınıflandırılmaktadır. Leimnal A, Luminal B, Her2 pozitif, triple negatif meme kanseri için olabilecek alt tipler arasındadır. Bu patoloji hekimleri tarafından raporda belirtilmektedir. Onkolojik tedavi kararında bu rapor esastır ve bu raporlara göre tedavi kararı verilmektedir.Hormon reseptör durumu patoloji raporunda yüzde olarak ifade edilmektedir. Boyanan tümör hücrelerinin oranı 0 i̇le %100 arasında değişmektedir. Boyama yüzdesinin ilgili tedavilerden ne kadar fazla fayda görme ihtimali varsa o kadar yüksek olmaktadır.
Meme Kanseri Nedir?Meme kanseri; göğüs hücrelerinin mutasyona uğrayıp değişmesi ve kontrolden çıkıp tümör adı verilen kanserli doku kitleleri oluşturduğu kanser türüdür. Erkeklerde de görülebilen meme kanseri dünya üzerinde yaygın olarak 50 yaş üstü kadınlarda rastlanan bir kanser türüdür. Ancak daha genç yaştaki kadınları da etkilediği görülmüştür.BRCA1 veya BRCA2 mutasyonu gibi belirli gen mutasyonlarına sahip kadınlarda meme kanseri riski daha yüksektir. Meme kanseri teşhisi koyulduğunda kanser hücrelerinin meme içinde veya vücudun diğer bölgelerine yayılıp yayılmadığını da gözlemlemek için bazı testler yapılır. Evreleme işlemi birincil tümörün ne kadar büyüdüğüne, yayıldığı yerlere (yakındaki lenf düğümlerine veya vücudun diğer bölgelerine yayılıp yayılmadığına), derecesine ve ayrıca belirli tümör biyobelirteçlerin mevcut olup olmadığı incelenerek yapılır.Meme kanseri vücutta doku, lenf sistemi ve kana yayılabilir. Başladığı bölgede büyüyerek farklı noktalara yayılan doku yayılımı, lenf damarları aracılığı ile vücudun başka bölgelerine yayılması, kana girerek kan damarları üzerinden de yine vücudun diğer bölgelerine ilerleyebilir. Meme Kanseri Türleri Nelerdir?Meme kanseri türleri biyopsi ile alınan doku üzerinde yapılan patoloji incelemesi sonucunda belirlenerek noninvaziv ya da başka bir isimle in situ (yayılma göstermeyen) ve invaziv (yayılma gösteren) olarak ikiye ayrılır. Meme kanserinde yapılan bu sınıflandırma türü biyopsi ile alınan dokunun üzerinde inceleme yapılması sonucunda ortaya çıkar. Meme kanseri türleri şöyle sıralanabilir:Invaziv (Yayılım Gösteren) KarsinomaKanser başlangıç yeri olan hücrenin üst katmanından daha ileri yayılma göstermesi ile invaziv kanser türü oluşur. Meme kanserlerinin çoğu, invaziv karsinomdur ve yayılma gösterir. Yayılma özelliği gösteren kanserler arasında, meme kanallarını oluşturan hücrelerden ortaya çıkan duktal karsinom en sık rastlanan meme kanseri türüdür. Meme kanserlerini birçoğu bu tür içerisinde yer alabilir. Sürekli kontrol gerektiren bu meme kanseri türünde meme dokusuna ve vücudun diğer bölgelerine yayılma göstermeden önlenmesi önemlidir.İnvaziv Duktal Karsinom (IDC): Duktal karsinom, en yaygın olarak görülen meme kanseri türü arasında yer alır. Süt kanallarından başlayarak meme dokusuna yayılan bu tür, aynı zamanda vücutta diğer bölgelerde metastaza neden olabilir.İnvaziv Lobüler Karsinom (ILC): Memede lobüllerde başlayarak çevrede bulunan meme dokusuna yayılım gösteren meme kanseri türüdür. Diğerlerine oranla daha az olsa da metastaz yapma riski barındırır.İnflamatuar Meme Kanseri (IBC): Nadir olarak görülen ve agresif olarak kabul edilen meme kanseri türü olarak bilinir. Bu türde kanser memenin derisine yayılmıştır. Meme üzerinde ve cildinde şişlik, kızarma ve portakal kabuğu görüntüsü oluşturabilir. İleri evre durumunda ise cilt yüzeyinde dağılıma neden olur.Paget hastalığı: Meme başında başlayarak yayılma gösterebilen meme kanseri türüdür. Meme ucunda ve çevre dokularda kaşıntı, soyulma ve kızarıklık şeklinde ortaya çıkabilir. Bunların yanında ilerlediği durumda meme başında akıntı şeklinde semptomlarla da kendini gösterebilir.Triple (üçlü) negatif meme kanseri: Bu meme kanseri türünde, östrojen, progesteron ve HER2 reseptörlerinin hiçbirine bulunma. Genellikle diğer meme kanserlerine göre daha agresiftir ve tedavi süreci zorlayıcı olabilir. Bu meme kanseri türünde tedavi seçenekleri sınırlı olarak kabul edildiğinden kemoterapi uygulanabilir.Noninvaziv Karsinoma (Yayılma göstermeyen)Meme kanseri çeşitlerinden biri olan noninvaziv karsinoma, kanseli hücre dokularının metastaz olarak adlandırılan yayılma göstermeyen meme kanseri türüdür. Noninvaziv kanser, erken evrelerde teşhis edilebilir. Tedavi edilmediği durumda ise invaziv hale gelebilir. Bu nedenle meme kanserinde erken teşhis büyük öneme sahiptir. Noninvaziv karsinoma kendi içerisinde de şu şekilde değerlendirilir:Duktal Karsinoma in Situ (DCIS): Çevre dokuya yayılım göstermemiş, meme kanseri kanalları içerisinde yer alan kanser hücreleridir. Mamografide tespit edilen bu tür, erken müdahale edildiği durumda ilerlemesi önlenir.Lobüler Karsinoma in Situ (LCIS): Bu tür meme lobülleri içerisinde yani süt üremesinde görevli olan bezlerde başlar. Kanser dönüştürme riski taşıyan bir lezyon olarak bilinerek yayılma özelliği göstermez. Düzenli olarak meme kanseri taraması gerektirir.Meme Kanseri Evreleri Nelerdir?Meme kanseri evreleri kişinin yaşına, tümörün olduğu yere, boyutuna ve lenf düğümlerine yayılıp yayılamamasına göre farklılık gösterir. Meme kanserinde metastaz olup olmamasında evresine bağlı olarak değişebilir. 0.evrede olan meme kanserinde kanser hücreleri süt kanalları içerisinde yer alarak invaziv müdahale gerektirmeyebilir. 1.evrede ise kanser küçük olarak kabul edilir. Diğer evrelerde ise tümör büyüme göstermiş olup kaç cm olduğuna göre tedavi yöntemi belirlenebilir. Meme kanserinde erken teşhis genellikle tedavi şansını artmasını sağlar. Meme kanseri evreleri kendi içinde beşe ayrılır ve şunları içerir:Evre 0: Duktal Karsinoma İn Situ (DCIS): Meme kanserinin en erken safhası olan meme kanalları gibi sınırlı bir alanda lezyon gelişmesiEvre I: Tümör 2 cm’den küçük ve henüz lenf nodlarına sıçramamıştır.Evre II: Tümör 2- 5 cm arasında bir büyüklükte olup çevredeki lenf nodlarına sıçramış ya da sıçramamamış olabilir.Evre III: Çevredeki lenf bezlerine daha fazla yayılmış demektir.Evre IV: Diğer organlara (kemik, karaciğer, beyin, akciğer) veya kemiğe, uzaktaki lenf nodlarına metastaz yapmış demektir.Meme Kanseri Neden Olur?Meme kanseri göğüsteki hücrelerin anormal ve kontrolsüz bir şekilde büyüyüp tümörlü dokulara dönüşmesiyle meydana gelir. Çoğunlukla meme kanseri nedenleri arasında hareketsiz yaşam, yaş faktörü, genetik, sigara-alkol tüketimi, obezite ve radyasyon maruziyeti gibi durumlar yer alır. Bu durumların her biri meme kanseri riskini artıran unsurlar arasında yer alır. Özellikle ailesinde meme kanseri geçirmiş olan bir kişi, yaş olarak 40’ın da üstündeyse düzenli olarak kontrole gitmelidir.Genel olarak meme kanserinin nedenleri şunları içerir:Hareketsiz yaşamBirçok hastalık ve kanserde olduğu hareketsiz yaşam meme kanserine sebep olan durumlar arasında yer alır. Düzenli olarak hareket etmek, egzersiz yapmak kişinin bağışıklık sistemini destekleyerek meme kanseri gelişme riskinin azalmasına yardımcı olur. Yaşam tarzı olarak hareketsiz bir yaşamı tercih edenlere oranla egzersiz yapan bireyler meme kanseri açısından daha az risk altındadır.Yaş faktörüYaş faktörü meme kanserinin gelişimi açısından önemli bir role sahiptir. Özellikle 40 yaş üzeri kadınlarda meme kanseri görülme riski daha fazla olarak değerlendirilir. Bu sebeple kontrollerini düzenli bir şekilde yaptırmak önemlidir. Bu yaş grubunda olan kişilerin meme kanseri taramalarına düzenli olarak katılması gerekir.CinsiyetKadınların meme kanserine yakalanma ihtimali erkeklere göre çok daha fazladır. Bunun nedeni ise meme dokusunun erkeklere oranla daha fazla oluşudur. Östrojen gibi kadınlarda bulunan hormonlar meme büyümesi üzerindeki etkileri ile bilinir. Bu sebeple erkeklerde meme kanseri nadir olarak görülür.GenetikMeme kanseri teşhisi konulan ebeveynleriniz, kardeşleriniz, çocuklarınız veya diğer yakın akrabalarınız varsa, hayatınızın bir noktasında meme kanserine yakalanma olasılığınız daha yüksektir. Meme kanserlerinin yaklaşık %5 ila %10'u ebeveynlerden çocuklara aktarılan ve genetik testlerle keşfedilebilen tek anormal genlerden kaynaklandığı bilinmektedir. BRCA1 ve BRCA2 gibi vücutta meydana gelen gen mutasyonları, meme kanserine yol açarak en yaygın genetik değişiklikler arasında yer alır.Sigara ve alkol tüketimiSigara ve alkol tüketimi meme kanseri de dahil olmak üzere birçok farklı kanser türüyle bağlantılıdır. Araştırmalar, alkol almanın belirli meme kanseri türlerine yakalanma riskinizi artırabileceğini göstermiştir. Sigara gibi tütün ürünleri genel sağlık üzerinde de zararlı etkilerde bulunarak kanserojen maddeler içerir bu da meme kanseri riskinin yükselmesine neden olabilir.ObeziteObeziteyle mücadele eden kişilerde meme kanseri ve meme kanserinin tekrarlama riskini artabilir. Vücutta yağ oranı fazla olan bireylerde östrojen hormonu daha fazla salgılanır bu da meme kanserine yakalanma olasılığının artmasına neden olabilir.Radyasyona ve kimyasala maruz kalmaDaha önce özellikle baş, boyun veya göğüs bölgesinde radyasyon tedavisi gören kişilerin meme kanserine yakalanma olasılığının daha yüksek olduğu kabul edilir. Özellikle genç yaşlarda radyasyona maruz kalan bireylerde meme kanseri gelişme oranı yüksek olarak bilinir. Bunların yanında bazı endüstriyel kimyasallara maruz kalmak da meme kanserine zemin hazırlayan nedenler arasında sayılır.Hormon değişim terapisiHormon replasman tedavisi (HRT) yaptıran kişilerin meme kanserine yakalanma riski daha yüksektir. Özellikle menopoz sonrası uygulanan hormon replasman tedavisi (HRT) memede yer alan hücreleri doğrudan etkileyen faktörler arasında sıralanır. Bu tedavinin yanında östrojen ve progesteron hormonlarının birlikte kullanıldığı tedaviler de yapılıyorsa doktor kontrolünde dikkatli bir risk değerlendirmesi yapılması önerilir.Meme Kanseri Risk Faktörleri Nelerdir?Meme kanserine neden olan risk faktörleri arasında genetik, çevresel ve yaşam tarzına bağlı olarak oluşan durumlar yer alır. Genetik ve çevresel faktörlere çok fazla müdahale edilmesi mümkün olmasa da yaşam tarzında yapılacak değişiklikler sayesinde meme kanserinden kurtulmak mümkün olabilir. Meme kanserine neden olan risk faktörleri şöyle sıralanabilir:Aşağıdaki risk faktörleri meme kanserine yakalanma konusunda daha yüksek ihtimal içerir:Bir memede daha önce kanser gelişmiş olmasıKişide daha önce meme kanseri görüldüğü durumda türüne bağlı olarak meme kanseri geliştirme riski bulunabilir. Memede kanser gelişmiş olması meme kanseri risk faktörüdür.Memede kansere öncü sayılabilecek bir lezyonun bulunmuş olmasıMemede daha önceden kanser hücresine benzer bir lezyon teşhis edildiği durumda ilerleyen zamanlarda meme kanseri riski oluşabilir. Bu da kişinin nelere maruz kaldığına ve yaşam tarzına bağlı olarak farklılık gösterebilir.Genetik olarak meme kanseri gelişimine yatkın genleri taşımakMeme kanserine neden olan durumlar arasında yer alan genetik faktörlere karşı önlem almak mümkün değildir. Fakat kişi meme kanseri gelişimine yatkın genleri taşıyor olsa bile düzenli kontroller ve erken teşhis sayesinde tedavi edilebilir.Ailesinde veya akrabalarında meme kanseri gelişmiş olmasıAilesinde, akrabalarında meme kanseri gelişmiş olduğu durumda aile öyküsüne bağlı olarak kişide meme kanseri riski gelişebilir. Bunun için kontrolleri zamanında ve düzenli olarak yaptırmak gerekir.Uzun süreli doğum kontrol haplarının kullanılmasıDoğum kontrol haplarının uzun yıllar kullanılma memede yer alan hücrelerin meme kanserine dönüştürme riski oluşturabilir. Bu nedenle doktor görüşü almak ve doğum kontrol hapının doktorun verdiği sürede kullanmak önemlidir.Menopoz sonrası dönemde uzun süreli ve yüksek dozlarda östrojen replasman tedavisi yapılmasıMenopoz sonrasında uzun süreli ve yüksek dozlarda östrojen replasman tedavisi meme kanseri riskini artırabilir. Özellikle östrojen ve progesteronun birlikte kullanımı meme kanseri riskini yükseltebilir. Bu nedenle hormon tedavisi almadan önce doktordan görüş almak gerekirÇocukluk veya gençlik çağında başka bir nedenle göğüs bölgesinin ışınlanmış olmasıÇocukluk veya gençlik çağında başka bir nedenle göğüs bölgesinin ışınlanmış olması, kişinin ilerleyen yaşlarda meme kanseri riskinin artmasına neden olabilir. Alınan ışın tedavisi meme hücrelerinin DNA’sına zarar vererek kanserin gelişimine neden olabilir.Adet başlama yaşının erken, adetten kesilme yaşının geç olmasıAdet başlama yaşının erken ve adetten kesilme yaşının geç olması, meme kanseri riskinin artmasına neden olabilir. Bunun nedeni, bu kadınların yaşamları boyunca daha uzun süre östrojen ve progesteron hormonlarına maruz kalmalarından kaynaklıdır. Bu hormonlar, meme dokusunun gelişimini etkileyebilir ve hücresel değişimlere yol açarak meme kanseri riskinin artmasına sebebiyet verir.Hiç doğum yapılmaması veya ilk doğumun 30 yaşından sonra yapılmasıHiç doğum yapmamak veya ilk doğumu 30 yaşından sonra yapmak, meme kanseri riskinin artmasına neden olabilir. Erken yaşta hamilelik, meme hücrelerinin tam olgunlaşmasını ve meme kanser riskinin düşmesini sağlar. 30 yaşından sonra doğum yapan veya hiç doğum yapmayan kadınlar meme dokusu hormonal uyarılara daha uzun süre açık kalacağından meme kanseri riski bulunur.Yaşın ilerlemiş olması; (Meme kanserini en sık 50-65 yaşlar arasında görülmektedir.)Kişinin yaşının ilerlemiş olması, meme kanseri riskinin artmasına neden olabilir. Meme kanserin birçoğu, 50 yaş ve üzeri kadınlarda görülür. Bunun sebebi ise yaşlandıkça vücutta hücre bölünmesinde meydana gelen hataların birikmesi ve hücresel onarım mekanizmalarının zayıflamasından kaynaklı olarak bilinir.Aşırı yağlı gıdalarla beslenme alışkanlığıYaşam tarzında yapılan seçimler ve günlük yeme alışkanlıkları meme kanseri riskinin artmasına neden olabilir. Özellikle aşırı yağlı besinleri tercih etmek vücuttaki hücrelere zarar vererek meme kanseri riskinin oluşmasına zemin hazırlar. Bu nedenle günlük yaşamda yağlı, baharatlı ve kanserojen etki yaratabilecek besinlerden uzak durmak önemlidir.Mamografi taramalarında yoğun meme saptanmasıMamografi taramalarında yoğun meme saptanması meme kanseri riskinin artıran bir durumdur. Yoğun meme dokusu içerisinde süt üreten glandüler, fibro ve yağ dokuları bulunur. Bu yoğun yapı nedeniyle mamografi ya da ultrasonda kanserli lezyonları tespit etmek zor olabilir ve bu durum meme kanserinin erken teşhis edilmesini engelleyebilir.Yumurtalık ya da rahim kanseri hikayesi olmasıYumurtalık veya rahim kanseri hikayesinin olması kişinin meme kanseri riskini artırabilir. Özellikle, BRCA1 ve BRCA2 gibi gen mutasyonları hem yumurtalık hem de meme kanseri riskini yükselmesine neden olur. Yumurtalık ve rahim kanserine yakalanmış kadınların, meme kanserine yakalanma olasılığı daha yüksek olabilmektedir.Elektromanyetik alanlara ve radyasyona sürekli maruz kalmaElektromanyetik alanlara ve radyasyona sürekli maruz kalmak, meme kanseri riskinin artmasına neden olan durumlar arasındadır. Radyasyona özellikle yüksek dozda ve uzun süre maruz kalındığı durumda hücrelerin DNA'sına zarar vererek meme kanseri gelişimine yol açabilir. Özellikle çocukluk veya gençlik çağında göğüs bölgesine radyoterapi uygulanan kişilerde meme kanseri riski daha belirgin olarak görülür. Elektromanyetik alanların meme kanseri üzerindeki etkisi kesin ve net olmamakla birlikte, sürekli olarak maruz kalmanın meme kanseri riskini artırabileceğine dair bazı çalışmalar olduğunu bilinir. Bu nedenle, radyasyona maruz kalma oranının azaltılması, meme kanserinden korunmada önemli bir önlem olabilir.Meme Kanseri BelirtileriMeme kanserinde sıklıkla görülen belirtiler, meme dokusunda sebepsiz ağrı, memede çukurlaşma ve şekilde bozulma, meme ucu yapısının değişmesi, meme cildinde kızarıklık ve döküntü, koltuk altında ve memeye baskı uygulandığında ele gelen yumru ya da şişlik, meme ucundan akıntı gelmesidir. Bu belirtiler bulunuyorsa olası bir kanser gelişimini erken evrede tespit edip, tedavi edilebilme seçeneğini artırmak için uzman bir doktora başvurulması önem arz etmektedir.Meme kanseri belirtileri genel olarak şunları içermektedir:Meme ya da koltuk altında yeni ortaya çıkan şişlikMemede ya da koltuk altında daha önce olmayan, yeni ortaya çıktığını fark ettiğiniz şişlik ve kitleler meme kanserinin habercisi olabilir. Bu tarz yeni şişlik ve kitle gözlemlediğinizde doktora başvurmayı ihmal etmeyin.Meme cildinde kızarıklık, kabuklanma veya yara oluşmasıMeme kanserlerinde meme ucundaki tahrişle birlikte gelen kızarıklık, döküntü ve kaşıntı görülen yaygın belirtiler arasındadır. Meme yapısında portakal kabuğu görüntüsü de meme kanserinin en belirgin belirtisidir.Meme ve meme ucu boyutunda veya şeklinde değişiklikÖzellikle ayna karşısına geçip bir veya her iki memeye de dokunduğunda boyut ve şeklinde hissettiğiniz anormal değişimler de meme kanseri belirtisi olabilir.Memede içeri doğru çöküntüMeme kanserinde çukurlaşma şeklinde görülen içe doğru görüntü oluşması, düzensiz bir doku, çukurlu bir alan gibi görünüm yaygındır. İnflamatuar meme kanseri, lobüler meme kanseri ve invaziv duktal karsinom gibi meme kanserlerinin hepsi meme cildinde çukurlaşmaya neden olabilir.Meme ucundan gelen akıntıMeme kanserinde kanlı veya berrak gelen akıntılar meme kanserinin şüphesini destekleyen belirtilerdendir. Yine de tanının kesinleşmesi için doktor kontrolü gerekir.Göğüs damarlarında belirginleşme ve büyümeMeme kanserinde göğüs damarlarında gözle görülür bir belirginleşme ve büyüme meydana gelir. Bu büyüme net olarak hissedilebilir bir şekilde de olabilir.Meme veya meme ucunda ağrıMeme kanserine yakalanan kişilerde sık görülen belirtilerden biri de meme veya meme ucunda hissedilen ağrı. Bu ağrı, hücrelerin kontrolsüz büyümesine bağlı olarak meydana gelen meme kanserinin belirgin bir semptomudur. Kendi Kendine Meme Muayenesi Nasıl Yapılır?Meme kanserine karşı kendi kendine meme muayenesi yapmak erken teşhis açısından büyük önem taşır. Evde, belli aralıklarla meme muayenesi yapmak ve buna yönelik olarak farkındalık oluşturmak tümör için en uygun tedavi yönteminin belirlenmesine de yardımcı olur. Ele gelen kitle, meme şeklinde bozukluk, ciltte farklılık ve meme başında akıntı gibi durumların görülmesi halinde meme kanseri taraması için doktora başvurmak gerekir. Kendi kendine meme muayenesi şu şekilde yapılabilir:Şüpheli bir bulgu veya farklılık ile karşılaşıldı ise gecikmeden genel cerrahiye görünülmelidir.Meme Kanseri Nasıl Teşhis Edilir?Erken teşhis edilen meme kanserinde hem tedavi çok kolay hem de başarı şansı çok yüksektir. Örneğin Evre 0’da yakalanan meme kanserinde başarı şansı ve hastalığın bir daha tekrar etmeme olasılığı %96’dır. Evre I’de başarı oranı % 93, Evre II’de % 85 şeklindedir. Ne kadar erken evrede teşhis edilirse başarı şansı da o kadar yükselmektedir.Genç yaşlarda görülen fibroadenom veya kist denilen kanser olmayan kitleler ve orta yaşlarda görülen fibrokistik kitlelerdir. Memedeki kitlenin ağrılı ya da ağrısız olması bunun kanser anlamına gelmez.Mamografi ve tomosentez mamografiMeme kanseri teşhisinde ve tarama programlarında dijital mamografi ve tomosentez cihazları kullanılır. Tomosentez, düşük doz X ışınlarının kullanıldığı ve yüksek çözünürlüklü görüntülerin elde edildiği bir teknolojidir. Mamografi teknolojileri sayesinde meme kanseri erken dönemde teşhis edilebilmekte ve tedavi planlaması buna göre yapılabilmektedir.Ultrasonografi (USG)Memede bulunan kanserli hücrelerin tespitinin sağlanması için ses dalgaları aracılığıyla meme dokusu incelemesini gerçekleştiren, gelişmiş teknolojik alt yapıya uygun görüntüleme sistemi olarak tanımlanır. Ultrason çekimi öncesi ön hazırlık gerektirmeyen bu sistem aynı zamanda radyasyon içermemektedir. Meme kanser tespiti için kullanılan bu sistem aynı zamanda oluşan kitlenin katı ya da sıvı şekilde olup olmadığını göstermektedir. Meme dokularında oluşan anormallerin incelenmesinde her yaş aralığında sıklıkla kullanılan başvurulan görüntüleme sistemi olarak da bilinmektedir.Emar -MR (Manyetik Rezonans Görüntüleme)Manyetik Rezonans ya da MR meme kanseri incelemelerinde tercih edilen görüntülüme tekniklerinden biridir. Yumuşak doku incelemelerinde ilaç eşliğinde görüntüleme yapılır. Güçlü manyetik bir alt yapıya sahip olan bu cihaz MR çekim öncesi rahat kıyafet giyimi gereksinimi oluşturabilmektedir. Meme dokusu incelemelerinde kadınlar için ideal zaman dilimi regl döngüsüne 7 ila 10 gün kala olarak belirtilmektedir. Bu çekimler yaklaşık 40 dk veya 1 saat sürebilir. Memorial Sağlık Grubu hastanelerinde 1,5 Tesla MR ve 3 Tesla MR kullanılmaktadır.PET – CTkanser hücrelerinin saptanması, tedavi yöntemlerinin belirlenmesi gibi kanser evresinde kullanılan radyolojik yöntem olarak nitelendirilebilir. Kansere neden olan kitlenin iyi veya kötü huylu olduğunu tespit etmek içinde gereklidir. Tümör büyüklüğü kanserin vücuda yayılımına neden olur. Bu risk oranının saptanması açısından oldukça önemlidir. PET-CT çekimi öncesi bir takım hazırlıklar gerekmektedir. Bu hazırlıkların başında ise çekim öncesi 6 ila 8 saatlik bir zaman dilimi kadar besin tüketiminin sonlandırılmış olması gerekmektedir.Meme SintigrafisiSintigrafi ağrısız, güvenilir, yan etki ve alerji oluşturması minimum seviyede bulunan meme kanseri inceleme yöntemlerindendir. Az miktarda radyoaktif maddeler oral yollardan, damardan vb. verilmektedir. Kanserli odakların farklı organlara yayılımını sintigrafik yöntemlerle değerlendirmek mümkündür. En az 6 saatlik açlık durumu ile çekim gerçekleştirilmelidir. Yaklaşık 30 dk sürecek bu çekimlerde hareketsiz kalmak önemlidir. Önlük, giysi vb. kıyafet değişikliği gerekmemektedir. Meme kanserinin erken teşhisi büyük önem taşır. Her kadın 20 yaşından itibaren kendi kendine meme muayenesi yapmalı, aylık düzenli kontrollerini ve 40 yaşından itibaren de mamografi takibini yapmalıdır. Memedeki her 10 kitleden 8’i iyi huyludur; yani kanser değildir.MamografiMeme kanserinde erken teşhis için 40 yaş üzerindeki her kadın yıllık mamografi çektirmelidir. Böylece meme kanserinin ele gelen büyüklüğe ulaşmadan yakalanması mümkün olur. Bununla birlikte daha sonraki mamografi çekimlerine referans olması için 30’lu yaşlarda en az bir mamografi çektirilerek filmin saklanması önerilmektedir.Doktor MuayenesiMeme kanserinin erken evrede fark edilmesi ve teşhisi için düzenli doktor takibi çok önemlidir. Hiçbir şikayeti olmasa bile 40 yaşından sonra tüm kadınların doktora başvurarak muayene olması gerekir. Meme kanseri tanı ve tedavi süreci meme kanseri konusunda uzman genel cerrahlar tarafından yürütülmektedir. Kadın sağlığı ve ya genel sağlığınız konusunda rutin takiplerinizi yürüten doktorunuz da meme kanserinin erken tanısı için gerekli tetkikleri isteyebilir.Meme Kanseri TedavisiMeme kanserinin tedavisi genellikle meme koruyucu cerrahi veya meme dokusunun alındığı mastektomi yönteminin kullanıldığı cerrahi yöntemi, kemoterapi, radyasyon tedavisi, hormon tedavisi, akıllı ilaç ile hedefli terapi ve immünoterapi yöntemini içerir. Meme koruyucu cerrahi ile kanseri ve etrafındaki bazı normal dokuları çıkartılırken, mastektomi ile meme dokusu ya da memenin tamamı alınabilir. Kanserin evresine göre cerrahi yöntem öncesinde kemoterapi uygulanarak tümörün küçülterek ameliyat ile alınacak doku miktarının azalması hedeflenir. Meme kanseri tedavisinde, cerrahi işlem sırasında görülen alınabilen tüm kanserler çıkarıldıktan sonra, kalan kanser hücrelerini öldürmek için radyasyon tedavisi, kemoterapi, hedefli tedavi veya hormon tedavisi uygulanır. Bu işlemle aynı zamanda kanserin nüksetme riskinin azalması içinde adjuvan tedavi yöntemi uygulanır.Meme kanserinin tedavi yöntemleri şunları içerir:Meme kanseri ameliyatıMeme kanseri ameliyatında göğüsteki kanserli hücreler ve tümörü çevreleyen normal doku alanı çıkarılır. Hastanın durumuna bağlı olarak farklı ameliyat türleri mevcuttur:Meme kanseri ameliyatının dışında tedavi seçenekleri arasında kemoterapi, radyoterapi, hormon tedavisi, immünoterapi, hedefe yönelik ilaç tedavisi de yer alır.KemoterapiKemoterapi tedavisinde amaç kanser hücrelerinin büyümesini durdurmaktır. Bu amaçla damara enjekte edilir veya ağızdan ilaç verilir. Kan dolaşımına giren ilaçların kanser hücrelerine ulaşıp, hücreleri öldürmesi ve bölünmelerini yani çoğalmalarını durdurması hedeflenir. Radyasyon tedavisiRadyasyon tedavisinde yine kanser hücrelerini öldürmek veya büyümelerini engellemek için X ışınları veya diğer radyasyon türlerinin kanserli bölgeye radyasyon gönderilmesinin içerir. Bu tedavi yöntemi doğrudan kanserin içine veya yakınına yerleştirilen bir takım aletler ile radyoaktif madde verilmesi olarak 2 ayrı türde uygulanabilir.Hedefli ilaç tedavisiAkıllı ilaç tedavisinde belirli kanser hücrelerine saldırmak için ilaçlar veya diğer maddeler verilir. Bu antikorlar kanser hücrelerindeki veya kanser hücrelerinin büyümesine yardımcı olabilecek diğer hücrelerdeki ilgili hedeflere odaklanır. Burada beklenti antikorların daha sonra kanser hücrelerini öldürmesi, büyümesini ve yayılmasını engellemesidir.İmmünoterapi tedavisiİmmünoterapi tedavi yönteminde kanser hastasının bağışıklık sisteminin kanserle savaşması sağlanmaya çalışılır.Hormon tedavisiMeme kanserinin oluşması ve ilerlemesinde kadınlık hormonları olan östrojen ve progesteron hormonunun rolü vardır. Ne kadar uzun süre bu hormonlara maruz kalınır ise meme kanseri riski o kadar yükselir. Erken adet görme, geç menopoza girme, daha ileri yaşta gebe kalma, hiç gebe kalmama ve yüksek östrojen seviyeleri meme kanseri konusunda risk faktörlerindendir. Meme kanseri ortaya çıktığında da hastalara yeniden hormon düzenleyici tedavi uygulanmaktadır. Esasen hormon tedavisi, hormon düzenleyici tedavi anlamına gelmektedir. Bu tedavi bir anti – hormon tedavisidir.Bazı hastaların meme kanseri hücrelerinin üzerindeki östrojen ve progesteron hormon alıcıları (reseptörleri, televizyonun anteni gibi...) vardır. Anten, alıcı, reseptör olmaz ise televizyon çalışmaz. Yani kanser hücresi büyüyemez. Bu alıcılar kan dolaşımındaki hormonlarla uyarılarak meme kanserinin ilerlemesine neden olabilir. Bu nedenle tümör hücrelerinde hormon reseptörleri olan bazı hastalarda (tüm hastalara değil) östrojen hormonun etkisini ortadan kaldırıcı tedavilere gereksinim vardır. İşte buna endokrin tedavi, hormon tedavisi veya hormon düzenleyici tedavi denilmektedir. Amaç, kanser hastalığını tamamen bitirmektir.Meme Kanseri Hakkında Sık Sorulan SorularMeme kanseri nasıl anlaşılır?Meme kanserinin anlaşılması için meme kanseri belirtilerine hakim olmak gerekir. Meme kanseri belirtileri memede veya koltuk altında yeni kitle, meme boyutlarında ve şeklinde anormal değişiklik, meme derisinde çıukurlaşma, memede veya meme ucunda kızarıklık ve döküntü, meme ucunda içe dönme, memede herhangi bir bölgede ağrı ve emzirme dönemi dışında meme ucundan akıntı gelmesidir.Meme kanserinin erken belirtileri nelerdir?Meme kanserinde gözlemlenen en erken belirtiler memede ortaya çıkan şişlik veya diğer adıyla kitledir. Bu şişlik memenin tamamını veya bir bölümünü etkileyebilir. Aynı zamanda şişlik koltuk altında da olabilir. Ayrıca meme ucunda ağrı, meme bölgesinde kızarıklık, kaşıntı ve soyulmalar da meme kanserinin erken belirtileri arasındadır.Fiziksel aktivite meme kanseri riskini azaltabilir mi?Egzersiz bağışıklık sistemini güçlendirir ve kilonuzu kontrol altında tutmanıza yardımcı olur. Haftada üç saat veya günde yaklaşık 30 dakika kadar az bir egzersiz yapan bir kadında meme kanseri riskini azalabilir.Meme muayenesi için en doğru zaman nedir?Meme muayenesini adet döneminin bitiminden 4-5 gün sonra yapmak gerekir. Böylelikle meme kanseri için en doğru teşhis sağlanır.Meme kanseri bulaşıcı mıdır?Hiçbir kanser bulaşıcı değildir. Bir ailenin birçok bireyinde kanser görülmesi bu yanlış düşünceye sebep oluyor olabilir. Kişi kanser hastalığını başka bir kimseye bulaştıramaz. Ancak rahim ağzı (serviks), karaciğer kanseri gibi bazı kanserlerin nedenleri arasında virüsler vardır. Meme kanseri meme dokusu içerisinde yer alan ve vücuttaki hücrelerin belirli durumlara maruz kalarak oluşturduğu durumdur. Bu nedenle bulaşıcı olarak kabul edilmemektedir.Erkekler meme kanseri olur mu?Erkeklerin meme dokularında da kanserli hücreler oluşabilir ama bu durum nadiren gerçekleşir. Erkeklerde nadiren gerçekleşen meme kanseri daha çok yaşlı erkekleri etkiler.Meme kanseri nasıl fark edilir?Meme kanserinin bazı yaygın, erken semptomları söz konusudur. Bunlar, bir ya da her iki memede şişlik, kızarıklık ya da görünümünde değişiklik, göğüs boyutunda artış, meme ucu görünümünde içe dönme gibi değişiklikler, anne sütü dışında memeden akıntı gelmesi, göğüste hissedilen yumru ve meme bölgesinde ağrıdır.Memede fark edilen her kitle kansere mi işaret eder?Memede ele gelen kitlelerin % 90’ından fazlası kanser değildir. Bunlar; genellikle meme içinde büyüyen fibrokistlerdir. Ele gelen bu yapılar hastalar tarafından tümör zannedilmektedir. İyi huylu tümörler büyüyebilir, memenin kendisi kitle gibi bir hal alabilir. Daha çok regl öncesi dönemde meme içyapısı çok yoğun olduğu için o dönemde özellikle bu dönemde meme kontrolü yapan kişiler, memesinde kitle var olduğu düşüncesi ile endişelenmektedir.Kendi kendine meme muayenesi ne zaman başlamalıdır?Kendi kendine meme muayenesi 20 yaşından önce yapılmamalıdır. 20 yaşından sonra her kadının aylık düzenli olarak memesini kontrol etmesi, erken tanı için yaşamsal önem taşımaktadır. Meme muayenesi yapmak için en ideal zaman, adet döneminin bitiminden 4-5 gün sonraki dönemdir.İlk meme ultrasonu ne zaman yapılmalıdır?Ailesinde hiç meme kanseri olmayanlar 35 yaşından sonra ilk ultrasonografilerini yaptırmalıdır. Ailesinde meme kanseri olanlarda ise 25-26 yaşından sonra yıllık rutin ultrason takipleri yapılmalıdır. Genetik meme kanserlerinde ise ilk mamografi yaşı 26’dır. Ailesel meme kanseri riski altında olanlar 32-34 yaşlarından sonra mamografi ile takip edilmelidir. Ailesinde meme kanseri olmayan ve meme kanseri geni taşımayan kişiler ise 35-40 yaş arasında bir kez mamografi ve ultrasonografi yaptırmalıdır. Bu, “Temel mamografi” olarak adlandırılır. Bu kişilerin 40 yaşından sonra rutin mamografi taraması yapılması gerekir.Memede ortaya çıkan fibrokistlerin kansere dönüşme riski var mıdır?Fibrokistler kansere dönüşmez. Bunlar meme içindeki fizyolojik değişikliklerdir. Regl bittikten sonra yumurtalıklardan önce östrojen sonra progesteron hormonu salgılanır. Östrojen meme içinde süt kanallarını genişletir ve dallandırır. Sonra progesteron hormonu da süt yapan hücreleri çoğaltır. Meme içinde hacim artması olur ve memede gerginlik hissedilir. Eğer kadın hamile kalırsa ve o yapılar devam eder, doğumdan sonra süt salgılanır. Eğer kadın hamile kalmazsa o zaman hormonların seviyesi düşer ve çocuk için hazırlanmış olan yapılar rahim içinden atılır. Meme içinde çoğalan hücreler ise eski haline döner. Bu olay her ay devam eder. Bu hücrelerin kaybolması esnasında bir grup hücre kalır ve meme içinde ve bunlar fibrokistik yapıları oluşturur.Fibroadenom kanserleşir mi?Fibroadenom, uyu huylu bir tümördür. Çevresine kapsülü vardır ve çevreye yayılması mümkün değildir. Bunda meme kanseri oluşma riski normal meme dokusundan kanser gelişme riski kadardır. Çapı arttıkça riski % 1-2 oranında artar. Fibroadenom, soya tüketimi ve doğum kontrol hapı kullanımı nedeniyle bir miktar büyüyebilir ancak kanser yapıcı bir etkisinin olduğu söylenemez.Mamografinin kanser oluşumuna etkisi var mıdır?Mamografinin yararı, zararının çok üzerindedir. Bu nedenle mamografinin verdiği radyasyon asla vücut için bir zarar olarak değerlendirilmemelidir. 1960’lı yıllarda çok yüksek radyasyon oranına sahip olan teknolojilerde 30 sene mamografi ile takip edilen hastalarda mamografinin zararının, yararının çok altında olduğu tespit edilmiştir. Yani bu zarar ihmal edilebilir düzeydedir. Şimdiki mamografiler ise o dönem teknolojilerden 10 kat daha az radyasyon vermektedir. MR’da da radyasyon olmadığı için hastaya herhangi bir yan etkisi bulunmamaktadır.Kanser ameliyatlarında meme koruyucu cerrahiler genç hastalara mı uygulanır?Tıbbi olarak böyle bir görüş kesinlikle doğru değildir. Meme, her yaşta kadın için önemli bir objedir. Yaşlı hastaların memesi alınacak diye bir kural ya da böyle bir anlayış yoktur. Uygunsa tümörünün evresi, şekli, biçimi ve yaygınlığına bakılarak 70-80 yaşındaki bir kadının memesi de korunabilir. 70 yaşında gerekli olduğu için memesi alınan ve bu nedenle üzüntü duyan, 75 yaşında ısrarla meme protezi isteyen hastalar bulunmaktadır.Meme protezi her yaşta uygulanabilir mi?Meme kanseri ameliyatlarında, hasta tıbbi açıdan uygunsa ve risk faktörü yoksa meme koruyucu cerrahi tercih edilmektedir. Yaşlı hastalarda da meme koruyucu cerrahi yapılamıyorsa, hastaya daha sonra isteği doğrultusunda meme protezi uygulanabilir. Memesi alınan hastalara ikinci seneden sonra bazı risk faktörleri ortadan kalktığında yeni meme yapılması önerilmelidir. Çünkü bu durum hastanın iyileşme süreci üzerinde de olumlu bir etkiye sahiptir. Hastaya psikolojik açıdan rahatlatır, kendisini daha güçlü hissetmesini sağlar, hastanın sosyal yaşama adaptasyonunu sağlayarak tedavi sürecine katkıda bulunur.Hangi durumlarda meme alınır?Meme koruyucu cerrahi hangi durumlarda yapılabilir?Hormon tedavisi ne zaman yapılır?Hormon tedavisi kemoterapi bittikten sonra başlar ve 5-10 yıl süre ile devam eder. İleri evrede, metastaz ile başvuran hastalarda kemoterapi verilmeden, akıllı haplar ile birlikte direkt başlanabilir.Hormon tedavisinin yan etkileri nelerdir? En sık görülen yan etkiler al basması olarak da tanımlanan başta yüz olmak üzere ciltteki kızarma şikayetidir. Hormon tedavisi vajende kuruluk yapabilir, cinsel isteği azaltabilir, yorgunluk, bulantı yapabilir, kas ve eklemlerde ağrı yapabilir, kemiklerin erimesine neden olabilir. Kas eklem ağrıları sık görülen yan etkiler arsındadır. Zamanla bunlara adaptasyon gelişerek şikayetler azalabilir.Meme kanserinde hormon tedavisi kilo aldırır mı?Hormon tedavisinde vücutta su tutulabileceği için hasta kilo alabilir. Ancak bu fazla kilolar verilebilir. Beslenme sürecinin tecrübeli bir diyetisyen programı ile düzenlemesi bu süreçte yardımcı olacaktır. Kanser hastalarının kilo verdiği inanışı doğru değildir. Bu nedenle kanser hastalarının aşırı beslenmeye teşvik edilmesi de yanlıştır. Tedavinizi yöneten hekim bu konuda gerekli önerilerde bulunacaktır.Meme kanserinde hormon testi nedir?Meme kanserli hastaların tedavi seçiminde tümör hücrelerinin yüzeyinde yer alan hormon reseptörleri önemli rol oynamaktadır. Östrojen ve progesteron reseptörleri kanser hücrelerinin yüzeyinde yer almaktadır. Bu reseptörlerin varlığı patolojik incelemeler, patolojik boyamalar ile saptanmaktadır. Eğer pozitif ise hormon düzenleyici ilaçların etkili olduğu anlaşılabilmektedir.Meme kanserinde hormon tedavisi nedir?Meme kanseri olan hastaların tedavisinde hormon düzenleyici ilaçlar kullanılmaktadır. Bunlar hormon ilaçları değildir. Esasen zaten var olan hormonların tüm hücrelerinin yüzeyinde yer alan hormon reseptörlerine bağlanmasını engelleyen ilaçlardır. Böylece tümör büyümesi engellenmektedir. Hap ve iğne olarak kullanılmaktadır. Menopoz öncesi ve sonrası kullanılabilecek haplar farklı olabilmektedir.Meme kanserinde hormon tedavisi neden yapılır?Hormon düzenleyici tedavinin temel amacı tümör oluşmasını, büyümesini, yayılmasını engellemektedir. En az kemoterapi ve diğer tedaviler kadar etkilidir. Süresi en az 5 yıl olup zaman zaman 10 yıla kadarda uzatılabilmektedir. Menopoz öncesi dönemde yani premenopozal dönemde kimi hastaların adetleri iğne tedavisi ile geçici süre ile durdurulmaktadır. Burada temel amaç tümör hücrelerinin yüzeyine bağlanabilecek hormon seviyesini en az düzeye kadar indirmektir.Meme kanserinde hormon tedavisi nasıl uygulanır?Hap şeklinde olabileceği gibi iğne şeklide de kullanılabilmektedir. Amaç erken evre meme kanserli hastalarda tümörün tamamen ortadan kaldırılmasını sağlamak iken ileri evredeki hastalarda tümörün gerlemesini, dahada fazla yayılmasını engellemektir. Hormon düzenleyici tedaviler kemoterapi ve diğer tedavilerden önce ve ya sonra kullanılmaktadır. Genel olarak kemoterapi ile aynı zamanda verilmemektedir.Hormon tedavisinin yan etkileri nelerdir?Hormon düzenleyici tedavilerin yan etkileri olabilmektedir. En sık görülen yan etkisi ateş basmaları tarzında menopoz semptomlarıdır. Bu şikayete al basması da denilmektedir. En sık görülen yan etkiler arasındadır. Menopoz sonrası dönemde kullanılsa bile kimi zaman benzer şikayetler olabilmektedir. Vajinal kuruluk, rahim duvarında kalınlaşma, kemik erimesi kolesterol ve şeker düzeylerinde değişiklik, katarakt gibi yan etkileri bulunmaktadır. Ancak faydaları bu yan etkilerden kat kat fazlardır.Meme kanserinde hormon tedavisi kilo aldırır mı?Su tutulumuna neden olarak kilo değişikliğine neden olsa da genel olarak kontrol altına alınabilir. Diyet ve egzersiz programlarına uymak önemlidir. Kilo meme sağlığı için olumsuz etkili bir faktördür.Meme kanserinde hormon testi patolojide nasıl yapılır?İmmünhistokimyasal boyama denilen bir yöntem ile yapılmaktadır. Tümör hücreleri çeşitli boyalar ile boyanmakta tutan boyaya göre reseptör varlığı belirlenmektedir. Bunun neticesinde tümör hücreleri reseptör durumuna göre sınıflandırılmaktadır. Leimnal A, Luminal B, Her2 pozitif, triple negatif meme kanseri için olabilecek alt tipler arasındadır. Bu patoloji hekimleri tarafından raporda belirtilmektedir. Onkolojik tedavi kararında bu rapor esastır ve bu raporlara göre tedavi kararı verilmektedir.Hormon reseptör durumu patoloji raporunda yüzde olarak ifade edilmektedir. Boyanan tümör hücrelerinin oranı 0 i̇le %100 arasında değişmektedir. Boyama yüzdesinin ilgili tedavilerden ne kadar fazla fayda görme ihtimali varsa o kadar yüksek olmaktadır. | 28,246 |
489 | Hastalıklar | Mazoşizm | Mazoşist, fiziksel acı ya da aşağılanmaya bağlı ruhsal acıdan haz duyan kişilere denir. Mazoşizm ise kişinin kendine acı çektirerek tatmin sağladığı ruhsal bozukluktur. Bunun yanında farklı şekillerde de ortaya çıkarak acı veren durumlara karşı bir çekim ve zevk duyma gibi belirtilerle kendini gösterir. Farklı mazoşizm türleri bulunur ve tedavi yöntemleri de türlerine göre farklılık gösterebilir.Mazoşist, fiziksel acı ya da aşağılanmaya bağlı ruhsal acıdan haz duyan kişilere denir. Mazoşizm ise kişinin kendine acı çektirerek tatmin sağladığı ruhsal bozukluktur. Bunun yanında farklı şekillerde de ortaya çıkarak acı veren durumlara karşı bir çekim ve zevk duyma gibi belirtilerle kendini gösterir. Farklı mazoşizm türleri bulunur ve tedavi yöntemleri de türlerine göre farklılık gösterebilir.
Mazoşist Nedir?Mazoşizm, fiziksel ve ruhsal olarak acı çekmeyi seven ve bundan zevk alan kişileri tanımlayan bir hastalıktır. Mazoşist kişiler bilinçli olarak kendilerine zarar verip, bundan zevk duyar ancak bu durum travmaya ve dolayısı ile psikolojik problemlerin oluşmasına neden olur.Çoğunlukla çocukluk çağında travma yaşamış olan kişilerde mazoşizm görülür. Sağlıklı kişiler, tıpkı tüm canlılar gibi acıdan ve acı verme ihtimali olan durumlardan kaçınmayı tercih eder. Mazoşist kişilerde ise bu durumun tam tersidir.Mazoşist (Mazoşizm) Belirtileri Nelerdir?Mazoşizm belirtileri kişiden kişiye ve türüne göre farklılık gösterebilir. Bu tür durumlar genellikle karmaşık psikolojik faktörlere dayanarak oluşur.Mazoşizm belirtileri şöyle sıralanabilir: Fiziksel ya da duygusal acıyı deneyimlemekten zevk alma Stres, acı ya da zorlanma anlarında daha az negatif tepki verme Başarısızlığı tercih etme Otorite figürüne itaat etmeyi veya kontrol edilmeyi tercih etme İşkence davranışları sergileme Dışardan gelen yardımdan kaçınma ve kabul etmeme Fiziksel ya da ruhsal açıdan kendine zarar verme Başka insanlara güvenmeme ve bu konuda depresif davranma Olumsuz duygulara yoğunlaşma Güçlü bir terk edilme korkusu yaşamaMazoşist olan kişiler acıda zevk duydukları için bunu da hak ettiklerini düşünme eğilimindeler. Acı duyma esnasında vücutta salgılanan endorfin hormonu kendilerinin iyi hissetmesini sağlar.Mazoşizm Türleri Nelerdir?Mazoşizm dendiğinde insanların aklına genellikle cinsel mazoşizm gelse de, mazoşizmin cinsel olmayan başka türleri vardır. Mazoşizm türleri şöyle sıralanır:Cinsel MazoşizmKişinin, zarar görme, dövülme, ya da başka şekilde acı çekme eylemi ile ilgili yoğun bir biçimde istemesi olarak tanımlanır. Cinsel açıdan uyarıcı fantezilerin oluşması, cinsel dürtülerin görülmesi durumudur.Sosyal MazoşizmSosyal ortamdaki ilişkilerde küçük düşme, hor görülme ya da alay edilme gibi durumlardan haz duyma durumudur. Sosyo ekonomik düzeyi yüksek olmayan küçük yerlerde, islah evlerinde, göçmen kamplarında, uyuşturucu ortamlarında görülebilir. Kişi eninde sonunda zarar görecektir, canı acıyacaktır ve bilinç dışı olarak bunu yaşayacağı yerin ve zamanın kontrolünü kendisine kendisi zarar vererek ya da buna ortam sağlayarak elinde tutmaya çalışır.Fiziksel MazoşizmVücutta fiziksel anlamda oluşan acıdan keyif alma durumu olarak tanımlanan bir mazoşizm türüdür. Yakma, dövme ya da kendine zarar verme gibi davranışları içerir.Duygusal MazoşizmDuygusal anlamda acı çekmekten zevk alma durumu olarak tanımlanan duygusal mazoşizmde aldatılmak, küçük düşürülmek gibi durumlar yer alır. Kişi bu durumları yaşamaktan mutlu olur. Kendisini suçlu, değersiz, yetersiz, cezayı ve kötü muameleyi hak eden, çaresiz biri olarak görürler. Kendisine olan olumsuz davranışları kendi kaderi olarak görebilirler.İyicil MazoşizmZararsız kabul edilen mazoşizm türüdür. İnsanların korkacaklarını bildikleri halde lunapark oyuncaklarına binmeleri, yoğun baharatlı ya da acı yiyecekleri tüketmeleri ya da tehlikeli sporlara yönelmeleri gibi. Yani haz ve acı duyumu karşısında endorfin salgısının artış göstermesi bu davranışa neden olabilir.Mazoşizm Neden Olur?Mazoşizmin neden tam anlamıyla bilinmese de genellikle çocukluk çağında meydana gelen travmatik olaylardan kaynaklanır. Bunun yanında stres, aile ve arkadaş ortamı, çocuk istismarı, ailede akıl hastalığı öyküsü olması gibi durumlardan da mazoşizm oluşabilir. Mazoşizm nedenleri şöyle sıralanır:Çocukluk çağında yanlış yetiştirilmeÇocukluk döneminde anne ve baba tarafından sürekli olarak aşağılanan, azarlanan ve bunun sonucunda iyi davranılan çocuklarda travma meydana gelebilir. Bu da mazoşizme yatkınlığa neden olarak çocuğun bilinçaltına zarar verir. Yaşanan travmalarZaman içerisinde yaşanan yakınlık duyduğun birinden ayrılma, istismara maruz kalmak ve ailedeki huzursuzluk kişinin mazoşist biri olmasına neden olabilir. Bu gibi durumlar birikerek zamanla mazoşizmin temellerini oluşturur.İçsel yaşanan sorunlarKişinin yaşadığı acı ya da yaptığı bir durum sonucunda vicdan azabı çekmesi sonucunda mazoşizm meydana gelebilir. Bu durumda kişi travmatik olay yaşadıktan sonra yaşadığı suçluluk duygusunu beden olarak görerek rahatlama hissine kavuşabilir.Çevresel etkenlerÖzellikle ergenlik çağında yalnızlık duygusu, aileden yeterli ilgi görememek gibi durumlar kişinin mazoşist olmasına neden olabilir. Kişinin çocukluk döneminde görmezden gelinmesi, kendi bakımını erken yaşlarda öğrenmek zorunda bırakılması bu durum oluşmasına zemin hazırlar.Mazoşizm Kimlerde Görülür?Çocukluk ya da ergenlik çağında aile ya da çevre kaynaklı olarak travma geçirmiş kişilerde mazoşizm görülme olasılığı yüksektir. Bunun yanında erkeklerde mazoşizm saldırma eğilimine neden olarak sadist bir kişiliğe bürünmesine neden olabilir. Kadınlarda ise mazoşizm kurban rolünde görülerek ortaya çıkabilir.Mazoşizmin Tedavisi Nedir?Kişinin farkındalık içinde olması zordur. Ancak kadere veya çevreye bağladığı kendi davranış örüntülerindeki mazoistik durumları kabul ederse ve uzun süreli terapiye girerse düzelir. Mazoşizm tedavisinde ilaç tedavisi, davranışçı bilişsel terapi ve destekleyici psikanalitik tedavi yontemleri kullanılmaktadır. Ancak mazoistik tutumların kabul gördüğü ve kullanıldığı durumlarda bu rahatsızlığı olan kişilerin düzelmeyi istemeleri hayli zordur.Mazoşizm Hakkında Sık Sorulan SorularÇocuklarda mazoşizm nedir?Bir psikopatolojik tanısı olan ebeveyn (depresyon, duygudurum bozuklukları, şizofreni, madde kullanımı, ciddi öfke kontrol güçlüğü olan, kişilik bozukluğu olan gibi) tarafından büyütülmüş çocuklarda ortaya çıkabilir. Çocukken oldukça çaresiz, güçsüz durumlarda kaldıkları deneyimler yaşamış ve ani sorgulama, olumsuz tepkilere maruz kalan çocuklar; sadece canları yandığında, bir yerleri yaralandığında ebeveyn bakımı alabilmiş olabilirler.Mazoşizm ile sadizm arasındaki fark nedir?Sadizm başkasına acı vermekten keyif alma iken mazoşizm kendine acı yaşatmaktan mutluluk duyar. Sadist kişiler başlarına acı çektirirken mazoşistler kendileri acı çekmekten hoşlanır.Sadomazoşizm nedir? Sadomazoşist nedir?Mazoşizm, acı çekmekten keyif alma, sadist ise acı çektirmekten hoşlanma anlamını taşımaktadır. Sadomazoşizm acı çekmekten ve çektirmekten hoşlanmak anlamına gelir. Sadomazoşist de acı çekmek ve çektirmekten haz alan kişidir.Mazoşizm erkekler de mi kadınlarda mı daha sık görülür?Mazoşizm kadılarda daha sık görülür. Mazoşist kişi genellikle boyun eğdiği kişiyi fazlasıyla yüceltir. Onu güçlü, kendini koruyan, güçlü ve her şeyi yapabilir olarak görür. Onun yokluğu kişiyi canının acımasından çok daha fazla korkutur. Onun yönlendiriciliği ve güvencesi altında onun bir parçası olarak yaşar. Özellikle şiddet gören, istismar edilen kadınların, kendilerine eziyet edip kullanan partnerlerine bağlı kalmaları, ayrılamamaları bu durumla ilgilidir.Mazoşist birisinin intihar eğilimi olur mu?Genellikle kendine zarar verme ve kendini zor durumlara sokma varoluşsal bir ruhsal savunma olduğundan kişiyi intihardan korur. Depresyonun yoğun olduğundaki kendine zarar verme veya ağır narsistik üzüntülerde görülen kendine zarar verme davranışları intiharla sonuçlanabilir. Gençlerde faça atma denilen vücudunu kesme ile intihar düşüncesi ile yapılan tereddüt kesileri aynı şey değildir. Kendine faça atarak, camla çizerek, yara kabuğu kazıyarak, tırnaklarını batırarak, kendini ısırarak zarar verme aslında intiharla sonuçlanmaz. Ancak bu davranışları yapan gençlerde intihar eylemleri daha sık görülür. Bu nedenle bu tür davranışı olan kişiler ciddiye alınmalı ve fark edince psikiyayrist tarafından acil olarak değerlendirilmelidir, altında yatan duygu ve edimler anlaşılmalıdır.
Mazoşist Nedir?Mazoşizm, fiziksel ve ruhsal olarak acı çekmeyi seven ve bundan zevk alan kişileri tanımlayan bir hastalıktır. Mazoşist kişiler bilinçli olarak kendilerine zarar verip, bundan zevk duyar ancak bu durum travmaya ve dolayısı ile psikolojik problemlerin oluşmasına neden olur.Çoğunlukla çocukluk çağında travma yaşamış olan kişilerde mazoşizm görülür. Sağlıklı kişiler, tıpkı tüm canlılar gibi acıdan ve acı verme ihtimali olan durumlardan kaçınmayı tercih eder. Mazoşist kişilerde ise bu durumun tam tersidir.Mazoşist (Mazoşizm) Belirtileri Nelerdir?Mazoşizm belirtileri kişiden kişiye ve türüne göre farklılık gösterebilir. Bu tür durumlar genellikle karmaşık psikolojik faktörlere dayanarak oluşur.Mazoşizm belirtileri şöyle sıralanabilir:Mazoşist olan kişiler acıda zevk duydukları için bunu da hak ettiklerini düşünme eğilimindeler. Acı duyma esnasında vücutta salgılanan endorfin hormonu kendilerinin iyi hissetmesini sağlar.Mazoşizm Türleri Nelerdir?Mazoşizm dendiğinde insanların aklına genellikle cinsel mazoşizm gelse de, mazoşizmin cinsel olmayan başka türleri vardır. Mazoşizm türleri şöyle sıralanır:Cinsel MazoşizmKişinin, zarar görme, dövülme, ya da başka şekilde acı çekme eylemi ile ilgili yoğun bir biçimde istemesi olarak tanımlanır. Cinsel açıdan uyarıcı fantezilerin oluşması, cinsel dürtülerin görülmesi durumudur.Sosyal MazoşizmSosyal ortamdaki ilişkilerde küçük düşme, hor görülme ya da alay edilme gibi durumlardan haz duyma durumudur. Sosyo ekonomik düzeyi yüksek olmayan küçük yerlerde, islah evlerinde, göçmen kamplarında, uyuşturucu ortamlarında görülebilir. Kişi eninde sonunda zarar görecektir, canı acıyacaktır ve bilinç dışı olarak bunu yaşayacağı yerin ve zamanın kontrolünü kendisine kendisi zarar vererek ya da buna ortam sağlayarak elinde tutmaya çalışır.Fiziksel MazoşizmVücutta fiziksel anlamda oluşan acıdan keyif alma durumu olarak tanımlanan bir mazoşizm türüdür. Yakma, dövme ya da kendine zarar verme gibi davranışları içerir.Duygusal MazoşizmDuygusal anlamda acı çekmekten zevk alma durumu olarak tanımlanan duygusal mazoşizmde aldatılmak, küçük düşürülmek gibi durumlar yer alır. Kişi bu durumları yaşamaktan mutlu olur. Kendisini suçlu, değersiz, yetersiz, cezayı ve kötü muameleyi hak eden, çaresiz biri olarak görürler. Kendisine olan olumsuz davranışları kendi kaderi olarak görebilirler.İyicil MazoşizmZararsız kabul edilen mazoşizm türüdür. İnsanların korkacaklarını bildikleri halde lunapark oyuncaklarına binmeleri, yoğun baharatlı ya da acı yiyecekleri tüketmeleri ya da tehlikeli sporlara yönelmeleri gibi. Yani haz ve acı duyumu karşısında endorfin salgısının artış göstermesi bu davranışa neden olabilir.Mazoşizm Neden Olur?Mazoşizmin neden tam anlamıyla bilinmese de genellikle çocukluk çağında meydana gelen travmatik olaylardan kaynaklanır. Bunun yanında stres, aile ve arkadaş ortamı, çocuk istismarı, ailede akıl hastalığı öyküsü olması gibi durumlardan da mazoşizm oluşabilir. Mazoşizm nedenleri şöyle sıralanır:Çocukluk çağında yanlış yetiştirilmeÇocukluk döneminde anne ve baba tarafından sürekli olarak aşağılanan, azarlanan ve bunun sonucunda iyi davranılan çocuklarda travma meydana gelebilir. Bu da mazoşizme yatkınlığa neden olarak çocuğun bilinçaltına zarar verir. Yaşanan travmalarZaman içerisinde yaşanan yakınlık duyduğun birinden ayrılma, istismara maruz kalmak ve ailedeki huzursuzluk kişinin mazoşist biri olmasına neden olabilir. Bu gibi durumlar birikerek zamanla mazoşizmin temellerini oluşturur.İçsel yaşanan sorunlarKişinin yaşadığı acı ya da yaptığı bir durum sonucunda vicdan azabı çekmesi sonucunda mazoşizm meydana gelebilir. Bu durumda kişi travmatik olay yaşadıktan sonra yaşadığı suçluluk duygusunu beden olarak görerek rahatlama hissine kavuşabilir.Çevresel etkenlerÖzellikle ergenlik çağında yalnızlık duygusu, aileden yeterli ilgi görememek gibi durumlar kişinin mazoşist olmasına neden olabilir. Kişinin çocukluk döneminde görmezden gelinmesi, kendi bakımını erken yaşlarda öğrenmek zorunda bırakılması bu durum oluşmasına zemin hazırlar.Mazoşizm Kimlerde Görülür?Çocukluk ya da ergenlik çağında aile ya da çevre kaynaklı olarak travma geçirmiş kişilerde mazoşizm görülme olasılığı yüksektir. Bunun yanında erkeklerde mazoşizm saldırma eğilimine neden olarak sadist bir kişiliğe bürünmesine neden olabilir. Kadınlarda ise mazoşizm kurban rolünde görülerek ortaya çıkabilir.Mazoşizmin Tedavisi Nedir?Kişinin farkındalık içinde olması zordur. Ancak kadere veya çevreye bağladığı kendi davranış örüntülerindeki mazoistik durumları kabul ederse ve uzun süreli terapiye girerse düzelir. Mazoşizm tedavisinde ilaç tedavisi, davranışçı bilişsel terapi ve destekleyici psikanalitik tedavi yontemleri kullanılmaktadır. Ancak mazoistik tutumların kabul gördüğü ve kullanıldığı durumlarda bu rahatsızlığı olan kişilerin düzelmeyi istemeleri hayli zordur.Mazoşizm Hakkında Sık Sorulan SorularÇocuklarda mazoşizm nedir?Bir psikopatolojik tanısı olan ebeveyn (depresyon, duygudurum bozuklukları, şizofreni, madde kullanımı, ciddi öfke kontrol güçlüğü olan, kişilik bozukluğu olan gibi) tarafından büyütülmüş çocuklarda ortaya çıkabilir. Çocukken oldukça çaresiz, güçsüz durumlarda kaldıkları deneyimler yaşamış ve ani sorgulama, olumsuz tepkilere maruz kalan çocuklar; sadece canları yandığında, bir yerleri yaralandığında ebeveyn bakımı alabilmiş olabilirler.Mazoşizm ile sadizm arasındaki fark nedir?Sadizm başkasına acı vermekten keyif alma iken mazoşizm kendine acı yaşatmaktan mutluluk duyar. Sadist kişiler başlarına acı çektirirken mazoşistler kendileri acı çekmekten hoşlanır.Sadomazoşizm nedir? Sadomazoşist nedir?Mazoşizm, acı çekmekten keyif alma, sadist ise acı çektirmekten hoşlanma anlamını taşımaktadır. Sadomazoşizm acı çekmekten ve çektirmekten hoşlanmak anlamına gelir. Sadomazoşist de acı çekmek ve çektirmekten haz alan kişidir.Mazoşizm erkekler de mi kadınlarda mı daha sık görülür?Mazoşizm kadılarda daha sık görülür. Mazoşist kişi genellikle boyun eğdiği kişiyi fazlasıyla yüceltir. Onu güçlü, kendini koruyan, güçlü ve her şeyi yapabilir olarak görür. Onun yokluğu kişiyi canının acımasından çok daha fazla korkutur. Onun yönlendiriciliği ve güvencesi altında onun bir parçası olarak yaşar. Özellikle şiddet gören, istismar edilen kadınların, kendilerine eziyet edip kullanan partnerlerine bağlı kalmaları, ayrılamamaları bu durumla ilgilidir.Mazoşist birisinin intihar eğilimi olur mu?Genellikle kendine zarar verme ve kendini zor durumlara sokma varoluşsal bir ruhsal savunma olduğundan kişiyi intihardan korur. Depresyonun yoğun olduğundaki kendine zarar verme veya ağır narsistik üzüntülerde görülen kendine zarar verme davranışları intiharla sonuçlanabilir. Gençlerde faça atma denilen vücudunu kesme ile intihar düşüncesi ile yapılan tereddüt kesileri aynı şey değildir. Kendine faça atarak, camla çizerek, yara kabuğu kazıyarak, tırnaklarını batırarak, kendini ısırarak zarar verme aslında intiharla sonuçlanmaz. Ancak bu davranışları yapan gençlerde intihar eylemleri daha sık görülür. Bu nedenle bu tür davranışı olan kişiler ciddiye alınmalı ve fark edince psikiyayrist tarafından acil olarak değerlendirilmelidir, altında yatan duygu ve edimler anlaşılmalıdır. | 6,089 |
490 | Hastalıklar | Megaloblastik Anemi | Megaloblastik anemi, kırmızı kan hücrelerinin çok büyük olması ve bu hücre sayılarının azalmasıyla ortaya çıkan makrositik anemi türüdür. En yaygın nedenleri B12 vitamini ve folik asit eksikliğidir. Kırmızı kan hücreleri normal bir şekilde gelişim gösterebilmek için bu vitaminlere ihtiyaç duyar. Eksikliği durumunda ise hücreler kemik iliğinde büyüme göstererek tam olarak olgunlaşma gösteremezler. Bu da hem sayılarında azalmaya hem işlevlerin bozulmasına neden olur. Vitamin eksikliklerinin giderilmesiyle tedavi edilebilir.Megaloblastik anemi, kırmızı kan hücrelerinin çok büyük olması ve bu hücre sayılarının azalmasıyla ortaya çıkan makrositik anemi türüdür. En yaygın nedenleri B12 vitamini ve folik asit eksikliğidir. Kırmızı kan hücreleri normal bir şekilde gelişim gösterebilmek için bu vitaminlere ihtiyaç duyar. Eksikliği durumunda ise hücreler kemik iliğinde büyüme göstererek tam olarak olgunlaşma gösteremezler. Bu da hem sayılarında azalmaya hem işlevlerin bozulmasına neden olur. Vitamin eksikliklerinin giderilmesiyle tedavi edilebilir.
Megaloblastik Anemi Nedir?Megaloblastik anemi, B12 vitamini ve folik asit eksikliği sonucunda kırmızı kan hücrelerinin yeterli oranda olgunlaşmaması nedeniyle görülen anemi türüdür. DNA sentezinde önemli role sahip olan bu vitaminlerin eksikliği durumunda bozukluklar meydana gelebilir. B12 ve folik asit eksikliği yaşanması sonucunda kırmızı kan hücrelerinin olgunlaşmamasına bağlı olarak dokular ve organlı yeterli miktarda oksijen alamayabilir. Megaloblastik anemi tedavi edilmediği durumda ise B12 vitamin eksikliğine bağlı olarak denge problemleri, karıncalanma ve hafıza kaybı görülebilir.Megaloblastik Anemi Belirtileri Nelerdir?Megaloblastik anemi belirtileri halsizlik, soluk bir görünüm, iştahsızlık ve nefes darlığı gibi belirtilerle kendini gösterir. Bunun yanında ishal ve baş dönmesi gibi durumlar da megaloblastik anemi belirtileri arasında yer alır. Megaloblastik anemi belirtileri şöyle sıralanabilir: Yorgunluk hali Kas güçsüzlüğü Soluk bir cilt Nefes darlığı (dispne) Halsizlik Baş dönmesi veya sersemlik hissi Eller ve ayaklarda karıncalanma Dil üzerinde pürüzsüzlük ya da hassasiyet Konsantrasyon güçlüğüB12 eksikliği nedeniyle görülen megaloblastik anemi, sinirlerin etkilenmesine neden olarak his kaybı, karıncalanma ve kaslarda güçsüzlüğü sebebiyet verir.Çocuklarda megaloblastik aneminin belirtileri nelerdir?Megaloblastik anemi belirtileri çocukların sağlık durumuna göre farklılık gösterebilir. Genel olarak megaloblastik anemi belirtileri şöyle sıralanabilir: İştahın azalması durumu Enerji eksikliği Sinirlilik hali Ciltte solukluk Enerji eksikliği veya yorgunluk İshal veya kabızlık Yürümede güçlük çekme El ve ayaklarda uyuşma veya karıncalanma Ayakta dururken ya da hareket halindeyken baş dönmesi Konsantrasyon güçlüğü Nefes darlığı Diş eti kanamasıMegaloblastik Anemi Neden Olur?Megaloblastik anemi, B12 vitamini ve folik asit vücutta eksik olmasından dolayı ortaya çıkar. B12 vitamin eksikliği ve folik asit eksikliğine bağlı olarak bu anemi türü meydana gelir. Bu vitaminlerin eksikliği, kırmızı kan hücrelerinin düzgün olarak olgunlaşamamasına ve kemik iliğinde ise anormal derecede büyük, işlevsiz hücreler (megaloblastlar) oluşmasına sebep olur. İşte megaloblastik aneminin başlıca nedenleri şöyle açıklanabilir:B12 vitamini eksikliğiB12 eksikliği, özellikle vejeteryanlarda, çölyak hastalığı, Crohn hastalığı veya mide ameliyatları gibi sindirim sistemi bozuklukları durumunda ortaya çıkabilir. B12 vitamini hayvansal gıdalarda yer aldığından veganlarda da ortaya çıkabilir.Folat eksikliğiFolat (folik asit), özellikle yeşil yapraklı sebzelerde, narenciyede ve baklagillerde bulunur. Hamilelik ve emzirme döneminde kişi folata ihtiyaç duyabilir. Bu dönemlerde yeterli folat alınmadığı durumda megaloblastik anemi gelişebilir. Aşırı alkol tüketimi de folat emilimini ve kullanımını engelleyen durumlar arasındadır.Genetik faktörlerGenetik hastalıklar vücudun B12 vitamini veya folatı uygun şekilde kullanmasını zorlaştıran bir durum olarak bilinir. Bazı kalıtsal enzim eksiklikleri durumunda megaloblastik anemi gelişimine neden olabilir.Bağırsak ve mide problemleriMidenin bir kısmının alınması olarak bilinen gastrektomi, B12 vitaminin vücutta azalmasına neden olabilir. Bunun yanında ince bağırsakta emilim bozukluklarına neden olarak vitamin eksikliklerine yol açabilir.Megaloblastik Anemi Teşhisi Nasıl Olur?Megaloblastik anemi teşhisi, tam kan sayımı ve kemik iliği incelemesini içerebilir. Doktor, kişinin belirtileri, tıbbi geçmişini inceledikten sonra bazı testlerin uygulanmasını isteyebilir. Megaloblastik teşhisinde kullanılan yöntemler şöyle sıralanır: Tam kan sayımı sayesinde kırmızı kan hücresi sayısı belirlenir. Hemoglobin düzeyinin düşük olması anemiyi işaret eder. Periferik (dijital morfoloji) testi sayesinde kan hücreleri mikroskop altında incelenerek hücrelerin şekli ve büyüklüğü kontrol edilir. B12 vitamini ve folat düzeylerini ölçen test uygulanır. Kemik iliği incelemesi ile kemik iliğinde büyük ve olgunlaşmamış hücreler görülür.Bu testlerin sonuçlarına dayanarak, megaloblastik anemi tanısı konulabilir. B12 vitamini veya folat eksikliği görülmesi durumunda ise kişiye takviyelere başlanır.Megaloblastik Anemi Tedavisi Nasıl Yapılır?Megaloblastik anemi tedavisi, teşhisin ardında kişideki vitamin eksiklikleri belirlenerek yerine konulmasını içerir. B12 vitamini ve folik asit eksikliğini gidermeye yönelik olarak tedaviler belirlenir. Megaloblastik anemi tedavisi için şu yöntemlerden yararlanılabilir: Kişide B12 eksikliği görülüyorsa takviye verilebilir. Folik asit eksikliğine bağlı megaloblastik anemide, ise folik asit takviyesi verilir. Kişinin folat açısından zengin gıdalar (yeşil yapraklı sebzeler, baklagiller, narenciye) tüketilmesi önerilir. Pernisiyöz anemiye bağlı B12 emilim bozukluğu durumunda kişiye B12 enjeksiyonları gerekebilir. Çölyak veya crohn hastalığı gibi bağırsak hastalıkları varsa, bu hastalıkların tedavisi vitamin emiliminin düzelmesini sağlanabilir. Eksik vitaminlerin yerine konulmasının yanı sıra, dengeli bir diyet önerilir.Tedaviye erken başlandığı durumda megaloblastik anemi tamamen tedavi edilebilir ve çoğu kişi normal sağlık durumuna döner. Ancak tedavi geciktiği durumda, özellikle B12 eksikliğine bağlı sinir sistemi hasarları kalıcı olabilir.Megaloblastik Anemi Hakkında Sık Sorulan SorularMegaloblastik anemi hangi vitamin eksikliğinde görülür? Megaloblastik anemi, B12 ve folik asit eksikliği durumunda kişiyi etkileyen bir durumdur. Bu vitaminlerin eksik olması megaloblastik anemiye neden olur.Megalooblastik anemi sonucu ne olur?Megaloblastik anemi, B12 vitamini ve folik asit eksikliği sonucu meydana gelen bir anemi türüdür. Bu iki vitamin DNA sentezin önemli bir role sahiptir. Bu sebep bozukluk görülmesi durumunda vücutta megaloblastik değişiklikler ortaya çıkar.
Megaloblastik Anemi Nedir?Megaloblastik anemi, B12 vitamini ve folik asit eksikliği sonucunda kırmızı kan hücrelerinin yeterli oranda olgunlaşmaması nedeniyle görülen anemi türüdür. DNA sentezinde önemli role sahip olan bu vitaminlerin eksikliği durumunda bozukluklar meydana gelebilir. B12 ve folik asit eksikliği yaşanması sonucunda kırmızı kan hücrelerinin olgunlaşmamasına bağlı olarak dokular ve organlı yeterli miktarda oksijen alamayabilir. Megaloblastik anemi tedavi edilmediği durumda ise B12 vitamin eksikliğine bağlı olarak denge problemleri, karıncalanma ve hafıza kaybı görülebilir.Megaloblastik Anemi Belirtileri Nelerdir?Megaloblastik anemi belirtileri halsizlik, soluk bir görünüm, iştahsızlık ve nefes darlığı gibi belirtilerle kendini gösterir. Bunun yanında ishal ve baş dönmesi gibi durumlar da megaloblastik anemi belirtileri arasında yer alır. Megaloblastik anemi belirtileri şöyle sıralanabilir:B12 eksikliği nedeniyle görülen megaloblastik anemi, sinirlerin etkilenmesine neden olarak his kaybı, karıncalanma ve kaslarda güçsüzlüğü sebebiyet verir.Çocuklarda megaloblastik aneminin belirtileri nelerdir?Megaloblastik anemi belirtileri çocukların sağlık durumuna göre farklılık gösterebilir. Genel olarak megaloblastik anemi belirtileri şöyle sıralanabilir:Megaloblastik Anemi Neden Olur?Megaloblastik anemi, B12 vitamini ve folik asit vücutta eksik olmasından dolayı ortaya çıkar. B12 vitamin eksikliği ve folik asit eksikliğine bağlı olarak bu anemi türü meydana gelir. Bu vitaminlerin eksikliği, kırmızı kan hücrelerinin düzgün olarak olgunlaşamamasına ve kemik iliğinde ise anormal derecede büyük, işlevsiz hücreler (megaloblastlar) oluşmasına sebep olur. İşte megaloblastik aneminin başlıca nedenleri şöyle açıklanabilir:B12 vitamini eksikliğiB12 eksikliği, özellikle vejeteryanlarda, çölyak hastalığı, Crohn hastalığı veya mide ameliyatları gibi sindirim sistemi bozuklukları durumunda ortaya çıkabilir. B12 vitamini hayvansal gıdalarda yer aldığından veganlarda da ortaya çıkabilir.Folat eksikliğiFolat (folik asit), özellikle yeşil yapraklı sebzelerde, narenciyede ve baklagillerde bulunur. Hamilelik ve emzirme döneminde kişi folata ihtiyaç duyabilir. Bu dönemlerde yeterli folat alınmadığı durumda megaloblastik anemi gelişebilir. Aşırı alkol tüketimi de folat emilimini ve kullanımını engelleyen durumlar arasındadır.Genetik faktörlerGenetik hastalıklar vücudun B12 vitamini veya folatı uygun şekilde kullanmasını zorlaştıran bir durum olarak bilinir. Bazı kalıtsal enzim eksiklikleri durumunda megaloblastik anemi gelişimine neden olabilir.Bağırsak ve mide problemleriMidenin bir kısmının alınması olarak bilinen gastrektomi, B12 vitaminin vücutta azalmasına neden olabilir. Bunun yanında ince bağırsakta emilim bozukluklarına neden olarak vitamin eksikliklerine yol açabilir.Megaloblastik Anemi Teşhisi Nasıl Olur?Megaloblastik anemi teşhisi, tam kan sayımı ve kemik iliği incelemesini içerebilir. Doktor, kişinin belirtileri, tıbbi geçmişini inceledikten sonra bazı testlerin uygulanmasını isteyebilir. Megaloblastik teşhisinde kullanılan yöntemler şöyle sıralanır:Bu testlerin sonuçlarına dayanarak, megaloblastik anemi tanısı konulabilir. B12 vitamini veya folat eksikliği görülmesi durumunda ise kişiye takviyelere başlanır.Megaloblastik Anemi Tedavisi Nasıl Yapılır?Megaloblastik anemi tedavisi, teşhisin ardında kişideki vitamin eksiklikleri belirlenerek yerine konulmasını içerir. B12 vitamini ve folik asit eksikliğini gidermeye yönelik olarak tedaviler belirlenir. Megaloblastik anemi tedavisi için şu yöntemlerden yararlanılabilir:Tedaviye erken başlandığı durumda megaloblastik anemi tamamen tedavi edilebilir ve çoğu kişi normal sağlık durumuna döner. Ancak tedavi geciktiği durumda, özellikle B12 eksikliğine bağlı sinir sistemi hasarları kalıcı olabilir.Megaloblastik Anemi Hakkında Sık Sorulan SorularMegaloblastik anemi hangi vitamin eksikliğinde görülür? Megaloblastik anemi, B12 ve folik asit eksikliği durumunda kişiyi etkileyen bir durumdur. Bu vitaminlerin eksik olması megaloblastik anemiye neden olur.Megalooblastik anemi sonucu ne olur?Megaloblastik anemi, B12 vitamini ve folik asit eksikliği sonucu meydana gelen bir anemi türüdür. Bu iki vitamin DNA sentezin önemli bir role sahiptir. Bu sebep bozukluk görülmesi durumunda vücutta megaloblastik değişiklikler ortaya çıkar. | 4,173 |
491 | Hastalıklar | Meme Enfeksiyonu | Meme enfeksiyonu genellikle emzirme dönemindeki annelerde görülmektedir ancak diyabet (şeker hastalığı), mantar enfeksiyonları, kanser ve sigara kullanımı gibi nedenlerle de ortaya çıkabilmektedir. Ciltte kızarıklık, şişme, meme dokusunda - koltuk altında ele gelen kitle, ateş, meme başından veya ciltten akıntı ve ağrı gibi şikayetlere neden olan meme enfeksiyonunu tedavi edilmezse ciddi sorunlara yol açabilmektedir. Memorial Ataşehir Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü’nden Doç. Dr. Ömer Uslukaya, meme enfeksiyonu ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.Meme enfeksiyonu genellikle emzirme dönemindeki annelerde görülmektedir ancak diyabet (şeker hastalığı), mantar enfeksiyonları, kanser ve sigara kullanımı gibi nedenlerle de ortaya çıkabilmektedir. Ciltte kızarıklık, şişme, meme dokusunda - koltuk altında ele gelen kitle, ateş, meme başından veya ciltten akıntı ve ağrı gibi şikayetlere neden olan meme enfeksiyonunu tedavi edilmezse ciddi sorunlara yol açabilmektedir. Memorial Ataşehir Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü’nden Doç. Dr. Ömer Uslukaya, meme enfeksiyonu ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.
Meme enfeksiyonu nedir?Meme enfeksiyonu, hastalık potansiyeli taşıyan mikrop, virüs veya kronik hastalıkların meme dokusuna bulaşması ve etkileşime girmesi ile gelişir. Meme enfeksiyonu genellikle emziren kadınlarda görülmekle birlikte emzirme harici nedenleri de bulunmaktadır.Meme enfeksiyonu nedenleri nelerdir?Meme enfeksiyonunun nedenlerini emzirmeye bağı nedenler ve diğer nedenler olarak ikiye ayırabilir.Laktasyonel yani emzirmeye bağlı meme enfeksiyonu nedenlerNormalde deri insan vücudunu tüm enfeksiyonlara karşı koruyan en önemli kalkanlardan biridir. Ancak doğumdan sonra emzirmeyle birlikte bu kalkanda, meme kanallarında genişleme ve çatlaklara bağlı zayıf alanlar oluşur. Bu çatlak ve kanallar meme dokusunda enfeksiyon gelişmesine yatkınlık oluşturur. En sık doğum sonrası ilk 3 ayda gözlenir ve memenin üst dış kadranı olarak tanımlanan koltuk altına doğru olan bölgelerde gözlenir. Meme enfeksiyonu genellikle bebeğin ağzından kaynaklanır. Bunun yanı sıra; Kişisel hijyenin tam sağlanamaması Aşırı terleme Sentetik ve dar kıyafetlerin kullanılması Annenin diyabet gibi kronik hastalıkları da meme enfeksiyonu nedenleri arasında sayılabilir.Emzirme dışı nedenler Meme enfeksiyonu emzirme dışı nedenlerden de kaynaklanabilir. Diyabet (şeker hastalığı) meme enfeksiyonu nedeni olabilmektedir. Mantar enfeksiyonları meme enfeksiyonuna zemin hazırlayabilir. Kanser Sigara kullanımı gibi nedenler meme enfeksiyonu nedenleri arasında sayılabilir.Kronik meme enfeksiyonu emzirmeyen kadınlar arasında da görülebilir. Menopoz sonrası dönemdeki kadınlarda meme enfeksiyonları gelişebilir. Vücuttaki hormonal değişiklikler, süt kanallarının ölü deri hücreleri ve artıklarla tıkanmasına neden olabilir. Bu tıkanmış kanallar memeyi bakteriyel enfeksiyona daha açık hale getirebilir.Meme enfeksiyonu belirtileri nelerdir?Meme enfeksiyonu hastaları tipik olarak aşağıdaki bulgulardan bir veya birkaçı ile hastaneye başvurmaktadır; Ciltte kızarıklık meme enfeksiyonu belirtisi olabilir. Memede şişme meme enfeksiyonu belirtileri arasındadır. Meme dokusunda - koltuk altında ele gelen kitle meme enfeksiyonu kaynaklı gelişebilir. Memede hassasiyet meme enfeksiyonu belirtisi olabilir. Ateş Ciltte ısı artışı Meme başından veya ciltten akıntı AğrıMeme enfeksiyonu nasıl teşhis edilir?Meme enfeksiyon tanısının köşe taşı dikkatli bir klinik muayenedir. Muayenedeki bulgular kitle, kızarıklık, cilt ısı artışı, cilt kalınlaşması ve hassasiyet olabilir. Şüphelenilen meme enfeksiyonu hastalarında ultrason apse varlığı veya yokluğu için muayeneye katkı sağlayan faydalı bir uygulamadır. Ultrason görüntüleme yöntemi altta yatan meme apsesini saptamada yüksek hassasiyete sahiptir. Bazı durumlarda tanı amacıyla mamografi ve meme için Manyetik Rezonans (MR) gibi diğer radyolojik görüntüleme yöntemlerine de başvurulabilir.Meme enfeksiyonu tedavisi nasıldır?Meme enfeksiyonu tedavisinde genel olarak şu yöntemler kullanılmaktadır. İlaç ve antibiyotik tedavisi. Meme enfeksiyonu tedavisinde 10 - 14 günlük antibiyotik tedavisi genellikle bu tür enfeksiyonlar için en etkili tedavi şeklidir. Birçok hasta 2-3 gün içinde rahatlama hissetmektedir. Enfeksiyonun tekrarlanmamasını sağlamak için tüm ilaçları reçete edildiği şekilde kullanmak önemlidir. Aynı süreçte doktorun tavsiye edeceği ağrı kesiciler kullanılabilir. Kullanılan antibiyotiğin bebekte yan etkisi olmayacak bir gruptan olması gerekmektedir. Tedavi sırasında sigara kullanımına ara verilmelidir. Sigara kullanımı enfeksiyon bölgesine giden kan akımını azaltacağı için tedavinin etkisini azaltabilmektedir. Ultrason değerlendirmesinde memede apse oluşumu belirlenirse apsenin cerrahi boşaltılması gerekmektedir. Apsenin boşaltılması enfeksiyonun daha iyileşmesine olanak sağlamaktadır. Bu süreçte anne adayı emzirmeye devam edebilir. Ancak doktordan apse bakımıyla ilgili bilgi alarak hareket etmek önemlidir. Tedaviye dirençli meme enfeksiyonlarında sorunlu bölgeden kültür alınarak antibiyotik testi yapılmalıdır. Bazı durumlarda enfeksiyon zemininde meme kanseri bulunabilir; bu nedenle enfeksiyon tedavi edildikten 3-4 hafta sonra tekrar ultrason ile kontrol etmek gerekir hatta gerekirse diğer görüntüleme yöntemleri kullanılabilir.Meme enfeksiyonu hakkında sık sorulan sorular Meme enfeksiyonu için risk faktörleri nelerdir? Ağrıyan veya çatlamış meme uçları meme enfeksiyonu gelişmesine zemin hazırlayabilir. Ancak meme cildinde her hangi bir bozulma olmadan da meme enfeksiyonu gelişebilmektedir . Memede süt akışını engelleyecek şekilde iç çamaşırı kullanımı meme enfeksiyonu riskini artırabilir. Yanlış emzirme Aşırı yorgunluk, stres, uykusuzluk gibi nedenlerden bağışıklık sisteminin zayıflaması meme enfeksiyonu riskini artırabilir. Sigara kullanımıMeme enfeksiyonu evde nasıl tedavi edilir? Meme enfeksiyonu yaşayan kadın emzirme dönemindeyse bebeğini emzirmeye devam etmelidir. Emzirme işleminden sonra pompa yardımı ile memedeki süt boşaltılmalıdır. Memeye sıcak kompres ile masaj uygulanabilir. Süt akışını yavaşlatabileceğinden emzirmeden hemen önce buz paketleri kullanmaktan kaçınılmalıdır. Bol su tüketilerek dengeli beslenmeye özen gösterilmelidir. Memeyi destekleyici iç çamaşırları kullanılmalıdır.Emzirme meme enfeksiyonuna neden olur mu?Emzirme meme enfeksiyonuna neden olmamaktadır.Emzirme döneminde enfeksiyon anne sütüne geçer mi?Meme enfeksiyonu olduğu dönemlerde annenin emzirmeye devam etmesinde bir sakınca bulunmamaktadır. Ancak enfeksiyon sonucu apse oluştuğu durumlarda annenin diğer memeden bebeğini emzirmesi daha sağlıklıdır.Meme enfeksiyonunun cerrahi tedavisi var mıdır?Meme enfeksiyonunun apseye neden olduğu durumlarda cerrahi işlem ile müdahale edilebilir. Lokal anestezik enjeksiyondan sonra doktor, bir iğne ve şırınga ile aspire ederek veya küçük bir kesi kullanarak apse boşaltılabilir. Nadir de olsa apsenin derin olması halinde ameliyathane de drenaj yapılabilir.Meme enfeksiyonu kansere neden olur mu?Meme enfeksiyonu kansere neden olmamaktadır. Ancak meme enfeksiyonu belirtileri nadir gözüken inflamatuar meme kanseri ile ilişkili olabilmektedir. İnflamatuar meme kanserinde meme derisindeki lenfatik damarları tıkayarak sıcak ve dokunulduğunda ağrılı kırmızı, şişmiş bir cilde neden olabilir. Diğer meme kanseri türlerinden farklı olarak, inflamatuar meme kanserli hastalarda memede kitle oluşmamaktadır. Bu durum genellikle meme enfeksiyonu ile karıştırılır.Meme enfeksiyonu tedavi edilmezse ne olur?Memede enfeksiyonu zamanında ve yeterli şekilde tedavi edilemezse daha ciddi sorunlara yol açabilmektedir. Meme enfeksiyonu sonucu apse gelişmişse cerrahi müdahale ile apse boşaltılmalıdır. Tedavinin geciktiği ya da hiç yapılmadığı durumlarda apse kendisi açılabilmek için doku içinde ilerleyen yollar oluşturabilir. Bu aşamada sona apse açılsa bile bu yollar içinde saklanan bakteriler tekrarlayan enfeksiyonlara neden olabilmektedir. Yılda 3-4 kez gelişen enfeksiyon nadir de olsa tüm memeyi sarabilir. Tekrarlayan cerrahi girişimler sonucu memenin estetik yapısı ciddi şekilde bozulmalar yaşanabilir.
Meme enfeksiyonu nedir?Meme enfeksiyonu, hastalık potansiyeli taşıyan mikrop, virüs veya kronik hastalıkların meme dokusuna bulaşması ve etkileşime girmesi ile gelişir. Meme enfeksiyonu genellikle emziren kadınlarda görülmekle birlikte emzirme harici nedenleri de bulunmaktadır.Meme enfeksiyonu nedenleri nelerdir?Meme enfeksiyonunun nedenlerini emzirmeye bağı nedenler ve diğer nedenler olarak ikiye ayırabilir.Laktasyonel yani emzirmeye bağlı meme enfeksiyonu nedenlerNormalde deri insan vücudunu tüm enfeksiyonlara karşı koruyan en önemli kalkanlardan biridir. Ancak doğumdan sonra emzirmeyle birlikte bu kalkanda, meme kanallarında genişleme ve çatlaklara bağlı zayıf alanlar oluşur. Bu çatlak ve kanallar meme dokusunda enfeksiyon gelişmesine yatkınlık oluşturur. En sık doğum sonrası ilk 3 ayda gözlenir ve memenin üst dış kadranı olarak tanımlanan koltuk altına doğru olan bölgelerde gözlenir. Meme enfeksiyonu genellikle bebeğin ağzından kaynaklanır. Bunun yanı sıra;Emzirme dışı nedenlerKronik meme enfeksiyonu emzirmeyen kadınlar arasında da görülebilir. Menopoz sonrası dönemdeki kadınlarda meme enfeksiyonları gelişebilir. Vücuttaki hormonal değişiklikler, süt kanallarının ölü deri hücreleri ve artıklarla tıkanmasına neden olabilir. Bu tıkanmış kanallar memeyi bakteriyel enfeksiyona daha açık hale getirebilir.Meme enfeksiyonu belirtileri nelerdir?Meme enfeksiyonu hastaları tipik olarak aşağıdaki bulgulardan bir veya birkaçı ile hastaneye başvurmaktadır;Meme enfeksiyonu nasıl teşhis edilir?Meme enfeksiyon tanısının köşe taşı dikkatli bir klinik muayenedir. Muayenedeki bulgular kitle, kızarıklık, cilt ısı artışı, cilt kalınlaşması ve hassasiyet olabilir. Şüphelenilen meme enfeksiyonu hastalarında ultrason apse varlığı veya yokluğu için muayeneye katkı sağlayan faydalı bir uygulamadır. Ultrason görüntüleme yöntemi altta yatan meme apsesini saptamada yüksek hassasiyete sahiptir. Bazı durumlarda tanı amacıyla mamografi ve meme için Manyetik Rezonans (MR) gibi diğer radyolojik görüntüleme yöntemlerine de başvurulabilir.Meme enfeksiyonu tedavisi nasıldır?Meme enfeksiyonu tedavisinde genel olarak şu yöntemler kullanılmaktadır.Meme enfeksiyonu hakkında sık sorulan sorular Meme enfeksiyonu için risk faktörleri nelerdir?Meme enfeksiyonu evde nasıl tedavi edilir?Emzirme meme enfeksiyonuna neden olur mu?Emzirme meme enfeksiyonuna neden olmamaktadır.Emzirme döneminde enfeksiyon anne sütüne geçer mi?Meme enfeksiyonu olduğu dönemlerde annenin emzirmeye devam etmesinde bir sakınca bulunmamaktadır. Ancak enfeksiyon sonucu apse oluştuğu durumlarda annenin diğer memeden bebeğini emzirmesi daha sağlıklıdır.Meme enfeksiyonunun cerrahi tedavisi var mıdır?Meme enfeksiyonunun apseye neden olduğu durumlarda cerrahi işlem ile müdahale edilebilir. Lokal anestezik enjeksiyondan sonra doktor, bir iğne ve şırınga ile aspire ederek veya küçük bir kesi kullanarak apse boşaltılabilir. Nadir de olsa apsenin derin olması halinde ameliyathane de drenaj yapılabilir.Meme enfeksiyonu kansere neden olur mu?Meme enfeksiyonu kansere neden olmamaktadır. Ancak meme enfeksiyonu belirtileri nadir gözüken inflamatuar meme kanseri ile ilişkili olabilmektedir. İnflamatuar meme kanserinde meme derisindeki lenfatik damarları tıkayarak sıcak ve dokunulduğunda ağrılı kırmızı, şişmiş bir cilde neden olabilir. Diğer meme kanseri türlerinden farklı olarak, inflamatuar meme kanserli hastalarda memede kitle oluşmamaktadır. Bu durum genellikle meme enfeksiyonu ile karıştırılır.Meme enfeksiyonu tedavi edilmezse ne olur?Memede enfeksiyonu zamanında ve yeterli şekilde tedavi edilemezse daha ciddi sorunlara yol açabilmektedir. Meme enfeksiyonu sonucu apse gelişmişse cerrahi müdahale ile apse boşaltılmalıdır. Tedavinin geciktiği ya da hiç yapılmadığı durumlarda apse kendisi açılabilmek için doku içinde ilerleyen yollar oluşturabilir. Bu aşamada sona apse açılsa bile bu yollar içinde saklanan bakteriler tekrarlayan enfeksiyonlara neden olabilmektedir. Yılda 3-4 kez gelişen enfeksiyon nadir de olsa tüm memeyi sarabilir. Tekrarlayan cerrahi girişimler sonucu memenin estetik yapısı ciddi şekilde bozulmalar yaşanabilir. | 4,608 |
492 | Hastalıklar | Menenjit | Menenjit, virüs, bakteri, mantar ya da parazit kaynaklı beyni saran zarların ve omuriliğin iltihaplanması ile yaşanan bir hastalıktır. Ense sertliği, bulantı, ateş, baş ağrısı gibi durumlar menenjitin neden olduğu belirtilerdir. Ayrıca kişide sağırlık, nörolojik sorunlar olan epilepsi, zeka geriliği, öğrenme güçlüğü ve hatta ölüme neden olabilir. Bebek ya da çocukları olduğu kadar yetişkinleri de etkileyebilen menenjitten en önemli korunma yöntemi virüs ve bakterilere karşı aşılanmadır.Menenjit, virüs, bakteri, mantar ya da parazit kaynaklı beyni saran zarların ve omuriliğin iltihaplanması ile yaşanan bir hastalıktır. Ense sertliği, bulantı, ateş, baş ağrısı gibi durumlar menenjitin neden olduğu belirtilerdir. Ayrıca kişide sağırlık, nörolojik sorunlar olan epilepsi, zeka geriliği, öğrenme güçlüğü ve hatta ölüme neden olabilir. Bebek ya da çocukları olduğu kadar yetişkinleri de etkileyebilen menenjitten en önemli korunma yöntemi virüs ve bakterilere karşı aşılanmadır.
Menenjit Nedir?Menenjit, meninks adı verilen beyni ve omuriliği kaplayan koruyucu zarların viral, bakteriyel veya mantar kaynaklı enfeksiyonudur. Baş ağrısı, ensede sertlik ve yüksek ateş ile karakterizedir. Üst solunum yolu enfeksiyon nedeniyle de menenjit meydana gelebilir. Her yaştan kişiyi etkileyebilen menenjit, öldürücülüğü yüksek bir hastalık olarak bilinsede aşı ile önlenebilir bir hastalıktır.Menenjit Türleri Nelerdir?Menenjit türleri kişide oluşan belirtilere ve nedenine bağlı olarak farklılık gösterir. Menenjit türleri şöyle sıralanabilir:Bakteriyel menenjit: Bakterilerin beyin ve omurilik zarlarına ulaşarak enfeksiyona neden olmasıdır. Bu menenjit türüne pnömokok menenjit de denir. eisseria meningitidis bakterisinin oluşturduğu menenjit de tehlikeli türlerdendir. Bakteri, beyin zarına ulaşabilir. 1 yaş altı bebeklerde sık görülür. Haemophilus influenza türü de çocuklarda sık görülür. Eklem iltihabı ve kan zehirlenmesine neden olabilir. Listeria monocytogenes, iyi pişmeyen etlerde, pastörize olmayan süt ve süt ürünlerinde olur. Hamilelerde, çocuklarda, bağışıklık sistemi zayıf olanlarda görülebilir. Hamilelerde bebek kaybına neden olabilir.Viral menenjit: Bakteriyel olana göre daha hafif seyretmektedir. Influenza, HIV, Herpes gibi virüsler menenjite neden olabilmektedir.Parazitik menenjit: Belirli parazitlerin neden olduğu menenjit, parazitik olarak ifade edilir. Nadir görülen bu durum dışkı, toprak ile temas, parazit enfeksiyonu olan hayvansal gıdalardan kişiye geçebilir.Fungal menenjit: Fungal menenjit, mantarların sebep olduğu menenjit türüdür. AIDS olan kişilerde bu türü geçirme konusunda riskli grup arasında yer alır.Menenjit Belirtileri Nelerdir?Menenjit durumunda görülen yaygın belirtiler şiddetli baş ağrısı, boyunda ve ensede sertlik, yüksek ateş, kusma, konsantre olmada zorluk, ışığa karşı hassasiyet, iştahsızlık, sinir hali ve daha az yaygın olarak epilektik nöbetlerdir. Çocuklarda, özellikle 2 yaş altı çocuklarda inleme şeklinde ağlama, soluk görünüm, bıngıldağın kabarık ve atımlı olması, kasılma gibi belirtiler de görülür.Menenjit durumunda karşılaşılan belirtiler şunlardır: Yüksek ateş Şiddetli ve yoğun baş ağrısı Işığa karşı duyarlılık (fotofobi) Boyun ve ensede sertlik Zihinde bulanıklık ve sersemleme (konfüzyon) Konsantre olmada güçlük Mide bulantısı ve kusma Nöbetler Eklem ağrıları Sinirli olma gibi duygudurum bozuklukları Halsizlik ve aşırı uyku hali İştah kaybı Döküntüye benzeyen küçük yuvarlak noktalar (peteşi)Bebeklerde Menenjit Belirtileri Nelerdir?Bebekler yetişkinlerdeki gibi baş ağrısı, ense sertliği ve mide bulantısı gibi menenjit belirtileri göstermeyebilir. Bebeklerde görülen menenjit belirtileri şöyle sıralanır: Bebeğin bıngıldağının şişmesi İştahsızlık Uykudan uyanmada zorluk Sürekli uyku hali Düşük enerji Yavaş tepkiler Sürekli ağlamaÇocukluk döneminde bağışıklık sistemi henüz tam gelişmediği için menenjit tehlikeli bir hastalıktır. Yetişkinlerde dalağı alınmış, uzun süreli hastalık geçirmiş, bağışıklık sistemi zayıf kişiler risklidir.Menenjit Neden Olur?Menenjit farklı bakterilerden veya virüslerden kaynaklanabilmektedir. Menenjitler, kabakulak, herpes virüs, pnömokok, meningokok, H. İnfluenza, b tipi bakterileri, mantar ve parazit kaynaklı olabilir. Bunun yanında tam tedavi edilmemiş orta kulak iltihabı, sinüzit, mastoidit gibi enfeksiyonlardan sonra görülebilir. Menenjit nedenleri türüne göre farklılık gösterir.Bakteriyel menenjitin nedenleri: Streptococcus pnömonisi Tüberküloz Hemofilus gribi Listeria monocytogenes. Strep A enfeksiyonu Neisseria meningitidis (bakteri) Escherichia coli (E. coli.)Viral menenjitin nedenleri: Grip Batı Nil virüsü Lenfositik koriomenenjit virüsü Kabakulak Çocuk felcine neden olmayan enterovirüsler Herpes virüsleri KızamıkMenenjit Teşhisi Nasıl Konulur?Menenjit teşhisi için öncelikle fizik muayene yapılır. Muayenede ense sertliği, sinir sistemi bulguları, ciltte döküntü varlığı araştırılır. Tetkikler ile vücutta bakteri ya da virüs varlığına dair sonuçlar incelenir. Bel omurlarından beyin-omurilik sıvısı alınıp, bakteri veya virüs varlığına bakılır.Görüntüleme (MR veya BT) ile beyinde bir değişiklik olup olmadığı incelenir. Bu tetkiklerle birlikte menenjit teşhisi konulabilmektedir. Yüksek ateş, bilinç bulanıklığı durumunda hastaneye başvurmak gerekmektedir. Genelde çocuklarda bulantı, özellikle beslenme ile ilişkisiz fışkırır tarzda kusma, ışığa bakamama durumu önemli bulgulardandır.Menenjit TedavisiBakteriyel menenjit tedavisi antibiyotik ile gerçekleştirilir. Kültür sonuçlarına, yaşa ve risklere göre tedavi süresi ve ilaç türü değişebilir. Ateş, terleme, kusma olduysa kaybedilen sıvı yerine konulmaktadır. Bazı durumlarda beyinde ödem oluşursa, farklı ilaç tedavileri başlanabilir.Tetkiklerde menenjit bulgusu bulunmazsa antibiyotik verilmişse bu tedavi durdurulur. Ancak bakteriyel menenjit ciddi bir durumdur. Tedavi zamanında uygulanmazsa kalıcı zihinsel bozukluklar oluşabilir. Viral menenjit durumunda da antiviral ilaç tedavisi başlanabilir. Tedaviye uyum ve istirahat çok önemlidir. Bazı durumlarda tedavi hastanede devam edebilmektedir.Menenjit Hakkında Sık Sorulan SorularMenenjit nasıl bir hastalıktır?Menenjit, ateş, kusma, ensede sertleşme, şiddetli baş ağrısı gibi belirtilere neden olan, meninks adı verilen beyin zarlarının iltihaplandığı bir hastalıktır.Menenjit bulaşıcı mı?Evet menenjit hastalığı bulaşıcı bir hastalıktır. Öksürme, hapşırma ile bulaşabilir. Virüs veya bakteriler solunum yolu, kulak yoluyla vücuda girebilir, bu şekilde beyne ulaşarak enfeksiyona neden olabilir.Menenjit aşısı olan menenjit olur mu?Menenjit ciddi bir hastalıktır ve aşılar sonrasında görülme sıklığı azalmıştır. Aşılanma önemlidir. Dünyanın birçok ülkesinde menenjit aşısı bebeklere uygulanmaktadır. Ülkemizde üç menenjit aşısının ikisi aşı takvimimizde bulunmaktadır (pnömokok ve Hib). Meningokok aşıları ise ACWY ve B tipi aşıları olmak üzere iki çeşittir. Gelişmiş ülkelerde aşı takviminde yer alan bu aşılar ülkemizde de bulunmaktadır ve özel olarak uygulanmaktadır. Bebeklerin 2. ayından itibaren uygulanabilmektedir. Sadece bebeklere değil hac ve umreye gidenlere, askere gidenlere, toplu alanlarda bulunanlara, bağışıklık sistemi zayıf kişilere, HIV taşıyanlara,odalak sorunu olanlara da menenjit aşısı yapılmalıdır.Menenjit aşısı ne kadar korunma sağlar?Menenjit aşısının koruyuculuk oranı önerilen dozlarda uygulandığığı takdirde yüzde 95 ile yüzde 100 arasındadır. Aşılama sonrasında menenjite karşı ömür boyu bağışıklık kazanılır.Yenidoğanda menenjit görülür mü?Yenidoğan bebeklerde yüksek ateş, bıngıldakta şişlik, boyunda sertlik, hareketlerde yavaşlama, ağlama nöbetleri, beslenememe gibi belirtilerle menenjit kendisini belli edebilir.Bebeklerde menenjit belirtileri nelerdir?Bebeklerde de menenjit belirtileri ensede sertlik, yüksek ateş, havale, nöbet şeklinde ağlama şeklinde görülebilmektedir.Menenjit kaç yaşında olur?Menenjit tüm yaş gruplarında görülebilen bir hastalıktır.Menenjit belirtileri büyüklerde nasıldır?Büyüklerde menenjit belirtileri şöyle sıralanabilir: Baş ağrısı, ateş, ışığa duyarlılık, mide bulantısı, iştahsızlık, boyun tutulması, kusma.Menenjit baş ağrısı yapar mı?Evet, baş ağrısı menenjit semptomları arasında olabilir.Menenjit kaç günde ortaya çıkar?Menenjit hastalığının kuluçka süresi ortalama olarak 3-4 gündür. Ama 2 ile 10 gün arasında değişebilir.Menenjit hastalığı sonuçları nelerdir?Eğer menenjit tedavi edilmezse beyin hasarı, işitme kaybı gibi ciddi sorunlar oluşabilir.Menenjit genetik bir hastalık mıdır?Hayır, bulaşıcı bir enfeksiyon hastalığıdır.Menenjit için kimler risk altındadır?Küçük bebekler, çocuklar, öğrenciler, askerler, hac-umreye gidenler risk altında olabilirler. Riskli yerlere gidenler, bağışıklık sistemi zayıf olanlarda da risk altındadırlar.Menenjit aşısı nerede yapılır?Pnömokok ve H.influenza aşıları Aile Sağlığı Merkezlerinde uygulanmaktadır. Ancak Meningokok aşılar özel aşılardır. Özel sağlık kurumlarında yapılabilir. Ayrıca Seyahat Sağlığı Merkezlerinde de bu aşı uygulanabilir. Aile hekimliklerinde riskli gruptaki kişilere uygulanabilir.Menenjit aşısının yan etkileri var mıdır?Menenjit aşısı güvenli bir aşıdır. Kısa süreli ve geçici olan iştah kaybı, ateş, aşı yerinde kızarıklık, yorgunluk gibi yan etkiler görülebilir. Diğer aşılarla birlikte uygulanabilir.Fungal menenjit nedir?Bağışıklık sistemi zayıf olan kişilerde görülen mantar menenjitidir.Bakteriyel menenjit bulaşıcı mıdır?Evet.Menenjiti önleme yolları nelerdir?El yıkama tüm hastalıklarda olduğu gibi menenjiti önleme konusunda da yardımcıdır. Ellerin su ve sabunla 20 saniye yıkanması mikropların yayılmasını önler. Kişisel hijyen eşyalarının başkalarıyla paylaşılmaması gerekir. Sağlıklı beslenmek önemlidir. Aşıların zamanında ve tam uygulanması gereklidir.Menenjit döküntü yapar mı?Evet, özellikle meningokok menenjitinde basmakla solmayan mor-mavi döküntüler tipiktir. Hatta bu durum iyileşirken parmak kayıplarına kadar ilerleyebilmektedir. Enfeksiyon ilerledikçe döküntüler yaygınlaşabilir.Menenjit sonrası davranış sorunları olabilir mi?Tanı konulan ve etkili bir şekilde tedavi edilen menenjit sonrasında hastalar normal yaşamına dönebilir. Ancak bazı vakalarda menenjit kalıcı etkiler bırakabilir. İşitme kaybı, hareket kısıtlığı, zihinsel etkilenme, yorgunluk gibi bazı etkiler kalıcı olabilir. Menenjit sonrasında konsantrasyon bozukluğu, koordinasyon bozukluğu görülebilir.Menenjit hastalığına hangi bölümler bakar?Çocuklarda öncesinde Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü sonrasında Çocuk Enfeksiyon ve Çocuk Nörolojisi, yetişkinlerde ise Dahiliye ve Nöroloji bölümü menenjit ile ilgilenmektedir.Ense sertliği nedir?Ense sertliği bir menenjit belirtisidir. Halk arasında menenjit ense sertliği hastalığı olarak da adlandırılır.Ense sertliği olan hastalar çenesini göğsüne değdirmeye çalışırken ensede sertlik ve ağrı oluşur.Ense sertliği hangi hastalıklarda görülür?Ense sertliği en çok menenjit hastalığında görülen beyin ve omurilik etrafındaki zarın etkilendiğini gösteren bir semptomdur.Meningokoksik menenjit nedir?Meningokok bakterisinin yol açtığı menenjit tablosudur.Menenjitle ilgili en yaygın komplikasyonlar nelerdir? İşitme kaybı Epilepsi Hafıza sorunları Konsantrasyon sorunları Denge sorunları Kısmi görme kaybı Uzuv kaybı Artrit gibi eklem sorunları Böbrek sorunları Ölüm.Menenjit nasıl bulaşıyor?Kişiden kişiye de bulaşabilen menenjite neden olan bütün virüs ya da bakteriler solunum yolu ile bulaş sonrasında kana karışır. Kandan da beyin zarlarına ulaşır. Bakteriler çok farklı özellikler gösterdiğinden, beyin zarını koruyan sıvıya da geçebilir. Bulaşıcı olduğu için de kişilerin öksürürken, hapşırırken ağzını kapatması; ellerini yıkamadan herhangi bir yere dokunmaması gerekir. Hastaların toplumdan uzak tutulması çok önemlidir. Hastanın öksürmesi ya da hapşırmasıyla solunum yolundan çıkan damlacıklar etraftaki eşyalara yayılır. Hasta olmayan birisi bu yüzeylere dokunursa elini ağız veya göze temas ettirerek menenjit etkenini alabilir.
Menenjit Nedir?Menenjit, meninks adı verilen beyni ve omuriliği kaplayan koruyucu zarların viral, bakteriyel veya mantar kaynaklı enfeksiyonudur. Baş ağrısı, ensede sertlik ve yüksek ateş ile karakterizedir. Üst solunum yolu enfeksiyon nedeniyle de menenjit meydana gelebilir. Her yaştan kişiyi etkileyebilen menenjit, öldürücülüğü yüksek bir hastalık olarak bilinsede aşı ile önlenebilir bir hastalıktır.Menenjit Türleri Nelerdir?Menenjit türleri kişide oluşan belirtilere ve nedenine bağlı olarak farklılık gösterir. Menenjit türleri şöyle sıralanabilir:Bakteriyel menenjit: Bakterilerin beyin ve omurilik zarlarına ulaşarak enfeksiyona neden olmasıdır. Bu menenjit türüne pnömokok menenjit de denir. eisseria meningitidis bakterisinin oluşturduğu menenjit de tehlikeli türlerdendir. Bakteri, beyin zarına ulaşabilir. 1 yaş altı bebeklerde sık görülür. Haemophilus influenza türü de çocuklarda sık görülür. Eklem iltihabı ve kan zehirlenmesine neden olabilir. Listeria monocytogenes, iyi pişmeyen etlerde, pastörize olmayan süt ve süt ürünlerinde olur. Hamilelerde, çocuklarda, bağışıklık sistemi zayıf olanlarda görülebilir. Hamilelerde bebek kaybına neden olabilir.Viral menenjit: Bakteriyel olana göre daha hafif seyretmektedir. Influenza, HIV, Herpes gibi virüsler menenjite neden olabilmektedir.Parazitik menenjit: Belirli parazitlerin neden olduğu menenjit, parazitik olarak ifade edilir. Nadir görülen bu durum dışkı, toprak ile temas, parazit enfeksiyonu olan hayvansal gıdalardan kişiye geçebilir.Fungal menenjit: Fungal menenjit, mantarların sebep olduğu menenjit türüdür. AIDS olan kişilerde bu türü geçirme konusunda riskli grup arasında yer alır.Menenjit Belirtileri Nelerdir?Menenjit durumunda görülen yaygın belirtiler şiddetli baş ağrısı, boyunda ve ensede sertlik, yüksek ateş, kusma, konsantre olmada zorluk, ışığa karşı hassasiyet, iştahsızlık, sinir hali ve daha az yaygın olarak epilektik nöbetlerdir. Çocuklarda, özellikle 2 yaş altı çocuklarda inleme şeklinde ağlama, soluk görünüm, bıngıldağın kabarık ve atımlı olması, kasılma gibi belirtiler de görülür.Menenjit durumunda karşılaşılan belirtiler şunlardır:Bebeklerde Menenjit Belirtileri Nelerdir?Bebekler yetişkinlerdeki gibi baş ağrısı, ense sertliği ve mide bulantısı gibi menenjit belirtileri göstermeyebilir. Bebeklerde görülen menenjit belirtileri şöyle sıralanır:Çocukluk döneminde bağışıklık sistemi henüz tam gelişmediği için menenjit tehlikeli bir hastalıktır. Yetişkinlerde dalağı alınmış, uzun süreli hastalık geçirmiş, bağışıklık sistemi zayıf kişiler risklidir.Menenjit Neden Olur?Menenjit farklı bakterilerden veya virüslerden kaynaklanabilmektedir. Menenjitler, kabakulak, herpes virüs, pnömokok, meningokok, H. İnfluenza, b tipi bakterileri, mantar ve parazit kaynaklı olabilir. Bunun yanında tam tedavi edilmemiş orta kulak iltihabı, sinüzit, mastoidit gibi enfeksiyonlardan sonra görülebilir. Menenjit nedenleri türüne göre farklılık gösterir.Bakteriyel menenjitin nedenleri: Viral menenjitin nedenleri:Menenjit Teşhisi Nasıl Konulur?Menenjit teşhisi için öncelikle fizik muayene yapılır. Muayenede ense sertliği, sinir sistemi bulguları, ciltte döküntü varlığı araştırılır. Tetkikler ile vücutta bakteri ya da virüs varlığına dair sonuçlar incelenir. Bel omurlarından beyin-omurilik sıvısı alınıp, bakteri veya virüs varlığına bakılır.Görüntüleme (MR veya BT) ile beyinde bir değişiklik olup olmadığı incelenir. Bu tetkiklerle birlikte menenjit teşhisi konulabilmektedir. Yüksek ateş, bilinç bulanıklığı durumunda hastaneye başvurmak gerekmektedir. Genelde çocuklarda bulantı, özellikle beslenme ile ilişkisiz fışkırır tarzda kusma, ışığa bakamama durumu önemli bulgulardandır.Menenjit TedavisiBakteriyel menenjit tedavisi antibiyotik ile gerçekleştirilir. Kültür sonuçlarına, yaşa ve risklere göre tedavi süresi ve ilaç türü değişebilir. Ateş, terleme, kusma olduysa kaybedilen sıvı yerine konulmaktadır. Bazı durumlarda beyinde ödem oluşursa, farklı ilaç tedavileri başlanabilir.Tetkiklerde menenjit bulgusu bulunmazsa antibiyotik verilmişse bu tedavi durdurulur. Ancak bakteriyel menenjit ciddi bir durumdur. Tedavi zamanında uygulanmazsa kalıcı zihinsel bozukluklar oluşabilir. Viral menenjit durumunda da antiviral ilaç tedavisi başlanabilir. Tedaviye uyum ve istirahat çok önemlidir. Bazı durumlarda tedavi hastanede devam edebilmektedir.Menenjit Hakkında Sık Sorulan SorularMenenjit nasıl bir hastalıktır?Menenjit, ateş, kusma, ensede sertleşme, şiddetli baş ağrısı gibi belirtilere neden olan, meninks adı verilen beyin zarlarının iltihaplandığı bir hastalıktır.Menenjit bulaşıcı mı?Evet menenjit hastalığı bulaşıcı bir hastalıktır. Öksürme, hapşırma ile bulaşabilir. Virüs veya bakteriler solunum yolu, kulak yoluyla vücuda girebilir, bu şekilde beyne ulaşarak enfeksiyona neden olabilir.Menenjit aşısı olan menenjit olur mu?Menenjit ciddi bir hastalıktır ve aşılar sonrasında görülme sıklığı azalmıştır. Aşılanma önemlidir. Dünyanın birçok ülkesinde menenjit aşısı bebeklere uygulanmaktadır. Ülkemizde üç menenjit aşısının ikisi aşı takvimimizde bulunmaktadır (pnömokok ve Hib). Meningokok aşıları ise ACWY ve B tipi aşıları olmak üzere iki çeşittir. Gelişmiş ülkelerde aşı takviminde yer alan bu aşılar ülkemizde de bulunmaktadır ve özel olarak uygulanmaktadır. Bebeklerin 2. ayından itibaren uygulanabilmektedir. Sadece bebeklere değil hac ve umreye gidenlere, askere gidenlere, toplu alanlarda bulunanlara, bağışıklık sistemi zayıf kişilere, HIV taşıyanlara,odalak sorunu olanlara da menenjit aşısı yapılmalıdır.Menenjit aşısı ne kadar korunma sağlar?Menenjit aşısının koruyuculuk oranı önerilen dozlarda uygulandığığı takdirde yüzde 95 ile yüzde 100 arasındadır. Aşılama sonrasında menenjite karşı ömür boyu bağışıklık kazanılır.Yenidoğanda menenjit görülür mü?Yenidoğan bebeklerde yüksek ateş, bıngıldakta şişlik, boyunda sertlik, hareketlerde yavaşlama, ağlama nöbetleri, beslenememe gibi belirtilerle menenjit kendisini belli edebilir.Bebeklerde menenjit belirtileri nelerdir?Bebeklerde de menenjit belirtileri ensede sertlik, yüksek ateş, havale, nöbet şeklinde ağlama şeklinde görülebilmektedir.Menenjit kaç yaşında olur?Menenjit tüm yaş gruplarında görülebilen bir hastalıktır.Menenjit belirtileri büyüklerde nasıldır?Büyüklerde menenjit belirtileri şöyle sıralanabilir: Baş ağrısı, ateş, ışığa duyarlılık, mide bulantısı, iştahsızlık, boyun tutulması, kusma.Menenjit baş ağrısı yapar mı?Evet, baş ağrısı menenjit semptomları arasında olabilir.Menenjit kaç günde ortaya çıkar?Menenjit hastalığının kuluçka süresi ortalama olarak 3-4 gündür. Ama 2 ile 10 gün arasında değişebilir.Menenjit hastalığı sonuçları nelerdir?Eğer menenjit tedavi edilmezse beyin hasarı, işitme kaybı gibi ciddi sorunlar oluşabilir.Menenjit genetik bir hastalık mıdır?Hayır, bulaşıcı bir enfeksiyon hastalığıdır.Menenjit için kimler risk altındadır?Küçük bebekler, çocuklar, öğrenciler, askerler, hac-umreye gidenler risk altında olabilirler. Riskli yerlere gidenler, bağışıklık sistemi zayıf olanlarda da risk altındadırlar.Menenjit aşısı nerede yapılır?Pnömokok ve H.influenza aşıları Aile Sağlığı Merkezlerinde uygulanmaktadır. Ancak Meningokok aşılar özel aşılardır. Özel sağlık kurumlarında yapılabilir. Ayrıca Seyahat Sağlığı Merkezlerinde de bu aşı uygulanabilir. Aile hekimliklerinde riskli gruptaki kişilere uygulanabilir.Menenjit aşısının yan etkileri var mıdır?Menenjit aşısı güvenli bir aşıdır. Kısa süreli ve geçici olan iştah kaybı, ateş, aşı yerinde kızarıklık, yorgunluk gibi yan etkiler görülebilir. Diğer aşılarla birlikte uygulanabilir.Fungal menenjit nedir?Bağışıklık sistemi zayıf olan kişilerde görülen mantar menenjitidir.Bakteriyel menenjit bulaşıcı mıdır?Evet.Menenjiti önleme yolları nelerdir?El yıkama tüm hastalıklarda olduğu gibi menenjiti önleme konusunda da yardımcıdır. Ellerin su ve sabunla 20 saniye yıkanması mikropların yayılmasını önler. Kişisel hijyen eşyalarının başkalarıyla paylaşılmaması gerekir. Sağlıklı beslenmek önemlidir. Aşıların zamanında ve tam uygulanması gereklidir.Menenjit döküntü yapar mı?Evet, özellikle meningokok menenjitinde basmakla solmayan mor-mavi döküntüler tipiktir. Hatta bu durum iyileşirken parmak kayıplarına kadar ilerleyebilmektedir. Enfeksiyon ilerledikçe döküntüler yaygınlaşabilir.Menenjit sonrası davranış sorunları olabilir mi?Tanı konulan ve etkili bir şekilde tedavi edilen menenjit sonrasında hastalar normal yaşamına dönebilir. Ancak bazı vakalarda menenjit kalıcı etkiler bırakabilir. İşitme kaybı, hareket kısıtlığı, zihinsel etkilenme, yorgunluk gibi bazı etkiler kalıcı olabilir. Menenjit sonrasında konsantrasyon bozukluğu, koordinasyon bozukluğu görülebilir.Menenjit hastalığına hangi bölümler bakar?Çocuklarda öncesinde Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü sonrasında Çocuk Enfeksiyon ve Çocuk Nörolojisi, yetişkinlerde ise Dahiliye ve Nöroloji bölümü menenjit ile ilgilenmektedir.Ense sertliği nedir?Ense sertliği bir menenjit belirtisidir. Halk arasında menenjit ense sertliği hastalığı olarak da adlandırılır.Ense sertliği olan hastalar çenesini göğsüne değdirmeye çalışırken ensede sertlik ve ağrı oluşur.Ense sertliği hangi hastalıklarda görülür?Ense sertliği en çok menenjit hastalığında görülen beyin ve omurilik etrafındaki zarın etkilendiğini gösteren bir semptomdur.Meningokoksik menenjit nedir?Meningokok bakterisinin yol açtığı menenjit tablosudur.Menenjitle ilgili en yaygın komplikasyonlar nelerdir?Menenjit nasıl bulaşıyor?Kişiden kişiye de bulaşabilen menenjite neden olan bütün virüs ya da bakteriler solunum yolu ile bulaş sonrasında kana karışır. Kandan da beyin zarlarına ulaşır. Bakteriler çok farklı özellikler gösterdiğinden, beyin zarını koruyan sıvıya da geçebilir. Bulaşıcı olduğu için de kişilerin öksürürken, hapşırırken ağzını kapatması; ellerini yıkamadan herhangi bir yere dokunmaması gerekir. Hastaların toplumdan uzak tutulması çok önemlidir. Hastanın öksürmesi ya da hapşırmasıyla solunum yolundan çıkan damlacıklar etraftaki eşyalara yayılır. Hasta olmayan birisi bu yüzeylere dokunursa elini ağız veya göze temas ettirerek menenjit etkenini alabilir. | 8,587 |
493 | Hastalıklar | Meniere Hastalığı | Meniere hastalığı, iç kulakta ortaya çıkan basınç nedeniyle baş dönmesi, işitme kaybı ve kulak çınlamasına neden olan bir hastalıktır. Ağırlıklı olarak 40 yaş üstünde görülen ve kadınlarda daha çok ortaya çıkmaktadır. Özellikle tuz kullanımının kısıtlandığı özel bir diyet programı gerekliliği duyulan meniere hastalığında semptomları yönetmeye yönelik tedavi yöntemleri uygulanmaktadır.Meniere hastalığı, iç kulakta ortaya çıkan basınç nedeniyle baş dönmesi, işitme kaybı ve kulak çınlamasına neden olan bir hastalıktır. Ağırlıklı olarak 40 yaş üstünde görülen ve kadınlarda daha çok ortaya çıkmaktadır. Özellikle tuz kullanımının kısıtlandığı özel bir diyet programı gerekliliği duyulan meniere hastalığında semptomları yönetmeye yönelik tedavi yöntemleri uygulanmaktadır.
Meniere Hastalığı Nedir?Meniere hastalığı, labirentit adı verilen iç kulağın bir bölümündeki anormallikten kaynaklanan, işitme kaybı, kulak çınlaması ve baş dönmesi şikayetleri ile karakterize bir iç kulak hastalığıdır. Meniere hastalığının bir tedavisi yoktur ama uygulanacak tedavi yöntemleri ile semptomların kontrol altına alınması sağlanmaktadır.Meniere Hastalığı Belirtileri Nelerdir?Meniere belirtileri farklı olabilmektedir. Bu hastalığın başlıca belirtileri şu şekildedir:Baş dönmesi ( Vertigo)Baş dönmesine bulantı, kusma, çarpıntı, ishal, terleme, ölüm korkusu eklenebilir. Bu belirtilerin bir kısmı hastalığın panik atak nöbetleriyle karışmasına neden olabilir. Baş dönmesi aniden başlar, 20 dakika ile 24 saat arasında sürebilir. Ancak genellikle 2 saatin altında sonlanır. Hiçbir zaman 24 saati geçmez.Kulak uğultusuBaş dönmesi başlamadan önce bazen kulakta dolgunluk hissi oluşabilir. Gerginlik, stres ve aşırı tuz alımı baş dönmesi ataklarını başlatabilir. Baş dönmesi atakları arasında hasta tamamen normal ya da hafif dengesiz olabilir. Hastaların %2’sinde bilinç kaybı olmadan denge kaybı ve yere düşme atakları olabilir.Dalgalı işitme kaybı İşitme kaybı baş dönmesi olduğu dönemde olur ve kalın seslerdedir (alçak frekanslardadır). Hastalığın ilk zamanlarında baş dönmesi atakları sonrasında azalan işitme düzelir. Fakat ilerleyen yıllarda atak sonrasında da işitme kaybı kalıcı hale gelir. Dalgalanmalara ilk 5 yıl içinde daha çok rastlanır.Kulakta dolgunluk hissi (Tinnitus)Kulak çınlaması hastadan hastaya değişir ve uğultu şeklindedirBu belirtiler dışında · Bulantı,· Kusma,· Baş ağrısı gibi şikayetler de Meniere hastalığı olanlarda ortaya çıkabilecek diğer belirtiler arasında yer alırlar.Meniere Hastalığı Neden Olur?Meniere hastalığı, iç kulaktaki tüp yapıların içerisinde yer alan sıvı seviyesi ve basınç değişikliği nedeni ile ortaya çıkan bir hastalıktır. Ankilozan spondilit, romatoid artrit ve lupus gibi otoimmün hastalıklar, alerjiler ve genetik sorunlarda meniere hastalığına neden olan rahatsızlıklardır.Meniere Hastalığı Nasıl Teşhis Edilir?Meniere hastalığının tanısının konulmasında en yardımcı olan unsur hastanın hikayesidir. Çok iyi hikâye ile hastaların baş dönmesinin meniere olup olmadığı konusunda ilk şüphe oluşur. Muayene sonrasında yapılacak ilk tetkik odiometri adı verilen işitme testleridir. Bu testlerde işitme kaybının varlığı ve iç kulağın durumu hakkında bilgi edinilir.Kalın seslerdeki iç kulak tipi işitme kaybı Meniere hastalığı için önemli tanı kriteridir. Vestibüler sistem adı verilen denge sistemi ile ilgili yapılabilecek bazı testlerde vardır. Ancak bunlar Meniere hastalığını diğerlerinden ayırmaya pek yardımcı olamazlar. Meniere hastalığını kuvvetle düşündürecek bir yöntem de Gliserol Testi'dir. Bu testte hastaya odiometri yapıldıktan sonra gliserol içirilir. Daha sonra yapılan odyometride işitme kaybında düzelme görülmesi Meniere hastalığı lehinedir.Ancak bu test ancak işitme kaybının dalgalı olduğu dönemde tanıya yardımcıdır. Dalgalanma olan yani erken dönemlerde elektrokokleografi denilen bir tetkikte basınç artışını göstermede yardımcı olur. Bilgisayarlı tomografi veya Manyetik Rezonans (MR) tetkikleri beyinde veya iç kulaktaki tümör ya da yer kaplayan lezyonları ayırt etmek için kullanılabilir.Meniere Testi Nasıl Yapılır?Fistül testi pozitifliği (Hennebert belirtisi): Perilenf fistülünü tespit etmek için yapılır. DKY’na pozitif basınç verilerek vertigo ve nistagmus gözlenir. Testin (+) olması fistülü göstermekle beraber labirentinde halen fonksiyon gösterdiğine işarettir. Yani nonfonksiyone labirentte fistül olsa dahi test (-) çıkacaktır. Bu nedenle test (-) çıkması fistülü ekarte etmez. Meniere ve sifilizde de bu test (+) çıkabilir. Denge testleri yapılır. ABR testi: Retrokoklear patolojileri dışlama da işe yarar. Otoakustik Emisyon (tutulan kulakta alınmaz),Elektronistagmografi: Tutulan tarafta hipofonksiyon vardır. Göz kürelerinde oluşan pozisyon değişikliklerini saptayan elektiriksel bir devreden oluşur. ENG ile nistagmus gözler açık, kapalı, karanlıkta kaydedilebilir. Nistagmusun süresi ve şiddeti ölçülerek kayıt edilir. Elektrik akımının neden olduğu parazitlenmeye karşı filtre kullanılmalıdır. Uygulanması zaman alır.Posturagrafi, VEMP ( Vestibüler Uyarılmış Myojenik Potansiyeller): Sakküler hidropsu saptama da faydalıdır. Yeni ve yaygınlaşmakta olan elektrofizyolojik ölçüm yöntemlerinden biridir. Prensip olarak kulağa verilen şiddetli uyaran boyun kaslarında özellikle SKM kasında hareket meydana getirir ve kastaki bu olayın EMG kaydı elektrotlar aracılığı ile yapılır. Kasa gelen uyarının orijinin otolitik organlar, özellikle sakkül olduğu belirtilmiştir. Yani VEMP testi genel olarak; sakkül inferior-vestibüler sinir ve santral bağlantılarının normal çalışıp çalışmadığının saptanmasında kullanılmaktadır.Gliserol testi: Odyogram yapıldıktan sonra işitme kaybı olan hastalarda gliserol içirilerek yeniden odyogram yapılır. Menier de işitme kaybı düzelirElektrokokleografi: Basınç artışını göstermede yardımcı olur.Bilgisayarlı tomografi(BT), Manyetik Rezonans(MR) tetkikleri: Beyin sapı tümörleri ve işitme siniri tümörlerini ayırt etmeye yararMeniere Hastalığı Nasıl Tedavi Edilir?Meniere hastalığının bir tedavisi yoktur ancak doktorlar hastalık belirtilerini kontrol edebilmek için destek tedavisi verirler. Bazı tedavi yöntemleri şunlardır:Ataklar için önleyici ilaç tedavisi; Vestibüler rehabilitasyon; dengeyi düzeltmeye yardım eden egzersizler Özel diyet, özellikle düşük tuzlu diyet Kulak çınlaması ve işitme kaybı tedavisi; ses terapisi ve/veya işitme cihazları Rahatsızlıkla ilgili stres, anksiyete ve depresyonun tedavisi AmeliyatÖnleyici İlaç TedavisiMeniere atağının etkilerini yatıştırmak için bazen bulantı, baş dönmesi ve kusma rahatsızlıklarının belirtilerini tedavi eden ilaçlar verilir. Menieri hastalığının tedavisinde kullanılan ilaçların kullanım süresi normalde sadece 7 ile 14 gün arasında olup hastaya prokloroperazin veya antihistamin verilmektedir.Atak esnasında ilacı olabildiğince çabuk almanız ve belirtiler azalmaya başlayana kadar sabit ve hareketsiz bir pozisyona geçmeniz önerilir. Özellikle şiddetli durumlarda, doktorlar prokloroperazin iğnesi yapabilir veya hastayı hastaneye yatırarak kaybedilen sıvıyı telafi etmek için damardan sıvı alınmasını sağlayabilirler.AmeliyatEğer baş dönmesi atakları konservatif çözümlerle kontrol edilemiyorsa ve ataklar günlük işleri kısıtlıyorsa aşağıdaki cerrahi işlemlerden biri tavsiye edilebilir:Endolenfatik şant (İç kulak sıvısının boşaltılması) veya dekompresyon (basıncın azaltılması) işlemiİşitmeyi koruyan bir kulak ameliyatıdır. Vakaların 1/2-1/3’ünde baş dönmesi ataklarının kontrolü sağlanır. Ancak hiçbir hastada bu kontrol kalıcı değildir. Diğer işlemlere kıyasla daha kısa sürer.Vestibüler nörektomiDenge sinirinin iç kulağı terk edip beyine girdiği yerde kesilmesi işlemidir. Baş dönmesi atakların büyük bir kısmı bu ameliyatla tedavi edilebilir ve vakaların çoğunda işitme duyusu korunulur.Labirentektomi ve işitme sinirinin kesilmesiBir tarafın iç kulağındaki işitme ve denge mekanizmalarının harap edilmesidir. Meniere hastasının etkilenmiş olduğu kulağı çok az duyuyorsa bu yöntem tercih edilebilir. Genellikle baş dönmesi atakları kontrol altına alınır.Meniere Hastalığı ile İlgili Sık Sorulan SorularMeniere hastalığı için kimler risk grubunda yer alır?Meniere hastalığının nedenleri kesin değildir. Yine de bazı risk faktörlerinin Meniere oluşma riskini arttırdığı düşünülür. Meniere risk faktörleri olarak; kulak yapısından kaynaklı drenaj sorunları, bağışıklık sistemi yanıtları, alerjiler, viral enfeksiyonlar, genetik yatkınlık ve migren sayılabilir.Meniere hastalığı ilerlerse ne olur?Meniere hastalığı, hayatı tehdit etmeyen ve ciddi komplikasyonları olmayan bir hastalık olmasına rağmen, ne zaman ortaya çıkacağı ön görülemeyen ataklar kişinin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkilemektedir. Hastalığın yaş dönemi genellikle insanların iş hayatlarındaki en olgun ve üretken dönemleridir. Bazı olgularda sosyal yaşam ve iş performansı daha belirgin etkilenmekte, yine bazı olgularda anksiyete ve depresyon gibi psikolojik sorunlar ortaya çıkabilmektedir.Meniere baş ağrısı yapar mı?Bazı hastalarda baş dönmesine migren ya da gerilim tipi baş ağrısı eşlik edebilir.Meniere ve vertigo arasındaki fark nedir?Özellikle atak döneminde 20 dakikadan 24 saate kadar sürebilen şiddetli baş dönmesi şikayeti tipik olarak görülen bir durumdur. Hastalar baş dönmesini “Oda etrafımda dönüyor” şeklinde tanımlayabilir. Meniere hastalığında vertigo ile beraber kulak dolgunluğu ve işitme azlığı eşlik edebilir.Meniere atağını ne tetikler?Sigara, stres, alerji (özellikle gıda alerjisi), tuz ve unun fazla kullanımı, kafa travmaları, migren ve iç kulağın bulunduğu kafatası kemiğindeki anatomik bozukluklar Meniere hastalığını tetikler.Meniere hastalığına iyi gelen yiyecekler nelerdir?Meniere hastasının sodyum alımı kısıtlanmalıdır. Bunun için hastanın günlük tuz tüketimi kontrol altında olmalıdır. Hasta kişi için 1500 mg/günlük tuz alımı idealdir. Bunun yanında kafein ve alkol tüketimi de azaltılmalıdır. En önemli tuzsuz diyet; Furstenberg rejimidir. Furstenberg diyetinde sıvı alımı kısıtlanmaz, bununla birlikte çok fazla miktarda su tüketimi de önerilmez. Tuz yerine KCL kullanılabilir.Meniere hastalığı için hangi egzersizler yapılmalıdır?Cawthorne-Cooksey egzersizleri gibi vestibüler egzersizler Meniere hastalarına yardımcı olabilir. Bu egzersizlerde baş ve göz hareketleri kullanılır. Otururken veya yatarken yapılabilir. Önce bir sandalyeye oturulur veya sırt üstü yatılır. Hasta önce alnına sonra burnuna, daha sonra tam sola ve tam sağa bakar. Son olarak bir parmağı yüzünden bir metre uzakta tutarak ona odaklanır. Odağı kaybetmeden bu parmak 30 cm yakına kadar getirilir. Hastalar bu bu Meniere hastalığı egzersizlerini istediği kadar yapabilir. Yaparken daha az baş dönmesi hissedildikçe daha fazla hızlanılabilir.Bir başka egzersiz için bir sandalyede dik oturmalıdır. Önce çene göğüse doğru indirilir, sonra kafa arkaya doğru atılarak tavana bakılır. Bu hareket yavaş yapılmalı ve gözler açık tutulmalıdır. Bu egzersiz daha az başınızı döndürdükçe hızlanabilir ve gözlerinizi kapatabilirsiniz. Sağ omzun üzerinden bakmak için sağa dönülür ve sonra sol omzun üstünden bakmak için sola dönülür. Bu egzersiz de zamanla hızlandırılabilir.Meniere hastalığı diyeti nasıl uygulanmalıdır?Meniere hastalığı diyetinde tuz kısıtlaması önerilmiş, diüretiklerin vertigo ataklarını kontrol ettiği ortaya konulmuştur. Bu diyette bodyumdan zengin besin alımı kontrol altına alınır ve tüm yiyeceklerin tuzsuz hazırlanması önerilir. Yumurta, balık, et, ekmek, pirinç, makarna, meyve, sebze, süt, yağ, bal, şeker ürünlerinde herhangi bir kısıtlama bulunmamaktadır.Meniere tedavisi ne kadar sürer?Meniere atağının etkilerini yatıştırmak için bulantı, baş dönmesi ve kusma rahatsızlıklarının belirtilerini tedavi eden ilaçlar verirler. Bu ilaç tedavisinin süresi normalde sadece 7 ile 14 gün arasında olup, hastaya prokloroperazin veya antihistamin verilmektedir.Meniere hastalığı işitme kaybına neden olur mu?Meniere hastalığına sahip bireylerde, etkilenen kulakta işitme ile ilgili problemler ortaya çıkabilir. Etkilenmenin boyutuna bağlı olarak işitme güçlüğünden, sağırlığa kadar değişken derecede işitme kayıpları ortaya çıkar.Meniere atağında ne yapılmalı?Meniere kriz dönemi çok dramatik olduğu için genellikle hastanın yatırılarak tedavi edilmesi daha etkili olabilir. Denge sistemindeki alevi en iyi söndüren diazepam grubu ilaçlardır. Beraberinde idrar sökücüler, su atıcı serumlar, kortizon ve damar kan akımını artırdığına inanılan bazı ilaçlar verilebilir.Meniere uçak yolculuğu yapmayı engeller mi?Meniere hastalığında uçak yolculuğuna bağlı geçici baş dönmesi görülebilir. Bu durum basınç değişimine bağlıdır.Meniere manevrası nedir?Meniere manevrasında hasta omuz seviyesinden itibaren başı arkaya boşluğa sarkacak şekilde yatırılır, başı 45 derece sağa çevrilir. Sağ kulakta kristal kaymışsa hastada baş dönmesi, mide bulantısı, nistagmus adı verilen istemsiz göz hareketleri bazen de bulantı-kusma ortaya çıkabilir.Meniere hastalığında dikkat edilmesi gereken noktalar nelerdir?Bazı hastalar diyette kafein, alkol ve çikolata gibi kısıtlamalardan yarar görmektedir. Tuz kısıtlayıcı bir diyet de, sıvı retansiyonuna karşı önerilmektedir. Düzenli ve dengeli beslenme, alerjenlerden uzak durma, sigaranın bırakılması ve stres kontrolü de önerilen yaşam tarzı değişiklikleri arasındadır.Meniere hastalığı kalıcı mıdır?Tedavide ne yazık ki uzun yıllardan beri kabul edilebilir bir ilerleme sağlanamamıştır. Meniere tedavisindeki son gelişmelere göre baş dönmesini kontrol altına alacak ve işitmeye en az zararı verecek ilaçlar, doz ve uygulama yöntemi ile ilgili birçok araştırmalar yapılmaktadır. Bu kronik hastalıkta sağlık çalışanları ve hastanın yakın çevresinin moral ve psikolojik desteği de önem taşımaktadır.Meniere hastalığının bitkisel tedavisi var mıdır?Meniere hastalığının bitkisel tedavisinin yapılması konusunda net bir şey yoktur. Çünkü Meniere hastalığının nedeni kesin bir şekilde bilinmemektedir. Fakat belirtilere yönelik olarak uygulanan pek çok tedavi seçeneği bulunur. Tedavide amaç belirtileri tolere edilebilir seviyeye indirmek ve mümkün olan en hızlı iyileşmeyi sağlamaktır.
Meniere Hastalığı Nedir?Meniere hastalığı, labirentit adı verilen iç kulağın bir bölümündeki anormallikten kaynaklanan, işitme kaybı, kulak çınlaması ve baş dönmesi şikayetleri ile karakterize bir iç kulak hastalığıdır. Meniere hastalığının bir tedavisi yoktur ama uygulanacak tedavi yöntemleri ile semptomların kontrol altına alınması sağlanmaktadır.Meniere Hastalığı Belirtileri Nelerdir?Meniere belirtileri farklı olabilmektedir. Bu hastalığın başlıca belirtileri şu şekildedir:Baş dönmesi ( Vertigo)Baş dönmesine bulantı, kusma, çarpıntı, ishal, terleme, ölüm korkusu eklenebilir. Bu belirtilerin bir kısmı hastalığın panik atak nöbetleriyle karışmasına neden olabilir. Baş dönmesi aniden başlar, 20 dakika ile 24 saat arasında sürebilir. Ancak genellikle 2 saatin altında sonlanır. Hiçbir zaman 24 saati geçmez.Kulak uğultusuBaş dönmesi başlamadan önce bazen kulakta dolgunluk hissi oluşabilir. Gerginlik, stres ve aşırı tuz alımı baş dönmesi ataklarını başlatabilir. Baş dönmesi atakları arasında hasta tamamen normal ya da hafif dengesiz olabilir. Hastaların %2’sinde bilinç kaybı olmadan denge kaybı ve yere düşme atakları olabilir.Dalgalı işitme kaybı İşitme kaybı baş dönmesi olduğu dönemde olur ve kalın seslerdedir (alçak frekanslardadır). Hastalığın ilk zamanlarında baş dönmesi atakları sonrasında azalan işitme düzelir. Fakat ilerleyen yıllarda atak sonrasında da işitme kaybı kalıcı hale gelir. Dalgalanmalara ilk 5 yıl içinde daha çok rastlanır.Kulakta dolgunluk hissi (Tinnitus)Kulak çınlaması hastadan hastaya değişir ve uğultu şeklindedirBu belirtiler dışında · Bulantı,· Kusma,· Baş ağrısı gibi şikayetler de Meniere hastalığı olanlarda ortaya çıkabilecek diğer belirtiler arasında yer alırlar.Meniere Hastalığı Neden Olur?Meniere hastalığı, iç kulaktaki tüp yapıların içerisinde yer alan sıvı seviyesi ve basınç değişikliği nedeni ile ortaya çıkan bir hastalıktır. Ankilozan spondilit, romatoid artrit ve lupus gibi otoimmün hastalıklar, alerjiler ve genetik sorunlarda meniere hastalığına neden olan rahatsızlıklardır.Meniere Hastalığı Nasıl Teşhis Edilir?Meniere hastalığının tanısının konulmasında en yardımcı olan unsur hastanın hikayesidir. Çok iyi hikâye ile hastaların baş dönmesinin meniere olup olmadığı konusunda ilk şüphe oluşur. Muayene sonrasında yapılacak ilk tetkik odiometri adı verilen işitme testleridir. Bu testlerde işitme kaybının varlığı ve iç kulağın durumu hakkında bilgi edinilir.Kalın seslerdeki iç kulak tipi işitme kaybı Meniere hastalığı için önemli tanı kriteridir. Vestibüler sistem adı verilen denge sistemi ile ilgili yapılabilecek bazı testlerde vardır. Ancak bunlar Meniere hastalığını diğerlerinden ayırmaya pek yardımcı olamazlar. Meniere hastalığını kuvvetle düşündürecek bir yöntem de Gliserol Testi'dir. Bu testte hastaya odiometri yapıldıktan sonra gliserol içirilir. Daha sonra yapılan odyometride işitme kaybında düzelme görülmesi Meniere hastalığı lehinedir.Ancak bu test ancak işitme kaybının dalgalı olduğu dönemde tanıya yardımcıdır. Dalgalanma olan yani erken dönemlerde elektrokokleografi denilen bir tetkikte basınç artışını göstermede yardımcı olur. Bilgisayarlı tomografi veya Manyetik Rezonans (MR) tetkikleri beyinde veya iç kulaktaki tümör ya da yer kaplayan lezyonları ayırt etmek için kullanılabilir.Meniere Testi Nasıl Yapılır?Fistül testi pozitifliği (Hennebert belirtisi): Perilenf fistülünü tespit etmek için yapılır. DKY’na pozitif basınç verilerek vertigo ve nistagmus gözlenir. Testin (+) olması fistülü göstermekle beraber labirentinde halen fonksiyon gösterdiğine işarettir. Yani nonfonksiyone labirentte fistül olsa dahi test (-) çıkacaktır. Bu nedenle test (-) çıkması fistülü ekarte etmez. Meniere ve sifilizde de bu test (+) çıkabilir. Denge testleri yapılır. ABR testi: Retrokoklear patolojileri dışlama da işe yarar. Otoakustik Emisyon (tutulan kulakta alınmaz),Elektronistagmografi: Tutulan tarafta hipofonksiyon vardır. Göz kürelerinde oluşan pozisyon değişikliklerini saptayan elektiriksel bir devreden oluşur. ENG ile nistagmus gözler açık, kapalı, karanlıkta kaydedilebilir. Nistagmusun süresi ve şiddeti ölçülerek kayıt edilir. Elektrik akımının neden olduğu parazitlenmeye karşı filtre kullanılmalıdır. Uygulanması zaman alır.Posturagrafi, VEMP ( Vestibüler Uyarılmış Myojenik Potansiyeller): Sakküler hidropsu saptama da faydalıdır. Yeni ve yaygınlaşmakta olan elektrofizyolojik ölçüm yöntemlerinden biridir. Prensip olarak kulağa verilen şiddetli uyaran boyun kaslarında özellikle SKM kasında hareket meydana getirir ve kastaki bu olayın EMG kaydı elektrotlar aracılığı ile yapılır. Kasa gelen uyarının orijinin otolitik organlar, özellikle sakkül olduğu belirtilmiştir. Yani VEMP testi genel olarak; sakkül inferior-vestibüler sinir ve santral bağlantılarının normal çalışıp çalışmadığının saptanmasında kullanılmaktadır.Gliserol testi: Odyogram yapıldıktan sonra işitme kaybı olan hastalarda gliserol içirilerek yeniden odyogram yapılır. Menier de işitme kaybı düzelirElektrokokleografi: Basınç artışını göstermede yardımcı olur.Bilgisayarlı tomografi(BT), Manyetik Rezonans(MR) tetkikleri: Beyin sapı tümörleri ve işitme siniri tümörlerini ayırt etmeye yararMeniere Hastalığı Nasıl Tedavi Edilir?Meniere hastalığının bir tedavisi yoktur ancak doktorlar hastalık belirtilerini kontrol edebilmek için destek tedavisi verirler. Bazı tedavi yöntemleri şunlardır:Ataklar için önleyici ilaç tedavisi;Önleyici İlaç TedavisiMeniere atağının etkilerini yatıştırmak için bazen bulantı, baş dönmesi ve kusma rahatsızlıklarının belirtilerini tedavi eden ilaçlar verilir. Menieri hastalığının tedavisinde kullanılan ilaçların kullanım süresi normalde sadece 7 ile 14 gün arasında olup hastaya prokloroperazin veya antihistamin verilmektedir.Atak esnasında ilacı olabildiğince çabuk almanız ve belirtiler azalmaya başlayana kadar sabit ve hareketsiz bir pozisyona geçmeniz önerilir. Özellikle şiddetli durumlarda, doktorlar prokloroperazin iğnesi yapabilir veya hastayı hastaneye yatırarak kaybedilen sıvıyı telafi etmek için damardan sıvı alınmasını sağlayabilirler.AmeliyatEğer baş dönmesi atakları konservatif çözümlerle kontrol edilemiyorsa ve ataklar günlük işleri kısıtlıyorsa aşağıdaki cerrahi işlemlerden biri tavsiye edilebilir:Endolenfatik şant (İç kulak sıvısının boşaltılması) veya dekompresyon (basıncın azaltılması) işlemiİşitmeyi koruyan bir kulak ameliyatıdır. Vakaların 1/2-1/3’ünde baş dönmesi ataklarının kontrolü sağlanır. Ancak hiçbir hastada bu kontrol kalıcı değildir. Diğer işlemlere kıyasla daha kısa sürer.Vestibüler nörektomiDenge sinirinin iç kulağı terk edip beyine girdiği yerde kesilmesi işlemidir. Baş dönmesi atakların büyük bir kısmı bu ameliyatla tedavi edilebilir ve vakaların çoğunda işitme duyusu korunulur.Labirentektomi ve işitme sinirinin kesilmesiBir tarafın iç kulağındaki işitme ve denge mekanizmalarının harap edilmesidir. Meniere hastasının etkilenmiş olduğu kulağı çok az duyuyorsa bu yöntem tercih edilebilir. Genellikle baş dönmesi atakları kontrol altına alınır.Meniere Hastalığı ile İlgili Sık Sorulan SorularMeniere hastalığı için kimler risk grubunda yer alır?Meniere hastalığının nedenleri kesin değildir. Yine de bazı risk faktörlerinin Meniere oluşma riskini arttırdığı düşünülür. Meniere risk faktörleri olarak; kulak yapısından kaynaklı drenaj sorunları, bağışıklık sistemi yanıtları, alerjiler, viral enfeksiyonlar, genetik yatkınlık ve migren sayılabilir.Meniere hastalığı ilerlerse ne olur?Meniere hastalığı, hayatı tehdit etmeyen ve ciddi komplikasyonları olmayan bir hastalık olmasına rağmen, ne zaman ortaya çıkacağı ön görülemeyen ataklar kişinin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkilemektedir. Hastalığın yaş dönemi genellikle insanların iş hayatlarındaki en olgun ve üretken dönemleridir. Bazı olgularda sosyal yaşam ve iş performansı daha belirgin etkilenmekte, yine bazı olgularda anksiyete ve depresyon gibi psikolojik sorunlar ortaya çıkabilmektedir.Meniere baş ağrısı yapar mı?Bazı hastalarda baş dönmesine migren ya da gerilim tipi baş ağrısı eşlik edebilir.Meniere ve vertigo arasındaki fark nedir?Özellikle atak döneminde 20 dakikadan 24 saate kadar sürebilen şiddetli baş dönmesi şikayeti tipik olarak görülen bir durumdur. Hastalar baş dönmesini “Oda etrafımda dönüyor” şeklinde tanımlayabilir. Meniere hastalığında vertigo ile beraber kulak dolgunluğu ve işitme azlığı eşlik edebilir.Meniere atağını ne tetikler?Sigara, stres, alerji (özellikle gıda alerjisi), tuz ve unun fazla kullanımı, kafa travmaları, migren ve iç kulağın bulunduğu kafatası kemiğindeki anatomik bozukluklar Meniere hastalığını tetikler.Meniere hastalığına iyi gelen yiyecekler nelerdir?Meniere hastasının sodyum alımı kısıtlanmalıdır. Bunun için hastanın günlük tuz tüketimi kontrol altında olmalıdır. Hasta kişi için 1500 mg/günlük tuz alımı idealdir. Bunun yanında kafein ve alkol tüketimi de azaltılmalıdır. En önemli tuzsuz diyet; Furstenberg rejimidir. Furstenberg diyetinde sıvı alımı kısıtlanmaz, bununla birlikte çok fazla miktarda su tüketimi de önerilmez. Tuz yerine KCL kullanılabilir.Meniere hastalığı için hangi egzersizler yapılmalıdır?Cawthorne-Cooksey egzersizleri gibi vestibüler egzersizler Meniere hastalarına yardımcı olabilir. Bu egzersizlerde baş ve göz hareketleri kullanılır. Otururken veya yatarken yapılabilir. Önce bir sandalyeye oturulur veya sırt üstü yatılır. Hasta önce alnına sonra burnuna, daha sonra tam sola ve tam sağa bakar. Son olarak bir parmağı yüzünden bir metre uzakta tutarak ona odaklanır. Odağı kaybetmeden bu parmak 30 cm yakına kadar getirilir. Hastalar bu bu Meniere hastalığı egzersizlerini istediği kadar yapabilir. Yaparken daha az baş dönmesi hissedildikçe daha fazla hızlanılabilir.Bir başka egzersiz için bir sandalyede dik oturmalıdır. Önce çene göğüse doğru indirilir, sonra kafa arkaya doğru atılarak tavana bakılır. Bu hareket yavaş yapılmalı ve gözler açık tutulmalıdır. Bu egzersiz daha az başınızı döndürdükçe hızlanabilir ve gözlerinizi kapatabilirsiniz. Sağ omzun üzerinden bakmak için sağa dönülür ve sonra sol omzun üstünden bakmak için sola dönülür. Bu egzersiz de zamanla hızlandırılabilir.Meniere hastalığı diyeti nasıl uygulanmalıdır?Meniere hastalığı diyetinde tuz kısıtlaması önerilmiş, diüretiklerin vertigo ataklarını kontrol ettiği ortaya konulmuştur. Bu diyette bodyumdan zengin besin alımı kontrol altına alınır ve tüm yiyeceklerin tuzsuz hazırlanması önerilir. Yumurta, balık, et, ekmek, pirinç, makarna, meyve, sebze, süt, yağ, bal, şeker ürünlerinde herhangi bir kısıtlama bulunmamaktadır.Meniere tedavisi ne kadar sürer?Meniere atağının etkilerini yatıştırmak için bulantı, baş dönmesi ve kusma rahatsızlıklarının belirtilerini tedavi eden ilaçlar verirler. Bu ilaç tedavisinin süresi normalde sadece 7 ile 14 gün arasında olup, hastaya prokloroperazin veya antihistamin verilmektedir.Meniere hastalığı işitme kaybına neden olur mu?Meniere hastalığına sahip bireylerde, etkilenen kulakta işitme ile ilgili problemler ortaya çıkabilir. Etkilenmenin boyutuna bağlı olarak işitme güçlüğünden, sağırlığa kadar değişken derecede işitme kayıpları ortaya çıkar.Meniere atağında ne yapılmalı?Meniere kriz dönemi çok dramatik olduğu için genellikle hastanın yatırılarak tedavi edilmesi daha etkili olabilir. Denge sistemindeki alevi en iyi söndüren diazepam grubu ilaçlardır. Beraberinde idrar sökücüler, su atıcı serumlar, kortizon ve damar kan akımını artırdığına inanılan bazı ilaçlar verilebilir.Meniere uçak yolculuğu yapmayı engeller mi?Meniere hastalığında uçak yolculuğuna bağlı geçici baş dönmesi görülebilir. Bu durum basınç değişimine bağlıdır.Meniere manevrası nedir?Meniere manevrasında hasta omuz seviyesinden itibaren başı arkaya boşluğa sarkacak şekilde yatırılır, başı 45 derece sağa çevrilir. Sağ kulakta kristal kaymışsa hastada baş dönmesi, mide bulantısı, nistagmus adı verilen istemsiz göz hareketleri bazen de bulantı-kusma ortaya çıkabilir.Meniere hastalığında dikkat edilmesi gereken noktalar nelerdir?Bazı hastalar diyette kafein, alkol ve çikolata gibi kısıtlamalardan yarar görmektedir. Tuz kısıtlayıcı bir diyet de, sıvı retansiyonuna karşı önerilmektedir. Düzenli ve dengeli beslenme, alerjenlerden uzak durma, sigaranın bırakılması ve stres kontrolü de önerilen yaşam tarzı değişiklikleri arasındadır.Meniere hastalığı kalıcı mıdır?Tedavide ne yazık ki uzun yıllardan beri kabul edilebilir bir ilerleme sağlanamamıştır. Meniere tedavisindeki son gelişmelere göre baş dönmesini kontrol altına alacak ve işitmeye en az zararı verecek ilaçlar, doz ve uygulama yöntemi ile ilgili birçok araştırmalar yapılmaktadır. Bu kronik hastalıkta sağlık çalışanları ve hastanın yakın çevresinin moral ve psikolojik desteği de önem taşımaktadır.Meniere hastalığının bitkisel tedavisi var mıdır?Meniere hastalığının bitkisel tedavisinin yapılması konusunda net bir şey yoktur. Çünkü Meniere hastalığının nedeni kesin bir şekilde bilinmemektedir. Fakat belirtilere yönelik olarak uygulanan pek çok tedavi seçeneği bulunur. Tedavide amaç belirtileri tolere edilebilir seviyeye indirmek ve mümkün olan en hızlı iyileşmeyi sağlamaktır. | 10,147 |
494 | Hastalıklar | Mers Virüsü (Mers CoV) | Orta Doğu Solunum Sendromu (MERS) olarak da bilinen Mers virüsü, koronavirüsün (MERS-CoV) neden olduğu viral bir solunum yolu hastalığıdır. Bu hastalık, genellikle solunum sistemi belirtileriyle ortaya çıkar ve ateş, öksürük, nefes darlığı gibi şikayetlere neden olabilir. MERS, özellikle bağışıklık sistemi zayıf olan kişilerde daha ciddi seyredebilir ve hatta ölüme yol açabilir.Orta Doğu Solunum Sendromu (MERS) olarak da bilinen Mers virüsü, koronavirüsün (MERS-CoV) neden olduğu viral bir solunum yolu hastalığıdır. Bu hastalık, genellikle solunum sistemi belirtileriyle ortaya çıkar ve ateş, öksürük, nefes darlığı gibi şikayetlere neden olabilir. MERS, özellikle bağışıklık sistemi zayıf olan kişilerde daha ciddi seyredebilir ve hatta ölüme yol açabilir.
Mers (MERS-CoV) Hastalığı Nedir?Mers virüsü 2012 yılında Suudi Arabistan'da görülen ve bir tür koronavirüs enfeksiyonu olan bulaşıcı bir hastalıktır. Koronavirüsü ailesinden olan bu virüs solunum yoluyla bulaşması ve ölümcül sonuçlar doğurmasıyla dünyayı etkileşmiştir. Ayrıca Covid-19 ile aynı aileden olması çok sık mutasyona uğraması sebebiyle günümüzde dikkat çeken bir virüs haline gelmiştir.Virüs, develerden insanlara doğrudan fiziksel temas yoluyla yayılabilir. Hayvanların dışında insandan insana bulaşma durumu da söz konusudur.Bunun yanında basit soğuk algınlığının aksine öksürük gibi semptomların ağır seyrettiği bu rahatsızlık tüm dünyayı etkilemeden kontrol altına alınabilmiştir. Genel olarak koronavirüs ailesinde olan virüslerden SARS, Covid-19 ve Mers salgın tehlikesi oluşturma riski taşımasıyla aşı üretimine ve ilaç çalışmalarına önem verilmektedir.Mers Virüsü Nedir?MERS-CoV, enfekte develerden insanlara bulaşan zoonotik bir virüstür. Bir tür koronavirüs enfeksiyonu olan mers hastalığı aynı zamanda bir solunum yolu hastalığıdır.Salgının görüldüğü Ortadoğu bölgesinde rahatsızlığın ciddiye alınmaması solunum problemlerinin şiddetlenmesine de neden olmuştur. Covid-19 'un aksine bu coronavirüs Ortadoğu ülkelerinden Yemen, Ürdün ve Suudi Arabistan'da sınırlı kalması hastalığın kontrol altına alınmasını sağlamıştır.Diğer bir taraftan virüsün taşıyıcı hayvanı deve ya da yarasa olduğu düşünülürken memelileri etkileyen bir canlı formudur. Hayvandan insana virüsün geçmesiyle farklı mutasyonlar geçirerek mers cov hastalığının yayılım gösterdiği ifade edilir.Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından yapılan açıklamaya göre o dönemde 77 bireyde bu rahatsızlık tespit edilmiş, bu hasta bireylerin 40'ı ise vefat etmiştir. Özellikle nefes darlığı, ateş, burun akıntısı gibi üst solunum rahatsızlıkları belirtileri ile benzerlik göstermesi fark edilmesini de güçleştirmiştir. Bu süreçte mers hastalığı virüsün belirtilerinin kişide gözlemlenmesiyle anlaşılarak tedavi planı çıkarılmaya çalışılmıştır. Bazı vakalarda ise bu rahatsızlık belirti vermeden de ilerleyerek kuluçka süresinde daha çok alevlendiği tespit edilmiştir.Mers Virüsü Belirtileri Nelerdir?Mers virüsü kuru öksürük, halsizlik, yüksek ateş, eklem ağrısı, mide bulantısı, kusma ve nefes darlığı gibi belirtilerle kendini gösterir.Mers virüsü belirtileri kişinin mevcut kronik rahatsızlıklarına, yaşına, kilosuna göre değişkenlik gösterebilir. Bunun yanında kişinin bu mikroorganizmalara karşı antikor üretimi de oldukça önemlidir.Bağışıklık sistemi düzgün çalışan bireyler Mers hastalığını daha hafif atlatabilirler. Yapılan bilimsel çalışmalarda rahatsızlığın belirtilerinin 2-14 arasında daha belirgin olduğu ifade edilir. Hava yoluyla ya da vücut sıvılarına temasla bulaşabilen MERS-CoV enfeksiyona da neden olur.Tüm bu bilgilerden sonra rahatsızlığın öne çıkan belirtileri aşağıdaki maddelerle sıralanabilir: Geçmeyen kuru öksürük ve solunum yetersizliği Halsizlik, yorgunluk ve bitkin olma hali Yüksek ateşe bağlı sayıklama, üşüme ve titreme Göğüs ağrısı ve eklem ağrısı Mide ve bağırsak sistemini etkileyen ishal Mide bulantısı ve kusma Nefes darlığı Septik şokTüm bu belirtileri yaşayan hastalarda ölüm oranı yüksektir. Yetişkin bireyler arasında kanser tedavisi gören ya da yeni organ nakli olan kişilerin bağışıklık sistemi düşük olduğu için sepsise girme olasılığı yüksektir. Bu süreçte kişinin bağışıklık sistemi baskılandığı için antijene karşı vücut cevap oluşturamayabilir ve çoklu organ yetmezliği yaşanabilir. Organların ciddi hasar alması yoğun bakım ve solunum cihazı desteğini zorunlu hale getirebilir.Diğer bir yandan Mers hastalığının bazı komplikasyonları da ortaya çıkabilir. Kalp-damar sisteminde ya da böbreğin süzme fonksiyonunda görülen komplikasyonlar da canlılığın devamlılığını tehlikeye sokabilir. Özellikle diyabet, obezite, tansiyon ya da akciğer problemleri gibi kronik hastalıkları olan kişiler daima risk grubundadır. Ayrıca bireyler hastalığı atlatsa da kronik problemleri ile beraber ciddi hasarlar kalabilir. Devamında bakteri ya da diğer enfeksiyonlara karşı dahi vücut ciddi tepkiler oluşturabilir.Mers Hastalığı Nasıl Teşhis Edilir?Tedaviye geçmeden önce mers hastalığının tanısının koyulması adına burundan sürüntü alınarak hızlı tanı testleri yapılabilir. Bunun yanında öksürük gibi semptomları görülen kişinin akciğer grafisi çekilerek uzman doktor tarafından teşhis konulabilir.Mers Hastalığı Tedavisi Nasıl Yapılır?Mers hastalığı RNA temelli virüslerden kaynaklı oluştuğu için devamlı mutasyon riski vardır. Bu değişen genetik yapı ilaç çalışmalarının etkinliğini yavaşlatıcı bir etkendir. Hazırlanan ilaç numuneleri virüs RNA zincirini değiştirdiğinde etkisiz hale gelebilir. Bu durumun temelinde ise virüsün konakçıdan başka bir konakçıya taşınması vardır. Konakçı olarak insan vücudunu seçen virüs ortam koşullarına göre uyumlanarak kendini güçlendirir. Bunun yanında tamamen konakçı üzerinde rastgele mutasyona da uğrayabilir.Bu koşullarda ilaç 1 fazından prosedürler tekrar başa dönerek çalışma yapılmasına neden olur. Bir ilaç yapım aşaması ve hastada kullanım süresi 4 fazlık bir uygulama süresini kapsar, genel olarak ortalama 2 ile 8 yıllık bir sürede ilaç piyasaya sunulabilir.Tüm bu nedenlerden dolayı mers hastalığına karşı geliştirilen bir ilaç söz konusu değildir. Hastanın ciddi komplikasyonlar yaşamaması için bazı ek tedaviler uygulanırken asıl önemli olan nokta virüsten korunma yöntemleriyle ilgilidir. Genel anlamda yaşanılan bu salgın sürecinde uygulanan tedaviler aşağıdaki gibi listelenebilir: Rahatsızlığın tanı aşamasında vücutta oluşan hasara bağlı bazı tedbirler alınabilir. Buradan hareketle rahatsızlıkta semptomların hafifletilmesi adına yardımcı tedaviler uygulanabilir. Destekleyici tedaviler arasında ise kas ağrılarının minimize edilmesi için ağrı kesici ilaçlar tercih edilebilir. Enfeksiyon akciğeri çok etkiliyorsa öksürük ilacı verilebilir, enfeksiyon yayılım gösteriyorsa antibiyotik tedavisine de başvurulabilir. Nefes darlığı artıyorsa oksijen desteğine de kişinin ihtiyacı oluşabilir. Eğer kişinin tansiyon dengesizliği varsa ve kan basıncı düşüyorsa serum desteği ile vazopresör ilaçların kullanımı tercih edilebilir. Gribal enfeksiyonlarda olduğu gibi vücudun direncinin artmasında uyku ve dinlenmek oldukça önemlidir. Bunun yanında dengeli beslenmeyle beraber vitamin ve minerallerin alımı kritiktir. Bu süreçte bağışıklığı güçlendirmek için gıda takviyesi desteğine doktor kontrolünde başvurulabilir. Ayrıca kişinin kan değerleri kontrol edilerek demir, D3 ve B12 eksikliği varsa bağışıklık sisteminin aktif çalışması için bu mineral ve vitaminler verilebilir. Aynı zamanda enfeksiyonun vücuttan atılması adına bol sıvı alımı da öneriler arasındadır. Sıvı alımında günlük en az 2-3 litre su tüketimi uzmanlar tarafından önerilmektedir. Kekik, okaliptüs ya da mentol gibi nefes yollarını açan ürünlerin burun spreyi olarak kullanımı da bazı hastalarda tercih edilmiştir. Ayrıca ağız içinde pH dengesinin de korunması adına antiseptik içerikli gargaraların kullanımına öncelikli verilebilir. Mers Virüsü Hakkında Sık Sorulan SorularMers virüsü ne zaman çıktı?Virüs ilk defa 2012 yılında Suudi Arabistan’da ortaya çıkmıştır. Bu süreçte bulaşıcı özelliği çiçek virüsü gibi yüksek olmadığı için saha olarak az yayılım göstermiştir. Bu nedenle virüsün yayıldığı alan Ortadoğu ile kısıtlı kalmıştır.Mers virüsü ölümcül mü?Mers virüsü için spesifik bir tedavi yoktur. Amaç, semptomları önlemektir. Özellikle bağışıklığı düşük ve kronik hastalıkları olan bireyler için ölümcül tablo ortaya çıkabilir.Mers virüsü bulaşıcı mı?MERS CoV olarak da ifade edilebilen mers virüsü bulaşıcı bir solunum yolu hastalığıdır.
Mers (MERS-CoV) Hastalığı Nedir?Mers virüsü 2012 yılında Suudi Arabistan'da görülen ve bir tür koronavirüs enfeksiyonu olan bulaşıcı bir hastalıktır. Koronavirüsü ailesinden olan bu virüs solunum yoluyla bulaşması ve ölümcül sonuçlar doğurmasıyla dünyayı etkileşmiştir. Ayrıca Covid-19 ile aynı aileden olması çok sık mutasyona uğraması sebebiyle günümüzde dikkat çeken bir virüs haline gelmiştir.Virüs, develerden insanlara doğrudan fiziksel temas yoluyla yayılabilir. Hayvanların dışında insandan insana bulaşma durumu da söz konusudur.Bunun yanında basit soğuk algınlığının aksine öksürük gibi semptomların ağır seyrettiği bu rahatsızlık tüm dünyayı etkilemeden kontrol altına alınabilmiştir. Genel olarak koronavirüs ailesinde olan virüslerden SARS, Covid-19 ve Mers salgın tehlikesi oluşturma riski taşımasıyla aşı üretimine ve ilaç çalışmalarına önem verilmektedir.Mers Virüsü Nedir?MERS-CoV, enfekte develerden insanlara bulaşan zoonotik bir virüstür. Bir tür koronavirüs enfeksiyonu olan mers hastalığı aynı zamanda bir solunum yolu hastalığıdır.Salgının görüldüğü Ortadoğu bölgesinde rahatsızlığın ciddiye alınmaması solunum problemlerinin şiddetlenmesine de neden olmuştur. Covid-19 'un aksine bu coronavirüs Ortadoğu ülkelerinden Yemen, Ürdün ve Suudi Arabistan'da sınırlı kalması hastalığın kontrol altına alınmasını sağlamıştır.Diğer bir taraftan virüsün taşıyıcı hayvanı deve ya da yarasa olduğu düşünülürken memelileri etkileyen bir canlı formudur. Hayvandan insana virüsün geçmesiyle farklı mutasyonlar geçirerek mers cov hastalığının yayılım gösterdiği ifade edilir.Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından yapılan açıklamaya göre o dönemde 77 bireyde bu rahatsızlık tespit edilmiş, bu hasta bireylerin 40'ı ise vefat etmiştir. Özellikle nefes darlığı, ateş, burun akıntısı gibi üst solunum rahatsızlıkları belirtileri ile benzerlik göstermesi fark edilmesini de güçleştirmiştir. Bu süreçte mers hastalığı virüsün belirtilerinin kişide gözlemlenmesiyle anlaşılarak tedavi planı çıkarılmaya çalışılmıştır. Bazı vakalarda ise bu rahatsızlık belirti vermeden de ilerleyerek kuluçka süresinde daha çok alevlendiği tespit edilmiştir.Mers Virüsü Belirtileri Nelerdir?Mers virüsü kuru öksürük, halsizlik, yüksek ateş, eklem ağrısı, mide bulantısı, kusma ve nefes darlığı gibi belirtilerle kendini gösterir.Mers virüsü belirtileri kişinin mevcut kronik rahatsızlıklarına, yaşına, kilosuna göre değişkenlik gösterebilir. Bunun yanında kişinin bu mikroorganizmalara karşı antikor üretimi de oldukça önemlidir.Bağışıklık sistemi düzgün çalışan bireyler Mers hastalığını daha hafif atlatabilirler. Yapılan bilimsel çalışmalarda rahatsızlığın belirtilerinin 2-14 arasında daha belirgin olduğu ifade edilir. Hava yoluyla ya da vücut sıvılarına temasla bulaşabilen MERS-CoV enfeksiyona da neden olur.Tüm bu bilgilerden sonra rahatsızlığın öne çıkan belirtileri aşağıdaki maddelerle sıralanabilir:Tüm bu belirtileri yaşayan hastalarda ölüm oranı yüksektir. Yetişkin bireyler arasında kanser tedavisi gören ya da yeni organ nakli olan kişilerin bağışıklık sistemi düşük olduğu için sepsise girme olasılığı yüksektir. Bu süreçte kişinin bağışıklık sistemi baskılandığı için antijene karşı vücut cevap oluşturamayabilir ve çoklu organ yetmezliği yaşanabilir. Organların ciddi hasar alması yoğun bakım ve solunum cihazı desteğini zorunlu hale getirebilir.Diğer bir yandan Mers hastalığının bazı komplikasyonları da ortaya çıkabilir. Kalp-damar sisteminde ya da böbreğin süzme fonksiyonunda görülen komplikasyonlar da canlılığın devamlılığını tehlikeye sokabilir. Özellikle diyabet, obezite, tansiyon ya da akciğer problemleri gibi kronik hastalıkları olan kişiler daima risk grubundadır. Ayrıca bireyler hastalığı atlatsa da kronik problemleri ile beraber ciddi hasarlar kalabilir. Devamında bakteri ya da diğer enfeksiyonlara karşı dahi vücut ciddi tepkiler oluşturabilir.Mers Hastalığı Nasıl Teşhis Edilir?Tedaviye geçmeden önce mers hastalığının tanısının koyulması adına burundan sürüntü alınarak hızlı tanı testleri yapılabilir. Bunun yanında öksürük gibi semptomları görülen kişinin akciğer grafisi çekilerek uzman doktor tarafından teşhis konulabilir.Mers Hastalığı Tedavisi Nasıl Yapılır?Mers hastalığı RNA temelli virüslerden kaynaklı oluştuğu için devamlı mutasyon riski vardır. Bu değişen genetik yapı ilaç çalışmalarının etkinliğini yavaşlatıcı bir etkendir. Hazırlanan ilaç numuneleri virüs RNA zincirini değiştirdiğinde etkisiz hale gelebilir. Bu durumun temelinde ise virüsün konakçıdan başka bir konakçıya taşınması vardır. Konakçı olarak insan vücudunu seçen virüs ortam koşullarına göre uyumlanarak kendini güçlendirir. Bunun yanında tamamen konakçı üzerinde rastgele mutasyona da uğrayabilir.Bu koşullarda ilaç 1 fazından prosedürler tekrar başa dönerek çalışma yapılmasına neden olur. Bir ilaç yapım aşaması ve hastada kullanım süresi 4 fazlık bir uygulama süresini kapsar, genel olarak ortalama 2 ile 8 yıllık bir sürede ilaç piyasaya sunulabilir.Tüm bu nedenlerden dolayı mers hastalığına karşı geliştirilen bir ilaç söz konusu değildir. Hastanın ciddi komplikasyonlar yaşamaması için bazı ek tedaviler uygulanırken asıl önemli olan nokta virüsten korunma yöntemleriyle ilgilidir. Genel anlamda yaşanılan bu salgın sürecinde uygulanan tedaviler aşağıdaki gibi listelenebilir:Mers Virüsü Hakkında Sık Sorulan SorularMers virüsü ne zaman çıktı?Virüs ilk defa 2012 yılında Suudi Arabistan’da ortaya çıkmıştır. Bu süreçte bulaşıcı özelliği çiçek virüsü gibi yüksek olmadığı için saha olarak az yayılım göstermiştir. Bu nedenle virüsün yayıldığı alan Ortadoğu ile kısıtlı kalmıştır.Mers virüsü ölümcül mü?Mers virüsü için spesifik bir tedavi yoktur. Amaç, semptomları önlemektir. Özellikle bağışıklığı düşük ve kronik hastalıkları olan bireyler için ölümcül tablo ortaya çıkabilir.Mers virüsü bulaşıcı mı?MERS CoV olarak da ifade edilebilen mers virüsü bulaşıcı bir solunum yolu hastalığıdır. | 5,468 |
495 | Hastalıklar | Menisküs | Menisküs, diz eklemi içerisinde bulunan kaval kemiği ile uyluk kemiği arasında yer alan, şok emici görev görerek kemikleri ve kıkırdakları aşırı yükten koruyan, aşınmasını ve yıpranmasını önleyen C şeklinde bir kıkırdaktır. Menisküs yırtığı, dizin ani ve kuvvetli bir şekilde bükülmesi veya dönmesi ya da dize aşırı yük binmesi gibi nedenlerle menisküs adlı kıkırdakta meydana gelen diz yaralanmasıdır. Özellikle spor, aşınma ve yıpranma nedeniyle oluşan yaygın bir sorundur. Sporcularda genellikle diz bükülü iken ayağın yere basıldığı anlarda üst bacağın bükülmesi veya çevrilmesi sonucu meydana gelir. Dizden gelen kıtlama sesi, şişlik, sertlik ve dizi kıramama menisküs yırtığının yaygın belirtileridir.Menisküs, diz eklemi içerisinde bulunan kaval kemiği ile uyluk kemiği arasında yer alan, şok emici görev görerek kemikleri ve kıkırdakları aşırı yükten koruyan, aşınmasını ve yıpranmasını önleyen C şeklinde bir kıkırdaktır. Menisküs yırtığı, dizin ani ve kuvvetli bir şekilde bükülmesi veya dönmesi ya da dize aşırı yük binmesi gibi nedenlerle menisküs adlı kıkırdakta meydana gelen diz yaralanmasıdır. Özellikle spor, aşınma ve yıpranma nedeniyle oluşan yaygın bir sorundur. Sporcularda genellikle diz bükülü iken ayağın yere basıldığı anlarda üst bacağın bükülmesi veya çevrilmesi sonucu meydana gelir. Dizden gelen kıtlama sesi, şişlik, sertlik ve dizi kıramama menisküs yırtığının yaygın belirtileridir.
Menisküs Nedir?Menisküs, her iki dizde de kaval kemiği ile uyluk kemiği arasında yer alan, hareket halinde olan kemiklerin aşınmasını önleyen ve yıpranmaya karşı koruyan C şeklinde, sert ve lastiksi kıkırdak parçasıdır. Bu kıkırdağa baskı uygulandığında ise menisküs yırtılması olarak bilinen diz yaralanması meydana gelebilir Menisküs yırtığı özellikle sporcularda görüldüğünden temas sporu yapan kişiler risk altında bulunur.Menisküs Yırtığı Nedir?Menisküs yırtığı, ani ve kuvvetli biçimde dizin bükülmesi veya dönmesi sonucu dizdeki menisküs adlı kıkırdakta oluşan yırtılmadır. Diz eklemlerinde ağrı (dizin iç veya dış kısmında), dizde şişlik, eklemlerde kilitlenme, dizleri tam olarak uzatıp, bükememe ve topallama menisküs yırtığında görülen belirtilerdir.Menisküs yırtıklarının çeşitleri ve dereceleri nelerdir?Fiziksel özellikleri ve yırtılmanın olduğu bölgeye göre menisküs yaralanmaları sınıflandırılmaktadır.Fiziksel özelliklerine göre; Eklem yüzüne dik(vertikal) Uzunlamasına(Longitudinal) Enine(radial-transvers) Eklem yüzüne paralel(horizontal) olarak sınıflandırılır. Değişik tip yırtıklar Oblik(eğik menisküs yırtığı),flep yırtıklar; dik ve paralel yırtıkların bir kombinasyonu şeklindedir. Sık görülen bazı yırtık şekillerine kova sapı veya papağan gagası gibi özel tanımlayıcı isimler verilmiştir.En sık görülen menisküs yırtıkları hangileridir?Menisküs yırtıklarının en sık yaşananları sırasıyla şu şekildedir; Oblik yani eğik menisküs yırtıkları en sık görülen menisküs yaralanmalardır. Bu tür menisküs yırtıkları genellikle genç hastalarda travma sonucu yaşanmaktadır. Vertikal longitudinal menisküs yırtıkları Dejeneratif menisküs yırtıkları Radial (transvers) menisküs yırtıkları Horizontal menisküs yırtıkları Kompleks yani birçok özelliği barındıran yırtıklarMenisküs Yırtığı Belirtileri Nelerdir?Menisküs yırtığı belirtileri arasında diz ekleminde meydana gelen şişlik, ağrı ve dizden ses gelmesi şeklinde sıralanabilir. Bunu yanında menisküs yırtığı oluştuğu ilk anda şiddetli ağrı ve patlama hissi en belirgin belirtisidir.Menisküs yırtığı durumunda ortaya çıkan belirtiler şunlardır: Menisküsün meydana geldiği sırada diz bölgesinden gelen patlama sesi Dizin yerinden oynadığı hissi Dizi bükme ve eğme gibi hareketlerde ağrı ve zorlanma Dizde ödeme bağlı olarak şişlik oluşması Dizi hareket ettirirken dizden ses gelmesi Dizi hareket ettirmeye çalışırken kilitlenme hissi Dizde güçsüzlükMenisküsün olduğu diz bölgesinden gelen patlama sesiHer iki dizde de bulunan menisküs, yaralanma, darbe veya travma sonucunda hasar alır ve diz yaralanması meydana gelir. Bu diz yaralanması menisküs yırtığı şeklinde görüldüğünde diz bölgesinden bir patlama sesi gelebilir. Bu ses menisküs yırtığının en belirgin semptomudur. Menisküs yırtıldığında ödeme bağlı olarak şişlik oluşmasıMenisküsün yırtılmasına bağlı olarak dizde ödem görülmesi olasıdır. Bu ödem aynı zamanda dizde şişlik meydana gelir ve menisküsün olduğu bölgede belirgin bir şişlik saptanır.Diz bükme ve hareket ettirirken zorlanmaMenisküs yırtığı yaşayan kişilerin diz bükme hareketini yapması çok zorlaşır. Diz bükme ile birlikte aynı zamanda dizi hareket ettirirken zorlanma yaşanması da söz konusudur. Hareket ettirmeye çalışırken diz ağrısı Dizi hareket ettirmeye çalışırken rahatsız edici bir diz ağrısı yaşanır. Bu diz ağrısı menisküs yırtıkları vakalarında görülen en karakteristik belirtiler arasındadır. Kilitlenme veya bir noktada takılmaMenisküs yırtığı görülmesi ile beraber dizde meydana gelen kilitlenme veya bir noktada dizin takılma hissi yaşaması da menisküs yırtığı belirtisidir.Menisküs Yırtığı Neden Olur?Menisküs yırtıkları, spor gibi aktivitelerde darbe veya burkulmaya bağlı olarak travmatik, ileri yaşlarda zamanla aşınmaya bağlı olarak ya da doğuştan sahip olunan bazı sorunlar nedeniyle oluşur. Menisküs yırtığı nedenleri şöyle sıralanabilir: Sporda yapılan ani hareketler Diz kireçlenmesinin menisküsü tetiklemesi Diz çökmek, çömelmek veya ağır bir şeyi kaldırmak Yaşlanmasının etkisiyle menisküs dokusunun zayıflamasıSporda yapılan ani hareketlerSporcularda topa vurabilmek ya da tutabilmek için dizi ani şekilde döndürmeye çalışmak ya da bükmek kıkırdakta yırtılmaya neden olabilirDiz kireçlenmesinin menisküsü tetiklemesiDizlerde kireçlenme varsa, menisküs yırtılmaya yatkın olur. Böylelikle menisküs yırtığı daha kolay bir şekilde gelişebilir.Diz çökmek, çömelmek veya ağır bir şeyi kaldırmakDiz çökmek, çömelmek veya ağır bir şeyi kaldırmak menisküs yırtıklarına neden olabilir. Menisküs yırtılmaları; ani durma, dönme, dizi zorla bükme veya döndürmeye neden olan aktivitelerde yaralanabilir.Yaşlanmasının etkisiyle menisküs dokusunun zayıflamasıMenisküs yaralanmaları her yaşta görülebilmektedir. Genç insanlarda menisküs dokusu sağlam olduğundan ciddi travmalar sonucu yırtılırlar ancak yaşın ilerlemesiyle birlikte dizdeki dejeneratif değişiklikler menisküs yırtıklarına yol açabilir. Sandalyeden kalkarken basit bir bükülme bile menisküs yırtıklarına zemin hazırlayabilir. 65 yaş ve üstündeki kişilerin% 40'ından fazlasında gözlenir.Menisküsün dayanıklılık sınırını aşan yüklenmeler sonucu yırtılması daha çok genç yaşlarda görülmektedir. Travmatik yırtıklar genellikle 10-40 yaş arası görülürken, dejeneratif yani zamanla yaşanan bozulmalar sonucu yaşanan menisküs yırtıkları daha çok 40 yaşından sonra görülmektedir.Menisküs Nasıl Teşhis Edilir?Menisküs yırtıklarının teşhisinde doktor muayenesi önemli yer tutar. Ortopedi ve Travmatoloji doktoru muayenesinde menisküsün oturduğu eklem hattı boyunca hassasiyet olup olmadığını kontrol eder. Genç hastalarda genellikle dizde burkulma veya dönme sonucu yaşanan ağrı ve kilitlenme hikayesi yaşanır. Orta ve ileri yaşlarda ise menisküsün yıpranmasına bağlı yaşanan dejeneratif yırtıklar çömelme, eğilme gibi basit hareketlerden sonra kilitlenme, takılma hissi ile ortaya çıkabilmektedir. Doktor ağrı bölgesi, hareketle ilişkisi ve şiddetini muayene sırasında değerlendirir.Doktorunuz muayene sırasında McMurray, Apley, Steinman gibi testleri uygulayacaktır. Dizi bükerek, düzelterek ve döndürerek menisküs varlığını, şiddetini değerlendirecektir.Menisküs Teşhisinde Görüntüleme YöntemleriDizde yaşanan farklı sorunlar benzer belirtileri neden olabileceği için görüntüle yöntemleri ile teşhis doğrulanabilmektedir. Manyetik Rezonans (MR): Dizdeki sert ve yumuşak dokuların ayrıntılı olarak görüntülenmesi için kullanılan MR menisküs teşhisinde en iyi görüntüleme yöntemidir. Röntgen: Kıkırdak yapılı menisküs röntgen ile görüntülenememektedir. Ancak osteoartrit gibi dizde benzer sorunlara yol açan rahatsızlıkları elemek için röntgen görüntülemesi faydalı olabilmektedir. Artroskopi: Bazı durumlarda, dizin içini incelemek için artroskop olarak bilinen bir alet kullanabilir. Hafif ve küçük bir kamera da içeren artroskop dize küçük bir kesi ile yerleştirilir ve dizin içi büyütülmüş olarak ekrana yansıtır. Ancak tanı amaçlı kullanımı görüntüleme yöntemlerindeki gelişim nedeni ile ortadan kalkmıştır.Menisküs Tedavisi Nasıl Olur?Menisküs yırtıklarının tedavisinde daha önceden menisküsün tamamının çıkartıldığı total menisektomi ameliyatları yapılmaktaydı. Bu yöntemin uygulandığı hastalarda 10-15 yıl içinde kıkırdak yüzeyde harabiyet geliştiği bilimsel olarak kanıtlandı ve menisküsün dizi koruyucu özelliği anlaşıldı. Tedaviye karar vermeden önce; Hastanın yaşı Fiziksel aktivite durumu Hastanın işi ve sosyal yaşamdan beklentileri Menisküs yırtığının yapısı Menisküs yırtığının tipi ve uzunluğu Menisküs yırtığının lokalizasyonu yani yeri Menisküs yırtığının yanında farklı yaralanmaların varlığına bakılarak tedavi yöntemi belirlenir.Menisküs yırtıklarının cerrahi tedavisiAmeliyatsız tedaviler sonucu dizdeki ağrı, kilitlenme gibi şikayetler günlük hayatı engellemeye devam ediyorsa cerrahi tedavi gündeme gelmektedir.Cerrahi tedavilerde; Menisküsün bütünü çıkarılmasını içeren total menisektomi. Total menisektomi ameliyatında zarar görmüş menisküs dokusunun çıkarılması, kısa vadede iyi sonuçlar verir ancak uzun vadede artrit gelişmesine yol açar. Yalnız yırtık parçanın çıkarılmasını içeren parsiyel menisektomi Menisküs tamirleri. Bazı menisküs yırtıklarında yırtık parçaları birbirine dikilerek onarılabilir. Menisküs tamiri yırtığın tipi ve menisküsün genel durumuna bağlıdır. Menisküs onarımının iyi sonuçları vardır, ancak menisektomiden daha uzun bir iyileşme süresi vardır ve menisküs tamiri uygun hastalarla sınırlıdır. Aktif bir hayat süren menisküs dokusu kaliteli hastalarda menisküs tamiri önerilmektedir.Menisküs transplantasyonu yani menisküs nakli uygulanabilmektedir.Menisküs ameliyatından sonra nelere dikkat edilmelidir? Ameliyattan sonra ortopedi doktorunun kontrolünde dize yük verilmelidir. Menisküs ameliyatından sonra pansumanla kapatılan yaranın su ile temas etmemesine dikkat edilmelidir. Duş alırken ameliyat bölgesinin su geçirmeyen bir malzemeyle kapatılması önemlidir. Uyku veya istirahat sırasında ameliyat edilen dizin kalp seviyesinden yüksekte tutulması daha faydalıdır. Egzersiz programları ortopedi doktoru veya fizyoterapist eşliğinde yapılmadır. Otomobil kullanmak için acele edilmemelidir.Menisküs ameliyatı sonrası egzersiz ve fizik tedaviMenisküs ameliyatı sonrası kasları kuvvetlendirmek için denge ve refleks geliştirici eğitim egzersizleri yapılmalıdır. Ameliyattan sonraki ilk aylarda çömelme ve ağırlık ile yapılan egzersizlerden uzak durulmalıdır.Menisküs ameliyatı sonrası yapılacak rehabilitasyon kişiye özel olarak hazırlanır ve yaş, kilo gibi faktörler göz önünde bulundurulur.Menisküs Yırtığını Oluşmaması İçin Nelere Dikkat Edilmelidir?Menisküs yırtıkları genellikle bir travma sonucu veya eklemlerin dejenere olması sonucu oluştuğu için önlemek zordur. Ancak bazı önlemler diz yaralanması riskini azaltabilir. Uyluk kaslarınızı düzenli egzersizlerle güçlü tutun. Spora başlamadan önce hafif egzersizlerle ısının Spor veya egzersiz arasında küçük molalar verin. Aşırı yorulan kaslar yaralanma riskinizi artırabilir. Yapılan spora göre doğru ayakkabı kullandığından emin olun. Antrenman yoğunluğunu aniden artırmayın. Dizi zorlayıcı hareket ve aktivitelerden uzak durmaya çalışın Kilo kontrolünü sağlayınMenisküs Yırtığına Ne İyi Gelir?Menisküs yırtığı yaşandığı durumda dizde şiddetli bir şekilde ağrı görülüyorsa fiziksel olarak dizi zorlayacak hareketler kaçınmak gerekir. Dizde meydana gelen şişlik ve ağrıyı azaltmak için buz ile kompres yapmak rahatlatabilir. Bunun yanında oluşan şişlik için bandaj kullanarak dizi sarmak da menisküs yırtığına iyi gelen yöntemler arasında yer alır. Meniskür yırtığına karşı oluşan semptomları rahatlatmak için şu yöntemlerden yararlanabilirsiniz:DinlenmeDiz ağrısını şiddetlendiren, özellikle dizi bükmeye veya döndürmeye neden olan aktivitelerden uzak durulmalıdır. Ağrının çok şiddetli olduğu durumlarda yürüyüşlerden bile uzak durmak veya koltuk değneği kullanarak dize binen yük hafifletilebilir.Buz tedavisiBuz tedavisi menisküs yırtığı nedeniyle gelişen diz ağrısı ve şişliğini azaltabilir. Günde birkaç kez, bir seferde 20-25 dakika boyunca dize bu terapisi uygulanabilir. Buzun doğrudan cilde temas etmemesine dikkat edilmelidir.BandajMenisküs yırtığının yaşandığı dizin uygun bir bandaj ile sarılması ağrı ve şişlik için olumlu sonuçlar verebilir.YükseklikDinlenme esnasında şişliği azaltmak için bacağın altına yastık koyularak kalp seviyesinin üzerine kaldırmak olumlu sonuçlar vermektedir.İlaç veya diz içine yapılan enjeksiyonlar (hyaluronik asit) tedavisiSteroid olmayan aspirin gibi anti-enflamatuar ilaçlar ağrıyı ve şişliği azaltabilir. Bunun yanında bilimsel olarak etkinlikleri hala kanıtlanmamış olsa da destekleyici vitamin gibi kullanılan ilaçlar da tedavide kullanılabilmektedir. Bu tür ilaçların “plasebo etkisi” olduğu inkar edilemeyen bir gerçektir. İlaçların iyileştirici bir etkisi bulunmasa da hastaların büyük kısmında ağrılarının azaldığı ya da kaybolduğu, yapılan araştırmalarla kanıtlanmıştır. Köpek balığı kıkırdağı, hyaluronik asit, kondroitin sülfat preparatları gibi ürünler tıbbi olarak yararı kanıtlanamasa da yakınmaların sıklık ve şiddetini azaltmaktadır. Bu etkinin açıklanmasında placebo etkisi adını verdiğimiz psikolojik olarak hastanın verilen tedaviye inanıp iyileşeceğini düşünmesinin de etkisi vardır.Fizik tedaviGerme ve güçlendirme egzersizleri dizdeki stresi azaltabilir. Bu tür hareketler için bir fizyoterapistten yardım almak gerekebilir.PRP ve kök hücrePRP ve kök hücre gibi isimlerle uygulanan tedavilerin günümüzde kanıta dayalı tıp verileri göz önüne alındığında etkinliği saptanmamıştır.Bu tedaviler her zaman yeterli olmayabilir. Menisküs yırtığı büyük, dengesiz veya kilitlenme semptomlarına neden oluyorsa cerrahi tedavi gerekebilir.Menisküs Yırtıkları Hakkında Sık Sorulan SorularMenisküs yaralanmalarında hangi doktora ve bölüme gidilmelidir?Menisküs yaralanmalarında Ortopedi ve Travmatoloji uzmanına başvurulmalıdır. Menisküsün tedavisinde genç yaşta kıkırdak yapıların korunması ve ileride eklem harabiyetinin önüne geçmek amacı ile tamir yöntemlşeri tercih edilmektedir. Tamire uygun olmayan ya da tamir sonrası tekrarlayan yırtıklarda menisküsün kalanını korumak amaçlı kısmi menisektomi uygulanmaktadır.Menisküs yırtıkları kendi kendine iyileşir mi?Kıkırdak yapı olan menisküsün kanlanması sınırlıdır. Menisküs beslenmesini eklem kapsülü içindeki kan ve sinovyal sıvıdan alır. Menisküs yırtıklarının yerleşim yerine ve onarılabilme özelliklerine göre 3 bölgeye ayırmak mümkündür. Kırmızı Bölge: Menisküs yırtığının her iki kenarı da damarlı bölgededir ve bu bölgede kan akımı bulunmaktadır. Bu bölgede yaşanan menisküs yırtıklarının büyük bir çoğunluğu belli bir uzunluğun altında ise ameliyat gerektirmeden başarılı bir şekilde kendi kendine iyileşebilmektedir, tamir edilen bu bölge yırtıklarının iyileşme oranı son derece yüksektir.. Kırmızı Beyaz Bölge (Meniskal kenar yırtıkları) : Periferal vasküler bölgeden başlayan bu menisküs yırtıkları damarsız bölgeye doğru uzanır. Bu menisküs yırtıklarının her bölgesinde istenilen kan akımı mevcut değildir. Kan akımının olduğu bölgeler gibi kan akımının yeterli olmadığı bölgeler de mevcuttur. Bu bölgedeki menisküs yırtıklarının iyileşme şansı vardır ancak iyileşmeye yönelik yardımcı tekniklerin kullanılması gerekmektedir. Beyaz Bölge: Bu menisküs yırtıkları tamamen damarsız bölgede yaşanan yırtıklardır. Bu nedenle bu bölgedeki yırtıklar genellikle kendi kendine iyileşmezler. Menisküs yırtığının onarımı ile birlikte ilişmeyi artıran tekniklerin kullanılması gerekmektedir. Menisküs yırtığı artroskopi ameliyatıMenisküs ameliyatlarında açık cerrahi teknikler yerine Artroskopik cerrahi denilen kapalı cerrahi yöntemler kullanılmaktadır. Artroskopik cerrahi, eklemin içine bakmak için kullanılan bir işlemdir. Küçük bir kesiden (yaklaşık 1 santimetre) küçük bir kamera, kurşun kalem boyutunda, mafsal içine yerleştirilir. Bir veya daha fazla küçük kesi kullanarak, cerrah yırtık kıkırdaktan kurtulmak veya tamir etmek için diz içine başka aletler yerleştirir.Artroskopi için cilde açılan kesiler oldukça küçüktür, genellikle her biri yaklaşık 1 santimetredir. Kesikler, cildin dışında veya altında olan bir sütür ile kapatılır.Yırtık menisküs, küçük tıraş makineleri ve makaslar da dahil olmak üzere çeşitli aletler kullanılarak kaldırılabilir. Artroskop ayrıca, cerrahın diz ekleminin geri kalanını incelemesine, dizdeki gevşek kıkırdak parçalarını, dizin içindeki diğer problemleri görmesine de olanak vermektedir.Artroskopi ameliyatı genel anestezi altında gerçekleştirilebileceği gibi lokal, epidural veya Spinal anestezi kullanılarak da yapılabilmektedir.Menisküs transplantasyonu yani menisküs nakli nedir?Son yıllarda menisküs yırtıklarında farklı tedavi yöntemleri de gündeme gelmektedir. Menisküs transplantasyonu yani menisküs nakli de bunlardan biridir. Menisküste büyük yaralanmaların yaşandığı durumlarda kadavralardan elde edilen menisküs dokuları nakil yapılabilmektedir.Menisküs yırtığı ne kadar sürede düzelir?Artroskopi ameliyatından sonra dizin iyileşmesi menisküs yırtığının ne kadar şiddetli olduğu da dahil olmak üzere birçok faktöre bağlıdır. Cerrahiden sonra tam iyileşme, diğer işlemlerin yanı sıra gerçekleştirilen işlemin türüne bağlı olarak 4 ila 6 hafta sürebilir. Ancak her insanın farklı sürelerde iyileşeceği de unutulmamalıdır. Çoğu durumda, ameliyattan sonra komplikasyonları en aza indirmek ve iyileşmeyi hızlandırmak için fizik tedavi kullanılır.Menisküs ameliyatından sonra hastanede ne kadar kalınır?Artroskopik cerrahinin ardından hasta ameliyat olduğu gün ayağı kaldırılır ertesi gün taburcu edilir. Hastanın 1-2 hafta evde dinlenmesi sonrasında diz güçlendirici egzersizlere başlaması gerekir. Hasta eğer ofis ortamında çalışıyorsa 1-2 hafta, ağır işlerde çalışıyorsa 4-6 hafta işten uzak durmalıdır.Menisküs artroskopi ameliyatı ağrılı mıdır?Menisküs artroskopi ameliyatı hafif ağrılı bir yöntemdir. Genellikle ameliyattan sonra yaşanan hafif ağrılar basit ağrı kesicilerle kontrol altına alınabilir. Yaşanacak ağrı; ameliyat süresi, menisküs yırtığının çeşidi ve uygulanan cerrahi yönteme göre değişebilmektedir. Ağrı kesici ilaçların dışında, buz tedavisi ve basit egzersizler de ağrı kontrolünde yardımcı olabilir.Menisküs ameliyatı kaç saat sürer?Artroskopi ameliyatı yırtığın büyüklüğüne ve çeşidine göre farklılık göstermekle birlikte ortalama 30-45 dakika sürebilmektedir.Menisküs sporcu hastalığı mıdır?Menisküs yırtıkları daha çok sporcularda duyduğumuz bir rahatsızlıktır. Ancak menisküs yırtığı sporcu hastalığı değildir. Gençlerde daha çok travmalara ve yanlış hareketlere bağlı ortaya çıkarken ilerleyen yaşlarda eklem ve menisküs yapısının dejenere olması sonucu ortaya çıkabilmektedir.Menisküs ameliyatlarında lazer yöntemi kullanılıyor mu?Lazer menisküs ameliyatlarında kullanılan bir yöntem değildir.Menisküs yırtığı tekrarlar mı?Diz içinde iki adet menisküs bulunmaktadır. Yırtılan ve bir kısmı artroskopik cerrahi ile bir kısmı alınan menisküsün sağlam olan diğer kısmında ikinci bir yırtık yaşanabilir. Bazı menisküs yırtıkları dikilerek tedavi edilebilmektedir. Dikilerek tedavi edilen menisküsün tekrar yırtılma riski bulunmaktadır.Menisküs yırtığının doğal veya bitkisel tedavisi var mı?Halk arasında menisküs yırtıklarının tedavisinde zeytinyağı, sıcak su uygulaması, soğuk su uygulaması, sülük tedavisi veya paça çorbası içilmesi gibi tedaviler gündeme gelmektedir. Ancak kıkırdak yapıda olan menisküsün yırtıldığı durumlarda bitkisel tedavi veya tüketilecek besinlerin tıbbi anlamda kanıtlanmış bir faydası bulunmamaktadır.Menisküs yırtığı spora engel midir?Menisküs yırtığı ameliyatından sonra hastalar spora dönebilir. Tekrar spor aktivitesine başlamak için ortopedi doktorunun yönlendirmeleri önemlidir. Erken dönemde aktif spor yapan bir kişinin farklı bir spor yapması (koşucuların yüzme yapması gibi) önerilebilir. Menisküs ameliyatının büyüklüğü, yırtığın çeşidi gibi faktörler hastanın spora dönüş süresini etkilemektedir.Dizin ağrısız olarak tamamen bükülebilmesi ve tekrar düzeltilebilmesi önemlidir. Aktif spor sırasında ağrı hissedilmemesi ve şişlik oluşmaması gerekir.Ameliyat sonrası ağır sporlar yapmaya başlamak zaman alabilir. Erken dönemde başlanan ve eklemi zorlayan hareketler diz sağlığını olumsuz yönde etkileyebilir. Belli bir aşamadan sonra ortopedi doktorun uygun gördüğü zamanda yüzme sporuna başlamak diz eklemlerini ve kaslarının güçlenmesinde olumlu sonuçlar yaratabilir.Menisküs yırtığı tedavi edilmezse ne olur?Menisküs yırtığının uzun süre tedavi edilmemesi kıkırdakta aşınmaya ve geri dönüşü mümkün olmayan hasarlara yol açabilir. Geç kalınan tedavilerde dizde ağrı ve hareket kısıtlığı yaşanabilirken uzun vadede kalıcı kıkırdak hasarları ile kireçlenme problemleri görülebilmektedir.
Menisküs Nedir?Menisküs, her iki dizde de kaval kemiği ile uyluk kemiği arasında yer alan, hareket halinde olan kemiklerin aşınmasını önleyen ve yıpranmaya karşı koruyan C şeklinde, sert ve lastiksi kıkırdak parçasıdır. Bu kıkırdağa baskı uygulandığında ise menisküs yırtılması olarak bilinen diz yaralanması meydana gelebilir Menisküs yırtığı özellikle sporcularda görüldüğünden temas sporu yapan kişiler risk altında bulunur.Menisküs Yırtığı Nedir?Menisküs yırtığı, ani ve kuvvetli biçimde dizin bükülmesi veya dönmesi sonucu dizdeki menisküs adlı kıkırdakta oluşan yırtılmadır. Diz eklemlerinde ağrı (dizin iç veya dış kısmında), dizde şişlik, eklemlerde kilitlenme, dizleri tam olarak uzatıp, bükememe ve topallama menisküs yırtığında görülen belirtilerdir.Menisküs yırtıklarının çeşitleri ve dereceleri nelerdir?Fiziksel özellikleri ve yırtılmanın olduğu bölgeye göre menisküs yaralanmaları sınıflandırılmaktadır.Fiziksel özelliklerine göre;En sık görülen menisküs yırtıkları hangileridir?Menisküs yırtıklarının en sık yaşananları sırasıyla şu şekildedir;Menisküs Yırtığı Belirtileri Nelerdir?Menisküs yırtığı belirtileri arasında diz ekleminde meydana gelen şişlik, ağrı ve dizden ses gelmesi şeklinde sıralanabilir. Bunu yanında menisküs yırtığı oluştuğu ilk anda şiddetli ağrı ve patlama hissi en belirgin belirtisidir.Menisküs yırtığı durumunda ortaya çıkan belirtiler şunlardır:Menisküsün olduğu diz bölgesinden gelen patlama sesiHer iki dizde de bulunan menisküs, yaralanma, darbe veya travma sonucunda hasar alır ve diz yaralanması meydana gelir. Bu diz yaralanması menisküs yırtığı şeklinde görüldüğünde diz bölgesinden bir patlama sesi gelebilir. Bu ses menisküs yırtığının en belirgin semptomudur. Menisküs yırtıldığında ödeme bağlı olarak şişlik oluşmasıMenisküsün yırtılmasına bağlı olarak dizde ödem görülmesi olasıdır. Bu ödem aynı zamanda dizde şişlik meydana gelir ve menisküsün olduğu bölgede belirgin bir şişlik saptanır.Diz bükme ve hareket ettirirken zorlanmaMenisküs yırtığı yaşayan kişilerin diz bükme hareketini yapması çok zorlaşır. Diz bükme ile birlikte aynı zamanda dizi hareket ettirirken zorlanma yaşanması da söz konusudur. Hareket ettirmeye çalışırken diz ağrısı Dizi hareket ettirmeye çalışırken rahatsız edici bir diz ağrısı yaşanır. Bu diz ağrısı menisküs yırtıkları vakalarında görülen en karakteristik belirtiler arasındadır. Kilitlenme veya bir noktada takılmaMenisküs yırtığı görülmesi ile beraber dizde meydana gelen kilitlenme veya bir noktada dizin takılma hissi yaşaması da menisküs yırtığı belirtisidir.Menisküs Yırtığı Neden Olur?Menisküs yırtıkları, spor gibi aktivitelerde darbe veya burkulmaya bağlı olarak travmatik, ileri yaşlarda zamanla aşınmaya bağlı olarak ya da doğuştan sahip olunan bazı sorunlar nedeniyle oluşur. Menisküs yırtığı nedenleri şöyle sıralanabilir:Sporda yapılan ani hareketlerSporcularda topa vurabilmek ya da tutabilmek için dizi ani şekilde döndürmeye çalışmak ya da bükmek kıkırdakta yırtılmaya neden olabilirDiz kireçlenmesinin menisküsü tetiklemesiDizlerde kireçlenme varsa, menisküs yırtılmaya yatkın olur. Böylelikle menisküs yırtığı daha kolay bir şekilde gelişebilir.Diz çökmek, çömelmek veya ağır bir şeyi kaldırmakDiz çökmek, çömelmek veya ağır bir şeyi kaldırmak menisküs yırtıklarına neden olabilir. Menisküs yırtılmaları; ani durma, dönme, dizi zorla bükme veya döndürmeye neden olan aktivitelerde yaralanabilir.Yaşlanmasının etkisiyle menisküs dokusunun zayıflamasıMenisküs yaralanmaları her yaşta görülebilmektedir. Genç insanlarda menisküs dokusu sağlam olduğundan ciddi travmalar sonucu yırtılırlar ancak yaşın ilerlemesiyle birlikte dizdeki dejeneratif değişiklikler menisküs yırtıklarına yol açabilir. Sandalyeden kalkarken basit bir bükülme bile menisküs yırtıklarına zemin hazırlayabilir. 65 yaş ve üstündeki kişilerin% 40'ından fazlasında gözlenir.Menisküsün dayanıklılık sınırını aşan yüklenmeler sonucu yırtılması daha çok genç yaşlarda görülmektedir. Travmatik yırtıklar genellikle 10-40 yaş arası görülürken, dejeneratif yani zamanla yaşanan bozulmalar sonucu yaşanan menisküs yırtıkları daha çok 40 yaşından sonra görülmektedir.Menisküs Nasıl Teşhis Edilir?Menisküs yırtıklarının teşhisinde doktor muayenesi önemli yer tutar. Ortopedi ve Travmatoloji doktoru muayenesinde menisküsün oturduğu eklem hattı boyunca hassasiyet olup olmadığını kontrol eder. Genç hastalarda genellikle dizde burkulma veya dönme sonucu yaşanan ağrı ve kilitlenme hikayesi yaşanır. Orta ve ileri yaşlarda ise menisküsün yıpranmasına bağlı yaşanan dejeneratif yırtıklar çömelme, eğilme gibi basit hareketlerden sonra kilitlenme, takılma hissi ile ortaya çıkabilmektedir. Doktor ağrı bölgesi, hareketle ilişkisi ve şiddetini muayene sırasında değerlendirir.Doktorunuz muayene sırasında McMurray, Apley, Steinman gibi testleri uygulayacaktır. Dizi bükerek, düzelterek ve döndürerek menisküs varlığını, şiddetini değerlendirecektir.Menisküs Teşhisinde Görüntüleme YöntemleriDizde yaşanan farklı sorunlar benzer belirtileri neden olabileceği için görüntüle yöntemleri ile teşhis doğrulanabilmektedir. Menisküs Tedavisi Nasıl Olur?Menisküs yırtıklarının tedavisinde daha önceden menisküsün tamamının çıkartıldığı total menisektomi ameliyatları yapılmaktaydı. Bu yöntemin uygulandığı hastalarda 10-15 yıl içinde kıkırdak yüzeyde harabiyet geliştiği bilimsel olarak kanıtlandı ve menisküsün dizi koruyucu özelliği anlaşıldı. Tedaviye karar vermeden önce;Menisküs yırtıklarının cerrahi tedavisiAmeliyatsız tedaviler sonucu dizdeki ağrı, kilitlenme gibi şikayetler günlük hayatı engellemeye devam ediyorsa cerrahi tedavi gündeme gelmektedir.Cerrahi tedavilerde;Menisküs transplantasyonu yani menisküs nakli uygulanabilmektedir.Menisküs ameliyatından sonra nelere dikkat edilmelidir?Menisküs ameliyatı sonrası egzersiz ve fizik tedaviMenisküs ameliyatı sonrası kasları kuvvetlendirmek için denge ve refleks geliştirici eğitim egzersizleri yapılmalıdır. Ameliyattan sonraki ilk aylarda çömelme ve ağırlık ile yapılan egzersizlerden uzak durulmalıdır.Menisküs ameliyatı sonrası yapılacak rehabilitasyon kişiye özel olarak hazırlanır ve yaş, kilo gibi faktörler göz önünde bulundurulur.Menisküs Yırtığını Oluşmaması İçin Nelere Dikkat Edilmelidir?Menisküs yırtıkları genellikle bir travma sonucu veya eklemlerin dejenere olması sonucu oluştuğu için önlemek zordur. Ancak bazı önlemler diz yaralanması riskini azaltabilir.Menisküs Yırtığına Ne İyi Gelir?Menisküs yırtığı yaşandığı durumda dizde şiddetli bir şekilde ağrı görülüyorsa fiziksel olarak dizi zorlayacak hareketler kaçınmak gerekir. Dizde meydana gelen şişlik ve ağrıyı azaltmak için buz ile kompres yapmak rahatlatabilir. Bunun yanında oluşan şişlik için bandaj kullanarak dizi sarmak da menisküs yırtığına iyi gelen yöntemler arasında yer alır. Meniskür yırtığına karşı oluşan semptomları rahatlatmak için şu yöntemlerden yararlanabilirsiniz:DinlenmeDiz ağrısını şiddetlendiren, özellikle dizi bükmeye veya döndürmeye neden olan aktivitelerden uzak durulmalıdır. Ağrının çok şiddetli olduğu durumlarda yürüyüşlerden bile uzak durmak veya koltuk değneği kullanarak dize binen yük hafifletilebilir.Buz tedavisiBuz tedavisi menisküs yırtığı nedeniyle gelişen diz ağrısı ve şişliğini azaltabilir. Günde birkaç kez, bir seferde 20-25 dakika boyunca dize bu terapisi uygulanabilir. Buzun doğrudan cilde temas etmemesine dikkat edilmelidir.BandajMenisküs yırtığının yaşandığı dizin uygun bir bandaj ile sarılması ağrı ve şişlik için olumlu sonuçlar verebilir.YükseklikDinlenme esnasında şişliği azaltmak için bacağın altına yastık koyularak kalp seviyesinin üzerine kaldırmak olumlu sonuçlar vermektedir.İlaç veya diz içine yapılan enjeksiyonlar (hyaluronik asit) tedavisiSteroid olmayan aspirin gibi anti-enflamatuar ilaçlar ağrıyı ve şişliği azaltabilir. Bunun yanında bilimsel olarak etkinlikleri hala kanıtlanmamış olsa da destekleyici vitamin gibi kullanılan ilaçlar da tedavide kullanılabilmektedir. Bu tür ilaçların “plasebo etkisi” olduğu inkar edilemeyen bir gerçektir. İlaçların iyileştirici bir etkisi bulunmasa da hastaların büyük kısmında ağrılarının azaldığı ya da kaybolduğu, yapılan araştırmalarla kanıtlanmıştır. Köpek balığı kıkırdağı, hyaluronik asit, kondroitin sülfat preparatları gibi ürünler tıbbi olarak yararı kanıtlanamasa da yakınmaların sıklık ve şiddetini azaltmaktadır. Bu etkinin açıklanmasında placebo etkisi adını verdiğimiz psikolojik olarak hastanın verilen tedaviye inanıp iyileşeceğini düşünmesinin de etkisi vardır.Fizik tedaviGerme ve güçlendirme egzersizleri dizdeki stresi azaltabilir. Bu tür hareketler için bir fizyoterapistten yardım almak gerekebilir.PRP ve kök hücrePRP ve kök hücre gibi isimlerle uygulanan tedavilerin günümüzde kanıta dayalı tıp verileri göz önüne alındığında etkinliği saptanmamıştır.Bu tedaviler her zaman yeterli olmayabilir. Menisküs yırtığı büyük, dengesiz veya kilitlenme semptomlarına neden oluyorsa cerrahi tedavi gerekebilir.Menisküs Yırtıkları Hakkında Sık Sorulan SorularMenisküs yaralanmalarında hangi doktora ve bölüme gidilmelidir?Menisküs yaralanmalarında Ortopedi ve Travmatoloji uzmanına başvurulmalıdır. Menisküsün tedavisinde genç yaşta kıkırdak yapıların korunması ve ileride eklem harabiyetinin önüne geçmek amacı ile tamir yöntemlşeri tercih edilmektedir. Tamire uygun olmayan ya da tamir sonrası tekrarlayan yırtıklarda menisküsün kalanını korumak amaçlı kısmi menisektomi uygulanmaktadır.Menisküs yırtıkları kendi kendine iyileşir mi?Kıkırdak yapı olan menisküsün kanlanması sınırlıdır. Menisküs beslenmesini eklem kapsülü içindeki kan ve sinovyal sıvıdan alır. Menisküs yırtıklarının yerleşim yerine ve onarılabilme özelliklerine göre 3 bölgeye ayırmak mümkündür.Menisküs yırtığı artroskopi ameliyatıMenisküs ameliyatlarında açık cerrahi teknikler yerine Artroskopik cerrahi denilen kapalı cerrahi yöntemler kullanılmaktadır. Artroskopik cerrahi, eklemin içine bakmak için kullanılan bir işlemdir. Küçük bir kesiden (yaklaşık 1 santimetre) küçük bir kamera, kurşun kalem boyutunda, mafsal içine yerleştirilir. Bir veya daha fazla küçük kesi kullanarak, cerrah yırtık kıkırdaktan kurtulmak veya tamir etmek için diz içine başka aletler yerleştirir.Artroskopi için cilde açılan kesiler oldukça küçüktür, genellikle her biri yaklaşık 1 santimetredir. Kesikler, cildin dışında veya altında olan bir sütür ile kapatılır.Yırtık menisküs, küçük tıraş makineleri ve makaslar da dahil olmak üzere çeşitli aletler kullanılarak kaldırılabilir. Artroskop ayrıca, cerrahın diz ekleminin geri kalanını incelemesine, dizdeki gevşek kıkırdak parçalarını, dizin içindeki diğer problemleri görmesine de olanak vermektedir.Artroskopi ameliyatı genel anestezi altında gerçekleştirilebileceği gibi lokal, epidural veya Spinal anestezi kullanılarak da yapılabilmektedir.Menisküs transplantasyonu yani menisküs nakli nedir?Son yıllarda menisküs yırtıklarında farklı tedavi yöntemleri de gündeme gelmektedir. Menisküs transplantasyonu yani menisküs nakli de bunlardan biridir. Menisküste büyük yaralanmaların yaşandığı durumlarda kadavralardan elde edilen menisküs dokuları nakil yapılabilmektedir.Menisküs yırtığı ne kadar sürede düzelir?Artroskopi ameliyatından sonra dizin iyileşmesi menisküs yırtığının ne kadar şiddetli olduğu da dahil olmak üzere birçok faktöre bağlıdır. Cerrahiden sonra tam iyileşme, diğer işlemlerin yanı sıra gerçekleştirilen işlemin türüne bağlı olarak 4 ila 6 hafta sürebilir. Ancak her insanın farklı sürelerde iyileşeceği de unutulmamalıdır. Çoğu durumda, ameliyattan sonra komplikasyonları en aza indirmek ve iyileşmeyi hızlandırmak için fizik tedavi kullanılır.Menisküs ameliyatından sonra hastanede ne kadar kalınır?Artroskopik cerrahinin ardından hasta ameliyat olduğu gün ayağı kaldırılır ertesi gün taburcu edilir. Hastanın 1-2 hafta evde dinlenmesi sonrasında diz güçlendirici egzersizlere başlaması gerekir. Hasta eğer ofis ortamında çalışıyorsa 1-2 hafta, ağır işlerde çalışıyorsa 4-6 hafta işten uzak durmalıdır.Menisküs artroskopi ameliyatı ağrılı mıdır?Menisküs artroskopi ameliyatı hafif ağrılı bir yöntemdir. Genellikle ameliyattan sonra yaşanan hafif ağrılar basit ağrı kesicilerle kontrol altına alınabilir. Yaşanacak ağrı; ameliyat süresi, menisküs yırtığının çeşidi ve uygulanan cerrahi yönteme göre değişebilmektedir. Ağrı kesici ilaçların dışında, buz tedavisi ve basit egzersizler de ağrı kontrolünde yardımcı olabilir.Menisküs ameliyatı kaç saat sürer?Artroskopi ameliyatı yırtığın büyüklüğüne ve çeşidine göre farklılık göstermekle birlikte ortalama 30-45 dakika sürebilmektedir.Menisküs sporcu hastalığı mıdır?Menisküs yırtıkları daha çok sporcularda duyduğumuz bir rahatsızlıktır. Ancak menisküs yırtığı sporcu hastalığı değildir. Gençlerde daha çok travmalara ve yanlış hareketlere bağlı ortaya çıkarken ilerleyen yaşlarda eklem ve menisküs yapısının dejenere olması sonucu ortaya çıkabilmektedir.Menisküs ameliyatlarında lazer yöntemi kullanılıyor mu?Lazer menisküs ameliyatlarında kullanılan bir yöntem değildir.Menisküs yırtığı tekrarlar mı?Diz içinde iki adet menisküs bulunmaktadır. Yırtılan ve bir kısmı artroskopik cerrahi ile bir kısmı alınan menisküsün sağlam olan diğer kısmında ikinci bir yırtık yaşanabilir. Bazı menisküs yırtıkları dikilerek tedavi edilebilmektedir. Dikilerek tedavi edilen menisküsün tekrar yırtılma riski bulunmaktadır.Menisküs yırtığının doğal veya bitkisel tedavisi var mı?Halk arasında menisküs yırtıklarının tedavisinde zeytinyağı, sıcak su uygulaması, soğuk su uygulaması, sülük tedavisi veya paça çorbası içilmesi gibi tedaviler gündeme gelmektedir. Ancak kıkırdak yapıda olan menisküsün yırtıldığı durumlarda bitkisel tedavi veya tüketilecek besinlerin tıbbi anlamda kanıtlanmış bir faydası bulunmamaktadır.Menisküs yırtığı spora engel midir?Menisküs yırtığı ameliyatından sonra hastalar spora dönebilir. Tekrar spor aktivitesine başlamak için ortopedi doktorunun yönlendirmeleri önemlidir. Erken dönemde aktif spor yapan bir kişinin farklı bir spor yapması (koşucuların yüzme yapması gibi) önerilebilir. Menisküs ameliyatının büyüklüğü, yırtığın çeşidi gibi faktörler hastanın spora dönüş süresini etkilemektedir.Dizin ağrısız olarak tamamen bükülebilmesi ve tekrar düzeltilebilmesi önemlidir. Aktif spor sırasında ağrı hissedilmemesi ve şişlik oluşmaması gerekir.Ameliyat sonrası ağır sporlar yapmaya başlamak zaman alabilir. Erken dönemde başlanan ve eklemi zorlayan hareketler diz sağlığını olumsuz yönde etkileyebilir. Belli bir aşamadan sonra ortopedi doktorun uygun gördüğü zamanda yüzme sporuna başlamak diz eklemlerini ve kaslarının güçlenmesinde olumlu sonuçlar yaratabilir.Menisküs yırtığı tedavi edilmezse ne olur?Menisküs yırtığının uzun süre tedavi edilmemesi kıkırdakta aşınmaya ve geri dönüşü mümkün olmayan hasarlara yol açabilir. Geç kalınan tedavilerde dizde ağrı ve hareket kısıtlığı yaşanabilirken uzun vadede kalıcı kıkırdak hasarları ile kireçlenme problemleri görülebilmektedir. | 14,080 |
496 | Hastalıklar | Metastaz | Vücudun herhangi bir yerindeki kanserin köken aldığı organ ya da dokudan başka bir doku veya organa yayılmasına metastaz adı verilir. Metastaz, kanserin daha saldırgan bir davranış içinde olduğu ve ileri bir aşamada olduğunu gösterir. Kanser hücreleri başka bir organı istila ettikten sonra bile, halen ilk geliştiği organ veya dokunun adıyla tanımlanır. Örneğin karaciğere yayılan kolon kanseri, karaciğer kanseri olarak adlandırılmaz, karaciğer metastazı olan kolon kanseri şeklinde tanımlanır ve kolon kanseri tedavi prensiplerine göre tedavi edilir.Vücudun herhangi bir yerindeki kanserin köken aldığı organ ya da dokudan başka bir doku veya organa yayılmasına metastaz adı verilir. Metastaz, kanserin daha saldırgan bir davranış içinde olduğu ve ileri bir aşamada olduğunu gösterir. Kanser hücreleri başka bir organı istila ettikten sonra bile, halen ilk geliştiği organ veya dokunun adıyla tanımlanır. Örneğin karaciğere yayılan kolon kanseri, karaciğer kanseri olarak adlandırılmaz, karaciğer metastazı olan kolon kanseri şeklinde tanımlanır ve kolon kanseri tedavi prensiplerine göre tedavi edilir.
Metastatik kanser nedir?Metastaz, kanserin kaynağını aldığı organdan daha uzak bir bölgeye yayılmış olmasını ifade eder. Metastaz, kanser hücrelerinin orjininden, kan dolaşımı veya lenf damarları yoluyla vücudun başka bir bölümüne yayıldığında ve yeni tümör odakları oluşturduğunda saptanabilir hale gelir.Kanser şu üç yoldan biriyle yayılabilir: Doku yoluyla: Kanser, başladığı yerden yakın alanlara doğru komşuluk yoluyla büyüyerek yayılabilir. Lenf sistemi aracılığıyla: Kanser hücreleri, lenf damarlarından vücudun diğer bölgelerine yayılabilir. Kan yoluyla: Kanser hücreleri, kan damarlarından vücudun diğer bölgelerine hareket edebilir.Lenf düğümleri, kanserin metastaz yaptığı en yaygın yerdir. Kanser hücreleri ayrıca karaciğer, beyin, akciğerler ve kemikler gibi farklı organlara da yayılma eğilimindedir. Bazı kanser türlerinin belirli organlara yayılma olasılığı daha yüksektir. Örneğin prostat kanseri en sık olarak kemiklere yayılır. Kemik dokusundan kaynaklanan kanser hücreleri ise en sık olarak akciğer dokusuna yerleşme eğilimindedir.Metastatik kanserin belirtileri nelerdir?Metastatik kanserin hastada yarattığı şikayetler (yani semptomlar), kanserin türüne ve nereye yayıldığına bağlı olarak değişir. Örneğin beyne yayılmış kanser yani beyin metastazlarının ortak belirtileri; baş ağrısı, nöbet geçirmek, görme problemleri (bulanık görme, çift görme, görme alanı defektleri gibi), baş dönmesi olabilirken, karaciğer metastazlarına bağlı iştah kaybı, şişkinlik, erken doygunluk, hazımsızlık, sarılık (ciltte veya gözlerde sararma) gibi şikayetler olabilir.Bazı durumlarda, birincil kanser tedavi edildikten sonra da kanser hücreleri yayılabilir. Metastatik tümörler, ilk kanser tedavisinden aylar, hatta yıllar sonra bile ortaya çıkabilir.Metastazın ayırt edici özellikleri nelerdir?Bir kanserli hücrenin "metastatik" olabilmesi için aşağıdaki özelliklere sahip olması gerekir:Hareketlilik ve istilaMalignitenin tanımlayıcı özelliği olan istila, tümör hücrelerinin bazal membranı (bir iç veya dış vücut yüzeyinin astarını alttaki bağ dokusundan ayıran ince, lifli, hücre dışı bir doku matrisi) bozma ve alttaki bağ dokusundan geçme kapasitesidir (tümörün bağ dokusu.). Motilite yani kanser hücrelerinin hareket edebilme kapasitesi metastaz için tek başına yeterli değildir; bir kanser hücresi, bir tümör odağından başarılı bir şekilde kopabilir ancak daha sonra hayatta kalamaz ise, metastaz oluşturamaz.İkincil bölgeleri değiştirme yeteneğiKanser hücreleri yerel mikro çevreye yeni hücreler toplar, bağışıklık / enflamatuar hücrelerin mobilizasyonunu sağlar, diğer dokuları yeniden yapılandırır, çevredeki stroma metabolizmasını değiştirir, bağışıklık sisteminin tüm antitümör eylemlerini engeller, diğer kanser hücrelerinin davranışını manipüle eder ve değiştirir. Hücre dışı matris ve diğer hücrelerin normal davranışlarını yeniden yapılandırır.PlastisiteBirincil veya ikincil tümörler statik değildir; hücresel düzeyde aslında çok dinamikler. Kanser hücreleri, birincil tümörün hızlı büyümesine ve farklı metastatik bölgelerin kolonizasyonuna eşlik eden talepleri karşılamak için metabolizmalarını uyarlamalıdır. Dahası, neoplastik hücreler diğer hücrelerin büyüme oranlarını, ilaç direncini ve metastatik kapasiteyi değiştirebilir.İkincil dokuları kolonize etme yeteneğiİkincil dokuların kolonizasyonu, metastatik kanserin öne çıkan özelliğidir. Hurst-Welch çalışmasında, bir tümör hücresi veya hücreleri birincil tümörden kopar ve hayatta kalırsa, ancak vücudun başka bir yerinde kök salamazsa, metastaz gerçekleştiremez.Metastatik kanserde tedavi seçenekleri nelerdir?Metastatik kanseri tedavi etmek, erken evre kansere göre, daha zordur. Tedavi seçenekleri her kanser türü için büyük ölçüde farklıdır. Nitekim kansere veya metastaza yönelik tanımlanmış tek bir tedavi yöntemi yoktur. Araştırmacılar tedavide ilerleme kaydetmeye devam ettikçe, belirli metastatik kanser türleri giderek daha fazla tedavi edilebiliyor.Bazı klinik durumlarda, metastazlar belirli şekillerde tedavi edilebilir.Beyin metastazları için ;Tümörlerin sayısına ve vücudun geri kalan kısmındaki hastalığın boyutuna bağlı olarak, tedavi seçenekleri cerrahi (çok özel durumlarda), radyoterapi, gama bıçağı ameliyatı, akıllı tedaviler, kemoterapi ve /veya steroidleri içerebilir .Kemik metastazları içinKemik metastazları ağrıya veya kırılma tehlikesine neden olmuyorsa, bunlar sistemik tedavi esnasında izlenebilir veya ilaç tedavisi ile tedavi edilebilir. Şiddetli ağrı mevcutsa veya kemik kırılgansa, hasarın bulunduğu yer için cerrahi ve / veya radyoterapi uygulanabilir. Kemik metastazlarına bağlı ağrı ve kırık riskini azalttığı bilinen kemoterapi dışı ilaçlar mevcuttur.Akciğer metastazları içinAkciğer metastazlarının tedavisi, metastazların sayı, boyutuna ve birincil kanserin tedavi edilme durumuna bağlıdır. Çoğu senaryoda, birincil kanserle aynı şekilde (aynı ilaçlarla) tedavi edileceklerdir. Metastaz akciğer çevresinde sıvı oluşmasına neden oluyorsa, nefes almayı kolaylaştırmak için sıvıyı çıkarmak için bir işlem (torasentez) ve tekrar sıvı oluşmasını engellemek amacıyla akciğer zarlarının yapıştırılması işlemi (plöredez) uygulanabilir.Karaciğer metastazları içinKaraciğer metastazlarını tedavi etmenin birincil kanserin türü ve kapsamının yanı sıra karaciğer metastazlarının sayısı ve boyutuna bağlı olarak çeşitli yolları vardır. Çoğu durumda, karaciğer metastazları birincil kanserle aynı şekilde (aynı ilaçlarla) tedavi edilecektir.Hem birincil hem de metastatik olmak üzere sınırlı hastalığın olduğu durumlarda, örneğin cerrahi ve radyofrekans ablasyonu (RFA), radyo veya kemoembolizasyon (TARE, TAKE gibi), mikroküre tedavisi gibi farklı yeni yaklaşımlar vardır. Karaciğer nakli genellikle metastatik hastalık için bir seçenek değildir.Not: Kanserin tedavi edilemediği durumlarda tedavinin temel dayanağı, kanserin büyümesini yavaşlatmak veya neden olduğu semptomları azaltmak veya hafifletmektir.Metastaz aşamaları nasıldır?Kanserli hücrelerin vücudun yeni kısımlarına yayılması aşağıda belirtilen aşamalarla gerçekleşir: Birincil tümörden ayrılma İlk lezyon etrafındaki dokulardan istila ve bazal membranlarının penetrasyonu Kan damarlarına giriş ve kan içinde hayatta kalmak. (Kan damarları yoluyla yayılan hematojen yayılma olarak adlandırılır) Lenfatiklere veya periton boşluğuna giriş. (Lenf kanalları yoluyla yayılan lenfatik yayılma olarak adlandırılır) Akciğerler, karaciğer, beyin kemiği vb. uzak organa ulaşmak Tümörü besleyen yeni kan damarlarıyla birlikte yeni bir lezyon oluşumu. (Yeni kan damarlarının oluşumu, anjiyogenez olarak adlandırılır.)Metastaz nasıl kontrol edilir?Bazı kanserler tanı anında metastatiktir, bazıları ise kanser ilerledikten veya nüksettikten sonra metastatik hale gelir. Doktorlar metastazı kontrol etmeye yardımcı olmak için farklı tıbbi testler kullanır:Laboratuvar testleri vücut dokularının, kanın, idrarın veya vücuttaki diğer maddelerin kontrol edilmesini içerir. Söz konusu testler bakım ekibinin kişinin organlarının nasıl çalıştığını bilmesine yardımcı olur.Görüntüleme testleri röntgenler, mıknatıslar, radyo dalgaları ve bilgisayar teknolojisi kullanır. Bu testler, kanseri kontrol etmek için kemik ve iç organların ve yapıların ayrıntılı görüntülerini oluşturur.Metastaz neden tehlikelidir?Metastaz, kanser ölümlerinin çoğu birincil kanserin uzak bölgelere yayılmasından kaynaklandığından büyük önem taşımaktadır. Çoğu durumda, lokalize tümörü olan kanser hastalarının hayatta kalma şansı metastatik tümörlere göre daha yüksektir.Elde edilen yeni kanıtlar, hastaların yüzde 60 ila yüzde 70’inin tanı anında metastatik süreci başlattığını göstermektedir. Tüm bunlara ek olarak, tanı anında tümör yayıldığına dair hiçbir kanıtı olmayan hastalar bile metastaz riski altındadır.Metastaz tohum ve toprak teorisi nedir?Bazı organlar, birincil tümörlerin metastazına diğerlerinden daha yatkındır. Bu durum ilk olarak Stephen Paget tarafından bundan bir asır önce tarihler 1889'u gösterdiğinde ‘tohum ve toprak’ teorisi olarak tartışıldı. Örneğin, kemikler prostat kanseri için tercih edilen bölgedir, kolon kanseri karaciğere yayılır, mide kanseri yumurtalıklara metastaz yapabilir. Söz konusu teoride kanser hücrelerinin birincil odaklarının dışında hayatta kalmalarının zor olduğu belirtilir. Yani kanser hücrelerinin yayılabilmeleri için benzer özelliklere sahip bir yer bulmaları gerekir. Örneğin, meme kanseri hücreleri çoğalmak için anne sütünden kalsiyum iyonlarına ihtiyaç duyar. Bu nedenle kemikler kalsiyum yönünden zengin olduğundan kemik yayılma alanı olabilir.Kötü huylu melanom, melanositleri ve sinirleri destekler ve bu nedenle, nöral doku ve melanositler embriyodaki aynı hücre hattından çıktığı için beyne yayılabilir.‘Tohum ve toprak’ teorisine 1928'de James Ewing tarafından meydan okundu. Ewing metastazın tamamen anatomik ve mekanik yollarla gerçekleştiğini öne sürdü. Ewing lenfatik kanallar ve kan damarları yoluyla yayılmayı öne sürerek kanser hücrelerinin, birincil tümöre yakın bölgesel lenf düğümlerini etkilediğini belirtti.Metastaz önlenebilir mi?İkincil kanser gelişme riski, kanserin türü ve kanseri geliştiği hastanın yaşı gibi birçok faktöre bağlıdır. Metastazı önlemek önemli bir hasta grubunda mümkünken, tamamen önlemek ise maalsef henüz mümkün olamamaktadır.
Metastatik kanser nedir?Metastaz, kanserin kaynağını aldığı organdan daha uzak bir bölgeye yayılmış olmasını ifade eder. Metastaz, kanser hücrelerinin orjininden, kan dolaşımı veya lenf damarları yoluyla vücudun başka bir bölümüne yayıldığında ve yeni tümör odakları oluşturduğunda saptanabilir hale gelir.Kanser şu üç yoldan biriyle yayılabilir:Lenf düğümleri, kanserin metastaz yaptığı en yaygın yerdir. Kanser hücreleri ayrıca karaciğer, beyin, akciğerler ve kemikler gibi farklı organlara da yayılma eğilimindedir. Bazı kanser türlerinin belirli organlara yayılma olasılığı daha yüksektir. Örneğin prostat kanseri en sık olarak kemiklere yayılır. Kemik dokusundan kaynaklanan kanser hücreleri ise en sık olarak akciğer dokusuna yerleşme eğilimindedir.Metastatik kanserin belirtileri nelerdir?Metastatik kanserin hastada yarattığı şikayetler (yani semptomlar), kanserin türüne ve nereye yayıldığına bağlı olarak değişir. Örneğin beyne yayılmış kanser yani beyin metastazlarının ortak belirtileri; baş ağrısı, nöbet geçirmek, görme problemleri (bulanık görme, çift görme, görme alanı defektleri gibi), baş dönmesi olabilirken, karaciğer metastazlarına bağlı iştah kaybı, şişkinlik, erken doygunluk, hazımsızlık, sarılık (ciltte veya gözlerde sararma) gibi şikayetler olabilir.Bazı durumlarda, birincil kanser tedavi edildikten sonra da kanser hücreleri yayılabilir. Metastatik tümörler, ilk kanser tedavisinden aylar, hatta yıllar sonra bile ortaya çıkabilir.Metastazın ayırt edici özellikleri nelerdir?Bir kanserli hücrenin "metastatik" olabilmesi için aşağıdaki özelliklere sahip olması gerekir:Hareketlilik ve istilaMalignitenin tanımlayıcı özelliği olan istila, tümör hücrelerinin bazal membranı (bir iç veya dış vücut yüzeyinin astarını alttaki bağ dokusundan ayıran ince, lifli, hücre dışı bir doku matrisi) bozma ve alttaki bağ dokusundan geçme kapasitesidir (tümörün bağ dokusu.). Motilite yani kanser hücrelerinin hareket edebilme kapasitesi metastaz için tek başına yeterli değildir; bir kanser hücresi, bir tümör odağından başarılı bir şekilde kopabilir ancak daha sonra hayatta kalamaz ise, metastaz oluşturamaz.İkincil bölgeleri değiştirme yeteneğiKanser hücreleri yerel mikro çevreye yeni hücreler toplar, bağışıklık / enflamatuar hücrelerin mobilizasyonunu sağlar, diğer dokuları yeniden yapılandırır, çevredeki stroma metabolizmasını değiştirir, bağışıklık sisteminin tüm antitümör eylemlerini engeller, diğer kanser hücrelerinin davranışını manipüle eder ve değiştirir. Hücre dışı matris ve diğer hücrelerin normal davranışlarını yeniden yapılandırır.PlastisiteBirincil veya ikincil tümörler statik değildir; hücresel düzeyde aslında çok dinamikler. Kanser hücreleri, birincil tümörün hızlı büyümesine ve farklı metastatik bölgelerin kolonizasyonuna eşlik eden talepleri karşılamak için metabolizmalarını uyarlamalıdır. Dahası, neoplastik hücreler diğer hücrelerin büyüme oranlarını, ilaç direncini ve metastatik kapasiteyi değiştirebilir.İkincil dokuları kolonize etme yeteneğiİkincil dokuların kolonizasyonu, metastatik kanserin öne çıkan özelliğidir. Hurst-Welch çalışmasında, bir tümör hücresi veya hücreleri birincil tümörden kopar ve hayatta kalırsa, ancak vücudun başka bir yerinde kök salamazsa, metastaz gerçekleştiremez.Metastatik kanserde tedavi seçenekleri nelerdir?Metastatik kanseri tedavi etmek, erken evre kansere göre, daha zordur. Tedavi seçenekleri her kanser türü için büyük ölçüde farklıdır. Nitekim kansere veya metastaza yönelik tanımlanmış tek bir tedavi yöntemi yoktur. Araştırmacılar tedavide ilerleme kaydetmeye devam ettikçe, belirli metastatik kanser türleri giderek daha fazla tedavi edilebiliyor.Bazı klinik durumlarda, metastazlar belirli şekillerde tedavi edilebilir.Beyin metastazları için ;Tümörlerin sayısına ve vücudun geri kalan kısmındaki hastalığın boyutuna bağlı olarak, tedavi seçenekleri cerrahi (çok özel durumlarda), radyoterapi, gama bıçağı ameliyatı, akıllı tedaviler, kemoterapi ve /veya steroidleri içerebilir .Kemik metastazları içinKemik metastazları ağrıya veya kırılma tehlikesine neden olmuyorsa, bunlar sistemik tedavi esnasında izlenebilir veya ilaç tedavisi ile tedavi edilebilir. Şiddetli ağrı mevcutsa veya kemik kırılgansa, hasarın bulunduğu yer için cerrahi ve / veya radyoterapi uygulanabilir. Kemik metastazlarına bağlı ağrı ve kırık riskini azalttığı bilinen kemoterapi dışı ilaçlar mevcuttur.Akciğer metastazları içinAkciğer metastazlarının tedavisi, metastazların sayı, boyutuna ve birincil kanserin tedavi edilme durumuna bağlıdır. Çoğu senaryoda, birincil kanserle aynı şekilde (aynı ilaçlarla) tedavi edileceklerdir. Metastaz akciğer çevresinde sıvı oluşmasına neden oluyorsa, nefes almayı kolaylaştırmak için sıvıyı çıkarmak için bir işlem (torasentez) ve tekrar sıvı oluşmasını engellemek amacıyla akciğer zarlarının yapıştırılması işlemi (plöredez) uygulanabilir.Karaciğer metastazları içinKaraciğer metastazlarını tedavi etmenin birincil kanserin türü ve kapsamının yanı sıra karaciğer metastazlarının sayısı ve boyutuna bağlı olarak çeşitli yolları vardır. Çoğu durumda, karaciğer metastazları birincil kanserle aynı şekilde (aynı ilaçlarla) tedavi edilecektir.Hem birincil hem de metastatik olmak üzere sınırlı hastalığın olduğu durumlarda, örneğin cerrahi ve radyofrekans ablasyonu (RFA), radyo veya kemoembolizasyon (TARE, TAKE gibi), mikroküre tedavisi gibi farklı yeni yaklaşımlar vardır. Karaciğer nakli genellikle metastatik hastalık için bir seçenek değildir.Not: Kanserin tedavi edilemediği durumlarda tedavinin temel dayanağı, kanserin büyümesini yavaşlatmak veya neden olduğu semptomları azaltmak veya hafifletmektir.Metastaz aşamaları nasıldır?Kanserli hücrelerin vücudun yeni kısımlarına yayılması aşağıda belirtilen aşamalarla gerçekleşir:Metastaz nasıl kontrol edilir?Bazı kanserler tanı anında metastatiktir, bazıları ise kanser ilerledikten veya nüksettikten sonra metastatik hale gelir. Doktorlar metastazı kontrol etmeye yardımcı olmak için farklı tıbbi testler kullanır:Laboratuvar testleri vücut dokularının, kanın, idrarın veya vücuttaki diğer maddelerin kontrol edilmesini içerir. Söz konusu testler bakım ekibinin kişinin organlarının nasıl çalıştığını bilmesine yardımcı olur.Görüntüleme testleri röntgenler, mıknatıslar, radyo dalgaları ve bilgisayar teknolojisi kullanır. Bu testler, kanseri kontrol etmek için kemik ve iç organların ve yapıların ayrıntılı görüntülerini oluşturur.Metastaz neden tehlikelidir?Metastaz, kanser ölümlerinin çoğu birincil kanserin uzak bölgelere yayılmasından kaynaklandığından büyük önem taşımaktadır. Çoğu durumda, lokalize tümörü olan kanser hastalarının hayatta kalma şansı metastatik tümörlere göre daha yüksektir.Elde edilen yeni kanıtlar, hastaların yüzde 60 ila yüzde 70’inin tanı anında metastatik süreci başlattığını göstermektedir. Tüm bunlara ek olarak, tanı anında tümör yayıldığına dair hiçbir kanıtı olmayan hastalar bile metastaz riski altındadır.Metastaz tohum ve toprak teorisi nedir?Bazı organlar, birincil tümörlerin metastazına diğerlerinden daha yatkındır. Bu durum ilk olarak Stephen Paget tarafından bundan bir asır önce tarihler 1889'u gösterdiğinde ‘tohum ve toprak’ teorisi olarak tartışıldı. Örneğin, kemikler prostat kanseri için tercih edilen bölgedir, kolon kanseri karaciğere yayılır, mide kanseri yumurtalıklara metastaz yapabilir. Söz konusu teoride kanser hücrelerinin birincil odaklarının dışında hayatta kalmalarının zor olduğu belirtilir. Yani kanser hücrelerinin yayılabilmeleri için benzer özelliklere sahip bir yer bulmaları gerekir. Örneğin, meme kanseri hücreleri çoğalmak için anne sütünden kalsiyum iyonlarına ihtiyaç duyar. Bu nedenle kemikler kalsiyum yönünden zengin olduğundan kemik yayılma alanı olabilir.Kötü huylu melanom, melanositleri ve sinirleri destekler ve bu nedenle, nöral doku ve melanositler embriyodaki aynı hücre hattından çıktığı için beyne yayılabilir.‘Tohum ve toprak’ teorisine 1928'de James Ewing tarafından meydan okundu. Ewing metastazın tamamen anatomik ve mekanik yollarla gerçekleştiğini öne sürdü. Ewing lenfatik kanallar ve kan damarları yoluyla yayılmayı öne sürerek kanser hücrelerinin, birincil tümöre yakın bölgesel lenf düğümlerini etkilediğini belirtti.Metastaz önlenebilir mi?İkincil kanser gelişme riski, kanserin türü ve kanseri geliştiği hastanın yaşı gibi birçok faktöre bağlıdır. Metastazı önlemek önemli bir hasta grubunda mümkünken, tamamen önlemek ise maalsef henüz mümkün olamamaktadır. | 6,968 |
497 | Hastalıklar | Mesane Kanseri | Mesane astarındaki sağlıklı hücrelerin (çoğunlukla ürotelyal hücrelerin) değişip kontrolden çıkması sonucu tümör adı verilen bir kitle oluşturmasına mesane kanseri adı verilir. Çoğu tümör mesanenin iç tabakasında gelişir ancak bazıları daha derin mesaneye doğru büyüyebilir ve ilerleyen evrelerde kaslara, lenf bezlerine, doku ve organlara yayılarak metastaz yapabilir. Yaygın ve ilk görülen mesane kanseri belirtisi hematüri olarak bilinen idrardan kan gelmesidir. Genellikle yaşlı bireylerde görülen mesane kanseri nüksedebilen bir kanser türüdür. Mesane kanserinin tedavi seçenekleri arasında cerrahi, biyolojik tedavi ve kemoterapi yer alır.Mesane astarındaki sağlıklı hücrelerin (çoğunlukla ürotelyal hücrelerin) değişip kontrolden çıkması sonucu tümör adı verilen bir kitle oluşturmasına mesane kanseri adı verilir. Çoğu tümör mesanenin iç tabakasında gelişir ancak bazıları daha derin mesaneye doğru büyüyebilir ve ilerleyen evrelerde kaslara, lenf bezlerine, doku ve organlara yayılarak metastaz yapabilir. Yaygın ve ilk görülen mesane kanseri belirtisi hematüri olarak bilinen idrardan kan gelmesidir. Genellikle yaşlı bireylerde görülen mesane kanseri nüksedebilen bir kanser türüdür. Mesane kanserinin tedavi seçenekleri arasında cerrahi, biyolojik tedavi ve kemoterapi yer alır.
Mesane Kanseri Nedir?Mesane kanseri, karnın alt kısmında idrarı depolayan, içi boş bir organ olan mesaneyi kaplayan dokudaki hücrelerin mutasyona uğraması sonucu tümör adlı verilen bir kitle oluşturmasıdır. Genellikle mesanenin iç kısmında başlayan mesane kanseri, zaman zaman derin mesaneye doğru büyüyebilir ve kanserin ileri evrelerinde doku ve organlarla birlikte mesane tümörü kaslara ve lenf bezlerine kadar yayılabilir.Mesane kanserinin yaygın görülen ilk belirtisi idrardan kan gelmesidir. Bununla birlikte sık idrara çıkmak ve idrar yaparken zorlanma da mesane kanseri belirtileri arasında yer alır. Sıklıkla yaşlı kişilerde görülen mesane kanseri, sigara tüketimi, idrar yolu enfeksiyonları ve radyasyona bağlı nedenler sonucu ortaya çıkar. Erken teşhis edildiği takdirde iyileşme oranı yüksek bir kanser türü olan mesane kanseri yıllar içinde tekrar nüksedebilir. Tedavi seçenekleri arasında biyolojik tedavi, radyoterapi, kemoterapi ve immunoterapi gibi alternatifler yer alır.Mesane Kanseri Neden Olur?Mesana kanseri, mesanedeki hücrelerin kontrolsüz ve anormal bir şekilde büyümesine bağlı olarak mesane tümörü şeklinde ortaya çıkar. Yaygın mesane kanseri nedenleri arasında sigara tüketimi, yaşlılık, radyasyon, idrar yolu-mesane enfeksiyonları ve genetik faktör yatar.Genel olarak mesane kanserine neden olan faktörler şunlardır:Sigara tüketimi: Tütündeki kanserojen maddeler nedeniyle aşırı sigara tüketimi mesane kanserinin temel nedenlerinden biri sayılır.Yaşlılık: Özellikle 55 yaş üstü erkeklerde mesanede tümör oluşmasıyla birlikte mesane kanseri görülme riski daha yüksektir.Radyasyon: Radyasyonun yoğun olduğu alanlarda çalışan kişilerde kimyasal ve radyasyon kaynaklı mesane kanseri görülme ihtimali artar. Özellikle boya, kauçuk, deri, bazı tekstil ürünleri ve kuaför malzemelerinde kimyasal oranı yüksektir.Yeterli su içmemek ve idrarı tutmak: Gün içinde yeteri kadar su içmemek ve gelen idrarı tutmak da mesaneyi zorlayarak uzun vadede mesane kanseri oluşumuna yol açabilir.Mesane ve idrar yolu enfeksiyonları: Sık sık mesane enfeksiyonları, mesane taşları veya diğer idrar yolu enfeksiyonları yaşayan kişilerde mesane kanserinin bir çeşidi olan skuamöz hücreli karsinom riski yüksektir.Kemoterapi: Kemoterapi ilaçları alan kişilerde de kanserin nüksetme ihtimali değerlendirilir.Genetik: Ailesinde mesane kanseri geçmişi olan kişilerin mesane kanserine yakalanma ihtimallerinin daha yüksek olduğu görülmüştür.Mesane Kanseri Türleri Nelerdir?Mesane kanseri kendi içinde üçe ayrılır ve kanserin şiddetine göre sınıflandırılır.Mesane kanseri türleri şu şekildedir:Geçiş hücreli karsinom: Ürotelyal karsinom olarak da adlandırılan geçiş hücreli karsinom, mesane duvarının iç astarındaki geçiş hücrelerinde başlayan kanser türüdür. Tüm mesane kanserlerinin yaklaşık %90'ı geçicidir. Bu kanser türünde anormal hücreler iç astardan mesanenizin derinliklerindeki diğer katmanlara veya mesane duvarınız yoluyla mesanenizi çevreleyen yağ dokularına yayılır.Skuamöz hücreli karsinom: Skuamöz hücreler mesanenizin içini kaplayan ince, düz hücrelerdir. Skuamöz hücreli karsinom, mesane kanserlerinin yaklaşık %5'ini oluşturur ve genellikle uzun süreli mesane iltihabı veya tahrişi yaşayan kişilerde ortaya çıkar.Adenokarsinom: Adenokarsinom kanserleri, mesane de dahil olmak üzere organ ve dokuları kaplayan bezlerdeki kanserlerdir. Bu çok nadir görülen bir mesane kanseri türüdür ve tüm mesane kanserlerinin %1 ila %2'sini oluşturur. Bu yayılma durumuna da metastaz adı verilir.Mesane Kanseri Belirtileri Nelerdir?Mesane kanserinin en sık görülen belirtisi idrardan kan gelmesi olup, ani ve sık idrara çıkma isteğiyle birlikte idrar yaparken yanma ve zorlanma da mesane kanserinin yaygın belirtileridir.Mesane kanseri belirtileri şunlardır: İdrardan kan gelmesi Sık ve ani gelen idrara çıkma ihtiyacı İdrar yapma ihtiyacı hissetmeye rağmen idrarı yapamama İdrar yaparken zorlanma ve ağrı Kesik kesik ve zayıf idrar akışı Alt karın bölgesinde, belde ve sırtta ağrı Mesane kontrolü kaybı sonucu idrar kaçırmaMesane kanserinin diğer organlara yayıldığı durumlarda şu belirtiler görülebilir: Karın ağrısı İştah azalması ve kilo kaybı Tükenmişlik hissi Kemik ağrısı ve hassasiyet Ayaklarda şişmeİdrardan kan gelmesi (hematüri)Hematüri olarak bilinen idrardan kan gelmesi, mesane tümörünün kan damarlarını istila edip yırtması sonucu idrardan kan gelmesi şeklinde kendisini gösterir. İdrardan kan gelmesi durumu mesane kanserinin yaygın görülen ilk belirtisidir ve mesane kanserinin işareti sayılır.Sık sık ve ani gelen idrara çıkma ihtiyacıGün içinde normalden daha fazla sayıda ve özellikle geceleri idrara çıkma ihtiyacı mesane kanseri göstergesidir. Kanser hücreleri, mesanenin iç kısmını kaplayan ve mesanenin kas duvarlarını kaplayan ince hücre tabakasında büyümeye başlar ve kanser hücreleri mesanenin iç kısmında hasar bırakarak sık sık idrara çıkma ihtiyacı hissettirir.İdrar yaparken zorlanma ve ağrıİdrar yaparken zorlanma, ağrı ve acı hissetmek de mesane kanseri semptomlarındandır.İdrar kaçırmaMesane kanseri belirtilerinden gösterilen idrar kaçırma, mesane tümörleri veya üretradaki yapısal değişiklikler nedeniyle ortaya çıkabilir.Altın karın bölgesi, bel ve sırt ağrısıÖzellikle şiddeti artan ve metastaz yapan mesane kanseri vakalarında bel, sırt ve pelvis bölgelerinden ağrılar meydana gelebilir.Mesane Kanseri Nasıl Teşhis Edilir?Mesane kanseri yaşanan belirtilerle ya da rutin kontroller sırasında şüphe sonucu belirlenmektedir. Öncelikle mesane kanseri için genetik, sigara kullanımı veya radyasyona maruziyet gibi risk faktörleri değerlendirilir. Rutin kontroller ve fiziki muayene sonrası doktor tarafındna idrar tahlili, idrar kültürü ve birtakım görüntüleme testleri istenebilir.Mesane kanseri teşhisi için uygulanan idrar testleri şöyledir: İdrar tahlili İdrar sitolojisi İdrar kültürü İdrar tümör marker testleriMesane kanseri tanısında faydalanılan görüntüleme testleri ise şunlardır: Ultrasonografi (USG) Bilgisayarlı Tomografi (BT ürogram) İntravenöz pyelogram (IVP) Retrograd pyelogram MR (Manyetik Rezonans) PET CT Taraması Göğüs röntgeni Sistoskopi Biyopsi - Mesane tümörünün transüretral rezeksiyonu (TUR-BT)Mesane Kanseri Tedavisi Nasıl Yapılır?Mesane kanseri tedavisi hastalığın şiddetine ve evresine göre değişkenlik gösterir ve süreç doktor tarafından planlanır.TUR ameliyatı (Transüretral rezeksiyon)Mesane tümörünün transüretral rezeksiyonu yani TUR ameliyatı genellikle kas invaziv olmayan yani mesanenin mukozasında bulunup mesane duvarının kas tabakasına uzanmamış tümörleri çıkarmak için kullanılır. TUR aynı zamanda mesane kanseri teşhisi ve evrelemesinde de kullanılabilir.TUR ameliyatı genel anestezi ile yapılabileceği gibi bölgesel anestezi altında gerçekleştirilebilir. TUR ameliyatı vücutta herhangi bir kesi yapılmadan, idrar yolu uç kısmındaki doğal delikten girilerek gerçekleştirilir.TUR ameliyatı sırasında üroloji uzmanı ucunda “U” şeklinde küçük bir tel olan endoskop ile mesaneye ulaşılır. Elektrik akımı ile kanserli doku kesilerek vücuttan çıkartılır. Çok küçük tümörlerde parça alındıktan sonra kanserli hücreler bölgesi yakılarak tedavi ortadan kaldırılır.TUR ameliyatının ardından üroloji uzmanı kalan kanser hücrelerini yok etmek ve nüks etmesini engellemek için bir kereliğine veya 6-8 hafta süreyle haftada bir kez mesane içine sonda ile uygulanan kemoterapi önerebilir.Parsiyel veya segmental sistektomiTümörün ve mesanenin bir kısmının cerrahi yöntemle çıkartılması işlemidir. Parsiyel sistektomi ameliyatının mesane kanserini tedavideki yeri son derece kısıtlı olup ancak bazı özel histolojili kanserlerin tedavisinde uygulanır.Radikal sistektomiTümör ile birlikte mesanenin tümü ve yakınındaki doku ve organlar çıkarıldığı bir cerrahi yöntemdir. Radikal sistektomi ameliyatında mesanenin yanı sıra erkeklerin, prostat ve meni keseleri, gerekli hastalarda tüm idrar yolu çıkartılır. Kadınlarda ise klasik tanımlamada rahim, fallop tüpleri, yumurtalıklar ve rahimin tamamı veya bir kısmı çıkarılır ancak jinekolojik organları yerinde bırakarak güvenli sınırlarla mesanenin çıkartılması da son yıllarda uygulanmaktadır.Hem erkek hem kadınlarda pelvik lenf nodu diseksiyonu denilen pelvis içindeki lenflerin çıkarılması işlemi de ameliyatın bir parçasıdır. Pelvik lenf nodu diseksiyonu, lenflere yayılmış kanseri belirlemek için en doğru yoldur.Laparoskopik veya robotik olarak gerçekleştirilebilen radikal sistektomi ameliyatında açık ameliyatlardaki büyük kesi yerine daha küçük kesilerle cerrahi işlem tamamlanabilir.Bağırsakta yeni mesane (Neobladder rekonstrüksiyonu)Radikal sistektomi ameliyatı gerçekleştirilen hastaların mesanesi alındığı için idrarın vücuttan çıkışı için yeni bir yolun yapılması gerekmektedir. Bağırsağın bir kısmından yeni bir mesane oluşturulan yöntemlerle birlikte farklı idrar saptırma cerrahileri de bulunmaktadır. Hastaya hangi idrar saptırma yönteminin uygun olduğu üroloji doktoru tarafından hastanın biyolojik yaşı, mevcut hastalıkları hastalığın evresi ve sonradan gerekebilecek kemoterapi, radyoterapi gibi tedavilerin ihtimali değerlendirilerek karar verilir. Bu kararı hasta ile ayrıntılı konuşarak son karar verilir.KemoterapiVücuda yayılmış mesane kanser hücrelerini yok etmek için kullanılır. Mesane olmadan yaşamak bazen hastanın sosyal yaşamını olumsuz etkileyebilir. Mesanenin tümünü veya bir kısmını muhafaza etmek için uygun hastalar için kemoterapi ve radyasyon tedavisi mesanenin çıkartılmasına alternatif olarak kullanılabilir. Mesane kanserinde kemoterapi iki farklı şekilde uygulanabilir.Sistemik Kemoterapi: Sistemik kemoterapi, tüm vücut veya damardan kemoterapi olarak da bilinir. Medikal Onkolog tarafından uygulanan yöntem de damardan verilen kemoterapi ilaçlarının tüm vücudu dolaşarak kanserli hücreleri yok etmesi hedeflenir. Metastaz yapmış mesane kanserlerinde veya seçili vakalarda radikal sistektomi ameliyatlarında sonra kullanılmaktadır. Sistemik kemoterapi ameliyat öncesinde tümörü küçültmek için de uygulanabilir.İntravezikal Kemoterapi: İntravezikal veya lokal kemoterapi genellikle bir ürolog tarafından uygulanmaktadır. Yüzeysel mesane kanserlerinde kanser hücreleri derin kas dokularına ulaşmadığı için intravezikal kemoterapi bu hastalarda TUR tedavisini tamamlayıcı olarak kullanılabilir. İntravezikal kemoterapide ilaçlar üretra içine yerleştirilmiş bir kateter vasıtasıyla mesaneye iletilir.Radyasyon tedavisiCerrahiye uygun olmayan veya cerrahi tedaviyi istemeyen hastaların mesane kanserini tedavi etmek için TUR’a ilaveten veya TUR dan sonra kemoterapi ile birlikte kullanılabilir. Ağrı, kanama veya tıkanma gibi bir tümörün neden olduğu şikâyetleri azaltmak için veya metastaz yapmış kanserlerin tedavisinde tercih edilebilir.İmmünoterapiBiyolojik tedavi olarak da adlandırılan immünoterapi, bağışıklık sisteminin bağışıklık sisteminin kanser hücrelerini tanımasına ve yok etmesine yardımcı olmak için ilaçların kullanılmasıdır. Mesane kanseri tedavisinde immünoterapi genellikle direkt mesanenin içine uygulanır. Mesane kanseri için standart immünoterapi ilacı olarak BCG aşısı kullanılır. Mesanenin içine sıvı olarak kateterle uygulanan BCG aşısı, mesanedeki bağışıklık sistemi hücrelerini aktive ederek tedavi sağlar.Son yıllarda bağışıklık sistemi destekleyen, enfeksiyon ve kansere karşı koruyucu etkisi olduğu bilinen T hücrelerine yönelik çalışmalar olumlu sonuçlar vermektedir.Mesane Kanseri Hakkında Sık Sorulan SorularMesane kanseri ölümcül müdür?Mesane kanserinin ölümle olan bağlantısı hastalığın şiddetine ve kanserin evresine bağlı olarak değişir. Genellikle %70 oranında ölümle sonuçlanmayan mesane kanseri vakaları diğer organ ve dokulara metastaz yapıp yayılırsa ölüm riski oluşabilir.Mesane kanseri tehlikeli bir hastalık mı?Mesane kanseri genel olarak tehlikeli bir hastalık değildir ancak erken teşhis edilip tedavi edilmezse diğer organlara yayılma riski barındırır.Mesane nerede?Mesane, karnın alt kısmında yer alan ve idrarı depolayan içi boş bir organdır.Mesane kanseri en sık hangi organa metastaz yapar? Mesane kanseri en sık, akciğerler, karaciğer veya kemiklere metastaz yapar.Mesane kanseri gençlerde görülür mü? Mesane tümörü genel olarak 50 yaş üzerinde sık rastlanılan bir hastalıktır. Ancak pratikte 20’li yaşlarda bile görüldüğü gözlenmektedir. Bunun yanı sıra mesane tümörlerinin erkeklerde görülme sıklığı kadınlara oranla yaklaşık 4 kat daha fazladır. Ancak kadınlarda görüldüğü zaman daha kötü seyirli olma eğilimindedir.Mesane tümörü alınmazsa ne olur?Mesane tümörünün alınmadığı durumlarda diğer organ ve dokulara metastaz yapma riski vardır.
Mesane Kanseri Nedir?Mesane kanseri, karnın alt kısmında idrarı depolayan, içi boş bir organ olan mesaneyi kaplayan dokudaki hücrelerin mutasyona uğraması sonucu tümör adlı verilen bir kitle oluşturmasıdır. Genellikle mesanenin iç kısmında başlayan mesane kanseri, zaman zaman derin mesaneye doğru büyüyebilir ve kanserin ileri evrelerinde doku ve organlarla birlikte mesane tümörü kaslara ve lenf bezlerine kadar yayılabilir.Mesane kanserinin yaygın görülen ilk belirtisi idrardan kan gelmesidir. Bununla birlikte sık idrara çıkmak ve idrar yaparken zorlanma da mesane kanseri belirtileri arasında yer alır. Sıklıkla yaşlı kişilerde görülen mesane kanseri, sigara tüketimi, idrar yolu enfeksiyonları ve radyasyona bağlı nedenler sonucu ortaya çıkar. Erken teşhis edildiği takdirde iyileşme oranı yüksek bir kanser türü olan mesane kanseri yıllar içinde tekrar nüksedebilir. Tedavi seçenekleri arasında biyolojik tedavi, radyoterapi, kemoterapi ve immunoterapi gibi alternatifler yer alır.Mesane Kanseri Neden Olur?Mesana kanseri, mesanedeki hücrelerin kontrolsüz ve anormal bir şekilde büyümesine bağlı olarak mesane tümörü şeklinde ortaya çıkar. Yaygın mesane kanseri nedenleri arasında sigara tüketimi, yaşlılık, radyasyon, idrar yolu-mesane enfeksiyonları ve genetik faktör yatar.Genel olarak mesane kanserine neden olan faktörler şunlardır:Sigara tüketimi: Tütündeki kanserojen maddeler nedeniyle aşırı sigara tüketimi mesane kanserinin temel nedenlerinden biri sayılır.Yaşlılık: Özellikle 55 yaş üstü erkeklerde mesanede tümör oluşmasıyla birlikte mesane kanseri görülme riski daha yüksektir.Radyasyon: Radyasyonun yoğun olduğu alanlarda çalışan kişilerde kimyasal ve radyasyon kaynaklı mesane kanseri görülme ihtimali artar. Özellikle boya, kauçuk, deri, bazı tekstil ürünleri ve kuaför malzemelerinde kimyasal oranı yüksektir.Yeterli su içmemek ve idrarı tutmak: Gün içinde yeteri kadar su içmemek ve gelen idrarı tutmak da mesaneyi zorlayarak uzun vadede mesane kanseri oluşumuna yol açabilir.Mesane ve idrar yolu enfeksiyonları: Sık sık mesane enfeksiyonları, mesane taşları veya diğer idrar yolu enfeksiyonları yaşayan kişilerde mesane kanserinin bir çeşidi olan skuamöz hücreli karsinom riski yüksektir.Kemoterapi: Kemoterapi ilaçları alan kişilerde de kanserin nüksetme ihtimali değerlendirilir.Genetik: Ailesinde mesane kanseri geçmişi olan kişilerin mesane kanserine yakalanma ihtimallerinin daha yüksek olduğu görülmüştür.Mesane Kanseri Türleri Nelerdir?Mesane kanseri kendi içinde üçe ayrılır ve kanserin şiddetine göre sınıflandırılır.Mesane kanseri türleri şu şekildedir:Geçiş hücreli karsinom: Ürotelyal karsinom olarak da adlandırılan geçiş hücreli karsinom, mesane duvarının iç astarındaki geçiş hücrelerinde başlayan kanser türüdür. Tüm mesane kanserlerinin yaklaşık %90'ı geçicidir. Bu kanser türünde anormal hücreler iç astardan mesanenizin derinliklerindeki diğer katmanlara veya mesane duvarınız yoluyla mesanenizi çevreleyen yağ dokularına yayılır.Skuamöz hücreli karsinom: Skuamöz hücreler mesanenizin içini kaplayan ince, düz hücrelerdir. Skuamöz hücreli karsinom, mesane kanserlerinin yaklaşık %5'ini oluşturur ve genellikle uzun süreli mesane iltihabı veya tahrişi yaşayan kişilerde ortaya çıkar.Adenokarsinom: Adenokarsinom kanserleri, mesane de dahil olmak üzere organ ve dokuları kaplayan bezlerdeki kanserlerdir. Bu çok nadir görülen bir mesane kanseri türüdür ve tüm mesane kanserlerinin %1 ila %2'sini oluşturur. Bu yayılma durumuna da metastaz adı verilir.Mesane Kanseri Belirtileri Nelerdir?Mesane kanserinin en sık görülen belirtisi idrardan kan gelmesi olup, ani ve sık idrara çıkma isteğiyle birlikte idrar yaparken yanma ve zorlanma da mesane kanserinin yaygın belirtileridir.Mesane kanseri belirtileri şunlardır:Mesane kanserinin diğer organlara yayıldığı durumlarda şu belirtiler görülebilir:İdrardan kan gelmesi (hematüri)Hematüri olarak bilinen idrardan kan gelmesi, mesane tümörünün kan damarlarını istila edip yırtması sonucu idrardan kan gelmesi şeklinde kendisini gösterir. İdrardan kan gelmesi durumu mesane kanserinin yaygın görülen ilk belirtisidir ve mesane kanserinin işareti sayılır.Sık sık ve ani gelen idrara çıkma ihtiyacıGün içinde normalden daha fazla sayıda ve özellikle geceleri idrara çıkma ihtiyacı mesane kanseri göstergesidir. Kanser hücreleri, mesanenin iç kısmını kaplayan ve mesanenin kas duvarlarını kaplayan ince hücre tabakasında büyümeye başlar ve kanser hücreleri mesanenin iç kısmında hasar bırakarak sık sık idrara çıkma ihtiyacı hissettirir.İdrar yaparken zorlanma ve ağrıİdrar yaparken zorlanma, ağrı ve acı hissetmek de mesane kanseri semptomlarındandır.İdrar kaçırmaMesane kanseri belirtilerinden gösterilen idrar kaçırma, mesane tümörleri veya üretradaki yapısal değişiklikler nedeniyle ortaya çıkabilir.Altın karın bölgesi, bel ve sırt ağrısıÖzellikle şiddeti artan ve metastaz yapan mesane kanseri vakalarında bel, sırt ve pelvis bölgelerinden ağrılar meydana gelebilir.Mesane Kanseri Nasıl Teşhis Edilir?Mesane kanseri yaşanan belirtilerle ya da rutin kontroller sırasında şüphe sonucu belirlenmektedir. Öncelikle mesane kanseri için genetik, sigara kullanımı veya radyasyona maruziyet gibi risk faktörleri değerlendirilir. Rutin kontroller ve fiziki muayene sonrası doktor tarafındna idrar tahlili, idrar kültürü ve birtakım görüntüleme testleri istenebilir.Mesane kanseri teşhisi için uygulanan idrar testleri şöyledir:Mesane kanseri tanısında faydalanılan görüntüleme testleri ise şunlardır:Mesane Kanseri Tedavisi Nasıl Yapılır?Mesane kanseri tedavisi hastalığın şiddetine ve evresine göre değişkenlik gösterir ve süreç doktor tarafından planlanır.TUR ameliyatı (Transüretral rezeksiyon)Mesane tümörünün transüretral rezeksiyonu yani TUR ameliyatı genellikle kas invaziv olmayan yani mesanenin mukozasında bulunup mesane duvarının kas tabakasına uzanmamış tümörleri çıkarmak için kullanılır. TUR aynı zamanda mesane kanseri teşhisi ve evrelemesinde de kullanılabilir.TUR ameliyatı genel anestezi ile yapılabileceği gibi bölgesel anestezi altında gerçekleştirilebilir. TUR ameliyatı vücutta herhangi bir kesi yapılmadan, idrar yolu uç kısmındaki doğal delikten girilerek gerçekleştirilir.TUR ameliyatı sırasında üroloji uzmanı ucunda “U” şeklinde küçük bir tel olan endoskop ile mesaneye ulaşılır. Elektrik akımı ile kanserli doku kesilerek vücuttan çıkartılır. Çok küçük tümörlerde parça alındıktan sonra kanserli hücreler bölgesi yakılarak tedavi ortadan kaldırılır.TUR ameliyatının ardından üroloji uzmanı kalan kanser hücrelerini yok etmek ve nüks etmesini engellemek için bir kereliğine veya 6-8 hafta süreyle haftada bir kez mesane içine sonda ile uygulanan kemoterapi önerebilir.Parsiyel veya segmental sistektomiTümörün ve mesanenin bir kısmının cerrahi yöntemle çıkartılması işlemidir. Parsiyel sistektomi ameliyatının mesane kanserini tedavideki yeri son derece kısıtlı olup ancak bazı özel histolojili kanserlerin tedavisinde uygulanır.Radikal sistektomiTümör ile birlikte mesanenin tümü ve yakınındaki doku ve organlar çıkarıldığı bir cerrahi yöntemdir. Radikal sistektomi ameliyatında mesanenin yanı sıra erkeklerin, prostat ve meni keseleri, gerekli hastalarda tüm idrar yolu çıkartılır. Kadınlarda ise klasik tanımlamada rahim, fallop tüpleri, yumurtalıklar ve rahimin tamamı veya bir kısmı çıkarılır ancak jinekolojik organları yerinde bırakarak güvenli sınırlarla mesanenin çıkartılması da son yıllarda uygulanmaktadır.Hem erkek hem kadınlarda pelvik lenf nodu diseksiyonu denilen pelvis içindeki lenflerin çıkarılması işlemi de ameliyatın bir parçasıdır. Pelvik lenf nodu diseksiyonu, lenflere yayılmış kanseri belirlemek için en doğru yoldur.Laparoskopik veya robotik olarak gerçekleştirilebilen radikal sistektomi ameliyatında açık ameliyatlardaki büyük kesi yerine daha küçük kesilerle cerrahi işlem tamamlanabilir.Bağırsakta yeni mesane (Neobladder rekonstrüksiyonu)Radikal sistektomi ameliyatı gerçekleştirilen hastaların mesanesi alındığı için idrarın vücuttan çıkışı için yeni bir yolun yapılması gerekmektedir. Bağırsağın bir kısmından yeni bir mesane oluşturulan yöntemlerle birlikte farklı idrar saptırma cerrahileri de bulunmaktadır. Hastaya hangi idrar saptırma yönteminin uygun olduğu üroloji doktoru tarafından hastanın biyolojik yaşı, mevcut hastalıkları hastalığın evresi ve sonradan gerekebilecek kemoterapi, radyoterapi gibi tedavilerin ihtimali değerlendirilerek karar verilir. Bu kararı hasta ile ayrıntılı konuşarak son karar verilir.KemoterapiVücuda yayılmış mesane kanser hücrelerini yok etmek için kullanılır. Mesane olmadan yaşamak bazen hastanın sosyal yaşamını olumsuz etkileyebilir. Mesanenin tümünü veya bir kısmını muhafaza etmek için uygun hastalar için kemoterapi ve radyasyon tedavisi mesanenin çıkartılmasına alternatif olarak kullanılabilir. Mesane kanserinde kemoterapi iki farklı şekilde uygulanabilir.Sistemik Kemoterapi: Sistemik kemoterapi, tüm vücut veya damardan kemoterapi olarak da bilinir. Medikal Onkolog tarafından uygulanan yöntem de damardan verilen kemoterapi ilaçlarının tüm vücudu dolaşarak kanserli hücreleri yok etmesi hedeflenir. Metastaz yapmış mesane kanserlerinde veya seçili vakalarda radikal sistektomi ameliyatlarında sonra kullanılmaktadır. Sistemik kemoterapi ameliyat öncesinde tümörü küçültmek için de uygulanabilir.İntravezikal Kemoterapi: İntravezikal veya lokal kemoterapi genellikle bir ürolog tarafından uygulanmaktadır. Yüzeysel mesane kanserlerinde kanser hücreleri derin kas dokularına ulaşmadığı için intravezikal kemoterapi bu hastalarda TUR tedavisini tamamlayıcı olarak kullanılabilir. İntravezikal kemoterapide ilaçlar üretra içine yerleştirilmiş bir kateter vasıtasıyla mesaneye iletilir.Radyasyon tedavisiCerrahiye uygun olmayan veya cerrahi tedaviyi istemeyen hastaların mesane kanserini tedavi etmek için TUR’a ilaveten veya TUR dan sonra kemoterapi ile birlikte kullanılabilir. Ağrı, kanama veya tıkanma gibi bir tümörün neden olduğu şikâyetleri azaltmak için veya metastaz yapmış kanserlerin tedavisinde tercih edilebilir.İmmünoterapiBiyolojik tedavi olarak da adlandırılan immünoterapi, bağışıklık sisteminin bağışıklık sisteminin kanser hücrelerini tanımasına ve yok etmesine yardımcı olmak için ilaçların kullanılmasıdır. Mesane kanseri tedavisinde immünoterapi genellikle direkt mesanenin içine uygulanır. Mesane kanseri için standart immünoterapi ilacı olarak BCG aşısı kullanılır. Mesanenin içine sıvı olarak kateterle uygulanan BCG aşısı, mesanedeki bağışıklık sistemi hücrelerini aktive ederek tedavi sağlar.Son yıllarda bağışıklık sistemi destekleyen, enfeksiyon ve kansere karşı koruyucu etkisi olduğu bilinen T hücrelerine yönelik çalışmalar olumlu sonuçlar vermektedir.Mesane Kanseri Hakkında Sık Sorulan SorularMesane kanseri ölümcül müdür?Mesane kanserinin ölümle olan bağlantısı hastalığın şiddetine ve kanserin evresine bağlı olarak değişir. Genellikle %70 oranında ölümle sonuçlanmayan mesane kanseri vakaları diğer organ ve dokulara metastaz yapıp yayılırsa ölüm riski oluşabilir.Mesane kanseri tehlikeli bir hastalık mı?Mesane kanseri genel olarak tehlikeli bir hastalık değildir ancak erken teşhis edilip tedavi edilmezse diğer organlara yayılma riski barındırır.Mesane nerede?Mesane, karnın alt kısmında yer alan ve idrarı depolayan içi boş bir organdır.Mesane kanseri en sık hangi organa metastaz yapar? Mesane kanseri en sık, akciğerler, karaciğer veya kemiklere metastaz yapar.Mesane kanseri gençlerde görülür mü? Mesane tümörü genel olarak 50 yaş üzerinde sık rastlanılan bir hastalıktır. Ancak pratikte 20’li yaşlarda bile görüldüğü gözlenmektedir. Bunun yanı sıra mesane tümörlerinin erkeklerde görülme sıklığı kadınlara oranla yaklaşık 4 kat daha fazladır. Ancak kadınlarda görüldüğü zaman daha kötü seyirli olma eğilimindedir.Mesane tümörü alınmazsa ne olur?Mesane tümörünün alınmadığı durumlarda diğer organ ve dokulara metastaz yapma riski vardır. | 9,418 |
498 | Hastalıklar | Mide Kanseri | Mide kanseri, sindirim sisteminin bir parçası olan midenin iç astarında başlayan ve midedeki hücrelerin kontrolsüz bir şekilde çoğalmasıyla meydana gelen bir kanser türüdür. Dünyada en sık görülen 4. kanser türü olan mide kanserinde hazımsızlık, az yendiği halde şişkinlik ve tokluk hissi, iştahsızlık, yutma güçlüğü, ani kilo kaybı, mide ağrısı ve dışkıda kan en sık görülen mide kanseri belirtileridir. Özellikle 40 yaş üstü kişilerin bu tarz şikayetleri ortaya çıktığında bu semptomları önemsemeleri ve doktora başvurmaları gerekir. Birçok kanser türünde olduğu gibi mide kanserinde de erken teşhis, tedavinin başarı oranı açısından büyük önem taşır. Mide kanseri, sindirim sisteminin bir parçası olan midenin iç astarında başlayan ve midedeki hücrelerin kontrolsüz bir şekilde çoğalmasıyla meydana gelen bir kanser türüdür. Dünyada en sık görülen 4. kanser türü olan mide kanserinde hazımsızlık, az yendiği halde şişkinlik ve tokluk hissi, iştahsızlık, yutma güçlüğü, ani kilo kaybı, mide ağrısı ve dışkıda kan en sık görülen mide kanseri belirtileridir. Özellikle 40 yaş üstü kişilerin bu tarz şikayetleri ortaya çıktığında bu semptomları önemsemeleri ve doktora başvurmaları gerekir. Birçok kanser türünde olduğu gibi mide kanserinde de erken teşhis, tedavinin başarı oranı açısından büyük önem taşır.
Mide Kanseri Nedir?Mide kanseri, çoğu midenin iç yüzeyindeki glandüler dokuda başlayan, midenin herhangi bir yerindeki sağlıklı hücrelerin büyüyerek bölündüğü ölümcül bir kanser türüdür. Hastalık ilerlediğinde kanserli hücreler kanserin evresine bağlı olarak mide duvarlarının daha derinlerine doğru büyürler.Ölümcül bir kanser türü olan mide kanseri aynı zamanda gastrik kanser olarak da bilinir. Mide kanseri, vakaların yaklaşık %95'inde mide zarında başlar ve yavaş bir şekilde seyreder. Yavaş seyretmesi aynı zamanda belirti göstermediği vakaları da işaret edebilir. Mide kanseri erken teşhis ve tedavi edilemediği senaryolarda bir kitle (tümör) oluşturabilir ve mide duvarlarının derinliklerine doğru büyüyebilir. Mide ile sınırlı kalmama riski bulunan mide kanserinde meydana gelen tümörler karaciğer ve pankreas gibi yakındaki organlara da sıçrayarak metastaz yapabilir.Özellikle 65 yaşta erkeklerde, sağlıksız beslenen kişilerde ve ailesinde mide kanseri öyküsü bulunan bireylerde mide kanserinin ortaya çıkma riski daha fazladır. Mide kanserine yakalanma riskini artıran nedenler arasında yaşlılık, aşırı kilo, sigara ve alkol kullanımı, helicobacter pylori enfeksiyonu ve beslenme alışkanlığı öncelikli nedenler olarak sıralanabilir. Ancak bu risk grupları dışındaki bireylerde de mide kanseri görülmesi söz konusu olabilir.Ülkemizde en çok rastlanan kanserler arasında yer alan mide kanseri her yıl dünyada 800 bin kişinin hayatını kaybetmesine yol açmaktadır. Erkeklerde, kadınlara oranla daha sık rastlanan mide kanseri, son yıllarda teknolojideki gelişmeler sayesinde erken teşhis edilip, doğru tedavi uygulamaları ile kontrol altına alınabilmektedir. Uzman kontrolü ve doğru beslenme ile mide kanserinden korunmak ve kurtulmak mümkün hale gelmektedir. Mide Kanseri Türleri Nelerdir?Mide kanseri tanısı ile kanserin tipi belirlendikten sonra uygulanacak tedaviye karar verilir. En sık görülen mide kanseri türü ise adenokarsinomdur. Mide kanseri çeşitlerini ise aşağıdaki şekilde açıklayabiliriz; Adenokarsinom: Her 100 mide kanserinden 95’i adenokarsinomdur. Mide kanserinin esık görülen tipi olan adenokarsinom mide astar bezi hücrelerinde başlar. Skuamöz hücre kanseri: Adenokarsinoma ile aynı şekilde tedavi edilen Skuamöz hücre kanseri mide astarını oluşturan bez hücreler arasındaki cilt hücresi benzeri hücrelerdir. Mide lenfoması: Mide lenfoması çok nadir görülmekle birlikte mide diğer mide kanserlerinden farklıdır. Gastrointestinal stromal tümörler (GIST): Nadir görülen gastrointestinal stromal tümörler (GIST) iyi huylu ya da kötü huylu olabilirler. Bu kanser türü sindirim (gastrointestinal) sistem organlarını destekleyen bağ dokusu hücrelerinde ve çoğunlukla da midede görülür. Nöroendokrin tümörler (NETs): Nöroendokrin tümörler (NETs) iyi huylu ya da kötü huylu (kanser) olabilir. Nadir olarak görülen bu kanser tipi genellikle sindirim sisteminde hormon üreten dokularda büyürler.Mide Kanseri Evreleri Nelerdir?Mide kanseri 4 evrede görülür. Mide kanserinin evrelerinde yaşananlar şunlardır:Mide kanseri 1. evresiMide kanserinin birinci evre belirtileri arasında karın ağrısı, yutma güçlüğü, hazımsızlık, iştahsızlık, az yemek yenildiğinde bile gelen tokluk hissi ve mide bulantısıdır. Bunlar mide kanserine yakalanıldığında ortaya çıkan birinci evre belirtiler olarak değerlendirilir. Kanser ilerledikçe belirtilerin şiddeti artabilir. Kanser ilk evrede teşhis edilirse de daha tehlikeli semptomların önüne geçilebilir.Mide kanseri 2. evresiMide kanserinin ilk evreye göre biraz daha ilerlediği evresi 2. evre olarak kabul edilir. Bu evrede mide kanseri dışkıda kanama, kanlı kusma, tükenmişlik, lenf bezlerinde şişlik ve kilo kaybı gibi belirtiler gösterebilir. Kanserin 3 ve 4. evreye geçmeden veya metastaz yapmadan önce teşhis edilmesi çok önemlidir. Mide kanserinin 2. evresinde teşhis edilen mide kanserlerinde genellikle ameliyat önerilir ve yapılan cerrahi operasyonla midenin tamamı ve bir kısmı için gastrektomi yapılır.Mide kanseri 3. evresiMide kanserinin 3. evresinde kanser mide dışındaki organlara da yayılmaya başlar. Buna metastaz adı verilir. Kanserin mide dışında kendini gösterdiği organlar genellikle pankreas ve karaciğer olur. Bu evrede belirtiler daha da ciddileşmeye başlar. Bu evrede dışkıdan aşırı kan gelmesi, kanlı kusmaların artması, kişinin çok yorgun ve bitap düşmesi, ciddi kilo verilmesi, aşırı sıvı kaybından dolayı midede şişlik ve yumru ile birlikte cilt ve göz aklarının sararması (sarılık) gibi belirtiler ortaya çıkar.Mide kanseri 4. evresiMide kanserinin son evresinde artık kanser birçok organa yayılmıştır ve ameliyat ihtimali neredeyse ortadan kalkar. Hastanın belirtileri ise daha da şiddetli bir hal alır. Kişi çok kilo vermiştir, dışkısından aşırı miktarda kan gelir, kusmaların sayısı artmış, kanamalar şiddetlenmiştir ve bireyin aşırı zayıfladığı görülür.Mide Kanseri Neden Olur?Mide kanserinin nedenleri genellikle helikobakter pilori gibi enfeksiyonlar, gastrit gibi iltihaplar, beslenme alışkanlıkları, ailede mide kanseri öyküsü gibi genetik ve çevresel faktörler ve yaşam tarzıdır. Aşırı tütün ürünleri ve alkol tüketimide mide kanseri riskini artıran yaygın nedenlerdir.Mide kanserine neden olan faktörler şöyle sıralanabilir: Helikobakter pilori bakterisi ve farklı enfeksiyonlar Gastrit gibi mide iltihapları Beslenme alışkanlıkları Aşırı kilo Genetik ve çevresel faktörler Sigara ve tütün ürünlerinin kullanımı Alkol tüketimiBeslenme alışkanlıklarıMide kanseri nedenlerinin en önemli nedenlerinden biri yanlış beslenme alışkanlıklarıdır. Özellikle mangalda pişmiş et ve benzeri gıdalar, aşırı tuzlanmış ve salamura yapılmış sebzeler, işlenmiş gıdalar mide kanserinin oluşmasına zemin hazırlar. Mide kanserinden korunmanın en iyi yolu ise Akdeniz tipi beslenme tarzını benimsemektir. Organik ve taze meyve sebzeler mide kanserine karşı koruyucudur.EnfeksiyonlarMide kanserine neden olan önemli bir faktör de H.plori enfeksiyonudur. Mide kanseri vakalarının %65-85’inde H.plori enfeksiyonu görülmüştür. H.plori enfeksiyonlu olguların %2’sinde de mide kanserine rastlanmaktadır.Sigara ve alkolÖnlenebilir bir mide kanseri nedeni ise sigaradır. Özellikle alkol ile birlikte tüketildiğinde mide kanseri olma olasılığını arttırmaktadır. Sigara ve alkolden uzak durarak mide kanseri olma riski düşürülebilir.GenetikMide kanserinde de diğer tüm kanserlerde de olduğu gibi genetik faktörler önemlidir. Mide kanseri vakalarının %10’unda genetik faktörler öne çıkar.Mide Kanseri Belirtileri Nelerdir?Mide kanseri belirtileri hazımsızlık, özellikle yemekten sonra anormal şişkinlik hissi, yutma güçlüğü, mide yanması, mide ağrısı, halsizlik, beklenmedik kilo kaybı ve bulantııdr. Dışkıda kan ve siyah renkli dışkılama da mide kanserinde görülen diğer belirtilerdir.Mide kanseri belirtileri genel olarak şunları içerir: Şiddetli mide ağrısı Ani ve beklenmedik kilo kaybı Dışkıda kan görülmesi Yutma güçlüğü İştahsızlık Göz akı ve cilt renginde sararma (sarılık) Gaz sıkışması ve geğirme isteği Mide bulantısı ve kan kusmak Mide yanması Dışkılama alışkanlığı ve dışkı şeklinde değişiklik Kronik yorgunluk Az yenmesine rağmen tok hissetme Hazımsızlık ve şişkinlikMide ağrısıKanser, mide girişini veya ince bağırsak girişini tıkadığında yiyecekler geçemez, bu da ağrıya ve kendinizi çok kötü hissetmenize neden olur.Dışkıda kan varlığı ve siyah renk dışkılamaErken veya ileri evre kanserde midede kanama olabilir. Mide de kanama söz konusuysa bu kan dışkı rengini siyaha döndürebilir ya da dışkıda gözle görülebilen kana neden olabilir.Çok az yemeye rağmen tok hissetmeMide kanserinin belirtilerinden biri de vücudun en son yediği yemeği hala sindirememiş olmasından ya da büyüyen hücreler nedeni ile mide dolu hissettiğinden kişiler kendini tok hisseder.Şişkinlik ve hazımsızlıkTümör mide de büyüyüp, çoğaldığında gıdaların mideden geçmesi zorlaşır. Bu durum hem hazımsızlığa hem de tüketilen gıda veya içeceklerin yemek borusuna geri dönmesine neden olur.Göz akı ve ciltte sararmaMide kanseri ilerleyip, karaciğere yayıldıysa lenfadenopati nedeniyle safrada yaşanan tıkanma sarılığa neden olabilmektedir.Mide bulantısı ve kanlı kusmukMidede büyüyen kanser tıkanmaya neden olur. Bu da özellikle yemekten hemen sonra katı yiyecekler yendiğinde kusmaya neden olabilir. Fazla kilo kaybıMide içerisinde büyüyen hücrenin midede yarattığı baskı iştah kaybına neden olur. Mide kanserinde enerji daha hızlı yakılır. Vücut daha fazla enerji kullanır fakat mide kanseri semptomlarından olan iştah kaybı olur ve yemek yememe isteği birleştiğinde, aşırı kilo kaybıyla sonuçlanır.Yutma güçlüğüMide kanseri olan kişilerin yarısından fazlasında görülen en belirgin belirtilerden biridir. Bu semptomlara mide ya da göğüs kemiğinin altındaki ağrı da eşlik eder.Gaz sıkışması ve sık sık geğirmeMide asidinin yükselmesi, gaz sıkışması ve geğirme sorunu mide kanseri vakalarında çok sık karşılaşılan belirtilerdendir.Devamlı yorgun ve halsiz hissetmeMide kanserinde meydana gelen kanama kırmızı kan hücrelerinin azalmasına ve anemiye neden olabilir. Bu da organlara giden oksijen miktarını azaltacağı için yorgun ve halsiz hissetmeye sebep olur.Özellikle daha önce benzer şikâyetleri olmayan 40 yaş üstü hastaların hazımsızlık ve kilo kaybını mutlaka önemsemeleri gerekir. Mide kanseri hastalığını erken evrede yakalamak adına bu belirtileri takip etmek çok önemlidir. Çeşitli sindirim sistemi bozuklukları, mide bölgesinde ağrı ve hazımsızlık şikayetlerini fark eder fark etmez uzman doktor kontrolüne başvurulmalıdır.Mide Kanseri Nasıl Anlaşılır?Mide kanseri sağlıklı olan hücrelerin mide zarının mukozasında kontrolden çıkarak büyümeye başlamasıyla ortaya çıkar. Mide kanserinde belirtiler iştahsızlık, istenmeyen kilo kaybı, göbek bölgesinin üstünde yaşanan mide ağrısı, çok az yemeye rağmen tokluk ve şişkinlik yaşama, mide ekşimesi ve hazımsızlık, bulantı, kanlı veya kansız kusma, karında şişkinlik, dışkıda kan, yorgun ve güçsüz hissetme yanı sıra sarılıktır.Fiziksel bu bulgular sonrasında, endoskopi uygulaması ile doktor ışıklı bir kamerası bulunan uzun bir tüp ile yemek borusunu, mideyi ve ince bağırsağın ilk kısımlarını gözlemleyebilir. Anormal görünen kısımlar var ise kesin bir tanı için biyopsi alınır. Endoskopinin uygun kullanımı ile hastalığı erken evrede yakalamak mümkündür. Endoskopi dışında kontrastlı grafiler ve bilgisayarlı tomografi mide kanseri tanısını sağlayan diğer önemli tanı yöntemleridir. Mide kanserinin evresini belirlemek ve diğer organlara yayılıp yayılmadığı görmek için iler testilere ihtiyaç duyulur. Bu testler aynı zamanda hasta için en uygun tedaviyi belirlemek için de gereklidir. Mide kanserinin büyüklüğünü ve yerini saptayan Bilgisayarlı Tomografi (BT), kanserin yayılıp yayılmadığını kontrol eden Laparoskopi ve MR, PET-BT, Böbrek ultrason çekimi, göğüs röntgeni gibi testler uygulanabilir.Üst endoskopi: Üst endoskopi yöntemi genellikle mide kanserini teşhis etmek için uygulanan yaygın bir yöntemdir. İşlem sırasında, uzman doktor tarafından ucunda minik bir kamera bulunan ince bir tüpü (endoskop) mideye ulaşana kadar ağza sokulur. Küçük cerrahi aletler endoskoptan geçerek doktorun bir doku örneği (biyopsi) almasını sağlar. Alınan doku örneği, bir laboratuvarda kanser hücreleri açısından test edilir ve tanı amaçlanır.Endoskopik ultrason: Endoskopik ultrason, kanserin evrelerini belirlemeye yardımcı olabilen özel bir endoskopi türüdür. Kullanılan endoskopun ucuna midenizin fotoğraflarını çekebilen bir ultrason probu takılıdır. Kanserin mide zarından mide duvarına yayılıp yayılmadığının tespiti yapılır. Özellikle kanserin hangi evrede olduğunun incelemesi konusunda önemli bir fikir verir. Radyolojik testler: BT taraması, baryumlu yutma ve MRI dahil olmak üzere birtakım radyolojik testler, kanserle ilişkili olabilecek tümörleri ve diğer anormal hücre hareketlerini belirlemeye yardımcı olabilir. Baryumlu yutma sırasında, mide astarı röntgende daha görünür hale getiren bir madde içersiniz. Özellikle Bir PET taraması, kanserin vücudunuza yayılıp yayılmadığını gösterebilir.Kan testleri: Detaylı kan tahlilleri, organ ve dokuların nasıl çalıştığı hakkında bilgi sağlanmasını amaçlar. Organ ve dokularda meydana gelen sorunlar kanserin o organa yayıldığını hakkında şüphe doğurabilir. Laparoskopi: Laparoskopi işlemi, kanser yayılımını değerlendirmesine olanak tanıyan bir cerrahi türüdür. Laparoskopi sırasında organların doğrudan görebilmesi için karındaki küçük kesiklere küçük bir kamera yerleştirilir.Mide Kanserinden Korunma YöntemleriMide kanserinin tamamen önlemek mümkün değildir ancak riskini azaltmak için uygulanabilecek için bazı adımlar söz konusudur. Bakteri tedavisini ihmal etmeyin: Eğer helikobakter pylori testiniz pozitif çıkarsa mutlaka bakterinin yok olması için tedavi görmeyi ihmal etmeyin. Çünkü H.pylori enfeksiyonu mide kanseri gelişimi için önemli bir risk faktörüdür.Mide rahatsızlıklarını önemseyin: Ülser, gastrit ve diğer mide rahatsızlıkları varsa ihmal etmeden tedavi görün. Tedavi edilmeyen mide rahatsızlıkları, özellikle H. pylori bakterisinin neden olduğu rahatsızlıklar, mide kanseri riskini artırabilir.Sağlıklı beslenin: Meyve ve sebze açısından zengin, tuz ve kırmızı et açısından zayıf bir diyet mide kanseri riskinizi azaltabilir. Turunçgiller, yapraklı yeşil sebzeler ve havuç gibi C vitamini, beta-karoten ve karotenoid açısından zengin besinler, temel besin maddelerinin iyi kaynaklarıdır.Sigara ve tütün ürünleri kullanmaktan kaçının: Tütün kullanımı mide kanseri ve diğer birçok kanser riskini artırır.Sağlıklı kiloyu koruyun: Kişinin boy kilo endeksine göre belirlenen sağlıklı bir kilosunun korunması oldukça önemlidir. Bu kilo kontrolü, birçok hastalıkta olduğu gibi mide kanseri riskini azaltma konusunda da önemli bir adımdır.Mide Kanseri TedavisiMide kanserinin tedavisi cerrahi yöntem yanı sıra kemoterapi, radyasyon tedavisi, akıllı ilaç olarak bilinen hedefli tedavi ve immünoterapi gibi tedavi yöntemlerini içerir. Kanserin evresine göre ameliyat ya da kemoterapi ve radyasyon tedavisi gibi seçenekler tek başına ya da bir arada kullanılabilir. Cerrahi yöntemde kanserin ve/veya kanserli hücrelerin bir kısmı veya tamamı çıkarılır. Midenin tamamı alınırsa, bağırsaktan yeni mide yapılır ve hasta bundan sonraki yaşamını normal bir şekilde devam etmesi amaçlanır.Mide kanseri lenflere sıçramış ya da 2. evreye geçmişse cerrahi işlem öncesinde ağız ya da enjekte yöntemiyle kemoterapi veya radyoterapi yöntemi ile verilen ilaçlar yoluyla kan dolaşımına girerek ya da x ışını gibi radyasyon türleri ile vücuttaki kanser hücrelerine ulaşarak kanser hücrelerinin büyümesi engellenir ve kanser hücrelerinin öldürülmesi amaçlanır. Hedefli tedavi yönteminde de belirli kanser hücrelerini tanımlamak ve saldırmak için ilaçlar veya çeşitli maddeler kullanılır. Özetle mide kanseri tedavisinde uygulanabilecek ameliyat, kemoterapi, radyoterapi ve diğer yöntemler kanserin türü ve ilerleme durumu dikkate alarak uygulanır. Mide kanseri tedavisinde genellikle kansere neden olan tümörün uygun şekilde çıkarılması tedavinin en önemli kısmını oluşturur. Mide kanseri ameliyatıMide kanseri tedavisinde genellikle midenin büyük bir kısmı veya tamamı alınmaktadır. Mide ameliyatı sonrası hastanın sık aralıklarla, küçük porsiyonlarla beslenmesi ve besinleri çok iyi çiğneyerek yutması önerilir. Mide kanseri ameliyatı ve tedavisi sonrası, düzenli kontrollere devam edilmelidir.Hipertermi tedavisiAyrıca mide kanseri tedavisinde “Hipertermi” adı verilen sıcak kemoterapi uygun hastalarda başarılı sonuçlar alınmasını da sağlıyor. Hipertermi denilen sıcak kemoterapi aslında son 20- 30 yıldır uygulanan bir tedavi yöntemi. İlk kez kadın kanserleri üzerinde uygulanan yöntem son dönemlerde kalın bağırsak ve mide kanserlerinde de sık sık uygulanıyor.Mide Kanseri Hakkında Sorulan Sorular Mide kanserinde hangi belirtiler görülür?Siyah dışkılama, kusmuk ve dışkıda kan, az yenmesine rağmen tokluk hissi, yutma güçlüğü, geğirme isteği yanı sıra hazımsızlık, şişkinlik, mide de ağrı, bulantı ve fazla kilo kaybı mide kanserinin belirtileridir.Mide kanserinden kurtulma şansı var mı?Mide kanserine yakalanan hastaların yaşam süresi, kanserin evresi ve metastaz yapıp yapmadığına bağlı olarak değişir. İlk evre mide kanserinden kurtulma oranı daha yüksektir. Ancak kanser daha ileri evrede ise aynı oranda iyileşme ihtimali daha da zorlaşır.Genetik mide kanserini tetikler mi?Ailede mide kanseri öyküsü olan kişilerde mide kanseri görülme riski daha yüksek olarak değerlendirilir.Mide kanserinde dışkıda kanama ve kanlı kusma görülür mü?Mide duvarının zarar görmesi sonucu mide kanserinin ileri evrelerinde kanlı kusma yaygın olarak görülebilir. Bununla birlikte dışkıda kanama da mide kanserinin belirtileri arasındadır.Mangalda et ve tütsülenmiş yiyecekler mide kanserine neden olur mu? Mangalda et çok sevilse de etin yanacak derecede pişmesi ve marine ederken fazla tuz kullanılması etin kanserojen bir gıdaya dönüşmesine neden olur. Özellikle doğu bölgelerinde tütsülenmiş yiyeceklere daha sık rasatlarız. Tütsülenmiş et, balık, peynir, salamura besinler, çiğ tüketilen et, nitrat tuzları içeren yiyecekler, konserve ve hazır gıdalar sizi mide kanserine doğru sürükleyebilir.Sıcak çay mideyi nasıl etkiler?Çay genellikle sıcak olarak tüketilse de çok sıcak içilmesi durumunda yemek borusu ve mide mukozasının üzerinde tahrişe neden olur. Bu tahriş de kansere zemin hazırlar. Sıcak çay, Karadeniz ve Doğu Karadeniz bölgesindeki mide kanserlerinde sıklıkla karşılaşılan nedenlerden biri.Sigara ve mide kanseri arasındaki ilişki nedir?Mide kanseri sigara kullananlarda daha çok görülür. Bununla birlikte mide kanseri; midesinde polip bulunanlarda, helikobakter pilori enfeksiyonu olan veya tütsülenmiş gıda ve turşu gibi yiyecekleri çok fazla tüketen özellikle Asya toplumlarında daha sık görülen bir kanser türüdür. Ama insanların taze sebze meyveye ulaşımının fazla olduğu yerlerde mide kanserinin sıklığı düşmektedir. Gastrit ve ülser kansere dönüşür mü?Helicobacter pylori enfeksiyonu gastrit ve ülsere neden olduğu gibi mide kanseri nedenlerinden biridir. Gastrıt ve ülser durumlarında mutlaka bu bakterinin ortadan kaldırılması gerekir. Ayrıca sigara ve alkol kullanımından da mide kanserinden korunmak adına uzak durulmalıdır. İçtiğiniz sudaki çinko ve kurşun oranı mide kanserine neden olan önemli bir etkendir. Ayrıca soluduğunuz havadaki talk ve asbestoz gibi çevresel faktörler de risk faktörleriMide kanseri hastalarında ağız kokusu olur mu?Mide kanseri olan kişilerin mide çıkışlarında ölü bir doku ortaya çıkmaktadır. Bu ölü dokunun olduğu yerde ise, buradan beslenmeye başlayan bakteriler türemektedir. Bu durum aşırı derecede kötü bir kokuya neden olmaktadır. Ancak, mide kanseri ağız kokusu yapacak kadar ilerlemişse, mutlaka öncesinde başka bulgular da vermiş demektir. Bu nedenle, ağzı kokan kişi, bu kokunun sebebinin mide kanseri olduğunu düşünüp, endişe etmemelidir.Mide kanseri için kemoterapiye nasıl hazırlanılır?Tedavi sürecinde bir destekçinin olması önemlidir. Özellikle kemoterapi günlerinde bir destekçinin bulunması hijyene dikkat edinilmesi, saçların döküleceğinden dolayı kısa keserek kemoterapi sürecine hazırlanılmalıdır.Mide kanseri ameliyatından sonra iyileşme süreci ne kadar sürer?Mide ameliyatları sonrası yeni bir beslenme şekline uyum sağlamak zaman alabilir. Bu süre zarfında karın krampları rahatsız edici bir boyutta yaşanabilir. Genellikle mide kanseri ameliyatı sonrası iyileşme sürecinde 1 aylık bir zaman dilimi sonrasında onkolojik tedaviler alınabilecek duruma gelinmektedir.Mide kanseri tedavisinde başarı oranı nedir?Mide kanseri tedavisinin başarılı olma olasılığı, kanserin konumuna bağlıdır. Eğer kanser kanser yalnızca midedeyse ve bu bölgeyle sınırlaysa başarı oranı daha yüksektir. Bu kanser vakalarının birçoğunun iyileşme ihtimali yüksek olarak değerlendirilir. Ancak mide kanserlerinin birçoğunun teşhisi, hastalık ilerlediğinde veya iyileşme olasılığı daha düşük olduğunda yapılır. Mide duvarından büyüyen veya vücudun diğer bölgelerine yayılan mide kanserinin tedavisi daha zordur. Mide kanseri hızlı ilerler mi?Mide kanseri eğer son evrelere ulaştıysa hızlı bir ilerleme gösterir ancak genellikle mide kanserinin ilerleme hızı yavaştır ve bazı vakalarda erken semptom bile göstermeyebilir.Mide kanseri tekrarlar mı?Mide kanseri, tedavi edilip iyileşme sağlansa dahi birçok kanser türünde olduğu gibi tekrarlama riskine sahiptir. Bunun için düzenli kontrollerin yapılması ve özellikle kişinin sağlıklı beslenmesi çok önemlidir.Mide olmadan yaşanır mı?Mide kanserinin bazı vakalarında midenin tamamı veya bir kısmı çıkarılır. Bu işleme gastrektomi adı verilir. Her iki durumda da hasta çok da sıkı ve katı olmayan bazı beslenme kurallarına uyarak normal yaşantısını sürdürebilir.Çocuklarda veya gençlerde mide kanseri görülür mü?Çocukluk çağı mide kanseri, mideyi kaplayan hücrelerde başlayan ve çok nadir olarak görülen bir kanserdir. Ortaya çıktığında karın ağrısı, iştahsızlık, mide bulantısı ve kilo kaybı ile kendini gösterir. Risk faktörleri arasında ise yine helikobakter pylori enfeksiyonu vardır. Ancak risk faktörü olan her çocuk mide kanseri geliştirmez ve bilinen bir risk faktörü olmayan bazı çocuklarda da nadir olarak görülebilir.
Mide Kanseri Nedir?Mide kanseri, çoğu midenin iç yüzeyindeki glandüler dokuda başlayan, midenin herhangi bir yerindeki sağlıklı hücrelerin büyüyerek bölündüğü ölümcül bir kanser türüdür. Hastalık ilerlediğinde kanserli hücreler kanserin evresine bağlı olarak mide duvarlarının daha derinlerine doğru büyürler.Ölümcül bir kanser türü olan mide kanseri aynı zamanda gastrik kanser olarak da bilinir. Mide kanseri, vakaların yaklaşık %95'inde mide zarında başlar ve yavaş bir şekilde seyreder. Yavaş seyretmesi aynı zamanda belirti göstermediği vakaları da işaret edebilir. Mide kanseri erken teşhis ve tedavi edilemediği senaryolarda bir kitle (tümör) oluşturabilir ve mide duvarlarının derinliklerine doğru büyüyebilir. Mide ile sınırlı kalmama riski bulunan mide kanserinde meydana gelen tümörler karaciğer ve pankreas gibi yakındaki organlara da sıçrayarak metastaz yapabilir.Özellikle 65 yaşta erkeklerde, sağlıksız beslenen kişilerde ve ailesinde mide kanseri öyküsü bulunan bireylerde mide kanserinin ortaya çıkma riski daha fazladır. Mide kanserine yakalanma riskini artıran nedenler arasında yaşlılık, aşırı kilo, sigara ve alkol kullanımı, helicobacter pylori enfeksiyonu ve beslenme alışkanlığı öncelikli nedenler olarak sıralanabilir. Ancak bu risk grupları dışındaki bireylerde de mide kanseri görülmesi söz konusu olabilir.Ülkemizde en çok rastlanan kanserler arasında yer alan mide kanseri her yıl dünyada 800 bin kişinin hayatını kaybetmesine yol açmaktadır. Erkeklerde, kadınlara oranla daha sık rastlanan mide kanseri, son yıllarda teknolojideki gelişmeler sayesinde erken teşhis edilip, doğru tedavi uygulamaları ile kontrol altına alınabilmektedir. Uzman kontrolü ve doğru beslenme ile mide kanserinden korunmak ve kurtulmak mümkün hale gelmektedir. Mide Kanseri Türleri Nelerdir?Mide kanseri tanısı ile kanserin tipi belirlendikten sonra uygulanacak tedaviye karar verilir. En sık görülen mide kanseri türü ise adenokarsinomdur. Mide kanseri çeşitlerini ise aşağıdaki şekilde açıklayabiliriz;Mide Kanseri Evreleri Nelerdir?Mide kanseri 4 evrede görülür. Mide kanserinin evrelerinde yaşananlar şunlardır:Mide kanseri 1. evresiMide kanserinin birinci evre belirtileri arasında karın ağrısı, yutma güçlüğü, hazımsızlık, iştahsızlık, az yemek yenildiğinde bile gelen tokluk hissi ve mide bulantısıdır. Bunlar mide kanserine yakalanıldığında ortaya çıkan birinci evre belirtiler olarak değerlendirilir. Kanser ilerledikçe belirtilerin şiddeti artabilir. Kanser ilk evrede teşhis edilirse de daha tehlikeli semptomların önüne geçilebilir.Mide kanseri 2. evresiMide kanserinin ilk evreye göre biraz daha ilerlediği evresi 2. evre olarak kabul edilir. Bu evrede mide kanseri dışkıda kanama, kanlı kusma, tükenmişlik, lenf bezlerinde şişlik ve kilo kaybı gibi belirtiler gösterebilir. Kanserin 3 ve 4. evreye geçmeden veya metastaz yapmadan önce teşhis edilmesi çok önemlidir. Mide kanserinin 2. evresinde teşhis edilen mide kanserlerinde genellikle ameliyat önerilir ve yapılan cerrahi operasyonla midenin tamamı ve bir kısmı için gastrektomi yapılır.Mide kanseri 3. evresiMide kanserinin 3. evresinde kanser mide dışındaki organlara da yayılmaya başlar. Buna metastaz adı verilir. Kanserin mide dışında kendini gösterdiği organlar genellikle pankreas ve karaciğer olur. Bu evrede belirtiler daha da ciddileşmeye başlar. Bu evrede dışkıdan aşırı kan gelmesi, kanlı kusmaların artması, kişinin çok yorgun ve bitap düşmesi, ciddi kilo verilmesi, aşırı sıvı kaybından dolayı midede şişlik ve yumru ile birlikte cilt ve göz aklarının sararması (sarılık) gibi belirtiler ortaya çıkar.Mide kanseri 4. evresiMide kanserinin son evresinde artık kanser birçok organa yayılmıştır ve ameliyat ihtimali neredeyse ortadan kalkar. Hastanın belirtileri ise daha da şiddetli bir hal alır. Kişi çok kilo vermiştir, dışkısından aşırı miktarda kan gelir, kusmaların sayısı artmış, kanamalar şiddetlenmiştir ve bireyin aşırı zayıfladığı görülür.Mide Kanseri Neden Olur?Mide kanserinin nedenleri genellikle helikobakter pilori gibi enfeksiyonlar, gastrit gibi iltihaplar, beslenme alışkanlıkları, ailede mide kanseri öyküsü gibi genetik ve çevresel faktörler ve yaşam tarzıdır. Aşırı tütün ürünleri ve alkol tüketimide mide kanseri riskini artıran yaygın nedenlerdir.Mide kanserine neden olan faktörler şöyle sıralanabilir:Beslenme alışkanlıklarıMide kanseri nedenlerinin en önemli nedenlerinden biri yanlış beslenme alışkanlıklarıdır. Özellikle mangalda pişmiş et ve benzeri gıdalar, aşırı tuzlanmış ve salamura yapılmış sebzeler, işlenmiş gıdalar mide kanserinin oluşmasına zemin hazırlar. Mide kanserinden korunmanın en iyi yolu ise Akdeniz tipi beslenme tarzını benimsemektir. Organik ve taze meyve sebzeler mide kanserine karşı koruyucudur.EnfeksiyonlarMide kanserine neden olan önemli bir faktör de H.plori enfeksiyonudur. Mide kanseri vakalarının %65-85’inde H.plori enfeksiyonu görülmüştür. H.plori enfeksiyonlu olguların %2’sinde de mide kanserine rastlanmaktadır.Sigara ve alkolÖnlenebilir bir mide kanseri nedeni ise sigaradır. Özellikle alkol ile birlikte tüketildiğinde mide kanseri olma olasılığını arttırmaktadır. Sigara ve alkolden uzak durarak mide kanseri olma riski düşürülebilir.GenetikMide kanserinde de diğer tüm kanserlerde de olduğu gibi genetik faktörler önemlidir. Mide kanseri vakalarının %10’unda genetik faktörler öne çıkar.Mide Kanseri Belirtileri Nelerdir?Mide kanseri belirtileri hazımsızlık, özellikle yemekten sonra anormal şişkinlik hissi, yutma güçlüğü, mide yanması, mide ağrısı, halsizlik, beklenmedik kilo kaybı ve bulantııdr. Dışkıda kan ve siyah renkli dışkılama da mide kanserinde görülen diğer belirtilerdir.Mide kanseri belirtileri genel olarak şunları içerir:Mide ağrısıKanser, mide girişini veya ince bağırsak girişini tıkadığında yiyecekler geçemez, bu da ağrıya ve kendinizi çok kötü hissetmenize neden olur.Dışkıda kan varlığı ve siyah renk dışkılamaErken veya ileri evre kanserde midede kanama olabilir. Mide de kanama söz konusuysa bu kan dışkı rengini siyaha döndürebilir ya da dışkıda gözle görülebilen kana neden olabilir.Çok az yemeye rağmen tok hissetmeMide kanserinin belirtilerinden biri de vücudun en son yediği yemeği hala sindirememiş olmasından ya da büyüyen hücreler nedeni ile mide dolu hissettiğinden kişiler kendini tok hisseder.Şişkinlik ve hazımsızlıkTümör mide de büyüyüp, çoğaldığında gıdaların mideden geçmesi zorlaşır. Bu durum hem hazımsızlığa hem de tüketilen gıda veya içeceklerin yemek borusuna geri dönmesine neden olur.Göz akı ve ciltte sararmaMide kanseri ilerleyip, karaciğere yayıldıysa lenfadenopati nedeniyle safrada yaşanan tıkanma sarılığa neden olabilmektedir.Mide bulantısı ve kanlı kusmukMidede büyüyen kanser tıkanmaya neden olur. Bu da özellikle yemekten hemen sonra katı yiyecekler yendiğinde kusmaya neden olabilir. Fazla kilo kaybıMide içerisinde büyüyen hücrenin midede yarattığı baskı iştah kaybına neden olur. Mide kanserinde enerji daha hızlı yakılır. Vücut daha fazla enerji kullanır fakat mide kanseri semptomlarından olan iştah kaybı olur ve yemek yememe isteği birleştiğinde, aşırı kilo kaybıyla sonuçlanır.Yutma güçlüğüMide kanseri olan kişilerin yarısından fazlasında görülen en belirgin belirtilerden biridir. Bu semptomlara mide ya da göğüs kemiğinin altındaki ağrı da eşlik eder.Gaz sıkışması ve sık sık geğirmeMide asidinin yükselmesi, gaz sıkışması ve geğirme sorunu mide kanseri vakalarında çok sık karşılaşılan belirtilerdendir.Devamlı yorgun ve halsiz hissetmeMide kanserinde meydana gelen kanama kırmızı kan hücrelerinin azalmasına ve anemiye neden olabilir. Bu da organlara giden oksijen miktarını azaltacağı için yorgun ve halsiz hissetmeye sebep olur.Özellikle daha önce benzer şikâyetleri olmayan 40 yaş üstü hastaların hazımsızlık ve kilo kaybını mutlaka önemsemeleri gerekir. Mide kanseri hastalığını erken evrede yakalamak adına bu belirtileri takip etmek çok önemlidir. Çeşitli sindirim sistemi bozuklukları, mide bölgesinde ağrı ve hazımsızlık şikayetlerini fark eder fark etmez uzman doktor kontrolüne başvurulmalıdır.Mide Kanseri Nasıl Anlaşılır?Mide kanseri sağlıklı olan hücrelerin mide zarının mukozasında kontrolden çıkarak büyümeye başlamasıyla ortaya çıkar. Mide kanserinde belirtiler iştahsızlık, istenmeyen kilo kaybı, göbek bölgesinin üstünde yaşanan mide ağrısı, çok az yemeye rağmen tokluk ve şişkinlik yaşama, mide ekşimesi ve hazımsızlık, bulantı, kanlı veya kansız kusma, karında şişkinlik, dışkıda kan, yorgun ve güçsüz hissetme yanı sıra sarılıktır.Fiziksel bu bulgular sonrasında, endoskopi uygulaması ile doktor ışıklı bir kamerası bulunan uzun bir tüp ile yemek borusunu, mideyi ve ince bağırsağın ilk kısımlarını gözlemleyebilir. Anormal görünen kısımlar var ise kesin bir tanı için biyopsi alınır. Endoskopinin uygun kullanımı ile hastalığı erken evrede yakalamak mümkündür. Endoskopi dışında kontrastlı grafiler ve bilgisayarlı tomografi mide kanseri tanısını sağlayan diğer önemli tanı yöntemleridir. Mide kanserinin evresini belirlemek ve diğer organlara yayılıp yayılmadığı görmek için iler testilere ihtiyaç duyulur. Bu testler aynı zamanda hasta için en uygun tedaviyi belirlemek için de gereklidir. Mide kanserinin büyüklüğünü ve yerini saptayan Bilgisayarlı Tomografi (BT), kanserin yayılıp yayılmadığını kontrol eden Laparoskopi ve MR, PET-BT, Böbrek ultrason çekimi, göğüs röntgeni gibi testler uygulanabilir.Üst endoskopi: Üst endoskopi yöntemi genellikle mide kanserini teşhis etmek için uygulanan yaygın bir yöntemdir. İşlem sırasında, uzman doktor tarafından ucunda minik bir kamera bulunan ince bir tüpü (endoskop) mideye ulaşana kadar ağza sokulur. Küçük cerrahi aletler endoskoptan geçerek doktorun bir doku örneği (biyopsi) almasını sağlar. Alınan doku örneği, bir laboratuvarda kanser hücreleri açısından test edilir ve tanı amaçlanır.Endoskopik ultrason: Endoskopik ultrason, kanserin evrelerini belirlemeye yardımcı olabilen özel bir endoskopi türüdür. Kullanılan endoskopun ucuna midenizin fotoğraflarını çekebilen bir ultrason probu takılıdır. Kanserin mide zarından mide duvarına yayılıp yayılmadığının tespiti yapılır. Özellikle kanserin hangi evrede olduğunun incelemesi konusunda önemli bir fikir verir. Radyolojik testler: BT taraması, baryumlu yutma ve MRI dahil olmak üzere birtakım radyolojik testler, kanserle ilişkili olabilecek tümörleri ve diğer anormal hücre hareketlerini belirlemeye yardımcı olabilir. Baryumlu yutma sırasında, mide astarı röntgende daha görünür hale getiren bir madde içersiniz. Özellikle Bir PET taraması, kanserin vücudunuza yayılıp yayılmadığını gösterebilir.Kan testleri: Detaylı kan tahlilleri, organ ve dokuların nasıl çalıştığı hakkında bilgi sağlanmasını amaçlar. Organ ve dokularda meydana gelen sorunlar kanserin o organa yayıldığını hakkında şüphe doğurabilir. Laparoskopi: Laparoskopi işlemi, kanser yayılımını değerlendirmesine olanak tanıyan bir cerrahi türüdür. Laparoskopi sırasında organların doğrudan görebilmesi için karındaki küçük kesiklere küçük bir kamera yerleştirilir.Mide Kanserinden Korunma YöntemleriMide kanserinin tamamen önlemek mümkün değildir ancak riskini azaltmak için uygulanabilecek için bazı adımlar söz konusudur. Bakteri tedavisini ihmal etmeyin: Eğer helikobakter pylori testiniz pozitif çıkarsa mutlaka bakterinin yok olması için tedavi görmeyi ihmal etmeyin. Çünkü H.pylori enfeksiyonu mide kanseri gelişimi için önemli bir risk faktörüdür.Mide rahatsızlıklarını önemseyin: Ülser, gastrit ve diğer mide rahatsızlıkları varsa ihmal etmeden tedavi görün. Tedavi edilmeyen mide rahatsızlıkları, özellikle H. pylori bakterisinin neden olduğu rahatsızlıklar, mide kanseri riskini artırabilir.Sağlıklı beslenin: Meyve ve sebze açısından zengin, tuz ve kırmızı et açısından zayıf bir diyet mide kanseri riskinizi azaltabilir. Turunçgiller, yapraklı yeşil sebzeler ve havuç gibi C vitamini, beta-karoten ve karotenoid açısından zengin besinler, temel besin maddelerinin iyi kaynaklarıdır.Sigara ve tütün ürünleri kullanmaktan kaçının: Tütün kullanımı mide kanseri ve diğer birçok kanser riskini artırır.Sağlıklı kiloyu koruyun: Kişinin boy kilo endeksine göre belirlenen sağlıklı bir kilosunun korunması oldukça önemlidir. Bu kilo kontrolü, birçok hastalıkta olduğu gibi mide kanseri riskini azaltma konusunda da önemli bir adımdır.Mide Kanseri TedavisiMide kanserinin tedavisi cerrahi yöntem yanı sıra kemoterapi, radyasyon tedavisi, akıllı ilaç olarak bilinen hedefli tedavi ve immünoterapi gibi tedavi yöntemlerini içerir. Kanserin evresine göre ameliyat ya da kemoterapi ve radyasyon tedavisi gibi seçenekler tek başına ya da bir arada kullanılabilir. Cerrahi yöntemde kanserin ve/veya kanserli hücrelerin bir kısmı veya tamamı çıkarılır. Midenin tamamı alınırsa, bağırsaktan yeni mide yapılır ve hasta bundan sonraki yaşamını normal bir şekilde devam etmesi amaçlanır.Mide kanseri lenflere sıçramış ya da 2. evreye geçmişse cerrahi işlem öncesinde ağız ya da enjekte yöntemiyle kemoterapi veya radyoterapi yöntemi ile verilen ilaçlar yoluyla kan dolaşımına girerek ya da x ışını gibi radyasyon türleri ile vücuttaki kanser hücrelerine ulaşarak kanser hücrelerinin büyümesi engellenir ve kanser hücrelerinin öldürülmesi amaçlanır. Hedefli tedavi yönteminde de belirli kanser hücrelerini tanımlamak ve saldırmak için ilaçlar veya çeşitli maddeler kullanılır. Özetle mide kanseri tedavisinde uygulanabilecek ameliyat, kemoterapi, radyoterapi ve diğer yöntemler kanserin türü ve ilerleme durumu dikkate alarak uygulanır. Mide kanseri tedavisinde genellikle kansere neden olan tümörün uygun şekilde çıkarılması tedavinin en önemli kısmını oluşturur. Mide kanseri ameliyatıMide kanseri tedavisinde genellikle midenin büyük bir kısmı veya tamamı alınmaktadır. Mide ameliyatı sonrası hastanın sık aralıklarla, küçük porsiyonlarla beslenmesi ve besinleri çok iyi çiğneyerek yutması önerilir. Mide kanseri ameliyatı ve tedavisi sonrası, düzenli kontrollere devam edilmelidir.Hipertermi tedavisiAyrıca mide kanseri tedavisinde “Hipertermi” adı verilen sıcak kemoterapi uygun hastalarda başarılı sonuçlar alınmasını da sağlıyor. Hipertermi denilen sıcak kemoterapi aslında son 20- 30 yıldır uygulanan bir tedavi yöntemi. İlk kez kadın kanserleri üzerinde uygulanan yöntem son dönemlerde kalın bağırsak ve mide kanserlerinde de sık sık uygulanıyor.Mide Kanseri Hakkında Sorulan Sorular Mide kanserinde hangi belirtiler görülür?Siyah dışkılama, kusmuk ve dışkıda kan, az yenmesine rağmen tokluk hissi, yutma güçlüğü, geğirme isteği yanı sıra hazımsızlık, şişkinlik, mide de ağrı, bulantı ve fazla kilo kaybı mide kanserinin belirtileridir.Mide kanserinden kurtulma şansı var mı?Mide kanserine yakalanan hastaların yaşam süresi, kanserin evresi ve metastaz yapıp yapmadığına bağlı olarak değişir. İlk evre mide kanserinden kurtulma oranı daha yüksektir. Ancak kanser daha ileri evrede ise aynı oranda iyileşme ihtimali daha da zorlaşır.Genetik mide kanserini tetikler mi?Ailede mide kanseri öyküsü olan kişilerde mide kanseri görülme riski daha yüksek olarak değerlendirilir.Mide kanserinde dışkıda kanama ve kanlı kusma görülür mü?Mide duvarının zarar görmesi sonucu mide kanserinin ileri evrelerinde kanlı kusma yaygın olarak görülebilir. Bununla birlikte dışkıda kanama da mide kanserinin belirtileri arasındadır.Mangalda et ve tütsülenmiş yiyecekler mide kanserine neden olur mu? Mangalda et çok sevilse de etin yanacak derecede pişmesi ve marine ederken fazla tuz kullanılması etin kanserojen bir gıdaya dönüşmesine neden olur. Özellikle doğu bölgelerinde tütsülenmiş yiyeceklere daha sık rasatlarız. Tütsülenmiş et, balık, peynir, salamura besinler, çiğ tüketilen et, nitrat tuzları içeren yiyecekler, konserve ve hazır gıdalar sizi mide kanserine doğru sürükleyebilir.Sıcak çay mideyi nasıl etkiler?Çay genellikle sıcak olarak tüketilse de çok sıcak içilmesi durumunda yemek borusu ve mide mukozasının üzerinde tahrişe neden olur. Bu tahriş de kansere zemin hazırlar. Sıcak çay, Karadeniz ve Doğu Karadeniz bölgesindeki mide kanserlerinde sıklıkla karşılaşılan nedenlerden biri.Sigara ve mide kanseri arasındaki ilişki nedir?Mide kanseri sigara kullananlarda daha çok görülür. Bununla birlikte mide kanseri; midesinde polip bulunanlarda, helikobakter pilori enfeksiyonu olan veya tütsülenmiş gıda ve turşu gibi yiyecekleri çok fazla tüketen özellikle Asya toplumlarında daha sık görülen bir kanser türüdür. Ama insanların taze sebze meyveye ulaşımının fazla olduğu yerlerde mide kanserinin sıklığı düşmektedir. Gastrit ve ülser kansere dönüşür mü?Helicobacter pylori enfeksiyonu gastrit ve ülsere neden olduğu gibi mide kanseri nedenlerinden biridir. Gastrıt ve ülser durumlarında mutlaka bu bakterinin ortadan kaldırılması gerekir. Ayrıca sigara ve alkol kullanımından da mide kanserinden korunmak adına uzak durulmalıdır. İçtiğiniz sudaki çinko ve kurşun oranı mide kanserine neden olan önemli bir etkendir. Ayrıca soluduğunuz havadaki talk ve asbestoz gibi çevresel faktörler de risk faktörleriMide kanseri hastalarında ağız kokusu olur mu?Mide kanseri olan kişilerin mide çıkışlarında ölü bir doku ortaya çıkmaktadır. Bu ölü dokunun olduğu yerde ise, buradan beslenmeye başlayan bakteriler türemektedir. Bu durum aşırı derecede kötü bir kokuya neden olmaktadır. Ancak, mide kanseri ağız kokusu yapacak kadar ilerlemişse, mutlaka öncesinde başka bulgular da vermiş demektir. Bu nedenle, ağzı kokan kişi, bu kokunun sebebinin mide kanseri olduğunu düşünüp, endişe etmemelidir.Mide kanseri için kemoterapiye nasıl hazırlanılır?Tedavi sürecinde bir destekçinin olması önemlidir. Özellikle kemoterapi günlerinde bir destekçinin bulunması hijyene dikkat edinilmesi, saçların döküleceğinden dolayı kısa keserek kemoterapi sürecine hazırlanılmalıdır.Mide kanseri ameliyatından sonra iyileşme süreci ne kadar sürer?Mide ameliyatları sonrası yeni bir beslenme şekline uyum sağlamak zaman alabilir. Bu süre zarfında karın krampları rahatsız edici bir boyutta yaşanabilir. Genellikle mide kanseri ameliyatı sonrası iyileşme sürecinde 1 aylık bir zaman dilimi sonrasında onkolojik tedaviler alınabilecek duruma gelinmektedir.Mide kanseri tedavisinde başarı oranı nedir?Mide kanseri tedavisinin başarılı olma olasılığı, kanserin konumuna bağlıdır. Eğer kanser kanser yalnızca midedeyse ve bu bölgeyle sınırlaysa başarı oranı daha yüksektir. Bu kanser vakalarının birçoğunun iyileşme ihtimali yüksek olarak değerlendirilir. Ancak mide kanserlerinin birçoğunun teşhisi, hastalık ilerlediğinde veya iyileşme olasılığı daha düşük olduğunda yapılır. Mide duvarından büyüyen veya vücudun diğer bölgelerine yayılan mide kanserinin tedavisi daha zordur. Mide kanseri hızlı ilerler mi?Mide kanseri eğer son evrelere ulaştıysa hızlı bir ilerleme gösterir ancak genellikle mide kanserinin ilerleme hızı yavaştır ve bazı vakalarda erken semptom bile göstermeyebilir.Mide kanseri tekrarlar mı?Mide kanseri, tedavi edilip iyileşme sağlansa dahi birçok kanser türünde olduğu gibi tekrarlama riskine sahiptir. Bunun için düzenli kontrollerin yapılması ve özellikle kişinin sağlıklı beslenmesi çok önemlidir.Mide olmadan yaşanır mı?Mide kanserinin bazı vakalarında midenin tamamı veya bir kısmı çıkarılır. Bu işleme gastrektomi adı verilir. Her iki durumda da hasta çok da sıkı ve katı olmayan bazı beslenme kurallarına uyarak normal yaşantısını sürdürebilir.Çocuklarda veya gençlerde mide kanseri görülür mü?Çocukluk çağı mide kanseri, mideyi kaplayan hücrelerde başlayan ve çok nadir olarak görülen bir kanserdir. Ortaya çıktığında karın ağrısı, iştahsızlık, mide bulantısı ve kilo kaybı ile kendini gösterir. Risk faktörleri arasında ise yine helikobakter pylori enfeksiyonu vardır. Ancak risk faktörü olan her çocuk mide kanseri geliştirmez ve bilinen bir risk faktörü olmayan bazı çocuklarda da nadir olarak görülebilir. | 16,118 |
499 | Hastalıklar | Migren | Migren, sinir sinyallerini geçici olarak etkileyen anormal beyin aktivitesi ve kan damarlarının daralması sonucu başın bir tarafında zonklayan şiddetli bir ağrı ile ortaya çıkan baş ağrısı tipidir. Migrenin yaygın tetikleyicileri östrojen düzeylerinde düşüş, alkol kullanımı, stres, soğuk hava koşulları ve uykusuzluktur. Migren atağının belirtileri arasında ışığa, sese ve kokulara karşı artan hassasiyet, mide bulantısı, kusma, tek gözde görme kaybı, konuşma güçlüğü ve başın bir tarafında baskın olan yoğun ağrı vardır. Kadınların yaklaşık %20'sinin, erkeklerin ise % 8'inin migren hastası olduğu bilinir.Migren, sinir sinyallerini geçici olarak etkileyen anormal beyin aktivitesi ve kan damarlarının daralması sonucu başın bir tarafında zonklayan şiddetli bir ağrı ile ortaya çıkan baş ağrısı tipidir. Migrenin yaygın tetikleyicileri östrojen düzeylerinde düşüş, alkol kullanımı, stres, soğuk hava koşulları ve uykusuzluktur. Migren atağının belirtileri arasında ışığa, sese ve kokulara karşı artan hassasiyet, mide bulantısı, kusma, tek gözde görme kaybı, konuşma güçlüğü ve başın bir tarafında baskın olan yoğun ağrı vardır. Kadınların yaklaşık %20'sinin, erkeklerin ise % 8'inin migren hastası olduğu bilinir.
Migren Nedir?Migren, beyin kan damarlarındaki kimyasallarda yaşanan değişim nedeniyle meydana gelen başın bir tarafında tekrarlayan zonklama ataklarının eşlik ettiği baş ağrısı türüdür. Bulantı, kusma, ışığa ve sese karşı hassasiyet gibi belirtilerle ortaya çıkan migrenin tetikleyicileri genellikle bazı ilaçların kullanımı, kırmızı şarap başta olmak üzere alkol tüketimi, fazla kafein alımı, stres, parlak ışık, ses ve uyku sorunlarıdır.Migren atakları yılda 1-2 defa ya da ay içerisinde defalarca görülebilir. Migren ağrılarının çoğunun çok şiddetli seyrettiğini söylenebilir. Migren ağrısı olanlar baş ağrına eşlik eden faktörler nedeniyle günlük işlerini tamamlamakta zorlanırlar. Yine de tam bir migren tanısı konulması için uzun bir süreç ve uzman doktor kontrolü çok önemlidir.Migren atakları, prodrom, aura, atak ve postdrom olmak üzere dört aşamada gelişebilir.Aura döneminde migren belirtileri sıklıkla kademeli başlar, bir kaç dakika içerisinde artar ve 1 saate kadar sürebilir. Parlak noktalar veya ışık hüzmeleri görmek, görüşte azalma, konuşma güçlüğü, kol ve bacaklar gibi uzuvlarda iğne batması ve vücutta uyuşma auro dönemi migren belirtileridir.Ağrı döneminde, sıklığı değişmekle birlikte, en az ayda bir kere yaşanabilen ağrı döneminde ağrı 3 güne kadar sürebilir. Ağrı döneminde görülen migren belirtileri, başın bir tarafında zonklayan ağrı, ışık, ses, koku ve temasa karşı hassasiyet, mide bulantısı ve kusmadır.Postdrom döneminde, migren atakları sonrasında bitkinlik hissi söz konusudur.Migren Neden Olur?Migrenin nedenlerinin en başında genetik faktörler gelir. Ailede migren öyküsü varsa migren hastası olma olasılığı % 40’tır. Hem annesi hem babası migren hastası olan bir kişi ise %75 oranında migren şikayetleri yaşayabilmektedir. Migren ağrısının nedenlerinden biri de de hormonal değişimlerdir. Bu nedenle migren, en sık kadınlarda görülür. Kadınlarda görülme sıklığı erkeklere göre 3 kat fazla olan migren atakları özellikle adet dönemlerinde hormonal değişimden dolayı şiddetini artırabilir. Adet döneminde şiddetli baş ağrısının çoğalması da migrene bağlanabilmektedir. Bulantı kusma, ışığa ve sese hassasiyet olabilir. Genellikle tek taraflı, yoğun ve zonklayıcı tarzdadır.Migren Belirtileri Nelerdir?Migren belirtileri, baş ağrısı, ışık, ses, koku, hareket ve ısıya karşı hassasiyetin artması, yorgunluk, bulantı ve kusma, bulanık, ışık hüzmeleri ve geometrik şekilleri görme gibi görüş değişikliği, iştah konusunda anormal olumlu ve olumsuz artış, ruh hali değişiklikleri ve susamadır.Migren belirtileri şunları içerir: Zonklayan baş ağrısı Mide bulantısı ve kusma Işık ve gürültü gibi seslere karşı duyarlılık Baş dönmesi, bayılma ve bilinç düzeyinde değişiklik Kulaklarda çınlama Geveleyerek konuşma Görüşte bulanıklık ve görme güçlüğü Depresyon gibi ruh hali değişimleri Yorgunluk ve enerji düşüklüğü El ve ayaklarda uyuşma Yeme isteği Konuşmada güçlükMigren atağı sırasında ışığa ve sese karşı artmış duyarlılık yüksek olacağı için bunlara maruz kalmak ağrının şiddetini artırabilir. Migreni olan kişilerde kokuya karşı duyarlılıkta artar, bu nedenle parfüm gibi kokular bulantıya ve kusmaya neden olabilir.Şiddetli baş ağrısından hemen önce görülen migren dönemine “aura” denir. Migren aurası ağrının başlamasından önce veya ağrının ilk gelişme döneminde olur. Kısa sürelidir; 10 ile 30 dakika arasında genellikle 20 dakika sürer. Görsel aura: Hastalar titrek parıldayan ışıklar tarif ederler. Duyusal aura: Migrenin duyusal aurası el ve dilde veya ağız ve çenede uyuşma, karıncalanma şeklindedir.Enseden başlayarak yayılan şiddetli ve zonklayan baş ağrısıMigren, başın bir tarafında daha kötü bir şekilde hissedilen ve genelde zonklayan veya vurucu bir ağrı ile kendini gösterir. Bu durum migrenin en tipik belirtisidir. Mide bulantısı ve kusmaGenellikle 6 saatten 2 güne kadar sürebilen migren hastalığında kişi mide bulantısı ve kusma belirtisi de yaşayabilir. Işık ve gürültü gibi seslere karşı duyarlılıkMigrenin belirli türlerinde ışığa ve gürültüye karşı hassasiyet yaşanması söz konusudur. Bu da migrenin yaygın belirtileri arasında görülür.Baş dönmesi, bayılma ve bilinç düzeyinde değişiklikBaş ağrısıyla birlikte ortaya çıkan migren ayrıca baş dönmesi, bayılma ve bilinç düzeyinde değişikliğe yol açabilir. Kulak çınlaması Migren aynı zamanda duyusal organları da olumsuz etkiler. Bu bağlamda migren hastalarında kulak çınlaması belirtisi yaşanır.Geveleyerek konuşmaMigren hastalarında konuşma bozuklukları da gözlemlenebilir. Bunun en net göstergesi kişinin geveleyerek konuşmasıdır. Migreni Neler Tetikler?Kişiye göre farklılık gösterse de genellikle peynir ve çikolata gibi bazı yiyecekler, öğün atlamak, öğünü geciktirmek, yeterli su içmemek gibi durumlar migreni tetikler. Uyku düzeni de migren için önemli bir faktördür. Az ya da fazla uyumak, yoğun egzersiz yapmak ve uzun süreli yolculuklar da migren tetiklenmesine neden olarak ağrılara yol açar. Migreni tetikleyen diğer faktörler şöyle sıralanabilir: Gürültü ve hava kirliliği gibi çevresel etkenler Çok parlak ve yanıp sönen ışıklar Keskin kokular İklim değişiklikleri Kadınlardaki hormonal değişimlerÇikolata, kakao, bakla, kuru fasulye, mercimek ve soya ürünleri, çeşitli deniz ürünler, sakatatlar, alkollü içecekler, hazır et ve tavuk suyu tabletleri, konserveler, çağ kahve ve asitli içecekleri, incir, kuru üzüm, papaya, avokado, muz ve kırmızı erik, fıstık ezmesi gibi migreni tetikleyebilecek yiyecek ve içecekler konusunda dikkatli olunmalıdır.Migreni tutan kişilerde belirtiler kişiden kişiye göre farklı şekilde ortaya çıkabilse de genel anlamda günlük aktiviteleri etkileyecek düzeyde yoğun zonklayan baş ağrısı, mide bulantısı ve kusma, ışık ve sese karşı hassasiyet gibi belirtiler yaygın olarak ortaya çıkar.Migren Tanısı Nasıl Konulmaktadır?Migren tedavisinde ilk süreç, migren hastasının şikayetleri doktor tarafından değerlendirildikten sonra klinik olarak tanı konulmasıdır. Migren şikayeti yaşayan kişilerin geçmiş hikayesi incelenmeli, baş ve boyun bölge muayenesinin ardından nedene yönelik olarak kişiye özel bir tedavi planı çıkartılmaktadır. Muayene sırasında kas yapılarını incelemek gerekir. Boyun ve sırt bölgesindeki bir tetik nokta örneğin adale kasılması, kulunç girmesi de enseden başlayan, tek taraflı göz ve yüz ağrısına neden olabilir.Hastanın su tüketimi, nasıl beslendiği, uyku düzeni, stres derecesi, çevresel şartları, mide bağırsak sistemi sağlığı ile ilgili durumu belirlenmelidir. Çünkü fizyolojik bozukluklar da ağrının fazla algılanmasını sağladığı gibi ağrıyı tetikleyebilir. Günümüzde pek çok insan boyun ve sırt ağrısı yaşamaktadır ve bunlara ek olarak gelişen baş ağrıları da migren tanısıyla oldukça sık karıştırılmaktadır. Migren hastalığında beyin cerrahisi, nöroloji, psikiyatri, fizik tedavi bölümleri ile multidisipliner bir yaklaşım gereklidir. Yapılan çalışmalar göstermektedir ki; hastaların aslında yüzde 53’ü psikojenik faktörlere ya da hastalık sonrası gelişen psikoloji bozukluğuna bağlı olarak ağrılar çekmektedir. Bu sebepten her hastaya aynı metodu kullanmak doğru bir yaklaşım değildir.Migren çeşitleri doğru tedavi için çok önemlidir. Migrenin doğru değerlendirebilmesi için mutlaka uzman bir doktora danışılmalıdır. En sık görülen migren tipi “aurasız migren” dir. Migren ağrısına sahip olanların çoğunda aurasız migrene rastlanır. Migrenin diğer bir çeşidi olan auralı migrene sahip olanlarda da kimi zaman aurasız ataklar görülebilir.Beyne ait bazı hastalıklardan şüphelenildiği zaman bunları dışlamak üzere incelemeler yapılır. Tekrarlayıcı baş ağrısı olan hastalara beyin görüntülemesi (beyin tomografisi) yapılarak migreni taklit edebilecek hastalıklar araştırılmalıdır.Migren Tedavisi Nasıl Yapılır?Hastalar doğru tanı ve uygun tedavi planlaması ile migren ataklarından kurtulabilirler. Migren tedavisinde migren tanısı konduktan sonra ağrılar seyrek ise; ağrı ataklarını geçirmeye yönelik kriz tedavisi planlanır. Haftada 1-2 kez veya daha fazla atak olduğunda koruyucu tedavi yapılmalıdır. Migren tedavisinde bazen sadece migreni tetikleyen faktörlerin (açlık, uykusuzluk, hormon kullanımı gibi) ortadan kaldırılmasıyla ağrı atakları kaybolabilir veya sıklığı, şiddeti azaltılabilir. Aynı şekilde uzman kontrolünde kullanılan ilaçlar da migren tedavisinde çok önemlidir. Günde sadece bir kez doktor kontrolünde alınan ilaçlarla yıllar boyu ağrısız bir yaşam sağlanabilmektedir.Etkili bir baş ağrısı tedavisi için ilaçlar ve günlük yaşam rutininin değiştirilmesi çok önemlidir. Eğer günlük yaşamınızı migrene göre planlamazsanız sadece migren ilaçlarını kullanmanız fayda sağlamayacaktır.Günlük yaşamınızda bu konulara mutlaka dikkat edin; Baş ağrısı takvimi veya baş ağrısı günlüğü tutmak Az ya da fazla uyumamak Düzenli egzersiz yapmak Stres ile başa çıkma yollarını öğrenmek Uygun bir kiloya erişmek Alkolden kaçınmakİlaçla migren tedavisiigren tedavisinde ilaç kullanmak ilk akla gelen koruyucu yöntemlerden biri olsa da mutlaka uzman bir doktorun tavsiyesi ile alınmalıdır. Doğru migren ilaçları migren ataklarını sonlandırabilir. Migren ağrınıza eşlikçi bir bulantınız da varsa bulantı ve migren ağrısını önleyen ilaçları bir arada kullanmak faydalı olabilir. Ancak eş, dost tavsiyesi ile migren ilacı kullanılmamalıdır. Arkadaşınıza iyi gelen bir migren ilacı size iyi gelemeyebilir.Migren ilacı kullanıyorsanız dikkat etmeniz gerekenlerin başında ilacı her zaman yanınızda bulundurmanız gerektiğidir. Atak belirtilerini anlar anlamaz migren ilacını kullanmanızda fayda var. Ne kadar erken alınırsa o kadar etkili olur. Aynı şekilde haftada 2- 3 gün migren ilacı kullanmak da bir süre sonra vücutta tolerans geliştireceği için migren ağrınızın nedeni haline gelmeye başlarlar. Bu da migren tedavisini daha da zorlaştırabilir.Eğer migren ilaçları işe yaramıyor ve ataklar çok sık ve şiddetli şekilde ilerliyorsa “koruyucu tedavi” denemelisiniz. Koruyucu tedavi sırasında alınan ilaçlar ağrı kesici ilaçlardan farklı olup, daha çok migren eşiğini yükseltmeye yöneliktir.Botoks ile migren tedavisiigren tedavisindeki bir başka yaklaşım ise yüzdeki kırışıklıkları yok etme amacı ile kullanılan botoks. Botoks yaptıran migrenli hastaların baş ağrılarının azaldığının fark edilmesi migren tedavisinde botoks kullanımının yolunu açtı. Yapılan araştırmalar 3 aydan fazla bir süre boyunca, ayda 15 ya da daha fazla gün, migren karakterinde baş ağrısı olarak tanımlanan kronik migren tedavisinde botoks uygulamasının etkili olduğu gösterdi. Bu etkinin, botoksun, sinir sonlanma bölgelerinde bazı nörotransmitterlerin salınımını engellemesi yoluyla inflamatuvar ağrıyı önlemesinden kaynaklandığı düşünülmektedir.Migren tedavisinde botoks; alın, şakaklar, ense ve boyun bölgesine uygulanmaktadır. Kozmetik amaçla sadece yüz bölgesinde uygulanan botoks, migren tedavisinde bundan farklı olarak alın, şakaklar, ense ve boyun bölgelerinde belirli noktalara derialtına botulinum toksini enjeksiyon ile uygulanır. Çoğu durumda uygulamaların etkisi yaklaşık 3-4 ay süreceğinden tedavinin devamı için tekrarlanması gerekir. Migren için botoks tedavisi güvenilir olması için nöroloji uzmanı tarafından uygulanmalıdır. Migren aşısı ile migren tedavisiMigren tedavisinde son yıllarda migren iğnesi olarak da bilinen migren aşısı ön plana çıkan yöntemlerden biridir. Vücutta CGRP adlı molekülün migren ağrısının ve atakların oluşmasında etkili olduğu belirlenmiştir. Kronik migren ve auralı migrende CGRP adlı ağrıya yol açan maddeye karşı geliştirilen antikorların vücuda verilmesi esasına dayanan migren aşısı ile atakların engellenmesi amaçlanmaktadır.Nöralterapi ile migren tedavisi1926 yılında migrenli bir hastanın tedavisi sırasında keşfedilen Nöralterapi tedavisi dünyada ve 2008 yılından itibaren Türkiye’de de uygulanan bir yöntemdir. Nöralterapi; kısa etkili lokal anesteziklerle yapılan bir iğne tedavisidir. Otonom sinir sisteminin yeniden düzenlenmesi esasına dayanmaktadır. Komplikasyonu yok denecek kadar azdır ve hamileler dahil tüm yaş gruplarına uygulanabilmektedir. Nöralterapi ve bütüncül yaklaşım migren tedavi başarı şansını yükseltmiştir. Nöralterapi, migrenin derecesine bağlı olarak tetik nokta enjeksiyonları, manuel terapi, ganglion blokajları, ilaç ve selasyon gibi kombine tedavilerle desteklenebilmektedir.Hangi Besinler Migren Atağına Neden Olur?Migrene neden olan besinleri peynirler ve tiramin içeren besinler şeklinde özetlenebilir. Tiramin, besin bekletildikçe, proteinlerin yıkılması neticesinde ortaya çıkar. Yıllandırılan yüksek protein içerikli besinlerde tiramin miktarı da artar. Özellikle peynirler ve şaraplar, alkollü içecekler ve işlenmiş etlerin bol tiremin içermesi nedeniyle migrene neden olduğunu söyleyebiliriz. Hangi peynirler migreni daha çok etkiler sorusunun cevabı olarak ise yüksek tiramin içermeleri nedeniyle; rokfor ve benzeri küflü peynirler (stilton, gorgonzola), çedar, beyaz peynir, mozzarella, permesan, İsviçre peyniri sıralanabilir.Alkol: Kırmızı şarap, bira, viski ve şampanya migren dostudur. Migren ağrısını çabucak tetikleyebilir.Gıda koruyucuları: Gıda koruyucuları içlerinde bulunan nitratların damarları genişletmesi nedeniyle migreni tetiklerler.Soğuk gıdalar: Özellikle vücut ısısının yükseldiği egzersiz, yürüyüş esnasında ya da sıcak havalarda tüketilen soğuk havalar bazı kişilerde migren ağrısına neden olabilir. Özellikle alın ve şakaklarda hissedilen ağrı genellikle birkaç dakika sürer. Ayrıca çok soğukta kalmak da migreni tetikleyebilir.Bunların dışında migrene iyi gelmeyen gıdalar şöyle sıralanabilir: Kuruyemişler ve kabuklu yemişler Tütsülenmiş (smoked) veya kurutulmuş balık Fırınlanmış mayalı yiyecekler (kek, ev yapımı ekmek, sandviç ekmeği) Muz, narenciye ürünleri (portakal, mandalina, turunç vb), kivi, ananas, frambuaz, kırmızı erik Bazı kuru meyveler (hurma, incir, üzüm) Et bulyon ile yapılmış çorbalar (Gerçek et suyu için geçerli değildir) Aspartam ve diğer tatlandırıcılarMigren Hakkında Sık Sorulan SorularMigren nasıl anlaşılır?Migren, bulantı, kusma ve duyusal hassasiyet gibi belirtilerle gelişen, başın bir tarafında zonklama ve nabız gibi atan ağrı ataklarıyla karakterize baş ağrısı türüdür. Bu tür belirtiler yaşanması migren için tanılayıcı fiziksel ve zihinsel belirtilerdir.Kişi migren olduğunu nasıl anlar?Migren hastalığı kötü bir baş ağrısından çok daha fazlasını ifade eder. Migren vakalarında zayıflatıcı, zonklayıcı ve tek taraflı baş ağrısı, mide bulantısı, kusma, ışık veya sese duyarlılık da migren hastalığını işaret eder. Migren atağını ne durdurur?Baş ve boyun bölgesine sıcak veya soğuk kompres uygulanabilir. Soğuk kompres uyuşturma etkisi gösterir ve bu da ağrıyı dindirebilir. Sıcak kompreste gerilen kasları gevşetebilir.Migren ağrısı ne kadar sürer?Migren atağı başladığında baş ağrısı 4 saatten 3 güne kadar sürebilir. Prodrom, aura, atak ve postdrom dahil da dahil olmak üzere tam bir migren ağrısı 1 günden 1 haftaya kadarda devam edebilir. Stres migrene neden olur mu?Migren atağı yaşayan kişilerin önemli bir bölümü stresi ortak bir tetikleyici olarak ifade etmektedir. Stres ve baş ağrısı bağlantısı kadınlarda erkeklerden daha şiddetli olabilir. Bir ayın yarısını migrenle geçiriyorsanız yüksek stres seviyesine sahipsiniz demektir.Migren nasıl hissedilir?Migrenin ana belirtisi başın bir tarafında ortaya çıkan şiddetli bir baş ağrısıdır. Bazı ataklarda ağrı başın er iki yanında da ortaya çıkabilir hatta yüz ve boyunu etkileyebilir. Ağrı genellikle orta veya şiddetli bir zonklama hissini içerir.Baş ağrısı olmayan migren nedir?Asefaljik migren, sessiz migren isimleri ile de bilinen baş ağrısı olmayan migren tipinde kişide aura (görme bozukluğu), baş dönmesi, mide bulantısı ve ışığa ve sese duyarlılık gibi başka belirtiler söz konusudur.Migren aurası nedir?Migren aurası, görüşte noktalar ve ışıldamalar da dahil olmak üzere herhangi duyusal sorunları ifade eder. Kulak çınlaması, baş dönmesi, konuşmada güçlük gibi sorunlar görülür. Migren atağından önce veya migren atağı sırasında ortaya çıkar.Migreni olanlar hangi egzersizleri yapmalı?Yapılan araştırmalar migrene iyi gelenler arasında hafif egzersizler yapmanın öneminin büyük olduğunu göstermektedir. Hafif egzersizler migren ataklarının sıklık ve şiddetini azaltabilir ve migrenin koruyucu tedavisinde faydalı olabilir. Migren ağrılarınız var ise sizi çok fazla yormayacak, düzenli bir aerobik egzersiz programı uygulayabilirsiniz. Bunun yanı sıra hayatınızda migren varsa jogging, yüzme, dans, bisiklet ve tempolu yürüyüş de tercih edebileceğiniz egzersiz seçeneklerindendir.Migren depresyona neden olur mu?Kronik migren ağrıları olan kişilerde depresyon ve anksiyete belirtilerine daha çok rastlanır. Kronik migrenin tanımı ise 3 ay süre ile iki günde bir veya daha sık baş ağrılarına sahip olmanızdır. Migren ağrılarınız kronik olmasa da eğer depresyon ve anksiyeteye sahipseniz bu durum migren ağrılarınızın artmasına neden olur. Migren tedavisinde depresyon ve anksiyetenin de tedavi edilmesi çok önemlidir.Kafein migrene iyi gelir mi?Kafein migrene iyi gelir. Migren ilacınıza kafein eklemeniz ilaçların baş ağrısına karşı nerdeyse %40 daha fazla etki etmesini sağlamaktadır. Kafein içeren ilaçlar faydalı olsa da kafein içeren gıdalar tavsiye edilmez. Kahve, çay, meşrubatlar veya çikolata kişiyi rebound baş ağrılarına daha duyarlı hale getirebilir. Migren ilaçlarının tümü doktor gözetiminde kullanılmalıdır.
Migren Nedir?Migren, beyin kan damarlarındaki kimyasallarda yaşanan değişim nedeniyle meydana gelen başın bir tarafında tekrarlayan zonklama ataklarının eşlik ettiği baş ağrısı türüdür. Bulantı, kusma, ışığa ve sese karşı hassasiyet gibi belirtilerle ortaya çıkan migrenin tetikleyicileri genellikle bazı ilaçların kullanımı, kırmızı şarap başta olmak üzere alkol tüketimi, fazla kafein alımı, stres, parlak ışık, ses ve uyku sorunlarıdır.Migren atakları yılda 1-2 defa ya da ay içerisinde defalarca görülebilir. Migren ağrılarının çoğunun çok şiddetli seyrettiğini söylenebilir. Migren ağrısı olanlar baş ağrına eşlik eden faktörler nedeniyle günlük işlerini tamamlamakta zorlanırlar. Yine de tam bir migren tanısı konulması için uzun bir süreç ve uzman doktor kontrolü çok önemlidir.Migren atakları, prodrom, aura, atak ve postdrom olmak üzere dört aşamada gelişebilir.Aura döneminde migren belirtileri sıklıkla kademeli başlar, bir kaç dakika içerisinde artar ve 1 saate kadar sürebilir. Parlak noktalar veya ışık hüzmeleri görmek, görüşte azalma, konuşma güçlüğü, kol ve bacaklar gibi uzuvlarda iğne batması ve vücutta uyuşma auro dönemi migren belirtileridir.Ağrı döneminde, sıklığı değişmekle birlikte, en az ayda bir kere yaşanabilen ağrı döneminde ağrı 3 güne kadar sürebilir. Ağrı döneminde görülen migren belirtileri, başın bir tarafında zonklayan ağrı, ışık, ses, koku ve temasa karşı hassasiyet, mide bulantısı ve kusmadır.Postdrom döneminde, migren atakları sonrasında bitkinlik hissi söz konusudur.Migren Neden Olur?Migrenin nedenlerinin en başında genetik faktörler gelir. Ailede migren öyküsü varsa migren hastası olma olasılığı % 40’tır. Hem annesi hem babası migren hastası olan bir kişi ise %75 oranında migren şikayetleri yaşayabilmektedir. Migren ağrısının nedenlerinden biri de de hormonal değişimlerdir. Bu nedenle migren, en sık kadınlarda görülür. Kadınlarda görülme sıklığı erkeklere göre 3 kat fazla olan migren atakları özellikle adet dönemlerinde hormonal değişimden dolayı şiddetini artırabilir. Adet döneminde şiddetli baş ağrısının çoğalması da migrene bağlanabilmektedir. Bulantı kusma, ışığa ve sese hassasiyet olabilir. Genellikle tek taraflı, yoğun ve zonklayıcı tarzdadır.Migren Belirtileri Nelerdir?Migren belirtileri, baş ağrısı, ışık, ses, koku, hareket ve ısıya karşı hassasiyetin artması, yorgunluk, bulantı ve kusma, bulanık, ışık hüzmeleri ve geometrik şekilleri görme gibi görüş değişikliği, iştah konusunda anormal olumlu ve olumsuz artış, ruh hali değişiklikleri ve susamadır.Migren belirtileri şunları içerir:Migren atağı sırasında ışığa ve sese karşı artmış duyarlılık yüksek olacağı için bunlara maruz kalmak ağrının şiddetini artırabilir. Migreni olan kişilerde kokuya karşı duyarlılıkta artar, bu nedenle parfüm gibi kokular bulantıya ve kusmaya neden olabilir.Şiddetli baş ağrısından hemen önce görülen migren dönemine “aura” denir. Migren aurası ağrının başlamasından önce veya ağrının ilk gelişme döneminde olur. Kısa sürelidir; 10 ile 30 dakika arasında genellikle 20 dakika sürer.Enseden başlayarak yayılan şiddetli ve zonklayan baş ağrısıMigren, başın bir tarafında daha kötü bir şekilde hissedilen ve genelde zonklayan veya vurucu bir ağrı ile kendini gösterir. Bu durum migrenin en tipik belirtisidir. Mide bulantısı ve kusmaGenellikle 6 saatten 2 güne kadar sürebilen migren hastalığında kişi mide bulantısı ve kusma belirtisi de yaşayabilir. Işık ve gürültü gibi seslere karşı duyarlılıkMigrenin belirli türlerinde ışığa ve gürültüye karşı hassasiyet yaşanması söz konusudur. Bu da migrenin yaygın belirtileri arasında görülür.Baş dönmesi, bayılma ve bilinç düzeyinde değişiklikBaş ağrısıyla birlikte ortaya çıkan migren ayrıca baş dönmesi, bayılma ve bilinç düzeyinde değişikliğe yol açabilir. Kulak çınlaması Migren aynı zamanda duyusal organları da olumsuz etkiler. Bu bağlamda migren hastalarında kulak çınlaması belirtisi yaşanır.Geveleyerek konuşmaMigren hastalarında konuşma bozuklukları da gözlemlenebilir. Bunun en net göstergesi kişinin geveleyerek konuşmasıdır. Migreni Neler Tetikler?Kişiye göre farklılık gösterse de genellikle peynir ve çikolata gibi bazı yiyecekler, öğün atlamak, öğünü geciktirmek, yeterli su içmemek gibi durumlar migreni tetikler. Uyku düzeni de migren için önemli bir faktördür. Az ya da fazla uyumak, yoğun egzersiz yapmak ve uzun süreli yolculuklar da migren tetiklenmesine neden olarak ağrılara yol açar. Migreni tetikleyen diğer faktörler şöyle sıralanabilir:Çikolata, kakao, bakla, kuru fasulye, mercimek ve soya ürünleri, çeşitli deniz ürünler, sakatatlar, alkollü içecekler, hazır et ve tavuk suyu tabletleri, konserveler, çağ kahve ve asitli içecekleri, incir, kuru üzüm, papaya, avokado, muz ve kırmızı erik, fıstık ezmesi gibi migreni tetikleyebilecek yiyecek ve içecekler konusunda dikkatli olunmalıdır.Migreni tutan kişilerde belirtiler kişiden kişiye göre farklı şekilde ortaya çıkabilse de genel anlamda günlük aktiviteleri etkileyecek düzeyde yoğun zonklayan baş ağrısı, mide bulantısı ve kusma, ışık ve sese karşı hassasiyet gibi belirtiler yaygın olarak ortaya çıkar.Migren Tanısı Nasıl Konulmaktadır?Migren tedavisinde ilk süreç, migren hastasının şikayetleri doktor tarafından değerlendirildikten sonra klinik olarak tanı konulmasıdır. Migren şikayeti yaşayan kişilerin geçmiş hikayesi incelenmeli, baş ve boyun bölge muayenesinin ardından nedene yönelik olarak kişiye özel bir tedavi planı çıkartılmaktadır. Muayene sırasında kas yapılarını incelemek gerekir. Boyun ve sırt bölgesindeki bir tetik nokta örneğin adale kasılması, kulunç girmesi de enseden başlayan, tek taraflı göz ve yüz ağrısına neden olabilir.Hastanın su tüketimi, nasıl beslendiği, uyku düzeni, stres derecesi, çevresel şartları, mide bağırsak sistemi sağlığı ile ilgili durumu belirlenmelidir. Çünkü fizyolojik bozukluklar da ağrının fazla algılanmasını sağladığı gibi ağrıyı tetikleyebilir. Günümüzde pek çok insan boyun ve sırt ağrısı yaşamaktadır ve bunlara ek olarak gelişen baş ağrıları da migren tanısıyla oldukça sık karıştırılmaktadır. Migren hastalığında beyin cerrahisi, nöroloji, psikiyatri, fizik tedavi bölümleri ile multidisipliner bir yaklaşım gereklidir. Yapılan çalışmalar göstermektedir ki; hastaların aslında yüzde 53’ü psikojenik faktörlere ya da hastalık sonrası gelişen psikoloji bozukluğuna bağlı olarak ağrılar çekmektedir. Bu sebepten her hastaya aynı metodu kullanmak doğru bir yaklaşım değildir.Migren çeşitleri doğru tedavi için çok önemlidir. Migrenin doğru değerlendirebilmesi için mutlaka uzman bir doktora danışılmalıdır. En sık görülen migren tipi “aurasız migren” dir. Migren ağrısına sahip olanların çoğunda aurasız migrene rastlanır. Migrenin diğer bir çeşidi olan auralı migrene sahip olanlarda da kimi zaman aurasız ataklar görülebilir.Beyne ait bazı hastalıklardan şüphelenildiği zaman bunları dışlamak üzere incelemeler yapılır. Tekrarlayıcı baş ağrısı olan hastalara beyin görüntülemesi (beyin tomografisi) yapılarak migreni taklit edebilecek hastalıklar araştırılmalıdır.Migren Tedavisi Nasıl Yapılır?Hastalar doğru tanı ve uygun tedavi planlaması ile migren ataklarından kurtulabilirler. Migren tedavisinde migren tanısı konduktan sonra ağrılar seyrek ise; ağrı ataklarını geçirmeye yönelik kriz tedavisi planlanır. Haftada 1-2 kez veya daha fazla atak olduğunda koruyucu tedavi yapılmalıdır. Migren tedavisinde bazen sadece migreni tetikleyen faktörlerin (açlık, uykusuzluk, hormon kullanımı gibi) ortadan kaldırılmasıyla ağrı atakları kaybolabilir veya sıklığı, şiddeti azaltılabilir. Aynı şekilde uzman kontrolünde kullanılan ilaçlar da migren tedavisinde çok önemlidir. Günde sadece bir kez doktor kontrolünde alınan ilaçlarla yıllar boyu ağrısız bir yaşam sağlanabilmektedir.Etkili bir baş ağrısı tedavisi için ilaçlar ve günlük yaşam rutininin değiştirilmesi çok önemlidir. Eğer günlük yaşamınızı migrene göre planlamazsanız sadece migren ilaçlarını kullanmanız fayda sağlamayacaktır.Günlük yaşamınızda bu konulara mutlaka dikkat edin;İlaçla migren tedavisiigren tedavisinde ilaç kullanmak ilk akla gelen koruyucu yöntemlerden biri olsa da mutlaka uzman bir doktorun tavsiyesi ile alınmalıdır. Doğru migren ilaçları migren ataklarını sonlandırabilir. Migren ağrınıza eşlikçi bir bulantınız da varsa bulantı ve migren ağrısını önleyen ilaçları bir arada kullanmak faydalı olabilir. Ancak eş, dost tavsiyesi ile migren ilacı kullanılmamalıdır. Arkadaşınıza iyi gelen bir migren ilacı size iyi gelemeyebilir.Migren ilacı kullanıyorsanız dikkat etmeniz gerekenlerin başında ilacı her zaman yanınızda bulundurmanız gerektiğidir. Atak belirtilerini anlar anlamaz migren ilacını kullanmanızda fayda var. Ne kadar erken alınırsa o kadar etkili olur. Aynı şekilde haftada 2- 3 gün migren ilacı kullanmak da bir süre sonra vücutta tolerans geliştireceği için migren ağrınızın nedeni haline gelmeye başlarlar. Bu da migren tedavisini daha da zorlaştırabilir.Eğer migren ilaçları işe yaramıyor ve ataklar çok sık ve şiddetli şekilde ilerliyorsa “koruyucu tedavi” denemelisiniz. Koruyucu tedavi sırasında alınan ilaçlar ağrı kesici ilaçlardan farklı olup, daha çok migren eşiğini yükseltmeye yöneliktir.Botoks ile migren tedavisiigren tedavisindeki bir başka yaklaşım ise yüzdeki kırışıklıkları yok etme amacı ile kullanılan botoks. Botoks yaptıran migrenli hastaların baş ağrılarının azaldığının fark edilmesi migren tedavisinde botoks kullanımının yolunu açtı. Yapılan araştırmalar 3 aydan fazla bir süre boyunca, ayda 15 ya da daha fazla gün, migren karakterinde baş ağrısı olarak tanımlanan kronik migren tedavisinde botoks uygulamasının etkili olduğu gösterdi. Bu etkinin, botoksun, sinir sonlanma bölgelerinde bazı nörotransmitterlerin salınımını engellemesi yoluyla inflamatuvar ağrıyı önlemesinden kaynaklandığı düşünülmektedir.Migren tedavisinde botoks; alın, şakaklar, ense ve boyun bölgesine uygulanmaktadır. Kozmetik amaçla sadece yüz bölgesinde uygulanan botoks, migren tedavisinde bundan farklı olarak alın, şakaklar, ense ve boyun bölgelerinde belirli noktalara derialtına botulinum toksini enjeksiyon ile uygulanır. Çoğu durumda uygulamaların etkisi yaklaşık 3-4 ay süreceğinden tedavinin devamı için tekrarlanması gerekir. Migren için botoks tedavisi güvenilir olması için nöroloji uzmanı tarafından uygulanmalıdır. Migren aşısı ile migren tedavisiMigren tedavisinde son yıllarda migren iğnesi olarak da bilinen migren aşısı ön plana çıkan yöntemlerden biridir. Vücutta CGRP adlı molekülün migren ağrısının ve atakların oluşmasında etkili olduğu belirlenmiştir. Kronik migren ve auralı migrende CGRP adlı ağrıya yol açan maddeye karşı geliştirilen antikorların vücuda verilmesi esasına dayanan migren aşısı ile atakların engellenmesi amaçlanmaktadır.Nöralterapi ile migren tedavisi1926 yılında migrenli bir hastanın tedavisi sırasında keşfedilen Nöralterapi tedavisi dünyada ve 2008 yılından itibaren Türkiye’de de uygulanan bir yöntemdir. Nöralterapi; kısa etkili lokal anesteziklerle yapılan bir iğne tedavisidir. Otonom sinir sisteminin yeniden düzenlenmesi esasına dayanmaktadır. Komplikasyonu yok denecek kadar azdır ve hamileler dahil tüm yaş gruplarına uygulanabilmektedir. Nöralterapi ve bütüncül yaklaşım migren tedavi başarı şansını yükseltmiştir. Nöralterapi, migrenin derecesine bağlı olarak tetik nokta enjeksiyonları, manuel terapi, ganglion blokajları, ilaç ve selasyon gibi kombine tedavilerle desteklenebilmektedir.Hangi Besinler Migren Atağına Neden Olur?Migrene neden olan besinleri peynirler ve tiramin içeren besinler şeklinde özetlenebilir. Tiramin, besin bekletildikçe, proteinlerin yıkılması neticesinde ortaya çıkar. Yıllandırılan yüksek protein içerikli besinlerde tiramin miktarı da artar. Özellikle peynirler ve şaraplar, alkollü içecekler ve işlenmiş etlerin bol tiremin içermesi nedeniyle migrene neden olduğunu söyleyebiliriz. Hangi peynirler migreni daha çok etkiler sorusunun cevabı olarak ise yüksek tiramin içermeleri nedeniyle; rokfor ve benzeri küflü peynirler (stilton, gorgonzola), çedar, beyaz peynir, mozzarella, permesan, İsviçre peyniri sıralanabilir.Alkol: Kırmızı şarap, bira, viski ve şampanya migren dostudur. Migren ağrısını çabucak tetikleyebilir.Gıda koruyucuları: Gıda koruyucuları içlerinde bulunan nitratların damarları genişletmesi nedeniyle migreni tetiklerler.Soğuk gıdalar: Özellikle vücut ısısının yükseldiği egzersiz, yürüyüş esnasında ya da sıcak havalarda tüketilen soğuk havalar bazı kişilerde migren ağrısına neden olabilir. Özellikle alın ve şakaklarda hissedilen ağrı genellikle birkaç dakika sürer. Ayrıca çok soğukta kalmak da migreni tetikleyebilir.Bunların dışında migrene iyi gelmeyen gıdalar şöyle sıralanabilir:Migren Hakkında Sık Sorulan SorularMigren nasıl anlaşılır?Migren, bulantı, kusma ve duyusal hassasiyet gibi belirtilerle gelişen, başın bir tarafında zonklama ve nabız gibi atan ağrı ataklarıyla karakterize baş ağrısı türüdür. Bu tür belirtiler yaşanması migren için tanılayıcı fiziksel ve zihinsel belirtilerdir.Kişi migren olduğunu nasıl anlar?Migren hastalığı kötü bir baş ağrısından çok daha fazlasını ifade eder. Migren vakalarında zayıflatıcı, zonklayıcı ve tek taraflı baş ağrısı, mide bulantısı, kusma, ışık veya sese duyarlılık da migren hastalığını işaret eder. Migren atağını ne durdurur?Baş ve boyun bölgesine sıcak veya soğuk kompres uygulanabilir. Soğuk kompres uyuşturma etkisi gösterir ve bu da ağrıyı dindirebilir. Sıcak kompreste gerilen kasları gevşetebilir.Migren ağrısı ne kadar sürer?Migren atağı başladığında baş ağrısı 4 saatten 3 güne kadar sürebilir. Prodrom, aura, atak ve postdrom dahil da dahil olmak üzere tam bir migren ağrısı 1 günden 1 haftaya kadarda devam edebilir. Stres migrene neden olur mu?Migren atağı yaşayan kişilerin önemli bir bölümü stresi ortak bir tetikleyici olarak ifade etmektedir. Stres ve baş ağrısı bağlantısı kadınlarda erkeklerden daha şiddetli olabilir. Bir ayın yarısını migrenle geçiriyorsanız yüksek stres seviyesine sahipsiniz demektir.Migren nasıl hissedilir?Migrenin ana belirtisi başın bir tarafında ortaya çıkan şiddetli bir baş ağrısıdır. Bazı ataklarda ağrı başın er iki yanında da ortaya çıkabilir hatta yüz ve boyunu etkileyebilir. Ağrı genellikle orta veya şiddetli bir zonklama hissini içerir.Baş ağrısı olmayan migren nedir?Asefaljik migren, sessiz migren isimleri ile de bilinen baş ağrısı olmayan migren tipinde kişide aura (görme bozukluğu), baş dönmesi, mide bulantısı ve ışığa ve sese duyarlılık gibi başka belirtiler söz konusudur.Migren aurası nedir?Migren aurası, görüşte noktalar ve ışıldamalar da dahil olmak üzere herhangi duyusal sorunları ifade eder. Kulak çınlaması, baş dönmesi, konuşmada güçlük gibi sorunlar görülür. Migren atağından önce veya migren atağı sırasında ortaya çıkar.Migreni olanlar hangi egzersizleri yapmalı?Yapılan araştırmalar migrene iyi gelenler arasında hafif egzersizler yapmanın öneminin büyük olduğunu göstermektedir. Hafif egzersizler migren ataklarının sıklık ve şiddetini azaltabilir ve migrenin koruyucu tedavisinde faydalı olabilir. Migren ağrılarınız var ise sizi çok fazla yormayacak, düzenli bir aerobik egzersiz programı uygulayabilirsiniz. Bunun yanı sıra hayatınızda migren varsa jogging, yüzme, dans, bisiklet ve tempolu yürüyüş de tercih edebileceğiniz egzersiz seçeneklerindendir.Migren depresyona neden olur mu?Kronik migren ağrıları olan kişilerde depresyon ve anksiyete belirtilerine daha çok rastlanır. Kronik migrenin tanımı ise 3 ay süre ile iki günde bir veya daha sık baş ağrılarına sahip olmanızdır. Migren ağrılarınız kronik olmasa da eğer depresyon ve anksiyeteye sahipseniz bu durum migren ağrılarınızın artmasına neden olur. Migren tedavisinde depresyon ve anksiyetenin de tedavi edilmesi çok önemlidir.Kafein migrene iyi gelir mi?Kafein migrene iyi gelir. Migren ilacınıza kafein eklemeniz ilaçların baş ağrısına karşı nerdeyse %40 daha fazla etki etmesini sağlamaktadır. Kafein içeren ilaçlar faydalı olsa da kafein içeren gıdalar tavsiye edilmez. Kahve, çay, meşrubatlar veya çikolata kişiyi rebound baş ağrılarına daha duyarlı hale getirebilir. Migren ilaçlarının tümü doktor gözetiminde kullanılmalıdır. | 13,366 |
Subsets and Splits